Hz. YUSUF (as)

 

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 38)

            Meâl'i: Ve babalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un milletine tabi oldum. bizim için Allah'a hangi bir şeyden şerik edinmemiz doğru olmaz. Bu (tevhid) bizim üzerimize ve nasın üzerine Allah Teâlâ'nın bir fadlıdır. Velâkin nâsın ekserisi şükretmezler.

 

            (Âyette geçen "Tevhid" kelimesinin manası: Lâ ilâhe illâllah" zikri, Allahu Teâlâ'nın kulları üzerine fadlı keremi, ihsanıdır. Bütün herkesin üzerine de bir fadlıdır. "nasın ekserisi" bunu yapmazlar; yapmayınca şükretmemiş sayılırlar. Şükretmezse, Allah'a itaat etmiş sayılmaz. Kim zikrullahı çok ederse; Allahu Teâlâ'ya itaat etmiş, şükretmiş, lâ ilâhe illâllah ile şükrünü eda etmiş sayılır. Zikri yapmayan, şükretmemiş; bunu eda etmemiş sayılır. Tevhid deyince; doğrudan doğruya "lâ ilâhe illâllah" demektir. Bunun hiç kaçamağı yok.) Zikir dese şu manaya, bu manaya gelir diyebilir. Tevhid diye söyleyince tevhidde "lâ ilâhe illâllah" kelimesidir. Onun başka hiçbir anlamı yoktur, demektir.

            Yâkub (as)'ın, on iki oğlu vardı. En büyüğüne Yahuda, en küçüğüne Bünyamin derlerdi. Bünyamin'in büyüğü Yusuf (as)'dı. Bunun ikisi bir anneden, diğerleri başka anneden doğmuştu. Yusuf (as)'ı babası çok severdi. Yusuf (as) küçükken (kundakta iken) annesinin sütü kalmadı. O zamanda mama yoktu. Yâkub (as)'ın bir cariyesi, onun da ufak bir çocuğu vardı. Cariyeye, Yusuf'u emzirmesini söyledi. Cariye kendi çocuğunu, hem de Yusuf'u emzirince; kendinin çocuğuna süt az kaldı. Kendi çocuğunu çok, Yusuf'u az emzirdi. Bunu Yâkub (as) anlayınca Yusuf çok kıymetli olduğundan, cariyenin çocuğunu sattı. (O zamanda köle satmak caizdi.) Yusuf sütün hepsini emince gelişti. (Allahu Teâlâ, onun için kendini Yusuf (as)' dan ayırıp, çok ağlattı. Ağlaya ağlaya gözleri kör oldu. "Peygamberler yanılmaz, beşer değildir" sorusuna karşılık cevaptır. Onlarda yanılırmış.)

            Yusuf (as)'ın güzelliği dünyaca meşhurdu. Yusuf (as) bir gün aynaya baktı. (O zamanda köleleri, cariyeleri satın alıyorlardı. Her birinin güzelliğine göre fiyatı artıyordu.) Yusuf (as), kendini çok güzel görünce; "ben köle olsam, satılsam çok fazla fiyat ederdim" dedi.

Bir gün bir rüya gördü. Rüyasında, on bir yıldız, ay ve güneşi kendine secde eder gördü. Bu rüyayı babasına söyledi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 4)

            Meâl'i: Bir vakit ki, Yusuf babasına demişti ki:

            – Ey babam! Muhakkak ben (rüyamda) onbir yıldız ile, güneşi, ve kamer (ay)'i gördüm. Onları gördüm ki, benim için secde edicilerdir.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 5)

            Meâl'i: Babası dedi ki:

            – Oğulcağızım! Rüyanı kardeşlerine haber verme. Sonra senin için bir hilede bulunurlar. Şüphe yok ki, şeytan insan için apaçık bir düşmandır.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 6)

            Meâl'i: Ve işte öylece Rabb'ın seni mümtaz kılacak ve sana rüyaların tâbirinden bilgi verecek ve nimetini senin ve Yâkub hânedanının üzerine tamamlayacak, nasıl ki onu evvelce ataların İbrahim ve İshâk üzerine de tamamlamıştı. Şüphe yok ki, senin Rabb'ın bir alimdir, bir hakimdir.

 

            Yâkub (as), Yusuf (as)'a:

            – Bu rüyan çok güzel, kardeşlerine, kimseye söyleme. Allah sana rüya tabiri ilmini ve Peygamberlik verecek, dedi. On bir yıldız, on bir kardeşin, Ay, annen; Güneş, baban (benim). Zaman gelecek hepimiz sana muhtaç olup, huzurunda eğileceğiz, dedi.

            Yusuf (as)'ın kardeşleri, Yâkub (as)'ın Yusuf (as)'ı çok sevdiğini kıskandılar. "Bu babamıza çok sevgili, bunu babamızdan izin alıp götürelim. Ya öldürelim, yahut uzaklaştırıp bir yere atalım. O zaman babamız bizi sever", dediler. Gizlice bu işi planladılar.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 8)

            Meâl'i: O vakit ki demişlerdi:

            – Elbette Yusuf ile kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz, birbirine bağlı kuvvetli bir cemaatiz. Şüphe yok ki, bizim babamız elbette apaçık bir hata içindedir.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 9)

            Meâl'i: Yusuf'u öldürün veya onu bir yere atınız ki, babanızın yüzü yalnız size kalsın ve siz ondan sonra salihler olan bir cemaat olursunuz.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 10)

            Meâl'i: Onlardan bir söyleyici dedi ki:

            – Yusuf'u öldürmeyin ve onu kuyunun dibine atıverin, onu kâfilelerden bazısı alıverir, eğer siz yapacak kimselerden iseniz, böyle yapınız.

 

            Yusuf (as)'ın bu rüyasını, kardeşleri duydu. Babalarına:

            – Biz Yusufa bir şey yapmaz, sahip olur, geri getiririz, diye söz verdiler. Çok yalvardılar.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 11-12)

            Meâl'i: Dediler ki:

            – Ey babamız! Sana ne oluyor ki, Yusuf'u bize inanmıyorsun? Ve halbuki, biz onun için elbette hayırhah (hayır düşünen) kimseleriz.

            Onu yarın bizimle beraber gönder, bol bol meyva yesin ve oynasın. Ve şüphe yok ki, biz onu elbette muhafaza edicileriz.

 

            Babaları:

            – Belki başına bir kaza getirirsiniz, sahib olamazsınız, diyordu. Yusuf (as)'ın, başına birşey geleceği kendisine âyân olmuştu.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 13)

            Meâl'i: Dedi ki:

            – Onu alıp götürmeniz şüphesiz ki, beni mahzun eder. Ve siz ondan gâfil bulunduğunuz halde onu kurdun yemesinden korkarım.

 

            Çocuklar ısrar ettiler ve Yusuf'u alıp beraber götürdüler. Önce Yusuf'u öldürmeye karar verdiler. Sonra kıyamadılar. İçlerinden en büyük kardeşi Yahuda ve bazı kardeşleri öldürülmesine razı olmadı. Kuyuya atmaya karar verdiler. Ve attılar.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 15)

            Meâl'i: Vaktaki, Yusuf ile beraber gittiler ve onu kuyunun dibine atmaya müttefikân karar verdiler. Biz de ona şöyle vahyettik:

            – Yemin ederim ki, sen onlara hiç farkında olmadıkları halde bu işlerinde elbette haber vereceksin.

 

            Yusuf'u kuyuya atarlarken, gömleğini çıkarttılar. Bir tavşan kesip, kanını gömleğe sürdüler. Gömleği babalarına getirdiler. Babalarına:

            – Yusuf'u kurt yedi, diye yemin ettiler.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 16-17)

            Meâl'i: Ve babalarına yatsı vakti ağlar oldukları halde geldiler. Dediler ki:

            – Ey babamız! Biz hakikaten bir yarış ederek gittik. Yusuf'u da eşyamızın yanında bıraktık, hemen onu kurt yemiş ve sen bize velevki doğru sözlü kimseler olmuş isek de inanır değilsin.

