Hz. ALİ
(Kerremallahu Veche)
Hz. Ali (ra), annesinin
karnında canlandıktan sonra annesini puta secde ettirmedi. Annesi puta secde
edeceği zaman tekme ile vurup sancılandırması, çocukluğunda, Peygamberimizin
her sözüne doğrudur demesi. Peygamberimiz (sav)'in miracına ilk inanan Hz.
Hatice Validemiz ve Hz. Ali (ra)'dir. Hz. Hatice Validemiz kadın olduğu için,
Hz. Ali de çocuk olduğu için şehadetleri kabul olmadı. Yaşlılardan ilk kabul
eden Hz. Ebû Bekir (ra) olunca, şehadeti kabul oldu ve imanda hepsinden öne
geçti.
(Kenzül İrfan, Hadis No:
128)
Manâ'sı: Ben ilmin medinesi'yim (şehriyim), İmam-ı
Ali de Kapısıdır. İlmi isteyen kapısına müracâat etsin.
"Peygamberimiz
(sav)'inde okumuşluğu yoktu, ümmi'dir. İlmi yok" diyenler kafir olur.
Peygamberimiz (sav)'in ilmi; maneviyat ilmi, ledün ilmi (hikmet ilmi); Allah
(cc)'ın gizli sırlarını bilen, sezen ilimdir. Bu ilmin şehri Peygamberimiz
(sav), kapısı Hz. Ali(ra), (Sûre-i Kehf'deki) Hızır (as)'ın, Musa (as)'a
öğrettiği ilimdir. O ilim mevhibe-i İlahiyyedir. Kalpten doğar.
Zahir ilmi okumak,
öğrenmek değil; kalpten doğan maneviyat ilmidir. Maneviyat ilminin şehri
Peygamberimiz (sav), kapısı Hz. Ali (ra)'dir. Peygamberimiz (sav)'in o ilminden
istifade edecek Hz. Ebu Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali
(ra), bütün Ashab'a ve ümmeti Muhammed'e gelen maneviyat ilmidir. Allah
(cc)'dan Peygamberimiz (sav)'e, Peygamberimiz (sav)'den Hz. Ali (ra)'a, ondan
da herkese tarikat, silsile yolu ile gelir. Resûlullah (sav)'in ilim şehrini ve
Hz. Ali (ra)'in kapısı olduğunu düşün. O kapıya her Ashab, her tabiin, her
ümmet muhtaçtır. Hz. Ali (ra)'in, ilmi olan Kadiri Tarikat-ı kıyamete kadar
devam eder. Bu dediğimiz kapı, ilim, hepsinden yüksektir. Aksini iddia edenler,
Peygamberimiz (sav)'in bu hadis-i şerifine muhalefet etmiş olurlar.
Bütün ilimlerin başı
maneviyat "ledün ilmidir" Peygamberimiz (sav)'deki olan ilimdir.
Bu gelen ilmi
ledün sultanıdır,
Bu gelen
tevhid-i irfan kânıdır.
dediği; maneviyat (ledün
ilmi) kalpten doğan ilim, tevhid ilmidir. Allahu Teâlâ'nın kullarına
hüccetidir. Allahu Teâlâ dilediği kulunun kalbine verir. Kime verdiyse çok
büyük hayrı kesir vermiştir. Bu hadis-i şeriflerle anlatılan, maneviyat (ledün
ilmi)dir. Peygamberimiz (sav) ilmin şehri, Hz. Ali (ra)'de bunun kapısıdır.
Yoksa Hz. Ali (ra)'ın adamları: "Alim bir adam seçelim" deyince Ebu
Musel Eş'ari'yi seçtiler. Kur'an-ı Kerim'i mızrak başına dikmek, zahir ilmine
terstir. Buna hiç kimsenin aklı yetmedi. Hz. Ali (ra): "Kur'an benim, bana
bakın" dedi ve maneviyatını söyledi. Yoksa zahir ilimde Ebu Musel Eş'ari
hepsinden yüksekti. Hz. Ali (ra):
"Bana bir harf
öğretene, kölelik yaparım." diyor. Zahirde en âlim olan Ebu Musel
Eş'ari'nin sözüne, kavline itiraz edip, küsüp, Kufe'ye gidiyor. Demek ki, Hz.
Ali (ra)'in: "Bana bir harf öğretene kölelik ederim" dediği zahir
olsaydı, Ebu Musel Eş'ari'ye itiraz etmemesi lazımdı. Demek ki, bu maneviyat,
ledün ilmi, kalpten doğan ilimdir. Biraz evvel saydığımız bir çok hadis-i
şeriflerin manalarıyla anlaşılıyor ki: Peygamberimiz (sav)'in dediği de bu
maneviyat ilmidir.
Bu hâdîs-i şerîf İmam-ı
Ali Hz.lerinin din ilminde olan bilgisini isbat eder. Dini bir mes'ele için
Muaviye (ra)'ye müracaat olunduğu sırada: "İmam-ı Ali (ra)'ye müracaat
ediniz. Zira benden âlimdir cevabını verirdi.
(Kenzül İrfan, Hadis No:
133)
Manâ'sı: Bir kimse Ali'yi severse beni sevmiş olur.
Ali'ye buğuz eden bana buğuz etmiş olur. (Hâkim, Müstedrek, III, 135.)
(Kenzül İrfan, Hadis No:
134)
Manâ'sı: İmamı Ali Hz.lerinin muhabbeti öyle güzel
bir şeydir ki onun sahibine günahı zarar vermez. Yani günah işlemez ki zarar
versin. Ahkâm-ı şer'iyye hilafına hareket edenler de İmam-ı Aliye muhabbet
olmaz. (Münâvi,
Künûzü-l-hakâik, s. 62.)
(Sünen-i Tirmizî, Cild 6, Hadis No: 3965)
Manâ'sı: Ali bendendir, eti etimdendir, kanı kanımdandır. Benim adıma (taahhütleri) ancak ben veya Ali yerine getiririz.
Peygamberimiz (sav)'in eti etinden, kanı kanından olunca onu bir düşün. Peygamberimiz (sav) sakalının (kılı) teli, bir camide müminler sıraya girip tekbirle hürmet ve tazimle ziyaret ediyorlar. Peygamberimiz (sav)'de olan gibi Hz. Ali (ra)'ninki de onun aynı oluyor. Bu hadise göre Peygamberimiz (sav) Ali'nin eti benim etim gibi, kanı benim kanım gibi demiyor. Doğrudan doğruya eti etimden, kanı kanımdan diyor. Onun için Hz. Ali (ra)'ninki bambaşka bir şeydir.
Hâdîs-i Şerîf:
Manâ'sı:
Bütün kapılar kapandığında, Ali'nin kapısı
açık kalır.
Bütün kapılar kapandığında, Ali'nin kapısı açık kalır. Onun yolu ilmi tariki açıktır. Hepsi kapansa onunki kapanmaz, açık kalır. Tasavvufu, ilmi, himmeti kıyamete kadar ondan da sonra hiç kapanmaz açıktır. "Kadiri tarikatı" kapandı diyenler buna iyi baksınlar.
"Bütün
kapılar kapandığında, Ali'nin kapısı açık kalır." Hadisinden de anlaşılıyor ki; Hz. Ali (ra)'ınki
maneviyat, ledün ilminin kapısıdır. Hz. Ali (ra)'deki maneviyat, ledün ilminin
kapısı kapanmasıyla, hocalarımızın kitaplarında olan zahiri ilmin kapanmasına
imkân var mı? O kitaptaki yazılı ilim kapanmayacağına göre, Hz. Ali (ra)'deki
ilim, Peygamberimiz (sav)'den gelen ilim, maneviyat ilmidir. Bütün zahiri
alimler yanıldığında, Ümmi Sinân Hz. lerinin yanılmadığı gibi, onda da zahir
ilim hiç yok. İlm-i Ledün çoktur.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No:
3666)
Manâ'sı: Ey Ali, ben senin hakkında Allah'tan beş
şey diledim. Dördünü verdi, birini vermedi. Ümmetimin (benden sonra) senin
emrin altında birleşmelerini diledim, vermedi. Senin hakkında verdikleri:
Yer yarıldığında (insanlar dirileceği zaman) ilk
dirilecek olan ben ve sen olacağız. Elinde Livaül Hamd bulunmuş bir halde
evvelkileri ve sonrakileri geçip, önümde yürüyeceksin.
Benden sonra mü'minlerin
velisi sen olacaksın, Rabbım senin hakkında bunu bana ihsan etti.
Hz. Ömer (ra)'in
halifeliği zamanında; Hz. Ömer (ra), bir kadına mahkemede zina suçundan recmine
(ölümüne) karar vermişti. Kadın taşa gömülüp öldürülecekti. (yarı beline kadar
toprağa gömülüp, taşla vura vura öldürülür, taş yığınına gömülürdü. Bunun adı
recmdir.) Hz. Ali (ra)'in evinin önünden geçerken, Hz. Ali (ra) bunları geri
çeviriyor:
– Bu mahkemeyi doğru
yapmadınız, ben mahkeme yapacağım, diyor. Hepsi geri dönüyorlar. (Çünkü
Peygamberimiz (sav) "Ben maneviyat ilminin şehriyim, Ali kapısıdır" (Kenzül İrfan, Hadis No:
128) diye buyurmuştur.) Hz.
Ali (ra):
– Bu kadına iftira
ediyorlar. Esas zinayı yapan, recm olacak felan, felan kişiler, dedi. Hz. Ali
(ra)'in hiç şahidi yoktu. Kadının zina yaptığına dair şahitler vardı. O
şahitler dinlendi. Hz. Ali (ra)'ya:
– Sözünün doğru olduğuna
dair şahit getir, dediler. Hz. Ali (ra):
– Bu kadının doğumunu,
çocukluğunu, yaşantısını çok iyi bilen adamlardan getirin, dedi. Onları
getirdiler. Hz. Ali (ra):
– Bu kadın Hindistan'da
felan göçebe aşiretinden, anasının adı felan, babasının adı felan, felan
senenin, felan ayının, felan gününün, felan gecesinde, felan yaylalıkta dünyaya
gelmedi mi? Onlar:
– Evet. Aynı o gece, o
aşiretten. Annesinin ve babasının adı felan, felan dediğin gibi dünyaya geldi.
Hz. Ali (ra):
– İşte bu şahidin birisi,
diyerek devam etti:
– Bunlar her sene göçebe olarak bir yaylalıkta kışlıyorlardı. Yazın bir yere otlatmaya gidiyorlardı. Felan senenin, felan ayının, felan günü bu kadın üç yaşındayken, felan yerdeki kayanın üstünden düştü, başı yarıldı. Başının felan yerinde yaranın izi duruyor. Açın, bakın, dedi. Kadınlar açtılar, baktılar aynı yara izini buldular. Hz. Ali (ra):
– Bu da ikinci şahit. Üç yaşında felan senenin, felan ayının, felan günü başına şu hal geldi, kayboldu. İki gün dağda yattı. Tekrar bulunmadı mı? (Her sene başından geçen mühim olayları, o seneye kadar saydı.) Bunların hiç birisinde yalan, yanlış, eksik var mı? Onlar:
– Yok, dediler. Hz. Ali (ra):
– Bunların her birisi birer şahit, hem de hakiki, gerçek şahittir. Bu dediklerimin hepsi doğru mu? Onlar:
– Hepsi doğrudur.
– Öyleyse bu sözümde doğrudur. (Hz. Ömer (ra)'a dönerek:) Bu kadın on beş günlük hamiledir. Kadın kendisi de bilmiyor. Kadını recm eder, öldürürsen; ilk defa bu çocuğun, ikinci annesinin katili olursun. Sonra da haksız karar verip; haksızı berat, haklıyı recm ettirirsin, dedi. Hz. Ali (ra)'ın dediği esas zinayı işleyenleri getirdiler. Onu incelediler, suçlu meydana çıktı. Kadın beraat etti. Suçlu recm edildi. Hz. Ömer (ra) şu sözü söyledi:
– (Levla Ali, fehelekel Ömer) Ali olmasa, Ömer'de helâke gitti idi.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadis No: 3959)
Ebu Seriha veya Zeyd bin Erkam (ra)'dan
Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:
Ben her kimin velisi isem Ali de onun velisidir.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 8, Hadis No: 1236)
Manâ'sı:
Sehl İbn-i Sa'd (ra)'den; Nebi (sav)'in
hayber günü (Hayber'in fethi uzayınca)
şöyle buyurduğunu işittiği rivayet olunmuştur:
– Müslümanların
bayrağını artık (yarın) bir kişiye vereceğim ki, Allah, feth ve zaferi onun iki
elleriyle müyesser kılacaktır. (O Allah'ı ve Peygamberini sever, Allah ve
Peygamber'i de onu sever.) Bunun üzerine
orada bulunan Ashab bayrağın onlardan hangisine verileceğini tahayyüle
başladılar. Onların hepsi bayrağın kendisine verilmesini umarak ertesi güne
erdiler. Fakat Resulullah ertesi gün:
– Ali nerededir? diye
sordu. Ashab tarafından:
– Gözleri ağrıyor,
denildi ve Resulullah'ın emriyle Ali huzura çağırıldı. Resulullah Ali'nin
gözlerine tükürdü. Hemen orada gözleri, hiç ağrımamış gibi iyi oldu. Bunun
üzerine Ali:
– Ya Resulallah,
Hayber yahudileriyle onlar da bizim gibi (müslüman) oluncaya kadar vuruşuruz,
dedi. Resulullah'da:
– Ya Ali, ağır ol. Tâ ki sükunetle Hayberlilerin sahasında alarga bir mahalle iner, (ordugahını kurar)sın. Sonra onları İslam'a davet edersin ve üzerlerine vacib olan İslam esaslarını haber verirsin. Ya Ali, tek bir kişinin senin irşadınla müslüman olması, iyi bil ki, sana kızıl develer bahşedilmesinden (senin de onları yoksullara tasadduk etmenden) hayırlıdır, buyurdu.
Peygamberimiz (sav), bu hadis-i şerifinde harpten evvel İslâm'a davet etmeyi çok mühim sayıyor. İslâm'a davet etme, onları müslüman edebilme her şeyden mühimmiş. Bizim inancımız, görüşümüzde aynı olmalı. Şimdi "ben akrabamın yanına gitmiyorum, İslâm'dan uzak olduğu için" sözü, iddiası yayılmıştır. Bu ne kadar ters ve yanlıştır.
Hz. Osman (ra), Mervan ibni Hakem'e yazdırdığı mektubun tehlikeli olduğunu, evinde yazılan mektuba hile karıştığını bilemiyor. Hz. Ali (kv) kendi evinde biliyor. Anlaşılıyor ki o, ilimde Hz. Osman (ra)'dan da daha yüksektir.
Hz. Hamza (ra)'yı ömründe bir defa da olsa ne harpte, ne güreşte kendisini yenen olmamış. Hz. Ali (kv)'nin kuvveti, Hz. Hamza'ya göre azdır. Ancak Hz. Ali (kv)'ye, Allah (cc) "Aslanım" dediği için kimse kendisini yenemiyor. Hz. Hamza (ra)'dan da, diğerlerinden de harpte çok büyük başarı gösteriyor.
Bir gün Hz. Ali (kv), Hz.
Hamza (ra)'yı sınamak için tutar, fakat zaptedemez. Hz. Hamza (ra), Hz. Ali
(kv)'ye dönerek:
– Allah (cc),
* * *
Hz. Ali (kv)'nin bütün
gücü Allah (cc)'nun yardımıdır. Buna sebep Peygamberimiz (sav), Hz. Ali
(kv)'yi, Amr İbni Abdut üzerine gönderirken secdeye kapanıp:
– Ya Rabb'i, amcam oğlu
Ali'yi sana emanet ediyorum. Ona sen yardım et, onu galip getir, diye duasının
kabul olması ondan sonra, Allah (cc):
– Ali, benim aslanımdır.
Arapçada, aslan'ın en
irisine ve erkeğine "Esed" denir. Onun için Hutbede (Esedullahil
melikil galip ve mazharil acaip) "Allahın Aslanı her yerde galiptir. Onun
hali de acaiptir, ona akıl yetiremezsiniz" demek oluyor. Arapçada, aslanın
yedi ismi vardır. Temsilde hata olmaz. Köpeklerin en ufağına fino, onun
büyüğüne kestil veya av köpeği, daha büyüğüne de normal köpek, en büyüğüne de
sürü köpeği veya koyun köpeği dendiği gibi. Aslanın en ufağından en irisine
kadar yedi çeşide ayrılır. En büyük cinsinin erkeğine Esed denir. Bunun için
Cenab-ı Hakkteâlâ Hz. leri, Hz. Ali (kv)'ye (Esedullah) "Allah'ın Aslanı"
demiştir. Şimdi duyduğum ve edindiğim bilgilere göre normal aslanlar, ikiyüz
elli ile üç yüz kilo civarında, Esed cinsi, beş yüz kilodan yukarı gelmektedir.
Bu Esedde şimdi kızıp kükrediği, bağırdığı zaman onun da dört saatlik yani,
yirmi kilometre mesafeye sesi duyulur. Bunun gibi, Hz. Ali(ra)'nin narasının
korkusundan, sesinin dehşetinden bir çok kâfir beyleri, kralları düşer
bayılırdı.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadis No: 3976)
Manâ'sı:
Cabir bin Abdullah (ra)'dan;
Peygamberimiz (sav) Ali' ye:
"Bana karşı sen,
Musa'ya karşı Harun'un mertebesindesin, ancak şu var ki, benden sonra Peygamber
yoktur." buyurdu. (Kenzül İrfan, Hadis
No:131; Sahih-i Buharî fdailü Ashabın Nebi, 3; İbn-i Mukaddime II; Ahmed b.
Hanbel, 1, 170; Ramuzul Ahadis No: 6197.)
Bu
hadis-i şerife göre şu zamanda benimle beraber bir peygamber gelmesi icab etse
idi. Sen gelirdin. Ben Musa'ya sen de kardeşi Harun'a misalsin. Bu hadis-i
şerifte sen ile ben Musa ile Harun gibi kardeşiz. Çünkü hadis: Mü'minler
birbirine kardeştir. Bizim kardeşliğimiz özel ve daha büyüktür, demek oluyor.
(Kenzül İrfan Hadis No: 133)
Manâ'sı:
Bir kimse Ali'yi severse beni sevmiş
olur ve Ali'ye buğz eden bana buğzetmiş olur. (Hâkim,
Müstedrek, III, 135.)
(Kenzül İrfan, Hadis No: 134)
Manâ'sı:
İmam Ali Hz. lerinin muhabbeti öyle bir
güzel şeydir ki, onun sahibine günah zarar veremez. Yani günah işlemez ki zarar
versin. Binaenaleyh ahkam-ı şer'iyye (İslami hükümler) hilafında hareket edenler de biliniz ki, İmam Muşarun ileyh'in (İmam
Ali'nin) muhabbeti yoktur. (Münâvî, Künûzü-l-hakâik, s. 62.)
Hz. Ali (ra)'in muhabbeti öyle, bir şeydir ki, onu sevene, günahı zarar vermez. Günahı işlemez ki, zarar versin. Bu hadis çok mühimdir. Demek ki, Hz. Ali (ra)'i tam seven bir kimse günah işlemezmiş. Bilhassa en büyük günahları hiç işlemez. "Ali'yi sevmek imandandır" hadisine göre de Hz. Ali (ra)'i tam sevip, yolunda giden tam iman sahibidir. Bir insan günah işliyor; "bende Hz. Ali (ra)'i seviyorum" diyorsa, onun sevdiği yalandır. Yani zamanımızda "Hz. Ali (ra)'i seviyorum" diye namaz kılmazlar, Hz. Ali (ra) 'i, Peygamberimiz (sav)'in denginde, hatta daha da üstün görenler, hatta "Ali Allah'tır" diyenler vardır. Bunlar her ne kadar seviyorum, dese dedikleri yalandır. Çünkü Hz. Ali (ra)'ye muhabbeti, sevgisi olan kimse günah işlemez. Bu saydıklarımız da günahın en büyüğüdür.
* * *
Bir gün, Bilâl Babamın yanına gelenler:
– Bir hoca var, diyor ki:
– Hz. Ali (ra) hayatında kırk kişiden fazla adam öldürmedi, fazla söyleyenlerin hepsi ilavedir. Buna karşılık diğer bir hoca:
– Hz. Ali (ra), her kılıcını sallamaya yetmiş kişinin başını keserdi. Bunun hangisi doğru? diye sordu. Bilâl Babam esas hakikatını şöyle anlattı:
– Her ikisi de yanlıştır. Müslüman askerlerinin bir aşçısı vardı. O zat diyor ki:
– Hz. Ali (ra), her küffar öldürdüğünde "Allahu Ekber" diye tekbir getirirdi. (Tekbir getirir demek, nâradır. Her kâfiri öldürmesinde yüksek sesle "Allahu Ekber" der. Buna nâra derler.) Bilinirdi ki bir kişi daha öldürdü. Kendisi ne kadar uzakta da olsa Tekbiri duyulurdu. Diğer seslere de benzemezdi. Ben, askerin yemeğini verdim. Akşama kadar bir işim yok. Kendi kendime dedim ki, bugün Ali'nin tekbirini sayacağım, kaç tekbir getirirse bilirim ki o kadar kâfir öldürdü. Akşama kadar tekbirini saydım, eksiksiz tam bin ikiyüz tekbir getirdi. Bildim ki bu günkü harpte bin iki yüz kâfir öldürdü. Esas doğrusu budur.
(Kenzül İrfan, Hadis No: 137)
Manâ'sı:
İmam Ali Hz. lerinin vech-i şeriflerine (mübarek
yüzüne) bakmak ibadet makamına kaimdir.
(ibadet yerine geçer). (Ebu nuaym, Kilye, V, 58.)
Hadis-i şerifte buyuruyor: "Alimin yüzüne bakmak, ibadettir." Bu hadiste de "İmam-ı Ali'nin yüzüne bakmak, ibadettir."
Hadis-i Şerif:
Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.
Peygamberimiz (sav)'de zahir ilmi olmayıp, maneviyat ilmi olduğuna göre; (hadiste) O'nun da varisi Hz. Ali (ra) olduğuna göre, onun da yüzüne bakmak, ibadet oluyor. Demek ki, bu, zahir Aliminin yüzüne bakmak, ibadet değilmiş. Maneviyat aliminin yüzüne bakmak, ibadetmiş.
"Alim
seçelim" deyince, Ashab ittifâken, Ebu Musel Eş'ari'yi seçtiler. Onun
yüzüne bakmak, ibadet demiyor da, niçin "Ali'nin yüzüne bakmak
ibadet" diyor. Anlaşılıyor ki, maneviyat (ledün) ilmi, tarikat (tasavvuf)
ilmi kimde varsa, onun yüzüne bakmak ibadettir. Yunus Emre sırtıyla odun çekti
ve Taptuk Emre'nin yüzüne baktı. On sekiz sene, o bakması ibadetti. Bütün
tasavvuf şeyhleri aynı; zahirde, ilme çalıştırmıyor. O şeyhin yüzüne bakmak,
ibadet oluyor. Hem de Peygamberimiz (sav)'in kavli ile tam tamına, dört dörtlük
ibadet oluyor. Sen; oruç, zekat, namaz, hacc'ı, kendi kendine yap, Allahu Teâlâ
Hadis-i Şerif:
Size müjdeler olsun, ey Ashab-ı Suffa! Siz ne güzel bir yol üzerindesiniz. Kıyamete kadar, sizin gibi çalışanlara da müjdeler olsun! Onlar da aynı sizin gibidir, size eşittir, demek istiyor.
Hadis-i Şerif, REH No: 2183)
Manâ'sı:
Peygamberimiz (sav) Hz. Ali'yi
kasdederek Allahım, ona yardım et, onun sebebiyle de yardım et, onu esirge ve
onun sebebiyle de esirge. Ona yardım et, onun sebebiyle (halka) yardım et. Onu
seveni sev, ona düşman olana düşman ol Allahım" buyurdular. (Kenzül İrfan, Hadis No: 135; İbn-i Mâce, Mukaddime II;
Ahmed b. Hanbel, I, 118, 119.)
* * *
Hz. Ali (kv), kırk kişiden fazla adam öldürmedi diyenlere:
Onlar
da yanlış. Hz. Ali (kv), dünyaya ün salmıştı. Harpte kimse karşısına çıkmağa
cesaret edemezdi. Ömründe bir defa da olsa ne harpte ne de güreşte kendini
yenen olmamıştı. Çok güçlü pehlivanlardan kırk kişiyi harpte yenmiş ve müslüman
etmiştir. Müslüman olanlardan
aklımda kalanı: Ebel Mahsen, Miktad bin Esved, Maliki Ejder gibi.
Müslüman olmayı kabul
etmeyip, öldürdüklerinden, Anter, Amr ibni Abdut bunlar gibi kırk kişiyi
öldürdü. Kırk kişiyi esir aldı, dedikleri bunlardır.
(Hadis-i Şerif, REH No:
3406)
Manâ'sı: Ali'yi sevmek, günahları ateşin odunu yiyip
erittiği gibi yer, eritir.
(Hadis-i Şerif, REH No: 3520)
Manâ'sı:
İçinizden en hayırlısı, Ali, gençleriniz
arasında en hayırlıları Hasan ile Hüseyin, kadınlarınızın da en hayırlısı
Fatma'dır.
(Hadis-i Şerif, REH No: 6195)
Manâ'sı:
Ey Ali, İslam üryandır, giysisi
takvadır, tüyleri hidayettir. Süsü ile hayadır. Direği Vera'dır. Ayakta
tutucusu da salih ameldir. İslamın esası beni sevmektir, ehli beytimi
sevmektir.
* * *
Hz. Ali(ra)'nin, kabir ehline misafir olması:
Hz. Ali (ra), harpten dönüşünde yalnız olduğundan bir yerde yatmayıp, devamlı yola giderdi. Hz. Ali (ra)'nin bindiği düldülün ağladığını gören, Hz. Fatıma:
– Niçin ağlıyorsun? dedi. Düldül:
– Ali, harpten dönüşünde hiç istirahat vermiyor. Geceli gündüzlü gidiyor, dayanamıyorum diye cevap verdi. Hz. Fatıma, Hz. Ali (ra)'ye:
– Niçin düldüle istirahat vermediğini sordu. Hz. Ali (ra):
– Ben, küffar memleketinde tek başıma çok kâfir öldürüyorum, onlar belli ki beni uzaktan takip edip, benim uyumamı, bekliyorlar o zaman beni öldürmek istediklerini hesap ediyorum. Canımı emniyet edemiyorum. Onun için gece, gündüz yol çekiyorum. Hz. Fatıma:
– Ya Ali, sen gelirken mezarlıkta müslümanların mezarlıklarına selam ver, seni müsafir alırlar. O zaman emniyette olursun. Hem düldül, hem de sen istirahat edersiniz dedi. Hz. Ali (ra), tekrar harpten dönüşünde kabristanlığa selam verdi. Bir kabir açılıp Hz. Ali (ra)'yi buyur etti. Hz. Ali, Düldül ile beraber kabrin açılan yerine girdi. Kabir tekrar kavuştu. Kabrin içi çok genişti. Hz. Ali (ra)'ye, buyur diyen zat, onun yukarısında makamı çok yüksek bir kadın vardı. Kapıda bir köpek bağlı, bir de inek canlı, tam sağlam yalnız sırtının derisi yoktu. Hz. Ali (ra), (havlayan köpeği göstererek) sordu:
– Bu köpek ne? Adam:
– Bu, benim annemdir. Dünyada iken müsafiri hiç sevmez, müsafirin gelmesine canı sıkılır, homurdanır, müsafir almamak isterdi. Şimdi senin misafir olarak gelişine havlıyor. Hz. Ali (ra):
–
Ya yukarıdaki makamı, senden yüce olan kadın kimdir? Adam:
– Ailemdir. Hz. Ali (ra):
– Hangi ameli ile senden
daha yüksekte kalmış? Adam:
– Bu müsafiri benden fazla
severdi. Burada da makamı benden yüksek. Hz. Ali (ra):
– Bu derisi olmayan İnek
nedir? Adam:
– Biz dünyada iken Allah
için bu ineği kurban adadık. Her şeyini dağıttık, derisini dağıtmadık. Onun için derisi soyulmuş olarak bizi buldu.
Köpek olan kadının, Hz.
Ali (ra)'nin duasıyla insan olduğunu, insan olunca müsafir olan, Hz. Ali
(ra)'ye yine yüz vermeyip, sokrandığını bir kadın Bilâl Babam'dan duydum diye
söyledi. Aradan en az otuz, otuzbeş sene geçtiği için ben bazı kısımlarını
unutabilirim. Onun için o da doğrudur.
Kadın insan oldu. Hz.
Ali'ye yüz vermeyip söylendi, (sokrandı), homurdandı. Yine köpek oldu.
Bu tıpkı, Yunus (as)'ın
duasıyla, kör çocuğun gözü açıldığı gibidir. Yunus (as)'ı taşladı, yine Yunus
(as)'ın duasıyla gözleri kapandı. Kör oldu. Bu da, Hz. Ali (ra)'in acımasıyla,
duasıyla köpekti. İnsan oldu. İnsan olunca, İblis'teki olan hırs, öfke gibi
onda da vardı. Hz. Ali (ra)'ye yüz vermeyip, sokranıp, kötü söylemesi,
kendisine iman nasip etmeyip, yine köpek oldu. Peygamberimiz (sav) buyuruyor:
– Benim ümmetimin uleması,
ben-i İsrail peygamberleri gibidir. Bu da aynı onun gibi oldu.
* * *
Hz. Ali (ra)'ın düldülünün
ayağının altında yol dürüldüğünü, her gün en az iki aylık yol gittiğini
yazmıştık. Burada da düldül; gidemediğini, ağladığını yazıyor. Bunun her ikisi
de doğrudur. Bu hal, düldülün ayağının altında yer dürülmeyip, normal bir
katırın yol almasıyla gittiği zamanki, hali, sözü ve başından geçenlerdir.
Bundan sonra düldülde çok büyük kerametler görüldü. Ayağının altında yer
dürüldü. Hiçbir yerde müsafir olarak yatmazdı. Aylarca sürecek yolu akşamdan
başlar, sabaha kadar giderdi. Hatta sadece kendisi değil, beraber giden
ordudaki askerlerde aynı keramete erer; aylarca uzaklıktaki menzile
yetişirlerdi.
Siret-i Nebi'de Hz. Ali
(ra), Berber Kalesine harbe geldiğinde; Medine-i Münevvere'den akşamdan yola
çıktı, sabahleyin askerleriyle birlikte Berber Kalesine yetiştiler. Hz. Ali
(ra) kılavuzuna:
– Yol ne kadar sürer?
deyince kılavuz:
– Devamlı yol alırsak bir
aydan fazla sürer, demişti. Halbuki yola akşam çıktılar, askeri ve ordusuyla
sabah namazı, Berber Kalesine yetiştiler. Kitapta "Berber Kalesi"
diye geçer. Berber Kalesinin şimdiki ismi Urfa'nın, Birecik kalesidir.
* * *
Peygamberimiz (sav)'in,
Kebin Dağı'na ashabı göndermesi:
Hz. Ali (ra) ile hiç bir
surette başa çıkamayan kâfirler, Peygamberimizin, Ashâb'ı imiş gibi görünen ve
hiç kimseye birşey sezdirmeyen, Ashâb zannedilen münafıklar İslâmiyeti içinden
yıkmaya çalışıyordu. Bunu bilen kâfirler, münafıklar vasıtasıyla yalancı şahit
tutup, Hz. Ali (ra)'yi kuma gömdürüp recm yani taşla öldürülmesi için plan
hazırladılar. Münafıklardan olan bir kadın üstünü, başını yırtıp, Peygamberimiz
(sav)'in yanına geldi. Yalandan ağlayarak:
– Ali, zorla benim ırzıma
tecavüz etti. Recmini isterim, dedi. Kadının münafıklardan şahidi de vardı. Hz.
Ali (ra)'nin, doğru olduğuna şahidi yok. Çünkü, iftira olduğundan görgü şahidi
de yoktu. Hz. Ali böyle bir şey yapmaz diye ne kadar söylüyorlarsa da sözleri
dinlenmiyor. Hz. Ali (ra)'yi, huzura çağırdılar. Sordular. Hz. Ali (ra):
– Ben böyle bir şey
yapmadım, dediyse de kadın ve kadının şahitleri ısrar ediyorlardı. Hz. Ali
(ra)'ye:
– Sen, bu kadına bir şey
yaptın mı? diye soruyorlar. Hz.
Ali(ra):
– Yapmadım.
– Öyleyse yemin et. Hz.
Ali (ra):
– Eğer ben, bu kadına bir
şey yaptıysam ahîr zamanda gelen âlimlerden olayım. Adamlar:
– Bu yemin değil. Bizi
ikna edecek yemin et. Hz. Ali (ra) yine:
– Ben bir şey yaptı isem,
ahîr zamanda gelen zenginlerden olayım. Yine inanmadılar.
– Yemin et, dediler. Hz.
Ali (ra):
– Ahir zamanda gelen şu, şu, şu hasılı saydı. Bunlardan olayım, dedi. Yine inanmadılar. Peygamberimiz (sav)'e sordular. Peygamberimiz (sav):
–
Ali'nin yemini, çok büyük yemin. Ben
inandım, sizde inanın. Onlar:
– Ali, kendinin damadı
olduğu için onu haklı çıkarıyor, diye itiraz ettiler. Peygamberimiz (sav):
– İnanmayanların hepsi
gelsin. Geldiler. Peygamberimiz (sav):
– Sizi, Kebin Dağı'na
göndereceğim. Gördüklerinizi bana anlatın. Peygamberimiz (sav) huzur yapıp, dua
edip, Allah (cc)'ne yalvardı. Bunlar bir anda kayboldular başka bir aleme, bu
dünyadan başka bir yere gitmişlerdi. Bunlar bir ağaca; çok güzel olan, çok
güzel öten bir kuş konduğunu gördüler. Rengi, ötmesi bunları heveslendirdi.
Kuşu çok sevmişlerdi. Kuş ağaçtan yere kondu. Pislik, cife yedi. Tekrar ağaca
kondu ve öttü. Bunlar; görünüşüne ötüşüne hayran kalıp, yediği pislikten nefret
ettiler. Başka bir yere geldiler. Üç kazan yan yana, üçünün de altında ateş,
alev alev şiddetli yanıyordu. Ortadaki kazan boş, kenarlardaki iki kazan dolu.
Dolu olan o kazandan sıçrayıp bu kazanın içine düşüyor. Bu kazandan sıçrayan o
kazanın içine düşüyor. Ortadaki kazan susuz, yemeksiz, bom boş çatır çatır
yanıyor. Yine bunlar çok susamış. Bir dağdan su aktığını gördüler. Su içmek
için dereye koştular, derede su yoktu. Suyun olduğu yere doğru yürüdüler. Suyun
çıktığı yere, dereyi dolduracak kadar büyük bir yılan, ejderha yatmış, suyun
hepsini somuruyor. Aşağıya su akıtmıyor. Oradan da kaçtılar. Yolun üzerine
köpekler yatmış, çok heybetli, çok iri. Köpeklerden korktular. Korka korka
yanlarından geçtiler. Köpeklerin karınlarındaki yavrular bunlara havlamaya
başladı. Daha bir çok yerler, alâmetler gördüler. Çaresiz kaldılar, çok
sıkıldılar. Bir anda kendilerini Peygamberimiz (sav)'in huzurunda buldular.
Peygamberimiz (sav) sordu:
– Ne gördüyseniz anlatın.
Onlar anlattılar:
– Üç kazan gördük.
Ortadaki boş, iki taraftaki dolu. Boş kazan ateşte yanıyor. Dolu kazanlardan
birinden öbürüne ondan da öbürüne devamlı yemek sıçrıyor, düşüyor.
Peygamberimiz (sav):
– Onlar, ahîr zamanda gelen zenginler, dolu kazanlar. Boş kazanlar
fakirler. Ahîr zamanda; komşusundaki fakir, bu kazan gibi cayır cayır yanacak.
Zenginlerde vilâyetler aşırı birbirlerine hediyye gönderecekler. Ali'nin
yemininin, birisi bu idi. (Ahîr zamanda gelen zenginlerden olayım, eğer ben bu
işi yaptım ise.) Yine:
– Bir kuş, gördük. Rengi,
süsü çok güzel. Sesi, ötüşü insanı mest ediyor. Kuşu çok sevdik, pislik yiyince
iğrendik. Peygamberimiz (sav):
– O da, Ali'nin yemini
(ahir zamandaki gelen âlimlerden olayım). Âlimler, öyle olur ki çok tesirli,
beğendirici şekilde camide, Kur'an okur, vaaz eder. Dinleyenler mest olur.
Camiden uzaklaşınca sözleri, yaşantısı, fiili, hareketi insanı iğrendirir.
İslâmiyetten uzakta olurlar.
Yine çok heybetli köpekler
gördüklerini, korkunç derecede olduklarını söylediler. Peygamberimiz (sav):
– Onlar, ahîr zaman
insanları. Büyüklerini heybetli görür korkarsın, ama kendileri karışmaz. Söz
söylemek, karar vermek her şey küçüklerde olur. O da, Ali'nin yemini.
Onlarda, Hz. Ali (ra)'nin
doğru olduğuna hepsi kanaat getirdi. Hz. Ali beraat etti.
* * *
Peygamberimiz (sav)'in ve
sahâbilerin, ev eşyaları ve çocukları Medine'ye taşınıyordu. Mekke ile Medine
arasında bir kale vardı. O kalenin bir beyi ve onun çok da güzel bir kızı
vardı. Adı, Miyase idi. Kızı herkes istedi, fakat kız:
– Beni, kim güreşte
yıkarsa, onunla evlenirim, dedi. Kızı güreşte yıkan olmadı. Kızın, amcasının
oğlu çok fakirdi. Adı Mikdad idi. En son O güreşti ve kızı yıktı. Kız:
– Ben, bundan başkasına
varmam (evlenmem), dedi. Kızın babası ters bir adamdı.
– Benim kızım, fakire verilmez. Bey olması lazım, dedi. Mikdad'ı çağırıp:
–
Benim kızım, bey kızıdır. Alabilmek için ağırlığınca altun vermen lazımdır,
diyordu. Maksadı, bahane edip
vermemekti. Mikdad bu parayı ancak eşkiyalık ile, kervan soymak ile temin
edebileceğini sanıp, yol üzerine durdu.
O sırada Hz. Ebû Bekir
(ra) kendi ev eşyalarını, Medine'ye taşıyordu. Mikdad'da, onu soymak istedi. Hz. Ebû Bekir (ra)'e, haber verdiler.
– Bir adam, bizi
geçirmiyor. Hz. Ebû Bekir (ra) Mikdad'ın
yanına geldi.
– Sen eşkiyaya
benzemiyorsun. Sen niçin geldin. Esas maksadın nedir? Mikdad, olayı olduğu gibi
anlattı. Hz. Ebû Bekir (ra):
– Bu para eşkiyalıkla
kazanılmaz. Ancak büyük bir padişahın ihsanı, hediyesi olması lazım. Acem
Şah'ı, güreşe çok meraklıdır. Orada güreşte büyük bir başarı gösterirsen, bu
parayı fazlasıyla alırsın. Sen kendine güveniyorsan, Acemistan'a git, diyerek
ikna etti. Mikdad çok memnun olmuş, Hz. Ebû Bekir (ra)'i çok sevmişti. Ellerini
öptü ve vedalaştı. Acemistan'a gitti. Acemistan kralının, bütün pehlivanlarını
yıktı. Kral, Mikdad'ı huzuruna çağırdı.
– Sen kimsin, nereden
geldin? Mikdad başından geçen hadiseyi olduğu gibi anlattı. Kral; kendisine
kendinin dediğinden iki misli fazla altun verip, memleketine gönderdi. Kızın
babasının, bir itirazı kalmamıştı. Ancak yine de Mikdad'ı, bey değil diye
tuzağa düşürmek istiyordu. Mikdad'ı öldürttürürse kız da ümidini kesecek ve
kendinin istediğine verebilecekti. Mikdad kervan soyduğu meseleyi nişanlısına
olduğu gibi anlattı. Miyase'de çok sevinmişti. Beraber gezmeye çıktılar.
– Şurada kervan soydum. Şu
kadar zaman sonra, Ebû Bekir isminde birisinin kervanını soyacağım zaman; o
ihtiyarın, beni yanına çağırtıp söylemesi, beni ikna etti. Hakikaten bu parayı,
kervan soymakla ömrümün sonuna kadar kazanamazdım. Miyase:
– Kervanı nasıl
soyuyorsun? Mikdad:
– Bekleyelim şimdi bir
kervan gelir, hem soyarım hem de görürsün, demişti.
En son gelen kervan,
Peygamberimiz (sav)'in malları ve eşyaları idi. Bunu getiren kervancı, Hz. Ali
(ra) idi. Mikdad yine bir nâra atıp yolun üzerine dikildi. Kervandan kimse
karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Hz. Ali (ra), kervanın en sonundaki deveye
binmiş, atı devenin arkasına bağlamış geliyordu. Hz. Ali (ra)'ye haber verdiler. Hz. Ali (ra), ata bindi. Mikdad'a, hamle
yapmasını söyledi. Mikdad saldırdı. Hz. Ali (ra), hamleyi savmış, Mikdad'ın
vuruşundan, çevikliğinden çok meşhur bir silahşör olduğunu anladı. Hz. Ali
(ra), müslüman etmek istediği insanlara, Zülfikar'ın tersiyle vurur, esir
alırdı. Mikdad'a da aynısını yaptı. Mikdad attan yere düşmüştü. Hz. Ali (ra),
atından inip, Mikdad'ın ellerini arkasından sımsıkı bağladı. Devenin bir
tarafına sardı. Yine aynı deveye bindi. Mikdad'ın atını da kervana bağlamıştı.
Bu iş çok çabuk, az bir zamanda olmuştu. Miyase nişanlısının esir düşmesine
dayanamadı. O da atını sürüp kervanın önünü kesmişti. Hz. Ali (ra) kız diye
karşısına çıkmak istemiyordu. Kervandan gidenlerden bir kaç kişiyi, kız
yaraladı. Şehit etti. Yine Hz. Ali (ra)'ye haber verdiler. Hz. Ali (ra), bunun da karşısına çıktı. Miyase
Hz. Ali (ra)'ye hamle yaptı. Hz. Ali (ra), bu hamleyi savdı. Bunu da öldürmek istemiyordu. Bununda
kılıcın tersine dayanamayacağını hesap edip, kılıcın yanıyla vurdu. Miyase de
attan düşmüştü. Hz. Ali (ra), onu da bağladı. Mikdad'ın sarıldığı deve denginin
karşısına sardı. Miyase'nin atını da kervana kattı. Bir müddet gittiler, yemek
molası verildi.
Mikdad'la, Miyase'yi de deveden indirdiler. Yemek
yendi, Hz. Ali (ra), Mikdad ve Miyase'ye sordu. Onlar başlarından geçen
hadiseyi anlattılar. Hz. Ali
(ra):
– Siz ikiniz de, bizim
dinimize dönerseniz, ikinizi de serbest bırakırım. Dönmezseniz, Mikdad'ı
öldürür, Miyase'yi götürürüm diyordu. Çünkü bunların birbirlerini çok
sevdiklerini, ayrılamayacaklarını Hz. Ali (ra) anlamıştı. Bunlar:
– Müslüman olmak zor mu,
kolay mı? Hz. Ali (ra):
– Bir tek şehadet kelimesi
getirirseniz yeter diyordu. İkisi de şehadet getirip, müslüman oldular. Hz. Ali
(ra):
– Sizi kale kumandanı
(kızın babası) tuzağa düşürecek, birbirinizden ayıracak, belki de Mikdad'ı
öldürmek isteyecek. Siz benimle, Medine'ye gelin. Hz. Ali (ra) bunları ikna
edemeyince serbest bıraktı. İkisi de bir çift söz ile bizi bıraktı diye çok
sevinmişlerdi. Hz. Ali (ra)'ye olan
sevgileri, Hz. Ebû Bekir (ra)'e olan sevgilerinden daha fazlaydı. Onlar
vedalaşıp ayrılırken, Hz. Ali (ra):
– Sizin için büyük bir
tuzak var. O tuzağa düştüğünüz zaman başınız dara gelirse, bana çağırın. Bana
Allah (cc) bildirir. Ben gelir, sizi kurtarırım, diyordu. Nihayet ayrıldılar.
Hz. Ali'nin, düldülü bir
katırdı. Habeşistan Kralı, Necaşi müslüman olunca, Peygamberimiz (sav)'e hediye
olarak gönderdiklerinden birisi de bu beyaz katırdı. Peygamberimiz (sav), bu
katıra bir zaman bindiği için, katır keramete ermişti. Yol ayağının altında
dürülürdü. Günde iki, üç aylık yol giderdi. Harp sahasına çok kısa zamanda
yetişir, evine de çok kısa zamanda dönerdi. Çünkü, Miktad gibi sıkışanlara
anında yetişmesi lazımdı. Bu da keramete erince olmuştu.
– Cennete gidecek, on
hayvandan biri de bu katırdır. Hz. Ali, çok merhametli idi. Kimseden kaçmaz,
kaçanı kovalamazdı. Karşısına çıkan kâfir pehlivanlar ve muazzam ordular, ya
müslüman olmuş, ya kaçmış, ya da ölmüş kurtulmuştur.
Kızın babası, Mikdad ile
Miyase'ye düğün dolayısıyla çok içki içirmişti. Hem de içki içerisine bayıltıcı
madde atmıştı. İkisi de elleri, ayakları bağlı, bir çadır içerisinde
hapsedilmiş, başlarında muhafız olduğu halde ayıktılar. Akıllarına, Hz. Ali
(ra)'nin sözü gelmişti. Birbirlerini ikaz ettiler. İsmi hatırlıyamıyorlardı.
Nihâyet hatırlarına geldi. İkisi de, Hz. Ali (ra)'ye çağırdılar. Hz. Ali, yine
Medine'nin dışında bir yere veya sefere çıkmıştı. Ses kulağına geldi. Bu
seslerin sahiplerini de tanımıştı. Atını, sesin geldiği tarafa sürdü. Miyase'ye
diğer bir beyin oğlu ve düğüncüler gelmiş, gelin götürecekler. Mikdad'ı
öldüreceklerdi.
Hz. Ali (ra) çadır
içerisine girip, muhafızı öldürdü. Bunların ellerini çözdü. Öldürdüğü kâfirin
kılıçlarından, iki kılıç bunlara verdi. Düğün içinde, harp başlamıştı. Bu iki
beyin de askerlerini kırdılar, dağıttılar. Orayı müslüman ettiler. Üçü birden,
Medine'ye geldiler. Peygamberimiz (sav), nikahlarını kıydı. Mikdad ölünceye
kadar, Hz. Ali (ra)'dan ayrılmamıştır.
* * *
Peygamberimiz (sav),
Medine'de iken kâfirler, Peygamberimiz (sav)'in ve Medine'lilerin kervanlarını
soymuşlar, kervancıları öldürmüşlerdi.
Peygamberimiz (sav)'ın
hicretinden sonra, Ashâplar hicret etmişler. Herkes, Mekke'den ara ara ev
eşyalarını taşıyorlardı. Hz. Ebû Bekir
(ra) kendi ev eşyalarını ve çocuklarını, Hz. Ali (ra) Peygamberimiz (sav)'in ev
eşyalarını, Medine'ye taşıyacaklardı. Hz. Ebû Bekir (ra)'nin, oğlu müslüman
olmamıştı. Mekke'nin Beylerbeyi, Ebû Süfyan'ın kızıyla evliydi. Hz. Ebû Bekir
(ra)'in oğlu, müslümanlara karşı çok kin taşıyordu. Bir müslümanı tutup çok
işkence yapmıştı. Kendisinden veremeyeceği kadar çok para istiyordu. Adam:
– Beni bırak, parayı
getireyim, dedi ve çocuklarını rehin olarak bıraktı. Kendisi, Peygamberimiz
(sav)'in yanına geldi ağladı, olan hâdiseyi anlattı. Peygamberimiz (sav) Hz.
Ebû Bekir (ra)'i huzuruna çağırttı.
– Senin oğlun, böyle böyle
yapıyormuş. Bu adamın çocuklarını bıraktır, dedi. Hz. Ebû Bekir (ra):
– Ya Rasulullah, benim
oğlum müslüman değil. Benim sözümü dinlemez. Ancak onun yanına kılıç çekip,
gitmem lazım. Peygamberimiz (sav):
– O, senin evladındır.
Ona, sen söz anlatamazsan, kimse söz anlatamaz. Bu işi sen yapacaksın, dedi.
(Bundan da anlaşılıyor ki
İslâmiyette, dinde haksızlık yapan veya akrabası çok haksızlık yapan bir
kimseyi önlemek, önleyici işler yapabilmek, en yakın akrabasına düşüyor.
İslamiyete girdirebilmek için de yine aynı oluyor). Mekke'nin fethinde, beyleri
müslüman edebilmek için bir bey:
– Benim için, bunun da
evine giren kurtulur de, diye müsaade almış ve beyleri müslüman etmişti. Şimdi
de:
– Bu, benim akrabamdır.
Benim sözümü dinlemez veya kazancı haramdır, evine hiç de gitmem. Ben onunla
namaz kılmadığı veya İslamdan uzak durduğu için konuşmuyorum demek, ne kadar
yanlıştır. Biz her örneği Peygamberimiz (sav)'den ve onun ashâbdan almamız
lazım. Akrabandan bir kişi haksızlığa uğrarsa veya haksız yere öldürülürse dava
etmezsen yarın mahşerde o, sana davacı olur. Akraban, İslamdan uzaksa, onu
bildiğin kadarı ile düzeltmeye ve İslamiyete çekmeye gayret göstermezsen, yine
senden mahşerde davacı olur.
(Hadis-i Şerif, REH No: 727)
Manâ'sı:
Amel mahzun (gizli) olup da, (yalan) söz hakim durumda olursa, diller sevişip de kalbler birbirinden nefret
ederlerse; akrabalar, akrabalardan ilgilerini keserlerse... İşte o zaman, Allah
onlara lânet eder, onları sağırlaştırıp, gözlerini kör eder.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, No: 1968)
Manâ'sı:
Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre, Nebî
(sav) şöyle demiştir:
– Rahm (adı ki
karın yakınlığı, hısımlıktır) Rahmân (ismin) den alınmıştır. (Bu rahm karâbeti) sık ağaçların birbirine sarılmış kökleri
gibidir. Allahu Teâlâ buyurdu ki: "Ey rahm karâbeti! Her kim
(Hadis-i Şerif, REH No: 3445)
Manâ'sı:
Komşu hakkı, böyle, böyle, böyle, böyle,
sağdan, soldan, önden, arkadan (itibaren) tam kırk evdir. (Kenzü’l İrfan,
Hadis No: 459.)
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, No: 1980)
Manâ'sı:
Ebû Şüreyh (ra)'den şöyle dediği rivâyet
olunmuştur. Nebî (sav) (bir kere arka arkaya üç kere yemin ederek):
– Vallâhi imân etmiş
olmaz, vâllahi imân etmiş olmaz, vâllahi imân etmiş olmaz! buyurdu. (Mecliste
hazır bulunanlar tarafından):
– Ya Resûlallah! Bu
iman etmiş olmayan kimdir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem:
– Kim olacak; şu
komşusu zulmünden, şerrinden emin olmayan kişi, diye cevap verdi.
Hak: Komşu hakkı, akraba hakkı, din kardeşi hakkı. Yine vereceğin hediye aynı akraban, komşunsa, müslümansa sende üç hakkı var. Akraban uzaktaysa, müslümansa sende iki hakkı var. Akraban uzakta, İslamiyetten de uzaksa, sende bir hakkı var. Komşun müslümansa, sende iki hakkı var. Biri komşuluk, diğeri din kardeşliği. Komşun gayrimüslim (Yahudi, hıristiyan) da olsa sende bir hakkı var.
(Hadis-i Şerif, REH No: 4468)
Manâ'sı:
Yanında komşusu aç dururken, kendisi
doyan mü' min (gerçek) mü'min
değildir. (Kenzü’l-İrfan, Hadis No: 460.)
(Hadis-i Şerif, REH No: 5988)
Manâ'sı:
Zarar vermek de, zarar görmek de yoktur!
Ancak kişi komşusunun duvarına (zarar vermiyorsa) odun koyabilir. Yürüme yolu yedi arşındır.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 9, Hadis No: 3673)
Manâ'sı:
Aişe (ra)'dan rivâyet edildiğine göre;
Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
– Cibrîl, devamlı bana
komşu (hakkına riâyet etme)yi o
kadar tavsiye etti ki, nihayet komşuyu (Allah'tan bir emirle komşuya) mirasçı kılacağını sandım.
Peygamberimiz (sav):
– Komşun, yahudi olsa, evinde yiyecek olmasa, çocukları ve kendilerinin aç yattığını bilsen, kendi evinde yiyecek var, o yiyeceklerden komşusuna vermeyen bizden değildir, diye buyuruyor.
(Hadis-i Şerif, REH No: 83)
Manâ'sı:
Cebrail, bana tebessüm ederek geldi.
Dedim ki; neden gülüyorsun? Şöyle cevap verdi:
– Arşa asılmış,
akrabadan ilgisini kesmiş kimseye durmadan beddua
– (Sıla-ı Rahimi
etmeyenle edilmeyen) arasında kaç kuşak
var? diye sordum. O da:
– Beş baba kuşak! diye
cevap verdi.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, No: 1981)
Manâ'sı:
Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre, Nebî
(sav) şöyle buyurmuştur:
– Allah'a ve âhiret
gününe iman edip inanan kişi, komşusuna ezâ etmesin ve Allah'a, âhiret gününe
iman
(Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 16-(2554))
Manâ'sı:
Ebû Hüreyre (ra) dedi ki, Resûlullah
(sav) şöyle buyurdu:
– Yüce Allah
yaratacağı mahlûkların ne hal üzere bulunacaklarını takdir edip de onlara aid
kazayı tamamladığı zaman, akrabalık ayağa kalkıp:
– (Ya Rabb!) Burası, akrabalık münasebetlerini
kesmekten sana sığınanların makamıdır, dedi. Cenab-ı Hakk:
– Evet öyledir. Sen,
seninle bağlılığını muhafaza edenlere benim de iyilik etmeme; senden onu
kesenlerden benim de onu kesmeme razı olmaz mısın? buyurdu. Hısımlık:
– Evet olurum, diye
cevap verdi. Yüce Allah:
– Bu hüküm
Bundan sonra Resûlullah (akrabaya sılayı kesenlerin, Allah'ın
rahmetinden mahrum olacaklarını beyan sadedinde):
– İsterseniz şu
âyetleri okuyunuz, buyurdu: "Demek idareyi ve hakimiyeti ele alırsanız
hemen yer yüzünde fesad çıkaracak, arkabalık münasebetlerini bile parçalayıp
keseceksiniz öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki, Allah kendilerini rahmetinden
tard etmiş de duygularını almış ve gözlerini kör eylemiştir. Öyle olmasa
Kur'an-ı bir tedebbür etmezler mi? Yoksa kalbler üzerinde üst üste kilitler mi
var. (Sûre-i Muhammed, âyet 22-23-24.)
(Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 22-(2558))
Manâ'sı:
Ebû Hüreyre (ra)'den; bir kimse:
– Ya Resûlullah! Benim
bir takım hısımlarım var ki, onlar benimle olan akrabalık bağlarını kesip
koparırlarken, ben onlarla olan akrabalığımı ekleyip duruyorum. Onlar bana
kötülük yaparlarken ben onlara iyilik ve güzellik yapıyorum. Onlar bana karşı
cehâlet izhâr ederlerken, yani beni bilmezlenmek yaparlarken ben onları
rü'yalarımda görüyorum, yahut onlar hakkında hayır düşler görüyorum, dedi.
Bunun üzerine Resûlullah (sav):
–
(Hadis-i Şerif, REH No: 216)
Manâ'sı:
Hakkınızda altı şeyden korkarım: Ayak
takımlarının iş başına gelmesi, haram olan kanı akıtmak, hakimler tarafından
hüküm satılması, akrabadan ilgiyi kesmek, Kur'an-ı Kerim'i türkü haline getiren
bir cemaatin türemesi, hükümdarların müzevvir-lerinin çoğalması.
(Hadis-i Şerif, REH No: 117)
Manâ'sı:
Allah'tan kork, namaz kıl, zekat ver,
Beyt-i Şerif'i ziyaret et, umre yap, akrabanı ziyaret et, müsafire ikramda
bulun, ma'rufu emret, münkerden neyh et, Hak'tan ayrılma!
(Hadis-i Şerif, REH No: 1405)
Manâ'sı:
Akrabaya verilen sadakanın sevabı iki
kat olarak yazılır.
(Hadis-i Şerif, REH No: 3807)
Manâ'sı:
Akrabayı ziyaret etmek,
(Hadis-i Şerif, REH No: 4715)
Manâ'sı:
Bir akraba bir akrabasına gelip,
Allah'ın kendisine verdiği şeylerden bir şey isterse, o da cimrilik yapıp ona
vermezse, Allah kıyamet günü ona Cehennem'den "Şuca" denilen bir
yılan çıkarır, (o yılan) onu
ısırarak (azap çektirmek için)
boynuna dolanır.
(Hadis-i Şerif, REH No: 4716)
Manâ'sı:
Zulüm ve akrabadan ilgiyi kesmek (var
ya!) İşte bunların sahibine cezası hem
dünyada peşin verilir, hem ahirette de ayrıca ceza takdir edilir.
Hz. Ebû Bekir (ra) evine geldi. Ok,
mızrak, kılıç, kalkan gibi harp aletlerini kuşanıp Mekke yoluna çıktı. Maksadı,
oğlunu öldürmekti. Yolda bir kervancı gördü. Kervancıyla konuştular. Kervancı:
– Ya Ebû Bekir, senin bu
vaziyette Mekke'ye gitmen doğru olmaz. Bu intihar sayılır. Sen bir mektup yaz,
ben oğluna vereyim dedi ve öyle yaptılar. Hz. Ebû Bekir (ra) hem dokunaklı, hem
de acıklı bir mektup yazıp gönderdi. Mektubu oğlu okuyunca gözleri yaşardı.
Çocukları bıraktı. O gece Peygamberimiz (sav)'i, rüyasında gördü. Müslüman
olmaya ve Medine'ye gelmeye karar verdi. Ailesine gizlice anlattı.
– Ben müslüman oldum,
Medine'ye gideceğim. Muhammed, Mekke'ye gelmezse ben de gelmeyeceğim. Sen, beni
istersen beraber gidelim. Babamı bırakmam dersen sen burada kal dedi. Ailesi
(Ebû Süfyan'ın kızı) o da:
– Ben, senden ayrılmam,
deyince:
– Sen gelirsen, baban
engel olur, gizli gidelim, dedi. Gizlice gece atlara binip, Medine'ye doğru
süratle yol almaya başladılar. Bunu Ebû Süfyan'ın adamlarından biri görmüştü.
Ebû Süfyan'a haber verdiler. Ebû Süfyan, sinirlendi. Yanına bir miktar süvari
alıp, takip etti. Arkasından yetiştiler. Ebû Süfyan dedi ki:
– Benim kızımı bırak, sen
git! Seni çok seviyorum, öldürmek istemem. Belki ilerde ayıkır, yine gelirsin.
Ebû Bekir (ra)'in oğlu:
– Kızın, seni isterse
götür. Ben de bir şey demem. Beni isterse ben götürürüm. Ebû Süfyan, kızına her
ne kadar yalvardıysa fikrinden caydıramadı. En son harp etmeye karar verdiler.
Ebû Bekir (ra)'in oğlu bir kişi, bunlar çoktu. Harp ettiler. Çocuk çok
yaralanmıştı. Ebû Süfyan'ın adamlarından bir çokları can verdi. Ebû Süfyan yine
geldi:
– Artık yaralısın, harp
edemezsin. Kızımı bırak sen git. Kız eline kılıcı almış, harp etmek istiyordu.
Nihâyet o da yaralandı. Hz. Ali (ra)'ye bu hal ayan olmuş o da aynı istikamete
geliyordu. Nihâyet yetişti. Hz. Ali (ra), Ebû Süfyan'ın adamları ile harp etti.
Birazını öldürdü. Diğerlerini dağıtıp, bunları kurtardı ve Medine' ye kadar
beraber geldiler.
Peygamberimiz (sav)'in en
sevdiklerinden birisi de, Hz. Ebu Bekir (ra)'dir. Bir müslümana yapılan
işkenceyi önlemek için en sevdiğini, yüzde yüz ölüm tehlikesine atıyor. Bunda
bizim için hisse vardır.
Aman canım sende, o adam
söz anlamaz, çenene yazık deme, onu ikaza, o kötülükten vazgeçirmeye çalış.
Çünkü Peygamberimiz, (sav) Hz. Ebu Bekir'i, oğlunun üzerine göndermesi bizler
için büyük bir derstir. Akrabandan kötülük yapanlara engel olmaya çalış, sözüm
dinlenmez deme söyle. Peygamberimiz (sav), senelerce kendi akrabalarını düzeltmek
için uğraştı. Bu bizlere derstir.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 6195)
Manâ'sı:
Ey Ali İslam uryandır, giysisi takvadır,
tüyleri hidâyettir. Süsü ise hayâdır. Direği veradır. Ayakta tutucusu da Salih
ameldir. İslâmın esası beni sevmektir. Ehli beytimi sevmektir.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 6196)
Manâ'sı:
Ey Ali
(Kenzül İrfan, Hadîs No: 132)
Manâ'sı: Mü'minin amel sahifesinin alameti İmam-ı Ali hazretlerinin muhabbetidir (Sevgisidir).
Hz. Ali (ra)'nin vücut yapısı da, harp etmeye tam elverişli olarak yaratılmıştır. Şöyle ki; diğer pehlivanlara göre boyu kısa, omuzu geniş, pazuları kuvvetli ve kalın, eti çok sıkı, harpte daha da çok sıklaşırdı. Tartıldığı zaman en iri pehlivanların ağırlığından daha ağır gelirdi. İki kaşının üzerinde deri vardı. Harpte terlediği zaman, herkesin gözüne ter gider, gözü acır. Harpte gözünü, terini silmek mecburiyetinde kalır. Hz. Ali (ra) de ise ter o derilere gelir oradan yere damlardı. Bütün asker harpte ilk girdiği gün çok çevik. İkinci gün ve diğer her gün geçtikte çeviklik azalır. Yorgunluk çoğalır, yemek yemesi, iştahı artar. Harp uzadıkça ümitsizliğe düşmesi de çoğalırdı. Hz. Ali (ra)'ye, gelince yedi güne kadar olan harpte her gün geçen günlerden daha çevik, daha güçlü, daha kuvvetli olurdu. Yine yedi günden sonra harp ne kadar uzarsa uzasın, yedinci günkü çevikliği, hali gitmez. Birinci gün yediği yemekten, ikinci gün yediği yemek daha az olur. Yedi güne kadar yemesi azalır, gücü, kuvveti ziyadeleşir.
Bir gün, çok kuvvetli bir kâfir vardı, trenbazdı. (Trenbaz ok atmada çok sert, hiç kimsenin çekemeyeceği yayı çekip atanlara denir. Pehlivan en güçlü olup, kılıçla harp ederse ona denir.) Bunların sıktığı ok, bir insanın vücudunu kurşun gibi deler geçerdi. Hz. Ali (ra)'ye kılıçla baş gelemeyen kâfirler, bunlara çok yakından harpte ok attırırlardı. Bu oklardan bir tanesi Hz. Ali'nin bacağına değdi ve etinin içine okun ucu bir kaç santim kadar girdi. Müslümanlar zaferi kazandı. Hz. Ali'nin bacağındaki okun sapı dışarıda idi. Çıkarmaya çok uğraştılar. En güçlü pehlivanlar iki eliyle oku tutup, Hz. Ali'nin ayaklarının üzerine basıp, ne kadar çektilerse çıkaramadılar. Hz. Ali (ra):
– Bunu, siz çıkaramazsınız. Ben bir abdest alayım, namaza durayım. Namazda, benim vücudum gevşer, yumuşar o zaman çeker, çıkartırsınız, dedi. Namaza durdu, oku çektiler. Namazı bitince:
– Oku neden çekmediniz?
– Çektik, dediler.
– Ben duymadım, buyurdu. Peygamberimiz (sav):
(Hâdîs-i Şerîf)
Manâ'sı: Onların derileri, etleri yumuşar Allah zikrinden ve Allah korkusundan, dediği oldu. Onun için Hz. Ali (ra)'ye namaz da, hançerle vurdular. Hançer başka zamanda geçmezdi. Onların derileri titrer, kendi titrer, elleri yumuşar, Allah korkusundan. (Sûre-i Zümer, âyet 23.) Musafahada elinde o yumuşaklık var mı? titreme var mı? diye elleriyle bakarlar.
Peygamberimiz (sav) buyurdu:
Dünyada iki şeye akıl yetiremedim. Biri Ali'nin sırrı, diğeri arının sırrı, demiştir.
Benim pirim pirlerin piridir,
Ateşi düştüğü yeri eritir,
Erilmez sırrına arı sırrıdır,
Cümle haller, cümle ballar ondadır.
Yine Hz. Ali, bir gün harpte ve harp devam ederken, askerin birisi çok susamış. Hz. Ali'ye gelerek:
– Çok susadım, su. İçerim yandı. Hz. Ali (ra):
–
Su bitti, yok. Zafer kazanılırsa, su bize geçer. O zaman suyu içersin, dedi. Adam hiç haber
anlamıyor. Yine önüne gelip:
– Ya Ali, benim duracak
durumum yok, bana şimdi su bulman lazım, dedi. Hz. Ali, adama çok acımıştı,
dağa dönüp bağırdı:
– Ey Cebel (ey dağ)! Benim
arkadaşıma şimdi su ver. Dağ yarıldı, içinden su çıktı. Hem o, hem diğerleri
suyu içtiler, dağ geri kapandı. (Çünkü Cenâb-ı Hakkteâlâ Hz.lerinin
"söyleyen dili ben olurum" dediği şimdi de, Hz. Ali (ra)'de zuhur
etmişti.) Harp kazanıldı. Hz. Ali (ra)'den, su isteyen adam yanındakilere:
– Ali Allah'tır, kendisini
saklıyor. Allah (cc)'tan başkası bu dağı yarıp, bu suyu çıkaramaz, dedi. Bunu
Hz. Ali'ye söylediler. Hz. Ali, kendisini çağırıp; bu sözün küfür olduğunu,
şirk olduğunu bir daha tekrarlarsa, cezasının ölüm olduğunu hatırlattı. Adam
gittiği yerde:
– Ali Allah'tır, demeye
başladı. Hz. Ali (ra), vurup başını kesti. Yanındakiler:
– Ya Ali! Bu adam
heyecanını yenemediğinden söyledi. Niyeti öyle değildi, yazık oldu, dediler.
Hz. Ali (ra) acıdı, başını gövdesine getirip okudu, adam dirildi, ayağa kalktı.
Hz. Ali (ra):
– Bir daha bana, Allah
demeyeceksin, tamam mı? Adam:
– Ya Ali! Sen beni hem
öldürdün, hem dirilttin. Bunu ancak Allah yapar. Sen, Allah olmasan ne dağdan
suyu çıkartırdın, ne de beni öldürür diriltirdin, dedi. Hz. Ali (ra), tekrar
başını kesti ve bu sefer diriltmedi. Bazı kimselerin "Ali Allah'tır"
demeleri oradan gelir.
* * *
Peygamberimiz (sav)
buyurdu:
– Ya Ali! Senin yüzünden
iki millet, Allah (cc)'ın rahmetinden uzaklaşır ve gâdabına uğrar. Hz. Ali:
– Ya Resulullah! O zaman
beni öldürmek lazım, der. Peygamberimiz (sav):
– Ya Ali! Bunda, senin
kabahatin yok. Bunların biri, seni ilahlaştırır Allah (cc)'tır, peygamberdir
veyahut peygamberden büyüktür, der. Seni ifratla yani lüzumundan fazla sevdiği
içindir. İkincisi sana buğuz, kin ve düşmanlık besledikleri için seni
ilâhlaştırırlar. İşte Hz. Ali'ye buğuz eden, düşman olan millet Emevilerdir.
Peygamberimiz (sav)
buyuruyor:
(Evliya-i ümmetî keenbiyai
beni israil)
Manâ'sı: Benim ümmetimin evliyası Ben-i İsrail
Peygamberleri gibidir.
İşte Salih (as)'ın
duasıyla dağ yarıldı, içinden deve çıktı. Hz. Ali (ra)'de, Peygamberimiz
(sav)'in ümmetinin hakiki evliyasıdır Onun yaptığını yapabilmesi lazım. O da
dağı yardı, duayla içinden su çıktı. Ben-i İsrail Peygamberi dua etti, dağ
yarıldı, içinden deve çıktı.
* * *
Yine Hz. Ali (ra)'nin
evine bir Arab gelir:
– Yolcuyum, uzun yolculuğa
gidiyorum. Bana yiyecek ver, der. Hz. Ali'nin, evinde o an için yiyecek yok.
Yiyecekten başka yolda yiyecek azık (nevâle) gerek.
Hz. Ali, parmağından
yüzüğünü çıkarıp verdi:
– Sen, bu yüzüğü ekmek ile
tart ağırlığınca ekmek al, para ile satma, dedi. Arab uzak bir memlekete gidip
yüzüğü ekmek ile tartıp vereceğini söyledi. Bir yahudi, o şehrin ekmeğinin
hepsini terazinin gözüne koydu, yüzük ağır geldi. Demircileri getirdi. Kırk
kantar kömür yaktılar, yedi yerden körük çektiler, yüzüğü kızdıramadılar.
Yahudi:
– Yüzük benimdi. Arap
bizim evden çalmış, deyip mahkemeye verdi. Arab haksız bulunup, o zamanın
kanununa göre hırsızlık edenin kollarını kırarlardı. Arab'ın kollarını
kırdılar. Arab çok ağladı, yalvardı. Hz. Ali (ra)'nin rüyasına girdi. Hz. Ali
(ra), o şehre gelip; kadıyı, şahitleri, şehrin kumandanını kesip, Arab'ın
kollarını tedavi etti. Arab'ı, o şehre şâh etti.
Kapıya geldi bir Arab,
Ya Ali, ben açım dedi,
Hâlimden haberin olsun,
Ben nân'a muhtacım dedi.
Geldi
Ali'nin yazığı,
Baktı
kalmamış azığı,
Çıkardı
Hatem yüzüğü,
Al
bunu nân'a ver dedi.
Arab Hatem yüzüğü aldı,
Bilinmedik şehre vardı,
Yüzüğü bir cıfıt gördü,
Bunu bana ver, sen dedi.
Yorgunam
yoldan gelirem,
Bir
gece mihmân oluram,
Yüzüğü
nân'a verirem,
Mizan
terazi kur dedi.
Cıfıt bir çileye geldi,
Şol mizan terazi kurdu,
Bir şehrin nân'ını koydu,
Kalkmaz bu yüzük, zor
dedi.
Arab
yeldi yelkendi,
Kırk
kantar kömür döktürdü,
Yedi
yerden körük çektirdi,
Kızmaz
bu yüzük kar dedi.
Arab sen bize gelmişsin,
Bir gece mihman olmuşsun,
Yüzüğü bizden çalmışsın,
Benim şahidim var, dedi.
Arab
der: size gelmedim,
Bir
gece mihman olmadım,
Yüzüğü
sizden çalmadım,
Bunun
sahibi Pîr, dedi.
Abdal, sen nerden
gelmişsin,
Arab'a sahib olmuşsun,
Yüzüğü bizden çalmışsın,
Benim şahidim var, dedi.
Kadıya,
müftüye vardı,
Yalancı
şahidin buldu,
Arab'ın
kolların kırdı,
Mutlak
sen hırsızsın dedi.
Hazreti Ali hırsa geldi,
Tüyleri hırkayı deldi,
Kadıyı, müftüyü kırdı,
Arab sen burda kal dedi.
Şeyh atayın yeldi yetti,
Viran oldu bülbül öttü,
Arab'ı oraya Şah etti,
Kendi sılasına gitti.
* * *
(Hadis-i Şerif, REH No: 6194)
Manâ'sı:
Ey Ali! Ben Peygamberliğimle
Kitabımızda yazdık. İlk
iman eden, Hz. Ali (ra) çocuk olduğu için, şehadeti kabul olmadı. İkinci iman
eden, Hz. Hatice Validemiz kadın olduğu için şehadeti kabul olmadı. Hz. Ebu
Bekir (ra) üçüncü iman edendir. O iman edince, hem erkek, hem de yetişkin
olduğu için, imanı kabul oldu. Bunun için imanda hepsinden ileri geçti. Misal;
şahitliği dinlenmeyecek bir çocuk, şahitlik yapsa yaşının küçüklüğü ona engel
olur. İslam dinine göre, kadın eksiktir. Bir erkek şahidine karşı, en az iki
kadın şahidi olması lazım. O da çok incelenir. Bunun için onların ki kabul
olmadı. Hz. Ebu Bekir'inki kabul oldu. İlk iman eden, Hz. Ali (ra) olduğu bu
hadisi şeriflerde tasdik edilmiştir.
Mevlid-i Şerîfte geçmekte
olan kesik başı, devi, devin kuyuya inmesi, çıkması:
– Bazı hocalar, tümüyle
yalan diyorlar, bazıları da doğrudur diyorlar. Sen ne dersin? diye Bilâl Babama
sordular. Bilâl Babam buyurdu:
– Kesik baş olayı
olmuştur, doğrudur. Ama ilâvelidir. Aslında dev, diye ayrı bir mahluk yoktur.
Her şeyin büyüğüne "dev" derler. İnsanlarında büyüğüne
"dev" derler. İnsan irisi (büyük) olup otuz-kırk kişi dağda vahşi
hayatı yaşayıp, elbise yerine deri giyip, vücutları kıllı olup, insan eti
yerlerdi. Bunlara kimsenin gücü yetmez yolları kapatır, bunlara dev derlerdi.
Kesik baş olayındaki, dev de bunlardan bir tanesidir. Kesik başın başını kesip,
karısını alıp, mağaraya götürmüştü. Kesik baş kerametle yuvarlanarak, Hz. Ali
(ra)'ye kadar geldi ve olan hâdiseyi anlattı. Hz. Ali (ra), mağaraya gitti,
devi öldürdü. Kadın ve orada bulunan esirleri kurtardı. Aslı budur, bunun
dışında hepsi ilavedir, diye buyurdu. Kuyuya inmesi, yerin altında saray
olması, bunların hepsi acem düzmesidir. Aslında öyle bir olay var. Bu da arz
ettiğimiz gibi olup, geri kalan hepsi ilavedir.
Seyyit Battal gazinin
kendinin de babasının da, boyu uzundu. Onun için kendi de, babası da, diğer
hayvanlardan çok iri büyük ata binerdi. Kendileri adamlardan, atları da
atlardan yüksek olurdu. Atı, aşkardı (sarı) "Aşkarı devzade"
derlerdi. Onun için kitabında diyor ki; eski deyimle, Seyyit Hz. leri, Aşkar'ı
devzadeye suvar olup, azim'i Rum kıldı. Yani atına bindi, Rum diyarına (sefere)
harbe gitti, demektir.
Hâdîs-i Şerîf:
Manâ'sı: Ya Ali, sen ve ben bu ümmete babayız.
Diye buyurmuştur.
Yine Hz. Ali (ra) karşıdan
gelirken,
– (Hâzâ seyyidül arap). Bu
gelen Arab'ın efendisidir.
Peygamberimiz (sav)'e
sordular:
– Arab'ın efendisi sen
değil misin? Peygamberimiz (sav):
– Ben, Alemlerin
efendisiyim. Ali, Arab'ın efendisidir. Arab'ın deyince bütün Ashâb içindedir.
Peygamberimiz (sav)'in, ümmetinde de Safiyye İlmine sahip olanlar olacak. O da
pek az bir kimsede olabilmesi lazım. Bu kadar vasıflar, Hz. Ali (ra)'de
toplanıyor. Arab deyince, dört Cihar-ı Yâr da içindedir.