Peygamberimiz (sav)'nin
hicreti sırasında; Hz. Ömer İbni Hattap, Mescid-i Saadette olmayıp,
Peygamberimiz (sav)'nin hicretinden habersizdi. Peygamberimizin evine geldi.
Evde kimse yoktu. Sordu:
– Muhammed nerede?
– Kâfir beyleri öldürmeye
geldiler, kendisi de gece, Ebû Bekir (ra) ile kaçmış deyince Hz. Ömer (ra)
evine geldi. Tam teçhizat bütün harp aletlerini kuşanıp atına bindi. Kâ'be'nin
avlusunun dibinde oturan beylerin yanına geldi.
– Muhammed malını,
mülkünü, her şeyini bırakıp gittiği için ben de her şeyimi bırakıp gidiyorum.
Bu, mallarımızı size bağışlıyoruz manasına gelmiyor. Ne zaman olsa gelip burayı
alacağız. O zaman kat kat fazlası ile sizden alacağım. Şimdi ben gidiyorum.
Arkamdan, Ömer de kaçtı diyeceksiniz. Ben onun için size haber veriyorum.
İçinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen varsa önüme çıksın.
Arkamdan, Ömer gizli kaçmış, haberimiz olsa yolunu kestirirdik demeyin. Benim
gittiğim felan yoldur. Size de mühlet tanıyorum, hangi adamınız kendine
güveniyorsa yolumun üzerine çıksın diye çağırdı. Atı Mekke'nin çarşısında sağa
sola koşturup, tekrar geldi yine çağırdı.
– Anlamadık, duymadık,
haberimiz olmadı demeyin. Ben, Medine'ye gidiyorum önüme adam çıkartın.
Beylerde ses yok, herkes başını aşağıya eğmiş dinliyor. Üç sefer, Mekke'nin
çarşısında at koşturup:
– Ey Mekke'liler! Ben,
Medine'ye, filan yoldan gidiyorum. Beylerin dili tutuldu. Önüme adam gönderin
diyorum ses yok. İçinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen
yolumun önüne çıksın. Sonradan arkamdan laf atmayın; diye çağırdı. Herkes
bakıyor. Hz. Ömer (ra) çok hiddetli, çok kızgın yine hiç kimsede ses yok.
Seslenen olsa orada harbe başlayacak. En son atını çevirip, Medine yoluna düştü
ve Medine'ye geldi.
(Sûre-i Feth, âyet 29)
Meâl'i: Muhammed (sav) Allah'ın Peygamberidir. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı pek
şiddetlidirler. Kendi aralarında ise pek merhametlidirler. Onları rükû
ediciler, secde ediciler olarak görürsün. Allahu Teâlâ'dan inayet ve rıdvan
dilerler, yüzlerindeki nişâneleri, secdelerinin eserindendir. Bu (na't) onların Tevrat'taki vasıflarıdır ve
onların İncil'deki meselleri (vasıfları) ise bir ekin gibidir ki, filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş,
sonra da kalınlaşmış, sonra da sakları üzerine yükselmiş (istikamet almış) ekincilerin hoşlarına gidiyor. Onlar ile
kâfirleri öfkelendirmek için, Allah Teâlâ, onlardan iman edip, sâlih âmellerde
bulunmuşlar için bir mağfiret ve pek büyükbir mükâfat vâ'd buyurmuştur.
Bu âyet, Peygamberimiz
(sav) ve dört Cihar-ı Yâr hakkında inmiştir. "Muhammedün Resûlullah"
Peygamberimiz (sav)'i söylüyor. Hz. Ebu Bekir (ra) için: "Kendi aralarında
merhametlidirler." buyuruyor. Hz. Ömer (ra) için: "Kafire karşı şiddet
göstermesini severim." (Sûre-i Fetih, âyet 29.) buyuruyor.
Hz. Ömer (ra)'in,
kafirlere karşı:
– İçinizde karısını dul,
çocuklarını yetim bırakmak isteyen, kendine güvenen varsa önüme çıksın! diye
Beylere hiddetle bağırıp, yanlarında at koşturup, kendilerine üç sefer tekrar
tekrar, "kendine güvenen önüme çıksın! diye bağırması, Allahu Teâlâ' nın
çok hoşuna gitmişti. "Kâfire karşı şiddet göstermesini severim"
dediği; Hz. Ömer'in kâfire karşı o şiddetini, Allahu Teâlâ çok seviyor.
Müslüman olmadan evvel,
müslümanlara karşı aynı şiddeti gösteren Hz. ömer (ra)'ın bu hali; Allahu
Teâlâ'nın, Peygamberimiz (sav)'in ve bütün mü'minlerin en sevmediği bir haldi.
Müslüman olduktan sonra, kâfirlere karşı böyle söyleyip, bağırması, Mekke'nin
içerisinde at koşturması, Allahu Teâlâ'nın çok hoşuna gitmişti.
Âyetin diğer bölümünde,
Hz. Osman (ra)'ı ve en sonunda ise: "Alnında secde izleri belli olur.
Secdede çok kalır, çok namaz kılar, alnındaki secde izleri hiç geçmez."
dediği, Hz. Ali (ra) içindir. Hz. Ali (ra)'ın alnından secde izleri hiç
gitmezdi. Allahu Teâlâ bununla da, Hz. Ali (ra)'i övüyor.
Bilal Babam bu hususta
buyuruyor ki:
– Hz. Ali (ra)'i
resimlerde; atın üstünde, çatal kılıcını havaya kaldırmış, atı hızlı koşuyor,
düşman önünden kaçıyor veyahut atını son hızla koşturup, kaçan düşmanın önünü
çeviriyor, derler. Bunların hepsi yanlıştır. Hz. Ali (ra), o dedikleri gibi
değil, bilakis zıddıdır, tersidir. Hz. Ali (ra), harp için gittiği yerde
kendisine yemek getirirlerdi. Eğer onların yemeklerinden yerse; onlarla harp
etmezdi ve onlar ölümden kurtulurdu.
Kâfirler: "Biz
müslüman olmayacağımıza göre, Ali ile baş gelemeyiz. Bunun çaresi de Ali,
yemeğimizden bir lokma olsun yesin! Eğer yerse askerlerimizle harb etmez."
derlerdi. Hz. Ali (ra), herkesten çok çok merhametli idi. Ömründe bozulup kaçan
kâfirleri hiç kovalamamıştır. Karşısına çıkan ya ölmüş, ya kaçmış, ya müslüman
olup, canını kurtarmıştır. Bu adet Eba Müslim'de de vardı. Kaçan kâfiri hiç
kovalamazdı. Ama Seyyid-i Battal Gazi ile Hz. Halid (ra) kaçan kâfirin
toparlanmasına fırsat vermez, arkadan yetişir, hepsini kılıçtan geçirirlerdi.
Hz. Ali (ra) ise hiçbir zaman için, hiçbir harpte geri dönüp kaçmamıştır.
Muhakkak ve muhakkak harp etmiş en sonunda zaferi kazanmıştır. Hz. Ömer (ra)'in
şiddetine, Hz. Ali (ra)'in merhameti ve mülaimliğini, başkalarına istinaden söylerler,
esas gerçeği bu yazdığımız gibidir.
Şiddeti Peygamberimiz
(sav)'e, müslümanlara karşı olunca Allah'ın en sevmediği ahlâk, kâfire karşı
olunca, en sevdiği ahlâk oldu.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4670)
Manâ'sı:
Ben Ömer'i öyle gördüm ki, girdiği sokağın
başında şeytan duramaz. Şeytan ondan kaçar.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadis No: 3942)
Manâ'sı:
Katade'den rivayet edilmiştir:
Enes bin Malik (ra)
onlara şöyle anlattı:
"Peygamber (sav) beraberinde Ebu Bekir, Ömer ve
Osman oldukları halde Uhud dağına çıkmışlardı. Dağ onları salladı. Peygamber
(sav) "Ey Uhud" buyurdu. "Sakin ol. Zira senin üstünde bir
Peygamber, bir Sıddık ve iki şehid vardır.
(Hadis-i Şerif, REH No: 3603)
Manâ'sı:
İnsan ve cin şeytanların (Hz.) Ömer'den
kaçtıklarını gördüm.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis no: 1494) (Sünen-i Termiz-î, Cild 6, Hadis No: 3934.)
Manâ'sı:
Cabir İbn-i Abdullah (ra)'dan Nebi
(sav)'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur.
– (Bir kere
rüyamda) Ben, kendimi Cennet'e girmiş
gördüm ve orada Ebu Talha'nın karısı Rümeysa ile karşılaştım. Bir de
gürültüsüz, sakin bir ayak sesi işittim" ve:
– Kimdir bu? diye
sordum. Cibril:
– Bilal'dir, diye cevap verdi. Cennette bir de (muhteşem) köşk gördüm. Avlusunda bir cariye vardı. Ben:
– Bu köşk kimindir? diye sordum. Cibril:
– Ömer'indir, diye cevap verdi. Onun içine girmek ve
bakmak (gezip görmek) istedim. Fakat ey Ömer, senin
kıskançlığını hatırladım, (diye latife etti). Bunun üzerine Ömer:
– Babam, anam sana kurban olsun ya Resulallah, sana
karşıda mı kıskancım? diye cevap verdi.
İşte hakiki bir Şeyhin;
isminin anıldığı ve çağrıldığı yerde, onun maneviyatı yetişir. Şeytan duramaz,
ondan kaçar. Bu kaçmak, Şeyhin ve müridin işine karışmamak manasına gelmez. Az
bir şey (zerre kadar) şeriatsız iş, hareket ve söz şeytanın karışmasına sebep
olur. Bir Şeyhin müridi, Şeyhinin ziyaretine geldi. Şeyhi tekkede yoktu. Oduna
gitmişti. Şeyhin hanımı, gelen müride:
– Sen, öylesi adamın
arkasına ne düşüyorsun? Onda ne var? diyerek bunun gibi çok sert ve acı konuştu.
Şeyhin oduna gittiğini öğrenen mürid o tarafa gitti. Baktı ki; Şeyhi, aslanın
sırtına odun yüklemiş, geliyordu. Aslan, evin yakınında, odunu bıraktı ve dağa
gitti. Şeyh de eve geldi. Bunu gören mürid: "Çok büyük keramet" dedi.
Bir müddet sonra yine aynı mürid, Şeyhini ziyarete geldi. Bu sefer hanımın
tavrı değişmişti. Hanım, Şeyhin oduna gittiğini söyledi. Müridin gelmesini, hoş
karşılayıp, Şeyhi de hürmetle övdü. Mürid yine: "Şeyh hangi aslanın
sırtına odun yüklemiş, göreyim" diye dağa çıktı. Bu sefer Şeyh kendi
sırtına odun yüklemiş, geliyordu. Beraber dergâha (tekkeye) geldiler. Mürid,
Şeyhe evvelkinin ve bunun hikmetini sordu. Şeyh:
– Evvelce, Allahu Teâlâ
bütün ibtilâyı kadından vermişti. Kadının ibtilâsı üzerine de odun getirme
ibtilâsını vermedi. Şimdi ise kadın çok güzel ve muti oldu. İbtilâyı ise odun
getirmeye verdi, dedi.
Yine bir mürid; Şeyhi
yatmış, bir sinek kendini rahatsız ediyordu. Şeyhi:
– Şu sineği vurun,
kovalayın, dedi. Sineğe; ne Şeyh, ne de mürid mani olamadı. Daha evvel, Şeyhi
namazda iken üzerlerine hücum eden iki aslanın başını birbirine çarpıp,
aslanları bırakınca, aslanların ölüm korkusu ile dağa kaçtığını gören mürid:
– Şeyhim, bu ne hikmettir!
İki aslanın başını birbirine çarptın, hayvanlar ölüm korkusuyla dağa kaçtılar.
Gözümle gördüm. Şimdi de bir sineği kovalayamıyor, bizden yardım istiyorsun!
dedi. Şeyh:
– O zaman, namazda idim.
Bende bir hal vardı. Allahu Teâlâ' nın nusratı, bende idi. O iki aslan, bir
sinek kadar karşımda duramadılar. Şimdi ise yatıyorum. Bende, o hal olmadığı
için sinekle baş gelemiyorum, dedi.
Onun için herşey, hal ile
olur. Peygamberimiz (sav) buyuruyor:
"İttihat, bir haldır
ki, söylemeyle anlaşılmaz."
Hz. Ali (ra)'in harpte
galip olması, Hz. Ömer (ra)'in, Mekkebeylerine bir tek başına o şekilde söyleyip,
meydan okuması bu, Allahu Teâlâ'nın verdiği haldır. Sonradan ikisinin de
namazda iken arkadan bıçakla vurulup, öldürülmesi ise o zaman o hal geçmişti.
Kendilerinde Allahu Teâlâ'nın başka türlü tecellisi, başka türlü hali vardı.
Bunlarda esas o hal olsaydı, kendilerini de arkadan vurmaya gelselerdi; hem
kendisi bilir, onu tutsak olarak yakalar, hem de kafir hançeri kaldırır,
vuramazdı. (Kitabımızda kafir pehlivanı Süreha'nın, kılıcını alıp,
Peygamberimiz (sav)'e vuramadığı gibi. İbrahim (as)'ın ailesine, Mısır
Meliki'nin karışamayıp, donması gibi haller; bunları şehit edeceklerde de
olurdu. İşte o hal o zaman kendilerinde yoktu. Allahu Teâlâ'nın, çeşit çeşit
hallerinden, başka hal vardı. Allahu Teâlâ'nın; "Celâl" sıfatı,
"Kahhar, Cebbar" ve buna benzer sıfatları tecelli ettiği zamandaki
hal olursa kendisine hiçbir şey tesir etmez. Hz. Ömer (ra)'ın zehir içip,
kendisine tesir etmemesi aynı haldır. Ama diğer başka haller zuhur edince,
kendisine hançerle vursalar, haberi olmaz, şehit düşer. Bunların hepsi Allahu
Teâlâ'nın emridir. Böyle oluyor da, niye şöyle olmuyor? Felan zaman şöyle olmuş
da, niçin bu zaman böyle olmamış? Bu gibi sorular yanlıştır. Bu dediğimiz
halleri bilmemek ve Allahu Teâlâ'nın işine karışmaktır.
(Sûre-i Hucurat, âyet
1-2-3)
Meâl'i: Ey iman etmiş olanlar! Allah'ın ve
Resûlünün önüne geçmeyiniz ve Allah'tan korkunuz. Şüphe yok ki, Allah (Teâlâ)
bihakkın işiticidir, bilendir.
Ey iman etmiş olan zâtlar! Seslerinizi Peygamberin
sesinin üstüne yükseltmeyin, ve O'na sözü bağırırcasına söylemeyin, bazınızın
bazısına bağırması gibi ki, (sonra) siz farkında olmadığınız halde amelleriniz
bâtıl olmuş olur.
Ve şüphe yok ki, Allah'ın Peygamberi huzurunda seslerini
kısanlar o zâtlardır ki, Allah (Teâlâ) onların kalplerini takva için imtihan
etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vardır.
Bunların bir manası;
Peygamberimiz (sav)'in yüzüne karşı bağırıp konuşan Ashab'ı uyarıyor.
"Bağırmayın, yavaş konuşun, adaba muhalefet etmeyin" diyor. Diğer bir
manası; Peygamberimiz (sav) "Sünnetimi yapan ümmetim, yapmayan ümmetim
değil" desin yine; elden tutup biat edip, mübayâ yapma (ders alma),
intisab etme. Bunu Allahu Teâlâ Kur'an'da emrediyor. Peygamberimiz yapıyor. Bu
zamanede, âlimlerimiz buna muhalefet ediyor. Yine geceleri kalkıp zikrullah
etme, namaz kılma, zikirle, namazla ve tesbihle sabahlama hakkında, nice
âyetler varken bunlara da muhalefette bulunursan âyete ve sünnete karşı gelmiş
olursun.
(Sahih-i Müslim, Cild 7, Hadis No: 2396, s. 294)
Manâ'sı:
Sa'd ibn Ebî Vakkas'ın oğlu Muhammed
haber verdi ki, babası Sa'd (ra) şöyle demiştir:
Bir kere Ömer,
Rasûlullah'ın huzuruna girmek üzere izin istemişdi. Halbuki bu sırada
Rasûlullah'ın yanında Kureyş (kabilesin)den bir takım kadınlar vardı. Bunlar Rasûlullah (sav) ile konuşuyorlar
ve sesleri Rasûlullah (sav)'in sesinden yüksek bir tonda olarak konuşmayı
çoğaltıyorlardı. Ömer (ra) izin isteyince bu kadınlar hemen kalktılar ve
perdeye doğru koşuştular. Rasûlullah Ömer'in gelmesine müsaade etti. Ömer
huzura girdiği sırada Rasûlullah (kadınların bu haline) gülüyordu. Bunun üzerine Ömer:
– Yâ Rasûlallah! Allah
seni bütün ömrünce memnûn edip güldürsün, temennisinde bulundu (ve
nezaketle bu sevinmenin sebebini sormuş oluyordu) Rasûlullah cevaben:
– Yanımda bulunan şu
kadınların haline taâccub ettim: Onlar senin sesini işitince acele perdeye
koştular, buyurdu. Bunun üzerine Ömer:
– Yâ Rasûlallah! Sen
onları tevkîr ve ta'zimine daha layıksın, dedi ve kadınlara hetaben de:
– Ey nefisleri düşman
olan kadınlar! Rasûlullah'a ta'zim etmeyib de benden mi çekiniyorsunuz? dedi.
Kadınlar:
– Evet senden
çekiniyoruz. Çünkü sen, Rasûlullah'dan daha yoğun sözlü ve daha katı yüreklisin
dediler. Rasûlullah (sav):
– Hayatım elinde olan
Allah'a yemin ederim ki (ya Ömer)
şeytan asla seninle karşılaşmaz. Sen bir yolda giderken o muhakkak senin
yolundan başka bir yola yönelir, gider. buyurdu.
Kadınlar konuşurken, sesinin güzel çıkmaması için dilinin altına taş almalıdır ve her ne sûretle olursa olsun kadınların sesinin duyulması haramdır, diyenlere:
Kureyş kadınları, Peygamberimiz (sav)'in sesinden daha yüksek konuşuyorlardı. Peygamberimiz (sav), kadınların kendine karşı yüksek sesle konuşmalarını, Hz. Ömer (ra) gelince kalkıp gitmelerini, gülerek hoş karşılıyordu. Hz. Ömer (ra):
– Ya Resûlallah! Allah seni bütün ömür boyunca güldürsün, temennisinde bulundu. Peygamberimiz (sav):
– Yanımda bulunan, bu kadınların haline taâccûb ettim, dedi. Yani Peygamberimiz (sav)'in sesinden yüksek sesle konuşmaları, Hz. Ömer'in sesini duyunca kaçmalarına taâccûb etti, acâibine gitti. Onun için gülüyordu. Hz. Ömer (ra):
– Ya Resûlallah! Sen onların tevkir, ta'zim hürmet ve saygısına daha layıksın, dedi. Kadınlara da:
– Resûlullah'a ta'zim, saygı göstermeyip de, benden mi çekiniyorsunuz? Yani Resûlullah'a saygı, hürmet, O'ndan çekineceğiniz yerde benden mi çekinip kaçınıyorsunuz, demek istiyor. Kadınlar:
– Evet, senden çekiniyoruz. Sen Resûlullah'tan daha yoğun, sert sözlü, katı yüreklisin. Peygamberimiz (sav):
– Ya Ömer! Bu kadınların senden kaçtığı gibi, şeytan da seninle karşılaşmaktan korkar ve kaçar, buyurdu.
Demek ki, Peygamberimiz (sav)'in huzuruna kadınlar gelir, Peygamberimiz (sav)'in sesinden daha yüksek sesle konuşurlardı. Peygamberimiz (sav) onların hallerine gülerdi. Bu halde bazı kimseler: "Kadınlar dilinin altına taş alıp öyle konuşsun" demeleri, kadınların sözlerini dinleyip, onlarla konuşana da kötü niyetle bakmaları çok yanlıştır. Halbuki Peygamberimiz (sav); hem kadınlarla konuşuyor, hem de sözlerine gülüyor. Demek ki yeri gelirse konuşmak, onları ikaz için söylemek, anlatmak, din meselesinde kadınların bilmedikleri şeyleri sormaları, âliminde cevap vermesi normaldir.
* * *
Hz. Ömer (ra), bir gün sabah namazına kalkamaz. Şeytan kendisini oyalar, güneş doğduktan sonra namazı kılar. O gün akşama kadar, sabah namazına uyanamadığına müteessir olur. Tevbe istiğfar eder, ibadet taat eder, yalvarır, niyazda bulunur. Akşam olur. Hz. Ömer (ra), yatsı namazından sonra yatar, sabah namazına kendisini bir ses uyandırır. Bu sesin şeytandan olduğunu, Hz.Ömer Faruk olduğu, (farkeden olduğu) için derhal farkında olur. Uyanır namazı kılar ve peygamberimizin yanına gelir, olan hâdiseyi olduğu gibi anlatır:
– Ya Resûlallah, şeytan insanı namaza kaldırır mı? Peygamberimiz (sav) buyuruyor:
–
Seni, sabah namazına uyandırmayan şeytan, yine seni sabah namazına erkenden
uyandıran şeytandır. Birinci gün, sen sabah namazına kalkamadım diye çok
müteessir oldun, akşama kadar ibadet, taat, dua, zikir, tesbih ile devam ettin.
Bu Allah (cc)'nün hoşuna gitti.
(Sahih-i Müslim, Cild 7, Hadis No: 2399)
Manâ'sı:
Ömer (ra) şöyle dedi: Ben üç şeyde
Rabbıma muvafakat ettim. (Makam-ı İbrahim hakkında
(Bakara:125), Hicab (Perde) hakkında (Ahzab: 53) ve Bedir esirleri hakkında
(Enfal: 68).)
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4669)
Manâ'sı:
Ömer, müslüman olduktan sonra ona şeytan
(ne zaman) rastladıysa mutlaka (korkusundan) yüzü üstüne düşmüştür.
(Kenzül İrfan, Hadis No: 117)
Manâ'sı:
Eğer benden sonra bir Nebi olsaydı, Ömer
bin Hattab olurdu dedi. (Buhârî, edeb 109;
İbn-i Mâce, Cenair 27.)
(Kenzül İrfan, Hadis No: 118)
Manâ'sı:
Hz. Ömer'den hayırlı bir zat üzerine
güneş doğmamıştır.
Dört halife olan; Hz. Ebû
Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali bunların her birisini överken
Peygamberimiz en yüce, en büyük diye övmesini bunu Bilâl Babam'a sorduk,
buyurdu ki:
– Maraş'ın en büyük dağı
hangisidir?
– Ahır dağı.
– Gaziantep'in en büyük
dağı hangisidir?
– Soft dağı.
– Bunun hangisi büyük,
diye sordu:
– Biz ikisi de büyük,
ikisinin de eni, boyu ve yüksekliği çok büyük ölçemeyiz deyince Bilal Babam:
– Size her günkü
gördüğünüz dağlardan soruyorum büyüğünü bilemiyorsunuz. Peygamberimiz (sav)
hepsinin hakkında da büyüktür dediklerini nasıl ölçmeye kalkışıyorsunuz.
Mesela; Hz. Ali (ra) hakkında, eti etimden, kanı kanımdan demiştir.
Peygamberimiz (sav) üç Cihar-ı yari övünce "Ali'yi neden övmedin"
dediler. Peygamberimiz (sav):
– Ali bendendir, insanın kendi
kendini övmesi olmaz. Ben Ali'yi översem, ben beni övmüş olacağım, buyurdu.
Bunun gibi çok misaller var. Onların hepsi de büyüktür. Herkes kendi meşrebinde
ileridir. (Hâkim,
Müstedrek, III, 90.)
(Kenzül İrfan, Hadis No:
119)
Manâ'sı: Allahım dini İslâmı Ömer bin Hattab ile
aziz et. (Tirmizî, Menâkib 17; İbn-i Mâce, Mukaddime 11.)
* * *
Hz. Ömer (ra) halifeliği
zamanında; Rusya'da, adı Moskof olan Kral, Hz. Ömer (ra)'e harp ilan eder. Hem
de elçi gönderir. Gelen elçi, Hz. Ömer (ra)'i eli ve üzeri çamurlu olduğu halde
görür. Çünkü Hz. Ömer (ra) caminin duvarını taşla, çamurla örüyordu. Hz. Ömer
(ra) kendine karşı harp ilan eden, Moskof kralının mektubunu okuyunca Hz. Ömer
(ra)'e bir hal gelir, kendinden geçer. Allahu Teâlâ Hz. Ömer'e tecelli eder.
Hz. Ömer (ra) o an için ateşte kızaran demir gibi olmuştu. İki parmağını
dikerek kolunu Moskova'ya doğru uzatır.
– O, benimle nasıl harb
eder. Parmaklarımla dürtersem onun gözlerini oyarım, der. Parmaklarını ileri
doğru uzatır. Elçi gelir Moskof kralının iki gözü oyulmuş, çukur, kör olduğunu
görür.
– Ne oldu? diye sorar.
Kral:
– İki çamurlu parmak geldi
gözlerimi oydu gitti, der.
Hz. Ömer (ra), Medine-i
Münevvere'den kolunu uzatıp, Moskova'daki, moskof'un gözünü parmaklarıyla
dürtüp kör etmesi, Allahu Teâlâ'nın, hadisi kudsideki: "Tutan eli, gören
gözü ben olurum" dediği tecelli etti. Hz. Ömer (ra)'ın, Moskof Kralını
görmesi o gözle en kolaydı. Medine'den, Moskof Kralının gözünü parmaklarıyla
oyduğu el, Allah (cc)'ın kudret eliydi.
* * *
Hz. Ömer (ra), öğle
sıcağında bir işle meşgul iken (elbisesini yamıyordu) başı, sırtı güneşte
yanmıştı. Hz. Ömer (ra)'e bir
hal gelip, Güneş'e karşı sert bir şekilde baktı. O anda Güneş önüne bulut
gelmiş gibi gölgelendi. Peygamberimiz (sav), Hz. Ömer (ra)'e:
– Ya Ömer, öyle bakma, senin bakmana dayanamaz,
dedi. Bu nasıl oldu
diyeceksiniz?
(Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 12, No: 2042) Hadis-i Kudsi:
Manâ'sı:
Her kim beni tanıyan ve ihlas ile bana
ibadet eden bir kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Bana
kulum hiç bir şey ile yaklaşamaz, ancak kendisine farz kıldığım şeyleri sevmesi
ile yaklaşır. Her zaman kulum bana nafile ibadetleriyle de yaklaşmak ister.
Nihâyet ben ona muhabbet ederim. Artık ben kulumu sevince onun işitir kulağı,
görür gözü, tutar eli, yürür ayağı mesabesinde olurum. (ve bu azaları ile
husulunu arzu ettiği bütün dileklerini veririm.) Diliyle de her ne isterse muhakkak onları da ihsan ederim. Bana
sığınmak isteyince de muhakkak kulumu siyanet ederim. Ben yapmasını dilediğim hiç
bir şey hakkında (mü'minin ölümü karşısındaki tereddütüm gibi) tereddüt etmedim. (Fakat bunda) Kulum ölümü hoşlanmıyordu. Ben de kuluma
acı gelen şeyi sevmiyordum.
Yani Allah (cc) tecelli
eder, kul da o hal olur. İşte Hz.Ömer(ra)'in de o an için gören gözü, Allah
(cc)'tandı. Allah (cc)'nün kuvvetine de güneş dayanamaz.
* * *
Hz. Ömer (ra)'in, zehir
içmesi ve zehirlenmemesi, en son, vefatında zehirli hançerle vurulup, o zehirle
ölmesi, buna itiraz edenlere:
Hz. Ömer (ra)'nın, zehir
içip ölmemesi, kâfirleri müslüman etmek içindi. Konstantin'den (İstanbul'dan)
gelen seyyar hastahanenin ekipleri komple müslüman oldular. O an, Allah
(cc)'nün kendisine tecelli ettiği zaman idi. Onun için Hz. Ömer (ra)'a, o zehir
tesir etmedi. Şöyle ki: Konstantin Kralı şimdiki deyimle Kızılhaç teşkilatını,
Medine'ye gönderdi:
–
Gidin, onların hastalarını tedavi edin, diyor. Maksadı, dostluk kurmak istiyor.
Bunlar, Medine'de ne kadar kaldılarsa yanlarına hasta gelmedi. En son bunların doktoru, Hz. Ömer (ra)' nın yanına
gelip:
– Sizde hasta olan mı yok,
doktoru mu bilmiyorsunuz? Hiç hasta gelmiyor. Biz boşuna bekliyoruz. Hz. Ömer
(ra):
– Biz, Rasulllah'ın
sünneti ile amel ederiz. Resulallah'ın sünneti tam yapıldığı bir memlekette
ölüm hastalığından başka hastalık olmaz. Biri hasta olsa ,diğeri okur iyi eder.
Çünkü Kur'an-ı Kerim'deki şifa, sizin ilaçlarınızdaki şifadan fazladır deyince
doktor:
– Öyleyse biz,
Konstantin'e dönelim. İlaçları size teslim edelim diyor. Hz. Ömer (ra), her
ilacın üzeri arapça yazılı olduğu halde teslim almaya başlıyor. Doktorun elinde
bir şişe vardı. Çok itinalı bezlere sarılmıştı. Hz. Ömer (ra):
– Bu nedir? Doktor:
– Zehirdir. Hz. ömer (ra):
– Neye yarar? Doktor:
– İyi olmayacak çok
ızdırap çeken hastalara bir damla içirirsen anında ölür. Kuduranlara (Kuduz
olanlara) bir de düşmanın olursa ona içirirsin. Hz. Ömer (ra):
– Beim bir düşmanım var,
baş edemiyorum. Ona hiç birşey tesir etmiyor. Bu ona tesir eder mi? Doktor:
– Bir damlasını
içirebilirsen kafi. Hz. Ömer (ra):
– Aç zehirin ağzını,
doktor telaşlı bir şekilde zehirin kapağını açıyor. Hz. Ömer (ra):
– Benim nefsimden daha
büyük düşmanım yok diye, hepsini birden içiyor. Doktor dışarı kaçıyor. Şimdi
ölür, kusar belki bana da zehir bulaşır (gelir). Hz. Ömer (ra)'a, hiç bir şey
olmadığını gören doktor, tekrar yanına gelip:
– Bu zehir neden sana
tesir etmedi? Hz. Ömer (ra):
– Sizin ilaçlarınız böyle
ise hiç bir tesiri yoktur diyor. Doktor ve bütün zevatı hepsi de şehadet
getirip, müslüman oluyorlar. Hz. Ömer (ra)'a, o an için Allah (cc)'nün tecelli
etmesi ve Hz. Ömer(ra)'nın büyük kerameti. O kâfirlerin müslüman olabilmesi
için kerâmettir. Ölümünde zehirli hançerle vurulup öldürülmesi, zehirli
hançerin tesir etmesi ise o da Allah (cc) kendisine şehitlik nasip edecek. O
hançerle vurmada sebep olacaktı. Onun için Allah (cc) kendisine tesir ettirdi.
Allah (cc)'nün tecelli ettiği zaman, kulda harikulade haller olur. İmkansız
olan şeyleri yapar. O tecelli olmazsa o da bizim gibi bir adamdır, harikulade
haller görülmez.
Peygamberimiz (sav)'e, kàfirler
zehirli kuzuyu yedirdiler. Tesir etmedi. Hazm olmayıp, midesinin bir köşesinde
durdu. Peygamberimiz (sav) vefat edeceği zaman midesinin bir köşesinde duran o
zehir, kendisini zehirleyerek küffar eliyle şehit olmasına sebep oldu. Bu da
Yunus (as)'ın balığın karnında altı ay gezip, midesine inmediği,
hazmedilmediğinin aynısıdır. Balığın midesinde, insanın ölmeden durması
normaldir. Peygamberimiz (sav)'in midesinin içinde bu zehirin senelerce
durması, ondan daha zor ve çok büyük mucizedir. Yunus (as)'ınkinin
karşılığında, Peygamberimiz (sav)'in mucizesi budur.
* * *
Hz. Ömer (ra), bir gün
deve üzerinde iken elindeki kamçı düşmüştü. Düşen kamçıyı yanında bulunan
köleden yani hizmetçisinden istemeyip, deveden aşağı inip kamçıyı almış, tekrar
deveye binmişti. Köle:
– Niçin benden istemedin?
Deveden indin, deyince, Hz. Ömer (ra):
– Dilim istemeye alışmasın
diye indim, demiştir. Bunda bizim için alacak hisse var. Herhangi bir şeyi
bahane edip veyadoğrudan istemek ne kadar mahsurlu imiş. Gün kesip, falan zaman
veririm diye ödünç para almak öyle değildir, caizdir.
* * *
Hz. Ömer (ra)'e bir
Hakîm'i (Kadıyı):
– Kur'an-ı Kerim'i
bırakıp, aklen fetva veriyor diye şikâyet ettiler. Hz. Ömer (ra), o hakimi
kontrol için gitti. Şehre yaklaşınca bir köre yetişti. O da şehre gidiyor,
acıdı.
– Gel benim ata bin, dedi
ve atına bindirdi. Kör giderken:
– Benim gözüm görmüyor,
merak ediyorum. Bu hayvanın yaşı kaç, rengi nasıl, cinsi hangi cinsten? diye
soruyor. Hz. Ömer (ra)' de cevap veriyor. Kör de, şehir halkı da, Hz. Ömer
(ra)'ı sıradan bir insan zannediyor. Şehrin içinden, Hz. Ömer (ra):
– Şehre geldik, attan in
deyince kör bağırıyor.
– Ben kör olduğum için,
benim atımı zorla elimden alacak. Halk toplanıyor, köre soruyorlar:
– Sen körsün, atın
eşkalini ver. Sen yetiştirdiysen hepsini bilirsin. Kör, hayvanın yaşını,
boyunu, rengini, cinsini hepsini sayıyor. Hz. Ömer (ra)'nın saymasını:
– Sen gözlüsün diye, kabul
etmiyorlar. Hz. Ömer (ra) mahkemeye veriyor. Hakim gerçekten ayırt edebilecek
mi? (Aslında hakimi kontrol) Hakim ikisini de içeri aldı. Nereden geldiğini
sordu. Kör de, Hz. Ömer (ra)'de aylarca uzun yol çektiğini söyledi.(Yakın yer
olsa atın sahibini oradan soracak) Hakim, kör ile Hz. Ömer (ra):
– Şalvarlarınızı çıkarın,
bacaklarınızı çemreyin (açın) kaba etlerinizi göreyim. Uzun müddet ata binenin
kasıkları pişer, kıllar yatık durur. Eğer şehrin kenarında hemen binmişse
bunlar olmaz. Ya kör yalan çıkacak, ya Hz. Ömer (ra) yalan çıkacak. Netice de
körün kasıkları kızarmamış kıllar dik. Hz. Ömer (ra)'ın, kasıkları pişmiş,
kıllar yatık. Hiç bir şahit dinlemeden atı Hz. Ömer (ra)'a verip, körü hapse
attırıyor. Hz. Ömer (ra) esas kimliğini gösterip:
– Eğer doğruyu bulmasa
idin; aklen fetva verdin diye seni cezalandıracaktım, buyurdu.
* * *
Hz. Ömer (ra), vefat
ettikten sonra sorgu sual melekleri ve Hz. Ali (ra) ile arasında olan hal ve
konuşmayı, Bilâl Babam'a istinaden yanlış olarak söylemişler:
– Hz. Ömer (ra), sorgu
meleklerinin başlarını birbirine çarptı, "Siz ümmeti Muhammedi böyle mi
korkutacaksınız" dedi, gibi sözler yanlıştır. Babamın anlattığı:
Melekler, Allahu Teâlâ'nın
emri ile geliyor. Onların başlarını birbirine vurmak onlara karşı gelmek,
Allahu Teâlâ'nın emrine karşı gelmek oluyor. Hz. Ömer (ra)'in Allahu Teâlâ'nın
emrine karşı gelmesine imkan var mı? Bunlar Allahu Teâlâ'nın emri ile gelince,
onlara saygısızlık, Allahu Teâlâ'ya saygısızlık olmaz mı?
Hz. Ömer (ra),
Peygamberimiz (sav)'e sordu:
– Ya Rasulallah, insanlar
öldükleri zaman akılları şimdiki gibi başlarında olur mu? Peygamberimiz (sav):
– Şimdikinden daha iyi
olur. Hz. Ömer (ra):
– Ben, o zaman onlara
kolay cevap veririm, dedi. Bil'âhire Hz. Ömer (ra) vefat edince, Hz. Ali (ra) kabrinde dinledi. Sorgu sual
melekleri geldiler:
– Rabbın kim? Nebin kim?
diye sordular. Hz. Ömer (ra):
– Evvelâ ben sorayım. Siz
buraya ne kadar mesafeden geldiniz? Melekler:
– Sizin yürümenizle,
yetmiş bin senelik yoldan geldik. Hz. Ömer (ra):
– Siz, yetmiş bin senelik
yoldan geldiniz Rabbınızı unutmadınız da, Ömer evinden buraya gelene kadar mı
unuttu? Soracaklarınızı sorun. Hepsinin cevabını verdi. Melekler:
– Ya Ömer, biz böyle
olacağını biliyorduk, ama vazife bulunmuş sormakla görevliyiz, herkese sormamız
lazım. Biz sormadan senin böyle söyleyeceğini biliyorduk, deyip ayrıldılar. Hz.
Ali (ra) bunları dinliyordu:
– Saddakta ya Ömer! diye
bağırdı. Yani sözünde doğru çıktın, ya Ömer demektir. Bunun dışında söylenenler
ilavedir, Babamın sözü değildir.