 

            Babaları gömleği eline aldı, baktı. Gömlekte yırtık yoktu.

            – Bu kurt sizden merhametliymiş. Gömleği yırtmadan içindekini yemiş. Gerçekten kurt, Yusuf'u tutsa, gömleğinin parçalanması lazım, dedi. (Allah (cc)'ın, gaipten bildirmesi ile yalan söylediklerini biliyordu. Çocuklarının yemininden öldüğüne; gömleğin parçalanmadığından da ölmediğine, başına bir iş getirdiklerine kanaât ediyordu.) Ağlamaya başladı.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 18)

            Meâl'i: Ve gömleği üzerinde yalancı bir kan olduğu halde gelmişlerdi. Dedi ki: Size nefsiniz belki bir işi süslemiş oldu. Artık güzel bir sabır! Ve ancak Allahu Teâlâ'dır, sizin şu söylediklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek zat.

 

            Yusuf'u kardeşleri kuyuya attı,

            Hakk'ın emriyle Cebrail tuttu,

            Yedi gün kuyunun dibinde yattı,

            Ağlar Yâkub ağlar, Yusuf'um deyû.

 

                        Kuyuya attılar şehit kastına,

                        Cebrail yetişti Mevla dostuna,

                        İhlâs ile çıktı suyun üstüne,

                        Ağlar Yâkub ağlar, Yusuf'um deyû.

 

            Yusuf'un gömleğin al kan ettiler,

            Kurtlar yedi diye bühtan ettiler,

            Götürüp Yusuf'u bilmem ne'ttiler,

            Ağlar Yâkub ağlar, Yusuf'um deyû.

 

                        Akardı Yâkub'un gözünün yaşı,

                        Ah ettikçe delerdi dağ ile taşı,

                        Yusuf'u kuyuya attı kardeşi,

                        Ağlar Yâkub ağlar, Yusuf'um deyû.

 

            Çıksam Şam'ın yaylasına yaylasam,

            İnsem aşkın deryasını boylasam,

            Arab evlerine sual eylesem,

            Ağlar Yâkub ağlar, Yusuf'um deyû.

 

                        Cem olup geldi Kenan'ın kurdu,

                        Biz yemedik diye ettiler andı,

                        Yâkub'un feryadı arş'a dayandı,

                        Ağlar Yâkub ağlar, Yusuf'um deyû.

 

            Yâkub (as) kurtları çağırdı. Tüm Kenan'ın kurtları geldiler. Kurtlara:

            – Yusuf'u yediniz mi? Benim oğlumu ne yaptınız? diye sordu. Onlar: insan eti yemediklerine ve yemeyeceklerine yemin ettiler.

            (Kenan ilinde askerlik yapan birine sordum. O da:

            – Ben seferberlik harbinde Kenan'da askerdim. Orada kurtlar, ekinlere, harmana zararlık yapar, yer diye nöbet beklerdik. Bunun sebebi: Yâkub (as) kurtlara yemin verdirdi: Oranın kurtları hâlâ (Peygamber mucizesi olarak) o günden bu yana yeminlerini tutup çayır, ot, ekin yerler. Oranın halkı da, harmanlara kurtlar ziyanlık vermemesi için, nöbet bekliyorlar. Ben de bekledim, diye anlattı. İhtiyarın kendisi beklemiş, gözüyle görmüş, oradakilerle konuşmuş. Bende ihtiyarla bu hususta uzun boylu konuştum. Bu bir Peygamber mucizesidir; kıyamete kadar devam etmesi lazımdır.

            Peygamberimiz (sav) miraca çıkarken, Sidret-ül Münteha'dan öte giderken Refref ile konuşmuştur. Kurdu herkes tanır. Orda ekin yediği, ziyanlık yaptığı biliniyor. Ama "Refref"i hiç kimse görmemiş, sadece Peygamberimiz (sav) konuşmuş. O konuşmada da; Peygamberimiz (sav), Yâkub (as)'dan çok üstündür.)

            Kardeşlerinin içinde Yahuda en merhametlisi idi. Arada gelir, kuyunun dibine ekmek atardı. Kuyunun içinde sudan yüksek bir taş vardı. Yusuf o taşın üzerinde otururdu. Atılan ekmeği yerdi.

 

                        Bezirgân geçer iken yolundan,

                        Yusuf'u çıkardı ol kuyudan,

                        Sonradan oldu Mısır'a sultan,

                        Ağlar Yakub ağlar, Yusuf'um deyû.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 19)

            Meâl'i: Ve bir yolcu kâfilesi geldi, sucularını gönderdiler, hemen kovasını salıverdi.

            – Ey müjde! Bu genç bir köle dedi ve onu bir sermaye olarak sakladılar, Allah Teâlâ ise onların yapacaklarını tamamen bilicidir.

 

            Bir bezirgâncı geldi. Kuyudan su çekmek için, kuyuya kova sallandırdı. Kovayı Yusuf tuttu ve Yusuf'u kuyudan çıkardılar.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 20)

            Meâl'i: Ve onu biraz bedel ile sayılmış birkaç dirhem ile satıverdiler. Ve onlar onun hakkında rağbetsizlerden olmuşlardı.

 

            Kardeşleri de oradaydı:

            – Bunu kölemiz diye bezirgâncıya satarsak o da Mısır'a gidiyor. Göz önünden uzaklaşmış olur, dediler. Bezirgâncıya "kölemizdir" diye çok ucuz bir fiyatla sattılar.

            Çünkü, Yusuf (as) aynaya baktığında "ben köle olsam çok fiyat ederdim" demesinden, Allahu Teâlâ onu en ucuz fiyatla sattırdı. Bezirgâncı Mısır'a geldi. Allahu Teâlâ, büyük konuşanları, başkalarını küçük görenleri sevmez. Buna da ceza olarak, kuyuya attırdı. Yusuf küçüktü. Yâkub (as) namaz kılarken Yusuf (as) önüne gelmiş. Yâkub (as) Yusuf'tan gözünü ayıramadı, secde yerini unutmuştu. Allahu Teâlâ: "O benden, secdeden ayırdığın gözlerini ve ona sebep olan Yusuf'u senden ayıracağım." dedi ve nihayet oldu. Bezirgâncıdan Mısır padişahı satın aldı ve ailesine dedi ki:

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 21)

            Meâl'i: Ve onu satın alan Mısır'lı refikasına dedi ki:

            – Onun mevkiine güzelce riâyet et. Umulur ki, bize fâideli olacaktır. Veya onu evlât ediniriz. Ve işte Yusuf'u öylece Mısır'a yerleştirdik ve hem de ona rüyâların tâbirini öğretelim diye ve Allah Teâlâ emri üzerine gâliptir velâkin nâsın ekserisi bilmezler.

 

            Allahu Teâlâ, Yusuf (as)'a rüyâ tâbiri ilmini vermişti.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 22)

            Meâl'i: Vaktaki ergenlik çağına erişti, ona bir hüküm ve bir ilim verdik. Ve işte muhsin olanları öylece mükâfatlandırırız.

 

            Yusuf (as) ergenlik (evlenme) çağına yetişti. Mısır Şahının(başbakanının) ailesi Yusuf çok aşırı derecede güzel olduğundan, aşık oldu. Zeliha'nın kocasında erkeklik yoktu. Zeliha bekârdı. Yusuf (as) kendilerinin yanında köleydi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 23)

            Meâl'i: Ve onu, hanesinde bulunduğu kadın, nefsinden muradını almak için, hileye düşürmek istedi. Ve kapıları kilitledi. Ve:

            – Haydi gelsene, dedi. Yusuf'da dedi ki:

            – Allahu Teâlâ'ya sığınırım. Şüphe yok ki, o benim efendimdir. Benim ikâmetgâhımı güzelce kılmıştır. Muhakkaktır ki, zâlimler felâha ermezler.

