HZ. DAVUT (as)

 

 

            Davud (as) zamanında;

            Calûd isminde bir kâfir vardı. Buna kimsenin gücü yetmiyordu. Zamanın peygamberi Calûd'la harp edilmesini söyledi. Harbe hazırlandılar. Allahu Teâlâ'dan bir zırh indi. "Bu zırh kimin sırtına olursa Calûd'u öldürecek kişi odur" buyurdu. Bütün askere giydirdiler. Zırh kimseye olmadı. Zırh kısa ve enliydi. Kısa adam giyerse bol oluyor, iri adam giyerse kısa oluyordu.

            Davud (as)'ın babasının on çocuğu vardı. Dokuzu harbe hazırlanıyordu. Davud (as)'ın boyu kısa ve kalın idi. Onun için babası onu harbe getirmedi. Zırh kimseye olmayınca:

            – Hiç başka askerimiz yok mu? dediler. Davud (as)'ın babası:

            – Benim oğlum koyun yayıyor. Adı Davud; kısa, enli olduğu için getirmeye utandım. Zırhın ebadı benim oğluma uygundur, dedi. Davud (as)'ı getirdiler, zırhı giydirdiler. Tam tıpa tıp kendisine uydu. Calûd üzerine harbe giderken, kumandanları Talût'tu. Davud (as) yolda giderken, bir taşın yerde hareket ettiğini gördü. Elini uzattı, eli yere yetişmeden taş avucuna geldi. O taşı dağarcığında (azığında) sakladı.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 249)

            Meâl'i: Vaktaki Talût, ordusu ile hareket etti. Dedi ki:

            – Allahu Teâlâ sizi bir ırmak ile imtihan edecektir. İmdi her kim ondan içerse benden değildir ve her kim ondan tatmazsa o şüphesiz bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan müstesna. Fakat onlardan  birazı müstesna olmak üzere hepsi de ondan içiverdiler. Vaktaki Talût ve maiyetindeki iman edenler ırmağı geçtiler. Dediler ki:

            – Bizim bugün Talût ile ordusuna karşı takatimiz yok. Allahu Teâlâ'ya mülâki olacaklarına kâni olanlar ise dediler ki:

            Nice az bir fırka, nice çok fırkalara Allah'ın izniyle galip gelmiştir. Ve Allahu Teâlâ sabredenlerle beraberdir.

 

            Bir suya geldiler. Allahu Teâlâ; sudan bir avuç dolusunca içilmesini emretti. Çok susamışlardı. Bir çokları kana kana içtiler. Su içenlerin karınları şişti, susuzlukları geçmedi. Yola devam edemediler. Tek avucuyla su içenlerin susuzlukları gitti ve yollarına devam ettiler.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 251)

            Meâl'i: Hemen onları Allahu Teâlâ'nın izniyle hezimete uğrattılar ve Davud, Calût'u öldürdü ve Allahu Teâlâ ona mülk ve hikmet verdi ve dilediğinden ona talim buyurdu (öğretti). Ve eğer Hakk Teâlâ' nın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yeryüzü mutlaka fesada uğramış olurdu. Fakat Allahu Teâlâ âlemler üzerine fazl-ü kerem sahibidir.

 

            Calût'un karşısına, kimse çıkamıyordu. Karşısına yalnızca, Davud (as) çıktı. Calût mızrağını attı, vuramadı. Davud (as) önünden çok çevik olarak kaçtı,  kurtuldu.  Yolda gelirken kendiliğinden avucuna gelen taşı, sapanın içine koydu. Sapanı salladı, attı. Calût'u iki kaşı arasından vurdu. Calût yere yıkıldı ve öldü. Bunu gören Calût'un askerleri dağılıp kaçtılar, zafer müslümanların oldu.

            Yerlerine, memleketlerine geldiler. Davud (as) yıkanmak için dereye girmişti. Talût: "Bunu öldürürsem, padişahlık bana kalır." diye gizliden, Davud (as) yıkanırken; arkadan değneyi ile vurmak istedi, vuramadı. Değnek yere düştü. Davud (as) değneyi kaptı. Talût:

            – Ben seni denemek için yaptım. Acaba korkacak mı dedim? Davud (as):

            – Ben de seni deneyeyim, acaba korkacak mısın? dedi. Talût tevbekâr oldu, ağladı. Beraber eve geldiler. Allahu Teâlâ emretti:

            – Talût, on çocuğuyla harbe girer, çocukları tek tek gözünün önünde şehit düşer. Kendide harbeder şehit düşerse affederim, buyurdu ve Talût'ta öyle yaptı. Evvela on çocuğu teker teker, sonra da kendisi şehit düştü.

