Hz.
EYYUB (as)
Eyyûb (as), Cenab-ı Hakkteâlâ Hz. den yüksek derece istedi. Cenab-ı Hakkteâlâ Hz. leri, Eyyûb (as)'ın sabrını övdü.
– Ben Eyyûb kulumu sabırlı buldum. İblîs dedi ki:
– Sen bana müsaade et, ben ona ve işlerine karışayım. Bakalım sabredebilecek mi? deyince Allah (cc) Hz. leri, İblîse müsaade etti.
İblîsin sihri ile Eyyûb (as)'ın çocuklarının hepsi öldü. Maksat Allahu Teâlâ:
–
Eyyûb'un sabrını taşıramazsın, buyurdu. Şeytan:
– Bana mühlet ver, ben
istediğimi yapayım. Eyyûb'un sabrı taşar mı, taşmaz mı? Gör, dedi. Allahu
Teâlâ:
– Sana mühlet verdim,
dedi. O mühlet üzerine şeytan, Eyyûb (as)'ın evlatları arkasında namaz
kılarken, hepsini öldürdü. Eyyûb (as sağına döndü, selâm verdi, sağındaki
evlatlarının hepsini, soluna döndü selâm verdi, soldaki evlatlarının hepsini
ölmüş gördü. Eyyûb (as), Allahu Teâlâ'ya hamdû sena etti.
Şeytan, Eyyûb (as)'ın
sabrını taşıramadı. Eyyûb (as) namaz kılarken secde de burnuna üfürdü. Eyyûb
(as)'ın burnundan yara çıktı. Yara azdı ve bütün vücudunun her tarafına
yayıldı. Yaraya kurt düştü. "Şehir halkı bu bir bulaşıcı hastalıktır"
diye Eyyûb (as)'ı şehirden dışarı sürdüler. Yine Eyyûb (as) hamdû sena etti,
sabretti.
(Sûre-i Zümer, âyet: 10)
Meâl'i: Ey inanan kullarım! Rabb'ınıza karşı
gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın
yarattığı yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükafatları hesapsız
ödenecektir.
Allah (cc), nâsın ezasına
sabredenlere akıl ermez, dil ile vasfolunmaz bir sûrette mükâfatlarını verir.
Eyyûb (as)'ın ailesi Rahime gider. Ekmek dilenir getirirdi. (Şimdi Urfa'daki Eyyûb (as)'ın hasta iken yattığı mağarada yerlerdi.) İblîs ekmek verenlere:
– Siz Rahime'nin saçından kesip alın öyle ekmek verin, dedi ve onları kandırdı. Onlar Rahime'ye saçından kesip vermelerini aksi takdirde ekmek vermeyeceklerini söylediler. Rahime mecbur kaldı. Saçından kesti, verdi. İblîs, Eyyûb (as)'ın yanına geldi:
– Senin ailen kötü yolda saçını da kestiler, inanmazsan bak, dedi. Eyyûb (as), Rahime'nin saçını kesik görünce:
–
Allah (cc)'a vaad olsun, iyi olursam
– Sen iyi ol bana yüz değnek yerine istersen beş yüz değnek vur. Yine sabrı taşmadı. On sekiz sene hasta oldu, vücuduna kurtlar düştü. Kurtlar yaradan yere düşerse yere düşen kurtları aç kalmasınlar diye yaranın üzerine tekrar koyardı.
Eyyûb'le tenimi kurda
Verdimde geldim bu ele,
Zekeriyya ile ey hoca,
Vardım gizlendim ağaca,
Testere ile biçilince,
Durdumda geldim bu ele.
Yunus
EMRE
(Sûre-i Sâd, âyet 41)
Meâl'i: Kulumuz Eyyûb'ü de yâdet. O vakit ki,
Rabb'ine nidâ etti: Şüphe yok ki, şeytan bana bir meşakkat ile ve bir elem ile
dokundu (dedi).
(Sûre-i Sâd, âyet 42)
Meâl'i: (Taraf'ı İlahi'den
de denildi ki) ayağın ile çarpıver, işte
bu, soğuk yıkanılacak ve içilecek bir su.