            Yusuf (as): "Ben senin dediğini yaparsam, zâlimlerden olmuş, ihânet etmiş olurum", dedi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 24)

            Meâl'i: Ve hakikaten kadın ona kastedmişti. O da eğer Rabb'inin bürhanını görmemiş olsaydı, kadına kastetmekte bulunacaktı. İşte ondan fena bir kasdı ve fuhşa atılmayı defedelim diye öyle (bürhanımız gösterilmiş) oldu. Muhakkak ki o bizim ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandır.

 

            Zeliha, Yusuf (as) kendisiyle zina etmesi için teklif yaptı. Yusuf (as) reddetti. Mısır'ın en güzel kızlarını çok açık vaziyette beraber odalara kapattı. İlk defa bunlarla birleşirse, sonra benimle birleşir umuduyla çok zaman denedi. Yine muvaffak olamadı. Zeliha, Yusuf (as)'ı sözleri ile kendine çekmek istiyordu. Yusuf'ta onu ikaz mahiyetinde ayıktırmaya çalışıyordu. Zeliha Yusuf (as)'a:

            – Ya Yusuf! Ne kadar güzel gözlerin var. Yusuf (as):

            – Bir zaman gelecek çukuruna karıncalar dolacak, neye yarar? Zeliha:

            – Ya Yusuf, ne güzel yanakların var. Yusuf (as)

            – Bir zaman gelecek kabirde yılanlara, akreplere yem olacak. Neye yarar?

            – Ya Yusuf! Ne güzel konuşman, lisanın var. Yusuf (as):

            – Bir zaman gelecek, konuşmadan kesilip, ruhu çıkacak neye yarar? Zeliha daima Yusuf'a birleşmek için birçok çarelere başvuruyor. Yusuf (as) her seferinde kendisini tersliyordu.

            Yusuf (as) ile Zeliha arasındaki olaylar, kadınlar ve Mısır'ın eşraf hanımları arasında duyulmuştu. Onlar:

            – Nasıl olur, Mısır Şahının Başbakanı'nın karısı bir köleye gönül veriyor. Bu olacak şey mi? diye aleyhinde çok dedikodu yaptılar. Bu Zeliha'ya kadar duyuldu. Zeliha'da onlara kendi halini ve onların yanlış, kendinin doğru olduğunu, Yusuf (as)'ın dayanılamayacak kadar güzel olduğunu anlatmak için; onlarla, Yusuf ve kendisi başbaşa kaldı.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 30)

            Meâl'i: Ve şehirdeki bir takım kadınlar dedi ki:

            – Aziz'in refikası, genç kölesinin nefsinden muradını almak istiyormuş. Muhakkak ki, onun yüreğini kaplayan ince deriyi bir sevgi parçalamış. Şüphe yok ki, biz onu elbette bir apaçık sapıklık içinde görüyoruz." dediler.

            Zeliha onların dediklerine karşılık

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 31)

            Meâl'i: Vaktaki, onların gizledikleri dedikodularını işitti, onlara (bir davetçi) gönderdi ve onlar için (bıçak) ile kesilecek bir taam sofrası hazırladı ve onlardan  herbirine bir bıçak verdi. Ve:

            – Ey Yusuf! Onların karşılarına (taptığın yeri seversen, gülerek) çık, dedi. Vaktaki onu gördüler, onu pek büyüttüler ve kendi ellerini kesiverdiler. Ve dediler ki:

            – Allahu Teâlâ'yı tenzih ederiz, bu bir insan değil, bu ancak bir kerim melektir.

 

            Mısır kadınları, Yusuf (as)'ı gülerek görünce, hepsi Yusuf (as)' dan gözünü ayıramıyor. Meyveleri ellerine aldılar. Meyveye, bıçağa bakmadan, meyveyi soymaya başladılar. Meyve diye kadınlar parmaklarını doğruyor (kesiyor), kan yere akıyor. Zeliha bunları görüyordu. En sonunda, Yusuf (as)'ı dışarı çıkardı. Kadınlar parmaklarının acısını duydular. Zeliha kadınlara:

            – Benim için, köleye gönül indirdi, diyordunuz. Siz ise bir gülmesine dayanamayıp, meyve yerine parmaklarınızı doğradınız. Nasıl? Ben her gün yanındayım, siz bir an görünce böyle oldunuz. Bu kadınlar, kendi kendilerinden geçmiş, baygın vaziyete gelmişlerdi. Evlerine götürüldüler. Kadınlar Zeliha'ya:

            – Bu insanoğlu değil, çok güzel, ancak bir melektir, dediler. Yusuf'a da dediler ki:

            – Zeliha ne diyorsa, sen onu yap. Yusuf (as) yine kabul etmedi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 32)

            Meâl'i: Dedi ki:

            – İşte bu o kimsedir ki, bundan dolayı beni kınadınız. Yemin ederim ki, ben onun nefsinden muradımı istedim de, o kaçındı (günâha girmek istemedi.) ve eğer benim ona emrettiğimi yapmaz ise elbette zindana atılacaktır. Ve elbette zillete düşmüş olanlardan olacaktır.

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 2614)

            Manâsı: Şehit (öldürülmesi için) vurulan darbenin acısını, birinizin kendisine dokunan iki parmak acısını hissettiği gibi hissedecektir.

            Şehit ölürken acı duymayacak. İki parmağını birbirine değirip, sıktığın gibi acı duyacak, fazla duymayacak.

            Kur'an'da: Yusuf (as)'ın cemalini seyreden kadınlar, ellerini kestiler acı duymadılar. Âyetteki ile hadis-i şerif karşılaşınca aynı oluyor.

            Zeliha, Yusuf'a sarayın içindeki yüzme havuzuna en güzel kızlarla kendisinin de soyunup girmesini ve yıkanmasını emretti. Yusuf köle olduğu için mecburen yapıyordu. Zeliha yine muvaffak olamadı. En son Yusuf'u gizli bir odaya çağırdı, üzerine kapıyı örttü. Yusuf'u razı etmişti. Bunlar yatacakları zaman, üzerlerinde birer gömlek kalmışlardı. Zeliha içeride bulunan putun yüzünü örttü. Yusuf:

            – Ne yaptın? Zeliha:

            – Bu bizim tanrımızdır. Biz, bunun yanında, gözü önünde böyle bir şey yapamayız, dedi. Yusuf:

            – Sen taştan uydurma olan tanrından utanıyorsun da, ben Rabb'ımdan, Allah'tan niçin utanmayayım! dedi.

            (–Hadis-i Kudsi'de:– Yakub (as)'ın maneviyatını pencerede gördü. Buna sebep, Yusuf'un: "Sen taş olan puttan utanıyorsun da, ben Rabb'ımdan nasıl utanmayayım." demesi oldu. Bu korku ve Allah (cc)'a olan saygısı, Allah Teâlâ'nın hoşuna gitti. Bürhan olarak babası vasıtasıyla Yusuf (as)'ı, Zeliha'nın şerrinden odanın penceresine parmaklarıyla vurarak kurtardı. "Rabb'ısının bürhanını gördü" (Sûre-i Yusuf, âyet 24) dediği bürhan olarak babasının maneviyatını pencerede görmesi ve sesini duymasıdır. Bu Allahu Teâlâ'nın, Yusuf (as)'ı ayıktırmak hidayet etmek için o zaman takdir etti ve gerçekleştirdi. Çünkü, Allahu Teâlâ takdir etmeden birşey olmaz. Kulun Allahu Teâlâ'dan tarafa sözle, hareketle yönelmesi Allahu Teâlâ' nın, onları ayıktırmak için vesile, sebep olarak bürhan gösteriyor.

