ASHAB-I KEHF (Rahimehullah)

 

 

            Ashab-ı Kehf zamanında, Takyanus diye bir padişah vardı. Kendisi "Allah'lık, Tanrılık" iddia ediyordu. Bunun yanında, altı kişi veziri (bakanı) vardı. Bir gün çok kıymetli bir şehrini düşman almıştı. Bunu, Takyanus duydu ve çok üzüldü. Üzüntüsünden bayıldı. Kendisini zorla ayaktırdılar. Baş veziri, Yemliha bunu görmüştü. Kendi kendine "Biz buna, Allah diyorduk, Allah bayılmaz. Bu, Allah olsa bayılmaması lazımdı. Demek ki, bizi kandırıyormuş." diyerek bunları diğer arkadaşları olan beş kişiye anlattı. Onlarda bakandı. Onlar:

            – Sus, söyleme! Söylersen, duyulursa bizi derhal öldürttürür.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 13-14)

            Meâl'i: Biz sana onların haberlerini doğru olarak hikâye ediyoruz. Onlar genç bir zümre idiler. Rabb'ilerine iman etmişlerdi ve biz de onların hidayetini arttırmış idik. Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik, o vakit ki; kıyam ettiler de dediler ki:

            – Bizim Rabb'imiz, göklerin ve yerin Rabb'idir, ondan başkasına bir ilâh diye tapamayız. Diyecek olsak elbette ki, Hakk'tan pek uzak bir söz söylemiş oluruz.

 

            Yemliha:

            – Biz, bu yalancı tanrıdan korkuyoruz da, esas bizi yaratan Rabb'ımızdan niçin korkmuyoruz? Rabb'ımız bize mahşerde; bunun Allah olmadığını bile bile niçin yanında durdunuz? Niçin maaşını aldınız? Niçin ekmeğini yediniz? Niçin yanından gitmediniz? derse ne cevap vereceğiz? Biz, bunun yanında durursak, herkes gibi bizim de "tanrıdır" diye secde etmemiz, Tanrıdır dememiz lazım. Bu da, bizi yaratan Allah'ımıza, karşı yapacağımız kulluğa ters düşer, dedi. Bunların hepsi de, Allah'tan korktular. Allah korkusu kalplerine girmiş, onları düşündürüyordu. İstifa etseler, kabul etmez. Anlarsa onları öldürürdü. Hepsinin ev, aile, çoluk-çocuğu, makamı, mevkii, bakanlığı, serveti, saltanatları var. Ev, aile ve çocuklarını, herşeylerini terkedip, kaçmaları lazımdı. Aksi takdirde buldurur, bunları öldürttürürdü.

            Peygamberimiz (sav): "Beni canından daha fazla sevmedikten sonra, imanın kemâl bulmuş olmaz" diye Hz. Ömer (ra)'a söylüyor. Hz. Ömer'in iman-ı kemâl bulunca, Peygamberimiz (sav)'i, kendi canından da fazla seviyor. İşte Ashab-ı Kehf'te; evladından, malından, çocuklarından, makamından her şeyinden vazgeçti. Üstelik "bizi öldürürler" korkusu ile gizli din taşımayı, yüz göre (yüzüne karşı) Takyanus'a "İyisin" deyip, tapıp orda kalmayı mahsurlu buldular. Kendi canlarını yüzde yüz tehlikeye attılar. Böylelikle Allahu Teâlâ'yı, kendi canlarından daha fazla sevdiler. Herhangi bir dervişte bunlar gibi Allah (cc) için, din için, ahiret için, sevdiğini kendi canından da fazla sevmesi lazım. Bunun da âlameti herşeyinden vazgeçip, Allah için her şeyini terk edip, Ashab-ı Kehf gibi, Yunus Emre gibi olması lazımdır. Bunu da yapanlar bir tek hakiki Şeyhlerin kapısındaki, hakiki müridlerdir. Allah için kendi canından geçmişlerdir. İbrahim Ethem Hz., ömür boyu ayrıldığı şehrinden, sarayından, evinden vazgeçmişti. Ömrünün son seneleri memleketine döndü. "Bunlar; beni, Allah korkusundan alıkoyar" diye evine girmedi. Bir külhancının yanında öldü.

            Peygamberimiz (sav):

            "Alimin uykusu, abidin ibadetinden efdaldır." İyidir, daha mükafatlıdır. Allah yanında daha sevgili, demektir. Ashab-ı Kehf'te makam, mevkii, şan, şeref, ev, aile, çoluk, çocuk ve rahatlık herşey var. Allah korkusu da vardı. Dünyaya hükmeden bir padişah "Allah'lık davası" yapıyordu.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 16)

            Meâl'i: Vaktaki, onlardan ve Allah'tan başka tapındıkları şeylerden siz içtinab (sakınınız) ettiniz, artık mağaraya çekiliniz, sizin için Rabb'iniz rahmetinden neşreder ve sizin için işlerinizden bir kolaylık hazırlar.

 

Takyanus'un yanında bakan olmayı bir düşünün. Her birinin diğer padişahlardan hükmü, sözü daha geçerli idi. Onlar düşündüler, düşündüler, başka çıkar yol bulamadılar. "Ancak biz, her şeyimizden geçip, gizli bilinmeyen bir mağaraya saklanmamız lazım" dediler. Bu altı kişi gizlice saraydan çıkıp kaçtılar.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 22)

            Meâl'i: Diyeceklerdir ki:

            – Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir ve diyeceklerdir ki:

            – Beştir altıncıları köpekleridir. (Bu iki söz) gayba taş atmaktır. Ve diyeceklerdir ki:

            – Yedidirler sekizincileri köpeklerdir. De ki:

            – Onların adetlerini en ziyade bilen, Rabb'imdir. Onları ancak pek azı bilir. Artık onların hakkından zâhiri bir mücadeleden başka münakâşada bulunma ve onlara dâir bunlardan hiç birinden bir fetva da isteme.

 

            Bunların adları sırasıyla; Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şâzenuş idi. Bunlar, sarayda büyümüş olduklarından güneş ve sıcak görmemişlerdi. Yolda giderken, güneşte ve sıcakta yüzleri, elleri kızardı. Fazla yol yürümediklerinden ayaklarının altı kabardı, patladı. Bu vaziyette bir çobanla karşılaştılar. Çobanın adı, Kefeş Tatayyuş idi. Çoban:

            – Nerden gelip, nereye gidiyorsunuz? diye sordu. Bunlar:

            – Biz yolcuyuz, seyyahız, geziyoruz. Çoban:

            – Siz kendinizi saklıyorsunuz. Siz, saray adamlarına benziyorsunuz. Güneşte boyunlarınız, yüzleriniz kızarmış, ayaklarınız kabarmış, patlamış. Seyyah adam devamlı gezer. Bunlara alışkın olur. Sizin seyyah olmadığınız besbelli, dedi. Bunlar, gizlice aralarında konuşup, çobana doğruyu söylemeye karar verdiler.

            – Biz, Takyanus'un yanında bakandık, vezirdik. Şehri düşman basınca, Takyanus üzüntüsünden bayıldı. Bunu görünce, Allah bayılmaz dedim. Arkadaşlarıma anlattım. Onlarda benim fikrimi benimsediler. Yanında kalsak, kendisi duyarsa, bizi derhal öldürttürür. Makam, mevkii, aile, çocuklarımız, şan ve şerefimizi bırakıp, herşeyi göze aldık. Kaçtık dediler.

            Tarikatta buna "Terk-i Dünya" derler. Dünyayı, herşeyi terkeder. Bir şeyhin kapısında; Yunus Emre, İbrahim Ethem Hz. gibi çalışarak, seyyah olup gezerler. Terk-i dünya ederler.

            Çoban:

            – Bende, sizinle geleceğim, dedi. Bunlar:

            – Senin koyunların, köpeğin var, dediler. Çoban gelince, koyunlarda arkasına düştü. Gelmeye başladı. Çoban:

            – Durun! diye çağırdı. Koyunların her birisi birer taş oldu.

 

                                    Bir bakışta kırk ölüyü dirilten,

                                    Bakışında Rahman tecelli eden,

                                   Dur deyince yüz koyunu taş eden,

                                   Bu yolda çalışıp ermişler hocam.

 

            Bu sefer köpek arkalarına düştü. Bunlar, Çoban'a:

            – Köpek havlar. Bizi haber verir, dediler. Çoban, gitsin diye köpeği taşlamaya başladı. Köpek lisana geldi:

            – Beni taşlamayın. Bende, Takyanus'tan kaçıyorum. Söz veriyorum havlamayacağıma. Sizin yerinizi haber vermem, dedi. Köpek, kendileri ile beraber geldi.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 10)

Meâl'i: O vakit ki, o gençler mağaraya sığındılar da dediler ki:

            – Ey Rabb'imiz! Bize kendi indinden bir rahmet ver ve bizim için işimizden dolayı bir muvaffakiyet hazırla.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 17-18)

            Meâl'i: Ve güneşi görürsün ki, doğduğu zaman onların mağaralarının sağ tarafına meyleder ve grub ettiği vakit de onların sol taraflarına dönüverir ve onlar ondan bir geniş orta yerdedirler. Bu Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet ederse o hidayet bulmuş olur ve kimi de idlâl (hidayetten mahrum) ederse artık onun için bir irşad edici, yadımcı bulamazsın.

            Ve onları uyanıklar sanırsın, halbuki, onlar uykudadırlar ve onları sağ taraflarına ve sol taraflarına çeviririz ve köpekleri de iki kolunu kapı tarafına uzatmış bir haldedir. Eğer onların bu hallerine muttali olsa idin elbette onlardan döner firar ederdin ve onlardan korku ile dolardın.

 Hacda yapılması ve yapılmaması gereken haller

            İhram giymek, terki dünya etmektir. Aynı onlar gibi olmaktır. İhramda iken, yerden bir ot koparmak bile insanı mes'ul ediyor. Onun için ihramda iken, sen terk-i dünya etmişsin. İhramda iken, mümkünse dünya kelamını çok konuşmak, şakalaşmak, gülmek olmayıp, terk-i dünya etmek. Sırtımda giydiğim kefenim deyip, alış-veriş yapmak, gezmek olmayıp, Allah korkusundan, bir yere çekilip, bol bol istiğfarı şerif, zikrullah, Kâbe'ye geldiğinde tekrar tekrar namazlar kılmak, huzur rabıtayı bozmamak lazımdır. Bir ot koparmak, insanı mes'ul ediyor da, dünya kelamı konuşmak, şakalaşmak, alış-veriş yapmak mes'ul etmez mi?

            Bir mağaraya yattılar. Köpekleri uyumadı. Bunları bekledi. Kendileri uyudu. Köpeğin ağzından çıkan köpük, yere damlıyordu. Kendi ayağının altını yalayarak, o köpüğü yedi. Rızkı bu idi. Üç yüz dokuz sene köpek acıkmadı. Şimdi bazı ayı türleri, kışın hiç bir av avlamaz. Kış uykusuna yatarlar. Onlarda, bütün kış boyunca ayaklarının altını yalarlar.

 

            Köpekten cennete giren Ashab-ı Kehf'in Kıtmiri,

            Üç yüz dokuz sene bunlar ölmeden kaldılar diri.

            Şefaat yok diyor imiş hocalardan bazıları,

            Ayet ile söylüyorum sözüme inananlara.

 

            Hasan, Hüseyin mahşerde kevserin başına durur,

            Susayanlar gelir, ona doldurur doldurur verir.

            Şefaat yok diyen, kimse nasıl yüzü tutar alır,

            Çünkü koymazlar yanına sözüm yok inkarcılara.

 

            Bu Ashab-ı Kehf'in hadisesi, köpeklerinin böyle uyumasının zahirde bir benzeri olması lazım. O da ayının kış uykusunu uyuyup uyandıkça ayağının altını yalaması da onun aynısıdır. İşte Kıtmir'in üç yüz dokuz sene rızkının ağzından, ayağının altından, kudretten kendi yanından, Allahu Teâlâ yoktan vermiştir. Bu da kıyamete kadar devam eder. Bir köpeğe, bir ayıya durup durduğu yerde, rızkını sebepsiz olarak veriyor da; sen Allah'ın has bir kulu olarak, Allah için çalışan, Allah'ı zikreden zakir bir derviş olasın, bütün âlemlerin rızkını veren, seninkini niçin vermesin? İşte sebepli de verir, sebepsiz de verir. Biz hakkıyla çalışırsak, Allahu Teâlâ, bizi kimseye muhtaç etmez. Herkesi bize muhtaç eder.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 19)

            Meâl'i: Ve onları böylece uyandırdık ki, aralarında soruşturuversinler. Onlardan bir sözcü dedi ki:

            – Ne kadar durdunuz? Dediler ki:

            – Bir gün veya bir günün birazı kadar. Dediler ki:

            – Ne kadar durduğunuzu Rabb'iniz daha ziyade bilendir. Şimdi birinizi şu gümüş akçanız ile şehre gönderiniz, taamca hangisi daha temiz ise ondan size bir rızk getirsin ve çok dikkatli hareket etsin ve sizi sakın bir kimseye haber vermesin.

 

            Allahu Teâlâ:

            "Ashab-ı Kehf, benim alâmetlerimdendir. Acaip alâmetlerimdendir." buyurdu. Köpeklerinin hakkında da âyet indi. Köpekleri uyumadı, kendilerini bekledi. Cennete girecek on hayvandan birisi de, bu köpektir. Bunlar uyanmışlar, sakalları, saçları, tırnakları çok aşırı derecede uzamıştı. Karınları tok, acıkmamışlar. Köpekleri, her sene (tülüye tülüye) tüyünü döktüğü için kocaman bir tüy yığını olmuştu. Bunlar dediler ki:

            – Biz ne kadar yattık? İçlerinden birisi:

            – Dün yattık, bu gün kalktık. Diğer birisi:

            – Yarım gün yattık. Bir diğeri:

            – Bu kadar az yattıysak; saçımız, sakalımız, tırnaklarımız neden bu kadar uzamış?

            Karınlarının acıkmadığından, kendileri de yattıkları yaşta kalktıkları için: "Dün yattık, sabah yattık, öğle vakti kalktık" diyorlar. Saçlarının, sakallarının uzamasından da çok uzun zaman geçmesi lazımdı. En son "Bizim yattığımızı, Allah bilir. Bizim birimiz gidelim, hangi sene, hangi aydayız, onu öğrenelim. Sakın ha, hiç kimse birşey sezmesin" dediler. Çünkü Takyanus var, zannediyorlardı.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 26)

            Meâl'i: De ki:

            – Ne kadar durduklarını Allahu Teâlâ daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı Onun içindir. O ne güzel görür, ne güzel işitir! Onlar için O'dan başka bir yardımcı yoktur ve hükmünde hiçbir kimseyi ortak kılmaz.

 

            İçlerinden en büyükleri olan Yemliha:

            – Bizim yattığımızı ancak, Allah bilir, dedi. Mağaraya yatmazdan evvel, çobanın sütünü sattıklarından, yanlarında bozuk para vardı. Yemliha:

            – Ben gideyim. Bu parayla biraz ekmek alayım. Hem de ayın kaçı, hangi yıldayız, öğreneyim, dedi. Parayı aldı, fırıncıya gitti. Saçları, sakalları birbirine karışmış, çok uzamış, tırnakları çok uzun, çok acaip bir haldeydi. Fırıncıdan ekmek aldı. Parayı verdi. Fırıncı parayı aldı ve:

            – Siz define mi buldunuz? Bu para, taâ Takyanus'un parası, dedi. Bunlar, halen Takyanus var zannediyorlardı.

            "Kande giden Takyanus" dediği odur.  (Bir insan çok eski, unutulmuş, hükmü geçmiş birşeyi söylerse, ona "kande giden Takyanus" derler. Bu ata sözüdür. Yani Takyanus zamanı geçti. Sen hangi Takyanus'tan bahsediyorsun, demektir.

            Yemliha:

            – Ben, dün süt sattım, sütün parası. Fırıncı:

            – Bu taa Takyanus'un parasıdır. Hangi süt parası, dedi. Yemliha:

            – Takyanus ne oldu? Fırıncı:

            – Takyanus öleli üç yüz sene oldu, dedi.

            Takyanus gelmiş, geçmiş. İsa (as) gelmiş. O da dünyadan göğe çekilmiş. İsa (as): "Bir zaman gelecek, Ashab-ı Kehf uyanıp zahire çıkacak onlara sahip olun" demiş. Oranın halkı müslüman olmuştu. Onun için padişah, "Ashab-ı Kehf'i, görene, bulana, yerini haber verene şu kadar ödül, bahşiş vereceğim" demişti. Fırıncı, bunların Ashab-ı Kehf olduğunu anlayınca koştu padişaha haber verdi. Ödülü aldı. Padişah, Yemliha'yı sarayına çağırttı. Padişah:

            – Arkadaşlarını da getirelim, sarayımda rahat edin, dedi. Padişah emretti. Bir tören kıtası hazırlandı. Yemliha'yı da aldılar. Pedişah ve Yemliha önde; tören kıtası arkada, mağaranın kapısına geldiler. Yemliha:

            – Benim arkadaşlarım, Takyanus hâlâ sağ diye korkuyorlar. Biz içeri girersek onlar korkarlar. Önden ben gideyim, onlara haber vereyim. Ben, sizi çağırırım. Siz o zaman gelin, dedi ve Yemliha önden gitti.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 25)

            Meâl'i: Ve onlar mağaralarında üç yüz sene durdular, dokuz (sene) de arttırdılar.

 

            Yemliha arkadaşlarına:

            – Arkadaşlar! Biz yatalı üç yüz dokuz sene olmuş. Biz yatınca Takyanus ölmüş, İsa (as) gelmiş. Bizi haber vermiş, millet bize çok büyük saygı duyuyor. Padişahta geldi. İçeri girebilmesi için bizden izin bekliyor. Biz gidersek birazı elimizi öpecek. Birazı bize vaaz ettirecek. Biz, Takyanus'un yanında vezirlikten, bakanlıktan başka bir şey yapmadık. Hiç bir şey bilmiyoruz ne söyleyeceğiz? Gelin ben bir dua edeyim, siz de "amin" deyin. Bizi üç yüz dokuz sene saklayan, uyutan Allah, kıyamete kadar bizi saklasın, dedi ve dua etti. Bunların hepsi kayboldular.

            Kral ilk defa çağırdı, ses yok. Çağırdı, çağırdı. Ses çıkmayınca, içeri girdiler. Köpeğin yattığı yeri, tüylerini, Ashab-ı Kehf'in yattıklarını, kalkınca oralarda gezdiklerinin izlerine rastladılar. Başka bir şey göremediler. (Onlar kıyamete yakın kalkıp, müslümanlara yardımcı olacaklardır.)

            İşte hiçbir şey bilmedikleri halde, âlim oldular. Bir tek Allah (cc)'ı bildiler. Bir tek Allah (cc)'dan korktular. Allah (cc), korkusundan bir mağaraya yattılar. Yata yata, uyuya uyuya evliya oldular. Hem de evliyalığın en yüksek zirvesine ulaştılar.

            Âlim kimmiş? "Ashab-ı Kehf gibi, Allah (cc), korkusundan her şeyinden geçenmiş." Ashab-ı Kehf'in hatırı için köpekleri de cennetlik oldu. Halbuki; köpek mundar bir hayvandır. Girdiği eve melek girmez. Şafii mezhebine göre daha fazla sakıncalıdır. Öyle olduğu halde Ashab-ı Kehf Evliyalığın zirvesine çıkıyor. Köpekleri kendilerinin hatırı için, kendilerini beklediği için cennetlik oluyor. İbliste o kadar âlim okumuş olup; yetmiş bin sene melâikelere hocalık yaptı. İbadeti, ilmi, derecesi çok fazlaydı. Kabahati kendine değil, Allah (cc)'a buldu. "Ezelde alnıma böyle yazılmış, benim nasıl olacağım sana malumdu. Senin ilminin içindeydi. Benim bir kabahatim yok. Sen diledin, sen yaptın" diyerek Allah'ı suçladı.

            Ashab-ı Kehf'te, bütün kabahati kendi kendilerine bulup, Allah (cc) korkusundan, Allah (cc) sevgisinden, kaçıp, bir mağaraya yattı. Anlaşılıyor ki; Allahu Teâlâ, Ashab-ı Kehf gibi suçu, sabahati kendi nefsine bulup, Allah (cc)'dan korkanları, Allah (cc) korkusundan, Allah (cc) sevgisinden ayrılmayanları seviyor. Makam, mevkii, derece, ahbab, dost, ev, aile, çoluk çocuk her şeyini bir tarafa bırakıp, Allah (cc) korkusunu hepsinden üstün tutanları, Allah (cc) çok sever.

            Evini, aileni, çoluk çocuğunuzu terkedin demiyorum. Fakat, Allah (cc) sevgisi, onların sevgisinden kat kat üstün olsun. Fani üçtür:

            1. Malından geçmek: Allah korkusundan malından geçer, Allah (cc) yoluna vermek için, malını esirgemez.

            2. Evladından geçmek; yani evlat, aile, çoluk çocuk hepsinin sevgisinden, Allah (cc) sevgisi üstün olur.

            Gözü halka bakar, özü Hakk'a bakar. Allah (cc)'dan ne emir, ne işaret olursa, rüyada huzurda onu herşeyden üstün tutar. Zahirden değil, manen işaretten bildirir. Her hareketi, sözü, işi aldığı işarete göre olur. Bu işaret Rahmani olan, Allah (cc)'ın göstermesidir. Şeytani olan şeytanın göstermesidir. Bunları ayırt edebilmek lazımdır. Yoksa Rahmaniyi, şeytaniyi birbirine karıştırırsa, balla zehiri birbirine karıştırıp yiyen gibi helâk olur. Allah (cc)'ın gadabına uğrar.

            3. Canından geçmek: Allah (cc) sevgisinden, Allah (cc) korkusundan canından geçer. Uhud Cenginde, Peygamberimiz (sav) yaralı yatarken, Peygamberimiz (sav)'e gelecek kılıcı önleyemeyen yaralı olan Zübeyr ve Talha (ra), Peygamberimiz (sav)'in üzerine kılıç geldiğini görünce birisi kolunu, diğeri de bacağını uzattı. Bacağını kestirdi. Ebu Deccane de kuyunun üzerine kendini köprü olarak attı. Esma binti Zem'a da kuyunun açık kalan kısmına kendini attı.

            Hz. Ebu Bekir (ra) de Taif'te, Peygamberimiz (sav)'e taş değmemesi için kendini siper etti. Taşlar çoğunlukla kendine değdi. Üç gün komada yattı. Harplerde fedai seçilip yüzde yüz ölüm tehlikesine seve seve gidenler; İslâmiyet, Din-i Mübin için canından geçenlerde aynıdır. İşte Allah (cc) korkusundan, Allah (cc) sevgisinden, Allah (cc) için canından geçmek böyledir. Ashab-ı Kehf'te aynısını yaptı. Mağarada ölümü tercih edip, bakanlığı ve herşeyi bıraktı. Allah (cc) için herşeyinden vazgeçti.

            Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

            "Mü'minin firasetinden sakınınız. Çünkü onlar, Allah'ın nuruyla bakarlar."

 

                                    Nurunla bir göz ver bana,

                                   Ol göz ile bakam sana,

                                   Seyreyledikçe her yana,

                                   Bildir bana, Mevlâm seni.

 

            Cennete girecek on hayvan

            1. Ashab-ı Kehf'in köpeği.

            2. Sâlih (as)'ın devesi.

            3. Hz. Resûlullah'ın, düldül'ü.

            4. İbrahim (as)'ın, koyunu.

            5. Yunus (as)'ın, balığı.

            6. Peygamberimiz (sav)'in, devesi Kasva veya kendini mağarada bekleyen yılan.

            7. Üzeyr (as)'ın, merkebi.

            8. Musa (as)'ın, ineği.

            9. Süleyman (as)'ın, Hüdhüd kuşu.

            10. Süleyman (as)'ın, karıncası.

 Peygamberlerin mucizeleri

            Her Peygamberin karşılığında; Peygamberimiz (sav)'in, ondan daha üstün mucizesi vardır. Ashab-ı Kehf'in köpeğinin karşılığı; köpek, insana nisbeten yakındır. İnsanı bekler. Beklemesi normal ama yılan hiç bir zaman için insanı beklemez. Sokar, öldürür. İşte onun mucizesinden kat kat üstün olan, mucize! Peygamberimiz (sav)'i, yılanın altı yüz sene beklemesi. Köpek, Ashab-ı Kehf'i üç yüz dokuz, yılan altı yüz sene, Peygamberimiz (sav)'i bekledi. Köpek gördü. Yılan görmediği halde, gelecek diye bekledi. Aralarındaki fark ne kadar büyüktür.

            Salih (as)'ın devesinin karşılığı, Peygamberimiz (sav)'in devesidir. Salih (as)'ın devesi sadece bir kavim içinde yaşadı. Peygamber Efendimiz (sav)'in devesi ise, Peygamberimiz (sav) vefat edince, kafasını taşlara vura vura can verdi.

         
Bunlara karşılık, Peygamberimiz (sav)'in bindiği, Düldül'ü Hz. Ali (ra)'a hediye etti. O Düldül çok büyük keramete erdi. Hz. Ali (ra)'i en kısa zamanda en uzak yere yetiştiren, o Düldül'dü. Katır inatçı bir hayvandır. Katırın insancıl olması, insana yardımcı olması çok zordur. Ama Düldül aynı insanmış gibi anlar, sahibini bekler. En iyi cins at sözden, çağırmadan anlayıp gelir. Düldül ise ondan daha iyi anlardı. Zamanında Bilal Babamın, cins atları vardı. Bu atları bırakır, atlar giderdi. Kimse de getirmezdi. Bilal Babam çağırınca, atlar koşarak gelirdi. Yine yerlerine girerlerdi. Cins atın, daha bir çok özellikleri vardır. Kitabımızda yazılıdır. Yolda giderken, yol ayağının altında dürülürdü. Mesela zamanı, yeri gelirse bir adımı, km. lerce mesafeyi katederdi. Maraş'ın Göksun tarafında meşhur "Ali Kayası" var. Orda Hz. Ali çok harp etti, yoruldu. Yanında, müslüman yoktu. İstirahat etmesi lazımdı. Düldül, Maraş'ın arka tarafındaki, Ali Kayasından sivri birdağa sıçradı. Mesafesi en az otuz kilometre vardır. O dağın adına "Düldül Dağı" derler. Orda istirahatını rahatça yaptı. Orada bir tek geyik avı yapılır. O kadar sarp bir yer ki, geyiği vurunca, geyik yuvarlanıp yere düşmüşse, geyiği oradan hiç kimse gidip alamaz, getiremez. O kadar sarptır.

            Hz. Ali (ra) oradan dönüşünde, Düldül'ün izinden Haruniye kaplıcasının çıktığını, oranın yerlilerinden konuştuğum yaşlı kişiler anlattılar. (Yazıyorum)

            Şimdi bu asırda orayı ziyaret edebilmeleri için, oranın yolunu çok iyi bilen, köylülerden birini kılavuz alırlar. Düldül dağının başına çıkmak için birçok yerde dört elli, bazı yerlerinde sürünerek çıkarlar. Şimdi bile hiç bir atın, katırın çıkamayacağı bir dağdır. Senelerce taşı temizlenmiş, şimdi bile bazı yerlerinde sürünerek gidilen dağın otuz km.lik mesafesinde bir katır sıçrayıp, Düldül dağına konuyor. Sıçradığı "Ali Kayası" Maraş'tan çok ileridedir. İşte Peygamberimiz (sav)'in mucizesi! Otuz km'yi bir sıçramada atlayan Düldül, en azından bir günde birkaç aylık yol giderdi. Bu da bu hayvanların hepsinden üstündür.

            İbrahim (as)'ın, İsmail (as)'ı kurban keserken kendisini ve İsmail'i mes'uliyetten, hem de İsmail'in canını kurtaran koyundur. Bunun karşılığında; Peygamberimiz (sav)'in, Sidretü'l-Müntehâ' dan, Allahu Teâlâ'ya, Arş-ı Âlâ'ya  refref ile gitmesidir. Koyunu; Cebrail (as), İbrahim (as)'a getirdi. İsmail'i kurtardı. Burda da Cebrail (as), Sidretü'l-Müntehâ'dan öteye gidemedi. Refref götürdü. Cebrail (as)'dan, koyundan ve bunların hepsinden de ne kadar üstündür.  (Refref'i, Bilal Babama sordular.  Bilal Babam: "Refref herhangi bir burak benzeri değildir. Refref, Allahu Teâlâ'dan özel olarak, Peygamberimiz (sav)'i götürmek için minderdir, döşektir. Şimdiki deyimle elektronik döşeğin (yatağın), en son teknolojinin tekniğinden daha üstündür. İnsan gibi konuşur. Gitmesi, hızı, durması, üstünde bulunan adamın sözüyledir. En fazla yatağa benzediği için döşek (yatak) diyorum", buyurdu. Bilal Babam: "Aslında döşekte (yatakta) değildir." buyurdu.)

            Yunus (as)'ın balığı: Denizin içinde, hiç insan görmediği halde, insan sözünden en iyi anlayan ve eğitilirse her şeyi yapabilen, Yunus balığıdır. Bu dünyadadır. Yunus (as)'ı yuttuğu için en akıllıdır. Battal Gazi olsa gerek; bir harpte, bir adaya geçmek için araç yoktu. Kış günüydü. Hava soğuk olduğundan yüzemezdi. Yunus balığının üstüne binip, adaya geçti. Yunus balığı, Yunus (as)'a öyle hizmet etti. Peygamberimiz (sav)'in ümmetine de böyle hizmet etti. Bu balığın karşısında; Peygamberimiz (sav)'in Mi'rac'a çıkışında melâikeler değil, başka yaratıkların ve içinde insan yaşayan dünyalara gidip, onları kendine ümmet edinmesini yazmıştık. Yunus (as)'ın balığı sadece ibret alacak, o ibretle bazı müslümanlar kendini daha iyi toparlayacaktır. Kâfirlerden de ibret alıp, yola gelenler olacaktır. Peygamberimiz (sav)'in Mi'rac'ında, başka alemlere gidip, Cebrail (as) vasıtasıyla onları toplayıp, konuşup içinde insan yaşayan insanları kendine ümmet edinmiştir. (İsteyen orayı okusun.)

            Üzeyr (as)'ın, merkebinin dirilmesi. Kendine ve bazılarına okuyup, insanlara büyük ibret olması içindir. Bunun karşılığında; Peygamberimiz (sav) annesi, babası, Ebu Talib'i dirilterek cennette onlarla beraber olmak için, kendine ümmet edinmiştir. Bu saydıklarımız, her Peygamber birer hayvanla Peygamberimiz (sav), hayvan olan Düldül, yılan ve devesi ile onlardan kat kat fazlasıyla cennete götürecektir.

            Musa (as)'ın, ineği diriltmesi, kâfirler alay edince ineğin herhangi bir inek olmayıp, bir fakir müslümanın ineği olup, onu da çok ağır baha ile almaları haklıyı, haksızı o inek vasıtasıyla bilinmesi, bütün ümmet-i Muhammed'e de bir ders oluyor. Bunun karşılığında; Peygamberimiz (sav), "Benim ümmetimde benden sonra fitneler zuhur edecek. Av'af'ın köpeği hangi orduya ürürse(havlarsa) o ordu haksız olacak." İnek, ölen adamı diriltti. Adam, haklıyı haksızı söyledi. Peygamberimiz (sav)'in söylediği, Av'afın köpekleri ürdü. Haklıyı haksızı ayırttı. Musa (as)'ınkinden az bir kimse ibret alıp, müslüman oldu. Peygamberimiz (sav)'inkinden ondan kat kat fazla olarak harbeden iki müslüman ordusunu barıştırdı. Hz. Muaviye ve Hz. Ali (ra)'ın ikisinin de haklı olduklarına, her birisinin hakkında ayrı ayrı hadisler söylemiştir. Kendi zamanında Ashab'tan Abdül Vehhab isminde birinin ağzına tükürdü: "Sen, Cafer'in (Battal Gazi'nin) zamanına yetişirsin. Benim senin ağzına tükürdüğümü, sende onun ağzına tükür." buyurmuştur. Peygamberimiz (sav)'in tükrüğü o zamandan Battal Gazi'nin zamanına kadar o zatın gırtlağında kalmıştı. Ne yutabiliyor, ne de dışarı çıkartabiliyordu. Battal Gazi'ye bunu söyleyip ağzını açınca, Peygamberimiz (sav)'in tükrüğü ağzına geldi. Battal Gazi'nin ağzına tükürdü. Peygamberimiz (sav)'in tükrüğünü Battal Gazi yutunca bir anda dünya yüzünde ne kadar konuşulan lisan varsa hepsini ana lisanı gibi konuşmaya, anlamaya ve anlatmaya başladı. Ayrıca; Ayasofya'nın kubbesini kafirler tutturamıyorlardı (inşa edemiyorlardı). Peygamberimiz (sav)'e, elçi gönderdiler. Peygamberimiz (sav) tükrüğü ile çamur yapıp gönderdi. Kubbe harcına karıştırdılar ve kubbe tuttu.

            Sultan Süleyman (as)'ın, Hüdhüd'ü. Hüdhüd, Belkıs'la, Sultan Süleyman (as) arasında haberleşme yapıyor. Bunda birçok kimseler ayıkıyor. Peygamber Efendimiz (sav), Kebin dağına Ashabını gönderiyor. Bundan daha çok büyük, alınacak sözler, işler, hikmetli haller zuhur ediyor (kitabımızda yazılıdır, oraya bakın).

            Sûre-i Neml'deki, Sultan Süleyman (as) karıncası. Sultan Süleyman (as) bütün hayvanatla, insanlarla, cinlerle ve her türlü mahlûkla konuşuyor. hem de bulutlardan yukarıda uçup giderken, yerdeki karıncalarla da konuşuyordu. Sultan Süleyman (as)'ın hükmü bu dünyadadır. Peygamberimiz (sav), bunun karşılığında Arş-ı Âlâ'ya çıkıp, Allahu Teâlâ ile doksan bin kelam konuşuyor. Musa (as) ömür boyu, Tur Dağında, Allahu Teâlâ ile binbir kelam konuşuyor. Peygamberimiz (sav) ise Mi'rac'ta, Allahu Teâlâ ile doksan bin kelam konuşuyor.

 

                                   Sidre'ye kadar gittin burakla,

                                   Refref önüne geldi emri Hakk'la,

                                   Varıp sen görüştün, Cenab-ı Hakk'la,

                                   Dileğinden ya Muhammed Mustafa.

 

            Yani sen, Mi'rac'ta, Allahu Teâlâ ile konuştun. Orda da ümmetinin affını, kurtulmasını diledin, demektir.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU