HZ. MUSA (as)

 

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 50)

            Meâl'i: Ve hatırlayınız o zaman ki, sizin için denizi yardık da hepinizi kurtardık. Firavun'un âlîni de gark ettik, bir halde ki sizler bakıp duruyordunuz.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 51)

            Meâl'i: Ve bir vakit Musa ile kırk geceyi vadeleştirmiştik, sonra siz zalimler olarak onun arkasından buzağıya tutunmuş idiniz.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 55)

            Meâl'i: Ve yadediniz ki siz "Ya Musa! Sana iman etmeyiz, Allah (Teâlâ'yı) aşikar sûrette görmedikçe" demiştiniz de sizi yıldırım çarpmıştı. Siz ise bakıp duruyordunuz.

Firavunlar kimlerdir ?           
Firavunlar; Mısır'da uzun zamandan beri sülale takip ederek krallık yapıyorlardı. Bunlara "Firavun" denir. Musa (as) zamanında gelen son firavun o da suya gark olarak öylelikle helâk oldu. Bu Firavun, tanrılık davası ediyordu. Her Firavun'un kendine göre yaptırdığı piramitlerden mezarları vardı. İki bin seneden beri bunların yaptığı piramitler, şimdi bütün dünyanın ve ilim adamlarının nazar-ı dikkatini çekmektedir. Bu eserlere yirminci asrın alimleri (bilim adamları) bile akıl yetiremiyorlar. Meselâ; Firavunların mezarları şifreli, hazine içinde kimse gidip alamıyor. Firavunların; tabanı geniş, üstü dar olan her birisinin ayrı ayrı mezarı var. Bu mezarlardan en yükseği yüz doksan metredir. Bir minare ortalama otuz metre yüksekliğindedir. Diğer ufak piramit mezarlar yine; yüz küsur metre yüksekliğinde ve hepsi aynı biçimde, aynı ende, aynı boyda, taşlarla yapılmış olup, her taşın ağırlığı iki buçuk tondur. Bu mezarların birinde bir ateş, iki bin seneden beri sönmemiş, hâlâ yanmaya devam ediyor. Bir tavuğu kazana koymuşlar, kazan kaynıyor. İki bin seneden beri ne su eksiliyor, ne de tavuk pişiyor.

            Piramitin içi, tabanı çok geniş, oda oda. Her oda da ayrı bir tuzak, ne tuzağı olduğunu kimse bilemiyor. O odalara giren adamın hazineleri almak için geldiği, o tuzaklarda öldüğü anlaşılıyor. Odaya girince zehirli gaz fışkırıp, insanı zehirliyor. Diğer bir odaya girince, bastığın yer çöküp insan düşüyor. İnsanları öldürmek için bir çok tuzaklar hazırlanmıştır. İki bin seneden beri bu tuzaklara her kendine güvenen, altınları alırım zannedip, düşüp ölmüş, iskeletleri meydandadır. En son yirminci asrın en ileri fen adamları, bu tuzaklardan kurtulup, altının birazını almışlar. Üç kişi her birisi uçaklarla, otobüslerle, arabalarla dünyanın bir köşesine gitmiş. Bir günün aynı saatinde üçünün de öldüğünü, altınları yine harcayamadıkları tesbit ediliyor. Piramitlerin içi sihirle dolu. Giren, oradan hazineyi almak istiyenler, muhakkak ölüyorlar.

            Musa (as) zamanında, sihirbazlık, sihir çok ileriydi. Bunun önünün alınması imkansızdı. Hiç bir fen, diğer hiç bir alet bunları etkisiz hale getiremiyordu. Bilal Babama dedim ki:

            – Yirminci asrın fenleriyle o sihirbazları karşılaştırırsak; iki taraf birbiriyle harp etse, hangisi galip gelir? Bilal babam güldü ve dedi ki:

            – O zamanın sihirbazları muhakkak galip gelirdi. Çünkü ilk defa fennî olan aletleri sihirle etkisiz hale getirir, kendi sihiri ile düşmanın hepsini helâk eder, öldürürlerdi. Şöyle ki: Firavun devrinden sonra bütün sihirlerin hepsini bir mağaraya doldurup ağzını sihirle kapattılar. Hiç kimse oraya giremiyor. O sihirlerin, sihirbazların yüzde biri kadar sihiri ancak yapan sihirbazlar, onlarda çok az kaldılar. Onların yaptıkları sihire, işlere yine akıl yetmesine imkân yoktur.

 

*  *  *

 Geçmiş tarihte yapılan sihirlere ait bilgiler

            Musa (as), bu sihirbazlık önlendikten sonra Konstantin şehrinde (İstanbul'da) bir imparator vardı. Bu, sihirbazlardan bir tanesini çok fazla ücretle, parayla getirttirip, ona sihirler yaptırmıştır. Yaptığı sihrin birisi şudur:

            Konstantin şehrine büyük bir insan heykeli yaptırdı. Bu heykel senede bir sefer bağırır, bunun bağırması çok uzaklara duyulurdu. Bu normalde senede bir gün, bir saat; o saatin dakikası geldiğinde hiç şaşırmadan bağırırdı. Seferî zamanda düşman tehlikesi olursa, düşman gizliden şehre yaklaşırsa, düşmanın geldiğini haber vermek için aynı anda bağırırdı. Diğer bir sihiri de; Konstantin'e çok büyük bir bina yaptı. Bu bina da, o zamanın dinine göre bir çok kimseler çalışır, ibadet eder, terk-i dünya ederlerdi.

            Dünya yüzünde her ne kadar sığırcık kuşu varsa, her birisi gagasına bir zeytin tanesi alır, o binanın üstündeki delikten içeriye atardı. Yüzlerce ton zeytin tanesi birikirdi. Oradakiler o zeytin tanesini yer, satar, onunla ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Daha bunun gibi birçok sihirler yaptılar.

            Peygamberimiz (sav) doğmazdan evvel; kâhinler, Peygamberimiz (sav)'in geleceğini haber verip, "yakında doğacak" dediler. Peygamberimiz (sav) doğdu.

            Peygamberimiz (sav) çocukken bir panayıra; mal alıp, satılan kalabalık bir pazar yerine gitti. Bütün vilayetlerden oraya alış-verişe gelirlerdi. Her vilâyetin adamı orda olurdu. Orda bir kâhin kürsüye çıktı, nutuk verdi. Kâhin:

            – Ben ihtiyarladım. Ahir zaman peygamberi Muhammed gelecek. O da son peygamber olacak. Ben onun zamanında ve O'na ümmet olmayı çok isterdim. O, bu senelerde doğmuş olması lâzım. Kendisini kimse bilemiyor. Belki de bu kalabalığımızın içindedir. Bizi dinliyor olabilir. İçinizden herhangi birisi onunla konuşur, ahir zaman peygamberi Muhammed olduğunu anlarsa, benden selam söyleyin, beni ümmetliğe kabul eylesin, dedi.

            Peygamberimiz (sav) doğmazdan asırlarca evvel Acemistan Kralı (Kisra):

            – Benim evlatlarımın elinden bu Acemistan'ı alan olacak mı? diye kâhine sordu. Kâhin baktı ve dedi ki:

            – Evet! Asırlar sonra âhir zaman peygamberi Muhammed gelecek. Senin evlatlarının elinden bu saltanat gidecek. Buraları Arab'lar alacak.

            Asırlar sonra Peygamberimiz (sav) doğduğunda, Acemlilerin(İranlıların) kutsal ateşleri söndü. O devrin Kisra'sı, kâhini çağırıp sebebini sordu. Kâhin:

            – Âhir zaman peygamberi Muhammed dünyaya geldi. O kendi dininde olmayanlarla çok uğraşacak, en sonunda kazanacak. Kendi dinini dünya yüzüne yayacak. O'nun ümmeti silahlanacak, bu toprakları alacak, dedi. Kral'ın canı sıkıldı, kâhini yanından kovdu. Başka bir kâhin getirttirdi. Ona sordu:

            – Buraları bizim çocuklarımızın elinden alanlar olacak mı? Kâhin de:

            – Alanlar olacak. Kral:

            – Benim evlatlarımdan kaç padişah gelecek. O kâhin:

            – On bir padişah gelecek. Kral kendi kendine "her birisi on sene padişahlık yapsa, yüz on sene eder. Yirmi sene padişahlık yapsa iki yüz yirmi senedir. Evvelki kâhin yanıldı, demiştir. Bu seksen sene içerisinde on bir padişah değişmiştir. Her iki kâhinin de sözü tıpı tıpına çıkmıştır.

            Peygamberimiz (sav)'in Ashabı; İran'la harbe başlayınca, İran şahı Kisra, kâhinlere sordu. Kâhinler, hangi kumandan, hangi senede öldürülecekse, hangi harpte ne kadar asker zayiatı olacaksa bu harplerdeki olacak mühim şeylerin hepsini saydılar.

            Musa (as) zamanındaki sihirbazlar öldürülmüş, yok edilmiştir. "Sihirbazların kökü geçti" dedikten sonra, bu saydıklarım onlardan kalan bir zerredir. Musa (as) zamanında sihirbazlığın ne kadar ileri olduğunu anlatmak istiyorum. O sihirbazları ancak; Musa(as)'ın meşhur, büyük mucizesi olan âsâsıyla yenebildi. Başka çeşit yenilmesine imkân yoktu. Bu sihirbazların karşılığı da; Allahu Teâlâ sevdiklerine, evliyalarına bildirmesi ve peygamberlere mucize, evliyalara keramet gösterir. Şimdi zamanımızda bu sihirbazlığı çok hafif bir hayal ve gerçek değilmiş gibi söylüyorlar. Evliya Çelebi Hz. nin "Seyahatnâme" isimli on iki cild tarih eserinin birinci cild kitabında da İstanbul'daki sihirleri çok güzel, geniş anlatır. Her cild şimdiki yazıyla en az iki cild olur. O da yirmi dört cild eder. Şimdi Evliya Çelebi Hz.nin kitabı diye yazdıkları ufak eserler, esas aslının hem çok küçüğü, hem de onun gibi değildir.

            Peygamberimiz (sav) harbe gitti. Harpte, bir yaşlı kadın sihirle yağmur yağdırdı. Peygamberimiz (sav)'in askerlerinin olduğu yere çok şiddetli fırtına, yağmur, dolu yağıp dört yüz sahabe selde öldü, şehit düştü. Geri kalan askerler, Ashab soğuktan donma derecesine geldi, karşı taraftaki; kâfir askerinde yağmur, soğuk olmadı. Onlarda sıcaktan gölge arıyorlardı. Ashab'ın kalanları da tam helâk olacağı zaman, Peygamberimiz (sav) dua etti, sihir yapan yaşlı kadın aniden öldü, sihir kesildi. Müslümanlar tekrar sıhhat buldular ve Allah (cc)'ın yardımıyla zaferi kazandılar.

