Hz. ÖMER  bin HATTAB (ra)

 

 

            Peygamberimiz (sav)'nin hicreti sırasında; Hz. Ömer İbni Hattap, Mescid-i Saadette olmayıp, Peygamberimiz (sav)'nin hicretinden habersizdi. Peygamberimizin evine geldi. Evde kimse yoktu. Sordu:

            – Muhammed nerede?

            – Kâfir beyleri öldürmeye geldiler, kendisi de gece, Ebû Bekir (ra) ile kaçmış deyince Hz. Ömer (ra) evine geldi. Tam teçhizat bütün harp aletlerini kuşanıp atına bindi. Kâ'be'nin avlusunun dibinde oturan beylerin yanına geldi.

            – Muhammed malını, mülkünü, her şeyini bırakıp gittiği için ben de her şeyimi bırakıp gidiyorum. Bu, mallarımızı size bağışlıyoruz manasına gelmiyor. Ne zaman olsa gelip burayı alacağız. O zaman kat kat fazlası ile sizden alacağım. Şimdi ben gidiyorum. Arkamdan, Ömer de kaçtı diyeceksiniz. Ben onun için size haber veriyorum. İçinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen varsa önüme çıksın. Arkamdan, Ömer gizli kaçmış, haberimiz olsa yolunu kestirirdik demeyin. Benim gittiğim felan yoldur. Size de mühlet tanıyorum, hangi adamınız kendine güveniyorsa yolumun üzerine çıksın diye çağırdı. Atı Mekke'nin çarşısında sağa sola koşturup, tekrar geldi yine çağırdı.

            – Anlamadık, duymadık, haberimiz olmadı demeyin. Ben, Medine'ye gidiyorum önüme adam çıkartın. Beylerde ses yok, herkes başını aşağıya eğmiş dinliyor. Üç sefer, Mekke'nin çarşısında at koşturup:

            – Ey Mekke'liler! Ben, Medine'ye, filan yoldan gidiyorum. Beylerin dili tutuldu. Önüme adam gönderin diyorum ses yok. İçinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yolumun önüne çıksın. Sonradan arkamdan laf atmayın; diye çağırdı. Herkes bakıyor. Hz. Ömer (ra) çok hiddetli, çok kızgın yine hiç kimsede ses yok. Seslenen olsa orada harbe başlayacak. En son atını çevirip, Medine yoluna düştü ve Medine'ye geldi.

 

            (Sûre-i Feth, âyet 29)

            Meâl'i: Muhammed (sav) Allah'ın Peygamberidir. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı pek şiddetlidirler. Kendi aralarında ise pek merhametlidirler. Onları rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün. Allahu Teâlâ'dan inayet ve rıdvan dilerler, yüzlerindeki nişâneleri, secdelerinin eserindendir. Bu (na't) onların Tevrat'taki vasıflarıdır ve onların İncil'deki meselleri (vasıfları) ise bir ekin gibidir ki, filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, sonra da kalınlaşmış, sonra da sakları üzerine yükselmiş (istikamet almış) ekincilerin hoşlarına gidiyor. Onlar ile kâfirleri öfkelendirmek için, Allah Teâlâ, onlardan iman edip, sâlih âmellerde bulunmuşlar için bir mağfiret ve pek büyükbir mükâfat vâ'd buyurmuştur.

 

            Bu âyet, Peygamberimiz (sav) ve dört Cihar-ı Yâr hakkında inmiştir. "Muhammedün Resûlullah" Peygamberimiz (sav)'i söylüyor. Hz. Ebu Bekir (ra) için: "Kendi aralarında merhametlidirler." buyuruyor. Hz. Ömer (ra) için: "Kafire karşı şiddet göstermesini severim." (Sûre-i Fetih, âyet 29.) buyuruyor.

            Hz. Ömer (ra)'in, kafirlere karşı:

            – İçinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen, kendine güvenen varsa önüme çıksın! diye Beylere hiddetle bağırıp, yanlarında at koşturup, kendilerine üç sefer tekrar tekrar, "kendine güvenen önüme çıksın! diye bağırması, Allahu Teâlâ' nın çok hoşuna gitmişti. "Kâfire karşı şiddet göstermesini severim" dediği; Hz. Ömer'in kâfire karşı o şiddetini, Allahu Teâlâ çok seviyor.

            Müslüman olmadan evvel, müslümanlara karşı aynı şiddeti gösteren Hz. ömer (ra)'ın bu hali; Allahu Teâlâ'nın, Peygamberimiz (sav)'in ve bütün mü'minlerin en sevmediği bir haldi. Müslüman olduktan sonra, kâfirlere karşı böyle söyleyip, bağırması, Mekke'nin içerisinde at koşturması, Allahu Teâlâ'nın çok hoşuna gitmişti.