(Sûre-i Sad, âyet: 44)
Meâl'i: Eline bir demet sap al da onunla vur,
yeminini bozma dedik. Gerçekten biz Eyyûb'u sabırlı bir kul bulmuştuk. O, ne
iyi kuldu, daima Allah'a yönelirdi.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No:1470)
Manâ'sı:
Kula, Allah (cc)'dan gelen yardım,
çektiği zahmet oranındadır, sabır ise kendisine verilen bela nisbetindedir.
Anlaşılıyor
ki;
– Bu bizim bildiğimiz ve hesap ettiğimiz gibi değil. Onun hastalığı da başından geçen haller de, hepsinde bizim bilemediğimiz hikmetler ve ibretler var. Yoksa acı duyan bir kimse yarasının üzerinden düşen kurdu yarasının üzerine koymasına imkan yoktur, dedi.
Nihâyet Eyyûb (as):
–
Ya Rabb'i ben
– Sen ne kadar sabretsen, ben o kadar daha ibtilayı uzatırım. Çünkü ibtilayı uzatmamda senin için derecenin yükselmesi var. Ancak senin bana vasıl olabilmen için acizliğini dile getirmen lâzım. Yani Eyyûb (as)'a, Cenab-ı Hakkteâlâ Hz. leri esrârı İlâhiyesini açıp gösterdi. Eyyûb (as) baktı ki, kendisinin Hakk'a vasıl olamamasının sebebi kendisinin yaptığı sabırdır. Allah (cc) ile kendi arasında, dağ gibi birikmiş bu sabır dağının yıkılması lazım.
O zamana kadar şeytanın kendisine yaptığı halleri, çocuklarının ölümü, hastalığı ile şeytan her ne yaptıysa sabrını taşıramadı. En son Hakk'a vasıl olabilmesi için yaptığı sabrın kendisine engel olduğunu görünce, o zaman; Kur'an-ı Kerim'de:
(Sûre-i Enbiya, âyet: 83-84)
Meâl'i:
Eyyûb'e gelince o Rabb'ine: Başıma bu
dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin diye niyaz
etmişti.
Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk
edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik. Kendisinde dert
ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik. İlâ ahir...
"Ben sabredemiyorum,
dert vücudumu istilâ etti. Ondan beni kurtar" diye yalvarması Hakk'a vasıl
olabilmesi içindi. Yoksa sabrının tükendiğinden değildi. Aklımda kaldığı kadarı
ile Bilâl Babam bir vaazında buyurmuştur ki:
Kur'an-ı Kerim'de; Cenab-ı
Hakkteâlâ Hz. lerinin "Ben Eyyûb kulumu sabırlı buldum" diyor. Yine
sabredemediğini söylüyor. Beyazid-i Bestami Hz.:
– Ya Rabb'i bu ne hikmettir! Hem sabırlı diyorsun, hem sabredemedi diyorsun,
deyince Cenab-ı Hakkteâlâ Hz.leri:
– Onu Eyyûb ile konuş, buyurdu. Eyyûb (as) ile Bayazid-i Bestami Hz. karşılıklı konuştular. Eyyûb (as) ruhaniyetini, Bayazid-i Bestami Hz. huzurda buldu, konuştu. Aynı soruyu Eyyûb (as)'a sordu. O zaman Eyyûb(as) şunları söyledi:
–
Ben sabredemediğimden değil, benim yaptığım sabır Allah (cc) ile kendi arama
perde olduğunu gördüm. Hakk'a vasıl olmayı da çok arzu ediyordum. Ancak Hakk'a
vasıl olabilmek için o sabır dağının yıkılması lazımdı. Bunu da ancak Allah
(cc)'ne karşı acizliğimi dilimle söylemeden olmayacaktı. Onun için Allah
(cc)'ne yalvardım, beni bu hastalıktan kurtar diye, Rabb'ım duamı
Cenab-ı Hakkteâlâ Hz.lerinin kullara vereceği nimetlerin büyüklüğü ve yarattığı herşeyde bizler için büyük ibretler olduğu görülmektedir.
Kulun
yaptığı her şey fennîdir, idrak edilebilir. Çalışan o uğurda sâi gayret
gösteren her insan imkân dahilinde anlayabilir. Allah (cc)'ın yaptıklarına hiç
akıl yetmez. Ne yazık ki, şimdi zamanımızda Kur'an'ı mantıki olarak, aklın
Eyyûb (as)'ın gövdesine düşen kurtlar üç çeşide ayrılır:
1. İpek böceği: Dut yaprağını yer ipek yapar. Kul makine kurar. Makinesiyle madenden ipek yapar. Madene akıl yetmez, makineye akıl yeter. Kıyamete kadar fen ilerlese; dut yaprağından ipek yapacak bir makina yapılmasına (icat edilmesine) imkân yoktur. Çünkü Peygamber mucizesidir.
2. Sülük: İnsan vücudundaki pis kanı emer, insana zararlı olan kanı emer, süzer somurur. Hiç bir alet bunu yapamaz.
3. Arı: Bal yapar. Çiçeklerden, o çiçekleri ağzına aldığın, çiğnediğin zaman çoğu acıdır. Kıyamete kadar, çiçekten bal yapacak hiçbir makina icat olamaz. Bunu ancak arı yapar. Bunlar esrarı İlahiyyedir, akıl yetmez.
(Sûre-i Nahl, âyet 68)
Meâl'i:
Ve Rabbin bal arısına ilham (vahiy) etmiştir ki, dağlardan ve ağaçlardan ve
çardaklardan evler ittihaz edin.
(Sûre-i Nahl, âyet 69)
Meâl'i:
Sonra meyvelerin hepsinden ye de
Rabb'inin kolayca olan yollarına git. İçlerinden renkleri muhtelif bir şerbet
çıkar, onda nas için bir şifa vardır. Şüphesiz ki, bunda tefekkür (düşünen)
Yani demek istiyor ki; siz insanlar kendinizi akıllı görüyorsunuz. Allah (cc)'ın bir ufak arıya yaptırdığı işi, balı nasıl yaptığını düşünün. Bunu doğrudan arı yapıyorsa; siz arı kadar yok musunuz? Siz de yapın. Arı yapamıyorda; arıya bir ilham (vahiy) oluyor. Öyle yapıyorsa ona o hali veren Allahu Teâlâ'yı düşünün, demektir. Allah'ın kudretinin, ilminin yanında kullar ne kadar aciz kalıyor. O hayvanın öyle birşey yapmasına imkân yoktur. Arıya bal yaptıran Allah'tır demektir. İşte şimdi şifaların hemen hepsi arının balı, ineğin sütü, koyunun etinde toplanmıştır. Bilal Babam:
"Arının balında şifâ vardır." buyurdu. (Sûre-i Nahl, âyet 66)'da sütün nasıl, ne şekilde geldiğini düşünün demektir. İneğin sütünün şifalı olmasına delil Bakara Sûresi (İnek Sûresi) demektir. İneğin sütü de çok şifalıdır. Koyun etinin en şifalı olması, Allah(cc) tarafından kesilsin, yenilsin diye İbrahim (as)'a, İsmail (as)'ın yerine kurban gelmesine işarettir. İşte bütün şifaların kökü burdandır. Kur'an manâ'sını düşündükçe çok derinlere varır. Ama bu yüzden bir hikaye gibi dinleyip, hemen okuyup, geçersen Kur'an' ın manâ'sını anlayamazsın.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 12, No: 1922)
Manâ'sı:
Ebu Sa'id Hudri (ra)'den: Nebi (sav)'e
bir kişi geldi:
– Ya Resûllullah,
kardeşimin karnı ağrıyor (ishal olmuş)
demişti. Resûl-i Ekrem (sav):
– Bal (şerbeti) içir, buyurdu. Sonra bu adam ikinci bir
daha Resûl-i Ekrem'e geldi (ve hastalığın geçmediğini söyledi). Resûlullah (sav) yine:
– Bal şerbeti içir,
buyurdu. Sonra üçüncü bir daha geldi. Resûl-i Ekrem (sav) yine:
– Bal şerbeti
içiriniz, buyurdu. Sonra bu adam bir daha geldi:
– İçirdim (fakat
ishali ve ağrısı geçmedi, arttı) dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav):
– Allah sözünde
doğrudur. Fakat kardeşinin karnı yalancıdır. Haydi yine bal şerbeti içir,
buyurdu. Dördüncü defa içirdi de hastalıktan kurtuldu. (Sünen-i Tirmizî, Cild 3, Hadis No: 2164)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 9, No: 3450)
Manâ'sı: Ebu Hüreyre (ra)'den:
– Kim her ay üç (gün)
sabahleyin bal yalarsa o kimsenin başına büyük belâ gelmez. (Sahih-i Buhari Tecrid-i
Sarih, Cild 12, Hadis No: 1921)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild
9, No: 3452)
Manâ'sı: Abdullah (ra)'den:
– Şu şifalı iki şeye
devam ediniz (yani devamlı kullanınız)
Bal ve Kur'an.
Cebrail (as)'ın, bir tek Ulul Azim Peygamberlere geldiğini, onlara gelen (kitapla) emirle olduğunu; onlardan başkasına, Evliyalara gelmeyeceğini söyleyenler vardır. Bu söz yanlıştır. Kur'an-ı Kerim' de Allahu Teâlâ "Biz arıya vahyettik, yapacaklarını bildirdik.", "Biz Musa'nın anasına bildirdik, vahyettik." Allahu Teâlâ, "vahiy" diye söylüyor. Arının beyinin kalbine yapacaklarını doğdurdu. Ona da vahyettim diyor. Bunlara vahiy değil ilhamdır demişler. Ama Kur'an-ı Kerim'de; İsa (as)'ın doğacağını müjdelemek için Hz. Meryem'e insan şeklinde, Cebrail (as) gelip, haber vermişti. Kitabımızda bunu uzun boylu yazdık. Bu Cebrail (as)'ın Allah (cc)'tan selam ile kendine müjdeci olarak geldiği, doğrudan doğruya şeksiz, şüphesiz vahiydir. Ben-i İsrail Peygamberlerinden, Veliyetullah olan bir kadına vahiy geliyor. Kadından Peygamber olmayacağına göre; bu da tam tamına vahiydir. Hz. Meryem, Ben-i İsrail Peygamberlerinin ümmetinden bir Evliyadır.
Ben-i İsrail Peygamberleri ise Peygamberimiz (sav)'in ümmetinin Evliyaları gibidir. Hadis-i Şerif ile sabittir. Peygamberimiz (sav) ise bütün Peygamberlerin de baş tacıdır. Bu da âyetle sabittir. Ben-i İsrail Peygamberlerinin ümmetinden, Veliyetullah olan Hz. Meryem'e vahiy gelir de; onun Peygamberi gibi olan Peygamberimiz (sav)'in ümmetindeki Evliyalara, onun kat kat misli vahiy gelmez mi? Veyahutta Allahu Teâlâ ile Musa (as)'ın konuşması gibi karşılıklı konuşamaz mı? Bunun için Peygamberimiz (sav) Miraç'ta doksan bin soru, doksan bin cevap konuştu. "Hem aradan ref olundu yetmiş bin hicap" dediği odur. Musa (as) ömür boyu binbir soru, binbir cevap (binbir kelam) konuşmuştur. Peygamberimiz(sav)'in ümmetinde en fazla Allahu Teâlâ ile, Musa (as) gibi karşılıklı konuşan Hz. Pir Şeyh Abdülkadir Geylani Gaddesallahu Sırrahul Aziz olmuştur. Allahu Teâlâ'ya yüz doksan altı soru sormuş ve yüz doksan altı cevap almıştır.
Bir Evliyaullah Allahu Teâlâ ile karşılıklı konuşmasında:
– Ya Rabb'i sen sevdiğin kullara mükâfat olarak ne verirsin?
– Ben sevdiğim kullara mükâfat olarak belâ, ibtilâ, can sıkıntısı veririm.
–
Aman ya Rabb'i senin hoşuna gidip,
– Evet, çünkü serbest olursa kul bana az dua yapar, az yalvarır, serbest olur. Belâ gelirse çok yalvarır, çok dua eder. Onunla ben kendini affeder, hem de derecesini yükseltirim.
– O kul yine senin hoşuna gidecek amelde bulunur, sen ondan razı olursan, tekrar mükâfat olarak ne yaparsın?
– Ona ölüm korkusu veririm, ölümle tehdit ederim. Bakalım canından mı geçecek, yoksa can kaygısına düşüp ibadeti mi terk edecek? Tekrar ibadete devam ederse yine derecesini yükseltir, affı mağfiret eder, manevi ilim ve irfânını arttırırım. Hiç kimsenin bilemediği şeyleri, ben kalbine doğdururum. Kalbi daima benimle irtibatlı olur. Ona mükâfat olarak bunu veririm.
– Tekrar bunlara sabredip, devam ederse ne
yaparsın?
– Halk arasında horlanmak, aleyhinde söylemek, kendinin hakkında dedikoduları arttırırım. Bakalım onlarla uğraşarak ibadetini azaltıp, terk edecek mi? Yoksa bana her şeyi havâle edip, ibadetine devam edecek mi? Bu gibi ibtilâların her gelmesinde onun derecesini yükseltir, ibtilâ, meşakkat, sıkıntıyla ve halk arasında horlanmakla, fakirlikle, peşi peşine, ard arda diğer biri ile, onu sınarım, buyurmuştur.
Bu konuşma rüyada da olur.
Peygamberimiz(sav)'in rüya ile iş görmesi, amel etmesi vardır. Yusuf (as)'ın
rüyası bunun bir benzeridir. Allahu Teâlâ, rüyada Evliyasıyla konuşur. Ayık,
uyanık ve oturduğu yerde de konuşur. Oturduğu yerde konuşursa; kendinden geçer,
her şeyi unutur. Kendi kendini de unutur. Kendine gelince, her şeyin şeksiz
şüphesiz Allah (cc)'dan olduğunu bilir. O konuşmaların manalarını düşündükçe,
derinlere varır. Sözün geldiği, konuşulduğu yer büyük olunca manaları da büyük
olur.
Misal; üç yaşındaki çocuk konuşur, on beş yaşında bir çocuk da konuşur.
Evli, oturaklı, kâmil bir insan da konuşur. Kâmil insanın konuşmasının, manası
derinlere varan, içli, hiç kimsenin bulup çıkartamayacağı, konuşamayacağı sözlerdir.
Hangi söz, iki yaşındaki çocuğun sözüdür. Hangisi on beş yaşıdaki bir adamın
konuşmasıdır, hangisi aklı selim sahibi olan kimsenin konuşmasıdır. Hangisi de
akıl, sır erdirilemeyen en büyük konuşmaları konuşuyorsa, hepsinin konuştuğu
sözlerinden belli olur. Diğer bir deyimle hiç okumuşluğu olmayan, sadece okur
yazarlığı olan yaşlı adam, ilk okul, orta okul, lise, üniversite bitiren
kimselerin hepsine de soru sorup, cevap aldıkça tahsili, bilgisi, kültürünün ne
olduğunu anlar. Coğrafyadan, matematikten ne derece bilgisi var? Tahsil
derecesini hiç kendilerine sormadan bilir. Onların konuşmasından ve sorulara,
cevap vermelerinden belli olur. Yüksek tahsilli bir adamın bilgisinden; çok
fazla bilgili olan bu adam bilgisi ile en yüksek tahsillilerin karşısında
konuşması daha üstündür. Bu adama "bunlar senin sözün değil, insanoğlunun
da söyleyeceği söz değil, bunları sen nerden alıyor, nasıl söylüyorsun"
denir.
Allahu Teâlâ ile konuşanlarda aynıdır. Onların her soru, her kelamı
okumakla, yazmakla, öğrenmekle, öğretmekle olmaz. Sözün büyüklüğü kendiliğinden
meydana çıkar. Kur'an-ı Kerim'in âyetleri böyledir. Hadisler ve hadis-i
kudsiler; Evliyaların, Allahu Teâlâ ile karşılıklı konuşmaları da aynıdır.
Evliyaların sözü doğrudan doğruya kul sözü, insanoğlunun akıl gücü olmayıp,
Allahu Teâlâ'dan olduğu belli olur. Akıl ile, aklı maadi ile, imanla, iman-ı
kâmil ile belli olur. Hem kendi için, hem ümmeti Muhammed için, büyük bir ders
olur. Nefis arzusu, şeriatsız iş olmayıp, şeriata, tarikata, hakikata, marifete
tam uygun olur. Hem de düşündükçe manaları derinlere varır. İşte o söz şeksiz,
şüphesiz Allahu Teâlâ'dandır. Allah (cc)'dan gelen bu söz Ata sözü olarak
kullanılmış, halk arasında ezberlenmiş, üzerinde durulmamış, yüzeyinden
gidilmiş olup büyük sözdür. İşte bunların hangisi, Allahu Teâlâ'dandır. Allahu
Teâlâ'dan ilhamla, rüya ile, doğrudan konuşma ile veya O'nun bildirmesi ile
olur. Söylenilen söz şekil, iş değil, o sözün büyüklüğü; yüz bin sene de geçse
kıyamete kadar kendini korur. Dilden dile, kitabtan kitaba, misalden misale,
insanların ağzında kalıplaşır. Atasözü (gelenek) olarak söylenir. İşte Mevlâna
Hz. nin, Şeyh Abdülkadir Geylani Hz. nin, Seyyid Ahmed Rifai Hz.nin, Veysel
Karani Hz.nin ve bunun gibilerin söyledikleri sözler tazeliğini kıyamete kadar
korur. Reşat altını gibi gittikçe değer kazanır. Zahir Âlimi kendi zamanında
onlar gibi olmayıp, tesirli vaaz edince, millete çok faydalı gibi görünüyor.
Onlarınki kağıt para gibidir. Tedavülden kalkıncaya kadar çok kıymetli, yenisi
bastırılıp da tedavülden kaldırılınca gazete kağıdı gibi geçersiz olur,
değerini kaybeder. Daha da aşağı olur. Çünkü yeni para çıkınca eski parayı
toplar mecburen yakarlar. Bir yenisi çıkar para olarak yenisini kullanırlar.
Yani bir yeni Âlim (zahir alimi); o zamaneye göre daha iyi söyleyen, anlatan
olunca bir evvelki âlimin sözünün hükmü kalkar. Ama dediğimiz o biri de Reşat
altını gibi dünya yüzündeki bütün paralara karşı kendisini korur ve o kağıt
paraların hepsi tedavülden kalkar, kendinin değeri daha da artar. Ata sözü
olarak söylenilen sözlerden meselâ, Mevlâna Hz.
"Ya olduğun gibi
görün, ya göründüğün gibi ol. Ne olursan ol yine gel" Reşat altını gibi,
hiç tedavülden kalkmaz. Her zaman geçerlidir, tazeliğini korur.
"Kula
belâ gelmez kul azmayınca,
Kul kaderini
görmez Hakk yazmayınca,
Kul azar, Hakk
yazar."
Büyük sözler rüyada olursa
esas rüya değildir, uyanık ta değildir. Uykuyla uyanık arasındadır. Otururken
de öyle. Rüyada ise konuşma biter bitmez gözünü açar. Gözünü açar açmaz,
kendinde uyku eseri kalmaz. Konuşulan sözün düşündükçe manaları derinlere
varır. Bayazıd-ı Bestami Hz.nin bir konuşması:
– Ben rüyamda öldüm,
kabire girdim, sorgu sual melekleri geldi.
– Sen dünyada çalıştın, biz melâikeyiz, görevliyiz. Sen Rabb'ına ne armağan getirdin? O'na tebliğ edeceğiz. Cevabını söyleyeceğiz, dediler. Bayazıd-ı Bestami Hz.:
– Ben Ulu Padişahın, büyük sultanın kapısına bir fakir olarak geldim. O'ndan bir şey istemeye, dilenmeye (sail) geldim. O Ulu Padişahın kapısına sail olarak gelen adama ne getirdin, ne hediyen var, demek sizin için çok ayıptır. Sultanın kapısına dilenci olarak gelene ne ihtiyacın var, ne istiyorsun? Bizde herşey var, ne noksanın varsa temin edelim derler, dedi. Melekler cevap verecek bir söz bulamadılar, gittiler. Melekler; "Ne yaptın, ne hediye getirdin?" sorusunun cevabını beklerken verdiği cevap hem meleklere ağır geldi, hem de dokundu. Allahu Teâlâ meleklere karşı iftiharla; "İşte benim böylesil kullarımın karşısında aciz kalırsınız." buyurdu.
Hz. Ömer (ra)'de de aynısı
olduğunu yazmıştık. Meleklere kendisi soru sordu. Sorduğu sorudan melekler
mahçup oldu. Cevap veremedi. Allahu Teâlâ ile konuşma kadar mühim olan O'nunla
konuşurken soracağı soruyu bulup, idrak edebilmekte önemlidir. Âyette yazılı
olanlar zaten konuşulmaz. Hadiste olanlar yine konuşulmaz. Evliyaların ve
Peygamberlerin konuştukları da konuşulmaz. Bu saydıklarımızın dışında en
gerekli, en lüzumlu bir soruyu bulup sormak hepsinden daha mühimdir. Aynı onun
gibi kul sözü Allahu Teâlâ sözü bellidir. Yüz yüze ilhamla, melek vasıtasıyla,
rüya ile konuşmada aynıdır. Yalnız şekilleri ayrıdır. Yoksa, Allahu Teâlâ'nın
sözünün hepsi de büyüktür. Seyyid Nizamoğlu'nun dediği gibidir:
Nurunla bir göz ver bana,
Ol göz ile bakam
Seyreyledikçe her yana,
Bildir bana Mevlam seni.
Büyük
söz, büyük yerden geldiği için büyüktür. Büyük zatlar da küçük söz olmaz. Küçüklerde de (eğer onun sözünü
ezberleyipte söylüyorsa hariç) büyük söz olmaz.
Bayazıd-ı Bestami Hz.,
Cenab-ı Allah ile kırk dört veya kırk altı soru-cevap karşılıklı konuşmuştur.
Diğer büyük Meşayıhlar sırasıyla on, beş, üç gibi konuşmaları olmuştur. Bilal
Babam bunları teferruatıyla açıkladı
Cebrail
(as)'ın yeryüzüne bir daha inmeyeceğini iddia edenlere !
Cebrail (as)'ın yeryüzünde
işinin bittiğini, bir daha inmeyeceğini iddia edenlere:
Peygamberimiz (sav)'e
Bedir Cenginde yardım eden bin melek, Kur'an-ı Kerim'de âyetle sabittir. Bedir
harbini melâikeler kazandı. Peygamberimiz (sav)'e Allahu Teâlâ: "Ey
Habibim, bu bin meleği, kıyamete kadar görevlendirdim. Bir de senin yolunu,
izini takip eden bir asker (ordu), sizin Bedir harbinde sıkıştığınız gibi
sıkışırsa, Allahu Teâlâ'dan yardım isterse, bu bin melek, Cebrail(as) başta
olmak üzere kıyamete kadar müslüman askerlere aynı yardımı yapar. Üstelik
Cebrail (as)'ın, Şeyh Abdülkadir Geylani Hz., Bayazıd-ı Bestami Hz. ve diğer
Evliyaullahlarla kalp aleminde karşılıklı konuşması vardır. Musa (as) Tur-i
Sina'da, Peygamberimiz(sav) Miraç'ta konuşması; Peygamberimiz (sav) ümmetinin
de kalp âleminde, harfsiz, savtsız (yönsüz) konuşması vardır.
Peygamberimiz (sav)'in,
Allahu Teâlâ ile konuşmasında "Allahu Teâlâ buyurdu ki" ile başlar.
Hz. Musa (as) Tur-i
Sina'da konuşması kitabımızda anlatıldı.
Şeyh Abdülkadir Geylani
Hz. konuşması: "Allahu Teâlâ İzzi ve Celali ile melekûti arşında buyurdu
ki" der. Diğer Evliyaların kendi derununda gönül, kalp âleminde kalbi ile
değil, Allahu Teâlâ ile kalp âleminde konuşur.
Şeyh Muhiddin Arabi Hz.:
– Bizde bazı kimseler
"kalbim, bana Rabb'ımdan haber verdi" derler. Biz onu da makbul
tutmayız. Bizzat, Rabb'ım bana haber verdi diye kalbini vasıta yapmaktan
çıkarmalıdır, diye buyurur.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 2605)
Manâ'sı:
Üç şeyde şifa vardır: Bal içmek,
Eyyûb (as), gövdesindeki yaraya düşen kurtlar o zamanda görünüşte çok acı, çok kötü gibiydi. Sonunda en iyi oldu. Çünkü Peygamberlerin hepsinin başından, Eyyûb (as)'ın başından geçen mucizatlar ve benzer değişik mucizatlar geçmiştir. Bunların hepsi Allah (cc)'ın Peygamberlerinin başından geçen mucizatı olup akıl yetmez, fen yetişemez. İnsan düşündükçe Allah (cc)'ın büyüklüğü meydana çıkar. Misal: Adem (as)'ın cennetten çıkması, görünüşte kötü, korkulu, layık değilmiş gibi; ama sonu bütün insanların dünya yüzüne gelmelerine, daha birçok şeylere sebep oluyor.
Eyyûb (as)'ın hastalığı da, yarası da, üzerine düşen kurtları da, hepsi mucizedir Eyyûb (as)'ın mucizatıdır.. Şimdi bu kurtların birisi ipek böceği, birisi bal yapan arı, diğer birisi de sülüktür. Bunların hiç birisinin yaptığını yapacak alet yapılmamıştır. Kıyamete kadar gördüğü işi düşünmek lazım. Bu saydıklarımız mucizelerin hiç birisine akıl yetmez, yetirdim diyen yalan söyler. Çünkü muzice Allah (cc)'ın işidir. Allah (cc)'ın yapmasıdır. Allah (cc)' ın işine akıl yetmez.
(Sûre-i Ankebut, âyet: 50-51)
Meâl'i:
Ona Rabb'ından mucize indirilmeli değil
miydi derler. Cevaben de ki: Mucizeler ancak Allah katındadır. Ben sadece
apaçık bir uyarıcıyım.
Kendilerine okunmakta
olan kitabı
Eyyûb (as)'ın gövdesinin
yara olup, kurt düşmesini inkâr edenlere:
Her Peygamberde, sebepler
vasıtasıyla mucizatlar zuhur eder. Bu mucizatlar kıyamete kadar devam eder.
Misal: Yunus (as)'ı yutan balığın adına; Yunus balığı denmesi, hayvanlar içinde
en akıllı olması, insanın söz ve işaretlerinden en fazla anlayıp ona göre
hareket etmesidir. Şimdi zamanımızda süper devletlerin o balıkları eğitip
harpte yararlanılıyor. O balığın insana, insanlığa çok faydalı olması zamanımızda
bile çok görülmüştür. İşte Peygamber mucizesi kıyamete kadar devam ediyor.
İsa (as), yarasayı
çamurdan yaptı. Allah (cc)'ın ona can vermesi için dua etti. Duası kabul oldu.
Allah (cc) yarasaya can verdi, yarasa uçtu. Bu mucize âyetle sabittir.
(Sûre-i Ali İmran, âyet 49)
Meâl'i:
Ve İsrail oğullarına peygamber
gönderecektir. Ben size muhakkak bir mucize ile Rabbiniz tarafından geldim. Ben
sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey icad ederim, sonra ona üfürürüm, O
da Allah Teâlâ'nın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allah'ın izniyle anadan
doğma körü ve alacalık illetine tutulanı iyi ederim ve ölüyü diriltirim ve size
evlerinizde ne yediğinizi ve ne biriktirdiğinizi de haber veririm. Şüphe yok
ki, bunda sizin için bir alâmet vardır.
Şimdi radarın bulunması yarasadandır. Dünya yüzünde iki kalpli tek yaratık yarasadır. İnsan ve insanlığa en yarayışlı olan bu yarasalar, bütün sivrisinek ve diğer zararlı böcekleri gece ayın karanlığında avlayıp yemektedir.
Musa (as), dua etti. Havadan bıldırcın yağdı. Yine dua etti. Havadan helva ve ekmek yağdı.
(Sûre-i Taha, âyet 80)
Meâl'i:
Ey İsrailoğulları; sizi muhakkak ki,
düşmanınızdan halas ettik ve size Tur'un sağ canibini va'd ettik ve sizin
üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
İsa (as) dua etti. Havadan pişmiş balık, yufka ekmek, pırasadan başka yeşilliğin hepsi indi.
(Sûre-i Maide, âyet 115)
Meâl'i:
Allah Teâlâ buyurdu ki: Ben onu sizin
üzerinize elbette indireceğim. Fakat sonra sizden kim küfre düşürse artık ben
alemlerden hiç bir kimseyi tazip etmeyeceğim bir azab ile onu muazzep kılarım.
(Sûre-i Bakara, âyet: 57)
Meâl'i:
Ey Ben-i İsrail, üzerinize o beyaz
bulutları gölgelik yaptık. Ve üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
Onlara haydi size rızık verdiğimiz bu temiz nimetlerden yiyiniz dedik. Fakat
nankörlük ettiler. Bu suretle bize zulmetmediler. Ve lakin kendilerine
zulmettiler.
Allah (cc) işidir akıl yetmez. Bir de Allah (cc)'ın yoktan rızık verebileceğine büyük bir delildir. Amma bazı hoca, hutbeye çıkar. Bunun aksini iddia eder. "Gökten ne altun yağar, ne gümüş. Allah(cc), hiç kimsenin rızkını durup dururken ayağına göndermez", der. Bu sözler yanlıştır. Allah (cc) dilerse yapar.