            Musa (as) zamanındaki sihirbazların sihiri; bunların sihirinin yüzlerce defa daha katlarsan ancak onlarınkine yetişir. Bir Firavun, sihirbazlara, kâhinlere:

            – Her şeyin bir zeval bulması, son bulması, yıkılması var. Benim zeval bulmama, yıkılmama, ölmeme sebep ne olacak? Ona göre tedbir alalım, diyor. Hem Allah'lık davası yapıyor, hem de helâk olacağını biliyordu. Sihirbazlar baktılar:

            – Senin helâkine sebep, bir çocuk doğacak. O da felan aşiretten yakında dünyaya gelecek, dediler. Firavun ilk defa o aşiretin kadınları ile erkeklerini ayırttı.

            – Bunlar birleşmezlerse bu çocuk olmaz. Doğum olmayınca benim helâkime sebep olacak çocuk da doğmaz, dedi.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 141)

            Meâl'i: Ve (yâdediniz ki) Sizi Firavun'un elinden kurtarmıştık. Size azabın en şiddetlisini tattırıyorlardı. Oğullarınızı katlediyorlardı, kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı. Ve bunda sizin için Rabb'iniz tarafından büyük bir imtihan var idi.

 

            Millet şikâyet ettiler:

            – Sen bunu böyle yapma. Biz böyle olmuyoruz. Firavun:

            – Öyleyse siz geri birleşin. Ben, doğan erkek çocukları boğazlattırayım. Musa (as)'ın annesi hamile olmuştu. Hamile olduğunu çocuk dünyaya gelinceye kadar gizledi. Hasta gibi yatakta yatıyordu. Çocuk dünyaya gelince duyuldu. Firavun'un adamlarına ihbar ettiler. Çünkü Firavun ihbar edene çok para veriyordu. Evi bastılar. Annesi Musa (as)'ı saklayacak bir yer bulamadı. Evin içinde ekmek pişirmek için tandırda ateş yanıyordu. Alevlenmiş ateşin içine çocuğu attı. Geldiler, aradılar, baktılar, ateşin içinde çocuğun olmayacağına karar verip gittiler. Firavun, kâhinlere tekrar tekrar baktırıyor. Kâhinler:

            – O çocuğu hâlâ öldüremedin, dediler. Firavun:

            – O çocuğun hakkında bana bilgi verin, dedi. Kâhinler:

            – O çocuk senin sarayına gelecek, sarayında yaşayacak, büyüyecek. O'nu sen büyüteceksin. O  çocuk büyüyünce ulul azim (büyük) peygamber olacak. O çocuğu kundakta iken yanıltmaya çalış, yanıltırsan o çocuk değil, yanıltmazsan o çocuktur. Kur'an-ı Kerim'e Allahu Teâlâ:

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 7)

            Meâl'i: Musa'nın validesine de vahyettik (ilham ettik) ki, onu emzir, onun üzerine korkunca da onu denize bırak ve korkma ve mahzun olma, şüphe yok ki, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız.

 

            "Biz Musa'nın anasına vahyettik, bir sandık yap, çocuğu içine koy, sandığı da Nil nehrine at diye bildirdik". Allahu Teâlâ, Musa(as)'ın annesine vahiyle, ilhamla ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bildiriyor.

            (Bazı kimselerin, kadınları çok hor gördükleri, bazı hocalarımızın da "kadınların hepsi kafirdir. Onlardan Allah'a sevilen evliya imkansız yetişmez" dediklerini söylediler. İşte o kadına; Allahu Teâlâ vahiyle kendisine yapacaklarını bildiriyor.)

            Musa (as)'ın annesi, sandık yapan bir adama:

            – Şu şekilde bir sandık yap, dedi. Adam:

            – Ne yapacaksın? diye sordu. Sorarken, sorarken çocuğunun olduğunu öğrendi. "Ben bunu Firavun'a şikayet edersem, sandık parasının bin misli bana mükâfat verir" diye düşündü. Firavun'a haber vermeye koşarak aceleyle geldi:

            – Ben, Firavun'la acele görüşmek istiyorum, dedi. Huzuruna çıkardılar. Adamın dili tutuldu, bir şey söyleyemedi. Firavun sordu, sordu cevap yok. Bunu çok dövdürdü, ayaklarından sürükletip, dış kapıya attırdı. Adam neden sonra ayıldı. Kendi kendine "ben niçin söyleyemedim. Hemen gidip söyleyeyim" dedi. Yine müsâade istedi, kendini tekrar Firavun'un karşısına çıkardılar. Yine dili tutuldu, hiçbir şey söyleyemedi. Bu dili tutulma hadisesi: Musa(as)'a iftira edecek kadında olmuştu. Bilal Babam buyurdu:

            – Kur'an-ı Kerim'in âyetleri hep çifttir. Bunlar da birbiri ile çifttir.

            Firavun:

            – Bu sefer bunu çok dövün, dedi.  Çok fazla dövdüler, yine ayaklarından tutup, sürükleyip dış kapıya attılar. Bu sefer koma haline gelmişti ve çok geç ayıktı. Kendi kendine "Ben bu çocuğu söyleyemeyeceğim, sandığı yapayım" dedi ve sandığı yaptı. Musa(as)'ın annesi Musa (as)'ı sandığın içine koydu. Sandığın ağzını kapattı ve suya salıverdi.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 8)

            Meâl'i: Artık onu Firavun'un adamları bulup aldılar, tâki, kendileri için bir düşman ve bir üzüntü olsun. Şüphe yok ki, Firavun ile Hamân ve orduları hata eden kimseler olmuşlardır.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 9)

            Meâl'i: Ve Firavun'un refikası dedi ki:

            – Benim için ve senin için bir göz aydınlığı. Bunu öldürmeyiniz. Umulur ki bize fâideli olacaktır veya onu oğul ediniriz. Onlar ise farkında olamıyorlardı.

            Sandığı su aldı götürdü. Gitti, gitti, gitti... Firavun'un sarayının altından Nil nehri akardı. Firavun  ailesi Asiye Validemizle oturmuşlar, akan suyu seyrediyorlardı. Sandık göründü. Asiye Validemiz:

            – Bu gelen cansa benim, malsa senin olsun, dedi. Sandık geldi, açtılar. İçinden gürbüz bir oğlan çocuğu çıktı. Firavun:

            – Tamam benim sarayımda büyüyecek, benim helâkime sebep olacak çocuk işte budur, dedi. Asiye Validemiz:

            – Ben bu çocuğu kimseye vermem. Bu benim evladımdır.(Firavun'a) Çağır kâhinlerini baksınlar, bu çocuk, o çocuksa kes, değilse benim evladımdır, kestirmem. Firavun, kâhinleri çağırdı. Kâhinler baktılar ve:

            – O çocuksa ulul azim Peygamber olması lazım. Ulul azim Peygamberi de çocukluğunda kimse yanıltamaz. Bu çocuğu yanıltmaya çalışalım, yanılırsa o çocuk değil, yanılmazsa o çocuktur, dediler. Kâhinler bir tabağa altın, bir tabağa da ateşin közünü doldurdular.

            – Ateşin yalımı, alevi, alev yalımı (ateş sönmek üzereyken çok kuvvetli köze kısa alev gibi yalım olur) devamlı kımıldar, yükselir, enginleşir. O  çocuk değilse o yalıma aldanır ateşi tutar. O çocuksa ateşe bakmaz, altını tutar, dediler. Musa (as) altına elini uzatırken; Cebrail (as) elinden tuttu, ateşe uzattı. Ateşi tuttu, avucunu yakmadı. Közü ağzına koydu. Ağzını da yakmasa, "o çocuk" diyecekler. Ateşi ağzına koyunca ateş dilini yaktı, ağladı. O zaman:

            – Demek ki o çocuk değil, dediler. (Musa (as)'ın büyüyünce dilinin kekeç (peltek) kalması, o ateşin yakmasındandır.)

            Firavun'un sarayında süt anne arıyorlardı. Musa (as) hiçbir kadının sütünü emmiyor. Emzikli kadınlar her ne kadar emzirmek için çalıştılarsa da emmiyor.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 10)

            Meâl'i: Musa'nın validesinin kalbi, bomboş olarak sabahladı. Eğer inananlardan olsun diye onun kalbine bir rabıta vermese idik az kaldı onu açığa vuracaktı.

 

            Demek ki; Allahu Teâlâ, Musa (as)'nın annesinin kalbine rabıta verip, takviye ediyor. Bu da kadınlarda çok büyük evliya olacaklarına delildir.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 11)

            Meâl'i: Ve kız kardeşine dedi ki:

            – Onun izini takibet, artık o da onu uzaktan bakıp gördü. Onlar ise farkında değillerdi.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 12)

            Meâl'i: Ve önceden onun için süt anaları men etmiştik. Bunun üzerine (kız kardeşi) dedi ki:

            – Size bir hane halkını göstereyim mi ki, onu sizin için güzelce korurlar ve onlar onun için hayırhah bulunurlar.

 

            Annesi gizliden Musa (as)'ın ablasını göndermiş, sorduruyordu. Asiye Validemiz:

            – Bu çocuk hangi kadını emerse, ona yüksek ödül ve maaş vereceğim, diyor. Bunun için kadınlar gelip, emzirmeye çalışıyorlar. Bir türlü emmiyor. Musa (as)'ın ablası dedi ki:

            – Ben bir kadın biliyorum. Çok temiz aileden, onu muhakkak emer. Haber gönderdiler, annesini getirttiler.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 13)

            Meâl'i: Artık onu validesine döndürdük ki, gözü aydın olsun ve mahzun olmasın ve bilmiş olsun ki, Allah'ın va'di şüphe yok ki, haktır velâkin onların çoğu bilmez.