            Âyetin diğer bölümünde, Hz. Osman (ra)'ı ve en sonunda ise: "Alnında secde izleri belli olur. Secdede çok kalır, çok namaz kılar, alnındaki secde izleri hiç geçmez." dediği, Hz. Ali (ra) içindir. Hz. Ali (ra)'ın alnından secde izleri hiç gitmezdi. Allahu Teâlâ bununla da, Hz. Ali (ra)'i övüyor.

            Bilal Babam bu hususta buyuruyor ki:

            – Hz. Ali (ra)'i resimlerde; atın üstünde, çatal kılıcını havaya kaldırmış, atı hızlı koşuyor, düşman önünden kaçıyor veyahut atını son hızla koşturup, kaçan düşmanın önünü çeviriyor, derler. Bunların hepsi yanlıştır. Hz. Ali (ra), o dedikleri gibi değil, bilakis zıddıdır, tersidir. Hz. Ali (ra), harp için gittiği yerde kendisine yemek getirirlerdi. Eğer onların yemeklerinden yerse; onlarla harp etmezdi ve onlar ölümden kurtulurdu.

            Kâfirler: "Biz müslüman olmayacağımıza göre, Ali ile baş gelemeyiz. Bunun çaresi de Ali, yemeğimizden bir lokma olsun yesin! Eğer yerse askerlerimizle harb etmez." derlerdi. Hz. Ali (ra), herkesten çok çok merhametli idi. Ömründe bozulup kaçan kâfirleri hiç kovalamamıştır. Karşısına çıkan ya ölmüş, ya kaçmış, ya müslüman olup, canını kurtarmıştır. Bu adet Eba Müslim'de de vardı. Kaçan kâfiri hiç kovalamazdı. Ama Seyyid-i Battal Gazi ile Hz. Halid (ra) kaçan kâfirin toparlanmasına fırsat vermez, arkadan yetişir, hepsini kılıçtan geçirirlerdi. Hz. Ali (ra) ise hiçbir zaman için, hiçbir harpte geri dönüp kaçmamıştır. Muhakkak ve muhakkak harp etmiş en sonunda zaferi kazanmıştır. Hz. Ömer (ra)'in şiddetine, Hz. Ali (ra)'in merhameti ve mülaimliğini, başkalarına istinaden söylerler, esas gerçeği bu yazdığımız gibidir.

            Şiddeti Peygamberimiz (sav)'e, müslümanlara karşı olunca Allah'ın en sevmediği ahlâk, kâfire karşı olunca, en sevdiği ahlâk oldu.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4670)

            Manâ'sı: Ben Ömer'i öyle gördüm ki, girdiği sokağın başında şeytan duramaz. Şeytan ondan kaçar.

 

            (Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadis No: 3942)

            Manâ'sı: Katade'den rivayet edilmiştir:

            Enes bin Malik (ra) onlara şöyle anlattı:

            "Peygamber (sav) beraberinde Ebu Bekir, Ömer ve Osman oldukları halde Uhud dağına çıkmışlardı. Dağ onları salladı. Peygamber (sav) "Ey Uhud" buyurdu. "Sakin ol. Zira senin üstünde bir Peygamber, bir Sıddık ve iki şehid vardır.

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 3603)

            Manâ'sı: İnsan ve cin şeytanların (Hz.) Ömer'den kaçtıklarını gördüm.

 

            (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis no: 1494) (Sünen-i Termiz-î, Cild 6, Hadis No: 3934.)

            Manâ'sı: Cabir İbn-i Abdullah (ra)'dan Nebi (sav)'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur.

            (Bir kere rüyamda) Ben, kendimi Cennet'e girmiş gördüm ve orada Ebu Talha'nın karısı Rümeysa ile karşılaştım. Bir de gürültüsüz, sakin bir ayak sesi işittim" ve:

            – Kimdir bu? diye sordum. Cibril:

            – Bilal'dir, diye cevap verdi. Cennette bir de (muhteşem) köşk gördüm. Avlusunda bir cariye vardı. Ben:

            – Bu köşk kimindir? diye sordum. Cibril:

            – Ömer'indir, diye cevap verdi. Onun içine girmek ve bakmak (gezip görmek) istedim. Fakat ey Ömer, senin kıskançlığını hatırladım, (diye latife etti). Bunun üzerine Ömer:

            – Babam, anam sana kurban olsun ya Resulallah, sana karşıda mı kıskancım? diye cevap verdi.

 

            İşte hakiki bir Şeyhin; isminin anıldığı ve çağrıldığı yerde, onun maneviyatı yetişir. Şeytan duramaz, ondan kaçar. Bu kaçmak, Şeyhin ve müridin işine karışmamak manasına gelmez. Az bir şey (zerre kadar) şeriatsız iş, hareket ve söz şeytanın karışmasına sebep olur. Bir Şeyhin müridi, Şeyhinin ziyaretine geldi. Şeyhi tekkede yoktu. Oduna gitmişti. Şeyhin hanımı, gelen müride:

            – Sen, öylesi adamın arkasına ne düşüyorsun? Onda ne var? diyerek bunun gibi çok sert ve acı konuştu. Şeyhin oduna gittiğini öğrenen mürid o tarafa gitti. Baktı ki; Şeyhi, aslanın sırtına odun yüklemiş, geliyordu. Aslan, evin yakınında, odunu bıraktı ve dağa gitti. Şeyh de eve geldi. Bunu gören mürid: "Çok büyük keramet" dedi. Bir müddet sonra yine aynı mürid, Şeyhini ziyarete geldi. Bu sefer hanımın tavrı değişmişti. Hanım, Şeyhin oduna gittiğini söyledi. Müridin gelmesini, hoş karşılayıp, Şeyhi de hürmetle övdü. Mürid yine: "Şeyh hangi aslanın sırtına odun yüklemiş, göreyim" diye dağa çıktı. Bu sefer Şeyh kendi sırtına odun yüklemiş, geliyordu. Beraber dergâha (tekkeye) geldiler. Mürid, Şeyhe evvelkinin ve bunun hikmetini sordu. Şeyh:

            – Evvelce, Allahu Teâlâ bütün ibtilâyı kadından vermişti. Kadının ibtilâsı üzerine de odun getirme ibtilâsını vermedi. Şimdi ise kadın çok güzel ve muti oldu. İbtilâyı ise odun getirmeye verdi, dedi.

            Yine bir mürid; Şeyhi yatmış, bir sinek kendini rahatsız ediyordu. Şeyhi:

            – Şu sineği vurun, kovalayın, dedi. Sineğe; ne Şeyh, ne de mürid mani olamadı. Daha evvel, Şeyhi namazda iken üzerlerine hücum eden iki aslanın başını birbirine çarpıp, aslanları bırakınca, aslanların ölüm korkusu ile dağa kaçtığını gören mürid:

            – Şeyhim, bu ne hikmettir! İki aslanın başını birbirine çarptın, hayvanlar ölüm korkusuyla dağa kaçtılar. Gözümle gördüm. Şimdi de bir sineği kovalayamıyor, bizden yardım istiyorsun! dedi. Şeyh:

            – O zaman, namazda idim. Bende bir hal vardı. Allahu Teâlâ' nın nusratı, bende idi. O iki aslan, bir sinek kadar karşımda duramadılar. Şimdi ise yatıyorum. Bende, o hal olmadığı için sinekle baş gelemiyorum, dedi.

            Onun için herşey, hal ile olur. Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

            "İttihat, bir haldır ki, söylemeyle anlaşılmaz."

            Hz. Ali (ra)'in harpte galip olması, Hz. Ömer (ra)'in, Mekkebeylerine bir tek başına o şekilde söyleyip, meydan okuması bu, Allahu Teâlâ'nın verdiği haldır. Sonradan ikisinin de namazda iken arkadan bıçakla vurulup, öldürülmesi ise o zaman o hal geçmişti. Kendilerinde Allahu Teâlâ'nın başka türlü tecellisi, başka türlü hali vardı. Bunlarda esas o hal olsaydı, kendilerini de arkadan vurmaya gelselerdi; hem kendisi bilir, onu tutsak olarak yakalar, hem de kafir hançeri kaldırır, vuramazdı. (Kitabımızda kafir pehlivanı Süreha'nın, kılıcını alıp, Peygamberimiz (sav)'e vuramadığı gibi. İbrahim (as)'ın ailesine, Mısır Meliki'nin karışamayıp, donması gibi haller; bunları şehit edeceklerde de olurdu. İşte o hal o zaman kendilerinde yoktu. Allahu Teâlâ'nın, çeşit çeşit hallerinden, başka hal vardı. Allahu Teâlâ'nın; "Celâl" sıfatı, "Kahhar, Cebbar" ve buna benzer sıfatları tecelli ettiği zamandaki hal olursa kendisine hiçbir şey tesir etmez. Hz. Ömer (ra)'ın zehir içip, kendisine tesir etmemesi aynı haldır. Ama diğer başka haller zuhur edince, kendisine hançerle vursalar, haberi olmaz, şehit düşer. Bunların hepsi Allahu Teâlâ'nın emridir. Böyle oluyor da, niye şöyle olmuyor? Felan zaman şöyle olmuş da, niçin bu zaman böyle olmamış? Bu gibi sorular yanlıştır. Bu dediğimiz halleri bilmemek ve Allahu Teâlâ'nın işine karışmaktır.

 

            (Sûre-i Hucurat, âyet 1-2-3)

            Meâl'i: Ey iman etmiş olanlar! Allah'ın ve Resûlünün önüne geçmeyiniz ve Allah'tan korkunuz. Şüphe yok ki, Allah (Teâlâ) bihakkın işiticidir, bilendir.

            Ey iman etmiş olan zâtlar! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin, ve O'na sözü bağırırcasına söylemeyin, bazınızın bazısına bağırması gibi ki, (sonra) siz farkında olmadığınız halde amelleriniz bâtıl olmuş olur.

            Ve şüphe yok ki, Allah'ın Peygamberi huzurunda seslerini kısanlar o zâtlardır ki, Allah (Teâlâ) onların kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vardır.

 

            Bunların bir manası; Peygamberimiz (sav)'in yüzüne karşı bağırıp konuşan Ashab'ı uyarıyor. "Bağırmayın, yavaş konuşun, adaba muhalefet etmeyin" diyor. Diğer bir manası; Peygamberimiz (sav) "Sünnetimi yapan ümmetim, yapmayan ümmetim değil" desin yine; elden tutup biat edip, mübayâ yapma (ders alma), intisab etme. Bunu Allahu Teâlâ Kur'an'da emrediyor. Peygamberimiz yapıyor. Bu zamanede, âlimlerimiz buna muhalefet ediyor. Yine geceleri kalkıp zikrullah etme, namaz kılma, zikirle, namazla ve tesbihle sabahlama hakkında, nice âyetler varken bunlara da muhalefette bulunursan âyete ve sünnete karşı gelmiş olursun.

 

            (Sahih-i Müslim, Cild 7, Hadis No: 2396, s. 294)

            Manâ'sı: Sa'd ibn Ebî Vakkas'ın oğlu Muhammed haber verdi ki, babası Sa'd (ra) şöyle demiştir:

            Bir kere Ömer, Rasûlullah'ın huzuruna girmek üzere izin istemişdi. Halbuki bu sırada Rasûlullah'ın yanında Kureyş (kabilesin)den bir takım kadınlar vardı. Bunlar Rasûlullah (sav) ile konuşuyorlar ve sesleri Rasûlullah (sav)'in sesinden yüksek bir tonda olarak konuşmayı çoğaltıyorlardı. Ömer (ra) izin isteyince bu kadınlar hemen kalktılar ve perdeye doğru koşuştular. Rasûlullah Ömer'in gelmesine müsaade etti. Ömer huzura girdiği sırada Rasûlullah (kadınların bu haline) gülüyordu. Bunun üzerine Ömer:

            – Yâ Rasûlallah! Allah seni bütün ömrünce memnûn edip güldürsün, temennisinde bulundu (ve nezaketle bu sevinmenin sebebini sormuş oluyordu) Rasûlullah cevaben:

            – Yanımda bulunan şu kadınların haline taâccub ettim: Onlar senin sesini işitince acele perdeye koştular, buyurdu. Bunun üzerine Ömer:

            – Yâ Rasûlallah! Sen onları tevkîr ve ta'zimine daha layıksın, dedi ve kadınlara hetaben de:

            – Ey nefisleri düşman olan kadınlar! Rasûlullah'a ta'zim etmeyib de benden mi çekiniyorsunuz? dedi. Kadınlar:

            – Evet senden çekiniyoruz. Çünkü sen, Rasûlullah'dan daha yoğun sözlü ve daha katı yüreklisin dediler. Rasûlullah (sav):

            – Hayatım elinde olan Allah'a yemin ederim ki (ya Ömer) şeytan asla seninle karşılaşmaz. Sen bir yolda giderken o muhakkak senin yolundan başka bir yola yönelir, gider. buyurdu.

 Kadının sesi haramdır diyenlere

            Kadınlar konuşurken, sesinin güzel çıkmaması için dilinin altına taş almalıdır ve her ne sûretle olursa olsun kadınların sesinin duyulması haramdır, diyenlere:

            Kureyş kadınları, Peygamberimiz (sav)'in sesinden daha yüksek konuşuyorlardı. Peygamberimiz (sav), kadınların kendine karşı yüksek sesle konuşmalarını, Hz. Ömer (ra) gelince kalkıp gitmelerini, gülerek hoş karşılıyordu. Hz. Ömer (ra):

            – Ya Resûlallah! Allah seni bütün ömür boyunca güldürsün, temennisinde bulundu. Peygamberimiz (sav):

            – Yanımda bulunan, bu kadınların haline taâccûb ettim, dedi. Yani Peygamberimiz (sav)'in sesinden yüksek sesle konuşmaları, Hz. Ömer'in sesini duyunca kaçmalarına taâccûb etti, acâibine gitti. Onun için gülüyordu. Hz. Ömer (ra):

            – Ya Resûlallah! Sen onların tevkir, ta'zim hürmet ve saygısına daha layıksın, dedi. Kadınlara da:

            – Resûlullah'a ta'zim, saygı göstermeyip de, benden mi çekiniyorsunuz? Yani Resûlullah'a saygı, hürmet, O'ndan çekineceğiniz yerde benden mi çekinip kaçınıyorsunuz, demek istiyor. Kadınlar:

            – Evet, senden çekiniyoruz. Sen Resûlullah'tan daha yoğun, sert sözlü, katı yüreklisin. Peygamberimiz (sav):

            – Ya Ömer! Bu kadınların senden kaçtığı gibi, şeytan da seninle karşılaşmaktan korkar ve kaçar, buyurdu.

            Demek ki, Peygamberimiz (sav)'in huzuruna kadınlar gelir, Peygamberimiz (sav)'in sesinden daha yüksek sesle konuşurlardı. Peygamberimiz (sav) onların hallerine gülerdi. Bu halde bazı kimseler: "Kadınlar dilinin altına taş alıp öyle konuşsun" demeleri, kadınların sözlerini dinleyip, onlarla konuşana da kötü niyetle bakmaları çok yanlıştır. Halbuki Peygamberimiz (sav); hem kadınlarla konuşuyor, hem de sözlerine gülüyor. Demek ki yeri gelirse konuşmak, onları ikaz için söylemek, anlatmak, din meselesinde kadınların bilmedikleri şeyleri sormaları, âliminde cevap vermesi normaldir.

 

*  *  *

 

            Hz. Ömer (ra), bir gün sabah namazına kalkamaz. Şeytan kendisini oyalar, güneş doğduktan sonra namazı kılar. O gün akşama kadar, sabah namazına uyanamadığına müteessir olur. Tevbe istiğfar eder, ibadet taat eder, yalvarır, niyazda bulunur. Akşam olur. Hz. Ömer (ra), yatsı namazından sonra yatar, sabah namazına kendisini bir ses uyandırır. Bu sesin şeytandan olduğunu, Hz.Ömer Faruk olduğu, (farkeden olduğu) için derhal farkında olur. Uyanır namazı kılar ve peygamberimizin yanına gelir, olan hâdiseyi olduğu gibi anlatır:

            – Ya Resûlallah, şeytan insanı namaza kaldırır mı? Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

            – Seni, sabah namazına uyandırmayan şeytan, yine seni sabah namazına erkenden uyandıran şeytandır. Birinci gün, sen sabah namazına kalkamadım diye çok müteessir oldun, akşama kadar ibadet, taat, dua, zikir, tesbih ile devam ettin. Bu Allah (cc)'nün hoşuna gitti. Sabah namazına kalkıp namazı kıldığının on misli sevap yazdı. İblîs bundan korktu. Bu günde sabah namazına kalkamazsa yine akşama kadar çalışır, on misli sevap alır diye, seni sabah namazına erkenden uyandırdı. Bunda bizim için alacaklar var. Hem Hz. Ömer (ra)'in girdiği sokağın başında duramayıp kaçıyor, onun olduğu cemaate yakın olamıyor, hem de ibadetini yapmasına, namazına engel olup karışıyor.

 

            (Sahih-i Müslim, Cild 7, Hadis No: 2399)

            Manâ'sı: Ömer (ra) şöyle dedi: Ben üç şeyde Rabbıma muvafakat ettim. (Makam-ı İbrahim hakkında (Bakara:125), Hicab (Perde) hakkında (Ahzab: 53) ve Bedir esirleri hakkında (Enfal: 68).)

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4669)

            Manâ'sı: Ömer, müslüman olduktan sonra ona şeytan (ne zaman) rastladıysa mutlaka (korkusundan) yüzü üstüne düşmüştür.

 

            (Kenzül İrfan, Hadis No: 117)

            Manâ'sı: Eğer benden sonra bir Nebi olsaydı, Ömer bin Hattab olurdu dedi. (Buhârî, edeb 109; İbn-i Mâce, Cenair 27.)

 

            (Kenzül İrfan, Hadis No: 118)

            Manâ'sı: Hz. Ömer'den hayırlı bir zat üzerine güneş doğmamıştır.

 

            Dört halife olan; Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali bunların her birisini överken Peygamberimiz en yüce, en büyük diye övmesini bunu Bilâl Babam'a sorduk, buyurdu ki:

            – Maraş'ın en büyük dağı hangisidir?

            – Ahır dağı.

            – Gaziantep'in en büyük dağı hangisidir?

            – Soft dağı.

            – Bunun hangisi büyük, diye sordu:

            – Biz ikisi de büyük, ikisinin de eni, boyu ve yüksekliği çok büyük ölçemeyiz deyince Bilal Babam:

            – Size her günkü gördüğünüz dağlardan soruyorum büyüğünü bilemiyorsunuz. Peygamberimiz (sav) hepsinin hakkında da büyüktür dediklerini nasıl ölçmeye kalkışıyorsunuz. Mesela; Hz. Ali (ra) hakkında, eti etimden, kanı kanımdan demiştir. Peygamberimiz (sav) üç Cihar-ı yari övünce "Ali'yi neden övmedin" dediler.  Peygamberimiz (sav):

            – Ali bendendir, insanın kendi kendini övmesi olmaz. Ben Ali'yi översem, ben beni övmüş olacağım, buyurdu. Bunun gibi çok misaller var. Onların hepsi de büyüktür. Herkes kendi meşrebinde ileridir. (Hâkim, Müstedrek, III, 90.)

 

            (Kenzül İrfan, Hadis No: 119)

            Manâ'sı: Allahım dini İslâmı Ömer bin Hattab ile aziz et. (Tirmizî, Menâkib 17; İbn-i Mâce, Mukaddime 11.)

 

*  *  *

 

            Hz. Ömer (ra) halifeliği zamanında; Rusya'da, adı Moskof olan Kral, Hz. Ömer (ra)'e harp ilan eder. Hem de elçi gönderir. Gelen elçi, Hz. Ömer (ra)'i eli ve üzeri çamurlu olduğu halde görür. Çünkü Hz. Ömer (ra) caminin duvarını taşla, çamurla örüyordu. Hz. Ömer (ra) kendine karşı harp ilan eden, Moskof kralının mektubunu okuyunca Hz. Ömer (ra)'e bir hal gelir, kendinden geçer. Allahu Teâlâ Hz. Ömer'e tecelli eder. Hz. Ömer (ra) o an için ateşte kızaran demir gibi olmuştu. İki parmağını dikerek kolunu Moskova'ya doğru uzatır.

            – O, benimle nasıl harb eder. Parmaklarımla dürtersem onun gözlerini oyarım, der. Parmaklarını ileri doğru uzatır. Elçi gelir Moskof kralının iki gözü oyulmuş, çukur, kör olduğunu görür.

            – Ne oldu? diye sorar. Kral:

            – İki çamurlu parmak geldi gözlerimi oydu gitti, der.

            Hz. Ömer (ra), Medine-i Münevvere'den kolunu uzatıp, Moskova'daki, moskof'un gözünü parmaklarıyla dürtüp kör etmesi, Allahu Teâlâ'nın, hadisi kudsideki: "Tutan eli, gören gözü ben olurum" dediği tecelli etti. Hz. Ömer (ra)'ın, Moskof Kralını görmesi o gözle en kolaydı. Medine'den, Moskof Kralının gözünü parmaklarıyla oyduğu el, Allah (cc)'ın kudret eliydi.

 

*  *  *

 

            Hz. Ömer (ra), öğle sıcağında bir işle meşgul iken (elbisesini yamıyordu) başı, sırtı güneşte yanmıştı. Hz. Ömer (ra)'e bir hal gelip, Güneş'e karşı sert bir şekilde baktı. O anda Güneş önüne bulut gelmiş gibi gölgelendi. Peygamberimiz (sav), Hz. Ömer (ra)'e:

            – Ya Ömer, öyle bakma, senin bakmana dayanamaz, dedi. Bu nasıl oldu diyeceksiniz?

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 12, No: 2042) Hadis-i Kudsi:

            Manâ'sı: Her kim beni tanıyan ve ihlas ile bana ibadet eden bir kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Bana kulum hiç bir şey ile yaklaşamaz, ancak kendisine farz kıldığım şeyleri sevmesi ile yaklaşır. Her zaman kulum bana nafile ibadetleriyle de yaklaşmak ister. Nihâyet ben ona muhabbet ederim. Artık ben kulumu sevince onun işitir kulağı, görür gözü, tutar eli, yürür ayağı mesabesinde olurum. (ve bu azaları ile husulunu arzu ettiği bütün dileklerini veririm.) Diliyle de her ne isterse muhakkak onları da ihsan ederim. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu siyanet ederim. Ben yapmasını dilediğim hiç bir şey hakkında (mü'minin ölümü karşısındaki tereddütüm gibi) tereddüt etmedim. (Fakat bunda) Kulum ölümü hoşlanmıyordu. Ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum.

 

            Yani Allah (cc) tecelli eder, kul da o hal olur. İşte Hz.Ömer(ra)'in de o an için gören gözü, Allah (cc)'tandı. Allah (cc)'nün kuvvetine de güneş dayanamaz.

 

*  *  *

 

            Hz. Ömer (ra)'in, zehir içmesi ve zehirlenmemesi, en son, vefatında zehirli hançerle vurulup, o zehirle ölmesi, buna itiraz edenlere:

            Hz. Ömer (ra)'nın, zehir içip ölmemesi, kâfirleri müslüman etmek içindi. Konstantin'den (İstanbul'dan) gelen seyyar hastahanenin ekipleri komple müslüman oldular. O an, Allah (cc)'nün kendisine tecelli ettiği zaman idi. Onun için Hz. Ömer (ra)'a, o zehir tesir etmedi. Şöyle ki: Konstantin Kralı şimdiki deyimle Kızılhaç teşkilatını, Medine'ye gönderdi:

            – Gidin, onların hastalarını tedavi edin, diyor. Maksadı, dostluk kurmak istiyor. Bunlar, Medine'de ne kadar kaldılarsa yanlarına hasta gelmedi. En son bunların doktoru, Hz. Ömer (ra)' nın yanına gelip:

            – Sizde hasta olan mı yok, doktoru mu bilmiyorsunuz? Hiç hasta gelmiyor. Biz boşuna bekliyoruz. Hz. Ömer (ra):

            – Biz, Rasulllah'ın sünneti ile amel ederiz. Resulallah'ın sünneti tam yapıldığı bir memlekette ölüm hastalığından başka hastalık olmaz. Biri hasta olsa ,diğeri okur iyi eder. Çünkü Kur'an-ı Kerim'deki şifa, sizin ilaçlarınızdaki şifadan fazladır deyince doktor:

            – Öyleyse biz, Konstantin'e dönelim. İlaçları size teslim edelim diyor. Hz. Ömer (ra), her ilacın üzeri arapça yazılı olduğu halde teslim almaya başlıyor. Doktorun elinde bir şişe vardı. Çok itinalı bezlere sarılmıştı. Hz. Ömer (ra):

            – Bu nedir? Doktor:

            – Zehirdir. Hz. ömer (ra):

            – Neye yarar? Doktor:

            – İyi olmayacak çok ızdırap çeken hastalara bir damla içirirsen anında ölür. Kuduranlara (Kuduz olanlara) bir de düşmanın olursa ona içirirsin. Hz. Ömer (ra):

            – Beim bir düşmanım var, baş edemiyorum. Ona hiç birşey tesir etmiyor. Bu ona tesir eder mi? Doktor:

            – Bir damlasını içirebilirsen kafi. Hz. Ömer (ra):

            – Aç zehirin ağzını, doktor telaşlı bir şekilde zehirin kapağını açıyor. Hz. Ömer (ra):

            – Benim nefsimden daha büyük düşmanım yok diye, hepsini birden içiyor. Doktor dışarı kaçıyor. Şimdi ölür, kusar belki bana da zehir bulaşır (gelir). Hz. Ömer (ra)'a, hiç bir şey olmadığını gören doktor, tekrar yanına gelip:

            – Bu zehir neden sana tesir etmedi? Hz. Ömer (ra):

            – Sizin ilaçlarınız böyle ise hiç bir tesiri yoktur diyor. Doktor ve bütün zevatı hepsi de şehadet getirip, müslüman oluyorlar. Hz. Ömer (ra)'a, o an için Allah (cc)'nün tecelli etmesi ve Hz. Ömer(ra)'nın büyük kerameti. O kâfirlerin müslüman olabilmesi için kerâmettir. Ölümünde zehirli hançerle vurulup öldürülmesi, zehirli hançerin tesir etmesi ise o da Allah (cc) kendisine şehitlik nasip edecek. O hançerle vurmada sebep olacaktı. Onun için Allah (cc) kendisine tesir ettirdi. Allah (cc)'nün tecelli ettiği zaman, kulda harikulade haller olur. İmkansız olan şeyleri yapar. O tecelli olmazsa o da bizim gibi bir adamdır, harikulade haller görülmez.

            Peygamberimiz (sav)'e, kàfirler zehirli kuzuyu yedirdiler. Tesir etmedi. Hazm olmayıp, midesinin bir köşesinde durdu. Peygamberimiz (sav) vefat edeceği zaman midesinin bir köşesinde duran o zehir, kendisini zehirleyerek küffar eliyle şehit olmasına sebep oldu. Bu da Yunus (as)'ın balığın karnında altı ay gezip, midesine inmediği, hazmedilmediğinin aynısıdır. Balığın midesinde, insanın ölmeden durması normaldir. Peygamberimiz (sav)'in midesinin içinde bu zehirin senelerce durması, ondan daha zor ve çok büyük mucizedir. Yunus (as)'ınkinin karşılığında, Peygamberimiz (sav)'in mucizesi budur.

 

*  *  *

 

            Hz. Ömer (ra), bir gün deve üzerinde iken elindeki kamçı düşmüştü. Düşen kamçıyı yanında bulunan köleden yani hizmetçisinden istemeyip, deveden aşağı inip kamçıyı almış, tekrar deveye binmişti. Köle:

            – Niçin benden istemedin? Deveden indin, deyince, Hz. Ömer (ra):

            – Dilim istemeye alışmasın diye indim, demiştir. Bunda bizim için alacak hisse var. Herhangi bir şeyi bahane edip veyadoğrudan istemek ne kadar mahsurlu imiş. Gün kesip, falan zaman veririm diye ödünç para almak öyle değildir, caizdir.

 

*  *  *

 

            Hz. Ömer (ra)'e bir Hakîm'i (Kadıyı):

            – Kur'an-ı Kerim'i bırakıp, aklen fetva veriyor diye şikâyet ettiler. Hz. Ömer (ra), o hakimi kontrol için gitti. Şehre yaklaşınca bir köre yetişti. O da şehre gidiyor, acıdı.

            – Gel benim ata bin, dedi ve atına bindirdi. Kör giderken:

            – Benim gözüm görmüyor, merak ediyorum. Bu hayvanın yaşı kaç, rengi nasıl, cinsi hangi cinsten? diye soruyor. Hz. Ömer (ra)' de cevap veriyor. Kör de, şehir halkı da, Hz. Ömer (ra)'ı sıradan bir insan zannediyor. Şehrin içinden, Hz. Ömer (ra):

            – Şehre geldik, attan in deyince kör bağırıyor.

            – Ben kör olduğum için, benim atımı zorla elimden alacak. Halk toplanıyor, köre soruyorlar:

            – Sen körsün, atın eşkalini ver. Sen yetiştirdiysen hepsini bilirsin. Kör, hayvanın yaşını, boyunu, rengini, cinsini hepsini sayıyor. Hz. Ömer (ra)'nın saymasını:

            – Sen gözlüsün diye, kabul etmiyorlar. Hz. Ömer (ra) mahkemeye veriyor. Hakim gerçekten ayırt edebilecek mi? (Aslında hakimi kontrol) Hakim ikisini de içeri aldı. Nereden geldiğini sordu. Kör de, Hz. Ömer (ra)'de aylarca uzun yol çektiğini söyledi.(Yakın yer olsa atın sahibini oradan soracak) Hakim, kör ile Hz. Ömer (ra):

            – Şalvarlarınızı çıkarın, bacaklarınızı çemreyin (açın) kaba etlerinizi göreyim. Uzun müddet ata binenin kasıkları pişer, kıllar yatık durur. Eğer şehrin kenarında hemen binmişse bunlar olmaz. Ya kör yalan çıkacak, ya Hz. Ömer (ra) yalan çıkacak. Netice de körün kasıkları kızarmamış kıllar dik. Hz. Ömer (ra)'ın, kasıkları pişmiş, kıllar yatık. Hiç bir şahit dinlemeden atı Hz. Ömer (ra)'a verip, körü hapse attırıyor. Hz. Ömer (ra) esas kimliğini gösterip:

            – Eğer doğruyu bulmasa idin; aklen fetva verdin diye seni cezalandıracaktım, buyurdu.

 

*  *  *

 

            Hz. Ömer (ra), vefat ettikten sonra sorgu sual melekleri ve Hz. Ali (ra) ile arasında olan hal ve konuşmayı, Bilâl Babam'a istinaden yanlış olarak söylemişler:

            – Hz. Ömer (ra), sorgu meleklerinin başlarını birbirine çarptı, "Siz ümmeti Muhammedi böyle mi korkutacaksınız" dedi, gibi sözler yanlıştır. Babamın anlattığı:

            Melekler, Allahu Teâlâ'nın emri ile geliyor. Onların başlarını birbirine vurmak onlara karşı gelmek, Allahu Teâlâ'nın emrine karşı gelmek oluyor. Hz. Ömer (ra)'in Allahu Teâlâ'nın emrine karşı gelmesine imkan var mı? Bunlar Allahu Teâlâ'nın emri ile gelince, onlara saygısızlık, Allahu Teâlâ'ya saygısızlık olmaz mı?

            Hz. Ömer (ra), Peygamberimiz (sav)'e sordu:

            – Ya Rasulallah, insanlar öldükleri zaman akılları şimdiki gibi başlarında olur mu? Peygamberimiz (sav):

            – Şimdikinden daha iyi olur. Hz. Ömer (ra):

            – Ben, o zaman onlara kolay cevap veririm, dedi. Bil'âhire Hz. Ömer (ra) vefat edince, Hz. Ali (ra) kabrinde dinledi. Sorgu sual melekleri geldiler:

            – Rabbın kim? Nebin kim? diye sordular. Hz. Ömer (ra):

            – Evvelâ ben sorayım. Siz buraya ne kadar mesafeden geldiniz? Melekler:

            – Sizin yürümenizle, yetmiş bin senelik yoldan geldik. Hz. Ömer (ra):

            – Siz, yetmiş bin senelik yoldan geldiniz Rabbınızı unutmadınız da, Ömer evinden buraya gelene kadar mı unuttu? Soracaklarınızı sorun. Hepsinin cevabını verdi. Melekler:

            – Ya Ömer, biz böyle olacağını biliyorduk, ama vazife bulunmuş sormakla görevliyiz, herkese sormamız lazım. Biz sormadan senin böyle söyleyeceğini biliyorduk, deyip ayrıldılar. Hz. Ali (ra) bunları dinliyordu:

            – Saddakta ya Ömer! diye bağırdı. Yani sözünde doğru çıktın, ya Ömer demektir. Bunun dışında söylenenler ilavedir, Babamın sözü değildir.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU