Peygamberimiz;
Hz. Muhammed Mustafa (sav) genç iken, Ebû Cehil ve Peygamberimiz karşılıklı
gençleri bölüşmüş vaziyette birazı, Ebû Cehil'in arkasında birazı da,
Peygamberimiz (sav)'in arkasında gidiyor. Bunların arasında dövüş oldu. Ebû
Cehil tarafı galip gelmişti. Bu taraftan bir çocuk eline bir değnek almış, Ebû
Cehil tarafına vurup vurup düşürüyordu. Mekke'liler ve Beyler herkes bunları
uzaktan seyrediyorlar. O çocuğun cesareti herkesin dikkatini çekmişti. Herkes herhalde bu çocuk bizim diyordu.
Çünkü karşı taraf bozulmuş kaçıyordu. Hz. Hamza:
– O çocuk benim yeğenim
Muhammed'dir. Ondan başkası onu yapamaz, diyordu. Çocuklar gelince sordular. O
çocuğun Peygamberimiz olduğunu söylediler. Bunun üzerine iş daha da iddialı
olmuştu. Ebû Cehil çok güçlü hepsini yıkardı. Bazıları:
– Muhammed ile
ikisini güreştirelim, dediler. Ebû
Cehil kısbet giymiş meydana çıkmıştı. Mekke'nin bütün gençlerini yıktı. O arada
yaşlı meşhur bir pehlivan vardı. Ebu Cehil onunla güreşmek istedi. Pehlivan:
– Sen çocuksun ben seninle
güreşirsem ayıp olur. Ebû Cehil, altın sırmalı elbisesini göstererek:
– Eğer beni yıkarsan, bunu
sana vereceğim, diyordu. Pehlivan bu çocuğu yıkıp elbisesi kıymetli alırım diye
güreşmeğe razı oldu. Ebû Cehil onu da yıkmıştı. Ebû Cehil'in akrabaları Ebû
Cehil'i şimdiki deyimle "Şampiyon" ilan ettiler. Peygamberimizin
amcası, Hz. Hamza:
– Benim yeğenim Muhammed
bunu yıkar, diyordu. Yıkar yıkamaz derken güreştirmeğe karar verdiler. Hz.
Hamza, Peygamberimizin yanına gelip meseleyi anlattı.
– Olur gideyim, dedi. O zamanın güreş usulune göre birisi savunmaya geçer. diğeri yıkmaya çalışır. Sonra o birisi savunmaya geçer. Diğeri onu yıkmaya çalışır. Peygamberimiz (sav) savunmaya geçti. Ebû Cehil yıkmaya çalıştı. Ne kadar zorladı ise yerinden kımıldatamadı. Peygamberimizi orada sihir yaptı zannedip başka yere durdurdu. Yine yerinden kımıldatamadı. Ebû Cehil savunmaya geçince; Peygamberimiz bir eliyle tutup havaya kaldırdı ve yere vurdu. Ebû Cehil'in iki eğesi kırılmış, kendisi baygın hiç ses yok. O sırada Peygamberimiz (sav)'in üzerine yürüyüp, dövmek istediler. Hz. Hamza:
– Sizin çocuğunuz yıkarken hiç sesiniz çıkmıyordu. Yıkılınca neden zorunuza gidiyor, dedi. Kılıcı çekti. Ebu Cehil neden sonra gözlerini açtı. Hocalarımız derki:
–
Peygamberimiz zayıftı, fakirdi, açtı. Karnına taş bağlardı. Yani Peygamberimiz
güçsüz, kuvvetsiz, acizmiş gibi gösterirler. Halbuki Peygamberimiz (sav)'in
amcası Hz. Hamza müslüman olmazdan evvel ne güreşte, ne harpte kendini yenen
olmadı. Aslan avına tek başına giden bir tek Hz. Hamza idi. Amcası o kadar
güçlü idi. Müslüman olduktan sonra olsa kerâmetti deriz. Ama müslüman değildi. Bu zahir kuvveti idi. İşte Hz. Hamza'nın o
zahir gücünün daha fazlası, Peygamberimiz (sav)'de idi. Zahirde de güç, cesaret
ve zekâ üstünlüğü fazla olmasa, İslâmiyetin yayılmasında o kadar büyük başarı
gösteremezdi.
Yine Ebû Cehil, kendi
arkadaşları olan çocuklara bir sepet hurma getirdi. Herkes kapışıp yediler. Peygamberimizin hurması
yok. Hz. Hamza'ya geldi hurma istedi. Hz. Hamza, bende de yok dedi. Yanmış
kurumuş dikili bir hurma ağacına yaslanmış, Peygamberimiz (sav) düşünüyordu.
Hurma ağacını tuttu salladı. Hurma ağacı derhal yeşerdi, hurma tuttu. Hurma
siyahtı. Çünkü ağaç yanmış, siyahlanmış ona işaret için hurma da siyahtı. İşte
bu hurma en kaliteli hurmadır. Ağaç yanık olduğu için hurmanın da tadı işaret
için, az yanıksı çalar. Hurmayı topladı geldi. Kendi tâbiası çocuklara eli ile
dağıttı. Yine Ebû Cehil mahçup olmuştu. Siyah, tatlı en birinci hurma ilk defa
görülüyordu.
Mucizatların çoktur birisi
bu,
Parmağından çeşme olup
aktı su,
On bin asker içti tükenmedi o,
Ashâb'ından ya Muhammed Mustafa.
Bu mucizatı açık herkes gördü,
Hurma dikti ol
saat meyve verdi,
Lokum gibi
meyvesi hemen erdi,
Dakikada Ya
Muhammed Mustafa.
Dehşetinden putlar yere
döküldü,
Mat oldu müşrikin beli
büküldü,
Taşlar dile geldi, dağlar
söküldü,
Müşrikine kılıç çaldığı
gece.
Kaside de, Peygamberimiz
(sav) doğunca bütün putlar yüz üstü düşüp kırılmıştı. Onu söylüyor.
Peygamberimiz (sav),
annesinin karnında canlanınca; tevhid zikri yaptığını, annesi söylüyor. "O
sütünü emdiği vakit, Yemen, Hind, Faris gözümün önüne gelirdi" diyor.
Peygamberimiz (sav)'in doğduğu gece göklerden kovuldu şeytan. Şeytan gökte
meleklerin sözlerini dinler, kendine tabi olanlara bildirir. Onlar vasıtası ile
insanları daha fazla kandırırdı.
(Sûre-i Hicr, âyet: 16,
17, 18)
Meâl'leri: Yemin ederim ki, biz gökte bir takım
burçlar yarattık ve bakıp temaşa edenler için onu süsledik.
Onları taşlanmış (kovulmuş)
her Şeytandan koruduk.
Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık
bir ateş alevi düşmüştür.
(Kütüb-i Sitte, Cild 4, Hadis No: 846)
Manâ'sı: İbn-i Abbas (ra)'den,
Hz. Peygamber (sav) cinlere Kur'an okumadığı gibi, onları
görmedi de. Resulullah (sav) bir grup Ashabıyla Ukaz panayırına gitmek
niyetiyle yola çıktı. Bu esnada şeytanlarla, semadan gelen haber arasına engel
konmuş idi. (Bundan
dolayı, mutad olarak semadan haber getiren)
şeytanlar üzerine şahablar gönderildi. Böylece şeytanlar kavimlerine (eli
boş ve habersiz) döndüler. Kavmi:
"Ne var niye (boş)
döndünüz?" diye sordular. Onlar:
"Bizimle semavi haber arasına mania kondu, üzerimize
şahaplar gönderildi (biz
de kaçıp geri geldik)" dediler.
"Bu dediler, yeni zuhur eden bir şey sebebiyle
olmalı, arzın doğusunu ve batısını dolaşın, (bu engel hakkında bir haber getirin.)"
(Yeryüzünü
taramak üzere gruplar halinde yola çıktılar. Bunlardan) Tihame tarafına giden bir grup, (Ukaz panayırına giderken) yolda ashabıyla sabah namazı kılmakta olan
Hz. Peygamber(sav)'e (Nehle denen yerde) rastladı. Kur'an-ı Kerim'in tilavetini duyunca durup kulak
kabarttılar.
"Bizimle semavi haber arasına engel olan şey işte
bu" deyip kavimlerine döndüler. Onlara şöyle dediler:
"Biz hakiki hayranlık veren bir Kur'an dinledik ki
o, Hakk'a ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona iman ettik. Rabbimize
(bundan sonra) hiçbir şeyi asla ortak tutmayacağız." (Cin 1-2).
Bunun üzerine Cenab-ı Hakk, Peygamberi (sav)'e vahyederek
durumu bildirdi:
"(Habibim) de ki: Bana şu hakikatlar
vahyolunmuştur: Cinden bir zümre (benim Kur'an okuyuşumu) dinlemiş de (şöyle) söylemişler: "Bize hakiki hayranlık
veren acaip bir Kur'an dinledik ki o, Hakk'a ve doğruya götürüyor. [(Cin-1, Cin’in sözü 15.
ayetle biter.) Buhar-î Tefsir, Cin-1, Ezan-105 (431); Müslim, Salât, 149,
(449); Tirmiz-î, Tefsir, Cin (3320)]
Peygamberimiz (sav)
doğunca, şeytana göklere çıkmak yasaklandı. O zâlim şeytanın zulmundan millet
halas oldu, (kurtuldu).
Ben hamile iken derdi
annesi,
Karnımda duyardım Hakk
tevhid sesi,
Görürdüm Yemeni, Hindi,
Farisi,
Muhammed sütünü emdiği
gece.
Kovuldu
göklerden çıkamaz şeytan,
Halas oldu zâlimin
zulmünden insan,
Bir avuç
toprakla kör oldu düşman,
Tenha çöl
yoluna daldığı gece.
Yani şeytan Meleklerin
konuşmasını dinleyip, kendi tabiasına bildirip milleti azdırması kalmadı.
Göklerde değil, yerde Meleklerin sözlerini ne dinleyebilirse veya kendi gücü
ile ne kadar kandırabilirse kandırır. Peygamberimiz (sav)'in doğumu ile
şeytan'a göğe çıkma yasağı uygulandı. Bu yüzden gökteki Meleklerin konuşmasını
dinleyemeyen şeytanın bilgisi azaldı. İnsanları azdırması da azaldı. Yani Allah
(cc), ne emretti ise, onu melekler bilir, konuşur. Şeytan onu dinler, olacak
şeyleri kendi tabiasına bildirir. Onlar vasıtası ile insanları daha fazla
azdırırdı. Şeytan dinleyemeyince, şeytan'ın insanları azdırması bilgisi yarıya
düşmüştü. "Halas oldu zâlimin zulmünden insan" dediği odur.
Hem cehennem Malikine erdi
bu,
Heybetin kaldır
kaparsınlar tamu,
Ol gecede
cümle şeytan-ı merit,
Tard olup
göklerden oldu nâ bedit.
Bu şeb olsun cümle putlar
sernigün,
Hem hacil olsun o kavmi
müşrikûn.
Bir melek
geldi bana verdi selâm,
Görmedim
ruhsarını söyler kelâm.
Dedi bu gece doğar bir
tıflı pâk,
Pâyınâ ruhsarı şahlar ola
Hakk.
Müjdeler senden doğar ol cismû can,
Makdemine muntazır kerrü-bi neyân.
İsmû pâkini Muhammed koya Hakk,
Oluser ay iki parmağı ile
iki şak.
Gayb olunca melek feth oldu bâb,
Geldi üç hatun misâli âfitab.
Meryem, Havva o diğeri Asiye,
Her birisi bana etti tehniye.
Şeytan ider bildireyim, iş nice,
Ol Nebiyye hazine indi bu gece.
Dünya ve ahiret hükmü tutuser,
Mucizat-ı bizi odlara atıser.
Bu gece kâti oldu bu veren,
Dünyada oldu bize gülmek haram.
İş bu her birleri bu sözü söylediler,
Derdi adıyla kât'i inlediler.
Bunları koyup söze başlayalım,
Lânet şeytanı taşlayalım.
Lânet idi lânete vardı bunlar,
Sözlerin dahi kılalım muhtasar.
(Hâdîs-i Şerîf)
Manâ'sı:
Benim ümmetimin evliyâları Ben-i İsrail
Peygamberleri gibidir.
(Hâdîs-i Şerîf)
Manâ'sı:
Onların sözleri Peygamber sözüdür.
Yani benim ümmetimde öyle zatlar yetişir ki, onların sözleri Peygamber sözüdür. (Bu hâdisi peygamber sözü gibidir diye tefsir etmişler. Halbuki Peygamberimiz doğrudan, peygamber sözüdür diye buyuruyor.) Çünkü Peygamberlerde, Allahu Teâlâ'dan alıp söylüyor. Evliyalar da, ikisinin de aldığı yer birdir.
Yine Musa (as)'nın ruhaniyeti, Peygamberimiz (sav) ile konuşuyor ve soruyor:
– Nasıl Peygamber sözüdür? deyince Peygamberimiz (sav), Bayazid-i Bestami'nin ruhaniyetini çağırdı:
–
İşte
– Adın nedir? Bayazid-i Bestami:
– Adım Bayazid, babamın adı felan, onun babasının adı felan, daha onun babasının adı felan, biz felan kabileden, felan aşiretten diye uzun boylu konuşmaya başladı. En son Musa (as):
–
Ben
–
Allah (cc),
(Sûre-i Taha, âyet 17)
Meâl'i:
"Ya Musa; Nedir o sağ elinde olan?"
(Sûre-i Taha, âyet 18)
Meâl'i: Dedi ki; O benim asamdır, ona dayanırım ve onunla koyunlarımın üzerine yaprak silkerim ve benim için onda başka menfaatler de vardır, diye uzun boylu saydı.
"Onunla koyunlara dal kırarım, yorulursam ona yaslanırım, o beni düşmana karşı bekler, diyerek niçin bu kadar uzattın?" Musa (as) dedi ki:
– O zaman ben Allah (cc) ile baş başa konuşuyordum, çok zevkli, çok güzel konuşma idi (sohbetti). Konuşma bitmesin diye uzattım. Bayazid-i Bestami:
– Ben de Resulallah ile karşılaştım. Onun huzurunda konuşuyorum. Ondan ayrılmak istemiyorum. (Sohbet) Konuşma çabuk biterse ayrılacağım. Onun için konuşmayı uzattım. Musa (as), Peygamberimiz (sav)'e dedi ki:
–
Hakkikaten dediklerin çok doğru. Ben karşısında konuşacak bir söz bulamadım.
Şimdi bunun birisi Bayazid-i Bestami, Peygamberimiz (sav)' den asırlarca sonra gelmiş, birisi Musa (as). Peygamberimizden çok evvel gelmiş nasıl karşılıklı konuşuyor. İnsan nasıl konuşabilir denilirse:
Peygamberimiz (sav) miraca çıkmazdan evvel; Kudüs'te, Enbiya ervahı (Peygamberlerin ruhaniyeti) karşı geldiler, selam verdiler.
Enbiya Ervahı karşı geldiler,
Mustafa'ya izzet ikram kıldılar.
Merhaban bik ya Muhammed dediler,
Ey şafaat kâni Ahmed dediler.
Ermedi evvel gelen bu devlete,
Kimse layık olmadı bu rif 'ate.
Hep gök ehli cümle karşı geldiler,
Mustafa'ya izzet ikram kıldılar.
Pes geçip mihraba ol hayrul enam,
Enbiya ervahına oldu imam.
İki rekat kıldı Aksa da namaz,
Öyle emretmişti ol bi niyaz.
Yani bütün Peygamberlerin ruhaniyeti karşı geldiler. Onların hepsi ile konuştu. Ayrı ayrı selam verdiler. Merhabalaştılar. Ayrıyeten gök ehli ile de konuştu. Onlarla uzun müddet konuştu. Dikkat edilirse, Melâike demiyor. Diğer bir isim veriyor. Gök ehli diyor.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 2, Hadis No: 227)
Manâ'sı: Enes B. Malik (ra)'den:
"Ben Mekke'de iken evimin sakfı (ansızın) yarıldı. Cibril (as) indi. Göğsümü yardıktan sonra (içini) Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve
iman ile (lebalep) dolu altın bir
leğen getirip içindekini göğsümün içine boşalttı ve göğsümü kapa(yıp
üzerini mühürle)di. Sonra elimden tutup
beni semaya doğru çıkardı. Sema-i dünyaya
(yani yere en yakın semaya) vardığımda Cibril (as)(0) semanın hazinine:
– Aç dedi.
– Kimdir o?
– Cibril.
– Beraberinde kimse var mı?
– Muhammed (sav) benimle beraberdir.
– Ona (gelsin diye) haber gönderildi mi?
– Evet, dedi. Kapı açılınca Sema-ı dünyanın üstüne
çıktık. Bir de ne göreyim ki bir kimse oturmuş, sağ tarafında bir takım karaltılar,
sol tarafında da diğer karaltılar var. (O kimse)
sağ tarafına baktığında gülüyor, sol tarafına baktığında ağlıyor. (O zat):
– Hoş geldin, sefa geldin Nebiyy-i Sâlih, hoş geldin,
safa geldin sâlih oğlum, dedi. Cibril'e:
– Bu kim? diye sordum.
– Adem (as)'dir. Sağında, solunda olan bu karaltılar da
evladının ruhlarıdır. Sağında olanları ehli cennet, sol tarafında olan
karaltılar da ehli nardır. Sağına bakınca güler, soluna bakınca ağlar, dedi.
[Adem (as) yaratılınca;
sağına bakıp güldüğünü, soluna bakıp ağladığını, ilmi ezeliyye'deki takdire
bakıp cennetlikleri görüp gülüp, cehennemlikleri görüp ağladığını iddia
edenlere biz de: Cenneti kazananları görünce güldüğünü, cehennemi kazananları
görünce ağladığını iddia ediyoruz.
Bu ilmi ezeliyyedeki takdire
bakıp ağlama değildir. Peygamberimiz (sav) semaya çıkınca O'nun zamanında Adem
(as) sağına bakıyor; cennetlikleri görüyor, cenneti kazandıklarına seviniyor.
Soluna bakıyor; küfür, masiyetle cehennemi kazananları görüyor, ona ağlıyor.
Bütün herkes kendinin evladı olunca, cenneti kazananlara, o ruhlara seviniyor.
Cehennemi kazanan evlatlarına ağlıyor. Bu doğup, kazandıktan sonrakilere
ağlama, gülmedir. Çünkü Peygamberimiz (sav)'den Adem (as)'a kadar vefat
edenlerin hallerini görüyor. Ağlaması, gülmesi odur. Bu hiçbir zaman için
Kaderiyye Mezhebine girmez.
İlmi Ezeliyyede takdir,
mukadder vardır. Bu da dünyaya gelip Adem (as)'dan Peygamberimiz (sav) zamanına
kadar ölenleri, cennetlikleri, cehennemlikleri Allahu Teâlâ Adem (as)'a dünyaya
geldiklerinden sonra cennete, cehenneme kendi inanç ve amelleriyle
ayrıldıklarına işarettir.]
Derken (Cibril) beni ikinci
semaya doğru çıkardı. Hazini'ne: "Aç" dedi. Hazini de evvelkinin
söylediklerini söyledikten sonra (kapıyı) açtı.
Enes (ra) der ki: Ebu Zer, Resulullah (sav)'in semavat'ta
Adem, İdris, Musa, İsa, İbrahim (as) Hz.lerini bulduklarını söylediyse de (her birerlerinin) menziller (i nereleri olduğu)nu
(ayrı ayrı) söylemeyip yalnız Adem'i
sema-i dünyada, İbrahim'i altıncı semada bulmuş olduklarını söyledi.
(Yine) Enes der ki: Cibril (as) Nebiyy-i Ekrem
(sav)'e uğradıklarında, İdris (as): Hoş geldin, safa geldin Nebiyy-i salih. Hoş
geldin, safa geldin salih kardeş" demiş.
(Nebi
(sav) buyurmuş ki:) "Bu kim"
diye sordum. (Cibril): "Bu
İdris'dir" dedi. Sonra Musa'ya uğradım. (O da): Hoş geldin, safa geldin Nebiyy-i Salih. Hoş geldin safa geldin salih
kardeş" dedi. "Bu kim" diye sordum. (Cibril): "Bu Musa'dır" dedi. Sonra
İsa'ya uğradım. (O da:) Hoş geldin,
safa geldin salih kardeş. Hoş geldin safa geldin Nebiyy-i Salih" dedi.
"Bu kim" dedim. (Cibril):
Bu İsa'dır, dedi. Sonra İbrahim'e uğradım. "Hoş geldin, safa geldin
Nebiyy-i Salih, hoş geldin, safa geldin salih oğlum." dedi. "Bu
kim" dedim. (Cibril:) "Bu
İbrahim (sav)'dir" dedi.
(Muhammed
b. Şihâb-ı Zührî'nin İbn-i Hazm tarîkından rivâyetine nazaran) İbn-i Abbâs ile EbûlHabbe el-Ensâri (ra),
Nebiyy-i Ekrem (sav) Efendimiz'in:
– Sonra Cibril (as) beni yukarıya götüre götüre nihayet
aklâm (kazâ ve takdîr)'in cızırtılarını duyacak yüksek bir yere
çıktım, buyurduklarını söylerlerdi.
Yine İbn-i Hazm ile Enes b. Mâlik (ra) şöyle demişler:
– Nebiyy-i Ekrem (sav) buyurdu ki: "(O zaman) Allahû Azze ve Celle Hz. Ümmetime elli namaz farz etti. Bu (teklif-i) farziyyeti yüklenerek döndüm. Derken Musa
(sav)'e rast geldim. "Allahu (Tebârek ve Tekaddes Hz.) Ümmetine neyi farz etti?" diye sordu.
"Elli namaz farz etti" dedim. "Rabbine dön (de şefaat et) zirâ ümmetin buna takat getiremez."
dedi. Müracaat ettim (Allahu Teâlâ) şatrını indirdi. Bende Musa'nın yanına
dönüp: "Şatrını indirdi", dedim. (O, yine:) "Rabbine müracaat et. Zirâ ümmetin takat getiremez" dedi. (Bir
daha) müracaat ettim. (Allahu Teâlâ
kalanın da) şatrını indirdi. Musa
(as)'ın yanına yine döndüm. (O yine)
Rabb' ine dön. Zira ümmetin buna tâkat getiremez, dedi. (bir daha) müracaat ettim. (Allahu Tebâreke ve
Teâlâ): "Onlar beştir. Yine onlar
ellidir. Benim nezdimde (hükm-i)
kazâ tebdil olunamaz." buyurdu. Musa'nın yanına döndüm. (O, yine:) "Rabb'ine dön." dedi. Bende:
"(Artık) Rabbim'den utanır
oldum." dedim. Sonra (Cibril)
tâ Sidretü'l-Müntehâ'ya birlikte varıncaya kadar beni götürdü. Sidre'yi öyle (acîb
ve garîb) elvân kaplamıştı ki, onlar
nedir? bilemem. Sonra Cennet (in için)e
idhâl edildim ki içinde birçok inci habâili vardı. Toprağı da misk (râyihalı) idi.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 10, No: 1551)
Manâ'sı:
Mâlik ibn-i Sa'saa (ra)'dan rivâyete
göre; Nebi (sav) İsrâ ve seyahat ettirildiği gece (nin esrârın)dan Âshabına haber verip buyurmuştur ki:
Bir kere ben Hatim'de
yatmış (uyurla uyanık arası) bulunuyordum.
(Birçok rivâyet tariklerinde râvì Katâde Hatîm yerinde Hicir rivâyet
etmiştir). Bu sırada bana gelen Cibril
geldi de (göğsümü) yardı. Râvî
Katâde Enes İbn-i Mâlik'in: "Şuradan şuraya kadar yardı" dediğini
işittim, demiştir ki, râvî bu işaret olunan mahallin boğaz çukurundan kıl
bittiği yere kadar yani ön mahalli olduğunu bildirmiştir. [ve kalbimi çıkardı.
Sonra içi imân (ve hikmet) dolu bir
tas getirildi. Kalbim de (zemzem suyu ile) yıkandıktan sonra içine imân (ve hikmet) dolduruldu. Sonra eski haline iâde olundu. Daha sonra katırdan küçük ve
merkepten büyük beyaz bir binit getirildi. Râvî (Enes İbn-i Mâlik): "Bunun adı Burak'tır ki o, adımını
gözünün irişebildiği yerin müntehâsına atardı." demişti.] Ben bunun
üzerine bindirildim. Cibril de benimle yollandı, bana refakat etti.
(Sonra ben Cibril ile beraber Beyt-i Makdis'e vardım. Namaz kıldım. Bütün peygamberler de benimle kıldılar. Sonra âlî makamlara çıkılacak bir Mi'rac, bir merdiven kuruldu. Buna Cibril ile bindirildim ve onunla beraber yükseldim.) Nihayet dünya semasına vardı. Cibril gök kapısını çaldı. (Hâzin, bekçi melek tarafından):
– Kim o? denildi. Cibril:
– Cibril'im! dedi.
(Hâzin tarafından)
– Yanındaki kimdir?
diye soruldu. Cibril:
– Muhammed! diye cevap
verdi. (Hâzin tarafından)
– Ya (göğe çıkmak
için) ona (vahiy ve mi'rac da'veti) gönderildi mi? diye soruldu. Cibril:
– Evet gönderildi!
diye tasdik etti. (Hâzin tarafından)
– Merhaba gelen zâta!
Bu gelen kişi ne güzel yolcu? denildi. Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben birinci
semaya varınca orada Âdem (peygamber)le
karşılaştım. Cibril bana:
– Bu senin baban
Adem'dir; ona selâm ver! dedi. Bende selâm verdim. Adem selâmıma mukâbele
etti. Sonra:
– Merhaba hayırlı, iyi oğlum, sâlih peygamber! dedi.
Sonra Cibril benimle yukarı yükseldi. Tâ ikinci semaya
geldi. Bunun da kapısını çaldı:
– Kim o? denildi. Cibril:
– Cibril'im! dedi.
– Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:
– Muhammed! diye cevap verdi.
– Yâ! O'na vahiy ve Mi'rac gönderildi mi? denildi.
Cibril:
– Evet gönderildi! dedi.
– Merhaba gelen zâta! Bu gelen kişi ne güzel yolcu,
denildi. Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben ikinci semaya varınca orada Yahya ve
İsa (peygamberler) ile karşılaştım. Yahya ve İsa teyze
oğullarıdır. Cibril bana:
– Bu gördüklerin Yahya ile İsa'dır; bunlara selâm ver!
dedi. Bende onlara selâm verdim. Onlarda selâmıma mukabele ettiler. Sonra:
– Merhaba hayırlı kardeş, sâlih peygamber! dediler. Sonra
Cibril benimle üçüncü semaya yükseldi. Bunun da kapısını çaldı.
– Kim o? denildi. Cibril:
– Cibril'im! dedi.
– Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:
– Muhammed! dedi.
– Ya ona vahiy ve Mi'rac gönderildi mi? denildi. Cibril:
– Evet gönderildi! dedi. Hâzin tarafından:
– Merhaba gelen zâta! Bu gelen kişi ne güzel yolcu,
denildi. Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben üçüncü semaya vardığımda Yusuf (peygamber) ile karşılaştım. Cibril:
– Bu gördüğün Yusuf'tur, ona selâm ver! dedi. Bende
Yusuf'a selâm verdim. O da mukabele
etti. Sonra:
– Merhaba hayırlı kardeş, sâlih peygamber! dedi. Sonra
Cibril benimle yükseldi. Tâ dördüncü semaya vardık. Bunun da kapısını
çaldı.
– Kim o? denildi.
– Cibril! diye cevap verdi.
– Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:
– Muhammed! dedi.
– O'na (Mi'rac da'veti) gönderildi mi? diye
soruldu. Cibril:
– Evet gönderildi! dedi.
– Merhaba gelen kişiye, bu gelen zat ne güzel yolcu,
denildi. Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben dördüncü kat göğe vardığımda İdris (peygamber) ile karşılaştım. Cibril bana:
– Şu gördüğün İdris'tir; ona selâm ver! dedi. Bende
İdris'e selâm verdim. O da selâmımı karşıladı. Sonra:
– Merhaba sâlih kardeş, sâlih peygamber! dedi.
Sonra Cibril benimle yükseldi. Tâ beşinci semaya vardı.
Onun da kapısını çaldı.
– Kim o? denildi. Cibril:
– Cibril'im! dedi.
– Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:
– Muhammed (sav)! dedi.
– O'na (Mi'rac da'veti) gönderildi mi?
denildi. Cibril:
– Evet gönderildi! diye cevap verdi.
– Ferâh ve inşirâh ona! Bu gelen zât ne güzel yolcu,
denildi. Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben beşinci semaya varınca Hârûn(peygamber) ile karşılaştım. Cibril bana:
– Bu Hârûn'dur; ona selâm ver! dedi. Bende Hârûn'a selâm
verdim. O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:
– Merhaba sâlih kardeş ve sâlih peygamber! dedi.
Sonra Cibril benimle yükseldi. Tâ altıncı kat göğe
irişti. Gök kapısını çaldı.
– Kim o denildi? Cibril:
– Cibril! diye cevap verdi.
– Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:
– Muhammed! dedi.
– Ya ona (mi'rac için vahiy) gönderildi mi?
denildi. Cibril:
– Evet gönderildi! dedi. Bu göğün bekçisi:
– Bu gelen kişiye merhaba; ne güzel bir yolcu geldi!
dedi. Ben altıncı göğe varınca Musa (peygamber)le karşılaştım. Cibril
bana:
– Bu Musa'dır; selâm ver! dedi. Ben de Musa'ya selâm
verdim. O da mukâbele etti. Sonra:
– Sâlih kardeşe ve sâlih peygambere merhaba! dedi. Ben
Musa'yı bırakıp geçince Musa ağlamaya başladı. Musa'ya:
– Neye ağlıyorsun? denildi. O da:
– Benden sonra bir genç peygambere biat olundu ki, onun
ümmetinden cennete girenler, benim ümmetimden girenlerden çoktur da ona
ağlıyorum! dedi.
Sonra Cibril benimle yedinci göğe yükseldi. Gök kapısını
çaldı.
– Kim o? denildi. Cibril:
– Cibril! dedi.
– Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:
– Muhammed! dedi.
– Ona Mi'rac da'veti gönderildi mi? denildi. Cibril:
– Evet gönderildi! dedi.
– Bu gelen zatâ merhaba; bu gelen kişi ne
güzel müsafir! dedi.
Yedinci kat gökte İbrahim (peygamber) bulunuyordu. Cibril:
– Bu gördüğün baban İbrahim'dir; ona selâm ver! dedi. Ben de İbrahim'e selâm verdim. O da selâmıma mukâbele etti de:
– Ey hayırlı oğul, ey sâlih peygamber merhaba!
dedi. (Resûlullah buyurdu ki:)
Bütün bu menâzil ve
menâzırdan sonra karşıma Sidre-i Müntehâ sahası açıldı.
Bir de gördüm ki: Sidr ağacının yemişleri (Yemen'in) Hecer(kasabası) destileri
benzeri (büyüklüğünde)dir.
Yaprakları da fillerin kulakları gibidir. Cibril bana:
– İşte bu Sidre-i Müntehâ'dır! dedi. Bu ağacın aslından dört nehir nebeân ediyordu. İki nehir zahir, iki nehir
de bâtın idi. Ben:
– Ey Cibril, bu dört nehir nedir? diye sordum. Cibril:
– Bâtınî nehirler cennette iki nehirdir; zahiri olan
nehirler Nil ile Fırat nehirleridir! dedi.
Sonra Beyt-i Ma'mûr
bana gösterildi. Gördüm ki, ona hergün yetmiş bin melek ziyarete gidiyor. Sonra
bana şarap, süt, bal dolu üç bardak sunuldu. Ben süt dolu bardağı aldım, (içtim) Cibril bana:
– İçtiğin süt, senin
ve ümmetinin fıtratı yani hilkat-ı İslâmiyesidir, dedi.
Sonra benim (le
ümmetim) üzerine hergün elli vakit namaz
farz kılındı. Ben dönüp Musa'ya uğradığımda Musa:
– Ne emrolundun? diye
sordu. Ben:
– Hergün elli vakit
namazla emrolundum; diye cevap verdim. Musa:
– Hergün elli vakit
namaza ümmetinin gücü yetmez. Vallahi ben, kesin olarak nâsı senden önce
denedim. Ve Beni İsrail'i sıkı bir mümâreseye tabi tuttum. Binaenaleyh sen,
Rabb'ine müracaat edip, ümmetin için tahfif buyurmasını niyaz eyle dedi. Bende
müracaat ve niyaz eyledim. Benden (ve ümmetimden) on vakit namaz
tenzil olundu. Bunun üzerine Musa'ya dönüp geldim. Musa; evvelki gibi tavsiyede
bulundu. Bende Rabbime arz-ı niyaz ettim. Bu defa on vakit namaz daha tenzil
buyuruldu. Ben yine Musa'ya dönüp geldim. Musa da eskisi gibi öğüt verdi. Bende
Rabbime arz-ı niyaz ettim. Benden on vakit namaz daha tenzil olundu. Ben yine
Musa'ya dönüp geldim. Musa da önceki tavsiyede bulundu. Bende Rabbime arz-ı
niyaz eyledim. Benden on vakit namaz daha tenzil olundu da her gün on vakit
namazla emrolundum. Ve Musa'ya dönüp geldim. Musa bana evvelki mütâlâasını
söyledi. Bende Allah'a arz-ı niyaz eyledim de bu defa her gün beş vakit namazla
emrolundum. Bunun üzerine Musa'ya dönüp geldim. Musa:
– Ne emrolundun? diye sordu. Ben de:
– Her gün beş vakit namazla emrolundum, dedim. Musa:
– Ümmetin her gün beş vakit namaza muktedir
olamaz. Ben senden evvelce nâsı epey tecrübe ettim. Ve
Beni İsrail'i sıkı bir mümârese ile tecrübe ettim. Şimdi sen Rabb'ine müracaat
et de bunun ümmetin için tahfifini dile! dedi. Ben:
– Rabb'ime çok niyaz ettim. Tâ ki, bir daha arz-ı niyaz
eylemekten utandım. Bu suretle beş vakit namaza razı olacağım ve buna
teslimiyet göstereceğim! dedim. Ben Musa'nın yanından geçince bir münâdi:
– Ben beş vakit namazla farizemi imzâ ve irâde eyledim.
Ve kullarımdan fazlasını tahfif ve tenzil eyledim! diye nidâ eyledi.
(Müellif
Zebîdî der ki:) İsrâ hadisi Enes İbn-i
Mâlik'ten gelen bir rivâyet tarikiyle Kitâbü's-Salât'ın evvelinde geçti.
Oradaki Enes rivâyetiyle buradaki Mâlik ibn-i Sâ'saa'ya müntehi olan rivâyetten
her birisinde öbürüsünde olmayan farklar ve ziyadeler noksanlar vardır. (Her
ikisini birlikte mütâlaa ve mukâyese ediniz.)
Kitabındaki izahı:
Müellif Zebîdî'nin
geçtiğini bildirdiği Enes ibn-i Mâlik'in Mi'rac hadisi ikinci cildte iki yüz
yirmi yedi numara ile terceme edilmiştir. Bu hadisi Buhari Mi'rac unvânıyla
açtığı bir babında rivâyet etmiştir. Hadiste Mi'racın Sidre-i Müntehâ'ya kadar
olan merâhil ve safahâtı zahirdir. İzah ve beyandan müstağnidir. Ancak
Sidre'den öte kurb-i zât'a ait hiç bir cihet rivâyet olunmamıştır. Yalnız beş
vakit namazın farzıyeti ve bunun elli vakit namazdan tahfif ve tenzil
buyurulduğu bildirilmekle iktifa edilmiştir. Çünkü âyet-i kerimede haber
verildiği üzere Resûl-i Ekrem Mi'rac'ta sidre-i Müntehâ'ya varınca Sidre'yi
bürüyen (ve onu şuurun vukûf ve ittılâından saklıyan İlâhi bir emir) bir nûr
bürüyüvermişti. Bundan ötesi tasvir ve beyana sığmayan bir âlemdi. Sahih
rivâyetlerde bildirildiğine göre buraya kadar Resûlullah'a refâkat eden Cibril
de burada kalmıştı. Bu Müntehâ'yı Kevni ileri geçmekten memnû olduğunu
bildirerek: "Bir parmak ucu daha öteye yaklaşmış olsaydım yanardım"
demişti. Bu cihetle biz, Mi'rac'ın Sidre-i Müntehâ ve Ufuk-ı a'lâdan öteye ait
kısmını Kur'an dilinden ve Necim sûresinin altıncı ve mâbâ'di âyetlerini
ma'nâyı lâzimîleriyle terceme ederek mütâlaa edeceğiz.
Adem ve âlemin sebebi
hılkati olan Peygamberimizde bu en âlî ufukta durdu. Sonra refref ile yükselip
kurb-i Zât'a yaklaştı. Cenab-ı Hakk da habibini onun bütün varlığıyla cânib-i kudsine
doğru cezbetti. Bu cezb ve incizâb ile kurbiyyet, ok yayının iki ucu misali,
yahut daha yakın oldu da Allah kuluna vahyettiği esrâr ve maârifi vahyetti.
Gönül gördüğü garibeleri yalanlamadı da gördüklerine karşı şimdi siz mi
mücadele ediyorsunuz? And olsun ki, Muhammed Cibril'i bir de inişte yani kurb-i
Hakk'tan dönüşte Sidre'de sûreti asliyyesi ile gördü. (Resulullahı Cibrîl-i iki defa
hilkât-ı asliyesinde görmüştür: Birisi Kurb-i zat’tan dönüşte sidrede, o birisi
de vahyin ilk zamanlarında Hıra dağında.) Sidre'nin yanında şehitlerin, müttekîlerin
Cennet'i olan Cennetü'l-Me'vâ vardır. Sidre'yi örten ilâhi tecelli tamamiyle
bürüdüğü zaman o mehâbetli manzarayı gören Peygamberin gözü (hayret ederek)
sağa, sola meyletmedi, ileri bakınmadı. Ve hiç şüphesiz o, Rabb'inin âyetlerinden
en büyüğünü görmüştü. (Yukarıda bir hâşiyemizde işaret ettiğimiz veçhile Abdullah ibn-i Mes’ûd
âyet-i kübrâyı tefsir ederek: Resûlullah ufuk-ı âlâ’yı kaplayan yeşil bir
Refref gördü, demiş, refref’i bisât ile tefsir etmiştir.
Kurtubî’nin
nakline göre Refref divân-ı ilâhi hâdimlerinden bir hâdimdir. Kurb-i ilâhiye
has işler ona aittir. Burak, yeryüzünde enbiyânın binmesine mahsus bir dâbbe
(binek) olduğu gibi refrefte makamı kurbe Mi’raca mahsus bir vâsıtadır. Yine
Kurtubi’nin rivâyetine göre Mi’rac’da Resûlullah Sidre-i Müntehâ’ya varınca
refref gelip Cibril’den alarak Arş-ı Alâ’ya doğru uçmuştur.
Söyleşirken
Cebrâil ile kelâm,
Geldi
refref önüne verdi selâm.
Muhammed’den
diğer yok oldu dahil olmuş kâbe kavseyne
Gürûhi
Enbiyâ’dan girmedi bir ferd o mâbeyne.
Haremgâh-i visâle Ahmed-i tenhâ alıp Mevlâ
Bu halvet oldu
mahsûs Hazret-i Sultân-i Kevneyn’de.
Resûlullah bu müntehâ-yı seferi
şöyle hikaye buyurmuştur: Refref beni alıp uçmağa başladı. Gâh alçaktan, gâh
yüksekten götürüp tâ Rabb’imin divanında durdu. Sonra dönüş zamanı hulûl edince
de beni alıp yine alçalarak, yükselerek uçup Cibril’e getirdi.)
Necim Sûresinin Mi'rac'a dair tebligatı da
burada bitiyor. Gerek Kur'an'ın, gerek sahih hadislerin tebliğ ve rivâyetleri
vechile İsrâ ve Mi'rac vakası Peygamber Efendimiz (sav)'in en büyük
mucizesidir. Onun her safhası âdet ve tabiat haricinde i'cazkâr birtakım esrar
arzeder. Bu mübarek gecenin mübarek bir anında tabiat aleminde hüküm süren
bütün maddi kanunların faaliyetleri durduruluyor; zaman, mekân gibi mesafe
mikyasları bertaraf ediliyor; bâsıranın sâmianın ve bütün beşeri ihtisasın
görmek ve işitmek şartları kaldırılıyor da mülk ve melekûtün bütün esrarı,
bütün hafî manâzırı açılarak ayân beyân gösteriliyor.
En sahih haberler İsrâ ve
Mi'rac vakasını bu anâsır âlemdeki beşerî teşrifat usûl ve merasimine benzer
bir surette rivayet ettiklerine göre, melekût âleminde de tabiat âlemindeki
gibi fakat onun şurût ve kuyûdundan ârî manevi bir ihtifal vardır. Bu ihtifâlde
peygamberler; mevkib ile kurb-i ilâhiye götürülüyor. Vasıtasız bir takım yüksek
emirler telâkki ederek âvdet ettiriliyor. Âyeti kerimede de Hz. İbrahim'in
mi'rac'ına işaret buyurulduğuna göre, müteaddit derece ve mertebelerde olmak
üzere her peygamber için bir mi'rac ihtifal mukadder olup yalnız Kâbe kavseyn
makâmı Peygamber Efendimize müyesser olmuştur.
Peygamberimiz (sav)
kendisine ümmet edinmek için; annesini, babasını, amcasını diriltti. Onlara
şehadet kelimesi getirtti. Hiç kimsenin yapamayacağını yaptı. Enbiya ervahı ile
konuşmak, bütün melâikelerle ve başka mahlûklarla konuşmak, diriltmenin yanında
hiç kalır.
Bayazıd-ı Bestami Hz. ile
Musa (as)'ın konuşması; biri Peygamberimiz (sav)'den çok evvel, birisi
Peygamberimiz (sav)'den çok sonra dünyaya geldi. Bunun ikisi nasıl konuştu
diyenlere:
Peygamberimiz (sav):
"Bütün gelmiş, geçmiş Peygamberlerin hepsini ümmetleri ile beraber gözümün
önünden geçtiler. Onlarla konuştum. İçlerinde beş-on ümmetle geçen peygamberler
çoktu. Bir tanesinin de bir tek ümmeti dahi yoktu." buyurdu. İyi düşün!
Peygamberlerin sayısı yüz yirmi dört bindir. Bunların hepsi ile konuşup,
ümmetlerinin sayısını ve kendilerinin şekillerini tam tafsilatı ile söylüyor.
Bunların yanında Bayazıd-ı Bestami'nin ruhaniyeti ile Musa (as)'ın ruhaniyetini
bir araya getirip, konuşturup, ikaz etmeleri hiç kalır.
Adem
(as) ilk peygamber, birinci kat semada duruyor. Peygamberimiz (sav) en son Peygamberdir. Yedi kat seb'ı semavatı geçip,
Arş-ı Âlâ'ya varıp, Allahu Teâlâ ile doksan bin kelam konuşuyor. Bunda da büyük
ibret vardır. Peygamberimiz (sav) hepsinden ileri geçiyor. Adem (as) kimsenin
bilmediği esmaları sayıyor. (Âyeti Kerime ile sabittir.)
O
birinci kat semada duruyor. Peygamberimiz (sav) ve Onun ümmeti ondan
ayrılmayacağına göre cennette de onunla beraber olacaktır. Diğer peygamberlerin
Peygamberimiz (sav)'in derecesine çıkmalarına imkân yoktur. Bu da Peygamberimiz
(sav)'in hürmetine ümmeti kendinin yanında olacaktır. "
Hadis-i Şerif:
Allah için sevişenler nurdan minberler üzerindedir.
Onların makamlarına Peygamberler, şehitler, sıddıklar imrenirler.
Biz kitabımızda Adem (as)'ın boyunun bulutlardan daha yukarı olduğunu yazmıştık. Burda da "Burak'ın adımı, bir göz alımı" idi. Yani gözün görüp, ayırt edeceği yer. Bir göz alımı; bir mil, (bir mil 1800 metre) ona göre Burak'ın boyu da bu adımın üç misli olması lazım. Altı bin metre. Peygamberimiz (sav)'in altı bin metre yüksekliğindeki Burak'a binmesinde zorluk çekeceği için; rahatlıkla binebilmesi için Allahu Teâlâ o Burak'ın boyunu attan az engin, merkepten de az yüksek yaptı. Tıpkı Peygamberimiz (sav) ay'a:
– Ey ay! Gel benim Peygamberliğime şahitlik yap! deyince, ayın Mekke şehrine gelip, şahitlik yapması lazım. Mekke şehrine sığmayacağına göre, küçülmesi lazım. Allah (cc)'ın emri ile ay küçüldü, küçüldü, küçüldü. İkiye ayrıldı. Bir sini kadar oldu. Yarısı Ebu Kubeys dağının başına geldi. Diğer yarısı da, karşıdaki dağın başına geldi. Her ikisi de tek tek şehadet kelimesi getirip; Peygamberimiz (sav)'in hakk peygamber olduğuna, Allah'ın bir olduğuna şahitlik yaptılar. Ay küçülmeden gelse, Ebu Kubeys dağının başına sığmasına imkan var mı? Orda ay küçüldü; Burak'a bineceği zamanda Burak küçüldü. Merkepten büyük, attan küçük binek oldu. Peygamberimiz (sav) binince Burak büyüdü. Her adımı bin sekiz yüz metre, bir göz alımı oldu. Çünkü o küçük adımla o yola gitmesine imkan yoktu. Tıpkı ayın, Peygamberimiz (sav)'in Peygamberliğine şehadet ettikten sonra, büyüyüp yerine gidip, aynı ay olduğu gibi oldu. Dağlardan da çok büyük, dünya gibi büyük bir ay oldu.
Adem (as) cennetten çıktığında, başı bulutlardan yukarıda idi, diye söylediğimize en büyük delildir. Aslında bu; Burak'ın o adımıyla, o hızıyla gitmesine, gelmesine yine imkan yoktu. Bu da Allahu Teâlâ'nın emri ile. Zamanı mekana, mekanı zamana tebdil etmesiyle oldu. Hem de çok kuvvetli yıldırımdan daha hızlı bir asansöre binmiş gibi havaya öyle çıktı. O alemlere gitmek, konuşmak için ve "dünyada iken buraka bindim, ben burak'ı gözümle gördüm. Adımı bir göz alımı, mesafe idi." diye ümmetine anlatabilmesi için Allahu Teâlâ o Burak'ı vesile etti. Yoksa Burak'sız da aynen giderdi. Apaçık, belli ki attan ufak, bir bineğin adımının bir göz alımı, bin sekiz yüz metre olmasına imkan yoktur.
Yedi kat seb'i semavat-ı geçmek; bin sekiz yüz metre adım atan bir burakla gidecek olsaydı, yine çok fazla uzun zaman alırdı. Cebrail (as) saniyede; bu dünyayı üç yüz altmış defa dolanacak hızla gidiyor, demiştik. O alemlere varabilmek için Cebrail (as)'ın o hızla; o alemlerde gezmek, onu da ümmetine anlatabilmek için, burakın hızı ile gitti. Onun hızı da adımıyla bin sekiz yüz metre idi.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, No: 1350)
Manâ'sı:
Ebu Hüreyre (ra)'den rivâyete göre,
Resûlullah (sav):
– Sizin (şu dünya)
ateşiniz, Cehennem ateşinin yetmiş cüz'
ünden bir parçadır, buyurmuş. Ashab tarafından:
– Ya Resûlallah! Dünya
ateşi (kâfirleri, facirleri azâb için) her
halde kâfidir, denildi. Resûlullah:
– Cehennem ateşi (miktarca
ve sayıca) dünya ateşleri (nin
umûmu) üzerine altmış dokuz derece fazla
kılındı; bunlardan her birinin harâreti bütün dünya ateşinin harareti gibidir.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 9, No: 1351)
Manâ'sı:
Üsâme (ra)'den rivâyete göre, Resûlullah
(sav)'in şöyle dediğini işittim, demiştir:
Kıyamet gününde bir
kişi getirilip Cehenneme atılır da Cehennemde onun barsakları derhal karnından
dışarı çıkar. Sonra o kişi (barsakları etrafında) değirmen merkebinin değirmende döndüğü gibi döner. Bunun üzerine
cehennem halkı o kişinin başına toplanıp da:
– Ey filân! Hal ve
şânın nedir? Sen bize (dünyada)
iyilikle emredip bizi kötülükten nehyeden (bir öğütçü) değil mi idin? derler. O da:
– (Evet
ben öyle idim. Fakat) ben sizi ma'ruf
ile emr ederdim. Halbuki kendim yapmazdım. Yine ben sizi münkerden nehyederdim
de kendim işlerdim! diye cevap verir.
Şimdi hocalarımızın;
"Sen âlimin, hocanın söylediğini tut da, gittiği yola gitme, o ne derse
desin, doğrudur. O âlimdir, hocadır." sözü ne kadar yanlıştır. Bu hadis-i
şerife göre; söylerde kendi yapmazsa, Cehennemde karnı patlayıp, barsakları
heryere dolaşacak. Âyette: "İlmi ile amel etmeyen âlim kitap yüklü merkep
gibidir". Kitabın merkebe ağırlığından, o âlime de ilmin mes'uliyetinden
başka bir şey kalmaz.
Yine Miraç'ta beş tane
kendinden başka Ulul Azim Peygamberlerle uzun uzadıya konuşuyor. Onlar nereden
geliyorsun? Allah (cc)'ü Ümmetine ne emretti?
Peygamberimiz (sav):
– Elli vakit namaz
emretti, on iki ayda oruç emretti. Onlar sırası ile Adem (as):
– Ben, o insanları gördüm.
Elli vakit namazı kılamazlar. Sen dön, Allah (cc)'e yalvar, senin duanı
reddetmez. Bundan indirim yapsın. Adem (as) sözü ile Peygamberimiz tekrar
Mirac'a döndü:
– Ya Rabb'i, bu çok olur,
benim ümmetim bunu götüremez, deyince Allah (cc) namazdan indirim yaptı. Yine
geldi. Nuh (as) sordu:
– Nasıl ettin ya Muhammed?
Elli vakit emredilmişti. Adem(as) yapamazlar deyince ben gittim. Kırk vakte
düştü. Nuh (as):
– Onu da yapamazlar sen
dön, senin sözünü kırmaz. Ondan yine indirim yapsın.Yine Peygamberimiz (sav)
Mirac'a varıp:
– Ya Rabb'i, benim ümmetim
bunu da götüremez çok olur. Allah (cc) Hz.leri:
– Otuz vakit kılsınlar,
dedi. Sırası ile diğer Ulul Azim Peygamberlerin hepsi tek tek geri çevirdiler.
Her çevrilmesinde Allah (cc)'nün huzuruna varıp indirmesi için yalvardı. En son
beş vakit namaza, bir ay oruca indi. Tekrar gelirken İsa (as) karşısına çıktı:
– Ya Muhammed, ben o
insanları gördüm. Onlar bu beş vakit Namazı da zorsunurlar. Sen git yalvar
biraz daha indirim yapsın, deyince Peygamberimiz (sav) buyurdu:
– Benim, Allah (cc)'ne
karşı yüzüm kalmadı. Bu beş vakit namazı kılmayan, bir ay orucu tutmayan da
benim ümmetim değildir, dedi. Bundan anlaşılıyor ki, Enbiya Ervahına imam
oluyor. Namaz kıldırıyor. Uzun boylu konuşuyor. Ulûl Azim Peygamberlerle
ayriyeten özel olarak konuşuyor. Yani Adem (as), Nuh (as), İbrahim (as), Musa
(as) ve İsa (as) bunlarla tekrar tekrar konuşuyor. Adem (as) ilk Peygamber,
Peygamberimiz (sav) son Peygamber bunlar konuşunca Musa (as) ile Bayazid-i
Bestami niçin konuşmasın.
Peygamberimiz (sav) Arş-ı
Â'lâ'da Allahu Teâlâ ile doksan bin kelam konuşmuştur. Otuz bini şeriatte, otuz
bini tarikatta, otuz bini hakikat ile marifettedir.
Peygamberimiz (sav)
buyurdu:
Rabb'ım bana miraçta üç
ilim öğretti.
1. İlim öğretti: Ümmetine (kullarıma) tebliğ et,
yapsınlar veya yapmasınlar.
2. İlim öğretti: Yaparlarsa çok büyük mükafat
kazanırlar. Mahşerde, ahirette zor olan şeyleri kendileri için çok kolay olur.
Yapmazlarsa mükafattan mahrum olurlar.
3. İlim öğretti: Bundan kimseye bahsetme. Doksan
bin kelam, doksan bin soru, doksan bin cevaptır. Her soru, cevap bir kelâmdır.
Otuz bini şeriatta, otuz bini tarikatta, otuz bini hakikatta, marifette'dir,
buyurdu.
Peygamberimiz (sav) Hz.
lerinin miraçta söylediklerinin pek azı mevlid-i şerifte yazılmış.
Peygamberimiz (sav) on sekiz bin aleme rahmet olarak gönderilmiş, her alem
içinde insan yaşayan dünyamız gibi bir alem, bundan başka dünya yüzünde de
bakıldığında alemler var bunlarda on sekiz bin alem.
Mümin
olanların çoktur cefası,
Ahirette
vardır zevki sefası,
On sekiz bin
alemin bir Mustafası,
Adı güzel
kendi güzel Muhammed.
Yûnus
EMRE
Peygamberimiz (sav):
– Miraca çıktığımda çok
alemlere uğradım. Cebrâil (as), onları çağırdı. Bizi tanıştırdı. Cebrâil (as):
– Bu âhir zaman peygamberi
Muhammed, sizi kendi dinine davet ediyor. Peygamberimiz (sav):
– Şeriatın emrini, nehyini
hepsini bu alemdekilere anlattım. Hepsi ümmet oldu. Başka başka alemlere
uğradık. Cebrâil (as) onları çağırdı. Onlarda geldiler Cebrâil (as) vasıtası
ile konuştuk.
– Onlara da Allah (cc)'ün emirlerini nehiylerini öğrettim. Yine bir aleme geldik. O alemdekilerin hepsi ölülerini evlerin avlularının giriş kapısına gömüyorlar. Cebrâil (as)'a sordum.
– Niçin bunlar böyle yapıyorlar? Cebrâil (as):
– Ölümü unutmayalım, ölüm hatırımıza her zaman gelsin diye. Evlerinin kapıları, pencereleri yok. Cebrâil (as)'a sordum:
– Niçin bunların kapıları, pencereleri yok. Cebrâil (as):
– Burada kış, yaz olmaz, hırsız da olmaz. Daha çok şeyler gördüğünü anlatıyor. Peygamberimiz (sav)'e Peygamberlik geldikten sonra yirmi üç senelik Peygamberlik hayatı var. Bu yirmi üç sene içerisinde bir gece miraca çıktı. Onu da Allah (cc) açıklaması için emretti. Gitmesi, gelmesi o kadar muazzam işleri görmesi on seneye sığmaz, bir kaç dakikaya sığıyor. İşte Allah (cc), Peygamberimize ve sevdiklerine zamanı mekana, mekanı zamana tebdil eder. Bir gece de miraçta yaptıkları anlatmayla bitmiyor. Allahu Teâlâ yirmi üç senenin her gecesini miraçtaki gibi uzattı, gizli tuttu, kimseye bahsetmedi, bahsettirmedi. Her gecesinde çıkıyorsa, her çıkışta bir çok alemlere uğruyor, onların müşküllerini halledip onları kendine ümmet ediyor ise onu da gizli tutuyor. Çünkü miracını açıkla diye, Allah (cc) emretmişti. Bunları Peygamberimiz (sav) açıklamayınca kaç sefer gidip ne işler gördüğünden ne haberimiz var.
Peygamberimiz (sav), Allah (cc) yanında çok büyüktür. Onu bütün alemlere rahmet olarak göndermiştir. Peygamberimiz (sav)' in iki yüz kadar ismi var. Bir ismi Ebel Ervahtır. Yani Ruhlar Babası demektir. Bir ismi de Hakikatül Hakayık'tır. Bütün hakikatların hakikatı demektir. Peygamberimiz (sav)'e Sidret-i Müntehaya kadar Cebrâil (as) arkadaşlık yaptı.
– Oradan ileriye geçemem yanarım, dedi. Geçemedi. Havzı Kevser ırmağının ilk çıktığı yeri hiç kimse göremiyor. Cebrâil (as)'da göremiyor. Peygamberimiz (sav)'i yakınına kadar götürdü, ileri geçemedi. Peygamberimiz (sav) çok büyük bir kubbe içinde Havzı Kevser Bismillahirrahmanirrahıym'in "B" harfinin noktasından çıkıyor. Bismillahirrahmanirrahiym'in her mim harfinden bir ayrılış yapıyor. Bal, kaymak ve süt gibi. Bunları gördü.
Cenneti A'lanın gülleri kokar,
Toplanmış huriler seyrine bakar,
Havzı Kevser derler dört ırmak akar,
Havzı Kevser ırmağının gözü var.
Cehenneme gitti. Cehennem Malikine, Cebrâil (as):
–
Bu ahir zaman Peygamberi Muhammed'dir. Cehennemi gözümle gördüm diye ümmetine
anlatacak dedi. Cehennem Maliki pencere gibi bir yer açtı. İçi çok karanlık.
(Çünkü normal ateş kırmızı olur, daha kuvvetlisi yeşil olur, daha kuvvetlisi
beyaz olur. En kuvvetlisi de siyah
olur. İşte Cehennem ateşi de siyahtır.) Peygamberimiz cehennem malikine; ben
yananları gözümle göreceğim. Ümmetime de gözümle gördüm diyeceğim. Bana
cehennemdeki yananı göster, dedi. Cehennem Maliki; bazı yerleri çekti, bazı
yerleri itti. Cehennemin iskeri, (dumanı) yani boğucu havası gidip içi
aydınlandı. Her yer görünmeğe başladı. Peygamberimiz(sav) bizzat gözü ile
gördü. Cehennemin içinde yananların hepsinden sordu. Ümmetine "gözümle
gördüm" diye söyledi.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i
Sarih, Cild 9, Hadis No: 1454)
Manâ'sı: Ebu Hüreyre (ra)'den:
Ben devirden devre ve aileden aileye intikal (ile istifa) eden Adem oğulları soylarının en temizinden naklolundum. Nihayet şu
içinde bulunduğum (Haşimî) camia(sın) dan neş'et ettim.
* * *
Ashaptan birisi köleydi.
Bir kâfirin kölesiydi. Müslüman oldu. Peygamberimiz kâfir beyine:
– Müslüman olan köleyi
azat etmesini serbest bırakmasını söyledi. Kâfir beyi dedi ki: (Sayısı pek çok,
hatırımda değil, ya iki yüz, ya dört yüz olacak)
– O kadar hurma eksin,
yetiştirsin, hurma ağaçlarının hepsi meyve versin, kendisini azatlıyayım,
serbest bırakayım, dedi. Peygamberimiz (sav), ashaba hurma fidanı getirmelerini
söyledi. Herkes hurma fidanını getirdiler. Peygamberimiz (sav) açılan çukurlara
hurma fidanlarının köklerini mübarek tükrüğü ile ıslattı ve dikti.
Mevlidi Şerifte:
Dikti hurmayı
ol şahı cihan,
Diktiği saat yemiş verdi heman.
Kaside:
Bu mucizatı
açık herkes gördü,
Hurma dikti ol
saat meyve verdi.
Lokum
gibi meyvesi hemen erdi,
Dakikada
Ya Muhammed Mustafa
Ekilen ağaç anında büyüdü,
dalları yere doğru sarktı. Dalları arasında hurma salkımları çıktı, uzadı. Her
dikilen ağaç derhal büyümeye ve hurma tutmaya (yetiştirmeye) başladı. İki
fidanın birisini Hz. Ebû Bekir, diğerini de Hz. Ömer tükürükleyerek yaşartıp
ektiler. Onlar soldu. Peygamberimiz (sav) bunlar ne diye sorunca Hz. Ebû Bekir
ile Hz. Ömer onları biz ektik dediler. Peygamberimiz (sav) onları çıkartıp,
köklerini tükürüğü ile yaşartıp dikti. Onlar da anında büyüyüp hurma tuttular.
Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'in o hurmayı tükrüğü ile yetiştiremediğinden veya o
gibi kerâmete layık olmadığından değil de Peygamberimiz (sav)'in yanında
kerâmet gösteremediklerindendir. Yani o an için, o cemaatte, o toplumda,
Peygamberimiz (sav)'den başkası harikulade haller gösteremez. Başka yerde yeri
gelirse onlarda da zuhur eder. Bir ev de mum ışığı olsa gaz lambası yanarsa mum
ışığı bir iş göremez. Aynı evde elektrik yanarsa lamba iş göremez. Aynı evde
projektör yanarsa diğerleri iş göremez. Onlar geçersiz kalır. Peygamberimizin
huzurunda da onlarınki geçersiz kalıyor. Yoksa Hz. Ebû Bekir'e, Hz. Ömer'e
öylesi kerâmetler çok değildir.
Allah (cc)'nün açıktan
mü'minlere yardım ettiğine, edeceğine dair:
Hâdîs-i Şerîf:
Ben Allah (cc)'nün birliğine yemin ederim ki, sizin evde hasta sakat
diye bıraktığınız adamların içinde bazı kimseler var ki sizinle beraber
dağları, ovaları, vadileri geçerler. Sizinle beraber cephe de harp ederler, siz
bilmezsiniz.
Bazı kimseler inanılması
zor olan şeylere inanmazlar. Her şeyi zahirde, müsbet ilme dayamak isterler.
Halbuki islâm dini inanç dinidir. Bir insanın ibadeti ne kadar çok olursa
olsun:
1. Akıl nisbetinde,
2. İnancının kuvvetine göre derece alır.
(Hadis-i Şerif, REH No:
5997)
Cehaletten daha kötü fakirlik olmaz, akıllı olmak gibi zenginlik
yoktur. Tefekkür gibi de ibadet olamaz.
Amel gözle görülür, inanç gözle görülmez. Cenab-ı Haktaâlâ Hz.leri Kur'an-ı Kerim'de, hadis-i kudsilerde ve hadis-i şeriflerde bu inanç mevzuunda bir çok mevzular var. Bunlar bizim için basit o zamanda olmuş geçmiş, şimdi oku, dinle, öğren üzerinde durma, ibret alma demek değildir. Her âyet, her hadis, her hadis-i kudsi'den hisse almamız lazım. Bunun için Kur'an-ı Kerim'in âyetlerine Peygamberimiz, tarikat pirleri, Müfessiri İzam efendilerimiz, Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflere geniş manalar vermişlerdir. Peygamberimiz (sav) hâdislerine, hâdis-i kudsi'lere dayanarak kendilerine gelen ilhamlarla geniş mana vermişlerdir. Bunların hepsi doğrudur.
(Sûre-i Âl-î İmran, âyet 7)
Meâl'i:
O Mabudi kadimdir ki, senin üzerine Kur'an'ı
indirdi. Ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar o kitabın aslıdır. Diğer
bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Artık kalblerinde eğrilik bulunan kimseler
fitne aramak ve onu tevil arzusunda bulunmak için o kitaptan müteşabih olanına
ittiba ederler. Halbuki, onun tevilini Allah Teâlâ'dan başkası bilemez. İlimde
rüsuh (vuku) sahibi olanlar ise
"Biz ona iman ettik, hepsi de Rabbimizin canibindendir" derler.
Bunları tam akıllı zatlardan başkası tezekkür edemez.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 11, Hadis No: 1684)
Manâ'sı:
Aişe (ra)'den:
Resulullah (sav) (Ali
İmran) Sûresinin: (Allah) O Zül-Celaldir ki,
Hz. Aişe der ki:
"(Bundan
sonra) Resulullah (sav) bana: Ya Aişe
Kur'an'ın (yalnız) müteşabih
âyetlerine uyan şu dalalet sahiblerini gördüğünde ki, Allah onları (Kur'an'da) zikr ve zem etmiştir onlardan sakınınız,
buyurdu.
Şu
zamanda, bunu Kur'an'da göremedim diyorlar. Bunlar yanlıştır, Kur'an bir
özettir. Yirmi sekiz Peygamberin hayatı, emir, nehiy, farz, vacip, haram ve
daha bir çok mevzuları içine aldığından çok kısa özlü olarak yazılmıştır.
Yazılan bir tek söz, Kur'an-ı Kerim'e ters düşerse, onu diğer âyetler yanlış
olduğunu gösterir. Bir âyet yazılmazsa değiştirilirse onun yanlış olduğunu
değiştirildiğini gösterir. Onun için Kur'an'a, Hadîs-i Şerîfe ters düşen
şekilde olursa
(Hadis-i Şerif, REH No: 3675)
Manâ'sı:
Yahudiler Musa (as)'ya soru sormayı
çoğalttılar, ilaveler yaptılar. Eksiklikler yaptılar nihayet küfre saptılar.
Hristiyanlar İsa'ya soru sormayı çoğalttılar, ilavelerde bulundular, eksik
yaptılar, nihayet küfre saptılar. Benden de size bir çok hadisler nakl
edilecek. Size bir Hadis'im ulaştı mı, Allah'ın kitabını okuyun, size gelen
Hadis'i onunla karşılaştırın.
Bilâl Babama, her çeşit soruyu sorarlardı. Bilâl Babam hepsini cevaplandırırdı. Bu zamanedeki bazı hocalara, Bilâl Babama sorulan soruları soruyorlar. Onlar da o sorulara cevap veremeyip, sorunun altından kalkamayınca, bu hadisi ve benzeri "Ben,i İsrail Peygamberlerine soru sordular. Sora sora kâfir oldular. Siz de onlar gibi olmayın" hadislerini okuyorlar. Bu hadisleri de tekrar bize kadar getirdiler. Ben de, Bilâl Babamdan duyduğum şekilde cevap verdim. Bu hususta Babam şöyle buyurdu:
Hadis-i Şerif:
Siz ilim babından, bir şeyler öğrenmek için
soru sormaktan utanmayan. İhtiyarların, gençlerin yanında yemek yemekten
utanmadığı gibi.
Hadis-i Şerif:
İlim bir hazinedir. Sormak onun
anahtarıdır.
Hadis-i Şerif:
Sizin, ilim babından, birşey öğrenmeniz
veya öğretmeniz, kendi başına evine çekilip, seksen yıllık nafile ibadet
yapmasından hayırlıdır.
Hadis-i Şerif:
İlim, Çin'de ise de öğrenin.
Hz. Ali (ra)'in sözü:
"Bana bir harf öğretene, kölelik yaparım." Bu ve benzeri hadisleri
okuduktan sonra Bilâl Babam:
– Yavrum, onların fikirleri yanlış. Sorulup, sevap kazanılacak sorular var. Sorulup, küfre gidecek sorular var. İslâmiyet, din, ibadet hususunda sorulan sorular, her ne kadar sorulursa o kadar iyidir, buyurdu.
Bu hadisler, küfre varacak soruları sormayın demektir. O Peygamberlere lüzumsuz, küfre varacak soruları sordukları için, sora sora cehennemlik oldular. İslâm dininde yasak olan soruları, Peygambere değil, bir şahsa da devamlı sorsa, sora sora yine küfre varır. Kitabımızda bunların bazılarını belirttik. Allah (cc)'ın yaşı, boyu, işi, erkek mi, dişi mi? Allah (cc)nin nefesinin sayısını bilir mi, bilmez mi? Allah (cc) ne iş yapıyor? Ashab arasındaki olan ihtilafa karışmak "Şu haklıydı, şu haksızdı. Şu şunun için yaptı." demek; yıldızlar ilminden bahsetmek. Daha bunun gibi, benzeri çapraşık sorular sormak öğrenme, öğretme gayesi ile değil, imtihan edip, yanıltma gayesi ile sorular sormak, insanı küfre götürür. Soru öğrenmek ve öğretmek gayesi ile sorulmalıdır. Yanıltmak gayesi ile sorulmamalıdır.