 

            Annesini emdi. İşte ulul azim Peygamberler çocukluğunda çok akıllı, çok bilgili olurlar. Annesi sarayda maaşla emzirmeye başladı. Bir gün Musa'yı Firavun'un kucağına verdiler. Musa Firavun'un bıyığından tuttu, çekti, elinden alamadılar. Bıyığının bir tarafını olduğu gibi koparttı. Firavun:

            – İşte bana düşman, bıyığımı koparttı, deyince Asiye Validemiz:

            – Senin buna sevinmen lazım. Evladımız ne kadar güçlü. Çocuk bu, eline ne geçerse, onu çeker. Bu kadar güçlü evladım var, diye övünmen lazım, dedi. Firavun'u teskin ettiler. Musa, Firavun'un sarayında büyüdü. Musa'nın arkadaşları vardı. Bunlardan birisi, Firavun'un veziri ile dövüşüyordu. Musa, arkadaşını vezirin dövdüğünü gördü. Arkadaşı Musa'dan yardım istedi. Musa yardımına gitti. Bir tokat vurunca veziri öldürdü. İkisi de oradan kaçtılar. Musa:

            – Ya Rabbi! Ben adam öldürdüm, katil oldum, beni affet. O da bana karşı geldi, günahkâr oldu, onu da affet, dedi.

            Aradan biraz daha zaman geçmişti. Yine bu adam başka biriyle dövüşüyordu. Musa'dan yine yardım istedi. Musa:

            – Sen niçin bu adamlara bulaşıyorsun? Kavga yapma, deyince adam:

            – Sen, dün veziri öldürdün. Bu gün de bana böyle mi söylüyorsun? dedi. Bu söz Firavun'a duyuldu. Firavun, Musa'yı arattırdı. Musa, Mısır'dan kaçtı. On gün gitti. Kendi kendini tebdil etmişti. Gittiği yol üzerinde koyun sulayanları gördü. İki tane kız gelmiş. Onlarda koyun sulamak için nöbet bekliyorlardı.

Şuayb (as) ile Musa (as) karşılaşması
 Musa:

            – Siz niçin koyunlarınızı sulama nöbetiniz geldiği halde sulamıyorsunuz? Kızlar:

            – Buranın halkı bizi sevmez. Bize de sulama nöbeti  vermezler. Musa:

            – Siz kimin kızlarısınız? Kızlar:

            – Babamız büyük bir Şeyh'tir (Sûre-i Kasas, âyet 23). Musa:

            – Buralarda başka su imkânı yok mu? Kızlar:

            – Bir kuyu var. Onun da ağzına taş kapattılar. Kimse o taşı kaldırıp atamıyor, dediler. O kuyuyu Musa'ya gösterdiler. Musa taşı kuyunun üzerinden kaldırıp attı. Dolapla çekilen, (deve derisinden yapılmış) su dolu tuluğu, dolapsız eliyle çekti. Çukur bir yere döktü. Koyunlar kana kana içtiler ve suya doydular.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 24)

            Meâl'i: Bunun üzerine ikisi için suvarıverdi (koyunları suladı) sonra gölgeye çekildi de dedi ki:

            – Ya Rabb'i! Şüphe yok ki, bana indirdiğin bir hayırdan dolayı ben fakirim.

 

            Kızlar sürüyü alıp, evlerine gittiler. Babaları:

            – Bugün nasıl çabuk geldiniz? dedi. Kızlar:

            – Bir adam gelmiş, ayakları kabarmış, yorgundu. Bize merhamet etti, kuyunun ağzındaki taşı kaldırıp attı. Koyunları suladı, dediler. Babaları:

            – Çağır onu gelsin, ücretini, hakkını vereyim, dedi. Kızlardan birini gönderdi.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 25)

            Meâl'i: Derken ona, o iki (kadın)dan biri, utanır bir halde yürüyerek geldi.

            – Muhakkak babam seni çağırıyor. Bizim için sulayıvermiş olduğunun ücretini sana ödemek için, deyiverdi. Vaktaki (Hz. Musa'da) ona geldi ve ona kıssayı hikaye etti. (O zat da) dedi ki:

            – Korkma, o zalimler olan kavminden necâta ermiş oldun.

 

            Kız geldi, Musa'ya:

            – Babam seni çağırıyor, sana ücretini verecek, dedi. Musa ile kız yola düştü. Giderken, şeytan fırsat buldu; Musa'nın kalbine girdi, uğraştı, uğraştı, azdıramadı. Çünkü yol ıssızdı. Sadece kızla beraberlerdi. Bu sefer kızın kalbine girdi. Bunlara ne kadar şehvet verdiyse de muvaffak olamadı. Musa, kıza:

            – Yanımda gitme, önde git, dedi. Kız önde gidiyordu. İblis bu sefer bir rüzgâr olup, kızın eteklerini yukarı kaldırdı. Musa, kıza:

            – Sen arkadan gel, önde ben gideyim. Bana sağa git, sola git, diye tarif yap, dedi.

            (İşte bir kadınla bir erkek ikisi ıssız, tenha bir yerde kalırsa, üçüncüsü şeytan olur. Musa'ya bile öyle müdahale edince, herkese müdahale eder. Bir kadınla, bir erkek nâmahrem olup, kilitli bir odanın içinde kalırlarsa yine aynıdır. Şeytan yine müdâhale eder.)

            Eve geldiler. Babası, Musa'ya para verdi. Çünkü Musa yolcuydu. Ekmek parası lazımdı. Kız, Şuayb (as)'a:

            – Baba bunu bırakmayalım, bu çok merhametli, çok kuvvetli, çok da namuslu, dedi. Babası:

            – Ne biliyorsun? Kız:

            – Merhametli olması; hiç kimse bize merhamet etmedi, kendisi merhamet etti. Kuvvetli olması; hiç kimsenin kaldırıp atamadığı taşı kaldırıp attı. Namuslu olması; benim eteklerimi rüzgâr kaldırınca, bana "sen arkada, ben önde gideyim. Yolu bana sağa, sola git diye tarif et" dedi.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 26)

            Meâl'i: O ikiden biri dedi ki:

            – Ey Babam! Onu ücretle (çoban) tut. Şüphe  yok ki, tuttuğun ecirlerin en hayırlısı odur. Kuvvetlidir, emindir.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 27)

            Meâl'i: Dedi ki:

            – Ben muhakkak istiyorum, bana sekiz sene ecirlik etmek üzere bu iki kızımdan birini sana nikah edeyim. Şayet kendiliğinden on yıla tamamlar isen o da kendi tarafındandır. Ve ben sana güçlük vermek istemem. İnşallah beni salihlerden bulacaksın.

 

            Şuayb (as); Musa'yı, koyunlara çoban tutmak istedi. Kızını da Musa'ya verdi. Kıza:

            – İçerden bir âsâ (bir değnek) getir. Kız gitti, bir âsâ getirdi. Babası:

            – Bu âsâ Adem (as) cennetten çıkınca, cennette eline aldığı ve onunla geldiği, cennet âsâsıdır. Bunu götür, başkasını getir, dedi. (Çünkü Peygamberlerin ve evliyaların âsâlarını atmazlar, saklarlardı. Bu da Şûayb (as)'a teslim edilmişti.) Kız o değneği attı, başka değnek aldı, getirdi. Yine o âsâ idi. Şûayb (as) yine kızına:

            – Bu değneği en üste koy, en alttan bir değnek çek getir, dedi. Kız değneği en üste koydu. En alttan bir değnek çekti, getirdi. Yine aynı âsâ idi. Musa, Şuayb (as)'a:

            – Bu değnek benim olacak. Değneği yere atalım, hangimiz kaldırırsak değnek onun olsun, dedi. Değneği yere attı. Şuayb (as) tuttu, çekti, kaldıramadı. Musa elini atınca, değnek eline geldi. Değnek Musa'nın oldu.

            Musa, çoban olup, koyun yaymaya başladı. Şuayb (as), Musa'ya:

            – Koyunları yedi sene yay, sekizinci senenin kuzuları senin olsun, dedi. Öyle yaptılar, sekizinci senenin kuzuları da bir sürü oldu. Çok otlu bir araziyi, bir ejderha kaplamış, kimse orada otlatamıyordu. Musa oraya gider, yayar, otlatırdı. Âsâ (değnek) sürüye ve Musa (as)'a sahip olurdu. En son Musa (as) Şuayb (as)'a:

            – Ben memleketime gideceğim, dedi ve vedalaştı. Ordan ayrıldı. Ailesi hamile idi. Gece gelirlerken, ailesi çocuk dünyaya getirdi. Onun için de ateş gerek olmuştu. Musa (as)'yı ateş aramak için gönderdiler.

 

            (Sûre-i Neml, âyet 7)

            Meâl'i: Hani Musa ailesine demişti ki:

            – Ben muhakkak bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim veyahut size bir parlak ateş koru getiririm. Belki ısınırsınız.

 

            Musa (as)'a:

            – Bir ışık getir, dediler. Musa (as) dağ başında bir ateşin, ışığın olduğunu gördü, oraya çıktı. Ateşe baktı ki zeytin ağacının başında ateş değil, nurdu.

 

            (Sûre-i Meryem, âyet 51)

            Meâl'i: Ve kitapta Musa'yı da yâd et. Şüphe yok ki, O ihlas ile muttasıf idi ve bir Resûl, bir Nebi olmuş idi.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 143)

            Meâl'i: Vaktaki, Musa bizim tayin ettiğimiz vakte geldi ve O'na Rabb'i tekellümde bulundu, dedi ki:

            – Ya Rabb'i Bana zatını göster, sana bakayım. (Cenab-ı Hakk' ta) buyurdu ki:

            – Sen beni katiyyen göremezsin. Fakat dağa bir nazar et, eğer yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin. Hemen Rabb'i dağa tecelli edince onu parça parça etti. Musa (as) da baygın bir halde düşüp kaldı. Vaktaki, ayıldı, dedi ki:

            – Seni tenzih ederim, sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim.

 

            Musa (as):

            – Yarabbi ben seninle konuşuyorum, göremiyorum. Seni görmek istiyorum. Seninle hem konuşup, hem de görenler olabilecek mi? deyince, Allahu Teâlâ:

            – Âhir zamanda Muhammed ümmeti gelir. Onlar benim emrettiğimden fazla namaz kılar, oruç tutar, ibadetle çalışırlar. Onlar, benimle hem konuşurlar, hem görürler, buyurmuştur. Musa(as):

            – Öyle ise ben de seni görmek istiyorum, deyince Allahu Teâlâ:

            – Ya Musa! Şu dağa bak. Musa (as) o dağa baktı. Dağ parça parça oldu. Allahu Teâlâ:

            – Ya Musa! Sende beni görsen parça parça olursun. Ben onu ancak Muhammed hürmetine; Muhammed ümmetine nasib ettim, buyurdu. Hz. Ali; "Ben görmediğim, Allah'a iman etmem", Mansurî Bağdad-i Hz; "Enel hak, ben Hakk'ım, ben Allah'ım" demesi, Beyazıd-ı Bestâmi Hz.nin; "(Sübhani mâ âzami şâni) Ben sübhan değil miyim! Ben Allah değil miyim! Benim şanım büyük değil mi?" demesi. Hep bunlara Allahu Teâlâ tecelli edip, onun içinde bulunup, kendi kendilerini kaybettiklerindendir.

