(Sûre-i Sâd, âyet 30)
Meâl'i:
Ve Davud için Süleyman'ı bağışladık. Ne
güzel kul, şüphe yok ki, O (daima Hakk'a) dönücü idi.
Sultan Süleyman (as)'ın çok büyük tahtı vardı. Tahtın üzerinde atlar koşu, askerler talim yapar, dünya yüzündeki bütün mahlûkat herşey o tahtın içine girerdi. Her mahlûkun ileri gelen padişahları orada olurlardı. Bütün kuşlar sürüyle saati geldikçe gelir, tahtın üzerinde oturan insanlara havada gölgelik yaparlardı. Yılanlar, zehirli böcekler aklına gelen her çeşit hayvan içinde, kendi görevinin başında olup, aslanlar, kaplanlar, yırtıcı canavarlar tahtın kapısında bekçilik görevi yaparlardı. Sultan Süleyman (as)'ın, bütün mahlûkat emrine girip, sürülerin hepsi itaat ederlerdi.
(Sûre-i Enbiya, âyet 81)
Meâl'i:
Ve Süleyman'a da şiddetli esen rüzgârı (musahhar
kıldık) ki, içinde bereketler vücuda
getirmiş olduğumuz yere onun emriyle ceryan ederdi. Ve biz her şeye âlimleriz.
(Sûre-i Sâd, âyet 37)
Meâl'i:
Şeytanları da, herbir binâ yapıcı ve
dalgıç olanı da (musahhar kıldık),
onun emrine verdik.
Ayrıca cinler ve rüzgâr da
emrindeydi. Bir tek periler emrinde değildi. Rüzgâra ne kadar emrederse, o
kadar eser. O muazzam sarayı, sabahtan öğleye kadar onbeş günlük yol, öğleden
akşama kadar onbeş günlük yol giderdi.
(Sûre-i Sebe, âyet 12)
Meâl'i: Süleyman'a da rüzgârları (musahhar
kıldık) sabahtan zevâle kadar (gidişi) bir aylık ve zevâlden guruba kadar (gidişi
de) bir aylık yol kadar idi. Ve onun
için bakır madenini sel gibi akıttık. Ve onun önünde Rabb'inizin izniyle
çalışan bazı cinlerde var idi ve onlardan her kim bizim emrimizden sapmış
olursa ona da ateş azabından tattırmış olduk.
Bu âyette de; güneşin
gurubundan zevalına kadar (yani güneşin doğmasıyla batması arasında) bir aylık
yol uçardı, buyuruyor.
İsterse uçmaz, havada
dururdu. Yaz günü ne kadar sıcak olursa o kadar yayla yere uçar, orada yayla
yapardı. Hava soğuyunca oradan engin bir yaylaya, kışın Arabistan'ın normal bir
yerine uçardı. Ne kışın bir soğuk, ne yazın en ufak bir sıcak görmezdi. Bütün
mahlûkat kendisine şikayetçi olunca o mahlûkların hepsinin mahkemesini kendisi
yapardı.
Sûre-i Neml (neml:
karınca); Karınca Sûresi demektir. Sultan Süleyman (as) sarayı ile, erkânıyla,
bütün mahlûkatla havanın yüzünde, bulutlardan yukarıda uçup gidiyordu.
(Sûre-i Neml, âyet 18, 19)
Meâl'i: Vaktaki, karınca vadisi üzerine geldiler,
bir karınca dedi ki:
– Ey karıncalar! Yuvalarınıza giriniz, Süleyman ve onun
askerleri farkında olmaz oldukları halde sizi kırmasınlar.
(Hz. Süleyman) Artık onun sözünden gülercesine tebessüm
etti ve dedi ki:
– Ya Rabbi! Bana ilham buyur, bana ve anama babama in'am
buyurmuş olduğun nimetine şükredeyim ve senin razı olacağın salih amelde
bulunayım ve beni rahmetinle salihler olan kullarının zümresine idhal buyur.
Bir karınca dedi ki:
– Ey karıncalar!
Meskenlerinize çekilin, Süleyman'ın askeri geçiyor. Bu sesi havanın yüzünde
uçup giden Sultan Süleyman (as) duydu. Rüzgâra emretti. Rüzgâr karıncayı
avucunun içine getirdi. Sultan Süleyman (as):
– Hey hayvan! Ben zalim
miyim? Süleyman'ın askeri geliyor, sizi tepeler, dedin. Karınca:
– Hayır, sen zalim
değilsin. Havanın yüzünde, sarayınla, bu saltanatla uçtuğunu, Allahu Teâlâ bana
bildirdi. Belki de aniden konaklarsınız. Sizin askeriniz, bizim karıncaları
görmez veya ehemmiyete almaz. Yüz binlerce insan, hayvan, mahlûkat tepeler,
öldürür diye korktum, deyince Sultan Süleyman (as) rüzgâra emretti:
– Bunu yuvasının başına
bırak, dedi ve rüzgâr oraya bıraktı.
(Sûre-i Neml, âyet 16)
Meâl'i: Ve Süleyman Davud'a varis oldu ve dedi ki:
Ey nas... Bize her kuşun dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphe yok
ki, elbette bu, apaçık bir inayettir.
Kur'an-ı Kerim'de
buyuruyor:
(Sûre-i Neml, âyet 20)
Meâl'i: Ve kuşları teftiş etti ve dedi ki:
– Bana ne oldu? Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa gaiplerden mi
oldu?
Sultan
Süleyman (as), kuşları teftiş etti. Bir kuşu göremedi. O da Hüdhüd kuşuydu. Buyuruyor ki:
– Bana ne oldu, ben
Hüdhüd'ü göremiyorum. Yoksa hüdhüd gaiplerden mi oldu?
Çölde su lazımdı, suyun
yerini hüdhüd kuşu bilir; gagasını
nereye vurursa, orayı yararlar (kazarlar) su çıkartırlar, bütün mahlûkat
içerdi. Sultan Süleyman (as)'ın canı çok sıkılmıştı. Asker, mahlûkat herkes
yerde hazır, fakat suyun yerini gösterecek hüdhüd kuşu yoktu.
Sultan Süleyman (as) bir
gün hüdhüd'ü arıyordu,
Gerek olmuş idi.
Hüdhüd'ün vazifesi de
suyun yerini bulmak idi.
Onun için kuşlarına
soruyor, arıyordu.
(Sûre-i Neml, âyet 21)
Meâl'i: Sultan Süleyman (as) kendinden izinsiz
Hüdhüd kuşunun gittiğine ve suyu bulamadıkları için canı sıkıldı. Dedi ki:
– Ya onu zıddı olan bir kuşa dövdürür, onunla terbiye
eder, ya da boğazlarım, yahutta bana hayırlı bir havadis ile gelsin.
Sultan Süleyman (as):
– Hüdhüd kuşu bana hayırlı
bir haberle gelirse, kendini affederim.
Hayılı haberle gelmeyip, vaktini
boşa geçirmişse, bizi oyalamışsa ya zıddı olan bir kuşa dövdürür, ya da boğazlarım,
dedi. Aradan biraz zaman geçti. Hüdhüd kuşu müjdeli bir havadisle geldi.
(Sûre-i Neml, âyet 22, 23,
24)
Meâl'i: Hüdhüd geldi dedi ki:
–
Hüdhüd:
– Ben bir memlekete
gittim. Onların bir melikeleri, padişahları var. Onlar güneşe tapıyorlar. Sana
ordan haber getirdim. Sultan Süleyman (as) çok sevinmişti. "Onları da
müslüman eder, dinime dönderirim" dedi. Kuş suyun yerini gösterdi, su
çıktı. Herkes suyu içti, rahatlamıştı. Sultan Süleyman (as) kıza (Melike'ye)
bir mektup yazdı.
(Sûre-i Neml, âyet 28, 29,
30, 31, 32)
Meâl'i: Şu mektubumu götür. Onların görmedikleri
bir yerde saklan, bakalım ne yapacaklar?
(Hükümdar
olan kadın) dedi ki:
– Ey ileri gelenler! Şüphe yok ki bana çok şerefli bir
mektup bırakıldı. O muhakkak ki, Süleyman tarafından ve şüphe yok ki, o:
"Rahman, Rahim olan Allah'ın ismiyle" (başlanılarak yazılmıştır.) (Şöyle ki:) Bana karşı tekebbürde bulunmayın ve bana
müslümanlar olarak geliniz. Dedi ki:
– Ey ileri gelenler! Bu işim hakkında bana fetva veriniz.
Siz hazır bulununcaya değin ben bir işimi kestirmiş değilim.
Mektupta:
"Bu mektup
Süleyman'dandır. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlıyorum. Bana müslüman
olarak gel." yazılıydı. Hüdhüd kuşu mektubu aldı. Kızın yatak odasına
girdi, yastığın üzerine mektubu koydu, kendisi gizlendi. Kız uyandı, yastığın
üzerindeki mektubu gördü, açtı, okudu ve çok korktu. "Nöbetçilere
görünmeden bu mektup benim yatağıma kadar nasıl geldi?" diye düşündü. Kız
akıllıydı. Kumandanlarını topladı:
– Bana bir mektup geldi.
Yastığımın üzerine bırakmışlar. Kimin getirdiğini bilmiyorum. Bundan da çok
korkuyorum. Mektubu koyan büyük bir fen'ne, görüşe sahip olmasa, hiç kimseye
görünmeden benim yastığımın üzerine nasıl koydu? dedi.
(Sûre-i Neml, âyet 33)
Meâl'i:
Emir senindir, sen emret. Emrini yerine
getiririz. Bizim karşımıza duracak bir güç yok. Harp et dersen, harbederiz.
Kız cevap verdi:
(Sûre-i Neml, âyet 34)
Meâl'i:
Bir hükümdar bir hükümdarı yıkıp da
yerine geçerse evvelki hükümdarın zamanındaki aziz olan (hürmet edilen)
kimseleri zelil (hor) eder, zelil, hor olan adamlarını da aziz eder.
Bir hükümdar bir hükümdarı yıkıp da, yerine geçerse, harple alırsa, evvelki hükümdarın zamanındaki aziz adamları zelil, zelil adamları aziz eder. (İş başında, yüksek rütbede olanları hapislere, zindanlara attırır. Onların sevmediklerini de iş başına geçirir. Kumandan, vezir, padişah yapar.) Şimdi bizi harple yenerse hepimizi zindana attırır veya astırır. Sevmediklerimizi de bizim yerimize, makamımıza geçirir, dedi. Kumandanlar:
– Öyleyse sen bilirsin, dediler.
(Sûre-i Neml, âyet 35)
Meâl'i:
Ve muhakkak ki, ben onlara bir hediye
ile (bir heyet) göndereceğim, artık
gönderilenlerin ne ile dönüp geleceklerine bakacağım.
(Melike) Kız:
– Barış için hediye gönderelim. Yapılması imkansız zor tekliflerde bulunalım. İşçiliği bizden üstün mü? Aklı, zekası bizden kuvvetli mi? Öğrenelim ondan sonra ona göre karar verelim, dedi. Hediyeler hazırlattı. Kırk kişi oğlana benzeyen kız, kırk kişi kıza benzeyen oğlan; bunları aynı tipte traş yaptırıp, aynı biçimde elbise giydirip gönderdi.
– Bunların hangisi kız, hangisi oğlan? Yanlarına yaklaşmadan, uzaktan baksın söylesin. (S biçiminde içi delik bir taş). Buna iplik taksın. (Yine S biçiminde bir taş) Bu taşı da S biçiminde delsin. Hediyyeleri kendisine verin. Hediyyeler kıymetli olsun. Bunlar gittiler, hediyyeleri götürdüler.
(Sûre-i Neml, âyet 36-37)
Meâl'i:
Hediyyeyi getirenlere Sultan Süleyman
(as) dedi ki:
– Sizin hediyyeniz,
sizi ferahlandırır. Bana müslüman olarak gelsin.
Onlara dön, elbette onlara öyle ordular ile gelirim ki, onların bunlara
karşı takatları yoktur. Ve elbette onları zelil ve onları hakir (kuvvetten
mahrum) kimseler oldukları halde oradan
çıkarırım.
Sultan Süleyman (as):
– Hediyyelerin aynısını gösterin, dedi. Hediyye getiren adamları çöp kutularının olduğu yere götürdüler. Aynı o hediyyelerin benzeri altın, gümüş, incilerden olan çöp kutularının içine çöp doldurulmuş olduğunu gördüler. Onlar sarayın üstünde çöp kutusu olarak kullanılıyordu. Sultan Süleyman (as):
– Sizin hediyyeniz sizi ferahlandırır. Bana hediyyeyle değil, müslüman olarak gelin, dedi. Bütün mahlûkat sarayın üstünde, kuşlar içinde gölge yapmış, rüzgâr sarayı havaya kaldırıp götürüyor. Bunları gördüler:
– İyi ki harp etmemişiz, dediler. (Melikeye) Kıza çok hak verdiler. "S biçimindeki delikli taşa bir iplik tak" dediği için, Sultan Süleyman (as) ufak bir sarı karınca getirttirdi.
– Şu ipliği ağzına al, deliğin bu başından gir, öbür başından çık, dedi. Karınca öyle yaptı. İplik hemen takılmış oldu. "S biçimindeki diğer taşı da delsin" dediği için; Sultan Süleyman (as), taş ve demir delen kurda emretti. Kurt aynen o şekilde deldi.
– Bu seksen kişinin hangisi kız, hangisi erkek? Ayırt et, dediler. Sultan Süleyman (as) bunlara yağlı bir yemek yaptırdı. (O zamanda kaşık yok, elleriyle yerlerdi.) Elleri bütün yağ oldu. İbrik, leğen, sabun getirttirip, bunlara "ellerinizi yıkayın" dedi. Elleri yağlı olduğu için hemen iyice temizlenmedi. Bunlar ellerini iyice temizlenmesi için tam yıkaması lazım. Bunların çömelmelerinden, ellerini yıkamalarından, tutumlarından bildi.
– Şu kızdır, bunu bu tarafa, bu oğlandır, bunu bu tarafa ayırın, diyerek kızları, oğlanları ayırttı. Yine:
– Bana müslüman olarak gelsinler, dedi. Bu heyet gittiler; askerini, ordusunu, saltanatını, rüzgârın bile emrinde olduğunu söylediler. Kız (Melike) "Ben gideyim" diye yola çıktı. Sultan Süleyman (as):
– Kız benim yanıma gelmeden önce Yemen'den Kudüs'e(Mescid-i Aksa'ya) o kızın sarayını, tahtını kim getirecek?
(Sûre-i Neml, âyet 38-39)
Meâl'i:
(Hz. Süleyman) dedi ki:
– Ey ileri gelenler!
Hanginiz bana onun tahtını, onların bana müslümanlar olarak gelmelerinden evvel
getirir.
Cin taifesinden bir ifrit dedi ki:
– Ben onu daha sen oturduğun yerden ayağa kalkmadan sana
getiririm ve şüphe yok ki, ben onun üzerine elbette kuvvetliyim, eminim.
Cinnilerden bir ifrit:
– Sen oturduğun yerden ayağa
kalkıncaya kadar ben getiririm, dedi. Sultan Süleyman (as), o kızın tahtını
kendisi getirmiyor, ümmetini deneme yapıyordu. "Bakalım içlerinde büyük
keramet yapabilecekler var mı?" Bunun için Sultan Süleyman (as) cinninin
getirmesini istemedi. İnsanlardan birisinin getirmesini istiyordu.
Şeyh Abdülkadir Geylani
Efendimiz Hz. kitabında:
Sultan Süleyman (as)'ın
baş veziri, Asaf bini Berhaya "Kayyüm" ismine mazhardı. "Ya
Kayyüm" dedi, köşk (saray) geldi, diye yazıyor.
(Sûre-i Neml, âyet 40)
Meâl'i: Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat da
dedi ki:
– Ben onu sana başını çevirip bakıncaya kadar getiririm.
Vaktaki (Hz.
Süleyman(as)) Onun sarayını kendi sarayının yanında gördü.
Dedi ki:
– "Gale haza min fadlı Rabbi" Bu benim
Rabb'ımın büyük bir fadlıdır. Ben şükür mü edeceğim, küfür mü edeceğim, diye
beni sınamak için veriyor. Ya Rabb'i sana yüz binlerce şükürler olsun, diye
secdeye kapandı.
Asaf bini Berhaya:
– Ben, sen başını çevirip
bakıncaya kadar getiririm, dedi. Sultan Süleyman (as) başını çevirip baktı ki;
saray gelmiş, Allahu Teâlâ'ya şükrane olarak "Bu, benim Rabb'ımın büyük
bir fadlıdır, hediyyesidir. Elhamdülillah benim ümmetimde bu gibi keramete eren
zatlar yetişmiş" diyerek hemen secdeye kapandı. "Şükür mü edecek,
küfür mü edecek diye beni denemek için Rabbım bunu verdi. Ya Rabbi! Sana
yüzbinlerce şükürler olsun" dedi.
Asaf vezire bir hal olup,
Geçmiş idi masivadan,
Kayyum deyip haykırınca,
Getirdi hallâkû Alem.
* * *
Nuh'un gemisine bühtan edenler,
Yelken açar yel kadrini ne bilir,
O Süleyman kuş dilinden bilirdi,
Her Süleyman dil kadrini ne bilir.
Arap atlarında
olur fırkalar,
Kimi sarhoş
gezer, kimi ırgalar,
Gübreliğe
konup kalkan kargalar,
Has bahçede
gül kadrini ne bilir.
Sultan Süleyman'a kalmayan
dünya,
Bu dağlar yerinden ayrılır
bir gün,
Nice bin senedir çürüyen canlar,
Hakk'ın emriyle dirilir
bir gün.
Mahşer yeri derler yolun yarısı,
Dünyada
ettiğin verir sorusu,
Benim en
korktuğum sırat köprüsü,
Cehennem
üstüne kurulur bir gün.
Gökteki yıldızın üçü
terazı,
Ülger ile aşar gider
birazı,
Yarın mahşer günü sorarlar
bizi,
Hakk mizan terazi kurulur
bir gün.
Karacaoğlan
söyler sözün geçersin,
Ecel şarabını
bir gün içersin,
Sende sırat
köprüsünden geçersin.
Amelin arkana
verilir bir gün.
KARACAOĞLAN
Sultan Süleyman (as)'a cinniler:
– O kızın ayakları keçi ayağı gibi, tırnağı çatal, ayakları kıllı aklı yok, kendi deli, dediler. Çünkü, Sultan Süleyman (as) o kızla evlenirse perilerde emrine girecekti. Bunu da cinniler istemiyordu.
(Sûre-i Neml, âyet 41, 42)
Meâl'i:
Dedi ki:
– Ona tahtını boyayın,
bakalım onu tanıyabilecek mi, yoksa tanımayacak mı?
O vakit (o
hükümdar kadın) geldi, denildi ki:
– Sultan Süleyman (as)
ile Belkıs'ın (kızın) arasında bir su vardı. O suyun üzerine Sultan Süleyman
(as) camdan bir köprü yaptırdı. Maksadı kıza ayağını çemretmek (eteğini yukarı
çektirmek) ve tırnağı çatal mı Ayağı (keçi ayağı) gibi kıllı mı? Yoksa kız
ayağı mı? görmekti. Çünkü cinniler, Sultan Süleyman (as) ile evlenmemesi için
kızı karaladılar: "aklı yok, ayakları keçi ayağı gibidir" dediler.
Sultan Süleyman (as) aklını denemek için sarayını boyattırdı:
– Bu senin sarayın mı?
dedi. Kız:
– Tam o dur, o!
deyince bildi ki aklı tamam. Bu sefer de camdan köprüyü görmüyor. Suda
boğulacağım zannediyor.
–
Yanıma gel, diye çağırdı. Camdan köprü görünmüyor, su görünüyordu. Kız:
"Bana, suya gir diye zor ediyor.
(Sûre-i Neml, âyet 44)
Meâl'i:
(Lehum gavarir) O camdır, ayakkabını
giy, korkma yürü, dedi. Kadın:
– Ben
Sultan Süleyman (as) çağırdı:
–
O su zannettiğin camdan bir köprüdür. Elbiseni soyma, yürü gel, dedi. Kız
yürüdü cam olduğunu gördü. Bu olaylardan, Sultan Süleyman (as)'ın fen'ni,
san'atı, hem de onun ümmetindeki büyük evliyalar ortaya çıkmıştır. Kur'an-ı
Kerim'de: "Onun arşı çok büyüktü" (Sûre-i
Neml, âyet 23) diyor. Yani içine onbinlerce adam alan sarayı, bir
saniyede getiriyor. Bunu Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ Sûre-i Neml, âyet 40'da
söylüyor. İnanmazsan Allah (cc)'ın sözü. İnansan bu akılla, fen ile yapılacak,
akıla sığacak iş değil. İşte Kur'an akılla ölçülmez. Ancak iman etmek lazım.
İnanmazsan Kur'an'ı inkâr eder ve küfre varır kafir olursun. Evliya kerametine
en büyük delildir. İnsandan ne beklenir, insanda ne var? diyenler, keramet-i
Evliyayı inkar
Onlarda öyle zuhur ederse, Sultan-ı Enbiya, Resûlü Kibriya Muhammed Mustafa (sav)'in âlemlerin Efendisinin ümmetinde ondan kat kat daha büyük kerametler gösteren olması lazım değli mi? İmanınız, itikâtınız kuvvetli olsun. Allah (cc)'a inanan Kur'an'a da inanır. Ben, Kur'an'a inandım de; Kur'an'ı huzurla, kır'atıyla oku, sonra bu gibi Evliya kerametine itiraz edersen, senin kuru sofuluğun kaç para eder. Hz. Meryem'e cennetten devamlı yemek ve meyve geldiğini Kur'an'da söylüyor: "Zekeriyya (as): Her dahil oluşunda, her gelişinde cennet meyvelerinin Hz. Meryem'e geldiğini görürdü." (Sûre-i Ali İmran, âyet 37) Her gelişinde deyince ömür boyu devamlı cennetten meyve ve yemek geliyor, kendisi de yiyor.
Asaf bini Berhaya, Hz. Meryem ve Ashab-ı Kehf'te Peygamber değil Evliyadır. Ashab-ı Kehf üç yüz dokuz sene yemeden, içmeden uyudular. "Yarım gün mü, bir gün mü yattık" dediler. Allahu Teâlâ onları yedirmeden içirmeden yaşattı. Bunların hepsini Allahu Teâlâ mahşerde bizden soracak. Sen bunları biliyordun, neden açıklamadın, küçümsedin, aksini iddia ettin? diyecek. "İnsanda ne keramet var? Şu zamanda keramet yok, o gibi şeyler imkânsız, anlattıkların akla sığmaz, bunlar hep yanlıştır" diyorlar. Maazallahu Teâlâ.
* * *
Kız (Melike), Sultan Süleyman (as)'ın yanına geldi:
– Ben sana evvelden iman
ettim, dedi. Müslüman oldu. Yemen'i, perilerin hepsini Sultan Süleyman (as)
müslüman etti.
Sultan Süleyman (as),
filleri gezmeleri için bırakır, onlarda gider, karıncaların olduğu bir düzlükte
gezer, yatar, bilmeden onları ezerdi. Karıncaların beyi, Sultan Süleyman (as)'a
geldi:
– Senin filler bizim
yuvamızı tepeliyor, yuvarlanıyor bizi eziyor. Bu fillere söyle, bizim oraya
gelmesinler. Ortada sen olmasan, ben onların hepsini öldürürüm, dedi. Gelen,
karıncaların padişahı idi. Sultan Süleyman (as) karıncayı avucuna aldı:
– Hey hayvan! Sen çok sert
konuşuyorsun, hem de kendine çok güveniyorsun. Sen ufacık bir karıncasın,
fillere ne yapabilirsin? Karınca:
– Öyleyse fillerle bizi
başbaşa bırak, bak, gör ne yapacağız. Filler yine karıncaların olduğu yere
gider, tepeler, yatar, ezerler.
Karıncaların beyi bütün
karıncaları topladı. Bu yuvanın sekiz-on metre tabanından oymaya, dışarı
toprağı taşımaya başladılar. Yüzlerce, binlerce karınca körüğü (yuvası) hepsi
birlikte çalışıp en derinden lağma aldılar (toprak çektiler). Gittikçe
yukarıdan alıyorlardı. Toprak seviyesine yaklaşmıştı. Yine filler oraya
gelmişler, tepeleyip dururlarken altları olduğu gibi kepti (çöktü). Filler
çukura yuvarlandı. Karıncalar fillerin hortumundan, ağzından, burnundan, yol
buldukları her taraftan girmeye başladılar. Filleri öldürdüler. Sultan Süleyman
(as)'a fillerin gelmediğini haber verdiler. Geldi, baktı, gözleri ile gördü.
Filler ölmüştü. Karıncalar ağzından, burnundan, arka tarafından, girip girip
çıkıyorlardı.
O zaman Sultan Süleyman
(as) "Düşmanın karıncaysa da hor bakma" demiştir. Bu söz ondan
kalmıştır.
* * *
Osmanlı Padişahlarından
birinin zamanında, İstanbul'da "İrşad-i Baba" adında birisi mağarada
çalışırken, büyük kerametlere erdi. İstanbul halkı mağaraya taşınmaya başladı.
Bu padişaha kadar duyuldu. Padişah vezirle kendilerini tebdil-i kıyafet edip
derviş suretinde mağaraya geldiler. Padişah; tekkesi, sarığı, cübbesi yerinde,
hizmetçileri, odacıları olan ve herkesin kendine büyük Mürşid-i Kamil diye
hürmet edilen adamı beklerken; baktı ki, karanlık bir mağarada sırtında elbise
yok, deri giymiş birisi, altında bir post var. Başka hiçbir şeyi yok. Padişah
vezirine bakıp:
"Millette boşuna
geliyor, biz de boşuna geldik. Böylesi adamda ne olur? Milletin abartmasından
başka birşey değildir, olsa olsa ne olacak?" anlamında güldü. Dışarı
çıkalım diye işaret etti. Vezirde güldü, başını salladı. İrşad-i Baba'nın yönü
öbür tarafa olduğu için, bunları görmüyordu. Allah (cc) bunların halini İrşad-i
Baba'ya bildirdi. Bunlar mağaranın ağzından dışarı çıkarlarken, İrşad-i Baba şu
kasideyi söylemeye başladı:
Sakın hor
bakma, bu ebdal postuna,
Erenler üstüne
deriyi bağlar,
Gurbi İlahiye
vasıl olanlar,
Soyunur
kemhayı, deriyi bağlar.
Padişahla vezir durdular,
dinliyorlar. Diyor ki: Sen sırtımdaki posta, deriye bakıp beni hor görme. Çünkü
erenler, Allah'ın sevdikleri üzerlerine deri bağlarlar. Gurbiyyeti İlahiyyeye
vasıl olanlar, Hakk'a gurbiyyet, yakınlık kazananlar, senin kemhanı (süslü
elbiselerini) soyar, deri bağlar.
Bilal Babam da gömleğin üstüne, kuzu
derisinden yapılmış, kuzu tüyü üzerinde olan hırkayı giyerdi. Yaz, kış o
hırkayı çıkarmazdı.
Azına çoğuna
bakma dünyanın,
Tecrid-i
dünyada bile var şanın,
Sultan
Muhammed'e inen Kur'an'ın,
Mücellid
üstüne deriyi bağlar.
Sen zenginsin, ben
fakirim, Sen dünyanın azına, çoğuna bakıyorsun. Derviş hırkası giymişsin,
halbuki sen dünyada şanı çok büyük padişahsın. Muhammed (sav)'e inen Kur'an'ın
üzerine cildci deriyle cild yapıyor. O zamanda kağıt yoktu, deriye yazılırdı.
Cildde deriyle yapılırdı. Şimdi de en kaliteli cild yine deridir.
Gerçek derviş
isen hani teberin,
Acep var mı şu
dünyadan haberin,
Vücudunda üç
yüz altmış damarın,
Hâlik üzerine
deriyi bağlar.
Derviş hırkası giyip,
ellerine teber [dervişlerin; dayanmak için, ağaçlardan dal kesmek, canavardan
korunmak için kullandıkları ucu kesici olan âsâ (değnek)] almayı unutmuşlar.
Senin derviş olduğun doğruysa, teberin niye yok? Senin şu dünyadan da haberin
yok. Senin vücudunda üç yüz altmış damarının görünmemesi ve güzel görünmesi
için vücudunun her yerine, Allahu Teâlâ deriyi bağlamış. Derisini soysan ne
kadar çirkin görünür. İşte dünyadan da haberin yok.
Arif kibir
eylemez, devlet görünce,
Süleyman'a ne
söyledi karınca,
Bir âli
kahraman cenge girince,
Soyunur kemhayı
deriyi bağlar.
Akıllı adamlar zengin
olunca kibirlenmez. Sen kibirleniyorsun. Benimle konuşmuyorsun.
Sultan Süleyman karıncayı
küçük gördü, ona hor baktı. Filleri öldürttürdü. Sende bana hor bakıyorsun.
Karıncanın filleri öldürttüğü gibi, ben de senin sarayını, tacını, tahtını
yıkar, yuvanı dağıtırım, demektir. Bir kahraman, cengçi pehlivan harbe girerse
sırtına zırh giyer. (Zırhın bir çeşidi; manda derisinden yapılır, ona ne kılıç,
ne de ok tesir etmez. Sırtına o zırhı giyerdi. Eline kurumuş manda derisinden
yapılmış kalkanı alır. (Bunların bir kısmı demirden de olurdu) Beline taktığı
kılıcın kını, kuşağı o da deriden yapılırdı. Bir kahramanda senin sırtına
giydiğin süslü elbiseleri çıkarır, deriden zırh giyer, öyle harbederdi.
Şimdi bile askerlerin
sırtına giydikleri kütüklük, bel kayışı(palaska), giyme fişeklik hepsi
deridendir.
Ayağın
depredip çıkartma saftan,
Cihanı halk
etti nun ile kaftan,
Güneş baş
gösterse gûlle-i kaftan,
Her san'atın Piri deriyi bağlar.
Sen, benden ders almaya
geldin. Kalbini tam tut. O saftan ayrılma. Allahu Teâlâ cihanı, Nun ile Kaf'tan
yarattı. Güneş doğunca her san'atın piri deriyi bağlar. Kunduracılar, kasaplar,
lokantacılar önüne deri bağlar. Evvelce bu deriyi bütün dükkancılar, bakkallar
üzerimiz kirlenmesin diye bağlarlardı. Her san'atın piri deriyi bağlıyor.
Ben bir
bezirganım alın pacımdan,
Ser verir sır
vermem ölsem acımdan,
Mihnetli
dünyanın cevri ucundan,
Bu sefil
İrşâdî deriyi bağlar.
Ben bir bezirganım, siz
benden pac alın. Ders alın, tarikatıma girin. Acımdan ölsem, canımı veririm,
sırrımı vermem. Sıkıntılı dünyanın cevri cefasının ucundan bu sefil İrşâdî
deriyi bağlıyor.
Sultan Süleyman (as); bir
karıncadan soruyor:
– En kıymetli yemeğiniz
nedir? Karınca gitti, bir çekirge ayağı getirdi.
– En kıymetli yemeğimiz
budur. Bunu sana hediye ediyorum, dedi. (Hediye almak hakkında Peygamberimiz
(sav)'in hadîsi vardır.) Sultan Süleyman (as)'da bunun hediyesini aldı, kabul
etti.
* * *
Osmanlı Padişahlarından;
Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul'a bir cami yaptıracaktı. Bunun dikme, uzun
amud taşlarını Hindistan'dan, İstanbul'a vapurla getirtmiş. Vapurdan cami
yerine getirilmesi için görevliler tayin etmiş. Her taşın kızağına kırk-elli
çift manda, camız koşup sürüye sürüye taşı getiriyorlar. Bu iş için kendisinin
baş veziri (başbakanı) Sadrazamı görevlendirmişti. Taşlar gelip bitince
Sadrazam, Kanuni Sultan Süleyman'ın huzuruna çıktı. Kanuni, Sadramaza bakıp:
– Ne var? Sadrazam;
taşları caminin arsasına getirttim, diyecek
Süleyman'a bir
karınca
Bir çekirge
ayağın hediye getirdi,
En kıymetli
hediyemiz budur dedi,
Sultan
Süleyman hediyeyi
Bunu
kasideyle söylüyor. Yani sen Sultan Süleyman'sın, ben karıncayım.
Sultan Süleyman (as)'a gayri müslimlerden birisi:
– Allah, insanın rızkını ayağına getirir mi? diye sordu.
(Kur'an'da; rızkı Allah dilediğine bolaldır, Razzakî âlemdir, çalışmasan da, Allah (cc) verir. Siz Allah'a tevekkül edin. Allah (cc) herşeye kadirdir, buyuruyor. O zamanın kitabında da aynısı yazılı idi.)
Sultan Süleyman (as):
– Evet! Allah verir, deyince o adam:
– Bir misal göster, der. Sultan Süleyman (as), baykuşu çağırdı.
– İşte bu hiç rızk aramaz. Allah'a tevekkülü kuvvetli. Kendisinin yemesi için, her gün üç kuş gelir. Birisini yer, ikisini azatlar, dedi. Adam gitti bir baykuş tuttu. Bunu bir sandığa koydu. Ağzını kilitledi. "Haydi bakalım, Allah burda da rızkını versin". Bir sene sandığı açmadı. Hadiseyi, Sultan Süleyman (as)'a anlattı. Sandığı getirdiler, açtılar. Baykuş, kuş tüylerinin içine gömülmüş duruyor. Sultan Süleyman (as) sordu:
– Nasıl ettin? Baykuş:
– Aynı tevekkülü yaptım. Yine her gün üç kuş geldi, birini yedim, ikisini azad ettim, dedi. Sultan Süleyman (as):
– Hayatından memnun musun? Baykuş:
– Evet. Çok memnunum, dedi.
* * *
Sultan Süleyman (as) bir karıncaya:
–
Gece, gündüz çalışıyorsun. Senede ne
kadar yemek yersin? Karınca:
– Bir buğday tanesi bana bir sene yeter, dedi. Sultan Süleyman (as), bir krem kutusu gibi bir kutu içine bir tek buğdayla, karıncayı koydu. Bir sene sonra kutunun ağzını açtı. Buğdayın yarısı yenmiş, yarısı duruyor. Sultan Süleyman (as):
– Sen bir buğday tanesini bitirememişsin? Karınca:
–
Senin kutunun ağzını açmayı unutacağını düşündüm.
* * *
Yine bir karınca:
– Ey Süleyman! Senin
tacını, tahtını devirir, harabederim, diyor. Bunu, Sultan Süleyman (as) duydu
ve karıncayı avucuna aldı:
– Sen benim tacımı,
tahtımı nasıl devireceksin? Karınca:
– Hanım yanımdaydı. Biraz
ona karşı övünmek istedim. Senin
duyacağını ne bileyim, dedi. İşte Sultan Süleyman (as) her mahlûkla konuşurdu.
* * *
Bir gün bülbül, gülün
aşkına dayanamamış. Kuşlar, sarayın üstünde gölgelik yaparken, bülbül gül
dalına kondu ve ötmeye başladı. Bunu Sultan Süleyman (as)'a haber verdiler.
Sultan Süleyman (as) kargayı gönderdi.
– Git bülbüle söyle,
gelsin, dedi. Karga bülbüle gitti:
– Sultan Süleyman
(as) çok kızgın. Seni öldürttürecek,
kaç başını kurtar. Bülbül:
– Beni öldürttürecekmiş, ben gül dalının üstündeyken beni öldürtsün, dedi. Karga, Sultan Süleyman (as)'a geldi. Sultan Süleyman (as) sordu:
– Bülbül ne diyor? Karga:
– Sultan Süleyman'da kim oluyor, gitmeyeceğim, kendine böyle söyle, dedi. Sultan Süleyman (as), serçeye:
– Git bülbülü çağır, dedi. Serçe bülbüle geldi. O da:
– Sultan Süleyman seni öldürecek, çağırıyor. Gelme kaç, dedi. Bülbül yine aynısını söyledi:
– Ben gül bahçesinde ölmek
istiyorum. Sultan Süleyman (as) kartalı gönderdi. Kartalda bülbüle evvelkiler
gibi söyledi. Çünkü; bülbülün sesi güzel, kendi güzel. Bütün insanlar ve Sultan
Süleyman (as)'da onu seviyordu. Sultan Süleyman (as) en son hacı leyleği
gönderdi. Hacı leylek:
– Seni, Sultan Süleyman
çağırıyor. Niçin gelmiyorsun? Bülbül:
– Beni öldürttürecekmiş.
Ben de gül bahçesinden başka yerde ölmek istemiyorum. Hacı leylek:
– Öldürme felan
yok, sadece çağırıyor, dedi. Beraberce,
Sultan Süleyman (as)'ın huzuruna geldiler. Sultan Süleyman (as), kargaya ve
bülbüle sordu:
– Sen beni tanımamışsın.
Karga öyle söylüyor, dedi. Bülbül:
– O pislik yer, cife yer. O ağızdan doğru haber çıkar mı? Bana "seni öldürecek" dedi. Ben de gül bahçesinde öldürsün dedim. Serçeyi çağırdı. Serçe:
–
–
Allah, senin ayağına bir köstek vurmuş, kıyamete kadar adım atamazsın. Senin
ifadeni
–
Seni tanımadı,
– Sen leş, mundar yersin,
ağzından iyi bir söz çıkmaz. Senin ifadeni de kabul etmiyorum. En son Hacı
Leyleğe sordu. Hacı Leylek:
– Ben söyledim hemen
geldi. Evvelkilerin senin bülbülü öldüreceğini söyledikleri için gelmemiş.
Bülbül:
– Ben Hacı Leyleğin
ifadesini kabul ederim. Kendisi Hacc'a gider, doğrudur, emindir, dedi. Bülbül
de berat etti.
* * *
Sultan Süleyman zamanında,
bir kocakarı (yaşlıca kadın) çocukları için her sene bir ağacın başına çıkar,
ordaki yumurtaları getirir, pişirir, çocuklarına yedirirdi. Kuş, bunu Sultan
Süleyman(as)'a şikayet etti. Sultan Süleyman (as), bir ifrit görevlendirdi.
– Bu senede yumurtaları
alır, götürürse kendisini çarp dedi. (Cin çarpması derler ya.) Aynı gün geldi.
Yaşlı kadın, yine ağaca merdiven kurdu. Yumurtaları alıp yedirecekdi.
Merdivenin yarı yerine çıkınca, kapıya bir dilenci geldi. Yaşlı kadın aşağı
indi, dilenciye yemek verdi. Dilenci:
– Allah seni kazadan,
belâdan esirgesin, dedi. Yaşlı kadın yine ağaca çıktı. Yumurtaları aldı,
çocuklarına yedirdi. Kuş geldi:
– Yine yumurtaları çocuklarına yedirdi, dedi. Sultan Süleyman (as) ifrite soracak, ifrit yoktu. Altı ay sonra ifrit gelebildi. Sultan Süleyman (as) ifrite:
– Niçin çarpmadın, deyince ifrit:
–
Yaşlı kadın fakire, dilenciye yemek, ekmek verdi. O da "Allah seni kazadan, belâdan
esirgesin" dedi. Kadın ağacın başına çıktı, yumurtaları toplamaya başladı.
Bende kendini çarpacaktım. Bir rüzgâr beni aldı, çok uzaklara, başka âlemlere
götürdü. O zamandan bu zamana yol çekerim. Ancak gelebildim, dedi.
* * *
Sultan Süleyman (as) zamanında saçlı, sakallı çok ihtiyar biri çeşmede abdest alıyordu. Bir kuş geldi. Su içerken, ihtiyar taş atıp kuşun ayağını kırdı. Kuş, Sultan Süleyman (as)'a şikayet etti. İhtiyarı getirdiler. Sultan Süleyman (as):
– Sen bu kuşa taşla vurmuşsun, niçin vurdun? diye sordu. ihtiyar:
– Taşı aldım, attım o da
değdi. Sultan Süleyman (as) kuşa:
– Sen bu adamı gördün,
niçin kaçmadın? Kuş:
– İhtiyar, saçlı, sakallı
idi. Abdest alıyordu. Bu vaziyette abdest alması, sakallı, ihtiyar olması beni
aldattı. Bundan kötülük gelmez, dedim ve kaçmadım. Sultan Süleyman (as):
– Peki ihtiyara ne ceza
verelim? Kuş:
– Başındaki sarığı alın,
başına sarık sarmasın. Bundan sonra görenler de sarığına aldanmasın. O ceza
kendine yeter, demiştir ve öyle yaptılar.
* * *
Sultan Süleyman (as)'ın,
bir ailesi vardı. Sultan Süleyman (as) parmağındaki yüzükle tuvalete gitmez,
tuvalete gideceği zaman parmağındaki yüzüğü ailesine verirdi. Bir gün yine
tuvalete gitmesi gelmişti. Parmağındaki yüzüğü çıkarttı. Cinnilerden birisi
aynı ailesinin suretine girdi. Sultan Süleyman (as), onu ailesi zannedip yüzüğü
ona verdi. İfrit yüzüğü alınca; diğer ifritler yüzüğü ondan almak için üzerine
atıldılar. Çünkü yüzük kimde ise Süleyman odur. Parmağına takan, bütün
insanlara, hayvanlara, cinnilere her mahlûkata hükmedecek. Sultan Süleyman
olacaktı. Bir denizin üzerinde birbirlerinin elinden yüzüğü almak için
uğraşırlarken, yüzüğü denize düşürdüler. Denizde, bir balık yüzüğü yuttu.
Sultan Süleyman (as)'ın başında kimse kalmadı, dağıldı. Yüzük elinden gidince
mallarını da kapıştılar. Kendisi fakir düştü. Sultan Süleyman (as) gezmeye
başladı. Deniz kenarında, bir köye çoban durdu. Sultan Süleyman (as) sarayında
iken (yüzük elinden gitmeden) bu köyde çok çirkin bir kız görmüş ve "Ya
Rabbi! Bu kızı da isteyip, dünür gönderip alanlar olacak mı?" demişti. Bu
söz Allahu Teâlâ'nın ağrına gitti. Çünkü o kızı yaratan da Allah (cc) idi.
Allah (cc): "Ya Süleyman! Sen o kızı alabilmek için çok yalvaracaksın, çok
minnet rica edeceksin. Yalvara yalvara alacaksın." buyurmuştu.
– Sultan Süleyman (as)
aynı köye çoban durmuş, ailesi yok, çamaşırı kirleniyor, bakan yok. Her gün bir
evde yemek yiyor. Bu kıza dünür gönderdi. Kız:
– Ben bir sığır
çobanına varmam, dedi. Sultan
Süleyman (as) çok zaman arkasında dolaşıp, araya çok adam düşürüp kızın gönlünü
zorla yaptılar. Kızın adı Sultan'dı. Bununla evlenince kendi kendine "Ben
Sultan'ı da alacak, dünür gönderecek bulunur mu, bunu kim alır diyordum.
Halbuki benim kısmetimmiş". Sultan Süleyman'ındır. Bunun için padişahların
isminden önce Sultan kelimesi eklenmiştir. Sultan demek ondan kalmıştır.
Bir yahudi remil atmış,
denizde bir balığın karnında Sultan Süleyman'ın mührü olduğunu öğrenmişti.
Bunun için bütün balıkçıları çağırtmış, hepsine ücretlerini verip balık
tutturmuştu. Maksadı yüzüğü bulmaktı. Yalnız tutulan balıkların karınları
yarılacak, balıkçılara geri verilecekti. Balıkçılar balıkları alıp, satacaklar.
Hem de yahudiden ayrıca ücret alacaklardı. Sultan Süleyman (as) yedi yıl, sığır
çobanlığı yaptı. Çobanın karısı Sultan; balıkçılara gider, balıkçılar ona
hergün bir balık verirlerdi. O da evde pişirir, Süleyman'la beraber yerlerdi.
Bir gün Sultan, yine gitmiş, ayakta balık bekliyordu. Yahudinin adamları
gelmemişlerdi. Balıkçının bir tanesi Sultan'a acıyarak:
– Canım sende, yahudi
nerden duyacak, şuna bir balık vereyim, gitsin, dedi. Ve karnı yarılmamış bir
balık verdi. Sultan eve getirdi. Balığın karnını yardı. İçinden yüzük çıktı. Yüzüğü
rafa koydu. Akşam Sultan'la, Süleyman yemeklerini yediler. Süleyman (as) yüzüğü
gördü, tanıdı. Baktı ki kendisinin yüzüğü:
– Bunu nerden, nasıl aldın? diye sordu. Sultan olanları anlattı? Sultan Süleyman (as):
– Bize bundan sonra yokluk yok, dedi. Yüzüğü parmağına taktı. Bütün cinler, mahlûkat her şey yine emrine girdiler.
* * *
Sultan Süleyman (as), diğer Peygamberlerden beş yüz sene sonra cennete girecek. Sebebi de ömür boyu padişahlık yaptı, yokluk görmedi. Yalnız yedi sene, sığır çobanlığı yaptığında fakirlik çekti. Ömrünün diğer seneleri padişahlıkla geçmiştir.
Sultan Süleyman (as) ömrünün son zamanlarında Mescid-i Aksa'yı yaptırıyordu. Ömrü az kalmıştı. Ölürse herkes dağılacak, Mescid-i Aksa yarım kalacaktı. Ölmeden az evvel; Mescid-i Aksa'yı bitirmeleri için "Benim kapımı kimse açmasın, ben burdan bakıyorum. Mescid-i Aksa tamamlansın" dedi. Herkes, kendini ölmedi zannedip Mescid-i Aksa'yı bitirdiler. Her gün gelip baktıklarında, değneğine dayanmış, kendilerini izliyor, zannediyorlardı. Yedi sene çalıştılar. Mescid-i Aksa'yı bitirdiler. "Kapımı kimse açmasın" dediği için kimse kapısını açamıyordu.
(Sûre-i Sebe, âyet 14)
Meâl'i:
Sonra vaktaki, onun üzerine ölüm ile
hükmettik, onun vefat etmiş olduğunu âsâsından yemekte olan bir ağaç kurdundan
başkası onlara delâlet etmiş olmadı. Ol vakit ki, yere düşüverdi, cin taifesi
anlamış oldu ki, eğer gaybı bilmiş olsalar idi, o ihanetli azab içinde kalmış
olmazlardı.
Dayandığı değneğe ağaç kurdu geldi, değneği yedi. Bu yedi sene içerisinde ağaç çürüdü ve değnek kırıldı. Sultan Süleyman(as) düştü. Kapıyı açtılar ve kendinin ölmüş olduğunu anladılar. Kudüs'teki, kabrine gömdüler. Kabrin uzunluğu taşları ile beraber on bir metre olduğunu onun bekçisinden bizzat duyduğunu Bilal Babam söyledi. Allah (cc) şefaatlerinden ayırmasın. (Amin)
(Sûre-i Bakara, âyet 102)
Meâl'i:
Ve onlar Süleyman (as) mülkü aleyhine
şeytanların uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman, aslâ küfür
etmedi, fakat o şeytanlar kâfir oldular. Onlar nasa sihir ve Babil' deki iki
meleğe, Harut ile Marut'a indirilmiş olan şeyleri öğretiyorlardı. Bu iki melek
ise: "Biz ancak bir fitneyiz, sakın kâfir olma" demedikçe bir kimseye
sihir nâmına bir şey öğretmezlerdi. İşte bir takım kimseler bu iki melekten
zevç ile zevcenin arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat bunlar Allahu
Teâlâ'nın izni olmadıkça bu sihir ile bir kimseye bir zarar verebilir
değildiler. Onlar kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri
öğreniyorlardı. Yemin ederim ki onlar, o sihri satın alan kimse için ahirette
hiç bir nasip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir. Ne fena bir şey, mukabilinde
nefislerini satmış oldular.
Harut ile Marut iki melekti. Bunlar Arş-ı Âlâ'da sevapları, günahları izliyorlardı. Kendileri melek olduğu halde ibadetlerinin sevabı yoktu. Ondan çok az çalışan insanların ibadetlerinin sevabı ve dereceleri çok fazlaydı. Bu iki melek Allahu Teâlâ'ya:
– Ya Rabbi! Sen bizim ibadetimize derece, sevap vermiyorsun. Halbuki insanlar bizim yaptığımız ibadetten çok azını yapıyorlar. Onlara da çok büyük derece, çok büyük sevap veriyorsun. Niçin böyle oluyor? Ondaki hikmet nedir? Allahu Teâlâ:
– Sizde nefis, şeytan yok. İnsan oğlunda nefis ve şeytan var. Onlar nefisleriyle ve şeytaniyle mücadele edip, uğraşa uğraşa amel-i sâlih işliyorlar. Onun için onların yaptığı ibadetin derecesine sizin yetişmenize imkân yok. O melekler:
–
Ya Rabbi! Keşke bizi de insan olarak yaratsaydın. Bizde de nefis, şeytan olsaydı. Bizde onlarla
uğraşa uğraşa ibadet etsek, onların bu yüksek derecelerini, bu büyük
sevaplarını bizde alsaydık diye Allah'a (cc) dua ettiler. Allahu Teâlâ
dualarını kabul etti. Kendileri meleklikten çıktı, insan oldular. Nefis ve
şeytan kendilerinde de aynen olmuştu. İnsan olarak bunları Sultan
Süleyman(as)'ın kavmine, O'na yardımcı olmaları için gönderdi. Bunlar kazmayla,
kürekle, amelelikle çalışıyorlar, hem de ibadet ediyorlardı. İnsanları da
kötülükten, Allah (cc)'ın nehyettiği şeylerden men ediyorlardı. O zamanda
sihirbazlık çok yüksekti. Sihirle; bir adamı hasta etme, karı ile kocanın
arasını açma, hasta edip öldürme gibi sihirler ve sihirbazlar çoktu. Bunlarda
(Harut ile Marut), Sultan Süleyman (as)'a yardımcı olarak bu sihirleri
önlüyorlar, sihirbazları da öldürüyorlardı. Bunlar kazma ve kürekle çalışa
çalışa, kuru ekmek yiyerek ibadet edip, çok yorgun düşüyorlardı. Lüks hayat
yaşayan zenginlere çok imreniyorlardı. Şeytan, o zenginlerin hayatını çok güzel
gösteriyordu. Onlarda o zenginlerin hayatına imreniyorlardı. Nihayet şeytan
bunları azdırdı. Bunlar dediler ki:
– Kazma, kürek amelelikle
bizim zengin olmamıza imkan yok. Millete sihirbazlık günahtır yapmayın der,
Allah (cc)'ın emrini tebliğ eder, ondan sonra da bunlara karıyla kocanın
arasını açan, boşandıran sihirleri
öğretir, karşılığında para alır zengin oluruz,
dediler. Yani; siz yapmayın günahtır, haramdır diyecek, hem de öğreteceklerdi.
O sihiri öğrenince, öğrenen adam hangi kadında gözü varsa, kocası ile arasını
açıp, boşatıp, kendinin alabilmesi için çok para veriyordu. Bu paraya gözleri
kızıp: "Sihir haramdır, Allah'ın nehyettiğidir, siz yapmayın" der,
para karşılığında öğretirlerdi.
Halbuki kendileri bu
sihiri önlemek için, Sultan Süleyman(as)'a yardımcı olacaklardı. Bunlar
zenginlediler. Büyük mevkilere geçtiler. Birisi hakim, birisi de ya baş katip,
ya da savcı olmuşlardı. Mahkemeye bakıyorlardı. Genç, çok güzel bir kadınla,
kocası geçimsiz olup mahkemeye gelmişlerdi. Onlar kadına göz koydular. Ya
kadınla zina ettiler, ya da zinaya teşebbüs ettiler. (zina etmiş olmaları
lazım.) O zaman Harut ile Marut'u, Allahu Teâlâ Arş-ı Âlâ'ya çekti ve
kendilerinden nefisle şeytanı aldı. Yine melek yaptı. Onlara sordu:
– Siz dünya yüzünde
kötülüğü önleyecektiniz, halbuki bunu siz yaptınız. İnsan olmayı da siz
istediniz. Ben size bu dünyada dünya ömrü boyunca kıyamete kadar mı ceza
vereyim, yoksa kıyametten sonra mı? Onlar:
– Kıyametten sonra ebedi
olacak, hiç sonu gelmeyecek. Kıyamete kadar olursa sonu gelir, kurtuluruz. Sen
bize kıyamete kadar ceza ver, ondan sonra affet, dediler. Allahu Teâlâ, ikisini
de ayaklarından, zincirle Arş-ı Âlâ'ya
– Siz burada kıyamete kadar bu cezayı çekeceksiniz, buyurdu. O iki melek Sultan Süleyman (as) zamanından kıyamete kadar ceza çekiyorlar. Ondan sonra affolacaklar (Bunun esası, gerçek yönü budur. Belki kırk sene evvel Bilal Babamın vaazında duyduğum bu konunun içinde pek az hatırlayamadığım kısım olabilir, esas aslı budur.)
Bu sihirleri; Sultan Süleyman (as), sihirbazlara, sihir yazan kitapları, sihir yapan aletleri akla gelen her ne varsa toplattırıp, onu bir mağaraya doldurtturdu. En yüksek bilgili kimsenin dahi ileride açamayacağı ve orada kıyamete kadar saklı kalacağı mağaranın ağzını, o sihirbazlara çok itinalı, temkinli bir şekilde yaptırıp, kapattırdı. O sihirbazlar ölünce onların sihrini kimse bilemez oldu. Öylelikle o sihir kapandı. Sihirbazların kendileri de ölünce, onların üstünlüğü de dünya yüzünden kalktı. O mağaranın da açılıp kapanma müddeti dolmuştu. O sihirlerin bazıları sihir değil; insanlığa yarayışlı yönleri vardı. Senede bir saat o mağaranın kapısı açılır, sadece o yarayışlı kitaplar okunurdu. Kimse mağaradan dışarı bir şey çıkaramaz, esas sihirlere de el sürülemezdi. Daha sonra büsbütün kapandı ve açılmadı. O sihirler şimdi dünya yüzünde yok. Musa (as) zamanındaki Firavun'un sihirbazları da çok kuvvetliydi.
(Hadis-i Şerif, REH No: 4117)
Manâ'sı:
Davudoğlu Süleyman'ın annesi Süleyman'a
dedi ki:
– Yavrum, gece fazla
uyuma! Çünkü gece çok uyumak kişiyi kıyamet gününde fakir bırakır.
Bir Yahudi'nin oğlu, Davud (as)'ın oğlu Sultan Süleyman (as)'la aynı gün doğmuştu. O da çok zekiydi. Yahudi ölürken oğluna vasiyet etti:
– Senin zekân denginde, Davud (as)'ın oğlu Sultan Süleyman'dır. Sen ondan sakın, diğer insanları zekâ üstünlüğü ile yenebilirsin ama onu yenemezsin, dedi. Davut (as)'da vefat, ederken Sultan Süleyman (as)'ı çağırıp:
– Benim hazinedarım Yahudinin oğlu ile aynı gün, aynı saat dünyaya geldiniz. (Bir sene içerisinde bir dakika var, onda iki yıldız birleşir. O anda ana rahmine düşen çocuk dünyanın en akıllı adamı olur. Bunu, Davud (as) hesaplamış biliyordu. Hazinedarı Yahudiyi bu yıldızları takip etmek için görevlendirdi. Davud (as), ailesi ile birleşti. Yahudi de işin farkına varıp o da birleşti. Çocuklar bu yüzden akıllı oldular.) Senin zekâ üstünlüğün ile Yahudinin oğlunun zekâ üstünlüğü aynıdır. Sen onu ara bul. Ya onu öldür, yahut müslüman et. Seni zekâ ile yenerse o yener demişti.
Sultan Süleyman (as) çok kıymetli altın, gümüş taşlar ile bir ev yaptırdı. Bütün dünyanın her yerine ilan etti.
– Bu evin kıymetini kim bilir, beni kim ikna ederse şu kadar kendisine ikramiye vereceğim diye çok para vaad etti. Maksadı, Yahudinin oğlundan başkasının buna kıymet biçemeyeceğini biliyordu. Yahudinin oğlu bunu duyar duymaz Sultan Süleyman'ın kendisini arattırdığını, bulamadığını, bunun kendisini bulmak için bir alet olduğunu anladı. Hiç kimsenin, kendisinden bir şey sezmemesi için bir köye çoban durdu. Giden gelen adamlardan bunları sorup devamlı haber alıyordu. Çünkü kendini bulmak için, Sultan Süleyman'ın azimli olduğunu anlamıştı. Bir gün bir pınar başında koyun sularken bir kervan gelip konaklamışlardı. Yahudinin oğlu bunların yanına geldi. Nereye gittiklerini sordu. Bir kızı gösterdiler:
– Bu Konstantin'den geliyor. O zamanın hesap uzmanı, Sultan Süleyman'ın yaptığı binayı hesap edip, ikramiyeyi alacak. O zamanda kağıt yoktu. Yazı deri üzerine yazılırdı. Kervandaki hayvanların yükü deriydi. Üzerinde hesap yapmaları için hayvanlara deri yüklemişlerdi. Yahudinin oğlu bunları duyup, kızı da görünce güldü. Kız da çok zeki idi. Yahudinin oğlunun, kendilerinin yaptıklarını beğenmeyip, benimsememek tarzında güldüğünü anladı. Çocuğa sordu:
– Neden güldün? Çocuk:
–
Gençliktir güldüm.
– Sen doğruyu söylemezsen seni keseceğim, dedi. Çocuk korkmuştu. Doğruyu söyleyeceğine vaad etti. Çocuğu kaldırdı. Çocuk:
– Ben sizin aklınıza güldüm, dedi. Kız:
– Neden? Çocuk:
– Sultan Süleyman'ın aradığı başka, sizin aradığınız başka. Sultan Süleyman'ın yaptığı ev paha biçilmeyecek şekilde, hesap edilse okunamayacak şekildedir. Onun aradığı bir çift söz, sizin hazırladığınız kalem ile, hesap ile bulunmaz, ona güldüm. Kız:
– Sultan Süleyman (as)'ın aradığı nasıl bir söz. Çocuk:
–
Sen ona de ki: Arabistan kıtasının yedi senelik geliratı bu evin kıymeti dersen
– Bunun fiyatı Arabistan kıtasının 7 senelik geliridir, dedi. Sultan Süleyman (as) emretti. Kızı yakalatıp, huzuruna aldı.
–
– Ben çıkarttım, ben bildim, benim sözüm, dedi ise de Sultan Süleyman inanmadı. Nihâyet kızı yatırıp boğazlatmak istedi. Kız canından ümidini kesmiş, çocuğu nasıl bulduğunu, köyün adresini haber verdi.
Sultan Süleyman (as) çocuğu getirttirip, konuştu ve ikna etti. Çocuk müslüman oldu. Sultan Süleyman (as)'ın yanında vezir olarak kaldı.
Bilâl Babam'a dedim ki:
– Sûre-i Nemil'deki Sultan Süleyman (as)'ın, Belkıs'ın köşkünü getirttiği veziri Asaf bini Berhaya o çoban mıdır? dedim. Babam:
– Evet, çünkü o kadar akıllı çocuk müslüman olunca, Allah(cc) insanın aklına göre derece verir, onun için de en akıllı o olunca en yüksek dereceyi o aldı. En yüksek dereceyi alınca en büyük kerâmetler kendisinde görülmeye başlandı.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4177)
Manâ'sı:
Davud oğlu Süleyman'ın yüzüğünde (Lâ
ilâhe illallâh Muhammedun Resulallâh)
nakşedilmiştir.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4178)
Manâ'sı: Davud oğlu Süleyman'ın yüzük taşı semavi
idi, kendisine (gökten) atılmıştı.
Onu alıp yüzüğünün üstüne koymuştu. Üzerinde şu ibare nakşedilmişti. (Ennallahu
Lâ ilahe illa ene Muhammedun abdi ve Rasulu) 'Ben o Allahım ki, benden başka ilah yoktur, Muhammed kulum ve
Peygamberimdir.'