ŞEYH ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNÎ

(Rahimehullah)

 

 

            Hz. Pir'in esas adı, Abdülkadir-i Geylânî olduğu halde "Gavsul Azam" demişler. En büyük gavs demektir. Gavs; yardım, yardımcı, yardım eden demektir. Onun için Gavsiyette, yardımda, himmette Gavsul Azam Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Hz. leri gibi büyük bir Evliyâ gelmemiştir. Bir çok Evliyâlar kitaplarında Abdülkadir-i Geylânî Kaddesallahu Sırrehul Aziz Hz. den bahsederken "El Kutbur Rabbani, vel Gavsus Samedani, vel heykelin nurani Kaddesallahu sırrehu Sani Şeyh Abdülkadir-i Geylânî" diye yazıyor.

            Mürşid-i Kâmilin en büyüğü, yedi yüz senede bir gelendir. Yedi yüz senede bir gelenin ilki Peygamberimiz (sav)'in zamanında Veysel Karani Hz. 'dir. Ondan yedi yüz sene sonra gelen, Gavsul Azam Şeyh Abdülkadir Geylani Efendimiz Hz. 'dir. Üçüncü gelecek,ahir zamanda Mehdi'dir. Bunların arasında her dört yüz senede bir ayrı lisan konuşulan yere bir Evliya, Mürşid-i Kâmil gelir. Her yüz senede bir yine, ayrı lisan konuşulan yere "İllâ bi lîsani kavmihi" ayetine göre her lisan konuşulan yerde bir tanedir. Yalnız yedi yüz senede bir gelen dünyaya bir tane gelir. Ebû Bekir Havarî Hz. her dört yüz senede bir gelenlerdendir. Arabistan'a (kendi kürt lisanı Arab) Arab lisanı üzre geldi. Nakşibend Hz. de kürttür. O da Arab lisanı üzere geldi. Eşrefoğlu Rûmi Hz. dört yüz senede bir Türk lisanı üzere geldi. Dört yüz ve yüz senede gelenler, her lisan konuşulan yere ayrı ayrı gelirler. Onun için Eşrefoğlu Rûmi Hz. Pir-î Sâni olup, ikinci Pirliğe yetişmiş, Türk lisanı üzere gelmiştir.

 

            Seyyah olup şol alemi gezersen,

            Abdülkadir gibi bir er bulunmaz,

            Ceddi Muhammed'tir eğer sorarsan,

            Abdülkadir gibi bir er bulunmaz.

                                                                                                                                

                                   Cümle evladına yeşil yaraşır,

                                   Aşka gelir bu cihanı dolaşır,

                                    Ana mürid olan Hakk'a ulaşır,

                                   Abdülkadir gibi bir er bulunmaz.

            Benim şeyhim beni Hakk'a götürür,

            Nice müşkül işlerimi anda bitirir,

            Muhammed'in sancağını götürür,

            Abdülkadir gibi bir er bulunmaz.

 

                                    Çevre gelir dervişleri derilir,

                                   Ayet ile ihyalanır sorulur,

                                   Kudretinden kısmetleri verilir,

                                   Abdülkadir gibi bir er bulunmaz.

 

            Giderler kazaya çalarlar satur,

            Daima yaparlar hoş gönül hatur,

            Bağdatta türbesi nur olmuş yatur,

            Abdülkadir gibi bir er bulunmaz.

 

                                    Derviş Yunus, biz çekeriz zahmeti,

                                   Üstümüzde hazır ola himmeti,

                                   Oğlum demiş ana, Resûl Hazreti,

                                   Abdülkadir gibi bir er bulunmaz.

 

                                                                       Yûnus EMRE

 

 

            Bir Şeyhin, müridi Şeyh olursa, o mürid ayrı bir beldeye gider. Ve hiç tarikatın duyulmadığı, bilinmediği yere gider. Belki de hiç müslümanın olmadığı yere gider. Orada dergâh kurar. Hz. Pir'in, dört yüz müridi var idi. Şeyhlik makamında idiler. Bunların her birisini dünyanın bir beldesine göndermiştir. Orada hem şeriatı, hem tarîkat'ı ihya etmişlerdir. Hz. Pir'in halifelerinden olan büyük oğlu Abdürrezzak'ı, Çin'e göndermiştir. Çin'deki şimdiki müslümanlar onun eseridir.

            Zamanımızda bazı kimselerin yanına müridler gelir, Allah için kendisini sever. Kendinin söylediği sözler çıkmağa başlar. Herkes, kendisine hürmet eder, hüsnü zanda bulunur. Kendisi bunların hepsini kendinden bilir. Kendi kabahatını unutur, herkese hüküm yürütmek ister. Her şeyi kendinden bilir, halbuki hepsi Şeyhinin sevgisinden, Allah sevgisinden, Şeyhin himmet ve yardımlarından oluyor. Hakikaten kendisi yetişmiş olsa, Şeyhi kendini hiç mürid olmayan bir beldeye gönderip, onun eliyle onları irşad eder. Hz. Pir'in zamanında ve başka zamanlarda hep böyle olmuşlardır. Zaten kurulmuş bir tarikat kurulmuş bir düzen, ilerleyen bir yol var. Sen, onun üzerinde emanetçisin. Esas himmet, yardım, Şeyhinden geliyor. Düzelmiş, düzelenlerin neyini düzelteceksin. Ne söylersen acizliğindendir. İnsan ilerledikçe acizliğini, noksanını daha iyi bilir.

            Ata Sözü: "Kişi noksanını bilmek kadar irfan olamaz."

            Ben oldum, ben gördüm, ben biliyorum deyip, halkın kabahatını gören, kendini unutan delâlete gider. Bilâl Babam buyurdu:

            – Zahir, batının aksidir. İlerleyen düşüyorum zanneder, düşen de ilerliyorum zanneder.

Yûnus Emre yetişip kemâl bulunca, Şeyhi kendisine "bir beldede iki aslan olmaz" deyip kendisini başka bir beldeye göndermiştir. Mevlâna Hz. leri, karşılaştığı birçok günahkârları ve papazları yola getirip, mürid edinmiştir. Hz. Pir'in gayri müslimlerden müslüman edip, ders verdiği insanların sayısı on binlerin üzerindedir. İşte bir büyük zat, Allah (cc)'a asi olmuş, İslâmiyetten uzak olan kimseleri yola getirir. Hem müslümanlara tarîkat öğretir, hem de azgın sapıkları yola getirir. Dağda vahşi bir geyiği at ile kovalayıp, kement ile tutup evde yemleyen ve ehlileştiren gibidir. Zaten evinden ders almak için o niyetle gelmiş, kendisi müslüman, niyeti ders almak, buna ders tarifini kim olsa yapar.

 

*  *  *

 

            Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Hz.'nin yanına, bir yaşlı kadın gelip:

            – Ben Şeyhi öyle isterim ki, evimin içindeki küpün içine kaç nohut attım ise bana burda onu söylemesi lazım. Hz. Pir cevaben:

            – Senin küpünün içindeki nohutun sayısını Allah Şeyhe bildirmez. Allah (cc), Şeyhe gerekli olanı bildirir. Nohutun sayısını bilse ne faydası var, bilmezse ne zararı var diyor.

            Şeyh öyle gerektir ki; Dünyanın dört ucunda, dört müridi aynı dakikada can verse, dördüne de şeytan musallat olsa, dördünün de imanını kurtarmasına sebep olmazsa ona Şeyhlik haramdır. Çünkü daima Hakk batıldan üstündür, daima Rahmanî şeytanîden üstündür. Daima Allah (cc)'ın yardımı her şeyden üstündür. Şeyhe onu yaptıracak hali, kuvveti veren Allah (cc)'dır. Şeytana, o insanları azdırmayı serbest eden Allah (cc)'dır. Onun için Hakiki evliyânın selahiyeti, şeytanınkinden fazladır. Amma hiç bir Peygamber, hiç bir Evliyâ, şeytanın elinden tamamen kurtulmuş değildir.

            Belkıs'ın köşkünü, Sultan Süleyman (as)'ın ümmetinden bir zat, Sultan Süleyman (as) başını çevirip, bakıncaya kadar o çok büyük (muazzam) sarayı getirmiştir.

            Bu sözümüze delil olarak, Kur'an'da: "Onun arşı çok büyüktür" diye geçiyor. O sarayı Yemen'den, Kudüs'e; Sultan Süleyman (as) başını çevirip, bakıncaya kadar, ümmetinden Âsaf bin-i Berhaya ismindeki zat getirmiştir.

            Hz. Meryem'e, üç öğünün üçünde de cennetten yemek, meyve gelmesi vardır. Bunlar Peygamber değil, Evliyadır. Sultan Süleyman (as)'ın ümmetinde bu gibi keramet sahibi olurda; Sultan Süleyman (as)'ın da Sultanı olan, Peygamberimiz (sav)'in ümmetindeki hakiki bir şeyhin, dünyanın dört bir ucunda, dört müridi aynı anda can verse, onlara yetişip imanını kurtarması; kocaman sarayın Yemen'den Kudüs'e bir anda, başını çevirip bakana kadar gelmesinden zor mudur? Peygamberimiz (sav)'in ümmetinde; O'nun yüzü suyu hürmetine, Onun hatırı için, onlardan daha büyük iş gören Evliya gelmez mi? Bu yazdığımıza aklen olmaz diye itiraz edip, inad eden alimlerin olduğunu söylediler. Ben, Kur'an-ı Kerim'e (Sûre-i Neml, âyet 26'ya) göre söylüyorum.

            Yine Kur'an-ı Kerim'de: Hz. Meryem'e cennetten üç öğünün üçüne de yemek ve meyve geldğini (Sûre-i Âli İmran, âyet 37) delil gösteriyorum. Bunların yaptığının yanında, Şeyhin dört müridinin dördüne de manen yetişip, imanlarını kurtarması bu yapılanlardan zor mudur? Peygamberimiz (sav), bunun gibi kerameti ümmetine yaptıramaz mı? Peygamberimiz (sav)'ın hürmetine, O'nun hatırı için, cennetten üç öğün yemek gelmesi ve Belkıs'ın köşkünün gelmesi gibi kerametleri Peygamberimiz (sav)'in ümmeti göstermeye layık değil midir? Köşkün gelmesinin, ne faydası var? Gelmezse ne zararı vardır? Cennetten meyve, yemek gelip yese ne faydası var, yemese ne zararı vardır? Ama dünyanın dört ucunda dört müridinin imanı kurtulursa faydası, kurtulmazsa zararı çok büyüktür. Allahu Teâlâ bizim ibret alabilmemiz, Evliyanın her şeyi yapabileceğini kullarına anlatabilmek için, Kur'an-ı Kerim'de bunları söylüyor. Bunlar yapılınca, en lüzumlu olan iman kurtarma değil mi? Sen ne kadar âlim olsan da, Musa (as)'dan daha âlim olamazsın! Musa (as), Sûre-i Kehf'de: Hızır (as)'ın sözlerine, yaptığı işe akıl yetiremedi de, sen, Musa (as)'dan daha mı büyüksün ki, buna akıl yetireceksin? Hem de kafadan rastgele olurdu, olmazdı, diye bağırıp, çağırıp öfkeleniyorsun. Kitabımızı inceden inceye iyice okursan daha bunun gibi birçok deliller vardır. Ben yanımdan atmıyor, söylemiyorum. Âyetle, hadisle söylüyorum. Verilecek cevabı, itirazı da âyetle, hadisle istiyorum. Sen bunları benimsemez, itiraz yollu konuşursan, senin ilminin, âlimliğinin ve amelinin kaç kuruşluk değeri olur? Allah (cc), nurdur. Şeytan zulumattır. Allah (cc)'a, Resûlüne ve kitabına inanmak, imanla ve o nur ile olur. Aksini iddia etmek şeytanla ve o zulumatladır. Ayette: "Allah sizi nura çeker, şeytanda zulumata çeker" buyuruyor. Her insan bu ikinin arasındadır. Sen Kur'an'a, bu sözlere, Kur'an ile tasdik edilenlere inan da Allah (cc) seni nura çeksin. İnanmazsan şeytan seni zulumata çeker.

 

            Yedi iklimde sürülür,

            İşit erkân-ı Geylânî.

            Kamû büldânda kurulur,

            Hemîn meydân-ı Gelyânî.

 

                                    Ulaşır edene feryâd,

                                   Eder muztarlara imdâd,

                                    Olur ana uyanlar şâd,

                                   Serî' dermân-ı Geylânî.

 

            Tarîkine giren anın,

            Düşer aşkına Mevlâ'nın,

            Olanı kul o sultanın,

            Sever Yezdan'ı Geylânî.

 

                                   Eder irşâd mürîdin ol,

                                   Olalım biz o şâhâ kul,

                                   Hudâ indinde çok makbûl,

                                   Ki dervişân-ı Geylânî.

 

            Düşenin destini tutar,

            Yakın, ırak demez yeter,

            Tarîkine girüp ol er,

            Yücedir şân-ı Geylânî.

 

                                   Mürîdine cefâ eden,

                                   Kefeni hazırlasın erken,

                                   İnan bu sözlerime sen,

                                    Açık burhân-ı Geylâni.

 

            Çağırsan ana sıdk ile,

            Yetişir ol silâh ile,

            Murâdın ne ise dile,

            Ki bol ihsân-ı Geylânî.

 

                                   Ki tablı çalınır her ân,

                                   Yeri gökdedir ol sultan,

                                   İşit bu sirri et iz'an,

                                   Ki ol cânân-ı Geylânî.

 

            Mürîdim tabli ur sen der,

            Kasîdesinde hem ol Pîr,

            Seni tablım uyandırır,

            Budur fermân-ı Geylânî.

 

                                   Mürîdim korkma der aslâ,

                                   Nasîrimdir benim Mevlâ,

                                   Size düşman olan zirâ,

                                   Olur düşmân-ı Geylânî.

 

            Demiş hem Hakk'a et ikbâl,

            Tağannî eyle çağır al,

            Tarab et bahri aşka dal,

            Kerîm Hannân-ı Geylânî.

 

                                   Anın dervişi Kuddûsi,

                                   Olalı arttı sevdası,

                                   Deyüp teşvik eder nâsı,

                                    Olun yârân-ı Geylânî.

 

*  *  *

 

            Hz. Pir Abdülkadir-i Geylânî Kaddesallahu Sırrahu, müridleri ile beraber çölde giderken havanın yüzünde gâyet nurlu, yeşil elbise giymiş, yeşil kürsü üzerinde insan şeklinde biri seslendi:

            – Ya Abdülkadir! Ben senin Rabb'ınım. Ben, sana orucu helal kıldım, sen ye, dedi. Hz. Pir baktı, herkeste baktılar. Hz. Pir, bir kaç dakika durdu sonunda:

            – Lâ havle vela kuvvete illâ billâhil aliyyül aziym. Euzibillâhimineşşeytanirraciym, Bismillâhirrahmanirrâhim deyince şeytanın kürsüsü yıkıldı, kendisi kaçtı. Geri çıktı.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 914)

            Manâ'sı: Başın derde girdiği zaman (Bismillâhirrahmanirrâhim, Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyül aziym) de, çünkü Allah bununla bela çeşitlerinden dilediğini önler.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 915)

            Manâ'sı: Bir afet vâki olduğunda, yahut karanlık saçan bir rüzgâr estiği zaman tekbir getirmelisiniz; çünkü o siyah dumanı(veya tozu) bertaraf eder.

 

            Şeytan:

            – Benim iblîs olduğumu nasıl bildin? dedi. Hz. Pir:

            – Üç ilimle bildim:

            1) Şerîat ilmi: Şer'an Allah (cc) mekandan münezzehtir. Mekanı yoktur. Sen sana bir mekan tayin etmişsin.

            2) Tarîkat ilmi: ile bildim. Tarîkat ilminde Allah (cc) kulları ile harfsiz, savt'sız (yönsüz) konuşur. Senin konuşmanda hem harf var, hem de sesin bir yönden geliyor. Anladım ki şeytansın.

            3) Hakikat ilmi ile: Hakikatte Allah (cc) helâl dediği şeye harâm, harâm dediği şeye helâl demez. Hem Kur'an'da oruç tutmayı emretsin, hem de emrettiğine muhalif söz söyleyip orucu ye desin. Allah (cc)'ın sözü kesindir, değişmez. Sen onu değiştirdiğin için bildim ki şeytansın.

            Şeytan:

            – Ya Abdulkadir sen o ilmine dua et. O ilim sende olmasa idi. Seni de azdırırdım. Çünkü Hz. Pir de hem şeriat, hem tarikat, hem de hakikat, marifet ilimleri vardı. Hepsi ile de bildi:

            Kur'an-ı Kerim'de nasıh, mensuh olan âyetleri emrin gereğini değiştirmek değildir. Kulları alıştırmak ve aynı Peygambere ikinci bir emirdir. Peygamberimiz (sav)'e gelen vahiyle nasıh, mensuh âyetler değişti. Bu değişmeden sonra kim Kur'an-ı Kerim'e muhalif konuşur, kim aksini iddia eder, kim değiştirmeye kalkarsa kâfir olur. Hz. Pir Abdulkadir-i Geylanî gaddesallahu sırrahu aziz hazretlerinin aynı anda bu üç ilimle bilmesidir. İşte Allah (cc)'ın nuru ile baktı, şeytanın bilgisi, hilesi sıfırda kaldı.

 

            Nurunla bir göz ver bana

            Ol göz ile bakam sana

            Seyreyledikçe her yana

            Bildir bana Mevlam seni

 

                                   Yüzüm gözünden ırmayam

                                   Senden gayrısın görmeyem

                                   Bir lahza sensiz durmayam

                                   Bildir bana Mevlam seni

 

                                                           Seyyit NİZAMOĞLU

 

*  *  *

 

            Hz. Pir vaaz ederken bir ejderhanın caminin ortasına çok şiddetli düşmesi üzerine herkes kaçtı. Hz. Pir kaçmadı. Hz. Pir şeytan olduğunu bildi.

            – Lâ havle, Euzubillâhi... çekti. Ejderha kayboldu. Bunu da Allah (cc)'ın nuru ile bildi.

 

            (Sûre-i Nahl, âyet: 43)

            Meâl'i: Siz bilmediklerinizi ehli zikirden sorun. Onların iyi gördüğü iyi, kötü gördüğü kötüdür.

 

            "Siz bilmediğinizi ehli zikirden sorun". Bu emri ilâhi oluyor. Bilmediğiniz şeyi, zikrullahı çok edenlerden sorun, demektir.

            Ümmi Sinan Hz. 'ne okumuşluğu yok diye kendisini denediler. Âyete benzeyen hadise benzeyen âyeti, âyetle hadisin karışımını tek tek söylediler. Okumuşluğu olmadığı halde hepsini ayırdı. Hadis diye âyeti okumuşlardı. Âyet diye normal bir söz söylemişlerdi. Kendisi:

            – Bu âyet değil, hadistir. Şu hadis dediğiniz, âyet. Şu da ne âyet, ne hadis; normal bir sözdür, deyince hayret ettiler.

            – Senin okumuşluğun yok. Bunların hepsi de ezberinde olmadığı halde nasıl bildin? dediler. Buyurdu ki:

            – Siz okurken ağzınıza bakıyorum. Âyetin nurunun rengi mesela beyaz, hadisin nurunun rengi yeşil. İlk defa okuduğunuz da nur beyaz çıktı. Âyet dedim. İkinci okuduğunuzda ağzınızdan yeşil nur çıktı. Bildim ki hadistir. Üçüncü defa okuduğunuz da nur karışık çıktı. Bildim ki âyetle hadisi karışık okudunuz. Ona da bu âyetle hadisin karışımı dedim. Dördüncü okuduğunuzda ne beyaz, ne yeşil nur yoktu. Bildim ki, ne âyet, ne hadis. Arapça bir söz söylediniz, buyurdu. İşte kitaplarda uydurma hadis olursa nurundan ehl-i zikir bilir. Başkası bilmez. Kur'an-ı Kerim'in bir âyeti saklansa, herkes unutsa, sonradan söylense âyet mi değil mi? diye tereddüt edilse, başka hiçbir âlim bilmez; hiç okumuşluğu olmayan Ümmi Sinan ve O'nun gibi olanlar bilirler. Rengi nasıldır denilecek olursa:

 

            Hadis-i Şerif:

            Mü'minin firasetinden sakınınız. Çünkü onlar Allah'ın nuruyla bakarlar.

 

            Âyet-i Kerime'de: Siz bilmediğinizi ehl-i zikirden sorun.

 

*  *  *

 

            Bağdat'ta bir şeyh, dağdan vahşi bir aslan tutup üzerine biner. Müridleri arkasında Bağdat'a, Şeyh Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin tekkesine gelir. Bütün millet hayretler içinde soruyorlar.

            – Bu aslan vahşi mi, ehli mi? Görenler:

            – Vahşidir. Dağdan çağırdı, getirdi, derler. Hazreti Şeyh Abdülkadir-i Geylânî:

            – Buyur aziz misafirim, diye eve alıyor. Şeyhe, herkes aslanı nasıl tuttuğunu soruyorlar. Şeyh de:

            – Şöyle tuttum, bindim, geldim, diye anlatıyor.

            – Ya Abdulkadir, benim atım yem ister. Hz. Pir:

            – Senin atına cins at keserim. Koyun, kuzu keserim. Üzülme aziz müsafirim, der. Hz. Pir, devamlı tevazu, engin gönüllü davranıyor. Şeyh ise gösteriş, öğünme, kibir, gurur içinde. O sırada Hz. Pir'in kapısında ufak bir köpek, aslanın üzerine atılıp Aslanı parçalıyor. Bu gürültüye Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Hz. leri de geliyorlar. Şeyh, aslanın parçalanmış olduğunu görünce müridlerine:

            – Ne anladınız? der, müridleri:

            – Bir şey anlamadık. Şeyh:

            – Ben çok şey anladım. Benim kapımda, aslan olacağınıza Abdülkadir-i Geylânî Hz.lerinin kapısında bir köpek olun daha iyidir, der. Kendisi de ikaz olur, özür diler.

            İşte Şeyhin ki gösteriş, öğünme, kibir, gurur dolu ve Allah(cc)'nin sevmediği haller. Hz. Pir'in ki ikaz dolu, düzeltmek, ayıktırmak , gösteriş değil, kaynayan kazanın kapak tutmadığı gibi kendiliğinden zuhur etmesidir.

 

*  *  *

 

            Peygamberimiz (sav) bir güni:

            – Benim neslimden Abdülkadir isminde birisi gelir. Onun ayağı bütün evliyaların omuzunun üstünde, başının üstünde. Hz. Ali (kv):

            – Ya Resulullah, bütün evliyaullah'ların diyorsun, bunun içinde, ben de var mıyım? dedi. Peygamberimiz (sav):

            – Evet ya Ali, sen de varsın.

            – Ya Resulullah nasıl olur, daha doğmamış. Benim neslimden doğacak, ayağı da benim omuzuma basacak, dedi. Peygamberimiz(sav) dedi ki:

            – Ya Ali, şu kitabı ver. Kitap yüksek bir yerdeydi. Hz. Ali uzandı, yetişemedi. O sırada yanında sekiz-on yaşlarındaki bir oğlan çocuğu hazır bulundu. Hz. Ali, oğlan çocuğunu omuzuna bastırdı, çocuk kitabı aldı ve Hz. Ali'ye verdi. Çocuk kayboldu. Peygamberimiz(sav):

            – Ya Ali, sana kitabı veren kimdi? Hz. Ali (kv):

            – Bilmiyorum, bir çocuk verdi.

            – Çocuğu tanıdın mı?

            – Tanımadım, ya Resulullah. Peygamberimiz (sav):

            – O çocuk Abdülkadir-i Geylânî'nin ruhaniyeti idi. Seni inandırabilmek için geldi. Omuzuna bastı sana kitabı verdi, dedi. Hz. Ali'nin kalbi mutmain oldu, tamamen inandı.

 

*  *  *

 

            Aşağıda yazacağım olayı Bilâl Babamdan duymadım. Bilâl Babamın dediğini söyleyen bir başkasından duydum. Ama ne kadar gerçek bilemiyorum:. Peygamberimiz (sav) Miraca çıkarken Sidret-ül-Müntehâ'dan öte önüne ufak bir engellik geldiğini, Peygamberimiz (sav)'in o engelde durakladığını, o anda bir insanın boynunu eğdiğini, Peygamberimiz (sav)'in o eğilen boyuna bastığını o engeli böylece aştığını söylediler. Sonunda:

            – Ya Rabb'i, bu engeli aşmak için bana bir insan gönderdin, onun boynuna bastım öyle geldim. Bu kimdi? deyince, Allah (cc):

            – Senin neslinden, bir Abdülkadir gelecek ona hiç kimseye vermediğim selahiyeti vereceğim. Burada da sana onu fiilen göstermek için bu engeli çıkarttım, o Abdülkadir'i getirdim. Onun boynuna bastırdım. Sana da yardımcı oldu. Bu senin ümmetinden ve evladından olacak Abdülkadir'in ne büyük işler görebileceğini sana göstermek için yaptım, deyince Peygamberimiz (sav); Hz. Ali (ra)'a "Kitabı ver" demesi üzerine Hz. Ali (ra)'in omuzuna, Hz. Pir'in ruhaniyetinin basıp vermesinden anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (sav)'e Hz. Pir'in çok büyük işler görüp, herkese yardımının yetişeceğine dair, Allahu Teâlâ'nın daha evvel büyük bir bildirmesi vardı. Peygamberimiz (sav) onun için: "Abdülkadir'in ayağı bütün Evliyaların başının üstündedir." buyurmuştur. Yoksa durup dururken neden desin. Allahu Teâlâ her ilmin kökünü Peygamberimiz (sav) miraca çıktığında öğretti. Peygamberimiz (sav)'in bu sözünü akılla ölçsen, hem büyük delildir, hem de Peygamberimiz (sav)'e Allahu Teâlâ, namazı, orucu, doksan bin kelam konuşmayı mi'rac'da gösterdi ve öğretti. Orada her şeyin aslı gösterildiğine göre; Peygamberimiz (sav), Hz. Pir'in hakkında da o kadar övücü söylemesinin sebebi bunu da Allahu Teâlâ, Mi'rac'da kendisine gösterdi ve söyledi. O söz üzerine, Peygamberimiz (sav):

            "Abdülkadir Geylani'nin ayağı bütün Evliyaların başının, omuzunun üzerindedir" buyurdu. Bu açıdan düşünürsen tam uygun geliyor. Peygamberimiz (sav):

            – Madem ki, O boynuna beni bastırdı, boynunu bana eğdi, bütün evliyalar da, O'na boyun eğsinler. Bütün evliyaların omuzunun, başının üzerinde, O'nun ayağı olsun, diye dua etti. Allah (cc) duasını kabul etti, diye Bilâl Babamın söylediğini söylediler. Buradan ilerisi bizzat Babamda,n benim duyduğumdur.

            Hz. Pir, doğup; büyüyünce, Gavsiyyetini ilân etti.

            – (Hazihi kademenî küllü veliyullah). Manâ'sı:

            Benim bu ayağım, bütün evliyaların başının, omuzunun üzerindedir.

 

*  *  *

 Abdulkadir Geylani Hz.ile Şeyhi Sana arasında geçenler

            O zamanda yer yüzünde dörtyüz tane büyük şeyh vardı. Hepsi boyun eğdi. Şeyhi Sana'nın, dörtyüz tane Kâmil müridi vardı. Şeyhi Sana, bunlarla beraber havanın yüzünde uçar gider keramet gösterir, milleti ikaz ederdi. Hz. Pir'e bir tek boyun eğmeyen, Şeyhi Sana idi.

            – O Abdulkadir ise, ben de Şeyhi Sana'yım, dedi. Hz. Pir'e:

            – Şeyhi Sana, sana boyun eğmedi, deyince Hz. Pir:

            – Bize boyun eğmeyen, hınzırlara boyun eğer, demişti. Şeyhi Sana, bir gün yine uçaraktan Rum diyarına indiler. Geldikleri yer müslüman değildi. Orası Konstantin Kralının kızının olduğu yerdi. Şeyhi Sana, kıza aşık oldu, istetti.

            – Bu kızı, bana verin, dedi. Onlar:

            – Domuz yayarsan ve bizim dinimize dönersen veririz, dediler. Razı oldu. Bir gün domuz çok yavrulamış, yavrularını da annesini de yerinden kaldıramıyor. Çok zayıftı. Annesini boynuna bindirdi. Yavruları da koynuna doldurdu. Hz. Pir'in söylediği söz aklına geldi. Nihâyet bu kızı buna vermeğe karar verdiler. Şeyhi Sana'nın, beş altı tane müridi başından dağılmamış en sonunu bekliyorlardı. Onunla beraber gidip, uzaktan takip edip geliyorlar. Bunlar yine bunu seyrediyorlardı. Aradan yedi sene geçmişti. İçki bardağını doldurup, Şeyhi Sana'ya verdiler. İçerse imanı gidecek. Bunu gören müridlerinden bir tanesi "medet  Ya Abdülkadir-i Geylânî" diye Hz. Pir'i çağırdı. Hz. Pir, elinin tersi ile vurup, içki bardağını fırlattı. Şeyhi Sana o zaman ayıkmıştı:

            – Ben, sizin kızınızı almıyorum. Dininize de girmiyorum, dedi. Onlardan ayrıldı. Bu sefer de kıza aşk düştü. Ben, senden ayrılmam, dedi. Kız müslüman oldu. Onlarla geldi. Bunlar toplanıp eskisi gibi ibadete başladılar. Yine eski hal bunlarda oldu. Tekrar zikredip, postlara binip, Bağdat'a kadar uçtular. Halbuki Şeyhi Sana'yı, Allahu Teâlâ affetmemişti. Yine de uçtular. Demek ki uçmak, gösteriş, şiş vurmak, ateş tutmak, Allah'ın sevmediklerinde de, sevdiklerinde de olurmuş. O an için Şeyhi Sana'yı, Allah affetmemişti ve gadabında idi. Bağdat'a gelince, benim yüzümü karalayın başıma bir merkep yuları takın, dedi. Öyle yaptılar, Hz. Pir'in tekkesinin kapısına bağladılar. Hz. Pir bunu gördü. Mübarek elleri ile yüzünü yıkadı. Başındaki yuları çıkardı. Hücresine girip Allah (cc)'a yalvardı. Şeyhi Sana'yı affet dedi. Allahu Teâlâ:

            – Sana itaat etmesini emrettim. Yine itaat etmedi. Bana asi gelse affederdim, sana asi geldi. Seni gördü. Bütün evliyaların, sana itaat ettiğini gördüğü halde yine de benim sözüme muhalefet etti. İtaat etmedi, affetmem, dedi. İkinci defa:

            – Sen, Şeyhi Sana'yı affetmezsen hiç olmaz, diye yalvardı. Allahu Teâlâ buyurdu:

            – Ben, senin büyüklüğünü, sana itaat etmesini kendisine bildirdim. Bilerek itaat etmedi, affetmem deyince Hz. Pir, üçüncü defa ibadet yaptığı hücresini terkedip, postu omuzuna alıp:

            – İşte Bağdat, işte hücren, işte sen, kıyamete kadar sana da asi gelenler olacak, bana da asi gelenler olacak. Sen bunları affetmeyecek misin? Eğer affetmezsen, Bağdat'a dönmeyeceğim. Kimseye de bir harf öğretmeyeceğim, deyip Bağdat'tan ayrıldı. Allahu Teâlâ buyurdu:

            – Dön ya Abdulkadir! Şeyhi Sana'yı affettim. Şeyhi Sana gibi tevbekâr olup, aczini bilip aynısını yapanları da affettim, dedi. Abdülkadir-i Geylânî ondan sonra, Bağdat'a döndü. Buna nazla yalvarma derler.

            Yalvarma iki çeşittir. Birisi Naz ile, dua ile. Çocuk babasına naz eder, ağlar ister, onun gibi niyazla ağlar, ister. Allah(cc), Şeyhi Sana'dan razı olsun. Eğer o, o zaman başından bu hallar geçmeyip Hz. Pir'i o kadar acındırmasa idi, Hz. Pir de onun için o şekilde nazla yalvarmasa, ne Şeyhi Sana affolurdu, ne de Şeyhi Sana gibi kıyamete kadar Şeyhine asi gelenler affolurdu. Her büyük zatın yanılması da pişmanlığı da bizim için kıyamete kadar ibrettir, kolaylıktır. Hz. Pir'e gelince, onda da o merhamet, o saygı, o düşünce, o kıyamete kadar gelecekleri affettirmek, onu istemek olmasaydı, şimdi Şeyhine asi gelenler affolunmayacaktı. Görünüşte az bir zaman, az bir dua ama aslında yüzbinlerce insanın kurtulmasıdır. Allah (cc), Hz. Pir'den ve onun yaptıklarından razı olsun. Şeyhi Sana'dan da razı olsun.

 

*  *  *

 

            Peygamberimiz (sav)'in, Pirimiz hakkında "Onun ayağı bütün evliyâların omuzunun başının üzerindedir." demesi ve bu evliyâlara Hz. Ali (kv)'nin de dahil olması Peygamberimiz (sav)'in, Hz. Ali(kv)'ye, bunu gözüyle göstermesini yukarda açıklamıştık. Pirimiz tüm darda, müşkülde olanların çağırmasına yetişir. Vefatına yedi yüz sene olmuş, kıyamete kadar da aynı tesiri devam eder. Eğer onun yolunda hakkıyla, Allah (cc) rızası için çalışan bir mürid olursa ona zahiren, batınan ne yardımlar yapar. Yapamayacağı bir şey olmaz.

            Mesela bir derviş Allah'ın sevmediği dilenciliği yapar, köylerde def çalar, buğdayı toplar. Buğdayı daha fazla toplayabilmek için kaside söyler, def çalar. Hz. Pîr'e, çağırır, çağırır, çağırır. Kendine hal gelir ateş tutar, şiş vurur, gösteriş yapar. Onlara da yetişir. Halbuki çağırması Allah rızası için değil, buğday toplamak için olduğu halde onları bile mahçup etmiyor.

            Bir köye, bir yahudi geliyor. Ben dervişim diye sırtında hırka, derviş abası, elinde teber. Bunu gören köylüler yanına geliyor.

            – Sen derviş misin? Yahudi:

            – Evet, dervişim. Köylüler:

            – Hangi tarikattan? Yahudi:

            – Kadirî tarikatındanım. Köylüler:

            – Kadirî tarikatının dervişleri ateşe girer. Sen de girebilir misin? Yahudi ister istemez:

            – Girerim tabii, diyor.

            – Öyleyse yakın bir ateş derviş ateşe girecek. Yahudi işin kesinleştiğini görünce abdest almak bahanesi ile ibriği eline alıp, dereye doğru gidiyor. Köylüler:

            – Tuvalet burda, abdestini burda al. Yahudinin maksadı kaçmak:

            – Ben, dereye gideceğim diyor. İbriği bırakıp kaçarken, önüne ak sakallı bir ihtiyar geçip;

            – Ben Abdülkadir'im. Sen ateşe giremeyip kaçarsan benim tarikatıma leke gelir. Kadirilerin dervişi kaçtı derler. Hem de köylülerin itikadı bozulur. Benim tarikatım, benim adım küçümsenir. Sen geri dön. Ben önden ateşe girerim. Onlar beni görmez. Sen beni takip et, dedi. Yahudi:

            – Ben Yahudiyim. Hz. Pîr:

            – Olsun, dedi. Yahudiyi geri dönderdi. Hz. Şeyh Abdülkadir Geylani Hz. söylediği gibi önden önce kendisi, sonra arkasından yahudi ateşe giriyor. Yahudiyi ateşin yakmadığını gören köylüler, "bizde Kadiri tarikatına gireceğiz. Sana mürit olacağız. Sen bizi eğiteceksin" diyorlar. Yahudi yine dininden dönmemiş. Yahudi, tasavvufta ne duyduysa, tarikatta ne biliyorsa, bildiği kadarı ile bunları yönetiyor. Hem de devamlı zikir ediyorlar. Yahudi:

            – Siz yetiştiniz, sizi deneyeceğim diye, bunları topladı. Maksadı, bunları nehrin en coşkun akan yerinde, suda boğmaktı. Nehrin, ırmağın en coşkun akan yerine götürdü.

            – Şimdi siz, Hz. Pîr'e çağırıp yürüyeceksiniz, batmayacaksınız. Hepiniz birden suya atılın, dedi. Müritler hepsi birden suya atıldı. Hiç birisi batmadı. Yürüyerek karşı tarafa geçtiler, yine dönüp, yahudinin yanına geldiler. Yahudi, bunları şaşkın şaşkın seyrediyordu. Yahudiye:

            – Şeyhim, sende gel. Bizimle karşı tarafa geçelim. Yahudi; orda kendisinin müslüman olmayıp yahudi olduğunu, bunlara söyledi. Ama bu, beni çok etkiledi. Ben de sizin dininize döneceğim diye gerçekten şehadet kelimesi getirip, müslüman oldu.

 

                        Erenler meclisinde hu diyenler Kadirî'lerdir,

                        Yanıp aşkı ilahi ile dönenler Kadirî'lerdir,

                        Çekerler nareyi ya hu geçip hem can ile serden,

                        Bu sırrı nuru Ahmed'den alanlar Kadirî'lerdir.

 

            Yeryüzüne gelen Evliyaların, her birisi bir meziyette diğerlerinden ileridir. Hz. Şeyh Abdülkadir Geylani efendimiz Hz. leri Gavsiyette (yardımda) bütün hepsinden ileridir. Yukarıda belirttiğimiz gibi buğday toplamak için, köylerde dilencilik yapan, Allah'ın ve Resûlullah'ın yasakladığı dilenmeyi kendine adet eden, dervişler "Medet ya Abdülkadir Geylani" diye çağıra çağıra onlara hal gelir. Onlar Allah için değil, buğday toplamak için kendilerine şiş vurur, ateşe girer. Onların da Hz. Pîr imdadına yetişir.

            Zamanımızda bir çok yerlerde "Kadiri dervişiyim" diyen tam da dervişlik yapmayan adamlar ateşe girip, kendi kendilerine bıçak, şiş vuruyorlar. Ağzına ateş alıyor, ateş ağzını yakmıyor. Kendi kendine, şişi kabağa saplar gibi vücudunun herhangi bir yerine saplıyor. Ne yarası, ne ızdırabı, ne de bir şey olmuyor. Ateş elini yakmıyor. Buna itiraz edenler; Hz. Pîr'e ve hiç bir kimseye çağırmadan kendileri de ateş tutsun, şiş vursunlar, görelim, yapabilecekler mi? Hz. Pir, bu dünyada gerçek derviş olmayanlara yetişip, onları koruyor. Zamanımızda ateş tutan, şiş vuran çok dervişler var. Yerleri belli, vurdukları zaman belli, hiç bir itiraz yok. İşte Hz. Pîr Gavsul Azam onlara çok seri olarak yetişiyor.

 

            Abdülkadir'in şeklini edeyim beyan,

            Gelsinler anlasın o aşıkım diyen,

 

                                   Kara idi hem göz ile kaşları,

                                   Mercan gibi beyaz idi dişleri.

 

            Eline yüzüne sinek konmazdı,

            Hatta üstünde bile dönmezdi.

 

                                   Biri evine davete götürse,

                                   Misk gib ikokardı orda otursa,

 

            Kokusu ta duvara tesir eder,

            O ev kokar idi bir aya kadar,

 

                                   Zengin idi malı gayet çok idi,

                                   Sehavette a'na benzer yok idi,

 

            Yoluna gidenler görmez keder gam,

            Demiş müridimi yakmaz cehennem.

 

            Peygamberimiz (sav)'in eline, yüzüne sinek konmazdı. Gittiği evde altı ay onun kokusu duvarlara tesir eder, gitmezdi. Hz. Pir'in de aynı; eline,yüzüne sinek konmazdı. Kendisine:

            – Senin eline, yüzüne sinek konmuyor; bu ne büyük keramet, diyenlere kendisi tevazuyla:

            – Sinek tatlıya konar. Sinek bende tat bulamıyor. Siz tatlısınız size konuyor, diye buyurdu. Peygamberimiz (sav)'in oturduğu ev, altı aya kadar duvarları, her yer burcu burcu kokardı. Hz. Pir'in oturduğu ev, kendi gittikten sonra bir ay kadar misk gibi kokardı. Peygamberimiz (sav):

 

            Dokunacak saçına bâdî sâba,

            Miski amberle dolar idi hava.

 

                                   Derlese güller olurdu terleri,

                                   Hoş dererlerdi terinden gülleri.

 

            Peygamberimiz (sav)'in saçına, bâdî-sâba (seher rüzgârı) değerse veya taranırsa, her taraf misk amber kokusuyla dolar, etrafa saçılırdı. (Misk, Afrika'da bir geyik türünün erkeğinin karnında misk torbası olur. O geyiği onun için avlarlar. Bir de misk kedisi vardır. Onun da etinde misk kokusu olur. Amerika'da, sığıra benzer bir hayvanın etinde de misk kokusu vardır. Cennetin duvarının yapısı misk çamuruyla yapılmıştır. Onun için çok uzaktan misk kokar. Bu gül yağlarından daha da tesirli bir kokudur.)

            Yağmurun yağmayıp, kuraklık olduğunda, toprakta yağmura susar. Sonbahar mevsiminde bir rüzgâr eser. Yağmurda yavaş yavaş yağar. Yağmurun susamış toprağa düşmesi, serin rüzgârın esmesiyle, toprakta çok güzel bir koku meydana getirir. Bu kokuya amber kokusu derler.

 

                        Yeşillenmiş ağaçlarda yapraklar.

                        Amber gibi yerde kokar topraklar

 

dediği odur.

            Koku satanlar, kokularını övmek için her kokuya "misk" derler. Bir kimse ağzını açıp esnediğinde veya hapşurduğunda: "Ağzımı açtım, ağzım kokuyor mu? Ben farkında değilim" derse karşıdaki adam onu övmek, mahçup etmemek için: "Ağzın mis gibi kokuyor" der. İşte miskle amberin bir arada olmasına imkân yok. İkisi birleşirse bu koku çok fazla artar. Tarifi kabil değildir. Misk, zaten belli. Amber rüzgârla geliyor, bu da çok güzel bir kokudur. Bu ikisinin birleşmesi bir tek sadece, Peygamberimiz (sav)'in saçına seher rüzgârının değmesiyle veya rüzgâra karşı saçını tararlarsa, o zaman olurdu.

            Peygamberimiz (sav) terleyince, teri gül kokardı. Normal gül değil, gülyağı kokusudur. (Hakiki gül yağının kilosu, yahutta yüz gramı milyonların üstündedir.) İşte, hakiki gül yağının kokusu, Peygamberimiz (sav)'in ter kokusunun bir benzeridir. Herkes o kokudan istifade etmek, bu mucizeyi görebilmek için o kokuyu koklarlardı. "Hoş dererlerdi terinden, gülleri" dediği odur.

 

                        Sadri nurundan karanlık geceler,

                        Yolda yürürdü, yiğitler, kocalar.

 

            Peygamberimiz (sav)'in göğsünün nurundan; gençler, ihtiyarlar gece ayın karanlığında, yolda rahatlıkla yürürlerdi.

                        İnci dişleri şuaında gece,

                        İğne düşse, bulunurdu ey hoca.

 

            Peygamberimiz (sav)'in aileleri gece dikiş dikerken; iğneleri yere düşmüş, mum ışığında arıyorlar, bulamıyorlardı. O sırada Peygamberimiz (sav) gülerek içeri girdi. Mübarek ağzından, dişlerinden bir nur fışkırdı. Ekvatorda, temmuz ayında kuşluk vakti, güneşin en şiddetli yansıması gibi oldu. İğne, derhal bulundu. Bu kasidede onu söylüyor.

            Mübarek göğsünün nurundan; ihtiyarlar, gençler gece lüks ışığında yürür gibi, Peygamberimiz (sav)'in göğsünün ışığında yürürlerdi. Musa (as)'ın sağ elinde o nur vardı, sağ eli lüks gibi parlar, ışıtırdı. Peygamberimiz (sav)'in alnında, yüzünde, dişlerinde, ağzında o nur vardı. Peygamberimiz (sav) her yönüyle, bütün Peygamberlerden üstündü. Yusuf (as)'dan daha güzeldi. Göğsünün, ağzının, dişlerinin, yüzünün nuru Musa (as)'ın elindeki nurdan daha güzeldi (Daha fazla bilgiyi kitabımızda açıkladık).

            Peygamberimiz (sav)'de, Allahu Teâlâ'nın doksan dokuz esma-ül hüsna'sının hepsinin tecellisi vardı. Rahman ve Rahim isimleri tecelli ettiği zaman, Yusuf (as)'in güzelliği ile Musa (as)'ın elindeki nur güzelliği çok geride kalırdı. Kahhar, Cebbar isimleri tecelli ettği zaman, o tecellinin şiddetinden, Peygamberimiz (sav)' in yüzünde nur değil, korkunç bir çehre olurdu. Ashab; o zaman, o hal gidene kadar yanından uzaklaşırlardı. Bu gadap "Allah'ın gadabı" derlerdi. Bu Kahhar, Cebbar isimleri tecellisi gündüz pek az görünür, gece Allah (cc) ile başbaşa kalıp, namaz kıldığı zaman daha çok tecelli ederdi.

 

            Bir gönülde senden gayrı, ağyar girip yar olmasın,

            Tecelli ettiğin kula, lütfun ile bilinirsin.

                                               Seyyid NİZAMOĞLU

 

            Hz. Pir'in sözü:

            (Hazihî kademenî küllü veliyyullah)

            Benim ayağım, bütün evliyaların başının ve omuzunun üzerindedir, dedi.

            Yine Hz. Pir'in sözü:

            (İzzeti Rabb'i lâ yezalü yediy Alâ Re'si mürîdî)

            Ben, Rabbımın izzetine yemin ederim ki, müridimin başının üzerinden elim eksik olmaz, kıyamete kadar, diye buyurmuştur. İşte bir derviş, fâsıkta olsa çağırırsa imdadına yetişir.

 

            Erenler meclisinde hû diyenler, kâdirilerdir,

            İçip aşkın şarabından kananlar, kâdirilerdir,

 

                                   Çekerler nareyi ya hû geçip, hem can ile serden,

                                   Yanıp aşkı ilahi ile dönenler, kâdirilerdir.

 

            Güruhu dervişanın zü-l-cenâhi eyni hem zahiri batın,

            Sıratı cümleden evvel geçenler, Kâdirilerdir.

 

                                   Ederler talibi irşad, hem de rûzî-şep amma,

                                   Ve lakin hasmını berbat edenler, Kâdirilerdir.

 

            Eğer feryad edip dersen medet yâ Gavsu Geylâni,

            Senin imdadına derhal gelenler, Kâdirilerdir.

 

                                   Aliyyûl Murtazanın nesli paki seyyidi alem,

                                   Tariki Mustafa'ya baş eğenler, Kâdirilerdir.

 

            Kelimullah ile hem bezmolup ervahı alemde,

            Bu sırrı nuru Ahmedden alanlar, Kâdirilerdir.

 

                                   Eğer ki hükmü işler şarka garba hem bila şübhe,

                                   Anın içün cümleye ser-tâç olanlar, Kâdirilerdir.

 

            Rıza müştaki pirandır esiri Gavsı Geylanidir,

            Delilim sırrı Kur'an'dır diyenler, Kâdirilerdir.

 

 

*  *  *

 

            Varını yağma eden,

            Talibi Yezdân olur.

            Canı Cihândan geçen,

            Vasılı Cenan olur.

 

                                    Derme bu sim-üzeri,

                                    Cîfeden ol kıl beri.

                                    Rahi Huda leşkeri,

                                    Dünyada üryan olur.

 

            Ağyârı arkana at,

            Hiç eyleme iltifat

            Geceyi gündüze kat,

            Sâ'y eden insan olur.

 

                                    Koy kesel'i gafleti,

                                    Fevt eyleme fırsatı,

                                    Zikre eden gayreti,

                                    Sahibi irfân olur.

 

            Gafletle bitmez bu iş,

            Durma birâder çalış,

            Ehli Sülüke karış,

            Yol sana âsân olur.

 

                                    Zakiri Hüda sever,

                                   Zikre çalış birâder,

                                   Gafil olan bî- hüner,

                                   Sonradan pişman olur.

 

            Aç gözünü uykudan,

            Rengine aşkın boyan,

            Gâfil olup uyuyan,

            Sonradan kalkan olur.

 

                                   Tut sözü Guddûsü'ya,

                                   Ömrü eyleme hebâ,

                                   Dervişi sanma gedâ,

                                   Sonunda Sultan olur.

 

                                                           Aşık Guddusü Hz.leri

 

            Hz. Pir'e, yine itiraz eden bir hoca:

            – Zamanı mekana, mekanı zamana çevirmeyi, Şeyh istediği gibi hemen kullanamaz. Çok mühim bir şey olursa, Allah yapar, dedi. Hz. Pir'in istediği zaman yapacağına inanamadı. Hz. Pir huzur edip, bir teveccühle kendisini başka bir aleme attı. Hocanın karnı aç, bir evden ekmek isteyecekti. Bir kadın ekmek yapıyordu. Çocuğu beşikte idi. Çocuk ağlayınca, kadın:

            – Ya Abdülkadir Geylani yetiş! diye çağırıyor. Bir nurlu yeşil el gelip beşiği sallıyor, çocuk uyuyor. Yine uyanıp ağlayınca, kadın:

            – Ya Abdülkadir Geylani yetiş! diye çağırıyor. Yine aynı el geliyor, beşiği sallıyor. Hoca ekmek alıyor, karnını doyuruyor. Birçok zamanlar orada geziyor. Bir gün aniden imamlık yaptığı caminin yanında kendi kendini buluyor. Hoca'ya herkes hürmetle, tazim ediyor. Hiç kimse işin farkında değildi. Çünkü zaman geçmemiş, zaman mekâna tabi olmuştu. Hoca hutbeye çıkıp:

            – Abdülkadir Geylani gibi bir zat, herhangi bir iş görmek için başka aleme gitme değil, beşik sallamak için dahi gidiyor, diyor. Camiden çıkınca olayı bütün cemaate anlatıyor:

            – Ben bundan sonra, O'nun işine karışmam. Gözlerimle gördüm, diyor.

 

*  *  *

 

            Hz. Pir'in yanına, bir adam geliyor:

            – Oğlan çocuğum yok. Doğan çocukların hepsi kız. Dua et de bir oğlan çocuğum olsun, diyor. Hz. Pir:

            – Olur İnşallah, diye dua ediyor. En nihayet yine kız çocuğu doğuyor. Hz. Pir'e gelip:

            – Sen, oğlu olsun diye dua ettin, kızımız oldu. Hz. Pir:

            – Getir çocuğu, dedi. Çocuğu getirdiler. Hz. Pir, çocuğu kucağına aldı, ezan okudu, adını erkek adı koydu.

            – Şeyhim, bu kızdı. Sen oğlan adı koydun, dedi. Hz. Pir, "götürün" diye işaret etti. Eve getirdiler, baktılar ki oğlan olmuş.

 

*  *  *

 

            Günümüzde bir doktor, erkek evladı olmasını çok istiyor. Ailesi hamile oluyor. Çocuk canlanıp, doğum günü yaklaşıyor. Doktor ailesini ameliyatla açıyor, bakıyor. Bebek kız ise alacak, erkek ise bırakacak. İyice bakıyor ki, şeksiz, şüphesiz tam erkek. Geri kapatıyor. Çocuk kız doğuyor. Çünkü, bunu Allahu Teâlâ'dan başkası bilemez. (Kitabımızda rüyasında; Azrail (as)'ın beş parmağını işaret ettğini yazdık. Okuyun.)

 

*  *  *

 

            Hz. Pir'in komşusu, bir yahudi vardı. Yahudinin oğlu hasta idi. Herkes Hz. Pir'e dua ettirip müşkülünü hallettiriyordu. Bunu bilen ve gören Yahudi, Hz. Pir'e gelip:

            – Bizim çocuk çok ağır, ölecek dua et de ölmesin, dedi. Hz. Pir:

            – Ölmez inşallah, dedi. Yahudi eve geliyor ki çocuk ölmüş. Evin içinde ağıt, figan çoktu. Çocuğa gidiyor, dikkatle bakıyor, çocuk ölmüş. "Hz. Pir, ölmesin dedi, bu çocuğun ölmemesi lazımdı. Bunun gibi birçok müşkülleri hallettiğini gördüm. Çocuk neden öldü" diye çok üzgün olarak Hz. Pir'e geldi:

            – Sen, çocuk ölmesin dedin. Çocuk ölmüş. Bu nasıl oluyor? Senin sözün çıkıyordu. Bu neden olmadı? dedi. Hz. Pir gözlerini yumdu. Azrail (as)'a dördüncü kat semada yetişti. Azrail (as); o anda yüzlerce kişinin canını almış, Allahu Teâlâ'ya zembil içinde götürüyordu. Hz. Pir'in ruhaniyeti, manevi eli ile zembilden tuttu:

            – Ben, yahudiye bunu söz verdim. Çocuk dirilirse yahudi müslüman olacak, çocuğunun canını ver, diğerlerini götür, dedi. Azrail (as):

            – Ben, Allah'tan bunların canını al, diye emir aldım. Ben, senin sözünü tutup, Allah'ın emrini tehir edemem. Hz. Pir:

            – Ben, bir tek çocuğun canını istiyorum. Yoksa seni bırakmam, dedi. Yine Azrail (as) vermedi. Hz. Pir çekip elinden zembili aldı. O anda, ölen yüzlerce kişinin hepsinin canı zembilden çıkmış. Yüzlerce kişi, hepsi de dirildi. Azrail (as) boş olarak, Allahu Teâlâ'ya vardı:

            – Ya Rabbi! Abdülkadir diye birisine çok selahiyet vermişsin. O da, senin işine karışıyor. Benim elimden zembili zorla aldı. Hepsi tekrar dirildi. Allahu Teâlâ:

            – O Abdülkadir'dir. O'nun dediğini yapman lazımdı. Onun hatırı için diğer ölenleri de bağışladım, buyurdu. Hepsi de yaşadı. Yahudinin oğlu dirilince, yahudi, ev halkı ve tabialarında bazıları da, hepsi birden hem müslüman olup, hem de Hz. Pir'e mürid oldular.

            Hz. Şeyh Abdülkadir Geylani Efendimiz; "Ben, Allahu Teâlâ' nın işine karıştım. Allahu Teâlâ'ya karşı, terk-i edeb yaptım" diye kırk gün bir ayağının üstünde durdu. Onun için ayağının birisi topallardı.

            Bu tıpkı Hz. Musa (as)'ın kırk kişiyi Allahu Teâlâ ile konuştuğuna şehadetlik yapmak için getirip, onlar ölüp, onların kırkını da dirilttiğine, hem de Seyyit Ahmed Rıfai Hz. 'nin "Ben Rasulullah'a karşı terk-i edeb yaptım deyip, yüzünü tepeletmiştir.

 

            Hadis-i Kudsi:

            Manâ'sı: Ben, bir kulumu seversem; onun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, söyleyen dili olurum.

 

            Hadis-i Şerif:

            Manâ'sı: Mü'minin firasetinden sakının. Çünkü onlar Allah'ın nuruyla bakarlar.

 

            Hz. Pir'in bakışında Allah'ın nuru var. Azrail (as), ona dayanamadı. Onun için Azrail (as)'dan kuvvetli geldi. Hz. Pir'in gören gözü, işite kulağı, yürüyen ayağı, söyleyen dili, Allahu Teâlâ'dan olduğu için o ayakla, o adımla Azrail (as)'ın arkasından yetişti. Allahu Teâlâ'nın eliyle tuttu. O şekilde çekmesi, Azrail (as)'dan kuvvetliydi. Onun için yapabildi.

 

*  *  *

 

            Hz. Pir'in komşusu, bir yaşlı kadın vardı. Fakirdi. Yün alır, eğirir, iplik yapar, pazarda satardı.

            Hz. Pir, bir gün yaşlı kadına gelip:

            – İpliğini bu gün ben satacağım, dedi. İpliği aldı. Yaşlı kadının evinden dışarı çıktı. İplik yumağını havaya attı. Havadan bir kuş gelip, iplik yumağına tırnaklarını (pençesini) taktı, uçtu, havalandı gitti, görünmez oldu. Yaşlı kadın, her gün gelip:

            – İpliğin parasını ne zaman vereceksin? diye soruyordu. Hz. Pir:

            – İplik satıldı, parası yolda, geliyor diyordu. Yaşlı kadının ipliğin parasından umudu yoktu. Her gün "ipliğin parasını ver" diye geliyordu. Hz. Pir'de, "sabret ipliğin parası gelecek" diyordu.

            Denizde, vapur fırtınaya tutulmuş, yelkenini rüzgâr yırtmış, yelkenin dikilmesi lazım. Aksi takdirde denizin ortasında kalacaklardı. Bir mürid:

            – Ya Şeyh Abdülkadir Geylani! Bize, iplik gönder, diye çağırmıştı. O anda Hz. Pir, yaşlı kadının ipliğini alıp, havaya atmış, kuş tırnağına takıp, ipliği götürmüştü. Denizdeki vapurun içine, ipliği atmıştı. O iplikle, yelkeni boydan boya iyice diktiler, geldiler. Vapurda bulunan ve canından ümidini kesenlerin hepsi Hz. Pir'e gelip, mürid oldular. Vapurun içinde, bir bezirgancı vardı.

            Eğer bu malım, salimen kurtulursa yarısını, Hz. Pir'e vereceğim, diye vaad etmişti. O da mal yüklü, kırk katırdı. Yirmi katırı, yüküyle hediye getirdi. Hz. Pir:

            – O ipliğin parasıdır. Onu, yaşlı kadına verin, dedi. Yirmi katır yük, eşyayı katırlarıyla beraber yaşlı kadına teslim ettiler. Yaşlı kadın fakirlikten kurtuldu, zengin oldu.

 

*  *  *

 

            Hz. Pir'in vaazında, on binlerce kişi bulunurdu. En son, cemaat Bağdat'a sığmadı. Allahu Teâlâ ilhamla;

            – Ya Abdulkadir! Çöle çık, buyurdu. Onun üzerine vaaz, çölde yapılırdı. İnsan seli, deryası çöle çekilirdi. Hz. Pir; yetmiş-seksen bin kişiye vaaz ederdi. Vaaz ederken normal bir sesle yapar; en yakınındaki nasıl duyarsa, en uzağındaki hepsi de aynı şekilde duyardı. Bir gün padişah atla, Hz. Pir'in olduğu yerin yakınından geçiyordu. Yetmiş-seksen bin kişi cemaat, Hz. Pir'i dinliyordu. Hz. Pir hapşurdu. (Hapşuranın "Elhamdülillah" demesi lazım. Onun yanındakilerde "Yerhamükallah" demesi lazım.) (Hadis-i Şerif, REH No : 735.) Hz. Pir hapşurunca "Elhamdülillah" dedi. Bu yetmiş-seksen bin kişinin kulağına Hz. Pir'in hapşurması ve Elhamdülillah demesi duyuldu. Seksen bin kişi, hepsi bir ağızdan "Yerhamukallah" deyince çok büyük bir ses, gürültü oldu. Padişah, atın dizginini çekip yanındakilere:

            – Bu gürültü neydi? Gidin, sorun, öğrenin bakalım, dedi. Hiç duyulmamış bir gürültü idi. Bütün adamları dağıldılar, sordular. En nihayet Hz. Pir'in hapşurması, seksen bin kişinin bir tek kelime konuşur gibi hep birden "Yerhamukallah" diye bağırmalarıydı. Bu bir büyük kerametti. Padişahın yanına geldiler:

            – Abdülkadir hapşurmuş, "Elhamdülillah" demiş. Seksen bin kişi hep bir ağızdan "Yerhamukallah" diye bağırmışlar. Uğultu, ses oydu. Korkacak, telaşlanacak bir şey yok, dediler.

 

*  *  *

 

            Şeyh Abdülkadir Geylani, Gaddesallahu Sırrahul Aziz Hz.'nin zamanında bir hoca vardı. Şeyh Abdülkadir Geylani Hz. ne sordular:

            – Evliyaullah, zamanı mekana, mekanı zamana tebdil edebilir mi? Yapan Allahu Teâlâ'dır, kul yapmaz. Allah (cc) yapar. Yani en kısa bir kaç dakikalık zaman içinde senelerce yapılacak iş yapılır mı? Senelerce yapılan uzun iş bir dakikaya sığar mı? Çünkü Kur'an-ı Kerim'de birçok âyetler var. Bunları Allahu Teâlâ, evvelki Peygamberlerde ve Evliyalarda tatbik etmiş, yapmıştı. Bunu Muhammed (sav)'in ümmetinde Evliyalarda aynı haller zuhur eder mi? sorusuna Abdülkadir Geylani Hz.leri:

            – Evet. Evliyalarda zamanı mekana, mekanı zamana tebdil eder. Onlarda da o hal görülür, diye buyurmuştu.

            Buna zamanında bir hoca da şiddetle karşı çıktı.

            – Kesinlikle kulda böyle bir şey zuhur etmez, dedi. Halbuki Kur'an-ı Kerim'de buna dair deliller vardır.

            Ashab-ı Kehf üç yüz dokuz sene uyudular. Ölüp dirilmeyip, uyudular. Köpekleri uyumadı, üç yüz dokuz sene ağzından akan köpüğü rızk olarak yaladı. Rızkı oydu. Âyette:

            "Onlardan bir sözcü: Bir gün yattık. Diğer birisi: Yarım gün yattık, dediler." (Sûre-i Kehf, âyet 26.) Aynı yaşta kalktılar. Aradan hiç zaman geçmemiş gibiydi. Hem de acıkmamışlardı. Peygamberimiz (sav)'in Kebin dağına Ashabını göndermesi. Bu da onların bir misalidir.

            Üzeyr (as), yüz sene uyudu. Aynı yaşta kalktı. Peygamberimiz (sav), bir gecede beş dakika içinde Arş-ı Âlâ'ya gitti. Geldi. "Yatağımı sıcak buldum" buyurdu. Gördüğü iş, yüz seneye zor sığardı. Peygamberimiz (sav)'e zamanın uzaması, Ashab-ı Kehf ve Üzeyr(as)'a zamanın kısalması oluyor. Hoca, buna da:

            – Kesinlikle olmaz, dedi. Hoca her Cuma günü hutbeye çıkıyor, bunun yanlış olduğunu söylüyordu. O, Cuma'da da söyleyecekti. Hz. Pir:

            – Benim seccadeyi, hocaya verin. Hoca, seccadeyi omuzuna aldı. Caminin avlusundaki çınarın dalına astı. Abdest alırken, elini suya sokunca kayboldu. Başka bir âlemde, bir demircinin yanına çırak oldu. Demirci ölünce, demircinin ailesi ile evlendi. Yedi sene o âlemde yaşadı. Demircinin ailesinden, üç çocuğu oldu. Tokmağı demire vura vura avucunun içi nasır bağlamıştı. Bir gün; yine demiri ateşe sokup, demire su vereceği zaman bakıyor ki, yine aynı Cuma günü. Yedi sene geçmiş zannediyor. Hem de geçmişti. Seccade çınarın dalında asılıydı. Hz. Pir, camiye girmiş daha yerine ulaşmamıştı. Aynı sene, aynı gün, aynı saat. Aradan hiç zaman geçmemişti. Hiç kimsenin, hocanın gidip geldiğinden haberi yoktu. Kendisi imam olduğundan; Cuma günü kürsüye, hutbeye çıkıyor diyor ki:

            – Allahu Teâlâ, sevdiği Evliyasına öyle selâhiyet vermiş ki; dünya önünde kalbur kadar kalır. Bu dünyadan başka âleme, istediğini atar. Orda onun başından seneler geçer. Burda bir dakika bile geçmez, der. Cuma'dan çıkınca, Hz. Pir'in elini öpüp, özür diler. Hz. Pir:

            – İstersen çocuklarını buraya getireyim. İnanmadığın bir yer varsa seni ikna edeyim, dedi. Hoca ellerine bakıyor, nasır olmuş. Demircilik san'atını da iyice öğrenmişti.

            – Hiç bir itirazım yok, diyor.

 

*  *  *

 

            Hz. Pir'in malı, serveti gayet çoktu. Hz. Pir'in malının çokluğunu gören derviş, sormuş:

            – Şu dükkanlar kimin?

            – Pir'in. Şu han, şu işyerleri hepsi, Pir'in. Derviş:

            – Bu Pir, Bağdat'ın yarısını zaptedmiş. Bu kadar servet, malla bu Şeyhliği, Pirliği herkes yapar. Şeyhin, Pir'in malı olmaması lazım, dedi. Derviş bir hastalığa yakalandı. O zamanda, en iyi bir cerrah (hekim) olan bir yahudiye gitti.

            – Bu hastalığıma bir çare, dedi. Yahudi kendisini muayene etti.

            – Buna asil, cins Arap atının yüreğin (kalbin)den ilaç yapacağım, dedi. Derviş.

            – Param yok. Yahudi:

            – Sizin, Pir'iniz zengin. Git, ondan al, dedi. Derviş, Pir'in yanına geldi:

            – Böyle böyle hastalandım. Hastalığımın bir tek çaresi cins, asil Arap atının yüreği lazım. Onunla ilaç yapılacak. O da çok pahalı. Senin tavladaki cins atlardan birisini verirsen, onun yüreğiyle ilaç yaptırır onunla iyi olurum. (Cinsine merkeb karışmayan yılkı cins Arap atı normal atların etinin hepsi yenir. Normal atların hepsinin cinsine merkeb karıştığı için kesinlikle yenmez. O Arap atlarının cinsine de, Arap atlarından başkasının cinsi karışmamışsa, yenir.) Dervişe, Hz. Pir:

            – Bir atı beğen, götür, dedi. Derviş, atı beğendi, götürdü. Yahudi:

            – O atı kestim, yüreği iyi çıkmadı. Başka bir at getir, dedi. Derviş, böyle böyle hergün Hz. Pir'e gelip, at istedi. On yedi günde, on yedi cins at bitti. Yahudi yine:

            – Cins at getir, dedi. Derviş:

            – Hz. Pir'de kalmadı ki, ne getireyim, dedi. Yahudi:

            – Pir'in serveti çok. Satsın sana versin, dedi. Derviş yine Pir'e geldi. Hz. Pir, dervişe malının bir kısmını verdi:

            – Sat, cins at al, dedi. Derviş, cins atı aldı. Yahudi:

            – Onlarda tam dediğimiz gibi çıkmadı. Yine getir, dedi. Hz. Pir en son, malının tümünü dervişe verdi.

            – Git bunlarla cins at al, dedi. Yahudi her gün, dervişe yaptığını, yapacağını soruyor. Yahudi; Hz. Pir'in, dervişe bütün malını verdiğini öğrenince: "Bu kadar doğruluk, cömertlik, fakire acımak İslâm dininde ve Hz. Pir'de toplanınca, demek ki İslâm dini şüphesiz her dinden üstündür." dedi. Yahudi, dervişi çağırarak; kıbleye karşı döndü ve Şehadet kelimesi getirdi; müslüman oldu. Dervişe dönerek:

            – Ben, atların hiç birisini kesmedim. Bakalım; Abdülkadir, bir derviş için bütün servetinden geçebilecek mi? Herkese "Allah için, bütün varınızdan geçin" diyor. Kendisi ne yapacak diye denedim, dedi. Yahudi de, Hz. Pir'in bütün her şeyinden geçtiğini gördü. Dervişe, bir atı kesip ilaç yaptı. Derviş iyi oldu. Derviş ile Yahudi, Hz. Pir'in yanına geldi. Yahudi ve derviş, Hz. Pir'e mürid oldu. Bütün atlarını ve servetinin hepsini Hz. Pir'e iade etti.

 

*  *  *

 

            Hz. Pir'in tekkesinde, bir yaşlı kadının oğlu, mürid olarak çalışıyordu. Riyazet ede ede çok zayıflamıştı. Yaşlı kadın oğluna çok acımış, Hz. Pir'e de çok kızmıştı. Doğru Hz. Pir'in odasına gelip, bir de ne görsün Hz. Pir bir kuzuyu kızartmış, tek başına yiyordu. Yaşlı kadın, Hz. Pir'e:

            – Sen, nasıl şeyhsin? Bir kuzuyu tek başına yiyorsun. Benim oğluma da riyazet yaptıra, yaptıra kupkuru kurutmuşsun (zayıflatmışsın). Sen, Allah'tan korkmuyor musun? Hz. Pir kuzunun etine parmağıyla vurdu. "pürp" dedi. (Kuzuları, koyunları kaldırmak için vurur, öyle derler. Koyunlar, kuzular hemen kalkar.) Hz. Pir parmağı ile vurup, "pürp" deyince kuzu ayağa kalktı. Hz. Pir, yaşlı kadına dönerek:

            – Oğlunda, ne zaman pişmiş kuzuyu, etine vurup, pürp deyip, ayağa kaldırırsa, kuzuyu tüm yesin. Yapamıyorsa riyazet yapsın, dedi.

 

*  *  *

 

            Bir hoca, Hz. Pir için:

            – Ele (başkalarına) riyazet yaptırıyor. Kendisi çok yiyor. Allah'ın emri, kendine gelince değişiyor mu? dedi. (Halbuki Hz. Pir riyazet halında iken, on yedi sene ot kökü yiyip, riyazet yaptı.)

            Hz. Pir, o hocayı evine davet etti. İkisinin önüne kızarmış bir kuzu, yanında sulu yemek geldi. Hoca az bir miktar yeyip, geri çekildi. Hz. Pir, hepsini yedi. Yine bir sini (tepsi) baklava geldi. Hocaya:

            – Buyrun yiyelim, dedi. Hoca, az miktarda yedi. Hz. Pir, hepsini yedi. Sonra meyve geldi. Hoca, az yedi. Hz. Pir hepsini yedi. Hocanın karnı iyice şişmişti. Oturdular. Hoca, tuvalete tekrar tekrar taşınıyordu. Hz. Pir, hocaya:

            – Ne yapıyorsun? Hoca:

            – Yiye yiye, karnım şişti. Onun için tuvalete gidiyorum. Hz. Pir:

            – Sen, yediğini pislik mi yapıyorsun? Hoca:

            – Tabii başka ne olur? Hz. Pir:

            – Ben, senin on katın yedim, tuvalete gitmiyorum. Bizim yediğimiz tıpkı cennette olduğu gibi içimize nur olur. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de: "Onlara, bu dünyada iken, yeni temiz bir hayat veririm." (Sûre-i İsra, âyet 82.) buyuruyor. O hayat cennet hayatıdır. Cennette yediğin nur olur. O hayatı, burada da kazanırsın, burada da yediğin nur olur. Hoca:

            – Nasıl nur olur? Hz. Pir:

            – Her lokmada, "Euzu besmele", huzur ve rabıtayı tam yaparsan, yediğin nur olur. Bu kadar yemek yediğime göre, devamlı tuvalete gitmem lazım. Bir günde ancak birkaç sefer tuvalete giderim. Bu da beşeriyet halıdır. Peygamberimiz (sav)'de giderdi. Teri: gül, saçı: miski amber olduğu halde, bir eve girince altı aya kadar  miski amber ve gül kokusu o duvarlara sirayet ederdi. Öyle koktuğu halde yine tuvalete giderdi. Bu normaldir. Ama yediğinin hepsini pislik yaparsan yeme riyazet yap. Benim gibi yediğini nur yapar, tuvalete çok az ve normal gidersen ye yiyebildiğin kadar, dedi. Hoca derhal ikaz oldu. Eline kapandı öptü, ders aldı mürid oldu.

 

*  *  *

 

            Şeyh Abdülkadir Geylani Efendimiz Hz., dört yüz kırat (on ton) buğdayın ekmeğini, bir oturmaya yedi. Bilal Babam:

            – O yeme yeme değil. Onu yemiş gibi yapıp, nerde aç, fakir, yetim kimseler varsa onlara gönderdi, buyurdu.

 

*  *  *

 <