 

            Dedi Musa görem seni,

            Göremezsin dedi beni,

            Ki ben senden münezzehtir,

            Şeriksizdir Hüdâ'sından.

 

            Allahu Teâlâ ilk defa orada Musa (as) ile konuştu:

            – Ya Musa! Ben senin Rabb'ınım. Sen git Firavun'un karşısına dur. Onu imana davet et. Sana görev veriyorum. Musa (as):

            – O dünyaya hükmediyor, ben bir tek kişiyim. Nasıl karşısına durayım, dedi.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 108)

            Meâl'i: Ve elini (koynundan) çıkardı, o hemen bakanlar için bembeyaz (bir nur) kesildi.

 

            Allahu Teâlâ:

            – Sağ elini koynuna sok, (Musa (as) koynuna soktu.) Çıkart ya Musa! Çıkarttı ki eli lüküs lambası gibi parlıyor. Her tarafı ışıtıyor.

 

            (Sûre-i Neml, âyet 10)

            Meâl'i: Ve âsânı bırak. Vakta ki o büyük bir ejderha olmuştu. Geriye dönerek kaçtı ve gerisine dönmesi (buyuruldu ki):

            – Ey Musa! Korkma şüphe yok ki ben (bir mabûdi Kerimim ki) benim huzurumda peygamberler korkmaz.

 

            – Ya Musa! Elindeki âsâyı yere at. Musa (as) âsâyı yere attı. Âsâ bir mil (bin sekiz yüz metre) uzunluğunda bir ejderha oldu.

            – Ya Musa! tut. Musa (as) korktu ve tutamadı. Eteğini avucuna aldı, eğildi. Onunla tuttu. Tutunca değnek oldu.

            – Ya Musa! Bunlar sana yeter, seni âsâ korur. Âlâmet görmek isteyenlere de elini açar gösterirsin. Lüks lambası gibi gece her tarafı ışıtıyor. Musa (as) sağ elini sarar, her yerde göstermezdi. Kendini açıklamak ve iman etmeleri için gösterirdi.

 

            (Sûre-i Şuara, âyet 13)

            Meâl'i: Ve göğsüm daralır ve dilim açılmaz, artık Harun'a da risalet ver.

 

            (Sûre-i Şuara, âyet 14)

            Meâl'i: Ve hem onlar için benim üzerimde bir suç da var. Bundan dolayı beni öldüreceklerinden korkarım.

 

            Musa (as):

            – Ya Rabb'i! Benim bir küçük kardeşim var. Adı Harun. Sen ona da peygamberlik ver. Benim konuşmam, natıkam zayıf, dilim kekeç. Hem bana yardım eder, hem de benim söylemek istediğimi ümmetlerime daha iyi anlatır ve bana vekillik yapar. O olmasa ben zor durumda kalırım."

            Allahu Teâlâ duasını kabul edip, kardeşi Harun'a peygamberlik verdi.

 

            (Sûre-i Meryem, âyet 53)

            Meâl'i: Ve ona rahmetimizden olarak kardeşi Harun'u bir Nebi olmak üzere ihsan ettik.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 104)

            Meâl'i: Ve Musa dedi ki:

            – Ey Firavun! Şüphesiz ki, ben alemlerin Rabb'i tarafından gönderilmiş bir peygamberim.

 Musa (as) ile Firavunun karşılaşması

            Allahu Teâlâ:

            – Sen git, Firavun'un karşısına çık, dedi. Musa (as); Mısır'a, Firavun'un karşısına geldi.

            – Ben Musa'yım. Beni Allah peygamber olarak gönderdi. Hepiniz bana iman edeceksiniz, dedi.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 106)

            Meâl'i: Dedi ki:

            Eğer sen bir mucize ile gelmiş isen onu getir, sen sadıklardan isen.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 107)

            Meâl'i: Bunun üzerine âsâsını bıraktı. Âsâ hemen apaçık bir ejderha oluverdi.

 

            Firavun, asker toplayıp, Musa (as)'nın üzerine gelince, âsâyı yere attı. Âsâ, bin sekiz yüz metre uzunluğunda bir ejderha oldu. Bütün adamları önüne toplayıp, Firavun'un sarayına kadar getirdi. Firavun'un sarayının içine doldular. Ejderha, Firavun'un sarayını gövdesiyle çevirip, çembere aldı. Boynunu uzattı. Firavun'un sarayının kubbesini iki dişiyle tuttu, kopardı. Kubbe yıkıldı. Kubbeden aşağı başını uzattı. Firavun korkusundan karın ağrısına tutuldu, ishal oldu. Çünkü; "Ben Allah'ım" diyordu. Herkes de "Allah tuvalete gitmez", inancı vardı. Bu da ishal olup yirmi dört saatte kırk sefer tuvalete gitti, sarayın içine pisledi. Bunu herkes gözüyle gördü. Yani Firavun'un Allah olmadığına, korktuğuna, pislediğine, kanaat getirdiler. Bundan da maksat herkese duyurmak ve Firavun'un yalancı olduğunu göstermekti. Firavun'un yalancı olduğunu herkes gördü, anladı, bildi. Birazları kendi nefsine uyup, Firavun'u haklı gördüler. Bir kısmı da Firavun'dan korktu. Birazları da "Musa peygamberdir, ona iman edeceğiz" dediler ve Musa (as)'nın yanına geldiler. Mısır'da; Firavun'a haklı diyenlere "Firavniler", Musa(as)'a haklı diyenlere "Museviler" diye ikiye ayrıldılar. Firavun'un haksızlığını gördükleri halde Firavun'a tabi olanlar; Allahu Teâlâ'nın âyetteki: "Kendilerinin kalplerini, kulaklarını, gözlerini mühürlerim" (Sûre-i Bakara, âyet 7) kalbine iyi bir şey girmez, göz iyiyi görmez, kulak iyiyi işitemez, dediği oldu.

            Müzekki-n-Nüfûs kitabında der ki:

            Firavun'da harikulade haller görülmeye başladı. Bu istidractı. Musa (as)'da da aynı harikulade haller görülmeye başladı. Bu da mucizattı. Allahu Teâlâ mucizatı, sevdiğinden ve lütfundan veriyordu.

            Firavun ata binip, yokuştan aşağı inerken, yokuşun dikliğine göre, atın ön ayakları uzuyor, arka ayakları kısalıyordu. Firavun üzerinde daima dümdüz duruyordu. İleride gelecek halleri, istidracen biliyordu. Musa (as)'a inananların bazıları Firavun'un parasından, rahatlığından, zevk ve sefasından vazgeçemiyorlardı. Zevk-ü sefanın tadı damaklarında kalmıştı. Kalpleri ikicikli idi. Birazı da Musa (as)'a tam inanmış, kalplerinde tereddüt, pürüz yoktu. Kur' an'da: "Onların mekrine karşı Allah'ta mekir yapar; onların kalplerindeki gizli hilelerine karşı Allah'ta hile yapar." (Sûre-i Ali İmran, âyet 54) dediği oldu.

            Musa (as) ile Firavun karşılıklı konuştular.

            – Yarın Nil nehrinin başına varacağız; Nil nehrine sende çağır, bende çağırayım. Firavun:

            – Ben diyeyim ki; Ey su! beni tanrı biliyorsan dur. Sen de: Ey su! Beni peygamber biliyorsan dur, de. Su hangimizin sözüne itaat edecek? dedi. Akşam, Musa (as) "Allah benim dileğimi kabul eder, Firavun'un dileğini kabul etmez" diye serbest yattı. (Bu mevzuyu Bilal babam Cevahir-ül İslam kitabında yazmıştı. Buna hocalar itiraz ettiler. Allah, hiçbir zaman için bir Peygamberin duasını reddetmez. Bir peygambere karşı da bir kâfirin duasını kabul etmez, dediler. Ona karşılık olarak kitabımızda geniş açıklama yaptık.) Firavun gece, sakalından kendini astı: "Ya Rabbi ben, benim Allah olmadığımı biliyorum. Allah sensin, amma beni kullarına karşı hıcıl (mahçup) etme, küçük düşürme. Mahşerde bana ne kadar çok azab edersen et. Benim bu dileğimi kabul et" dedi. Firavun gece, sarayında sakalından asılıp Allah'a yalvardığında Cebrail (as) kapıyı vurdu. Firavun her ne kadar "kabul etmem, git" dediyse de, Cebrail (as) gitmedi.  Halbuki Firavun'un nöbetçileri,  korumacıları Cebrail (as)'ı ne görüyorlar, ne de sesini duyuyorlar. Bir tek Firavun duyuyor. O da asıldığı yerden ipi çözdü geldi. Firavun:

            – Ne var? diye Cebrail (as)'a sordu. Cebrail (as):

            – Benim bir kölem var, sözümü tutmuyor, onu ne yapayım? dedi. Firavun:

            – Onu suya at, demişti. Cebrail (as):

            – Sözüme kimse inanmaz. Firavun; Efendisine asi olan köleyi suya atmalı diye yazdı. Altına da imzasını attı. Firavun'un dileği kabul oldu. (Bundan anlaşılıyor ki; ne kadar büyük zat olsa, gideceği, yapacağı işte, müşkülünde, Allah (cc)'dan duayı kesmemek lazımmış.)

 

            (Sûre-i Ali İmran, âyet 54)

            Meâl'i: Ve hilekârlık yaptılar, Allah Teâlâ da hilelerine mukabelede bulundu. Ve Allahu Teâlâ hile yapanların hayırlısıdır.

 Gelecek ancak Allah (cc) un bildirdiği kadar bilinir

            Allah (cc) mekir yapıp, kalbi ikicikli olanları, imandan çıkarabilmek için, kendinin dediğini yapmaz, karşının dediğini yapar. Bu hal Peygamberimiz (sav)'de de çok zaman olmuştur. Sırası ile;

            1.  Hz. Aişe'ye iftira edildiğinde; Peygamberimiz (sav) dört ay bilemedi. Kafirlerin sözleri haklıymış, Peygamberimiz (sav) bir şey bilmiyormuş gibi kanaat uyanıp kalbi ikicikli olanlar tamamen dinden çıkıp, hakiki müslümanlar kaldı. Onlar da kamil, mü'min oldular.

            2.  Peygamberimiz (sav)'in devesi kaybolmuştu. Ashab'da, kendisi de arıyor bulamıyorlardı. Münafıklar: "Arş'ı görüyorum, kürsü görüyorum, kıyamette olacak halleri görüyorum, levh-i mahfuzu görüyorum, diyordu. İşte yalanı meydana çıktı. Devesinin nerede olduğunu neden görmüyor?". Bu hali Cebrail (as) Peygamberimiz (sav)'e bildirince, Peygamberimiz (sav) yanlarına geldi. Kendilerine ne konuştuklarını sordu, inkâr ettiler. Peygamberimiz (sav):

            – Bana, Cebrail benim aleyhimde konuştuğunuzu bildirdi, dedi. Devenin nerede olduğunu bildirmedi. Allahu Teâlâ, peygamberlere ve evliyalara gaipten birşey bildirmezse bilemezler. Ancak, Allahu Teâlâ'nın bildirdiği zaman ve bildirdiği kadar bilirler.

            3.  Peygamberimiz (sav):

            – Ben Kâbe'ye hacca gideceğim, rüya gördüm. Silahsız hacca gideceğiz, hacı olacağız, dedi. Silahsız yola çıktılar. Hadibiye mevkiinde kafirler Süheyl isminde birisini elçi olarak gönderdiler.

            – Burdan ileri geçemeyeceksiniz, aksi takdirde harp olur, dediler. O sene hacca, müslümanları kafirler göndermedi. Münafıklar:

            – Hani; Peygamberim, rüya gördüm, hacca gideceğiz, diyordu. Hepimize kurbanlıklar aldırdı. Şimdi de korkusundan gidemiyor. Kurbanları ne yapacağız? diyerek gizliden konuşuyorlardı. Allahu Teâlâ âyeti kerimede:

 

            (Sûre-i Fetih, âyet 27)

            Meâl'i:  Şanına yemin ederim ki, Allahu Teâlâ Peygamberine rüyasını bihakkın sâdık kılmıştır. Muhakkak ki, Kâbe-i Muazzama' ya inşallah eminler, başlarınızı traş etmiş ve (saçlarınızı) kısaltmış olduğunuz halde korkunuz olmaksızın gireceksiniz. Fakat sizin bilmediklerinizi bildi de ondan önce bir yakîn feth (nasib) kıldı.

 

            Allahu Teâlâ:

            – Ben yemin ederim ki, Resûlullah'ın rüyası doğrudur. Dini de haktır. Siz, Mescid-i Haram olan Kâbe'ye gideceksiniz, emniyette olarak gidip, tavaf edip, başınızı ustura ile kazıtıp yahutta kısaltacaksınız, buyurdu. Allahu Teâlâ, münafıkları ve onlara meyilli olanları islamiyetten uzaklaştırmak için böyle haller gösterttiriyor.

            Hendek muharebesinde müslümanlar o kadar sıkıldılar ki, ayakları müslümanlıktan kayma derecesine geldi. Kur'an'da: "Eğer Allah sizin kalbinizi takviye etmese, size yardım etmese, sizde islamiyetten uzaklaşacaktınız." (Sûre-i Ahzab, âyet 10)

            Musa (as)'ın ve ümmetinin başından bir çok defalar böyle haller sözler, işler geçmişti. Onlarda ümmetini imtihan içindi. Ümmeti:

            – Ya Musa!  Bu sene kış çok mu olacak, az mı? Musa (as) Tur-i Sina'da sordu. Allahu Teâlâ:

            – Kış çok olacak, dedi. Kış mülâim, çok hafif geçti. Musa (as):

            – Ben sorunca şiddetli, soğuk çok olacak demiştin. Allahu Teâlâ:

            – Yaylada bir köpek yavruladı. Hava soğudu, yavrularını yayladan getiremiyordu. Kış soğuk, kendi bırakıp gelemiyordu. Kışın hafif geçmesi için ağzını havaya uzatıp uludu ve bana yalvardı. Onun duasını kabul ettim. Kışı hafif geçirttim, buyurdu.

            İşte münafıklar "Peygamberim diyordu, yalan çıktı." dediler.

 

*  *  *

 

            Bir misafir sahibinin evinde, Musa (as) misafir iken, ev sahibi:

            – Bizim çocuğumuz yok. Allah'u Teâlâ bize zürriyet verecek mi, vermeyecek mi? Tur-i Sina'da sor, dediler. Musa (as) Tur-i Sina'da sordu. Allahu Teâlâ:

            – Ne erkekten, ne de kadından zürriyet olmayacak, buyurdu. Bunu Musa (as) o ev sahibine (karıyla kocaya) anlattı. Aradan zaman geçti. Evlerine üç derviş geldi. Onlara çok hürmet ettiler. Onlar:

            – Sizin evladınız yok mu? diye sordular. Ev sahibi:

            – Musa (as)'a sordurduk. Ne erkekten, ne de kadından zürriyet olamayacak, dedi. Dervişin birisi:

            – Ben bir oğlan verdim. O biri:

            – Ben bir kız verdim. O biri:

            – Ben de bir oğlan verdim, dediler.

            Ev sahibi bunlara "derviş aklıdır" diye güldü. Aradan zaman geçti. Kadın her sene sırayla bir oğlan, bir kız, yine bir oğlan dünyaya getirdi. Musa (as) bilâhare evlerine uğrayınca çocukları gördü:

            – Bunlar kimin çocukları? Ev sahibi:

            – Bizim çocuklarımız. Musa (as):

            – Nasıl oldu? Ev sahibi:

            – Üç derviş geldi. Böyle böyle söylediler, çocuklarımız oldu, dediler. Musa (as) tekrar Tur-i Sina'ya gitti.

            – Ya Rabb'i! Bunların evlatları olacaksa, ben gelince niçin vermedin, beni niçin mahçup ettin? dedi. Allahu Teâlâ:

            – Onlar, benim yeryüzünde emin kullarımdır.

 

            (Hâdis-i Şerif, REH No: 1686)

            Manâ'sı: Allah'ın, insanların işini görmeleri için, ayırdığı seçkin kulları vardır: İnsanlar işlerini görmek için onlara müracaat ederler. İşte onlar Allah'ın azabından kurtulanların ta kendileridir.

 

            Dediği, onların şakadan da söylese her sözünü, duasını kabul ederim. "Onlar benim hazinemden bana sormadan alır, verirler."

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 476)

            Manâ'sı: Kul kırkına girince Allah onu üç beladan emin kılar. Delilik, cüzzam ve baras... Ellisine girince Allah ondan hesabı hafifletir; altmışına girince, Allah kendisinin hoşlandığı bir şekilde ona tazarru ve niyazı ihsan eder; yetmişine girince, sema ehli onu sever, seksenine girince Allah onun sevaplarını sabit kılar, günahlarını siliverir; doksanına girince, yaptığı veya yapacağı bütün günahlarını affeder, çoluk çocuğuna şefaat etme yetkisini de verir. Ve gökten bir münadi: (İşte yeryüzündeki Allah'ın esîri) diye seslenir.

 

            İşte münafıklar "yine Musa yalan çıktı" dediler. Burda da Firavun'un dileğinin kabul olması; kalpler ikicikli olan münafıklar, hakiki mü'minler ayrılması içindir.

 

            (Sûre-i Nisa, âyet 143)

            Meâl'i: Onun arasında mütereddittirler. Ne onlara, ne de bunlara mensup ve her kimi ki, Allahu Teâlâ sapıtırsa artık ona elbette bir yol bulamazsın.

 

            Onların o münafıkların kalpleri ikiciklidir. Allah'a tam inananlarla inanamazlar, tam inkar edenlerle inkar edemezler. İnanmayla inkâr etmenin arasındadır. İşte bunların kalplerindeki gizli itirazlarını kuvvetlendirecek hal, iş, hareket yaptırıyor. Buna imtihan derler. İmtihanda tam doğru çıkanlar, tam inananlar hakiki mü'min, inanamayanlar hakiki münafıktır. Bu da Allah (cc)'ın büyük bir imtihanıydı.

            Nil nehrine geldiklerinde Musa (as) ilk defa:

            – Ey su! Beni hak Peygamber biliyorsan dur! dedi. Su durmadı aktı. Üç sefer çağırdı, üçünde de su durmadı, aktı. [Su, Musa (as)'ın sözünü tutmadığı için o suya "Asi" suyu dendi. Yapılan barajın adına "Assuvan Barajı" adı verildi.] Firavun:

            – Ey su! Beni tanrı biliyorsan dur! dedi. Su akmadı, durdu. Musa (as)'ın ümmetinin içindeki kalbi ikicikli olanların hepsi ayrıldılar. Çünkü ortada harp yok, suya gark olması var. Bunlar Musa (as)'ın tabiası olsalar idi, yaşayacaklardı. Bunları suya gark etmek için Allahu Teâlâ'nın kendilerinin yaptığı hileye, mekire karşı Allahu Teâlâ'nın hilesi, mekridir. Allah'ın mekri korkmaya değer. Firavun'un tabiası çoğaldı, Musa (as)'ın tabiası azaldı. Çünkü münafıklarda onlarla beraber azab çekecek. Suya gark olacaklar.

 

            (Sûre-i Şuara, âyet 43)

            Meâl'i: Musa onlara dedi ki:

            – Siz ne atacaksanız atıveriniz.

 

            (Sûre-i Şuara, âyet 44)

            Meâl'i: Hemen iplerini ve sopalarını atıverdiler ve dediler ki:

            – Firavun'un izzeti hakkı için şüphe yok ki, elbette biz galip olanlarız.

 

            (Sûre-i Şuara, âyet 45)

            Meâl'i: Bunu müteakip Musa da âsâsını bırakıverdi, hemen o zaman o, onların uydurdukları şeyleri sür'atle yutar oldu.

 

            Firavun:

            – Musa büyük sihirbaz bu değnek yılan olmaz. Bizimde sihirbazlarımızı çağıralım, onlarda buna karşılık sihir yapsın, dedi ve sihirbazları çağırdı. Sihirbazlar geldiler. Kendirleri uc uca bağlayıp sihirle yüzlerce-binlerce metre uzunluğunda, ağzından ateş çıkan ejderha yaptılar. Bu sihirler, Musa (as)'ın ve tabiasının üzerine doğru geliyorlardı. Artık hiç kurtuluş yoktu. Musa (as)'a yalvardılar. Allahu Teâlâ:

            – Ya Musa! Âsâyı yere bırak. Musa (as) âsâyı yere bıraktı. Âsâ yine bin sekiz yüz metre (bir mil) uzunluğunda bir ejderha oldu. Onların sihirle ağızlarından ateş saçarak gelen sihirlerinin hepsini yuttu. Yine Firavun'un sarayını gövdesiyle çembere aldı. Boynunu sarayın kubbesinden içeri doğru uzattı, Firavun yine feryat etti:

            – Ya Musa! Tut, yapma gibi sözler söyledi. Musa (as) tuttu.

 

            (Sûre-i Şuara, âyet 46, 47, 48, 49)

            Meâl'i: Sihirbazlar, hemen secde ediciler olarak, yere atıldı.

            Dediler ki:

            – Alemlerin Rabb'ına iman ettik.

            Musa'nın ve Harun'un Rabb'ına. 

            "(Firavun) dedi ki:

            – Ben size izin vermeden evvel, siz ona iman ettiniz. Şüphesiz ki, o size sihri öğretmiş olan büyüğünüzdür. Artık yakında bileceksiniz, elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlamasına kestireceğim ve muhakkak ki, sizi toplu bir halde astıracağım.

 

            Firavun sihirbazlarına:

            – Siz niçin Musa'nın sihrine galip gelemediniz? Sihirbazlar:

            – Musa gerçekten hakk peygamberdir, biz inanıyoruz. Sihirle bizim sihrimizi bozmasına imkân yoktu. Bununki, apaçık Peygamber mucizesidir, dediler. Firavun:

            – Onların kollarını, bacaklarını çaprazvari kesin, dedi (sol eliyle sağ bacağını, sağ eliyle sol bacağını kestirdi.). Onlar:

            – Bizi ne kadar işkence ile öldürsen, biz Musevilikten, onu hakk peygamber bilmekten vazgeçmeyiz, dediler.

            Firavun, sihirle bir dağın başına altun hazinesi yaptırmış, milletten çok ağır vergiler alıp, o hazineye doldurtturuyordu. Dağın dibinde Musa (as)'ın evi vardı. Cebrail (as) altun hazinesinden, Musa (as)'ın evine bir delik açtı. Hazineye dolan altunlar, Musa(as)'ın evine gelir. Musa (as)'da fakirlere dağıtırdı. Tekrar Firavun paraları toplattırır, hazineye attırır, Musa (as) onları evinden alır, yine fakirlere dağıtırdı. Paralar bir fakirlere, bir Firavnilere devir yapardı.

Firavun'un sözünün çıkması; Musa (as)'ın sözünün çıkmaması, Musevilerin moralini kırmış, Firavnilerin moralini yükseltmişti. Museviler kaçmaya karar verdiler. Bunlar kaçacakları zaman, Firavnilerin ailelerinin yanına Musevilerin  aileleri gidip:

            – Düğünümüz var, emaneten altunlarınızı bir geceliğine bize verin, diye söylediler. Bunlar çok altun almışlardı. Gece kaçtılar. Sabah olup, Musevilerin kaçtığını gören Firavniler, Firavun'a haber ettiler. Firavun atına bindi, ordusuyla birlikte bunları takip etti. Musa (as), Kızıl Denize gelmişti. Orayı geçebilmeleri lazımdı.

 

            (Sûre-i Şuara, âyet 63)

 

            Meâl'i: Artık Musa'ya vahyettik ki, âsân ile denize vur, (vurunca) derhal yarıldı, hemen her parça pek büyük dağ gibi oluverdi.

 

            Musa (as), denize âsâsıyla vurdu. Denizde on iki yol açıldı. Dağlar gibi sular çekiliyor. Aynı anda yolları kuruyor. Bunlar tozlu yolda gider gibi gidiyorlardı. Musa (as)'a:

            – Ya Musa! Biz on iki aşiret birbirimizi merak ediyoruz. Bu aradaki suda kalksın, dediler. Musa (as) âsâsıyla suya vurdu. Yol arasındaki on iki parça su havaya kalktı, dağıldı. Bu sefer karışık gitmeye başladılar. Bunlar karşıya geçtiler. Musa (as):

            – Artık gitmeyin bunları seyredin, dedi. Firavun, suyun havaya kalktığını görünce:

            – Su benim hışmımdan korktu, havaya kalktı. Siz gidin ve onlarla harbedin. Ben burda durayım, suyu idare edeyim. Sizin üzerinize su çökmesin, dedi. Halbuki suyun üzerlerine çökeceğinden korkuyordu. Adamları ordusuyla denize girdiler, onlarda yoldan ilerlediler. Firavun girmiyor, dışarıda bekliyordu.

            Cebrail (as), dişi bir ata binmişti. At kısır, erkek atla çiftleşmek istiyor. Bu atla Firavun'un yanına geldi. Firavun'un atı hem erkek, hem de aygırdı. Yani haşeri idi. Firavun'un atı, dişi atı görünce bağırmaya, atın üzerine atılmaya çalışıyordu. Firavun atını zapt edemez olmuştu. Cebrail (as)'a:

            – Gelme dur, atım zaptolmuyor, dedi. Cebrail (as):

            Sana bir mektup vereceğim. Firavun yine:

            – Atım durmuyor, zaptedemiyorum, yaklaşma, gelme, dedi. Cebrail (as):

            – Sen nasıl tanrısın ki bir atını zaptedemiyorsun, dedi. Geldi ve mektubu verdi. Firavun kendi yazısı olan "Efendisine asi olan köleyi suya atmalı" ve altında da kendinin imzasını görünce suya atılacak kimsenin kendisi olduğunu anlayıp, atı dönderip kaçmak istedi. Atı bir türlü zaptedemedi ve Cebrail (as)'ın atının üzerine atı koşunca Cebrail (as) atı denizdeki yola sürdü. Firavun mecburen Cebrail (as)'ı takip ediyordu. Bu iki atın ikisi de çok hızlı koşuyorlardı. Denizin derin yerine gelince, Cebrail (as) atıyla kayboldu. Ve su üzerlerine çöktü. Firavun'un atı çok yiğitti. Firavun atın üstünde suyun yüzüne çıktı. Musa (as) karşıdan bakıyordu. Firavun atıyla birlikte suya batıp, batıp çıkıyordu. Firavun, Musa (as)'a:

 

            (Sûre-i Yûnus, âyet 90)

            Meâl'i: Ve İsrail Oğullarını denizden geçirdik, Firavun ile askerleri ise zulmen ve adâveten onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihayet ona boğulmak yetişince dedi ki:

            – Ben, İsrail oğullarının iman etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, iman ettim ve ben de müslümanlardanım.

 

            (Sûre-i Yûnus, âyet 91)

            Meâl'i: Şimdi mi? Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve müfsitlerden olmuş idin.

 

            – Ya Musa! Ben, Ben-i İsrail'in iman ettiği yere iman edeceğim. Beni kurtar, dedi. Musa (as):

            – Biraz evvel Allah'lık dava ediyordun. Şimdi ölümü görünce, "beni kurtar, iman edeceğim" diye çağırıyorsun. Seni gidi sahtekâr, kezzab (yalancı) dedi. Firavun yine suyun yüzünde dalgalarla alt üst oluyor, atını hiç bırakmıyordu. At suda, (sahibi üzerinde olsada yüzer, bu da) yüzüyordu. Ama dalgalar yüzmesine fırsat vermiyordu. İkinci defa tekrar çağırdı:

            – Ben, Ben-i İsrail'in iman ettiği yere iman edeceğim, beni kurtar ya Musa! dedi. Yine, Musa (as) aldırış etmedi. Üçüncü defa yine çağırdı:

            – Ya Musa! Ben, Ben-i İsrail'in iman ettği yere iman edeceğim. Sizin iman ettiğiniz yere iman edeceğim, beni kurtar, nasıl diyorsan öyle olsun, dedi.

 

            (Sûre-i Kasas, âyet 40)

            Meâl'i: Artık onu da, askerlerini de yakaladık, onları hemen denize atıverdik. Artık bak ki, zalimlerin âkibeti nasıl oldu.

 

            Musa (as) yine kendisine:

            – Sen gerçekten değil, korkundan söylüyorsun, dedi ve Firavun boğuldu.

 

            (Sûre-i Yûnus, âyet 92)

            Meâl'i: Artık bu gün senin cesedini kurtaracağız, tâ ki, senden geridekilere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, nâstan bir çokları bizim ayetlerimizden elbette gafillerdir.

 Firavun'un cesedi nerededir ?

            Kur'an'da "Biz, onun ölüsünü herkesin ibret alabilmesi için zayi etmeyeceğiz. Bu âyete göre, Firavun'un cesedi denizin içinde çürümemiş, balıkta yememiş. Bunun üzerine İngilizler aradılar ve Kızıl Deniz'de, Firavun'un cesedini secde eder vaziyette buldular. Hâlâ İngiltere'de müzededir.

            Allahu Teâlâ:

            – Ya Musa! Üç sefer sana çağırdı, "Beni kurtar, iman edeceğim" dedi. Senin karşına çıkıp peygamberlik dava etmedi. Benim karşıma çıkıp Allah'lık dava etti. İzzim Celâlim hakkı için, o sana çağırdığı gibi bana çağırıp yalvarsaydı, onu kurtarırdım.

            Firavun'un: "Ben, Ben-i İsrail'in iman ettiği yere iman edeceğim" diye kabullenmesini ve cesedinin çürümemesini göz önüne alarak, bazı alimler; "imanla gitti" demişler. Ama bu zayıf bir ihtimaldir. Ulemanın çoğu ittifaken, "imansız gitti, ibret olabilmesi için de cesedi kıyamete kadar çürümeyecek" dediler. İngilizler, "her ne kadar bir ölü mumyalansa yedi yüz seneden fazla kalmayıp, çürümesi lazım" diyorlar. Bunun da denizin içinde mumyalanmasına imkan yok. Binlerce sene çürümeden (zâyi olmadan) durmuştur. İşte düşünüp, ibret alabilecekler için bunda büyük hisseler vardır.

 Buzağıya tapanlar kimlerdir ?

            Musa (as) yerine kardeşi, Harun (as)'ı vekil tayin edip; kendisi Kâbe'nin yerini tavafa gitmişti. Musa (as)'ın kavminin içinden Samiri isminde bir sihirbaz vardı. Bu Cebrail (as)'ın atının bastığı yeri görmüş, izinden toprak alıp çamur yapmış, onu sihirlemiş, o sihirle sade som altından bir buzağı yapmıştı.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 148)

            Meâl'i: Ve Musa'nın kavmi ondan sonra ziynet takımlarından bir buzağı, böğürmesi olan bir heykel edindiler. Onlar görmediler mi ki, o kendileri ile konuşamazdı. Ve onlara bir yol gösteremezdi. Onu (ilâh) edindiler ve zalimler oluverdiler.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 150)

            Meâl'i: Vaktaki, Musa kavmine gazaplı, pek kederli bir halde döndü, dedi ki:

            – Benden sonra bana ne kötü halef oldunuz! Rabb'inizin emrini acele mi ediverdiniz? Ve levhaları bıraktı ve kardeşinin başından tutarak kendisine doğru çekiverdi. (Kardeşi de) dedi ki:

            – Anam oğlu! Bu kavim muhakkak ki, beni zayıf saydılar ve az kaldı beni öldürüyorlardı. Artık benimle düşmanları sevindirme ve beni zalimler olan kavim ile beraber kılma.

 

            (Sûre-i Taha, âyet 94, 95, 96, 97)

            Meâl'i: Dedi ki: Ey anamın oğlu! Ne sakalımı ve ne de başımı tutma. Ben muhakkak senin; İsrail oğullarının aralarını dağıttın ve benim sözümü gözetir olmadın, diyeceğinden korktum.

            Musa (as) (dedi ki): Ey Samiri! O acaib işi yapmaktaki maksatın ne idi?

            (Samiri) dedi ki: Onların görmediklerini ben gördüm. Artık Resûlün izinden bir avuç (toprak) aldım da onu attım ve nefsim bana öylece hoş göstermiş oldu.

            (Hazreti Musa) da dedi ki: Çık git. Çünkü artık sana hayatta (bulundukça mukadder olan) dokunma yok demektir. Ve muhakkak ki, senin için kurtulamayacağın bir ceza günü vardır ki, ondan asla ayrılmayacaksın ve kendisine tapınıp durduğun tanrına da bak. Biz onu elbetteki yakacağız, sonra da onu denizlerde parça, parça edip savuracağız.

 

            Buzağı da; buzağı gibi bağırmalar, böğürmeler vardı. "Ben sizin tanrınızım" diye sesler çıkarıyordu. Musa (as)'ın kavminin çoğu buzağıya taptı.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 54)

            Meâl'i: Ve o zaman ki Musa kavmine:

            – Ey kavmim! Buzağıya tutunmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen Halîk'inize tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Bu sizin için Rabb'iniz indinde hayırlıdır, demişti. (O Halîk-i Kerim de) tevbenizi kabul etmişti. Şüphe yok ki, tevbeleri kabul eden, rahim olan ancak O'dur.

 

            Musa (as) hacdan gelince, kavminin buzağıya taptığını gördü. Kardeşi Harun (as)'a, çok kızdı. Hemen, hiç sormadan başını, saçını yolmaya ve yerde sürüklemeye başladı.

            – Ben, Kâbe'den gelinceye kadar, sen neden bunları idare etmedin? Buzağıya tapmalarına niçin meydan verdin? dedi. [işte saç bırakmak hakkındaki âyetin birisi de budur. Sûre-i Araf, âyet 150'de; Musa (as), Harun (as)'ın başındaki saçından tuttu salladı, çekti, sürüdü, buyuruyor. Bunu başını tuttu, diye yazmışlar. Bir insanın saçından tutulmazsa, başının neresinden tutacak, sallayacak? Nasıl sürüyecek? Bu âyette: Musa (as)'ın kardeşi Harun (as)'ı saçından tutup sallayacak, kendini yerde sürüyecek kadar çok uzun saçı varmış ve hem de Harun (as)'ın canı çok yanmış ki Musa (as)'a] Harun (as):

            – Ey annemin oğlu! Beni bu millete karşı rüsvay etme. Zaten ben bunlara ne kadar buzağıya tapmayın, diye söylediysem, söz dinletemedim. Halk beni hor görüyor. Sende beni daha fazla rüsvay etme, dedi. Musa (as) anladı ki, hakikaten de Harun (as) bunlara engel olmak istemiş, bütün imkanlarını kullanmış, fakat engel olamamıştı. Harun (as) Musa (as)'a "Allah (cc) sana bir âsâ vermiş, onunla her sözünü yürütüyorsun. Bende o yok, sözümü dinletemiyorum, ne yapayım?, demek istiyor. (Musa (as) ulul azim Peygamber, Harun (as) normal bir peygamberdi. Musa (as), Harun (as)'ın hem büyük kardeşi, hem de ulul azim bir Peygamber olunca ona karşı edeb, terbiye yapıp bu sözleri hiç konuşmaması, edeble söylemesi lazımdı. Kimbilir ne kadar canı yandı ki, Musa (as)'a karşı bağırarak: "Sen, beni bunların karşısında böyle rüsvay etme, yerde sürüme", diyor. İşte saçın caiz olduğuna ve Harun (as)'ın, saçından tutup yerde süründüğüne göre, uzun saçlı olduğuna en büyük delildir. Peygamberimiz (sav)'den daha evvel, omuzlarına değinceye kadar saç bırakırlardı. İşte Musa (as) sinirlenip o saçı eline dolayıp, yerde sürüyor. Aksini iddia edenler Kur'an-ı Kerim'e muhalefet etmiş olur. Peygamberimiz (sav) kulağının yumuşağına kadar saçını bıraktığı için bize sünnet olur. Biz de o kadar bırakmalıyız. Bu ayete göre onların saçı kulak yumuşağından çok daha uzundu].

            Firavun'dan kaçıp, denizi geçip, kurtulan Musevilerin, sayısı yetmiş bindir. Yetmiş binin içinde buzağıya tapan kırk bindir.

 

            (Sûre-i Mâide, âyet 25-26)

            Meâl'i: Dedi ki:

            – Ya Rabbi! Şüphe yok ki, ben kendi nefsim ile kardeşimden başkasına mâlik olamam, artık bizim aramızla o fasıklar olan kavmin arasını ayır. Buyurdu:

            – Şüphesiz orası onların üzerine kırk yıl haram kılınmıştır. O yerde mütehayyirane bir halde (şaşkın şaşkın) dolaşıp duracaklardır. Artık o fasıklar güruhunun haline acıma.

 

            Bunlara, Musa (as) beddua etti. "Allah sizi şaşırtsın" demişti. Bunlar kırk bin kişi Arabistan çölünde giderlerken çöl fırtınasına tutulup yollarını şaşırdılar. Her gidecekleri yerlere, gayelerine, emellerine ulaşamadan çöl fırtınası kendilerini şaşırtıyordu. Kırk sene çölde yol bulamadan yarı aç, yarı tok, çok zaman susuz, çok perişan olmuşlardı. Kırk sene sonra Musa (as) bunlarla çölde karşılaştı. Bunlara:

            – Bana iman edecek misiniz? Onlar:

            – İman edeceğiz. Yalnız kırk seneden beri etli, tatlı birşey yemedik. İlk defa karnımızı ete, tatlıya doyur, dediler.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 57)

            Meâl'i:  Ve üzerinize bulutları gölgelik kıldık. Ve üzerinize kudred helvası ile (selva denilen) yelva (bıldırcın) kuşunu indirdik. Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin pâk (helâl) olanları yiyiniz (dedik). Bize zulmetmiş olmadılar, ancak kendi nefislerine zulm eder oldular.

 

            (Sûre-i Taha, âyet 80)

            Meâl'i: Ey İsrail oğulları! sizi muhakkak ki, düşmanınızdan halâs ettik ve size Tûr'un sağ canibini va'd ettik ve sizin üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.

 

            Musa (as) dua etti, havadan bıldırcın yağdı (Bıldırcın yağar mı diyecekler, Giresun'a her sene, bir gün bıldırcın yağar. Takvimler bunu bıldırcın fırtınası, gecesi diye yazarlar). Kırk gün bıldırcın eti yediler.

            – Ya Musa! Biraz da tatlı olsun, tatlı yiyelim, dediler. Musa(as) dua etti. Havadan çok ince un gibi, helva yağdı. Kırk gün de o helvayı yediler. Tatlıya da tam doymuşlardı. (Havadan helva yağar mı diyecekler, Cudi dağına senede bir gece bu helva yağar. Onu toplar ve satarlar. Bir doktor arkadaşımız, o helvadan özel olarak getirttirmiş. Bize de gönderdi. Bizzat yedim ve herkese de yedirdim. İlk bakışta kul eliyle yapılmadığı, Allah (cc)'ın kudretinden geldiği, havadan yağdığı belli oluyor. Un gibi toz halinde idi. Sıcakta durunca aynı, tıpkı helva oluyor. Tadı da, kendi de helvadan ayırdedilmez. Aksini iddia edenler, oranın halkından sorsunlar).

            Bir kardeşimiz helva yağınca onu toplayıp, pazarda sattıklarını, bizzat kendisi o helvadan satın alıp, yediğini söyledi. Diğer bir kardeşimiz, dünyanın başka dağlarına da yağdığını, buradaki yağanla beraber ayrı devletlerde, üç dağa yağdığını söyledi. Bütün insanlara ibrettir, havadan yağıyor. Allahu Teâlâ, gaipten rızk vereceğine en büyük delildir. "Siz adam olun, hakkıyla çalışın, bana güvenin. İşte her sene bıldırcın ve helvayı yağdırıyorum." Hem Kur'an-ı Kerim'de delildir. Allah (cc)'ın gaipten vereceğine, hem de "tabiatla oluyor" diyenlere Allahu Teâlâ kudret eliyle gaipten, gökten yağdırıyor. Sebepsiz veriyor. "Allah sebepsiz vermez" diyen âlimler buna baksınlar. Allahu Teâlâ "Ben, kulumun rızkını veririm" diyor. Yani bana güvenin, tam güvenir, tam çalışır, benden isterseniz sizin de rızkınızı sebepsiz veririm, demektir.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 61)

            Meâl'i: Hani siz bir vakitte demiştiniz ki:

            – Ya Musa! Biz bir türlü taama elbette sabredemeyiz. Bizim için Rabb'ine dua ette yerin bitirdiği tere, hıyar, buğday, mercimek, soğandan bizim için de çıkarsın. (Musa da) demişti ki:

            – Siz bayağı olan şey ile hayırlı olan şeyi tebdil eder misiniz? Öyle ise bir kasabaya ininiz sizin için istediğiniz şeyler (orada) vardır. Onların üzerlerine alçaklık, yoksulluk vuruldu ve Allah'ın gazabına uğradılar. Bu da şüphe yok ki, Allah'ın âyetlerini inkâr, peygamberlerini haksız yere katletmeleri sebebiyle olmuştur. İşte bu ceza onların isyan etmelerinden, haddi tecavüz eder olmalarından dolayıdır.

 

            Musa (as) bunlara:

            – İnandınız mı? Bunlar:

            – Neye? dediler.

            – Benim peygamber olduğuma, havadan bıldırcın, helva yağdığına deyince onlar:

            – Evet, biz bıldırcın ve helvayı seksen gün yedik. Hiç itirazımız da yok. Amma havadan ne bıldırcın, ne de helva yağar. Sen çok büyük sihirbazsın. Bunlarda sihirden başka birşey değil, dediler. Bazıları da Musa (as)'a inandılar. Onlarda Kudüs'e geldiler.

 

*  *  *

 

            Musa (as), denizde yıkanırken çıplaktı. Kimse kendini çıplak vaziyette görmemişti. Musa (as) başka adamların yanında denize girmeyip kendi kendini saklardı. Onlar:

            – Biz de erkeğiz, sen de erkeksin. Neden beraberce denize girmiyorsun? Musa (as):

            – Denize girmek için soyunmam lazım. Onu da siz görürsünüz. Onun için girmiyorum, dedi. Onlar bir söz çıkarttılar. "Musa'nın vücudunda çok kötü bir yara var, onu millete göstermek istemiyor. Soyunduğu zaman görülür diye bahane ediyor." demişlerdi. Yine, Musa (as) bir taşın üzerine elbisesini koymuş, denizde yıkanıyordu. Dışarı çıktı. Elbisesini giyecekken, taş havalandı ve gitmeye başladı. Musa (as), elbisesini alabilmek için koştu. Taşla, elbisesi uçtu, kendisi kovaladı. Tam, o "'vücudunda yara var" diyen insanların kalabalık meclisine kadar geldi. Allahu Teâlâ, Musa(as)'ın sağlam olduğunu, kendilerinin sözlerinin yalan olduğunu, anlatmak için bir mucize idi. Onların hepsi baktılar ki; vücudunda yara yok. Çünkü onlar, demek istiyorlar ki; Musa büyük peygamberim, diyor. Büyük peygamber de eksiksiz olur. Bunun vücudunda yara var. Ondan kaçıyor. Bunun yara olmadığını kâfirlere göstertmek için Allahu Teâlâ böyle yapmıştı. Musa (as) çok öfkelenerek, âsâsıyla taşa vurdu:

            – Hey taş! Sen, beni bütün âleme rezil ettin. Allahu Teâlâ buyurdu ki:

            – O taşa niçin vurdun? O taşı kaldırıp götüren ben değil miyim? Sen, o taşı yanından ayırmayacaksın. Musa (as), mecbur kaldı ve o taşı yedi sene taşıdı.

 

            Musa (as), kavmiyle bir yere geldiler. Bu kavim, on iki aşiretti, susuzlardı. Hem susuzluklarını giderebilmek, hem de bir mucize görebilmek için Musa (as)'a yalvardılar.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 160)

            Meâl'i: Ve biz onları on ikiye o kadar kabilelere; ümmetlere ayırdık ve Musa'ya kavmi kendisinden su istedikleri vakit vahy ettik ki, âsân ile taşa vur. Ondan on iki pınar kaynayıp akmaya başladı. Onlardan her kabile su içeceği yeri bildi. Ve onların üzerine bulutları gölgelik yaptık. Ve onların üzerine kudret helvası ile bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz (dedik). Ve onlar bize zulmetmediler. Velâkin kendi nefislerine zulmeder oldular.

 

            Musa (as), âsâsıyla taşa vurdu. Taştan on iki çeşme fışkırdı. Her aşiret bir çeşmeden su içiyorlardı. Ayetteki söylediği taş, denizden kovalayıp, şehrin içine kadar gittiği ve yedi sene yanında taşıdığı taştır.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 161)

            Meâl'i: Ve o vakti ki, onlara denilmişti:

            – Şu belde de oturunuz. Ve andan dilediğiniz yerde yiyiniz. Ve "Hıtta" deyiniz ve secde eder olduğunuz halde kapıya giriniz ki, size hatalarınızı bağışlayalım, muhsin olanlara (mükafatlarını) elbette arttıracağızdır.

 

            Onlar, o kapıdan girerken "hintetün" gibi ters dualar yapıp, gülüşerek girdiler. Muhalefet edenler yine helâk oldu. Bunda Allahu Teâlâ'nın hikmeti var.

            Görünüşte taşın onların içine gitmesi; Musa (as)'ın çıplak görünmesi, bir mânâ yokmuş gibi oluyor. Ama aslında, Allahu Teâlâ dilerse kulun en fazla sakladığı şeyleri aşikâreye çıkarırmış. Hem de o taşa yanlış bir iş yapmış gibi Musa (as) kızarak taşa âsâsıyla vurdu. Bunu yaptıran hazırlayan Allahu Teâlâ'dır. Onun için Allah(cc) o taşı Musa (as)'ın yanında gezdirterek, o taşta büyük hikmetler olduğunu, o taştan çeşmeler fışkırdığını gösteriyor.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 163)

            Meâl'i: Ve onlara denizin kenarında bulunan beldeden sual et. O zaman ki onlar cumartesi gününde haddi tecavüz eder olmuşlardı. O vakit onlara cumartesi günlerinde balıkları çokça, zahir olarak gelirlerdi. Cumartesinin gayrı günlerinde ise gelmezlerdi. İşte onları yapar oldukları fıskları sebebiyle böylece imtihan ederiz.

 

            Kur'an-ı Kerim'de: "Onların mekrine karşı; Allahu Teâlâ mekir yapar." dediği oldu. Onlar kalplerinde Allahu Teâlâ'ya karşı bozuk fikir taşıyıp, niyetlerini bozunca; tam hakiki olup; hakkıyla inananlar ile (müzebzeb) arada kalanları imtihan için balıkları suyun yüzüne çıkardı. Tam inanan o gün gitmezdi. Tam inanmayan da, o yasak günde, gider avlanırdı. Buna Allah (cc) tarafından imtihan da derler. Peygamberimiz (sav)'e Allahu Teâlâ bunu değiştirdi. Cuma günü ibadet günü (o da Cuma saati) dir. Cumartesi günü tatil olup, iş yapılmaması ve pazar günü tatil olması yahudiler ve hıristiyanlar içindir. Hıristiyanlar pazar günü sabah namazından evvel, kiliseye toplanırlar. Bunlar İslâmda yoktur. Bir tek Cuma günü (Cuma saati) vardır. "Sen sofu olursan Cuma günü, Cuma gecesi çok olur" dedikleri ibadet günü iş yapma, ibadet gecesi uyuma. Geceli, gündüzlü yapabildiğin kadar ibadet yap, demektir. Esas hakiki sofulara Cuma ve Kandil geceleri olmaz. "Onların her gecesi kandil, her günü Cuma" derler. Bu sözü Bilal Babam çok doğru buldu. Ve:

            – Esas hakiki derviş de öyle olmalı, buyurdu. Elin iş yapsın, dilin zikrullah etsin. Allahu Teâlâ: "Allah'ın zikri, sizin işinize mani olmaz." buyuruyor.

            Musa (as), bunlara cumartesi günü balık avlamamalarını; Kudüs'e girerken, secde eder vaziyette gidip, hem de bir duayı okumalarını söyledi.

            Cumartesi günü balıklar suyun yüzüne çıkardı, o günü balık avına gidenler, çok balık tutarlardı. Çünkü bu gün iş yapmak onlarca haramdı. Bu Allahu Teâlâ'nın emriydi. Bazıları muhalefet edip iş yaptılar. Buna karşılık; Allah (cc), "bakalım iş yapacaklar mı? Yoksa emrime uyacaklar mı?" diye cumartesi günü balıkları denizin yüzüne çıkartıyordu. O gün balık avına ilk defa az bir kimse gidip balık avladılar. Çok balık tuttular. Bunu gören diğer halkta cumartesi günü balık avladılar. Allah (cc)'ın emrine itaat edip balık avlamayanlar pek azınlıkta kaldı. Bu da, Allahu Teâlâ'nın bir denemesiydi. Şimdi "cumartesi günü iş tutmak iyi değildir, iyi değilmiş" gibi sözler ondan kalmıştır. Yahudilerce, Hristiyanlarca cumartesi ve pazar günlerinin tatil olması, cumartesi günü Allahu Teâlâ'nın emri, iş yapılmaz haramdır.

            Adem (as)'dan bu yana gelen Peygamberlere, inen kitap ve Suhuflarda, emirlerde; her Peygamberin zamanına göre, o ümmetin yapmış olduğu hatalara göre, Allahu Teâlâ'nın denemesi olarak bazı maddeler değişiyordu. Evvelki Peygamberlerin zamanında caiz olmayanlar, O'nun zamanında caiz oluyordu. Gelen ümmet, o bir Peygamber gelinceye kadar, bir evvelki Peygambere inen kitaplarla amel ediyordu. Musa (as) zamanında; bir adamın, üç bacıyı üst üste alması caizdi. Ondan sonra bu yasaklandı. Adem (as) zamanında herkes kendi bacısını değilde, bir sene evvel doğan erkekle, bir sene sonraki doğan kız bacı-kardeş birbirleriyle evleniyorlardı. Çünkü dünyada, başka alacak ne kız, başkasıyla evlenecek ne de erkek vardı. Bunun için caizdi. Daha sonra insanlar çoğalınca yasaklandı. Adem (as)dan sonraki gelen peygamberde ilk defa bu yasaklandı. İlk Peygamber zamanında kadın, erkek deri giyerlerdi. Diz kapakları ile göğüs arasını örterlerdi. Namahrem olan oralarıydı. Cumartesi günü hazırlanıp, temizlenip pazar günü, şafaktan evvel ibadet yapma saatleriydi.

            Kur'an-ı Kerim'deki "Cuma" âyeti gelince, pazar Cuma'ya çevrildi. İbadet günü ve saati Cuma günü oldu. Bu, bir tek Peygamberimiz (sav) ümmetine, Peygamberimiz (sav) hürmetine olmuştu. Başka ümmetlere yoktu. Diğer günler çalışmak serbest, tatil değildir. Cuma günü tatildir, ibadet ve yıkanma (vücudunu temizleme) traş olma günüdür.