 

            (Sûre-i Mü'min, âyet 34)

            Meâl'i: Yemin ederim ki, evvelce Yusuf size açık bürhanlar ile gelmişti, o vakit onun size getirdiği şeylerden dolayı şüphe içinde durmaktan ayrılmamıştınız. Vakta ki, vefat etti. Dediniz ki: Allah O'ndan sonra elbette bir Peygamber göndermeyecektir. İşte Allah haddi tecavüz eden, şek içinde bulunan kimseyi böyle şaşırtır.

 

            Kulun Allah (cc) tarafına yönelmesi, Allahu Teâlâ'nın onları ayıktırmasına sebep oluyor. Yusuf (as)'ı da ayıktırmasına sebep olan; "Sen taştan uydurma olan tanrından utanıyorsun da, ben Rabb'ımdan niçin utanmayayım!". Yusuf (as)'ın böyle söylemesi, Allah (cc)'dan korkması, Allahu Teâlâ'nın hoşuna gitti. Babasının vasıtasıyla kendisini ayıktırmayı takdir etmesine sebep oldu. Daha evvel Yusuf (as) böyle birşey görmemişti.


Allah nura, şeytan zulümata nasıl çeker ?    
       
 
Her insanın, Allah tarafından ayıktırılabilmesi için, Allahu Teâlâ'dan korkması, Yusuf (as) gibi Allah (cc) tarafına yönelmesi lazım. Derler ki: "Allahu Teâlâ şu adamı şöyle ayıktırdı da, felanı felanı neden ayıktıracak birşey yapmadı?" Senin, Allahu Teâlâ'nın hoşuna gidecek bir hareket yapman Allahu Teâlâ'nın seni ayıktırmak için yeni bir takdir etmesine sebep olur. O takdir gerçekleşir, yapılır. Kul ayıkır. Allah Teâlâ'nın gadabını kazanacak şeyler yaparsan, daima seni şeytana havale eder. Bir insan her ne kadar günahkâr, kötü olursa olsun. Allah (cc)'ın hoşuna gidecek hareketi yaparsa, Allahu Teâlâ'nın ayıktırmasına, Allahu Teâlâ'ya yönelmesine sebep olacak şeylerle karşılaşır. Bir insan ne kadar iyi amelle çalışırsa çalışsın, Allahu Teâlâ'nın gadabını kazanacak bir iş yaparsa, Allahu Teâlâ'nın onu şeytana havale etmesine sebep olur. Böylelikle her insanı "Allah nura, şeytan zulümata çeker" dediği budur.

            O sırada babası Yâkub (as); Yusuf'un bulunduğu odanın penceresine parmakları ile vurdu. Yusuf baktı ki, babası kendisine bakıyor. Yâkub (as), Yusuf'a:

            – Ne yapıyorsun, Yusuf! Dışarı çık! diye çağırdı. (Yusuf (as) her kilitli demir kapılara eliyle vurunca, kapılar kendiliğinden açılıyordu.) Yusuf'un hızla dışarı doğru kaçtığını gören Zeliha, onu tutabilmek için arkasından o da koşuyordu. Yetişti ve arkasından eteğini tuttu. Yusuf'un eteği yırtıldı. Maksadı dışarı çıkartmamaktı. Yusuf yine koştu.

            (Yâkub (as); Yusuf (as)'ı arıyor, bulamıyordu. Ağlıyor, ağlıyor, ağlaya ağlaya, gözleri kör olmuştu. Öldü mü, sağ mı bilmiyordu! Zahiri böyle idi. Batını (maneviyatı) da Zeliha'nın şerrinden, Yusuf(as)'ı kurtarıyor. İşte bu batınının (maneviyatının) yaptığından, zahirinin haberi yoktu. Yâkub (as)'ın görünmesi, televizyon. Sesi, telefon. Cama parmağı ile vurduğunu hâlâ icât edemediler.)

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 25)

            Meâl'i: Ve kapıya koşuverdiler. Ve kadın onun gömleğini arka tarafından çekip parçaladı. Ve kadının efendisine kapının yanında rastladılar. Zeliha dedi ki: Senin ailene kötülük dileyen bir kimsenin cezası zindana atılmasından veya acıklı bir azabtan başka nedir?"

 

            Önde Yusuf (as), arkada Zeliha ikisi de dışarı çıktı. Üzerlerinde birer uzun gömlek vardı. Padişah (Zeliha'nın kocası) kumandanlar, vezirler dışarıda oturuyorlardı. İlk defa Zeliha söze atıldı:

            – Bana zina (tecavüz) edecekti. Bunun cezası ölüm değil, zindana atılmaktır, dedi. Çünkü öldürürler diye korkuyordu. Yusuf(as)'a sordular. Yusuf (as):

            – Benim yerime bu konuşsun, diye Zeliha'nın akrabalarından bir kadının kucağında olan kundaktaki çocuğu gösterdi. Çocuğa:

            – Hangisi haklıdır? diye sordular. Çocuk:

            – Yusuf'un eteği arkadan yırtılmışsa, Yusuf haklı, önden yırtılmışsa Zeliha haklıdır, dedi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 26-27)

            Meâl'i: (Yusuf) dedi ki:

            – O kadın benim nefsimden muradını almak istedi ve o(kadın)'ın yakınlarından bir şahit de şehadette bulundu ki:

            Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmış ise, kadın doğru söylemiştir. Ve o ise yalancıdır.

            Ve eğer gömleği arka taraftan parçalanmış ise o halde kadın yalan söylemiştir. O ise sadıklardandır.

 

            Önde koşup dışarı çıkan da yine Yusuf'tu. Yusuf'un gömleği arkadan yırtılmıştı. Yusuf'un haklı olduğunu gören kocası:

            – Sizin hileniz büyüktür, dedi. Âyette:

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 28)

            Meâl'i: Vaktaki, (kadının kocası) gömleğin arka tarafından parçalanmış olduğunu gördü. Dedi ki:

            – Şüphesiz bu (ey kadın!) sizin hilenizdendir. Şüphe yok ki, sizin hileniz pek büyüktür.

 

            (Zeliha'nın kocası Zeliha'ya bu olaylardan sonra: "Sizin hileniz büyüktür." demesini delil gösterip: "Kadınlarda hiç iyi kimse yok" derler. Bu söz yanlıştır. Kendine cennetten devamlı yemek gelen Hz. Meryem, kadındır. Hz. Aişe validemizin doğru, sadık, sözünde sıddık olduğuna dair dokuz âyet indi. Bu da kadındı. Musa (as)'ın annesine Allahu Teâlâ Kur'an'da: "Biz Musa'nın annesine, çocuğuna sandık yap, içine koy, ırmağa at, diye vahyettim, bildirdim." diye buyuruyor. Allah (cc)'ın vahyettiği de yine kadındır. Onun için kadınların içinde Evliya çoktur.)

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 29)

            Meâl'i: Ey Yusuf! Sen bundan (bu hâdiseyi söylemekten) kaçın. (Ey kadın! Sen de) günahın için istiğfarda bulun. Muhakkak ki, sen bütün günâha girmiş olanlardan oldun.

 

            Padişah ve yanındakiler:

            – Sen bu olayları söylemekten kaçın, bizim sırrımızı dışarı verme, sonunda duyulursa seni astırırız, gibi tehditler yaptılar. Yusuf köle, Zeliha Mısır Şahının (başbakanının) karısı olduğu için, kendisinin sözü haklı olduğu halde tutulmadı. Yusuf'u haksız görüp zindana attılar.

            Zeliha her zaman Yusuf'a haber gönderiyor:

            – Benimle olursa hemen kendisini zindandan çıkarttırayım, diyordu. Yusuf:

            – Benim için zindanda yatmak, onun yanında sarayda olmamdan iyidir, dedi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 33)

            Meâl'i: Yusuf, dedi ki:

            – Rabb'im, benim için zindan, beni kendisine davet ettikleri şeyden daha sevgilidir. Ve eğer benden onların hilelerini bertaraf etmez isen onlara meyleder ve cahillerden olmuş olurum.

 

            (Yusuf (as) hürriyeti; Zeliha'nın yanında kalıp fuhşiyat yapmakta değil, Allah (cc)'dan korkmakta, Allah (cc) korkusundan zindandan çıkmayıp, esas hürriyeti zindanda yatmada buldu.)

            Yusuf zindanda yatarken çok güzel rüya tabiri yapardı. İki kişi ağır mahkûm, gizliden konuşup Yusuf'a uydurma bir rüya söylediler. Birisi:

            – Ben rüyamda kadayıf yapmışım, başımda götürürken kuşlar konup, yiyip, kalkıyordu. O biri de başka rüya söyledi. Yusuf:

            – Seni asacak, başına kuşlar konup etini, beynini yiyecekler. Kadayıf odur. (O birine de:) Sen kurtulacaksın. Seni padişah yanına yine hizmetçi olarak alacak. Orada beni hatırlat, ben suçsuz yatmayayım, dedi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 36)

            Meâl'i: Ve onunla beraber iki gençte zindana girdi. Bunlardan biri dedi ki:

            – Muhakkak ben kendimi (rüyada) görüyorum ki, şarap sıkıyorum. Diğeri de dedi ki:

            – Ben de kendimi görüyorum ki, başımın üstünde bir ekmek yükleniyorum. Ondan kuşlar yiyor. Bize bunun tabirini haber ver. Şüphesiz ki, biz seni iyilik sahiplerinden görüyoruz.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 41)

            Meâl'i: Ey iki zindan arkadaşım! Rüyanızın tabirine gelince: (biriniz) efendisine şarap sunacaktır ve diğeri ise asılacak da başından kuşlar yiyecekler. Hakkında fetva istediğiniz emir tamam olmuştur.

 

            Onlar:

            – Biz yalan söyledik. Yusuf (as):

            – Ben tabirini yaptım, isterseniz yalan söyleyin, dedi. Rüyanın tabiri de aynen çıktı.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 42)

            Meâl'i: Ve o ikisinden necâta ereceğini sanmış olduğuna dedi ki:

            – Beni efendinin yanında yad et. Fakat efendisine yad etmeyi ona şeytan unutturdu. Ve artık zindanda senelerce kalıverdi.

 

            Allahu Teâlâ ona: "Padişahın yanında beni hatırlat" sözünü "sen benden yardım istemedin" diye, şeytan vasıtasıyla unutturdu. Yusuf (as)'ın kuldan yardım istemesi Allah'ın ağrına gitti. Ona da Padişaha söylemeyi unutturdu. Yedi sene aklına gelmedi. Bir Peygamberin azıcık kuldan yardım istemesi Padişaha beni hatırlat, boş yere zindanda yatıyorum" demesi Allah'ın onu söylemeyi o kula unutturmasına sebep oluyor. İşte Peygamberlerin Allahu Teâlâ'ya tevekkülü öyledir. Bizce; "benim için padişaha söyle, boş yere zindanda yatıyorum" demesi normaldir. Bir peygambere gelirse, o söylerse Allah Teâlâ'nın ağırına gidiyor. Onu cezalandırıyor. Sen Peygambersin, beni hakkıyla biliyorsan, ben onunda, senin de Rabb'ınım. Ondan emirsiz olur da, benden emirsiz olmaz. Sen bunu bilmen lazımdı, niçin bilmedin, niçin bana tam güvenmedin?" der, cezalandırır. Bu da öyle oldu. Allahu Teâlâ unutturdu.

            Birisi asıldı, birisi de padişahın yanında hizmetçi oldu. Yedi sene padişaha söylemek aklına gelmedi.

            (Kendiliğinden hiçbir şey olmaz. Hepsini Allahu Teâlâ yapar. Herhangi bir şeyi murad ederse şeytana mühlet verir. Onun eliyle yapar. Yine murad ederse Evliyasına ve Peygamberine mühlet verir, onun eliyle yapar.)

 

                        Doğan sensin dolanan sen,

                        Ne doğar, ne dolanırsın,

                        Mekânın Lâ-mekân senin,

                        Her mekânda bulunursun.

 

            Bilen sensin, bilinen sen,

            Sen bilirsin seni yine,

            Tecelli ettiğin dosta,

            Lütfun ile bilinirsin.

 

                        Bir gönüldü senden gayrî,

                        Ağyâr gidip yâr olmasın,

                        Muhabbetin nûru ile,

                        Ol gönülde salınırsın.

 

            Seyyid Nizamoğlu sakın,

            Âlem deyû gussa yeme,

            Dost ilinde doğarsın sen,

            Gerçi bunda dolanırsın.

                                   Seyyid NİZAMOĞLU

 

            (Eyyûb (as)'a hastalık ve Davud (as)'a ibtilâ verdi. İbtilâ çekmelerine şeytan sebep oldu. Peygamberimiz (sav)'in, Hıra Mağarasında iken kâfirlere önderlik yapan şeytana mühlet (izin) verdi. Şeytan iz sürdü. Peygamberimiz (sav) doğunca, şeytana göklere çıkmak yasaklandı. Yine Allah (cc) yaptı. İsmail (as)'a şeytanı havale etti. İsmail (as)'a, mühlet (izin) verdi. Şeytana vurdu, gözünü kör etti. Görünüşte sebep bunlar, yaptıran Allahu Teâlâ'dır. Aklımıza gelen her şeyi yaptıran yine Allahu Teâlâ'dır. İyilik murad ederse Peygamberine ve evliyasına mühlet verir, onların eliyle yapar. İbtilâ, ceza, şeytanın kandırması, şeytanî işler, şeytanî ilimler murad ederse şeytana mühlet verir. Onun eliyle yapar. Allah (cc)' dan emirsiz, izinsiz hiç birisi birşey yapamaz.)

 

            Bir işi murad etme,

            Olursa inad etme,

            Hakk'tandır ol reddetme,

            Görelim Mevlâm neyler,

            Neylerse güzel eyler.

 

                        Sen Hakk'a tevekkül kıl,

                        Teslim ol, rahatı bul,

                        Her işine razı ol,

                        Görelim Mevlâm neyler,

                        Neylerse güzel eyler.

 

            Nâçâr kalacak yerde,

            Nagâh açar ol perde,

            Derman olur her derde,

            Görelim Mevlâm neyler,

            Neylerse güzel eyler.

 

                        Hallâk-ı Kerim oldur,

                        Fettâh-ı hâlim oldur,

                        Rezzâk-ı rahim oldur,

                        Görelim Mevlâm neyler,

                        Neylerse güzel eyler.

 

            Bil kâdî hâcâtı,

            Kıl ana münâcâtı,

            Terk eyle mürâdâtı,

            Görelim Mevlâm neyler,

            Neylerse güzel eyler.

 

                        Deme şu niçin şöyle,

                        Yerindedir o öyle.

                        Bak sonunu sabr eyle,

                        Görelim Mevlâm neyler,

                        Neylerse güzel eyler.

 

            Her yardım Allah (cc)'dan istenirmiş. Kuldan istersen Allah(cc) gücenirmiş. Bilal Babam buyuruyor ki:

            – Yusuf (as)'ın, Kur'an-ı Kerim'deki kıssası sadece maneviyatı söyler. Yâkub (as) zahirde Yusuf (as)'ı bulamıyor. Batını Zeliha'nın şerrinden kurtarıyor. Bu maneviyatta ne kadar büyük işlerin görülebileceğine delildir. Bunun zahiri akıl ile ölçülmesine hiç imkan yoktur. Yusuf (as) babasının cariyesinin sütünü emerken Yusuf (as) çok emsin, gelişsin diye Yâkub (as) cariyesini oğlundan ayırdı. Yâkub (as)'a "Yusuf bulundu" diye müjdeyi ve gömleği götüren cariyenin oğluydu. İlk defa o annesine kavuştu. Sonra Yusuf babasına kavuştu. Allah (cc) ne kadar hak sahibi imiş, böylesi şeyleri düşünmemiz, incelememiz lazım. Bizim için ibretler, alacaklar vardır.

           
Mısır şahının gördüğü rüyanın Yusuf (as) tarafından yorumlanması
Yusuf zindanda yatarken, Mısır şahı bir rüya gördü. Bunu hiçbir rüya tabircisi yorumlayamadı. O zaman Yusuf ile zindanda yatan padişahın hizmetçisi (asılan değil, beraat edip kurtulan) padişaha şarap veren sâkisi:

            – Ben Yusuf'la zindanda yattım. Onun yaptığı tabir çok iyi, hiç yanılmıyor, dedi. Padişah:

            – Yusuf'u çağırın, buraya gelsin, dedi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 43)

            Meâl'i: Ve hükümdar dedi ki:

            – Ben rüyamda yedi semiz sığır görüyorum ki, onları yedi zayıf (sığır) yiyor ve yedi yeşil başak ile diğer kuruları (görüyorum). Ey mümtaz cemaat! Eğer siz rüya tâbir ediyorsanız, benim rüyam hakkında bana fetva veriniz.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 45)

            Meâl'i: Ve o ikisinden, kurtulmuş olan, bir uzunca müddetten sonra hatırladı da dedi ki:

            – Ben size onun tabirini haber veririm, beni hemen zindana gönderiniz.

 

            Sâki, Yusuf'u çağırmaya geldi. Yusuf:

            – Padişahın, efendinin yanına dön. Ben mahkeme olup, beraat etmeden çıkmam, dedi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 50)

            Meâl'i: Ve hükümdar dedi ki:

            – Onu (Yusuf'u) bana getiriniz. Vaktâki ona elçi geliverdi. Dedi ki:

            – Efendine dön, sor ki, o ellerini kesen kadınların maksatları ne imiş? Şüphe yok ki, benim Rabb'im onların hilelerini bihakkın bilicidir.

 

            Peygamberimiz (sav): "Yusuf kardeşim benden sabırlı imiş. Ben yedi sene haksız zindanda yatarsam, "dışarı çık" denildiği zaman, mahkeme yapılmadan dışarı çıkardım." buyurdu.

            Yusuf (as)'ın ısrarı üzerine, Padişah mahkemeyi kurdu. Yusuf(as)'a mahkeme yapıldı. Zeliha'yı, Mısır'ın eşraf hanımlarını mahkemeye çağırdı. Mahkeme huzurunda olayı olduğu gibi anlattılar.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 51)

            Meâl'i: Hükümdar, kadınlara (dedi ki):

            – Mühim haliniz ne idi? O vakit ki, Yusuf'un nefsinden muradınızı mı almak istemiş idiniz? Dediler ki:

            – Hâşe lillah! Biz onun aleyhinde bir fenalık bilmiş değiliz. Aziz'in karısı da dedi ki:

            – Şimdi hak tebeyyün etti. Onun nefsinden ben murad almak istemiştim. Ve şüphe yok ki, o elbette sadıklardandır.

 

deyince Zeliha suçlu görüldü. Yusuf (as) beraat etti. Yusuf (as) haklılığı ispat olmadan zindandan çıkmadı. Kadınlar:

            – Zeliha'da hiçbir suç yok. Biz, bir görmemizde elmadır diye parmaklarımızı doğradık, acı duymadık. Baygın halde evlerimize gittik, dediler.

            Yusuf zindandan çıktı, padişahın yanına geldi. Padişah kendisine rüyasını tâbir etmesi için şöyle dedi:

            – Denizden aç sığırlar çıktı, tok sığırları yedi. Zayıf, aç sığırlar onları yiyince çok semizleşti. Şişmanlayıp, gürbüzleşti, diyerek daha birçok rüya anlattı.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 46)

            Meâl'i: Hz. Yusuf'a dedi ki:

            – Yusuf! Ey pek doğru sözlü! Bize malûmat ver, yedi semiz sığır hakkında ki onları yedi zayıf (sığır) yiyor. Ve yedi yeşil başak ile diğer kuru başaklar (hakkında) umulur ki, o nâsa dönerim, ihtimâl ki, biliverirler.

 

            Yusuf rüyayı şöyle yorumladı:

            – Bu memlekette yedi sene bolluk olacak. Her sene iki-üç senenin mahsûlünü verecek. Yedi seneden sonra, yedi sene kıtlık olacak. Sen, yedi sene buğdayların fazlasını ambar et. Yedi sene mahsul olmayınca onları yer ve satarsın, dedi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 47-48)

            Meâl'i: Dedi:

            – Yedi yıl alelâde ekersiniz, sonra biçeceğiniz şeyleri, başağı içinde bırakırsınız. Ancak yiyeceklerinizden biraz miktar müstesnâ.

            Sonra onun ardından yedi şiddetli sene gelir ki, onlar için önceden biriktirmiş olduklarınızı yerler. Ancak tohumluk için saklayacağınızdan birazı müstesnâ.

 

            Yedi sene bolluk olacak, o senelerde buğdayı stok edeceksiniz. Yedi sene de kıtlık olacak o stok ettiklerinizi yiyeceksiniz.

            Evvelce buğdayı ambarlarda durdursan o buğday bitlenir, böcek düşer ve yenmez hale gelirdi. Şimdi bunu ambar ederken ilaç atıyorlar. Evvelce ambar ilacı olmadığı için Yusuf (as) onlara stok yapma usûlünü öğretti. "Yiyecek kadarını yiyin, geri kalanını; buğdayın başını, başağını daima içe getirip sapı dışarıda, ikinci başağı koyup öyle yığın" dedi. Böylece kaç sene kalırsa kalsın, buğday bozulmaz. Buğday sarf edileceği zaman o buğday dövülür, savrulur, taze buğday olarak harcanırdı. Aksi takdirde ambarda buğdayların hepsi çürürdü. Yusuf (as) Mısır padişahına stok yapmayı böylece tarif etti. Bu âyette bunu söylüyor. Böyle stok yapılırsa ambar tozu da istemez.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 49)

            Meâl'i: Sonra bunu müteakip bir sene de gelir ki, onda nâs yağmuruna nail olur. Ve onda sıkıp sağacaklar.

 

            Yağmur bol yağacak, herkes bol bol süte, ayrana kavuşacak. İnekleri, koyun, keçileri sıkıp sağacak, şimdi bile derler ki: Davarı koyunu sağdın mı demeye "sıktın mı?" derler. Ayriyeten de meyva sebze bol olacak. Onların da suyuna kavuşacaksın, demektir.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 54)

            Meâl'i: Ve hükümdar dedi ki:

            – Onu bana getirin onu kendime tahsis edeyim. Vaktaki, onunla konuştu. Dedi ki:

            – Şüphesiz sen bizim yanımızda mevkii, emanet sahibisin.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 56)

            Meâl'i: Ve öylece Yusuf için o yerde bir mevkii, bir selâhiyet verdik. Oradan dilediği yerde ikâmet eder idi. Biz dilediğimize rahmetimizi nâsip ederiz. Ve iyilik edenlerin mükâfatını zâyi etmeyiz.

 

            Yedi sene sonra kıtlık başladı. Yâkub (as)'ın memleketinde buğday tükenmişti. Onlarda Mısır'a gidip buğday satın alıyorlardı. Yâkub (as) oğullarını Mısır'a buğday almaya gönderdi. "Bünyamin' in başına Yusuf gibi bir iş getirirsiniz" diye onu göndermedi. Kardeşleri Mısır'a geldiler. Yusuf (as), Kenan'dan geldiklerini öğrenince huzuruna çağırttırdı.

            – Kimin oğlusunuz? Onlar:

            – Yâkub oğullarıyız. Yusuf (as):

            – Babanız ne alemde, ne yapıyor? Onlar:

            – Babamız ağlaya, ağlaya gözleri kör oldu, dediler.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 58)

            Meâl'i: Ve Yusuf'un kardeşleri geldi, hemen onun huzuruna girdiler. Derhal onları tanıdı. Onlar ise onu inkâr ediciler idiler.

 

            Zeliha'nın aşkı daha bitmemişti. Yusuf (as) padişah olmuştu. Bir gün Yusuf (as) camiden gelirken; Zeliha, bir sefer olsun yüzün görebileyim diye dilenci kılığına girmiş, Yusuf (as)'ın geçeceği yerde bekliyordu. Elindeki değneği Yusuf (as)'a uzattı. Zeliha'nın elindeki değnek de aşkından ısınmıştı. Değnek, Yusuf (as)'ın elini yaktı. Ve Zeliha'yı tanıdı.

            Zeliha senelerce puta dua eder; kendinin Yusuf'la evlenmesini, bu dileğinin kabul olmasını isterdi. En son; bir gün putlara öfkelendi, kızdı. "Siz Allah değilsiniz, eğer Allah olsanız, senelerce benim duamı kabul etmeniz lazımdı. Bende Yusuf'un dinine girdim." dedi ve belindeki zünnarını kesti. Zünnarı kesince duası kabul oldu.

 

            Bıraktım arı,

            Terkettim varı,

            Kestim zünnarı,

            Şeyh eşiğinde

                        Yunus EMRE

 

 Zünnar nedir

            (Zünnar İslâm dininde kadınlara haramdır. Hıristiyan dininde helâldır. Zünnar dediği; beline deriden, naylondan, madenden veya benzeri tip kuşak sardığı (taktığı) dır. Giydiği elbisenin parçasından beline sararsa ona kuşak denir ve helâldır.) İlk duası; "bendeki Yusuf'a karşı olan aşkın yarısını Yusuf'a ver" demişti. Yusuf (as), Zeliha'yı saraya çağırdı. Evlenmek için teklif yaptı. Bu seferde Zeliha reddetti. Aslında Zeliha reddetmemiş, fakat kendini Yusuf (as)'ın zindandan çıkacağı zaman Mısır halkı önünde mahkeme yaptırması, Zeliha'nın çok ağrına gitmişti. Az da olsa onun intikamını almak istiyordu. Zeliha giderken; Yusuf (as):

            – Daha anlatmadım, dur, dedi. Zeliha:

            – Ben senin peşine çok düştüm. Sen de benim peşime gel, dedi. Yusuf (as):

            – Ben Peygamberim, bana bu yakışmaz. Son sözümü iyice dinle de ondan sonra git, dedi. Zeliha kapıyı Yusuf (as)'ın yüzüne çarptı. Dışarı doğru giderken Yusuf (as) kapıyı açıp, Zeliha'yı eteğinden tuttu. Zeliha'nın eteği de yırtılmıştı. Evvelce yapmış olduğu kısas yerini buldu ve Zeliha'yla evlendiler. Bu evlenmeden çocukları oldu. Çocuklar biraz büyüyünce Yahuda ile aralarında olan hadiseler vardır.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 59)

            Meâl'i: Ve onların yüklerini hazırlayıp tanzim edince dedi ki:

            – Bana siz baba bir kardeşinizi getiriniz. Görmüyor musunuz ki, ben ölçeği tamam ölçüyorum ve ben müsafir kabul edenlerin hayırlısıyım.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 60)

            Meâl'i: İmdi onu bana getirmezseniz artık benim yanımda sizin için bir (kile bile zahire) yoktur ve bana yaklaşmayınız.

 

            Yusuf (as) kardeşlerinin paralarını kendi çuvallarının içine koydurup:

            – Babanıza benden çok selam söyleyin. Sizin Bünyamin isminde bir kardeşiniz varmış. Onu getirin bir göreyim, dedi. Yahuda:

            – Onun büyük kardeşini biz gezmeye götürürken kurt yedi, buna babam inanmadı. "Siz yalan söylüyorsunuz" dedi. O günden bu güne kadar Bünyamin'i bize emanet etmiyor, dedi. Mısır Şahı:

            – Bu gelişinizde muhakkak Bünyamin'i getirin, dedi. (Çünkü Bünyamin Yusuf (as)'ın öz kardeşiydi, öbürleri üveydi.) Çocuklar babalarına gittiler, çuvalları açtılar ki paraları içinde:

            – Mısır Şahı çok iyi adammış. Bize çok hürmet etti. Sana da selamı var. Paralarımızı da çuvalların içine koydu. Tekrar buğday almaya gideceğiz. Bu sefer Bünyamin'i istedi. Biz söz verdik, getiririz dedik. Babası her ne kadar göndermek istemediyse de Yahuda kefil oldu. Bünyamin'i de aldılar, Mısır'a getirdiler.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 63)

            Meâl'i: Vaktâ ki; babalarına dönüverdiler, dediler ki:

            – Ey babamız! Bizden zahire men edildi, artık bizimle beraber kardeşimizi de gönder ki, zahire alalım ve muhakkak ki, biz onun için elbette muhafız kimseleriz.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 64)

            Meâl'i: (Hazreti Yâkub da) dedi ki:

            – Onun hakkında size inanabilir miyim? Meğer ki evvelce kardeşi hakkında size emniyet ettiğim gibi ola. İmdi Allah Teâlâ' dır, en hayırlı saklayıcı ve merhamet edenlerin en merhametlisi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 65)

            Meâl'i: Vaktâki yüklerini açtılar, sermayelerini kendilerine reddedilmiş buldular. Dediler ki:

            – Ey babamız! Daha ne isteriz? Bu bizim sermayemizdir, bize iâde edilmiş. Ailemize yine zahire getiririz ve kardeşimizi muhafaza ederiz ve bir deve yükü de arttırırız. Bu ise az bir zâhiredir.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 66)

            Meâl'i: Dedi ki:

            – Onu sizinle beraber göndermem, onu bana getireceğinize dair Allah Teâlâ'dan bana sağlam bir âhitda (yemin) bulunacağınıza değin. Meğer ki, etrafınız ihâta edilecek olsun. Vaktâki, ona âhidlerini getiriverdiler. Dedi ki:

            – Allah Teâlâ'da dediklerimizin üzerine şahittir.

 

            Yusuf (as) her iki kardeşe bir oda verdi. İkişer ikişer yattılar. Bünyamin tek kalmıştı. Yusuf (as), Bünyamin ile yatmak için bunu hususi yapmıştı.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 69)

            Meâl'i: Ve Yusuf'un huzuruna girdikleri zaman, kardeşini yanına alıverdi. Ve dedi ki:

            – Şüphe yok, ben senin kardeşinim, artık yapar oldukları şeyden dolayı mahzun olma.

 

            Yusuf (as):

            – Bende Bünyamin ile yatayım, dedi. Gece Bünyamin'e kendinin Yusuf olduğunu ve başından geçen hâdiseleri olduğu gibi anlattı:

            – Kardeşlerim bana çok yaptılar. Bende onlara yapacağım, seni göndermeyeceğim, dedi.

            Yusuf (as), Bünyamin'in çuvalının içine altın ölçeğini koydurtmuştu. Bunlar kervan ile giderlerken, arkalarından Mısır hükümdarının askerleri geldi. "Hükümdarın, buğday ölçeği (veya su kabı) çalınmış, onu arıyoruz" diye hepsini durdurdular. Altın ölçek, Bünyamin'in hayvanının üzerindeki çuvalın içinde bulundu. Mısır kanunlarına göre; kim, kimin bir şeyini çalarsa o, ona köle olarak verilirdi.

            Yusuf (as) küçükken hâlâsı istemiş. Babası vermeyince, halası kuşağını içten Yusuf (as)'ın beline bağlayıp "benim kuşağımı Yusuf çaldı" diye yanına almıştı. Kardeşleri de:

            – Bunun büyük kardeşi Yusuf, o da zamanla böyle böyle hırsızlık yaptı, dediler.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 70)

            Meâl'i: Vaktaki, onların yüklerini hazırlattı, su kabını kardeşinin yükü içine koydurttu. Sonra bir nidâ edene nidâ ettirdi ki;

            – Ey kafile (halkı) şüphe yok ki, siz hırsızlarsınız.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 71-72)

            Meâl'i: Onlar döndüler dediler ki:

            – Hangi şeyi arıyorsunuz?

            Dediler ki:

            – Hükümdarın su kabını arıyoruz. Ve onu getirecek kimse için bir deve yükü vardır. Ve ben de ona kefilim.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 76)

            Meâl'i:  Artık kardeşinin yükünden önce, onların yüklerini aramaya başladı. Sonra onu, kardeşinin yükünden çıkarıverdi. İşte Yusuf için böyle bir tedbir yaptık. Yoksa hükümdarın dinine göre kardeşini alıkoyabilecek değildi. Meğer ki, Allahu Teâlâ dilesin. Biz dilediğimiz kimseyi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha ziyade bir bilgin vardır.

 

 

            Yusuf (as), altın ölçeği Bünyamin'in yükünde bulununca:

            – Bünyamin, benim kölemdir, dedi. Kardeşleri, Yusuf (as)'a:

            – Biz Yâkup evlatlarıyız, bizde hırsızlık olmaz, diye kardeşleri ne kadar rica ettilerse de Yusuf (as) vermedi. (Yusuf (as) kardeşlerinden intikam almak için böyle yaptı.)

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 78)

            Meâl'i: Dediler ki:

            – Ey Aziz! Muhakkak onun bir ihtiyar büyük babası vardır. Onun yerine bizden birini al. Şüphesiz ki, biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.

 

            Yahuda (en büyük kardeşleri) yemin ve ahd etti:

            – Ben, Bünyamin'i almadan dönmeyeceğim. Babama söyleyin, diyerek geri döndü.

Yahuda, Mısır sarayına geldi. Yahuda da bir aşk, bir cezbe, öyle bir hal zuhur etti ki:

 

            Hadis-i Kudsi:

            Ey Mısır Şahı! Kardeşimi ver, yoksa bu sarayı başına yıkarım, diyordu. Gerçekten de saray sallanmaya başladı.

            Yusuf (as) oğluna:

            – Şu bağıran adamın sırtını okşa ve sâlâvat getir, dedi. O da okşayıp, sâlâvat getirince, Yahuda buz gibi oldu. Hiç bir hal kalmadı.

 

            Yahuda:

            – Ben, Allah'ın birliğine yemin ederim ki, bu sarayda Yâkub evlatlarından biri var. O olmazsa bendeki bu halı kimse gidertemezdi, demesi, Yusuf (as)'ı kuyuya atanların içinde, görünüşte günahkâr, ama kendisinde ne haller zuhur ediyor. Bu da maneviyata büyük delildir. İşte Bilal Babam bunları sayıp:

            – Yusuf (as)'ın kıssası baştan sona maneviyatı anlatır. Maneviyatın büyüklüğünü; manen olan şeyleri söyler, buyurdu. Bütün bu saydıklarımız delildir.

            Çocuklar, Yâkub (as)'a gelip:

            – Bünyamin,  Mısır Şahının altın küleğini çalmış, onu köle olarak aldı. Yahuda: "Bunu bırakın yerine ben köle olayım." dediyse de kabul etmedi. O zaman Yâkub (as), oğullarını tekrar Mısır'a gönderip bir de mektup yazdı. Mektupta:

            Ey Mısır Şahı!

            Oğlum Bünyamin'i bırak. Zaten daha evvel büyük kardeşini kaybettim. Beddua edersem, ebedi şâd olamazsın. Biz de hırsızlık olmaz, diye yazdı. Mektubu getirip Yusuf (as)'a verdiler. Yusuf (as) üç sefer mektubu öpüp başına koydu, hürmet ve tazimle açtı. Okudu ve kendisinin Yusuf olduğunu, kardeşini yanında alıkoymak için külek çalma hâdisesini mahsus yaptığını söyledi.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 93)

            Meâl'i: Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün. Görücü bir hale gelir. Ve bütün âilenizle beraber bana geliniz.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 94)

            Meâl'i: Vaktâki, kafile ayrıldı. Babaları dedi ki:

            – Ben muhakkak Yusuf'un kokusunu buluyorum. Eğer bana bunaklık isnâd etmeyecek olsa idiniz (elbette beni tasdik ederdiniz.)

 

            Gömleğini çıkarttı, babama götürsünler diye birisiyle gönderdi. O da cariyenin satılan çocuğuydu. Saatlerce mesafeden (yerden) gömlek gelirken, Yâkub (as):

            – Yusuf'un kokusu gelmeye başladı, dedi. Gömleği getirdi Yâkub (as)'a verdi. Yâkub (as) gömleği gözüne çaldı, gözleri açıldı. Hep beraber Mısır'a gittiler.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 99)

            Meâl'i: Vaktâki, Yusuf'un yanına girdiler, babasıyla anasını yanına alıp kucakladı ve dedi ki:

            – Mısır şehrine inşallah, emin emin olarak giriniz.

 

            Yusuf (as); atla, saray erkanıyla bunlara karşı çıktı. "Mısır Şahı geliyor" deyince bütün millet karşısında el pençe divan duruyordu. Babası, annesi, kardeşleri bunlarda Yusuf (as)'ı görünce atlardan inip, hürmet ve tazim ettiler. "On bir yıldız, ay, güneş secde edecek" dediği çıktı. Yâkub (as), Yusuf (as) ve kardeşleri birbirlerine sarıldılar. Mısır sarayında uzun süre yaşadılar.

 

            (Sûre-i Yusuf, âyet 100)

            Meâl'i: Ve babası ile anasını yüksek bir taht üzerine kaldırdı ve onun için hepsi secdeye kapandılar ve dedi ki:

            – Ey babam!.. İşte bu, evvelce görmüş olduğun rüyanın te'vilidir. Onu Rabb'im vakıa mutabık kıldı ve muhakkak ki bana ihsanda bulundu. Çünkü beni zindandan çıkardı  ve  sizi çölden getirdi, benim ile kardeşlerimin arasını şeytan bozduktan sonra şüphe yok ki, Rabb'im dilediği şey için pek lâtif tedbir sahibidir. Muhakkak ki, alim, hakim olan O'dur O.

 

            Çünkü Yusuf    (as) daha evvelce gördüğü rüyada on bir yıldız bir ay, bir güneş bana secde ediyorlar. Öyle rüya gördüm, dedi. Babası da: "Bizim hepimiz sana muhtaç olacağız ve huzurunda eğileceğiz kardeşlerine bunu söyleme" dediği oldu.

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU