(Sûre-i Saffat, âyet 139)
Meâl'i:
Ve şüphe yok ki, Yunus da elbette
gönderilmiş (peygamber)lerdendir.
Yunus (as), kavmini imana
davet etti.
– Ey kavmim! Allah, beni
sizin üzerinize Peygamber olarak gönderdi. Ben ne dersem ondan ayrılmayacaksınız.
Onlar inanmadılar ve dediler ki:
– Sen Peygamber değilsin,
bizi kandırıyorsun.
(Sûre-i Yûnus, âyet 97-98)
Meâl'i:
Velevki, onlara her âyet gelsin. Pek
acıklı azabı görünceye kadar (küfürlerinde devam ederler).
Hiç bir şehir ahalisi
yoktur ki, (yeis halinde) iman etmiş
olsun da bu imanı ona faide versin. Yunus kavmi ise müstesna. Vaktaki iman
ettiler, onlardan dünya hayatında rüsvaylık azabını açıverdik ve kendilerini
bir müddete kadar müstefit kıldık.
Yunus (as)'a, Cenab-ı Hakkteâlâ Hz.:
–
Ya Yunus! Sen,
Yunus
(as), her ne kadar bunlara söylediyse de inanmadılar ve kendine tabi olanları
alıp, onların içinden çıktı. O belânın geleceğini dediği aynı gün gelince,
havadan ateş bulutları gelmeye başladı. Ara ara, tek tek ateş düşüyor, düşen
ateş suyla sönmüyordu. Havanın yüzü bütün ateş olmuştu. Krala haber verdiler. Kral:
– Yunus'u bulun, iman
edelim, dedi. Onlar:
– Yunus gitmiş, dediler.
Kral:
– Öyleyse kendinin
adamlarından birine iman edelim, bu belâdan kurtulalım, dedi. Adamlarına
baktılar, sözünü dinleyen herkesi götürmüş. Krala haber verdiler:
– Sözünü dinleyen hiç
kimseyi koymamış. Hepsini götürmüş, dediler. Kralları emretti:
– İnsan, hayvan ne varsa
ovaya toplayın. Hepsini ovaya topladılar. Kadınları erkeklerden, anneleri
çocuklarından ayırdı. Koyunları kuzularından, atları tayından, her hayvanı
yavrusundan ayırdı. Hepsi bağırmaya başladı. Hayvanlar yavruları, yavrular
anneleri için bağırıyor. Kadınlar çocukları, çocuklar da anneleri için
ağlıyorlar. Kralları ovaya, orta yere geldi, ellerini havaya açtı:
– Ey Allah'ım! Ben sana
bilsem, Yunus'un ettiği dua gibi dua edeceğim. Yunus'u bulsam, hemen iman
edeceğim ve kavmimi de iman ettireceğim. Nasıl dua edeceğimi bilmiyorum. Birtek
bildiğim şey insanları, hayvanları, yavrularını sana karşı bağırttırmaktır.
Bundan başka dua bilmiyorum. Bunların bağırma ve ağlamalarını yalvarma olarak,
Yunus'un ettiği dua gibi kabul eyle, dedi. Ateş bulutları dağıldı, düşen ateş
suyla sönmüyordu. Bilâhare o ateşler sönünce, közleri çakmak taşı oldu.
Kıyamete kadar içi ateş dolu, çakmakla birbirine veya çeliğe çarparsan ateş
çıkar. Onunla tutuşturur, ateş yakarlar. Ateş bulutları dağılınca, Kralları
sıkı emir verdi. "Çabuk Yunus'u bulun". Yunus'u bulana çok büyük
ödül, ikramiye vereceğini vaad etti. Yunus çok uzaklara gittiği için
bulamadılar. Allahu Teâlâ "Ya Yunus! Ben, onlara belâ vereceğim. Felan ayın, felan
gününde gel bak" demişti. Yunus (as) geldi, baktı, herkes işinde gücünde,
belâya dair en ufak bir eser görmedi. Başlarına belâ geldiğini, kendini
aradıklarını bilmiyordu.
Allahu Teâlâ
"gir" demişti. Onların içine girmiyor, Allah'ın emrine muhalefet
etmiş oluyor. Allahu Teâlâ'nın emrine muhalefet etmek, insanı cezalandırır.
Sana ne kadar ters, akiste gelse kabul etmek ve uygulamak lazım geldiği
anlaşılmaktadır.
"Ben içlerine
gidersem, beni yuhalarlar. Belâ gelecekti, hani niye gelmedi, yalan çıktın
derler. Bunlara görünmeden gideyim" dedi ve oradan ayrıldı.
(Sûre-i Saffat, âyet 140)
Meâl'i:
Vaktaki, O, dolu bir gemiye kaçmıştı.
Yunus (as), bir iskeleye geldi, vapura bindi. (Eskiden yelkenle çalışan kayıkların büyüğüne vapur denirdi.) Elli veya yüz tonluk bir vapurla giderken, vapurun önünü, bir balık çevirdi. Vapuru engelliyor, göndermiyordu.
(Sûre-i Saffat, âyet 141)
Meâl'i:
Derken kur'a çekmişte, mağlup olanlardan
olmuştu.
– Balık çok büyük, bu balık bir yem istiyor, yoksa gemiyi batıracak. Kur'a atalım. Kime düşerse onu balığa yem olarak atalım, dediler. Kur'a attılar. Yunus (as)'a düştü.
– Bu ihtiyar, hem de çok güzel adam. Yeniden kur'a atalım, dediler. Kur'a attılar, yine Yunus (as)'a düştü.
– Bu da olmadı, yine kur'a atalım, dediler. Kur'a attılar, tekrar Yunus (as)'a düştü. Cebrail (as) geldi:
– Sen, kavminden kaçtın.
Onlar iman etmek için seni arıyorlar. Onun için balığa yem olarak seni
atsınlar. Allahu Teâlâ böyle emrediyor, dedi. Yunus (as):
– Balığa beni atın, dedi
ve kendini attılar.
(Sûre-i Saffat, âyet 142)
Meâl'i:
Artık o melâmet eder (nefsini kınar) bir halde iken onu balık yutuverdi.
(Sûre-i Saffat, âyet 143)
Meâl'i:
(Hadis-i Şerif, REH No: 3552)
Manâ'sı:
Balığın karnında iken Yunus (as)'ın
yaptığı dua:
– Lâ ilâhe illâ ente
sübhâneke innî küntü minezzâlimin..." Müslüman bir kişi her ne şey için bu
duayı okursa, Allah mutlaka onu
(Sûre-i Saffat, âyet 144)
Meâl'i:
Elbette ki, onun karnında tekrar
dirilecekleri güne kadar kalırdı.
(Sûre-i Enbiya, âyet 87)
Meâl'i:
Ve Zünnun'u (yâd et) o vakit ki; öfkeli olarak gitmişti. Bizim
kendisini sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Derken zulmetler içinde (kalıp) niyazda bulundu ki:
– (Ya
Rabbi!) Senden başka ilâh yoktur, seni
tenzih ederim. Şüphe yok ki, ben zalimlerden oldum.
Balık, Yunus (as)'ı yuttu.
Denizin dibine daldı. Bir rivayette kırk gün, bir rivayette altı ay balığın
karnında (midesinde) bekledi. Elbiseleri eridi, eti yumuşadı, yani çok nazik
oldu. Bütün dünya denizlerini balığın karnında gezdi. İşte ilk defa denizin
dibini gezen; denizaltıyı ilk defa icat eden, Yunus (as)'dır. Balık denizaltı,
kendisi de şoför (kaptan)'dır.
Dünyada bir tek; belâ
geldikten sonra kurtulan kavim, Yunus (as)'ın kavmidir. Allahu Teâlâ, hepsinin
ömrü bitmiş, hepsine belâ gelmiş, hepsi cehennemlikti. Kâfir oldukları halde,
yalvarmaları Allah'a hoş geldi. Belâ kalktı, kurtuldular.
Şimdi bazı âlimlerimizin,
"Ervahı Ezelde yazılan takdir bozulmaz" dedikleri bu âyetlere göre
yanlıştır. Kur'an-ı Kerim'e muhalefet etmektir. Allah (cc) Ervahı Ezelde, Levhi
Mahfuzda ecelleri bitmiş bir milletin, bir memleketin on binlerce kişinin kâfir
oldukları halde, dualarını kabul etti. İşte ömür artar, eksilir. Başa gelecek
ibtilâlar, belâlar, sıkıntılar Allah (cc)'ın dilemesine göre azalır, çoğalır,
tehirlenir gelmez. Amma dua bunu değiştirir. Bunların da ömürleri bitmişken
yaptıkları dualar başlarına gelecekleri değiştirdi. Ömürlerini uzattı.
(Sûre-i Saffat, âyet
145-146)
Meâl'i: Artık O'nu kendisi hasta olduğu halde bir
açık yere atıverdik. Ve O'nun üzerine kabak nev'inden bir ağaç bitirdik.
Balık nihayet kendini,
bindiği iskeleye yakın bir yere getirdi. Ağzından dışarı çıkardı. Yunus (as)
yürürken ayağına, taşlar batıyordu. Vücudu çok yumuşamıştı. Bir bahçenin içine
girdi, kabak yapraklarını üzerine örttü. Sabah olduğunda çocuklar oynamaya
geldiler. Bir çocuk kördü. Öbür çocuklar oynadıkça bu da hevesleniyor, oynamak
istiyor, görmediği için yıkılıyordu. Yunus(as) acıdı, ellerini havaya kaldırdı
"Ya Rabbi! Şu çocuğun gözlerini aç." Çocuğun gözleri açıldı, görmeye
başladı, sevindi. Diğer çocuklarda sevindiler. O çocuk baktı ki, kabak
yapraklarının arasında, bir adam duruyor.
– Gelin bu adamı taşlayalım, dedi. Diğer çocuklar:
–
Biz onu saatlerdir görüyoruz. Bize
ne zararı var, taşlama kalsın, dediler. Bu çocuk:
– Taşlayalım, dedi. Onlar
taşlamayınca kendisi, taşla Yunus(as)'a vurmaya başladı. Her attığı taş etinin
içine gömülüyordu. Yunus (as):
– Ya Rabbi! Bir sözünü
dinlemedim, balığa yem ettin. Bir de yaptığına karıştım, beni taşlatıyorsun. Şu
çocuğun gözlerini tekrar kapa, ya Rabb! diye dua etti. Çocuğun gözleri kapandı,
kör oldu. Yunus (as)'da
kurtuldu. Sonra Yunus (as) kavminin içine geldi.
(Sûre-i Saffat, âyet 148)
Meâl'i: Nihayet iman ettiler, artık onları bir müddete kadar geçindirdik (faidelendirdik).
Onların hepsini imana
davet etti. Hepsi de müslüman
oldular.