            Davud (as), Allahu Teâlâ'ya:

            – Ya Rabbi! Sen evvelki peygamberlere büyük derece veriyorsun. Benim derecem onların derecesinden çok aşağı, bana niçin büyük derece vermiyorsun? Allahu Teâlâ, Davud (as)'a:

            – Sen ömrünü ibtilâyla değil, peygamberlikle geçirdin, hem de padişahsın. Onlar çok ibtilâ çekip, belâya ve ibtilâya katlanıp, sabrettiler. Belâyla pişire pişire derecelerini yükselttim. Onun için onların derecesi yüksektir. Senin onlara yetişmene imkân yok. Ancak onlara verilen belâ, ibtilâ sana da verilirse, sen de o ibtilâya katlanırsan o zaman büyük derece alır, onların derecesine yetişirsin, diye buyuruyor.

 

                        Belki hakikate eremen aşık,

                        İbtilâ mecaze çarpılmadıkça,

                        Zikre devam edip vakti seherde,

                        Nefsi emmareden kurtulmadıkça.

 

            Dediği gibi. Allahu Teâlâ vereceği her büyük dereceyi bir ibtilânın arkasına saklamış. Peygamberler içinde, Allah (cc)'den belâ, ibtilâ isteyen bir tek Davud (as)'dır. Dedi ki:

            – Ya Rabbi! Öyleyse bana da belâ, ibtilâ ver. Ben de sabredeyim, benim de derecemi yükselt. Allahu Teâlâ:

            – Öyleyse felan ayın, felan günü ibtilâ, belâ geliyor, diye buyurdu. Davud (as) o günden çok evvel belâyı, ibtilâyı ibadetle karşılayayım diye devamlı ibadet ediyordu.

 

            (Sûre-i Sâd, âyet 18, 19, 20)

            Meâl'i: Muhakkak ki, dağları musahhar kıldık, O'nunla beraber akşamleyin ve kuşluk vakti tesbih ederlerdi. Kuşları da toplanmış olarak (O'na tâbi kıldık) hepsi de O'na rücû ediciler idi. Ve O'nun mülkünü kuvvetlendirmiştik ve O'na hikmet ve açık güzel konuşma (fazl-ı hitab) vermiş idik.

 

            (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 4, Hadis No: 581)

            Manâ'sı: Abdullah İbn-i Amr İbn-i As (ra)'dan:

            Allahu Teâlâ'ya en sevimli olan namaz Davud (as)'un namazıdır. Yine Allahu Teâlâ'ya en sevimli olan oruç Davud (Peygamberin) orucudur.

            Davud, gecenin yarısında uyurdu ve gecenin üçte birisinde namaz kılardı. Gecenin sülüsünde yine uyurdu. Davud, bir gün oruç tutardı, bir gün de iftar ederdi. (Sünen-i Neseî, Cild 3-4, Hadis No: 1630)

            Gece yarısından sonra yatardı. Gecenin üçte biri kalınca kalkar, ibadetle geçirirdi.

 

            Davud (as)'ın, sesi çok güzeldi. (Dâvud-î ses dedikleri onun sesidir. Kendisi, Zebûr okurken havada uçan kuşlar geri döner, O'nun okuması bitene kadar dinler, ondan sonra uçar giderlerdi)

            Kur'an-ı Kerim'de: "rücû" dönmek. Uçup gittiği yerde döner, gelir. O'nun sesini dinlerlerdi, buyuruyor. Allahu Teâlâ, Davud (as) sesinde tecelli ediyor. Onun için kuşlar dönüp, geliyorlar. Davut(as)'ın sesini dinliyorlar. Tecelli etmeden de, sesi çok güzel ama o ses kuşları geri çevirmez, dinletmez. Dinleten, Tecell-i İlâhiyedir.

            Bilal Babam:

            – Sesin çok incesi, kalını değil; Dâvud-î (ortasıdır) en güzel olanıdır, buyurdu. Cenab-ı Hakkteâlâ Hz.:

            "Davud (as)'a, hikmet ilmi ile hitab edip konuşmayı verdik. O'nun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, O'na hikmet ve açık, güzel konuşma vermiştik" diye ayırıyor. Peygamberlere ve Evliyalara verilen en büyük ilim; hikmet ilmi, tasavvuf, tarikat, geleceği haber vermek, hikmet ilmidir. Bu evvelki ümmetlerin bazılarında var, bazılarında yoktu. Peygamberimiz (sav)'in hürmetine O'nun ümmetinde o yolda çalışanların, kazananların hepsine hikmet ilmi verilmiştir.

 

            (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1393)

            Manâ'sı: Davud (as)'a (kendisine vahyolunan Zebûr'u) okumak kolaylaştırıldı. Davud kendisinin (ve maiyetinin) binit hayvanlarının (sefere) hazırlanmasını emrederdi ve onlar eğerlenirdi. Ve bunlar eğerlenmezden evvel Zebûr'u okur (da hatmeder) di. Yine Davud yalnız kendi elinin emeğinden yerdi.

 

            Davud (as), az zamanda Zebûr'u hatmederdi. Kitabımızda açıkladığımız; zamanın mekana, mekanın zamana tebdil olması, Davud (as)'a verilmişti. Atların hazırlanması beş-on dakikada biterdi. Zebûr büyük bir kitaptır. Hatmedilmesi uzun süre alırdı. (Kıraatla okuduğuna göre en azından sekiz on saat sürmesi lazımdır.)

            Davud (as); o sesiyle, o kır'âtiyle yine Zebûr okuyordu. Pencereye bir kuş kondu. Kuş kendinin gözüne çok güzel göründü. (O kuş gibi görünen şeytandı) Davud (as)'ın aklını o kuş karıştırdı. Okumayı bıraktı, kuşu tutmak için kovalıyordu. Kuş, kanadının ucu kırık gibi bazen uçuyor, bazen düşüyor. Davud (as) kovalıyor. Kuş gide gide bir evin damına kondu. Davud (as), kuşu tutmak için dama çıktı. Dama çıkınca, Hüre'nin çamaşır yıkayan karısını gördü. Kuşta güzellik kalmamış, güzellik kadına geçmişti. Bu sefer nikahlı kadının yanına gidemezdi. Geri döndü. İçi yandı, ağladı, ağladı. Kimseye içini açamıyordu. Yemeden, içmeden kesildi.

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 4176)

            Manâ'sı: İnsanlar Davud'u ziyaret ediyorlardı. O'nun hasta olduğunu sanıyorlardı. Oysa O'nda son derece Allah korkusu ile haya vardı.

 

            İnsanlar, Davud (as)'ı hasta diye ziyaret ediyorlardı. Oysa O'nda son derece Allah (cc) korkusu ile haya vardı.
Hal neye derler ?

            Bilal Babam:

            – Derviş hasta gibi olur. Hatta kendini hasta zanneder. Sağlam dese, yemeden ve içmeden kesildi. Hasta dese, ağrıyan yeri yok, sıhhati iyi, buyurdu. Buna tasavvufta hal derler. Bu hal de çeşit çeşittir. Bunun bir çeşidine "aşk-ı mecazi" denir. Bu kadınsa bir erkeğe, erkekse bir kadına; onun ikisi de değilse herhangi bir şeye olabilir. İlk defa Allahu Teâlâ ona tecelli eder. O, kendisine çok güzel görünür. Mesela; bir domates, bir denizin dalgası, kendi odasında her günkü gördüğü, hiç kıymet vermediği herhangi bir eşya olabilir. Allahu Teâlâ onda tecelli eder. Kendisine o bir basamaktır. Bunun insanlarda oluşuna "aşk-ı mecazi" denir. Şeyhte oluşuna "aşk-ı hakiki" denir.

 

            Zahirde aç gözünü sahraya bakda ibret al,

            Şu direksiz kubbeyi elvana bakda ibret al,

            Zikri Mevlâ ile her dem kalbini saf eyleyip,

            Daima ayınaya dünyaya bakta ibret al.

 

                        Ârif isen çekme zerrece fenânın mihnetin,

                        Herkesin yârı Hudâ'dır elbet verir kısmetin,

                        Görmek ister isen Cenab-ı Kibriyâ'nın hikmetin,

                        Hergün seher vakti kalk deryaya bakda ibret al.

 

            Kande gitti geldiler bunca dünyaya kahraman,

            Birbirine fend edip onlarda oldu imtihan,

            Yel götürdü tahtını hanı Süleyman'ı zaman,

            Aç gözünü devlet-i İskender'e bakta ibret al.

 

                        Derviş Yunus gel güvenme bu fâni mihnetine,

                        Bu dünya bir zilli hayâl aldanma ziynetine,

                        Padişah olsanda derler er kişi niyetine,

                        Var musalla da yatan mevtaya bak da ibret al.

 

            İşte Allahu Teâlâ ne de teceli ettiyse, insan ona ibretle bakar bakar doymaz.

            Davud (as), Hürre kumandanın ailesine aşık olduğundan hasta olmuştu. Yemiyor, içmiyor, ağlıyor, kendini görenler hasta zannediyorlardı. Esas hastalık değil, Allah (cc) korkusundan haya ediyor, kadının yanına gidemiyordu. Bunun farkında olan kumandanlar, Davud (as)'a sordular. Davud (as) söylemeye haya etti, utandı. En son kendini sıkıştıra sıkıştıra, yalvara yalvara söylettiler:

            – Ben, Zebûr okuyordum, bir kuş gördüm, güzelliği aklımı aldı. Kuşu tutayım diye koştum, kuş uçtu, şu dama kondu. Kuşu tutmak için dama çıktım, orada çamaşır yıkayan bir kadın gördüm ve ona aşık oldum. Haram olduğu için yanına da gidemiyorum. Kuş helâldi tutmak için kovaladım. Kadın haramdı, yanına gidemediğim için bendeki aşk ateşi hiç gitmiyor, bitmiyor. Onun için yemiyor, içmiyor, uyumuyor, ağlıyorum. Kumandanlar o kadının Hürre Kumandanın karısı olduğunu öğrendiler. Dediler ki:

            – O kadın, senin kumandanlarından Hürre Kumandanın karısı, onu harbe gönder. Harp ede ede nihayet şehit düşer. Karısını da almak sana caiz olur. Davud (as) ne kadar sabretti ise en sonunda sabrı tükendi. Hürre kumandanı harbe gönderdi. Hürre kumandan her gittiği harpten zaferle dönüyordu. Hürre'yi harbe şehit düşsün diye gönderiyor, oysa zaferlerle dönüyordu. Yine Kumandanlar bunun ağlamasına dayanamadılar. Kendisine:

            – Hürre'yi harbe gönder, arkasından takviye gönderme. En sonunda öyle yaptı. Hürre şehit düştü. Hürre'nin karısını alacaktı. Davud (as)'ın, doksan dokuz aile ve cariyesi vardı. Hürre kumandanın ailesi birdi.

 

            (Sûre-i Sâd, âyet 21, 22, 23)

            Meâl'i: Ve sana o davacıların haberi geldi mi? O vakit ki, ibadetgâha tırmanıp çıkmışlardı. O vakit ki, Davud'un karşısına girmişlerdi de, onlardan korkuya düşmüştü. Dediler ki:

            – Korkma, iki davacı ki, bazımız bazısı üzerine tecavüz etmiş oldu. Artık sen aramızda hak ile hükm et, gadr etme ve bizi doğru yolun ortasına sevk et. Muhakkak ki, şu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu vardır. Benim için ise bir dişi koyunum var. Öyle iken "onu bana bırak" dedi ve beni konuşmada mağlup etti.

 

            (Sûre-i Sâd, âyet 24)

            Meâl'i: (Davud (as) dedi ki:

            – Elbette senin bir koyununu kendi koyunlarına istemesiyle sana zulm etmiş oldu. Ve muhakkak ki, mal ortaklarından bir çokları mutlaka bazıları bazısı üzerine tecavüz etmektedir. Ancak, iman edenler ve sâlih, amellerde bulunanlar müstesnâ. Onlar da ne kadar az. Ve Davud sandı ki: Muhakkak biz onu bir imtihana tâbi tutmuş olduk.  Hemen Rabb'ine istiğfarda bulundu ve rükû edici olarak yere kapandı ve (Hakk'a) rücû etti.

 

            Davud (as), Hürre Kumandanın ailesiyle nikâh olup, gerdeğe girecekleri zaman Cebrail (as), Mikail (as), İsrafil (as) üçü kavga, dövüş ederek Davud (as)'ın oturduğu eve geldiler. Davud (as) bağırmalarından korktu. Hepsi de bağırarak kendilerinin haklı olduğunu, karşı tarafın haksız olduğunu söylüyordu. Davud (as) bunları sakinleştirdi. İfadelerini aldı. Birisi dedi ki:

            – Benim doksan dokuz koyunum var, bunun da bir koyunu var. Ben diyorum ki; sen bu bir koyunu ne yapacaksın? Bunu bana ver, benim koyunum yüz olsun. Bu da diyor ki: Allah sana doksan dokuz koyun verdi, benim bir koyunuma gözünü diktin. Davud (as) ona dönerek:

            – Senin doksan dokuz koyunun var. Sana yetmiyor mu? Bu adamın bir koyununa niçin göz diktin? deyince üç adamın üçü de kayboldu. Anladı ki; onlar, Allah (cc) tarafından gönderilmiş. Davud (as)'ı ikaz etmek için gelen görevli meleklerdi. Davud (as)'ın, ailesi ve cariyesinin toplam sayısı doksan dokuzdu. Hürre'nin bir tek karısı vardı. Kendisi Hürre'nin karısına göz dikmiş. Fetvayı kendi kendine verip, kendi kendini haksız çıkardı. Kadının yanına gitmeden tekrar ayrıldı. Bir odaya (hücreye) çekildi. Odanın altı toprak, yer damıydı. Orada ağlamaya başladı. Gözünün yaşı aylarca aka aka toprağı suladı. Allahu Teâlâ:

            – Git Hürre'nin kabrine onunla helâlleş, ondan sonra karısını al, demişti. Davud (as), Hürre'nin kabrine gitti:

            – Sen öldün, ben senin karını alacağım. Bana hakkını helâl et, dedi. Hürre:

            – Bana Allah (cc) şehitlik nasip etti. Hakkım sana bin kere helâl olsun, dedi. Davud (as), eve geldi. Allahu Teâlâ:

            – Ya Davud! Olduğu gibi söylemedin. Olduğu gibi söyle de hakkını helâl ettir. Davud (as) tekrar Hürre'nin kabrine gitti. Davud (as):

            – Ben senin ailene aşık oldum. Aylarca ve senelerce içerim yandı. Ölüp, helâk olup gidecektim, bunun için senin şehit düşmen için kasıtlı olarak harbe gönderdim. Sen her gittiğin  harbi büyük bir zaferle kazandın. Bu da benim maksadıma engel oldu. Seni tekrar harbe gönderip, kasıtlı olarak takviye, erzak göndermedim. Sen şehit düştün. Ben senin aileni almak istiyorum, bana hakkını helâl eder misin? dedi. Hürre'nin kabrinden bir "ah" sesi geldi ve dedi ki:

            – Kesinlikle sana hakkımı helâl etmiyorum. Davud (as):

            – Bana hakkını helâl edebilmen için, benim ne yapmam lazım. Hiç mi bir imkânı yok? Hürre:

            – Bir tek imkânı var. Onu yaparsan ne âlâ, yapmazsan hakkımı helâl etmem. Davud (as):

            – O nedir? Hürre:

            – Ben burada, Peygamberlerin makamlarını görüyorum. O makamlar çok yüksek. Allah (cc)'a dua et, yalvar. Senin sözün geçerli. Ben kabrimde yattığım yerde peygamberlik istiyorum. Eğer Allah (cc) beni peygamber ederse hakkımı helâl ederim. Yoksa imkansız. Davud (as) yine ibadet ettiği odasına (hücresine) geldi, birçok zamanlar geceli-gündüzlü ağladı, dua etti:

            – Ya Rabbi! Hürre'ye peygamberlik ver, diye yalvardı. Hücresinde ağlaya ağlaya göz yaşından ot bitti, büyüdü, çiçek açtı. Tohum tuttu. Tam olgunlaşıp, yetişip tekrar o çiçek solup, kocayıp kaybolunca duası kabul oldu.

 

            (Sûre-i Sâd, âyet 25)

            Meâl'i: Artık bunun için O'nu yargıladık ve şüphe yok ki, O'nun için bizim kapımızda elbette bir yakınlık var. Ve bir âkibet güzelliği vardır.

 

            Allahu Teâlâ:

            – Ya Davud! Ben ona Peygamberlik verdim. Git kabrine. Davud (as) geldi; Hürre'ye:

            – Bana hakkını helâl ediyor musun? Hürre:

            – Allahu Teâlâ, bana Peygamberlik verdi. Senden binlerce defa razıyım. Davud (as), eve geldi. Nikâhları kıyılıp gerdeğe girince baktı ki; doksan dokuz aile ve cariyesinin içinde en çirkini Hürre'nin karısıydı. Allahu Teâlâ onu kendisine en güzel gösterip aşık etmişti. Bu Allah (cc)'ın ibtilâsı ve belâsıydı.

Babasız doğan üç peygamber ve evliya kimlerdir ?           

 

 Bilal Babam buyurdu:

            – Babasız doğan üç Peygamber, babasız doğan üç evliya vardır. Peygamberlerden; Adem (as), İsa (as), Yahya (as) babasız doğmuştur. Evliyalardan; Veysel Karani, Şeyh Muhiddin Arabi Hz.'dir.

            Hz. Pir'in duasıyla Muhiddîn Arabi Hz. doğdu. Allah, O'nu gaipten Abdülkadir Geylani Efendimiz Hz. nin hatırı için verdi. Kimsenin aklı yetmez. Yeryüzüne gelen Peygamberlerin karşılığında Evliya gelmiştir. Bunlarda Adem (as)'ın, İsa (as)'ın, Yahya (as)'ın karşılıklarıdır.

            Yahya (as)'ın babasız olması;

            Zekeriya (as):

            – Benim karım kısır, çocuk olmaz, diyor. Kur'an-ı Kerim'de; Allahu Teâlâ âyetle o sözü tasdik ederek:

            – Evet! Karından çocuk olmaz, onun zürriyeti olmayacak. Ama ben vereceğim, buyurdu. Olmayacak demek kesinlikle ne senin, ne de ailenin evladı (zürriyeti) olmayacak, ben gaipten vereceğim, demektir. Misal; tıpkı İsa (as)'ın yarasayı çamurdan yapıp, uçurması gibi; yarasanın babası yoktur. Salih (as)'ın dua edip, dağ yarılıp, deve çıkması, devenin de babası yoktu. Yahya (as)'ın da görünüşte babası, Zekeriya (as)'a Alahu Teâlâ'nın: "Onda çocuk yok, ben vereceğim" demesi aynı bunlar gibidir. Dağa deve doğurttum, yarasayı çamurdan yarattım. Bunu da babasız veriyorum, demektir. İyice dikkat edilirse, insan çamurdan yaratıldı. Kul, Allah (cc) yolunda tam çalışırsa; Allahu Teâlâ ile gizli sırlarına, manevi hallerine, kalp aleminde konuşur. O konuştuğuna da hiç akıl yetmez. Peygamberimiz (sav) insandır. O'nunda aslı çamurdandır. Yarasanın da aslı çamurdur. Yarasayı da her ne kadar incelersen, onun tam özelliğini bulmak, bilmek, akıl yetirmek imkansızdır. Allahu Teâlâ, deveyi yoktan var etti. Dağ yarıldı, deve çıktı. Nasıl olduğuna akıl yetmez. Ama deve sadece çok büyük, iri bir devedir. Yarasa çamurdan olduğu için özellikleri çok çok daha fazladır. Bunda da insan-ı Kâmil bütün mahlûkattan, Melâikelerden ve Kâbe'den her şeyden ileridir. (Kâbe'den ileri kelimesini kitabımızda açıkladık. Oraya bakınız.)
Dua ile Peygamber olan hangi Peygamberlerdir ?

            Bilal Babam buyurdu:

            – Üç Peygamberde de Peygamberlik yoktu. Duayla, Peygamber oldular. Bunların karşılığında da duayla üç kimse de Evliya oldular. Peygamberlerden duayla Peygamber olan, Musa (as)'ın kardeşi Harun (as)'da Peygamberlik yoktu. Musa (as) dua etti. Allahu Teâlâ duasını kabul etti ve duayla Harun (as) Peygamber oldu. İshak (as)'ın, duasıyla Yakûb (as) Peygamber oldu. Davud (as)'ın duasıyla, Hürre (as) kabrinde Peygamber oldu. Bunların karşılığında Hz. Ömer duayla Evliya oldu. Peygamberimiz (sav) Hz. Ömer (ra) ile Ebû Cehil'e ikisine birden dua etti. Ebu Cehil'e duası kabul olmadı. Cehaliye devrinde Ebu Cehil'le beraber olan Hz. Ömer (ra)'e duası kabul oldu. Allahu Teâlâ'nın, Peygamberimiz (sav)'e tecelli etmesi, o halın Hz. Ömer (ra)'e aksetmesi, Hz. Ömer (ra)'i hem müslüman etti, hem de Peygamberimiz (sav)'e Cihar-ı Yâr ve hâlife etti.

            İşte Davud (as)'ınki ibtilâdır, belâdır. Derecesini yükseltmek için Allah (cc) tarafından verilen belâdır. Bütün peygamberler belâ çekmeden ilerleyememişlerdir.

 

            (Sûre-i Sâd, âyet 26)

            Meâl'i: Ey Davud! Şüphe yok ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık nâs arasında hak ile hükmet ve hevaya tâbi olma, sonra seni Allah'ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar, hesap gününü unutmuş oldukları için bir şiddetli azap vardır.

 

            Davud (as) padişahtı. Hiçbir sıkıntısı yoktu. O peygamberlere derece bakımından yetişemiyor. Ancak belâyla, ibtilâyla yetişiyor.

 

            Belki hakikate eremen aşık,

            İbtilâ mecaze çarpılmadıkça,

            Zikre devam edip vakti seherde,

            Nefsi emmareden kurtulmadıkça.

 

                        Alıp nasihatı koyup beynine,

                        Tarikât zincirini takıp boynuna,

                        Nazar kılıp ağrına yeğnine,

                        Girip kantarlara tartılmadıkça.

 

            Böyle olanların ziyanı nerde,

            Bürümesin gözünü hırs ile perde,

            Kafadan söyleme gezdiğin yerde,

            Huzur-u rabıta eylemedikçe.

 

                        Aç gözünü uyma, sakın şeytana,

                        Hem sen tanı hem de tanıt ihvana,

                        Antep ellerinde yatan sultana,

                        Huzur-u rabıta eylemedikçe.

 

            Pirimiz Geylâni, Şeyhimiz Nadir,

            Cihanı dolaşsan hakikat budur,

            Azıtıp gideni düzelten odur,

            Düzelmen huyunu terketmedikçe.

 

 

            (Sûre-i Enbiya, âyet 80)

            Meâl'i: Ve sizin için sizi savaşlarınızın şiddetinden korusun diye giyilecek zırh san'atını O'na (Hz. Davud'a) tâlim ettik. Artık sizler şükür ediciler misiniz?

 

            Demircilerin Pir'i, Davud (as)'dır. Davud (as)'ın mucizeyle; demir, çelik avucunda erir, hamur gibi istediği şekilde bükerdi. Demir, kendinin emrine mutî idi. Onunla zırh, kılıç, kalkan, harp aletleri yapardı. Şimdi de eritilip makine gövdesi, dişli, elektronik aletler yapılıyor. Bunun aslı Davud (as)'dan gelmedir. Davud(as)'ın eline o mahareti veren Allahu Teâlâ'dır.

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 4589)

            Manâ'sı: Hiç kimse elinin emeğinin mahsûlü olan yemekten daha hayırlısını yiyememiştir. Allah'ın Nebisi Davud'ta elinin emeğini yerdi.

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 4110) (Hadis-i Kudsi)

            Manâ'sı: Davud (as) dedi:

            – Ey Mabudum! Kullar seni ziyaret ettiklerinde onların senin üzerindeki hakkı nedir? Her ziyaretçinin, ziyaret edilen üzerinde bir hakkı vardır.

            – Dünyalarında onlara sıhhat ve afiyet veririm, bana kavuştuklarında onları bağışlarım, üzerimde onlar için sabit olan bir haktır, buyurdu.

 

            Bağışlamak demek cennete girdirmektir. Diğer bir hadis-i kudside de Allah (cc) için bir kul, bir kula gidip ziyaret ederse, Allahu Teâlâ Melekût-î Arş'inde buyurdu:

            "(Abdi zâreniy) Kulum beni ziyaret etti."

 

            Allah (cc) için bir kula gidip, Allah (cc) sevgisinden onu ziyaret etmek, Allah (cc)'ı ziyaret etmektir. O kul ona Allah (cc) için ikramda bulunur. En az birkaç yumurta ile ekmek yedirir. Onunla müsafiri memnun eder. Allahu Teâlâ (Hadis-i Kudsi'nin devamında):

 

            "O kulum beni ziyaret etti. Ev sahibi olan kulum da onu memnun etti. O benim için ziyaret etti, ikram eden de benim için ikram etti. Arada ben birşey ikram etmedim. O, Allah için ziyaretine gelen kula hürmet edince, o hürmeti doğrudan bana yaptı. O yemeği ben yemiş gibi oldum. Ben de onun karşılığını yapıp, onu davet etmem lazım. Ben de davetimi daha evvel hazırladım. Onun karşılığında benim davetim de cennettir." diye buyuruyor. Bu Hadis-i Kudsi'deki de aynı onun bir benzeridir.

 

            (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1394)

            Manâ'sı: Ebu Hüreyre (ra)'den:

            – Benim (insanları cehennemden korumak için islâma davetteki) benzerimle (batıl üzerine israrda) insanların benzeri şu bir kişinin hal ve şanı gibidir ki o, (odasında) bir ateş (bir mum) yakmış, kelebekler ve şu (sivrisinek gibi) birtakım hayvanlar kendilerini ateşe atmaya başlarlar.

            Yine Ebu Hüreyre (ra) rivayetle der ki:

            (Vaktiyle) iki kadın ve kadınlarla beraber onların iki oğlan çocukları vardı. Bunlar (yolda giderken) kurt gelerek bunlardan birisinin (büyük kadının) çocuğunu hemen kapıp gitmiş. Bunun üzerine (çocuğunu kurt kapan büyük) kadın eşi (küçük) kadına:

            – Kurt senin çocuğunu götürdü, der. Öbür kadında:

            – Hayır, senin çocuğunu götürdü, der. Nihayet bu iki hasım muhakemelerini Davud'a arzederler. O da oradaki büyük kadına hükmeder. (Kurdun kaptığı çocuk küçük kadına ait olur.) Bunlar muhakemeden çıkıp Davud'un oğlu Süleyman'a giderler. Ve (babasının hükmünü istinafen) O'na bildirirler. O da:

            – Haydi bana bir bıçak getiriniz. Çocuğu iki kadın arasında paylaştırayım, demiş. Bunun üzerine küçük kadın:

            – Aman öyle yapma, Allah sana rahmet etsin!

            – Çocuk bu kadınındır, demekle Süleyman'da çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmetmiştir.

 

            (Kütüb-i sitte, Cilt 7, Hadis No: 1867)

            Manâ'sı: Ebu'd Derda (ra)'den:

            Resûlullah (sav) buyurdular ki:

            – Hz. Davud (as)'ın duaları arasında şu da vardı:

            "Allah'ım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli taleb ediyorum. Allah'ım! Senin sevgini nefsimden, âilemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl. (Tirmiz-i Da’avât 74, 3485)

 

            Davut (as) zamanında Allah (cc)'den zincir indi. Davalı olanlar bu zincire uzanır. Hangisi yalan söylüyorsa o elini zincire uzatınca zincir havaya doğru çekilir, haklı olanın boyu kısa da olsa doğru konuştuğu için zincir kendiliğinden uzanır eline gelir. Buna da hile karıştığı görülür. O zamanın insanları hile yaptılar. Sonra Allah(cc), Davut (as)'a:

            – Buna da hile karıştı buyurdu ve Allah (cc) tarafından kılıç geldi. Davalı olanlar her birisi ellerine o kılıçları alırlar; ikisi karşılıklı birbirine vururlar. Haklı olan ne kadar ihtiyar, zayıfta olsa kılıcı keser. Haksız ne kadar kuvvetli de olsa kılıcı kesmez.

            Yine bir insan diğerinden yüz altun almış vermiyordu. Davut(as)'a şikâyet ettiler. O adam bir değneğin içini oydurup yüz altunu doldurmuştu. Altun sahibine değneğimi tut diye eline verdi. Altunu vermiş oldu. Altunu verdim diye yemin etti. O biri de almadım diye yemin etti. Kılıçları aldılar. Birbirlerine vurdular. Altunu değnek içinde verdiği için altunu alan adamı kılıç kesti. Altun alacak adam öldü. O adam ölünce diğeri kendi değneği imiş gibi değneği aldı gitti. Yine haksızlık oldu. Allah (cc):

            – Bundan sonra insan zekâsı ile haklı haksız ayırt edilsin dedi. İlk mahkeme kuruldu. Bu hepsinden daha iyi oldu. Mahkeme ilk olduğu için haklı, haksız ayırt edilmesi çok zordu. Bir çok çapraşık hâdiseler oluyordu. Davut (as) içinden çıkamıyordu. Davut (as)'ın oğlu olan Sultan Süleyman (as), o zaman yedi yaşındaydı, çok zekiydi. Bunu Davut (as) biliyordu.

 

*  *  *

 

            Bir gün, iki adam geldi. Birisinin bahçesine diğer birinin yüz koyunu girmiş. Bahçede her koyun kendi fiyatından fazla ziyanlık yapmış, koyun sahibinin koyunundan başka hiç malı yok, bahçe sahibinin bahçesinden başka hiç malı yok. Davut (as) ikisine de acıyordu. Nihâyet koyun sahibine:

            – Sen koyunlarına bakmadın onun bahçesinde yayıldı. Onun bahçesi gelip, senin koyunlarına yem olmadı. Onun için koyununun hepsi bahçe sahibinindir, diye koyunları bahçe sahibine verdi. İkisi de çıkıp giderken, Sultan Süleyman (as) bunları gördü. Birisi gözleri yaşarmış ağlıyor, diğeri seviniyor, gülüyordu. Yedi yaşında olan Sultan Süleyman (as) bunlara sordu ve dedi ki:

            – Babam yanlış yapmış, bir mahkemede iki tarafı da sevindirmek lazım, dedi ve babasının yanına geldi. Mahkemeyi yanlış yaptığını, birisinin sevinip, birisinin ağladığını söyledi. Babası adamları tekrar çağırıp, Sultan Süleyman (as)'ı hakim yaptı.

 

            (Sûre-i Enbiya, âyet: 78)

            Meâl'i: Bir zaman Davud ve Süleyman bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: Bir gurup insanın koyun sürüsü, geceleyin başı-boş vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükümlerini görüp bilmekte idik.

 

            (Sûre-i Enbiya, âyet 79)

            Meâl'i: Onu (onun hükmünü) derhal Süleyman'a anlattık ve her birine bir hüküm ve bir ilim ihsan ettik ve Davud'a dağları ve kulları musahhar kıldık, onunla beraber tesbihte bulunurlardı ve bunları yapanlar olduk.

 

            Sultan Süleyman (as) ikisini de dinledi.

            – Ben, ikinizi de sevindireceğim dedi. Bahçe sahibine dedi ki:

            – Bu yüz koyun senin yanında emanet kalsın. Koyunun yünü, kuzusu, sütü senin. Koyunun anası koyun sahibinin. Koyun sahibine de:

            – Bu bahçeyi al ek, verimli hale getir, yüz koyununu teslim al, bahçesini teslim et, dedi. Koyun sahibi çok sevindi.

            – İki üç ay çalışır, bahçeyi eker, yetiştirir, koyunlarımı alırım, dedi. Bahçe sahibi:

            – Ben koyunların yününü alırsam, sütünü alırsam, bahçeme de kavuşursam, bende buna çok razıyım, dedi. İkisi de sevinip çıkıp gittiler. Sultan Süleyman (as), Davud (as)'a yani babasına:

            – İşte mahkeme, adalet böyle olur. İki tarafı da sevindirmek lazım. İki tarafı da düşünmek lazım. Babası bu mahkemeye hayran kalmıştı.

 

*  *  *

 

            Hindistan'dan bir göçebe aşireti gelmiş. Gece büyük bir çadır içerisinde iki hamile kadın, birisi ölü çocuk dünyaya getirdi. Birisi canlı çocuk dünyaya getirdi. Sabah oldu canlı çocuğa iki kadının ikisi de sahip çıkıyor. Birisinin bilerek kasıtlı, kendi çocuğu olmadığı ve kasten çocuğa sahip çıktığı belli. İkisi de kendisinin evladıymış gibi sahip çıkıyor. Esas çocuk hangisinin olduğu belli değil. Davud (as)'a geldiler. Davud (as) içinden çıkamadı. Yine Sultan Süleyman (as)'ı çağırdı. Sultan Süleyman (as), iki kadını da çağırıp:

            – Ben oynamaya gideceğim, biriniz davanızdan vazgeçin, yoksa çocuğu ortadan keser ben bölüştürürüm, dedi. Evvelce celladı gizlice; "Ben çocuğu ortadan kes derim. Sen satırı kaldır kesermiş gibi yap, satırı vurma. Ben bağırırım vur derim, sen vurma" diye tembihlemişti. Çocuğu getirtti. Kadınların hiç birisi davasından vazgeçmeyince, çocuğu yere yatırttırıp, cellada "vur" diye bağırdı. Cellat satırını kaldırınca; çocuğun esas annesi, çocuğun kesileceği kanaatine varıp, "ben davamdan vazgeçiyorum, vurma" diye bağırdı. Diğeri seslenmedi. Sultan Süleyman (as):

            – Çocuk davasından vazgeçenindir. O öleceğine acıdı, diğeri ölürse onun çocuğu, ölmezse benim diye acımadı, dedi. Çocuğu annesine verip, diğer kadını cezalandırdı.

            Davud (as)'ın içinden çıkamadığı birçok mevzuaları zekâ üstünlüğü ile Süleyman (as) halletmişti. İşte akıl ile fetva budur.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU