İMAM-I AZAM EBÛ-HANİFE (Rahimehullah)

 

 

            İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin adı Nu'man'dır. Babasının adı Sabit, dedesinin adı da Nu'man'dır. Ehli sünnetin dört büyük imamının birincisidir. İmam, derin âlim demektir. Muhammed (as)' ın, parlak olan dininin büyük bir direğidir. Acemistan ileri gelenlerinden birinin soyundandır. Dedesi, İslam Dinini kabul etmişti. Hicri, seksen yılında, Kûfe Şehri'nde doğdu. Ashâb-ı Kiram'dan Enes bin Malik, Abdullah bin Ebû Evfa, Sehl bin Saad Said-i ve Ebûl Fadl Amir bin Vâsile zamanlarına yetişmiştir. Fıkıh ilmini, Hammad bin Ebû Süleyman'dan öğrendi. Tabiinden bir çok büyük zatlarla ve İmam-ı Cafer Sadık'la sohbet etti. Çok Hâdîs-i Şerîf ezberledi. Üstün bir aklı, herkesi şaşırtan keskin bir zekâsı vardı. Fıkıh ilminde az zamanda eşi ortağı olmayan bir dereceye yükseldi. Şöhreti, bütün dünyaya yayıldı.

            Fıkıh ilmini ilk olarak kollara ayırmıştır. Her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış "feraiz" ve "şurut" kitaplarını yazmıştır. Fıkıhtaki çok geniş bilgisini ve hele kıyastaki harikulade kuvvetini, züht, takvadaki, hilm ve salahtaki akıllara hayret veren, üstünlüğünü bildiren kitapları sayılamayacak kadar çoktur. Talebesi pek çok olup içlerinden büyük müctehidler yetişmiştir. Hanifi Mezhebi'nin kurucusudur. İmam-ı Azam Ebû Hanife diye anılır. Hicri 150 yılında vefat etmiştir. Bağdat'ta medfundur.

            Bizim mezhebimizin isminin "İmam-ı Azam Ebû Hanife" olmasını soruyorlar. Ebû Hanife demek, Hanife'nin babası demektir. Bir mezhepte neden Hanife'nin yani bir kızın ismi geçiyor.

            İmam-ı Azam'ın babası talebe iken bir dere kenarında abdest alıyordu. Su üzerinde bir elmanın gittiğini gördü. Elmayı aldı ısırdı. Koparmadan haram olduğu aklına geldi. Sahibinden izinsiz yiyorum, diye elmayı attı. Elmayı ısırınca suyu ağzına gitmişti.

            – Ben, bu elma sahibini bulup, elmanın suyunu helal ettireyim, diyerek yürümeye başladı. Elma bahçesini buldu. Bahçenin sahibine meseleyi anlattı. Bahçe sahibi:

            – Benim bir kızım var. İki gözü kör, iki kulağı sağır, iki ayağı topal, iki kolu çolak bunu alırsan helal ederim, çocuk Allah korkusundan:

            – Ne olursa olsun kabul ederim, dedi.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 6013)

            Manâ'sı: Kendisinde sakınca bulunan şeyin korkusundan sakıncası olmayan şeyi de terk etmeden kul Takvaya ermişlerden olamaz.

 

            Nikahlarını kıydılar. Gerdeğe girdi. Baktı ki hem çok güzel, hem de çok sıhhatliydi. Hiç bir özürü ve aza noksanlığı yoktu. Yanlış mı girdim diye dışarı çıktı. Kızın babası:

            – Yanlış değil. Benim kızımın iki gözü kör dediğim, harama bakmamış. İki kulağı sağır dediğim, kötü şeyler duymamış. İki kolu çolak dediğim, elleriyle bir günah işlememiş. İki ayağı topal dediğim, Allah'ın nehyettiği yerlere gitmemiş.

            Bunlar evlendiler ve bu evlilikten Numan isminde bir çocukları oldu. Yani bu çocuk İmam-ı Azam'dı. İmam-ı Azam beş veya altı yaşlarında, Kur'an-ı hatim etti. Dokuz yaşında hafız oldu. İmam-ı Azam'ın babası:

            – Bizim çocuk dokuz yaşında hafız oldu, deyince annesi:

            – Sen, o elmanın suyunu yutmasaydın yedi yaşında da hafız olurdu, dedi. İmam-ı Azam'a; hiç lüzumsuz dinden alakası olmayan sorular sormaya başladılar. Çünkü din meselesinde her ne kadar uğraştılarsa kendisini acze düşürtemediler ve yanıltamadılar. Bu sefer çapraşık dolaşık sorular sordular. Mesela:

            1) Köpeğin akil baliğ olması ne zamandır, neyinden belli olur?

            Köpeğin akıl baliğ olması meselesini bilemiyor.

            – Cevabını bir hafta sonra veririm, diyor. İmam-ı Azam bir çoban buluyor. Çoban'a meseleyi anlatıyor. Çoban her zaman köpek besler, ömrü çobanlıkla geçmiş. İmam-ı Azam'a çoban:

            – Bir köpek, altı ayda akıl baliğ olur. Ayağını kaldırır, idrarını yaparsa akıl baliğ olduğunun işaretidir, diyor. İmam-ı Azam' da soru soranların cevabını, çobanın dediği gibi söylüyor, cevabını veriyor.

            2) Bir gemi batsa, herkes boğulsa. Bir hamile kadın bir tahta parçasına tutunup, bir adaya çıksa. Bir çocuk dünyaya getirse. Kadın ölse. Çocuk hiç bir insan görmeden büyüse. Dünya yüzünde hiç bir insan olduğunu da bilmiyorsa. Bu çocuk duymadığı için hiç bir ameli de yok. Bu çocuk gavur mu, müslüman mı? Gavursa suçu ne, müslümansa ameli nedir?

            Cevabı:

            – Adaya çıkan, hiç insan görmeden büyüyen çocuk, akil baliğ oluncaya kadar cennetliktir. Akil baliğ olunca hiç kimseden duymadığı için, amel bakımından, Allah (cc) ondan hiç bir şey sormaz. Yalnız inanç bakımından Allah (cc)'a inanmak zorundadır. Allah(cc)'ın kendine vermiş olduğu akılla Ay'a, Güneş'e, Yıldız'lara bakarak kendi kendine "muhakkak, beni bir yaratan var" diye aklını zekasını kullanıp, Kur'an-ı kerim'de İbrahim (as)'ın hiç kimseden duymadan Allah (cc)'ı kendiliğinden bildiği gibi bilmesi lazım.

            İbrahim (as) daha yeni yürüyen bir çocuk iken beni yaratan var dedi. Evvela, beni yaratan Yıldız, sonra Ay, daha sonra Güneş dedi. Güneş'te zeval bulup batınca beni yaratan bunları da yaratmıştır, dedi. Kendi kendine buldu. Kur'an-ı Kerim'de aynısını söyler. Adadaki çocuk da aynısını düşünüp, bulup Allah(cc)'ı tasdik etmesi lazımdır. İbrahim (as) ilk görüşünde tasdik etti. Bunun da ömür boyu tasdik edebilmesi lazımdır.

 

*  *  *

 

            İmam-ı Azam bir gün at üstünde giderken zamanın en meşhur âlimlerinden (500) âlim atının üzengisini tutabilmek için etrafında koşuşuyorlardı. İmam-ı Azam'ın bindiği atın eğeri som altın idi. Diğer şehir halkı hep karşılamaya çıkmışlardı. İmam-ı Azam'ı yakından görebilmek ve konuşabilmek için can atıyorlardı. Aynı şehirde bir Yahudi vardı. Onun mesleği de dolmuş olan tuvalet kuyularını temizlemekti. Fakirdi. Yanından İmam-ı Azam'ın saltanatla geçtiğini gören Yahudi, koşarak geldi. İmam-ı Azam'ın atının üzengisini tuttu ve dedi ki:

            – Sen dedin ki,  "Bu dünya Mü'mine zindan kâfire cennettir". (Hadis-i Şerif, REH No: 2481)

            Senin zindanda olman altın eğerli ata bindiğin mi? on binlerce kişinin yüzlerce âlimin seni karşılaması mı? Bu milletin hepsinin sana hizmet etmesi mi? Benim cennette olmam bu kadar fakir olup, tuvalet kuyusu temizlemem mi? İmam-ı Azam elbisesinin düğmelerini açtı. Elbisesinin iç çamaşırının altına telis(çuval) giyinmiş, çuvalın sert kılları etine batıp yakıyordu. Dedi ki:

            – Dışım herkesi yakıyor, içim beni yakıyor. Yahudi:

            – Bu kadar altın eğerli ata binmek, insana kibir verir, diyen sizsiniz. O kadar saltanatlı giden de sizsiniz. İmam-ı Azam telis(çuval) göstererek kibir, gurur gelmesin diye çuval giyiyorum. Sünneti Resulullah'a İslâmiyet yolunda çalışanlara, Allah (cc) çok büyük zenginlikler verebileceğini göstermek için altın eğerli ata biniyorum. Herkes babamın çok fakir olduğunu çok iyi biliyor. Kûfe'ye gelince arsa alacak paramız yoktu. Şehirden uzak kimsenin beğenmediği yere ufak bir kulübe yaptık. Şimdi ise, Bağdat'ın en zenginiyim. Bunun, bu zenginliğin İslâmiyetin kuvveti olduğunu ve hadisin tesiri olduğunu hakkıyla İslâmiyet yolunda çalışanların zengin olacağını göstermek için böyle geziyorum.

            İkincisi: Bu dünyanın bana zindan olması, sana cennet olması şöyledir. Cennet-i A'lâ da Allahu Teâlâ özel olarak insanlara hizmet etmeleri için hiç kusur işlemeden, yorulmadan, usanmadan devamlı hizmet yapan huriler, Gılmanlar ve vildanlar yaratmıştır. Yemenin içmenin âlâsı cennettedir. Kevser şarabı kokusu insanı mest eder. İçmeden sarhoş eder. Helâl olarak bunların hepsi benim olacak. Bu dünyada insanlar kısa bir müddet için yanımda kalırlar. Sonunda usanırlar veya işleri olur. Evlerine gitmek mecburiyetinde kalırlar. Onun için bana bu dünya zindan. Sana cennet olmasına gelince, sen tuvalet temizliyorsun. Çalıştığın müddetçe burnuna pis kokular geliyor. Akşam olunca paranı alıyorsun. Evine gidiyorsun, sabaha kadar evinde rahat ediyorsun. Sen, cehenneme atılırsan devamlı ateş içinde olacaksın. Hiç bir an için olsun azab çekmediğin zaman olmayacak. Sen, bu dünyada tuvalet temizlemeyi her gün binlerce defa istersin ama eline geçmez. Onun için bu dünya bana zindan, sana cennettir, diye buyurdu.

 

 

 

 

         EBÛ HANİFE DENMESİNİN SEBEBİ

 

 

            İmam-ı Azam'ın kızına gelince:

            Yaşlı bir kadın ölürken vasiyet eder. Benim çocuklarımdan birisi piç (gayri meşrudur) tir. Babasının oğlu değil, ona mal verilmesin der. Çocuğun ismini söylemeden ölür. İmam-ı Azam'a gelirler gizliden kadının böyle vasiyeti var. Hangisi piç dediler. İmam-ı Azam içinden çıkamadı. En son Hanife'ye müracaat ettiler. Hanife kendi babasını ve oğlanların babasını bir odaya perde arkasına gizledi. Kendisi sıra ile oğlanları çağırdı. İlk gelene;

            – Ben, seninle evleneceğim ama, bir şartla. İki kardeşini öldürürsen malın hepsi bize kalır. Ben başka adamları kiralarım sana hiç bir ziyan gelmez. Kardeşlerinin ölümüne razı olmazsan bu iş olmaz. Çünkü babanın malı gâyet çok, der. Bu çocuk Hanife'yi tersler.

            – Ben mal için kardeşlerimin ölümüne razı olmam, der öfkelenir kızar gider. Hanife ikinci kardeşi de gizlice çağırır. Aynı sözleri söyler. O da aynı şekilde kızar gider. Üçüncü kardeşi çağırır. Ona da aynı meseleyi anlatır. Üçüncü oğlan:

            – Zaten benim aklımdan da aynı bunlar geçiyordu. Kimse duymasın der, kabul eder. Hanife çocuğu dışarı çıkarır. İmam-ı Azam'la çocukların babasına:

            – Üçüncü çocuk piçdir. Mal için kardeşlerinin ölümüne razı oldu. Diğerleri iyidir, der. Üçüncüye mal vermeyip evden ayırdılar. İmam-ı Azam'ın kızı Hanife de aynı İmam-ı Azam gibi çok meşhur oldu.

            İmam-ı Azam'ın yanına kadınlar geldiler.

            – Erkekler dört kadınla evleniyor. Kadınlar neden dört erkekle evlenemiyor? İmam-ı Azam, Hanife'ye:

            – Bunların sorusunun cevabını sen ver, dedi. Hanife boş bir leğen getirdi. Kadınlara:

            – Her biriniz bu leğene birer tas su koyun. Kadınlar birer tas su koydular. Yine Hanife kadınlara:

            – Herkes koyduğu suyu alsın, dedi ve tabiidir ki, herkes koyduğu suyu alamadı. Aciz kaldılar. Hanife:

            – Benim gözümün önünde herkesin gözünün önünde, herkes koyduğu suyu aradan hiç zaman geçmeden alamıyor. Siz dört kocaya varırsanız, her birisi size birer tas su koymuş gibi gözünüzle gördüğünüzü seçemiyorsunuz. Bunun babasını nasıl seçeceksiniz? dedi. Bu cevabı bütün mezhep imamları ve İmam-ı Azam çok beğenmişti.

 

*  *  *

 

            Yine İmam-ı Azam ailesine:

            – Sen başın açık olarak dışarı çıkarsan, benden şu şartlar altında boş ol demişti. İmam-ı Azam'ın hanımı, başı açık olarak dışarı çıktığı için de boşamıştı. Geri birleşmelerine imkan yoktu. İmam-ı Azam'da buna bir çare bulamadı. Ayrılmaya karar verdiler. Hanife:

            – Benim annem başı açık dışarı çıkmadı, dedi. İmam-ı Azam:

            – Nasıl? diye sordu. Benim annem akşamdan sonra başı açık dışarı çıktı geceydi. Kur'an-ı Kerim'de Allah (cc) buyuruyor ki:

 

            (Sûre-i Nebe, âyet 10)

            Meâl'i: Ben geceyi size elbise eyledim.

            Annemin başında, Allah (cc)'ın örttüğü örtü vardı, dedi. Annesi ile babasını birleştirip, buna olumlu fetvayı verdiği için mezhebin içine "Ebû Hanife" diyerek ismi geçti.

 

*  *  *

 

            Yine bir hâdise: Bir adam merkebini yitirir. Çok arar bulamaz. Çok büyük yemin eder. "Ben, seni bulursam üzerine binerim ve üzerinden de hiç inmem" der. Adam eşeği buldu, üzerine bindi. Yeminli olduğu için üzerinden inemiyordu. Merkebe binili olarak İmam-ı Azam'ın yanına geldi. Meseleyi anlattı. İmam-ı Azam bir fetva veremedi. Hanife'yi çağırdı ve anlattı. Hanife:

            – Merkebi bir ağacın dibine çekin. Merkebten ağaca çıksın. Ağaçtan yere insin. Merkebden yere inmemiş olur, dedi. Öyle de yaptılar. Bazan da Hanife'nin içinden çıkamadığı bir çok dini meseleleri, İmam-ı Azam çözmüştür. (Allah (cc) komşuluk ve şefaatlarından himmet ve yardımlarından ayırmasın.)

            Kitabımızda İslamiyetin temelini; Allahu Teâlâ, bir erkek eliyle şeneltir, yükseltir. Onun ilk yardımcısı erkek olmaz, kadın olur demiştik. İşte İmam-ı Azam'ın kızı Hanife'nin mezhep kurulmasında, İmam'ı Azam'dan başka herkesten fazla rolü ve hakkı vardır.

            Peygamberimiz (sav)'e ilk inanan Hz. Hatice validemiz kadın olduğu için Allah (cc) kabul etmedi. Allahu Teâlâ, erkekten inanan olmasını istiyordu. İbrahim (as)'a ilk inanan Sara validemiz, Musa (as)'a ilk inanan Asiye validemiz ve bilâhere Şuayip (as)'ın kızları ilk inanan, ilk yardımcısıdır. Kendine en büyük destek veren, ilk yardım eden kadındır. İmam-ı Azam'da en büyük desteği Henife'den alıyor. Kadından mezhep imamı olmaz. Onun için ikinci sıraya geçiyor. İşte ilk yardımcı ilk inanan kadın oluyor. Ondan sonra erkekler inanıyor. Bilal Babam:

            – Allah (cc) gadabına bir memlekette kadınların azması, fuhşu sebep olur. O memlekette, İslamiyet tanınmışsa yine kadınlar sebep olmuştur. Herhangi bir büyük Evliyayı, Meşayıhı ilk tanıyan halka yayan kadınlar olur. Daha sonra erkekler olur. Kadınların kötüye çalışması Allah'ın gadabına sebep olur. Bir memlekette bir kadın fuhuş işler, açılır. Kendini teşhir eder. Yüzlerce erkeğin azmasına sebep olur. Bir erkek her ne kadar azsa, kendini teşhir etse, namuslu bir kadının yoldan çıkmasına imkan yoktur. Barlarda, pavyonlarda, genelevlerinde kadınların sayısı pek az. Yoldan çıkarttıklarının sayısı pek çoktur. İşte kadınlar, İslamiyeti bozuyor. Bir derviş Allah'a sevilmiş ihtiyar, gözleri çapaklı, görünüşü sefil ama, kalbi Allah'ın sevgisiyle doludur. Gösterişe, görünüşe dünyaya hiç kıymet vermez. Allah'a sevilmişse, kendinde nur varsa, onu ilk defa kadınlar görür, bilir, sezer, başına toplanırlar.

 

*  *  *

            İmam-ı Azam'ın sürüleri, başka bir köyün otlakiyesine (merasına) girmiş. İmam-ı Azam'a, köylüler şikâyetçi olarak gelmişler.

            – Senin sürülerin, bizim köyün merasının otuna yayıldı, demişlerdi. İmam-ı Azam, köylülere, sürüleri ne kadar ziyanlık verdi ise (ot yayıldı ise) onun bedeli mukabilinde parasını ödüyor. Yedi sene o koyunların sütünü, etini yemiyor. Yedi sene sonra o koyunların çoğu değişiyor. Ondan sonra, o değişen koyunların yeni doğan kuzularının etinden sütünden yemeğe başlıyor.

 

*  *  *

 

            İmam-ı Azam, zamanında kırkların başkanı idi. Kırklardan bir kişi ölmüş, yerine bir adam seçilecekti. Bir derviş çok borçlanmış. Borcunu ödemesinin imkanı yoktu. İmam-ı Azam'ın bir altın şamdanı var. Onu çalar, satar, borcumu öderim, diye düşünür. İmam-ı Azam'ın yanına gider, Ya İmam, zamanında ben, senin şamdanını çalmıştım, derim. Zaten herkese helâl ediyor.  Bana da helal eder. Ben de borçtan kurtulurum diye, şamdanı çalmağa gelmişti. Kırklardan birisi ölmüştü. Yerine bir kişi seçileceği günün gecesi derviş evin alt katına şamdanın olduğu yere inmişti. İmam-ı Azam:

            – Bağdat'ta ibadetçilerden gece uyumayanların birisini seçelim, diyor. O esnada şamdan hırsızı, üstüne kapı kilitli ev halkının uyumalarını bekliyordu. İmam-ı Azam ve kırklar, sabaha kadar ara ara gözlerini yumup bakıyorlar, Bağdat'ın içinde, kalkıp ibadet eden kimse yok. İmam-ı Azam'a haber veriyorlar. İmam-ı Azam:

            – Gözünüzü yumun, ibadet etmese de yatağının içinde oturan kimi bulursanız getirin, diyor. Gözlerini yumdular. Nerdeyse sabah oluyor.  Sabah olmadan evvel seçilip gelmesi, katılması lazım. Bağdat'ta uyanık bir müslüman yok. İmam-ı Azam diyor ki:

            – Aşağıdaki şamdan hırsızı hem uyanık, hem de akşamdan beri Allah (cc)'a yalvarıyor. Onu getirin, diyor. Şamdanı, hırsıza hediyye olarak veriyor. Kendisini Kırkların içine karıştırıyor. Bir şamdan hırsızının sabaha kadar yalvarması:

            – Beni mahçup etme yarabbi demesi, Allah (cc)'nün hoşuna gidiyor. Aslında Bağdat'ta hep sofular gece kalkıp ibadet ederlerdi. Bunda Allah (cc)'ın büyük hikmeti vardır.  "En büyük Cihad, gece ibadeti ve zikri yapmaktır". Mümkünse yaptığı ibadeti, kendi ailesine de duyurmaz. Yalnız Allah (cc) ile kendi arasında olur. Yaptığı ameli, yalnız Allah (cc)'a beğendirmek için yapar.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 1094)

            Manâ'sı: Allah'ın kuluna en yakîn olduğu vakit, gecenin son kısmıdır. O saatte Allah'ı zikredenlerden olmaya gücün yetiyorsa ol.

 

*  *  *

 

            İmam-ı Azam, Hacca gidiyor. Peygamberimiz (sav)'in, Ravza-i Mutahhara'sına gelemiyor. Geceli gündüzlü ibadet yapıyor. Şöyle yalvarıyor:

            – Ya Resulullah! benim senin ravza'na varmaya yüzüm yok, haya ediyorum. Senin zahirde, zahir kulağımla bana, benden razı olduğunu ve bizzat bana gel diye söylemedikten sonra gelmeyeceğim, diyor. Bir hafta ibadetle meşgul olup Peygamberimiz (sav) den gelebilmesi için müsaade bekliyor. Bir Arab onun da yüz altın borcu var, veremiyor. Alacaklı sıkıştırıyor. O Arab:

            – Ben Ravza-ı Mutahhara'ya gider, Rasulullah (sav)'a yalvarırım. Bu borcumu ancak Rasulullah verir, diyor. O da Ravza-ı Mutahhara'da, Resulullah kendisinin borcunu vermesi için dua ediyor. Peygamberimiz (sav), Arab'ın rüyasına giriyor.

            – Falan yerde İmam-ı Azam bana gelmeye haya edip benden zahirde işaret bekliyor. Sen, onun yanına git. Benim selamımı söyle. Senin yüz altın borcunu versin, kendisi de buraya gelsin. O, sana, Resulullah'ı görenin bir alameti olur. Onun için Resulullah sana ne gibi bir şifre verdi, derse diyeceksin ki: Sen her gece Resulullah'ın ruhuna yüz salavati şerife getirmeden yatmıyormuşsun. Dün gece, o salavati şerifeyi getirmeyi unutmuşsun. İşareti budur de, diye buyuruyor. Arap, İmam-ı Azam'ın yanına gelir ve olanları olduğu gibi anlatır. İmam-ı Azam şifreyi sordu: Arap onu da söyleyince, İmam-ı Azam Arab'a yüz altın verdi. Arap dışarı çıkarken İmam-ı Azam yine çağırdı, Arab'a sordu:

            – Resulullah ne dedi, tekrar eder misin? Arap:

            – Kendinden razıyım gelsin. Benim selamımı söyle, dün akşam yüz salavat getirmeyi unuttu ve senin yüz altın borcunu da versin, dedi. İşaret olarak budur deyince İmam-ı Azam yine yüz altın verdi. Arap, yine dışarı çıkıp giderken, İmam-ı Azam yine çağırdı:

            – Resulullah ne dedi. Tekrar eder misin? Arap tekrar etti. İmam-ı Azam tekrar yüz altın verdi. Kendisi de Ravza-ı Mutahhara'ya geldi.

 

*  *  *

 

            İmam-ı Azam talebelere ders verirken kendini bir akrep sokar. Talebeleri, akrebi öldürmek ister. İmam-ı Azam mani olur. Akrebi bir yere kaçırmayın muhafaza edin. Peygamberimiz (sav) buyurdu ki:

 

            Hâdîs-i Şerîf:

            Mü'minin kanı munzura zehirdir.

 

            Hakiki mü'mini sokan akrep, bu hadîse göre zehirlenmesi lazım.

            – Biz hakiki mü'min isek, akrep zehirlenmeli, dedi. Akrep kendiliğinden öldü.

 

            (Kenzül İrfan, Hadîs No: 37)

            Manâ'sı: Halvette yapılan sevabı en fazla olan ibadete, halk içinde yapılan ibadet gibi dikkat ve itina gösterilmelidir. (Münâvî, Künûzü-l-hakâik, s. 58.)

 

*  *  *

 

            İmam-ı Azam'ın, bir hizmetçisi vardı. Hizmetçi:

            – Kırk sene hizmetinde bulundum. Bir gün ayağını uzatıp oturduğunu görmedim. Kendisi odasına çekilince,

            – Ya İmam, burası senin odandır. Ben de senin hizmetçinim. Burada ayağını uzat serbestçe rahat et dedim. Bana dedi ki:

            – Ben, herkesin yanında edepli olup, tenhada edebi bozarsam, onu Allah (cc) için yapmış değil, gösteriş için yapmış olacağım. Asıl ben, herkesin yanındaki edebi yaptığımdan, Allah (cc) ile başbaşa kaldığımda yapacağım edep daha fazla olmalı ki, Allah(cc) için yaptığım belli olsun, diye buyurmuştur. Bir insan Allah(cc)'a ne kadar inanırsa, Allah (cc)'tan o kadar korkar, o kadar edebini muhafaza eder, o kadar huzurunu bozmaz.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 3640)

            Manâ'sı: Takvaya ermiş kişinin iki rekat namazı, bu evsafı haiz olmayan kişinin bin rekat namazından efdaldir.

 

            Bir insan, camiye girişinde ne kadar serbestse, Allah (cc)'ı düşünmesi ve saygısı o kadar kısa demektir. Ne kadar okumuş olsa, bunlar olmasa o kadar cahildir.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 5020)

            Manâ'sı: Kim Allah'a itaat ederse, Allah'ı zikretmiş olur, namazı, Kur'an-ı, orucu az olsa bile... Kim Allah'a asi gelirse onu zikretmemiş olur, namazı ve orucu ve Kur'an-ı okuması çok olsa bile...

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 5021)

            Manâ'sı: Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur, bana baş kaldıran Allah'a baş kaldırmış olur. Emir'e itaat eden bana itaat etmiş olur. Emir'e baş kaldıran bana baş kaldırmış olur. Hükümdar bir siperdir, arkasından düşmanla savaşılır ve onunla kişi kendini korur. Eğer takvayı emredip adil davranırsa karşılığında sevab alır, eğer bunu yapmazsa karşılığında günah kazanmış olur.

 

            Allah (cc)'ya ibadet edip, Allahu Teâlâ'da onun ibadetinden memnunsa alâmeti o kimse Allah (cc)'yu her zaman zikreder. Namazdan evvel, sonra gece ve gündüz, Allah (cc)'yu zikreder. Bu kimsenin nafile namazı, Kur'an'ı okuması, oruç tutması, az olsa bile (az oruç bir ay Ramazan orucudur.) Beş vakit namazı da kılarsa, (bu asgarisidir, azıdır.) Allahu Teâlâ'ya itaatlidir. Allah (cc) ondan memnundur. Nafile oruç hiç olmasa da, Allah (cc) ondan mennun olur.

            Kim Allah (cc)'a itaat etmiyorsa, Allah (cc)'u zikretmez. Gece, gündüz devamlı namaz kılsa, 12 ay oruç tutsa, Kur'an'ı gece, gündüz okusa, Allah (cc)'u zikretmediği için Allah (cc)'a asidir. Allah (cc)'un düşmanıdır. Yazıklar olsun Allah (cc)'yu zikretmeyenlere. Ayetlerde:

 

            (Sûre-i Nisa, âyet 142-143)

            Meâl'i: Şüphesiz münafıklar, Allahu Teâlâ'ya oyun etmeye kalkışırlar. Halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allahu Teâlâ'yı pek az hatırlarlar.

            Bunların arasında bocalayıp durmaktadırlar. Ne onlara, ne de bunlara mensup değiller. Allahu Teâlâ'nın sapıttığına, elbette bir çıkar yol bulamazsın.

 

            (Sûre-i Ahzab, âyet 41)

            Meâl'i: Ey iman edenler Allah'ı çokça zikredin.

 

            İşte mü'min, münafık ayrıldı. Münafıklık halına koymuyor ki, Allah (cc)'ı zikretsin. (kitabımızda geçen münafıklık konusunu okuyunuz.)

 

                                   Âlim ilmi bilmektir,

                                   İlim hakkı bilmektir,

                                   Eğer hakkı bilmezse,

                                   O bir, kuru emektir.

 

            (Kenzül İrfan, Hadîs No: 195)

            Manâ'sı: Halka vaazı nasihat için nefsini unutan âlim, bir muma benzer. Kendini yakar, alemi aydınlatır. (Suyûti, el-camius-Sagir, II, 160.)

 

            (Kenzül İrfan, Hadîs No: 196)

            Manâ'sı: İlminden istifade olunan bir âlim, bin âbid'den hayırlıdır. (Münâvi, Künûzü-l-hakaik, s. 88.)

 

            (Sûre-i Cum'a, âyet 5)

            Meâl'i: Kendilerine Tevrat yükletilmiş, sonra onu yüklenmemiş olanların meseli ciltlerle kitap taşıyan eşeğin meseli gibidir. Allah'ın âyetlerini tekzîb eden kavmin meseli, ne kadar fenadır ve Allah, zalimler olan kavmi doğru yola iletmez.

 

            İlminden istifade edilen, vaaz eder, sözü dinlenir. Herkes duyduğunu yapar. Yanına gelenleri kötülükten, iyiliğe, zulûmattan nura, masivadan hidayete çeker. Herkes kötü ahlâklarını bırakır iyiye yönelir. Yanına gelen dertliler deva, hastalar şifa bulur. Müşkül işler hallolur. Zahiren hasta, batınan sıkıntıda olanlar hepsinden kurtulur. İşte hayırlı olur ve bunların hepsi o kendindeki manevi ilimle kurtulur.

            Merkebin sırtına ne kadar kitap yüklesen, merkebe kitabın ağırlığından başka bir şey kalmaz. İlmiyle amel etmeyen âlimde kitap yüklü eşek gibidir.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU