İBRAHİM ETHEM (Rahimehullah)

 

 

            İbrahim Ethem Hz.'nin; Allahu Teâlâ'ya karşı sevgisi, inancı çoktu. Padişah olduğu için, vezirleri, kumandanları ile ava gidiyordu. Allahu Teâlâ; İbrahim Ethem Hz.'e "padişahlığı terkedip" Allah yanında büyük dereceler alabilmesi için bir çok ikazlar, ayıktıracak işler, haller gösterdi. Bu ikazları gördükçe; İbrahim Ethem Hz. çok etkilendi.

            Bir gün maiyetiyle ava gitmişti. Kumandanlar, vezirler ve kendisi atlarla bir ovayı tarayıp, giderlerken, önlerine bir geyik çıktı. Hepsi geyiğin arkasından, atlarla kovalıyorlardı. Geyik çok hızlı kaçıyordu. Diğer atlar geride kalmış; İbrahim Ethem Hz.'in atı çok yavuz, çok hızlı koşuyordu. Geyik her nereye gittiyse, önünü atla çevirdi. Geriden atlılar geliyordu. Geyik yorulmuştu ve geriye döndü; İbrahim Ethem Hz.'e:

            – Senin, Allah'tan korkun yok mu? Allah'tan kork. Beni niçin kovalıyorsun? Sen, Rabb'ını memnun edebildin mi? Beni kovalayacağına, nefsini kovala. İbrahim Ethem Hz., geyiği bırakmış, geri dönmüştü. Gözleri dolu dolu; gözlerinden yaşlar geliyordu. Ağlar vaziyette idi. Vezirler kumandanlar görmesin diye gözlerini sildi. Ağlamamak ve gözleri yaşarmaması için kendi kendini zor zaptediyordu.

            Sarayına geldi. Uzun müddet ava gitmedi. Vezirler, kumandanlar geldiler: "Filan mevkide çok güzel av var, açılırsın, burda canın sıkılıyor. Gel, illa ava gidelim" diyerek İbrahim Ethem Hz.'i teselli için ava götürdüler. İbrahim Ethem Hz. avdaki halinden haberleri yoktu. Avda bir yerde oturmuş yemek yiyorlardı. Bir kuş uçtu, geldi, sofranın içindeki bir ekmek parçasını gagasıyla kaptı ve havalandı. Herkes kuşu vurmak için, oklarına davrandılar. İbrahim Ethem Hz.:

            – Durun! Ok atmayın, diye çağırdı. Herkes durdu.

            – Bu kuş ekmek yemez. Bu ekmeği nereye götürüyor, dikkat edin, dedi. Kuş ekmeği götürdü. Yere doğru alçaldı, ekmeği yere attı ve uçup gitti. İbrahim Ethem Hz. yanındakilere:

            – Kuşun ekmeği attığı yere gidelim, dedi. En önde İbrahim Ethem Hz. hepsi oraya doğru hızla koştular. İbrahim Ethem Hz. dize kadar yere batıyor, gittikçe gömülüyordu. Orası bir bataklıktı. Adamları hemen İbrahim Ethem Hz.'i geri çıkardılar. Ekmeğin atıldığı yere baktılar ki; canlı bir adam, gırtlağına kadar balçığa(bataklığa, çamura) gömülmüş. Uzun bir sırık getirdiler. Sırığın ucunu adama tutturdular. Adam sırığa iyice sarıldı. Adamı çeke çeke çıkardılar. İbrahim Ethem Hz. adama sordu:

            – Buraya nasıl düştün? Adam:

            – Ben avcıyım. Bir kuşu okla yaraladım. Kuş zor uçuyordu. Kuşu tutayım diye var hızımla koşuyordum. Ben de, bu yerin bataklık olduğunu bilmiyordum. Bataklığa gömüldüğümün farkında değildim. Bataklıktan kendimi kurtaramadım. Nihayet gırtlağıma kadar gömüldüm. Burada açlıktan, susuzluktan ölecektim. O gördüğünüz kuş, bana her gün gagasıyla ekmek getirir, önüme atar, ben onu yerim. Günlerce bu böyle devam etti. Çok susadım. Ama bataklığın içi soğuk ve serindi. Nihayet dayanamayacak duruma geldim, siz geldiniz, dedi.

            İbrahim Ethem Hz. yine bir köşeye çekilmiş, derin derin düşünüyordu: "Allah'ım ne hikmettir! Bir kuş, bir insanı nasıl besler? Bir kuş, bir insanın yemesi için, ekmek taşısın, onu beslesin. Sen; bu kuşları, hayvanları, insanoğluna hizmet için yaratmışsın. İnsanoğlunu ölümden kurtarıyor. O bir kuş, bense bir sultanım. O zorda kalanlara yardım ediyor, ben onları avlıyorum. Bu bana bir ihtar olsa gerek" diye düşündü. Bataklıktan çıkardıkları adamla beraber saraya geldiler. İbrahim Ethem Hz. odasına girdi. Günlerce ağladı, dışarı çıkmadı.

            Üç derviş geldi. Bunlar üçlerdi. İbrahim Ethem Hz.'ne:

            – İşi gücü sırmalı elbiseler, altın tasmalı tazılarla ava çıkmaktan ibaret olan, halkını hiç düşünmeyen birinden ne beklenir, demişlerdi. Bunu duyan muhafızlar onları İbrahim Ethem'e getidiler. İbrahim Ethem onlarla başbaşa konuşmaya başladı.

            – Siz, böyle demişsiniz. Onlar:

            – Biz dervişiz. Sen padişahsın. Millet ne yer ne içer, umurunda mı? İbrahim Ethem Hz.:

            – Yaa! Peki, siz ne iş yaparsınız? Dervişler:

            – Biz dervişiz. İbrahim Ethem Hz onlara:

            – Neymiş dervişlik? Dervişler:

            – Dervişlik lafla anlatılmaz. İbrahim Ethem Hz.:

            – Anlatılır bunca şey varken, anlatılmaz bir takım şeylerle mi uğraşırsınız? Gene anlat bakalım. Dervişler:

            – Bizim işimiz, Allah'ı zikretmek. İbrahim Ethem Hz.:

            – Herkesin işi o değil mi? Dervişler:

            – Zikri yalnız dudakla söylemek değil. Zikri kalbe indirmek ve zikir üzere olmak lazım. İbrahim Ethem Hz.:

            – Zikir kalbe inince ne olur? Dervişler:

            – Kalp temizlenir, aydınlanır, dünyaya meyletmez. İbrahim Ethem Hz.:

            – Pekii, dünya ne oluyor? Dervişler:

            – Asıl dünyayı gönülden silmek lazım. İbrahim Ethem Hz.:

            – Dünya, ahiretin tarlası değil mi? Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, hemen ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak gerekmiyor mu? Dervişler:

            – İşte biz de onu söylüyoruz. Sen hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışmıyorsun. Sen nefsin ne istiyorsa, neyi arzuluyorsa onunla ilgileniyorsun. İnsanlar ne yer, ne içer, nasıl yaşar umurunda mı? İbrahim Ethem Hz.:

            – Ya siz? Sizin gibi kapı kapı gezip el açmak isteyenlere ben ne yapabilirim? Dervişler:

            – Biz, kimseden bir şey istemeyiz. İbrahim Ethem Hz.:

            – Verirsen alırım'ı imâ etmek el açmaktır. Dervişler:

            – Biz tevekkül ehliyiz. İbrahim Ethem Hz.:

            – Hayır! Hz. Ömer: "Siz teekkül ehlisiniz. Hazır yiyiciler" diye cami köşelerinde pinekleyip tevekkül satanlara böyle söylemiştir. Sizde tevekkülü köşelere sinmekte, saklanmakta buluyorsunuz. Dervişler:

            – Hayır. İbrahim Ethem Hz.:

            – Cemiyete çıkın iş sahibi olun. İş sahibi olmaya mecaliniz yoksa, Allah'ı bulmaya da mecaliniz olmaz. Dervişler:

            – Halimizi, yüce Allah bilir. İbrahim Ethem Hz.:

            – Amennâ. Halimizi Allah bilir, ama kulları da görüyor, Dervişlik dünya işini de bırakmadan Allah'a yönelmektir. Dervişler:

            – Doğru. İbrahim Ethem Hz.:

            – Doğruysa benim için niçin öyle bağırdınız? Dervişler:

            – Alabildiğine dünyanın içine girmek, fakat dünyanın içine girmesine, kıymet bulmasına izin vermemek gerek. Sizi uyarmak, uyandırmak istedik. Ama gördük ki, siz herşeyi bizden iyi biliyorsunuz. Bildiğiniz halde niçin yapmıyorsunuz? İbrahim Ethem Hz.:

            – Şeyy, öyle hikmetli laflar etmeye uğraşmayın. Madem hoş insanlarsınız, bana keramet gösterin. Eğer beceremezseniz, becerinceye kadar zindanda yatarsınız. Dervişler:

            – Keramet mi? İbrahim Ethem Hz.:

            – Evet, keramet. Bir olmazı oldur. Beni, şu tahtın üstünde havaya kaldır. Ne bileyim bir şeyler yapın. Dervişler:

            – Koca Sultan, keramet zorla olmaz, istemekle gelmez. Onu, Allah verir ne zaman verir, nasıl verir bilinmez. Çoğu kez kerameti gösteren bile farkında olmaz. Allah isterse, seni tahtından havaya kaldırır, kaldırmak şöyle dursun, yerin dibine batırır. Ama illâ keramet diye tutturursan deriz ki: Allah'a yakınlık yolunu istemenden daha büyük keramet mi olur. Saraya girmek için nice sırmalı, kaftanlı insanlar sırada beklerken hakir gördüğünüz üç insanla sohbettesiniz. İşte bu keramet değil mi? İbrahim Ethem Hz.:

            – Oturun bakayım, içimdeki ateşi körüklüyorsunuz ama alevlendiremiyorsunuz. Dervişler:

            – Ey İbrahim Ethem Hz.! Bizim dilimiz dönmeyebilir, ilmimiz yetmeyebilir. Sen ara, inan ki büyük dağlar hesapla değil, aşkla aşılır. Allah bir gün, belki de senin karşına, seni çıkarır. İbrahim Ethem Hz.:

            – Beni ikiye mi böler? Dervişler:

            – Kaça isterse böler. Hergün aynada baktığın, sen değil misin? İbrahim Ethem Hz.:

            – Bir şeyler söylüyorsunuz fakat istediğimi veremiyorsunuz. Dervişler:

            – Haddimize mi düşmüş. O verir, O. İbrahim Ethem Hz.:

            – İstemekle verir mi? Dervişler:

            – Dilerse istetir, dilerse tepene tokmakla vurur da verir. İbrahim Ethem Hz.:

            – Nöbetçi bunları serbest bırakın. Bana birşey vermediniz ama ruhumu tırmık tırmık pençelediniz. Bir gün karşılaşırız İnşallah. Dervişler:

            – Ya Nasip.

 

*  *  *

 

            Bir gün hanımıyla beraber, kuş tüyü yataklarında yatarlarken; İbrahim Ethem Hz.:

            – Allah, bize cennette de böyle bir saray, böyle bir saltanat verir mi acaba? Verse ne güzel olur, dedi. O sırada Allahu Teâlâ, İbrahim Ethem Hz.'i, Cebrail (as) vasıtasıyla ikaz etti. Cebrail (as) evin damında geziyordu. İbrahim Ethem Hz. ayak seslerini duyup:

            – Kim o damda gezen? diye hiddetle çağırdı. Cebrail (as):

            – Hiç. Yabancı değil. İbrahim Ethem Hz.:

            – Kimsin sen? Gecenin bu vakti ne arıyorsun damda? Cebrail (as)

            – Develerimi kaybettim onları arıyorum. İbrahim Ethem Hz.:

            – Ne! Ne istediğinin farkında mısın? Sarayın damında deve mi aranır. Deli misin, nesin sen? Cebrail (as):

            – Nerde ne arayacağını bilmeyen adam! Deli sensin. İbrahim Ethem Hz.:

            – Şimdi nöbetçileri çağırırım. Ordan in, damda deve aranır mı? Cebrail (as):

            – Ya sen! Allah'ı sırmalı kaftanlar, altın yaldızlı tahtlar, ipek yataklar içinde arıyorsun ya. İbrahim Ethem Hz.:

            – Sen kimsin? Benden ne istiyorsun? Cebrail (as):

            – Kendine gelmeni, yaratılış gayeni bilmeni. İbrahim Ethem Hz.:

            – Neler oluyor? Nedir bu olanlar? Nöbetçiler çabuk çevreyi tarayın. Bulduğunuz yabancıyı bana getirin. Vezir:

            – Bulamadık efendim. Şehirdeki bütün derviş kılıklı adamları, şehirden sürüp çıkartalım, sultanım. İbrahim Ethem Hz. kendi kendine: "Bunların hiç birisinin fikri yarama derman değil. Benim için söylediklerinde haklı değiller mi? Avdan ve rahattan başka düşündüğüm birşey var mı? Hz. Ömer'de devleti yönetiyordu. Onun yaptıkları bize ancak sohbetlerimizde anlatmak için kıssa(hikaye) oluyor. O eşsiz adalet hiç mi bize hisse bırakmadı. İçimizden biri bunları bana niye hatırlatmadı. O kılıksız dediğimiz dervişler hatırlattı. Çünkü onların kaybedecek makamları olmadığı gibi, hapis yatmaları onlara sülûk hediyesi oluyor. Sûlük hediyesi: Allahü Teâlâ, kulunu imtihan için ya kul eliyle ya da doğrudan Allahu Teâlâ onların derecesini artırmak ve çok yalvarttırmak için ibtila, bela, sıkıntı, hastalık, sürgünlük, hapislik ve benzeri vermesidir.

 

*  *  *

 

            En son derviş kılıklı bir adam geldi; İbrahim Ethem Hz.:

            – Ne istiyorsun yabancı, dileğin nedir?

            – Bu handa konaklamaya geldim. İbrahim Ethem Hz.:

            – Sen ne istediğinin farkında mısın? Burası han değil, benim sarayım. Derviş:

            – Senden evvel burda kim vardı? İbrahim Ethem Hz.:

            – Babam. Derviş:

            – Ya ondan evvel? İbrahim Ethem Hz.:

            – Onun babası.

            – Ondan da evvel. İbrahim Ethem Hz.:

            – Onun babası herhalde. Derviş:

            – Bu kadar insanın konup göçtüğü yer, han değildir de nedir? Ama istemezsen sen bilirsin. İbrahim Ethem Hz.:

            – Hey! Bekle, bekle geliyorum. Adam atını sürdü, İbrahim Ethem Hz. arkasından koşup:

            – Dur, dur. Anladım, anladım. Derviş:

            – Ne anladın? İbrahim Ethem Hz.:

            – Aradığım sensin. Artık yakanı bırakmam. Derdime derman sen olursun. Derviş:

            – Sana, ancak dermanın nerde olduğunu söyleyebilirim. İbrahim Ethem Hz.:

            – Nerde? Nerde? Derviş:

            – Senin içinde, gönlünün derinliklerinde. İbrahim Ethem Hz.:

            – Yeter, ne olur yeter. Bu acımın çaresini gösterin. Razıyım, ne olursa razıyım. Derviş:

            – Ben gidiyorum. İbrahim Ethem Hz.:

            – Dur bende geliyorum. Bekle! Derviş:

            – Bekleyemem. Ecel gelse, bekleyebilir misin? İbrahim Ethem Hz.:

            – Bir saatlik müsaade. annemin elini öpmek, ailem ve çocuklarımla vedalaşmak, vezirime veda etmek, soyunup dökünmek ve hemen koşup gelmek için bir saat beklemeni istiyorum. Derviş:

            – Pazarlıksız geleceksen gel. İbrahim Ethem Hz.:

            – Pazarlıksız öyle mi? Derviş:

            – Öyle! Hatta ciğerini söküp bırakman mümkün olsa bile. Ne duruyorsun, yaradanına dön. Sorguçlarla, tahtlarla oynama. Büyük Sultanla, büyük sultanla. İbrahim Ethem Hz.:

            – Kimsin sen? Yoksa Hızır mısın? Derviş:

            – Sana kim gibi, ne gibi görünüyorsam oyum, dedi. İbrahim Ethem Hz. koşarak geldi, annesinin elini öptü. Ailesi ve çocuklarıyla vedalaştı. Koşa koşa adamın yanına döndü. Adam kaybolmuştu. Onun insan olmadığını, kendisini ikaz için gelen melek olduğunu anladı. Bu olayın etkisi daha da artmıştı.

            – Benim canım sıkılıyor. Ben atla, tek başıma gezmeye gideceğim, dedi. Ata bindi. Birgün, atla gittikten sonra, atın dizginini üzerine atıp, yönünü memleketten tarafa çevirip, atına bir kırbaç vurdu. At son hızıyla koşarak döndü. Atın boş geldiğini görenler, İbrahim Ethem Hz.'i aramaya koyuldular bulamadılar. Çıkış o çıkış. Yolda giderken, İbrahim Ethem Hz.'nin nefsi: "Yazık ettin Sultanlığına. Mermer saraylar, kuş tüyü yataklar, cariyeler, yiyecekler." İbrahim Ethem Hz.'de: "Sen nefis misin, şeytan mı?" Nefsi: "Ne farkı var." İbrahim Ethem Hz.: "Bırakın beni, çıkın gidin içimden." Nefsi: "Bir şartla, sen saraya dönünce işte o zaman bırakırız yakanı." İbrahim Ethem Hz.: "Ayağıma dünyanın tüm hazinelerini dökseler, dünya da ebedi kalacaksın, deseler yine dönmem" dedi.

            İbrahim Ethem Hz. yolda giderken, bir çoban gördü. Nefsi: "Şimdi de teselliyi basit bir çobanda mı bulacaksın?" dedi. Çoban:

            – Merhaba! İbrahim Ethem Hz.:

            – Merhaba! Çoban kardeş. Sen, Allah'a bağlı mısın? Çoban:

            – Hamdolsun. İbrahim Ethem Hz.:

            – İçinde bir düşman olduğu ve adının da nefs olduğunu biliyor musun? Çoban:

            – Hocalar anlatıyorlar. İbrahim Ethem Hz.:

            – İçinde duymuyor musun? Çoban:

            – Benim aklım böyle şeylere ermez. İbrahim Ethem Hz.:

            – Ne mes'utsun sen. Allah, senin yolundan uçurumları kaldırmış. Çoban:

            – Sen derviş misin? İbrahim Ethem Hz.:

            – Dervişliğe özenen biri. Çoban:

            – Neymiş bu dervişlik dediğin şey? İbrahim Ethem Hz.:

            – Bir hâl. Senin haline hasret çeken bir hâl. Çoban:

            – Şurda toplanan aşıklar var. İbrahim Ethem Hz.:

            – Kim onlar? Çoban:

            – Senin gibi dervişler. Dağlarda buluşur, halleşirler. Onlara aşık derler. İbrahim Ethem Hz.:

            – Onlara söylesen, beni de aralarına kabul ederler mi? Çoban:

            – Zannetmem. İbrahim Ethem Hz.:

            – Belki kabul ederler. Söyle bir kere. Çoban sorup geldi. İbrahim Ethem Hz.:

            – Demek kabul etmiyorlar. İnşallah, inşallah bir gün meclislerine kabul ederler, dedi.

            Yolda giderken başka bir dervişle karşılaşır. Derviş;

            – Sen dağları mekan tutmuşsun. Seni bulmak ne zor. İbrahim Ethem Hz.:

            – Gel, bir kucaklayım seni, dostum, kardeşim. Senin sohbetine ihtiyacım var. Derviş:

            – Seni huzur içinde görmüyorum. İbrahim Ethem Hz.:

            – Perişanım. Derviş:

            – Neden, kimden? İbrahim Ethem Hz.:

            – Nefsimden, nefsimin zehirli nefesinden. Derviş:

            – Bunlara hatarat derler. Bu yolda düşenlerin ilk durağıdır. Sabır. İbrahim Ethem Hz.:

            – Sabredersem yük artıyor. Yük arttıkça sabredemez de altında ezilirsem ne yaparım ben? Derviş:

            – Allah "hiç bir nefse gücünden fazla yük yüklemez" diye buyuruyor. Seni ne güçlü yaratmış ki, yük üstüne yük veriyor. Şükret. İbrahim Ethem Hz.:

            – Çok zor haller geçiriyorum. Nefsim, şeytanla anlaşıp üzerime çullanıyor. İkiye bölünüyorum. Biri kâr gibi beyaz, diğeri zift gibi siyah. Zift rengine razı olsam kolay. Zifti, beyaza çevirmek istesem zor. Kalbim arada didik didik oluyor. Ne olacak halim. Derviş:

            – Zorluktan sonra kolaylık vardır. Devleti bedava vermezler. Çekeceksin, sonra devlete ereceksin. İbrahim Ethem Hz.:

            – Yalnız sana açılıyorum. Derviş:

            – Belli edersen sırra ihanet etmiş olursun. İbrahim Ethem Hz.:

            – İçimi huzura kavuşturdun. Derviş:

            – Ne yiyip, ne içiyorsun? İbrahim Ethem Hz.:

            – Ne bulursam onu. Derviş:

            – Rızkını aramıyor musun? İbrahim Ethem Hz.:

            – Aramıyorum. O beni buluyor.

 

*  *  *

 

            İbrahim Ethem Hz. bir derviş elbisesi giyip üzerindeki elbiseleri çıkardı. Arabistan'da; bir şeyhin kapısına gidip, mürid oldu. Şeyh müridlerine:

            – Bu gelen, Horasan Padişahıdır, dedi. İbrahim Ethem Hz.' ne tekkeye odun getirmesi için bir ip verdi. İbrahim Ethem Hz. gider, sırtı ile tekkeye odun getirirdi. Günler, aylar geçti. Şeyhi:

            – İbrahim Ethem Hz.'i dövün, kovun, giderken topuğuna tekme ile vurun. Bakalım ne diyecek? dedi. Çünkü İbrahim Ethem Hz.'de padişahlık kokusu vardı.

            Kibir, gurur yerine tevazu (engin gönüllülük) olması lazımdı. Bunun içinde; Şeyhi, onu müridler vasıtasıyla denetliyor. Topuğuna tekmeyle vurdular, hiç geri dönüp bakmadı. Bir daha vurdular, her vuruşları daha hızlıydı. Üçüncü kez topuğundan kan akmaya başladı. O zaman İbrahim Ethem Hz. geri döndü. Bunlara:

            – Ben biliyorum. Siz beni kızdırmaya çalışıyorsunuz. Beni öfkelendireceksiniz. Bunun için yapıyorsunuz. Ne kadar da vursanız öfkelenmem. Çünkü ben öfkeyi Horasan'da bıraktım, dedi. Şeyhine geldiler. "Böyle, böyle söyledi" dediler. Şeyhi:

            – Daha Horasan'ı unutmamış. O adam olmaz, dedi. İbrahim Ethem Hz. tekkeye geldi. Şeyhi kendisine:

            – Sen buraya yaramazsın, Horasan'a git, dedi ve kovdu. "Hem de oraya git sarayını gör" diye emir verdi. Şeyhin emri olarak, Horasan'a  döndü. Sarayına geldi. Sarayda oğlu padişahtı. "Ben İbrahim Ethem Hz.'im" dese kendini geri Şeyhine göndermeyeceklerdi. Gönlünü engin etmek için; çok yamalı elbise giymişti. Çünkü Peygamberimiz (sav) Hadis-i Şerif'te: "Yamalı giymek kalbi nurlandırır, kibiri, gururu kırar" buyuruyor. Bunun için sırtındaki hem eski, hem de yamalıydı. (Bilal Babam tarikatta çalışırken çok namaz kıldığından giydiği şalvarın dizleri delinmişti. Yenisini getirdiklerinde giymeyip fakirlere vermişti. Giydiğini de yamatmıştı. Yedi sene yamalı şalvar, ve yamalı pardüsü giymiş, pardesüsünün saçakları da aşağıya sallanmıştı. Böyle giymek çok sevaptır. Kibir ve gururu kırar. İbrahim Ethem Hz.'de aynı giymişti.) Saraydaki ziyafet bitti, herkes çekildi, gitti. İbrahim Ethem Hz.:

            – Bu gece burada yatayım, sabahtan giderim, diyordu. Hizmetçiler:

            – Seni, burada yatırmayız. Git, başka yerde yat. Buraları pislersin, dediler.

            (Seyyid Ahmed Rufai Hz. aynı riyazet devresinde aynı halde iken, hacca gittiğinde; bir zaman Medine şehrine, hacıların içine kendini koymadılar. "Buraları kirletirsin" dediler. İnsanın en fazla mahçup olacağı, kibiri, gururu en fazla kıracak şekilde giymişti.)

            İbrahim Ethem Hz.'i, hizmetçiler saraya koymayıp kovdular. İbrahim Ethem Hz.:

            – Ben bir merdiven altında da yatarım, dedi. Hizmetçiler, kendini hem dövdüler, hem de ayaklarından tutup sürüye, sürüye götürdüler, dışarı attılar. Sonra da:

            – Sen kim olursan ol, İbrahim Ethem Hz. bile olsan seni buraya koymayız, diye kapıyı kapatıp dışarıda bıraktılar. Oradan tekrar Şeyhine gitmek üzere ayrıldı. İbrahim Ethem Hz.'in saraya, evladına az da olsa sevgisi vardı. Onları hayalliyordu. Bu sefer onların sevgisi çıktı. Şeyhi "daha onda padişahlık kokusu var" dediği gerçekti. Bunu şeyhinden başkası bilmiyordu. Çünkü herkes İbrahim Ethem'in dışını şeyhi ise içini biliyordu. O kadar şanlı, ünlü, ava, zevke, sefaya, övünmeye, övülmeye düşkün olan bir Padişah ne kadar kibri, gururu kırıldı desen içinde kalıyor, kırılmıyor. Daha o saltanatın hevesliliği kokusunu ne kadar atayım dese atamıyor. Fakir olup, hiçbir şeyi olmayana atması kolay, zengin olana zordur. Bu ise şanlı, ünlü bir padişah. Ancak çok ağır ve uzun müddet ibtilalarla çalışıp atması lazım.

 

*  *  *

 

            Deniz kenarında oturmuş dikiş dikmekle uğraşırken; balıkçının biri, İbrahim Ethem Hz.'ne:

            – Diktin, niye söküyorsun? Söktün, niye dikiyorsun? Ver de ben dikeyim. Ben balıkçıyım, elim yatkındır. Seyrediyorum, uğraşıp duruyorsun, dedi. İbrahim Ethem Hz.:

            – Nefsimi meşgul ediyorum. Ben onu meşgul etmesem o beni meşgul edecek. Balıkçı:

            – Nedir şu nefs, nefs dediğin şey? Yalnız sende mi var? Senden başka bir şey mi? İbrahim Ethem Hz.:

            – Hem  benim, hem ben değilim. Balıkçı:

            – Ben balıkçıyım, benim kayığım dediğim zaman ben ayrı, kayık ayrı değil mi? İbrahim Ethem Hz.:

            – O, hem sen olursun, hem senin dışında bir sen. Balıkçı:

            – Benim aklımı karıştırma. Nefs, ruh mu yoksa? İbrahim Ethem Hz.:

            – Ruhun karşısında olan; nefs gece ise, ruh gündüzdür. Hakikatta ayağına takılmış bir kelepçe gibidir. Seni, hak yolundan geri koyar. İnsanın hem kazanmasına, hem de mahvolmasına sebep olur. Balıkçı:

            – Ne kadar derin. İbrahim Ethem Hz.:

            – Asıl derinlik onun altında. Balıkçı:

            – Anlat. İbrahim Ethem Hz.:

            – Vazgeç! Sen, Allah'a perde olanları aralamaya, kaldırmaya çalış. Parmaklarınla, dişlerinle yırt! Balıkçı:

            – Nasıl yırtılır? İbrahim Ethem Hz.:

            – Onu bir balık ağı gibi parçalamak için, heveslerden vazgeçmek, herşeyi dostun yoluna sermek lazımdır. Balıkçı:

            – Ben, İbrahim Ethem Hz. değilim ki, tacımı, tahtımı bir vuruşta yerle bir edeyim. Dağlara çekileyim, sırtımda odun taşıyayım. İbrahim Ethem Hz.:

            – Sen, İbrahim Ethem Hz.'i nerden biliyorsun? Balıkçı:

            – Herkesin dilinde onun hikayesi, saltanatını terk edişi. İbrahim Ethem Hz.:

            – Boşuna terketmiş tacını, tahtını. Meramı, dillere destan olmakmış. Gayesi yine şöhret. Ha şöyle, ha böyle şöhret. Sahtekâr Ethem Hz.! Şöhrette afet vardır, mürayi İbrahim Ethem Hz.! Balıkçı:

            – Niye bu kadar yükleniyorsun? Zavallı ne yapabilirdi? İbrahim Ethem Hz.:

            – Namsız, nişansız kalmanın, silinip gitmenin çaresine bakmalıydı. Balıkçı:

            – Bir defa Sultan olmuş, ondan sonra nasıl gizlesin kendini. İbrahim Ethem Hz.:

            – Gizlenmesini bilseydi, Sultan kürkünün içinde bile gizlenirdi. Eksik adammış. Balıkçı:

            – Öleceğiz, ama sanki hiç ölmeyecekmiş gibiyiz. Birisi ölüyor, fakat hazırlığımızda bir değişiklik yok. İbrahim Ethem Hz.:

            – Her evin bahçesine mezarlık yapılsa her baktığımız şeyde "her nefis ölümü tadacaktır" yazsa yine hakkıyla anlayamayız. Balıkçı:

            – Peki nasıl olmalı? İbrahim Ethem Hz.:

            – Son nefeste nasıl olacaksa hep öyle olmalıdır. Balıkçı:

            – Ölüm deyince; aklıma oğlum geliyor. Beş yaşında bir oğlum vardı. Şu denizin kenarında oynarken denize düştü. Günlerce aradık bulamadık. Birgün, balık ağımın içinde onu buldum. Bu iş niye böyle oldu diye annesi çıldırdı. İbrahim Ethem Hz.:

            – Sus! Mal sahibi sen misin? Kendi iraden olmadan bedavadan elde ettiklerin elinden alındığı zaman neden isyan ediyorsun? Nasıl oluyor da, Allah'a hesap sormaya kalkıyorsun? Yaratan, yaşatan, rızk veren, alan Allahu Teâlâ'dır. İsyan etmek bizim ne haddimize. Çıldıran anne bilsin ki, merhamet sahibi kendi değil, Allah'tır. Dikenli yavrusunu bağrına basan kirpiye, yuvasında çağrışan yavrularını beslemek için can siperane uçan şu kuşlara merhameti bağışlayan Rabb'im değil midir? Rahmetinin kuşatmadığı hiç bir yer kalmamışken, kendi kaybımıza üzülmeye hakkımız yok. Ona malik olanlar neden yoksun, ondan yoksun olanlar neye maliktir? Ağla, ağla. Ağlamak rahmettir. (Adam ağlıyordu.) Ağlamayan ne bilir? dedi. Balıkçı:

            – Allah'tan korkmak ve sevmek istiyorum. İbrahim Ethem Hz.:

            – Sevgiden büyük korku mu olur? Asıl sevilenden korkulur.

 

*  *  *

 

            İbrahim Ethem Hz., deniz kenarında oturmuş, elbisesinin yırtılan yerlerini dikiyordu. Saray erkanı, Sadrazam hepsi yanına geldiler. Sadrazam:

            – Sarayın, tacın, tahtın, oğlun seni bekliyor. Seni almadan dönmeyeceğiz. Sen burada ne yapıyorsun? Maksadın dervişlikse, sarayında yap. Ayrı yaşamak istiyosan, yine milletten ayrı yaşa, ama kesinlikle seni almadan gitmeyeceğiz, dedi. İbrahim Ethem Hz.; bunlara her ne kadar anlatmak istedi ise de anlatamadı. En son bunlara bir şeyler (bürhan) göstermesinin lazım geldiğini düşündü. Elindeki iğnesini, denize atti. İbrahim Ethem Hz.:

            – Balıklar! diye çağırdı. Denizin yükü bir anda balıkla doldu. İbrahim Ethem Hz.:

            – Denizin dibinden benim iğnemi bulun! Bana getirin! dedi. Balıkların hepsi denize daldı. Bir balık, ağzıyla iğneyi sudan dışarı, karaya doğru uzattı. İbrahim Ethem Hz. balığın ağzındaki iğneyi aldı. Bunlara dönerek:

            – Dünya padişahlarının hepsini bir araya getirseniz; bu şimdiki yaptığımı, yapmalarına imkan var mı? Onlar:

            – İmkansız yapamazlar, dediler. İbrahim Ethem Hz.:

            – Beni, Allah bütün mahlûkata padişah yaptı. Ben bunu da kabul etmiyorum. Sizin teklifinizi kabul eder miyim, dedi. Kalktı yürümeye başladı. Sadrazam:

            – Nereye gidiyorsun, İbrahim Ethem Hz.? İbrahim Ethem Hz.:

            – Uzaklara, çok uzaklara. Sadrazam:

            – Sarayda istediğin gibi yaşardın. İbrahim Ethem Hz.:

            – Saray! Sonunda saraya geleceğim. Sadrazam:

            – Geleceksin demek? İbrahim Ethem Hz.:

            – Evet, içine yalnız beyaz gömleklilerin alındığı, toprağa uzatılıp kalıbının çıkarıldığı, boyuna göre yer verildiği saraya geleceğim, böceklerin nöbet tuttuğu, havanın ve ışığın bile girmediği daracık toprak saraya sonunda elbette geleceğim.

 

            Ağla gözüm ağla, gülmezem gayru,

            Gönül dosta gider, dönmezem gayru.

 

                                   Hitamında bana, bin kez ölürsem,

                                   Anda ölüm olmaz, ölmezem gayru.

 

            Yansın canım yansın, aşkın oduna,

            Aksın kanlı yaşım, silmezem gayru.

 

                                   Gönlüm aşkı ile tâ kül olunca,

                                   Boyandım rengine solmazam gayru.

 

            Beni irşad eden Mürşid-i Kâmil,

            Yeter bir el dahi almazam gayru.

 

                                   Varlığım yokluğa değişmişem ben,

                                   Bu gün cana başa kalmazam gayru.

 

            Fenadan bekâya göç eder olduk,

            Yöneldim şol yola dönmezem gayru.

 

*  *  *

 

            Yine yollarda giderken; bir adama un çuvallarını taşımasına yardım eder. Adam:

            – Çok garip bir adamsın, un çuvalını değirmenden sırtlayıp getiriyorsun. Üstelik bize dua ediyorsun. Söyle kimsin sen? Nerdensin, nereye gidersin? İbrahim Ethem Hz.:

            – Belh tarafındanım. Nasipse hacca giderim. Adam:

            – Demek Belh'tensin. İbrahim Ethem Hz.'in beldesinden. İbrahim Ethem Hz.:

            – İbrahim'i sende mi duydun? Adam:

            – Onu duymayan var mı? Adam bir vuruşta tahtını devirdi, halkın arasına girdi. Fakat bazıları karşı çıkıyorlar. Hükümdarlığı niye bıraktı, diyorlar. İbrahim Ethem Hz.:

            – Doğru söylerler. Ama hükümdarlık babadan kalmaz insana. Resûlullah'ın halifeleri, biatla halife olmuşlardır. Bu bir fıtrat işi. İbrahim Ethem Hz. dost olmak için kendine göre olanı seçti. Adam:

            – Nasıl dost olunur? Burda da bazı dervişler var. Onlarda senin gibi konuşuyorlar. İbrahim Ethem Hz.:

            – Dost olmanın şartı; Kur'an ve sünnetin muhafazasıdır. Adam:

            – Tasavvuf dediğiniz bu mu? İbrahim Ethem Hz.:

            – Tasavvuf derler, tarikat derler, aslı ihsândır. Adam:

            – İhsân ne demek? İbrahim Ethem Hz.:

            – İhsânın ne olduğu Resûlullah'a sorulunca: "İhsân; sanki Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmektir." buyurdu. Her ne kadar sen Allah'ı görmüyorsan da şüphesiz O seni görüyor. Adam:

            – Benim gördüklerim hep kıssa, keramet anlatır. İbrahim Ethem Hz.:

            – Bilmiyorum, bilmiyorum ne anlatırlar. Allah ve Resûlü'nün koyduğu ölçüleri aşmak, onların yerine ölçüler koymak kimsenin hakkı değildir. Allah'ın gösterdiği istikâmet üzre olmaktan büyük keramet olmaz. Adam:

            – Ne güzel. İbrahim Ethem Hz.:

            – Resûlullah'ın ahlâkıyla ahlâklananda artık bir savaşçıdır. Kanaatte en çok, hayırda en çoğun uc noktasıdır. Her savaşta en önde. Cahiliyye yönetimlerinde, omuzlarındaki yükün bilinciyle gece fert, gündüz devlet olan, müslüman ismiyle ölmeyi, o isimle dirilip, hesap vermeyi arzulayan bir er kişidir. İbrahim Ethem Hz. dergaha gelir.

            İbrahim Ethem Hz.'ne, başkaları her ne kadar gelip minnet ettilerse de gitmedi. En sonunda; bunu getirmesi için oğlunun dergaha gitmesi lazımdı. Bu sefer oğlu geldi. İbrahim Ethem Hz. yine sırtıyla odun getirmişti. Oğlu karşıdan geliyordu.

 

            (Sünen-i Nese-i, Cild 5-6, Hadis No: 2579)

            Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra): Resûlullah (sav)'in şöyle buyurduğunu naklediyor:

            – Kuvvet ve iradesiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki, sizden birinin ipini alarak sırtına, odun taşıması, Allah'ın kendisine lütfettiği bir adama gelip versin, vermesin ondan istekte bulunmasından daha hayırlıdır.

 

            Çünkü hem kibir, gurur kırılıyor. Hem nefse zor geliyor, hem de diğer birinin minneti altında kalmıyor. Kur'an-ı Kerim'de bir çok âyette: "Onların minneti altında kalırsınız" dediği odur. Allah'ında en fazla hoşuna gidiyor.

            Oğlu, babasını o vaziyette görünce kaside söylemeye başladı.

 

            Tahtı tacı Horasan'da,

            Malı mülkü koyup anda,

            Onsekiz yıl gelip bunda,

            Odun çeken babacığım.

 

                                   Hakk'ın ibretine bakıp,

                                   Anın hasretine yakıp,

                                   Boğazına ipi takıp,

                                   Odun çeken babacığım.

 

            İki aylık koyup gelip,

            Eve gidemeyip kalıp,

            Devrişlerin donun giyip,

            Odun çeken babacığım.

 

                                   Anamın hasretine bak,

                                   Senin için kılar firak,

                                   Gelip bunda yalın  ayak,

                                   Odun çeken babacığım.

 

            Gelip Mekke'nin eline,

            Asasın almış eline,

            Sokup baltasın beline,

            Odun çeken babacağım.

 

                                   Beni öksüz, yetim koyup,

                                   Hakk emrine mutî olup,

                                   Kalkıp andan bura gelip,

                                   Odun çeken babacığım.

 

            Hakk'ın îbretini görüp,

            Kalkıp onda yola girüp,

            Hakk emrine boyun verüp,

            Odun çeken babacığım.

 

 

            Çok acıklı olarak bu kasideleri sonuna kadar dinleyen İbrahim Ethem Hz.leri kalbine evlat şefkati, sevgisi düşmüş oğlunun israrına, sözüne dayanamayacağını biliyordu. Tekkeden, Şeyhten, müridlerden ayrılmayı da istemiyordu. "Beni burdan ayıracak" diye elini havaya kaldırıp, "Ya Rabbi bu çocuğun israrına ben dayanamayacağım, canını şimdi al" diye dua etti. Çocuk kurşunla vurulmuş gibi yere düştü ve can verdi.

 

            Hadis-i Şerif:

            Manâ'sı: Siz Allah için dost tutun. Malınızdan, canınızdan, evladınızdan her şeyinizden fazla onu sevin.

 

            Peygamberimiz (sav), Hz. Ömer'e de:

            – Beni canından ziyade sevmedikten sonra tam kâmil mü' min olamazsın, buyurdu.

            İbrahim Ethem Hz.; oğlunu, canından fazla seviyordu. Ona, on sekiz yıldır (sene) hasretti.

 

            Hadis-i Şerif:

            Manâ'sı: İki sevgi bir kalpte (gönülde) olmaz.

 

            Buna göre sevgi ikileşti. Bir evlat sevgisi, biri de tarikat sevgisi. "Evlat sevgisi galebe çalarda, beni tekkeden, Şeyhimden ayırır" düşüncesiyle ellerini havaya kaldırdı, dua etti. Oğlunun ölüsünün başına gelip, oğlunun başını dizinin üstüne alıp, şu kasideyi söylemeye başladı:

 

            Baba arzulayıp gelen,

            Bu halime mutî olan,

            Ata okuna uğrayan,

            Yetim oğul, garip oğul.

 

                                   Anan hasretini çeksin,

                                    Gele deyû yola baksın,

                                   Baban firgatına yansın,

                                   Yetim oğul, garip oğul.

 

            Beni arzulayıp geldin,

            Ata okuna uğradın,

            Bu dertli bağrımı deldin,

            Yetim oğul, garip oğul.

 

                                   Baban derviş donun giydi,

                                   Malı mülkü sana verdi,

                                   Bugün hep ellere kaldı,

                                   Yetim oğul, garip oğul.

 

            Baban derviş donun giydi,

            Eller bütün bize kaldı.

            Firağın ciğerim deldi,

            Yetim oğul, garip oğul.

 

                                   Tacı sıfatına girdin,

                                   Gelip bu diyara erdin,

                                   Şahlığını ele verdin,

                                   Yetim oğul, garip oğul.

 

            Ne oldu bunda gelmesen,

            Arayıp beni bulmasan,

            Dertli bağrımı delmesen,

            Yetim oğul, garip oğul.

 

                                   Seni evde dura derdim,

                                   Tahtımda otura derdim.

                                   Muradını ele verdin,

                                   Yetim oğul, garip oğul.

 

            Anan aklını yitirsin,

            Hasretin dile getirsin,

            Tahtımızda el otursun.

            Yetim oğul, garip oğul.

 

                                   Beni dervişlere sordun,

                                   Oduna gittiğim bildin,

                                   Yüreğim delik delik deldin,

                                   Yetim oğul, garip oğul.

diye söyler.

 

*  *  *

 

            Şeyhi İbrahim Ethem Hz.'i Belh şehrine gönderdi. İbrahim Ethem Hz.; şehre gelince kendi kendine: "Belh şehri! Az daha avcıyı avlatan şehir. Çektin beni işte geldim. Uzun yıllar sonra, beli bükük, ünsüz, nişansız". "Camide namazımı kılar, yağmurlu geceyi de geçiririm" diyerek camiye girdi. Namaz kılarken, müezzin:

            – İhtiyar! Bir saattir başında bekliyorum. Senin namazın bitmez mi? Kalk çabuk, camiyi kapatıyorum. İbrahim Ethem Hz.:

            – Ben, burada sabahlasam olmaz mı? Müezzin:

            – Haydi kalk, bu camiyi İbrahim Ethem Hz. yaptırdı. Her gelen kılıksız burada sabahlasa burası han olur. Haydi kendine başka biryer ara, dedi. İbrahim Ethem Hz.'i kimse müsafir almayınca geceyi geçirmek için külhancının yanına gitti. İbrahim Ethem Hz.:

            – Esselamü aleyküm. Külhancı:

            – Aleyküm selam ve Rahmetullah. İbrahim Ethem Hz.:

            – Şurda bir kenarda sabahlamama izin verir misiniz? Külhancı bir müddet cevap vermez. Daha sonra:

            – Şöyle oturup ısının, ıslanmışsınız. Sırtınızdakileri çıkartın. Size bir şeyler getireyim. Rengin de sararmış, ateşine bakayım. Sen hastasın galiba! İbrahim Ethem Hz.:

            – Bir şeyim yok, şimdi geçer. Külhancı:

            – Niye bu kadar ıslandın? Sığınacak bir yer bulamadın mı? İbrahim Ethem Hz.:

            – Geçici sığınaklarda gözüm yok. Ebedi kalacak yerin hazırlığındayım. El attıkça kayıp kayıp gidenlerden sıyrılmak sevdasındayım. Külhancı:

            – Bu hikmet dolu sözler, hazırlanıp söylenen cinsten değil. Siz önden yürüyenlerden, velilerdensiniz. İbrahim Ethem Hz.:

            – Bazıları veli, bazıları da deli derler. Yıllardır söylenenlere alıştım. Külhancı:

            – Yönel Allah'a, seni habersiz sansınlar. Ne güzel hâldir ki, o hâl. Sen akıllı ol, seni deli sansınlar. Sizden nasihat istiyorum. "Yok" deme sakın, mü'minlerin birbirleri üzerindeki hakları vardır. İbrahim Ethem Hz.:

            – Sabır, sabır, sabır. Allah'ın emirlerini yerine getirmede sabır, yasaklarından sakınmada sabır. Ve karşılaşılan her türlü zorluğa da sabır! Bir soru da ben sana sorayım. Dikkatimi çekti, size selam verdim aldınız. Sonra işiniz bitinceye kadar benimle hiç ilgilenmediniz. Şimdi de bu kadar ilgi gösteriyorsunuz. Bunun hikmeti nedir? Külhancı:

            – İşimi bitirmeden sizinle hemen ilgilenseydim, geç kalınmasından dolayı iş sahibinin hakkına riayet etmemiş olacaktım. Aldığım para da haram olacaktı. İbrahim Ethem Hz.:

            – Çok iyi, çok güzel. Siz mübarek birisiniz. Külhancı:

            – Estağfirullah. İbrahim Ethem Hz.:

            – Size bir soru daha sorabilir miyim? Külhancı:

            – Tabii. İbrahim Ethem Hz.:

            – Yaptığınız duaların hiç kabul edilmediği oldu mu? Külhancı:

            – Bu soruyu cevaplamamam lazım. Fakat söz verdim. Hamdolsun her duam kabul edildi. Ama bir duam var henüz kabul edilmedi. İbrahim Ethem Hz.:

            – Kabul edilmeyen duanız nedir? Külhancı:

            – İbrahim Ethem Hz.'i görmek, onunla sohbet etmek, dedi. Aniden İbrahim Ethem Hz. rahatsızlandı. Külhancı:

            – Gel başını dizime koy, dedi. İbrahim Ethem Hz.:

            – Sen öyle birisin ki, senin duan için Allah, İbrahim Ethem Hz.'i tahtından indirip, süründüre süründüre yanına getirir. Senin kucağında ruhunu alır, dedi ve ruhunu teslim etti. Külhancı:

            – İbrahim Ethem Hz.! İbrahim Ethem Hz.! Gitti. Kalû innâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn.

 

*  *  *

 

            Hz. Pir Şeyh Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrehu Aziz:

            – Ben, İbrahim Ethem Hz.'in zamanında olsaydım; ona tacını, tahtını terkettirmeden seyyahlıkta geçireceği halleri on sekiz sene sırtıyla odun çektiği, o ibtilâları manen geçirtir, kendini sarayında irşad ederdim, buyurdu.

 

            Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

            Hani bunca Evliya yüz bin Peygamber yatar,

            Cennette buğday yiyen, gaflet gömleğin giyen,

            Kâbe'ye bina kuran Adem Peygamber yatar.

                                                                                 

                                   Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

                                   Hani bunca evliya yüzbin Peygamber yatar.

 

            Ol Tur Dağına çıkan, Mevlâ ile söyleşen,

            Binbir kelimat kuran Musa Peygamber yatar,

            Ol şahin gibi duran, devlere hüküm kılan,

            Tahtını yel götüren, Süleyman Peygamber yatar.

 

                                   Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

                                   Hani bunca evliya yüzbin Peygamber yatar.

 

            Ol bezirgana satılan, kuyuya tutsak atılan,

            Yakub Peygamber oğlu Yusuf-u Kenan yatar,

            Arkasıyla kum çeken, göz yaşıyla yoğuran

            Kâbe'ye bina kuran Halil İbrahim yatar.

 

                                   Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

                                   Hani bunca evliya yüzbin Peygamber yatar.

 

            Kurban için emir alan, emre itaat eden,

            İbrahim Halil oğlu İsmail kurban yatar,

            Buraka binip giden, Arş-ı Âlâ'yı seyreden,

            Varuben Hakk'ı gören Hz. Muhammed yatar.

 

                                   Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

                                   Hani bunca evliya yüzbin Peygamber yatar.

 

            Hayber Kalesini alan, Zülfikar'ını çalan,

            Kafiri ateşe yakan, ol Ali aslan yatar,

            Ali'nin nesilleri Kur'an okur hep dilleri,

            Fatıma'nın oğulları Hasan ile Hüseyin yatar.

 

                                   Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

                                   Hani bunca evliya yüzbin Peygamber yatar.

 

            İğnesin denize atan, balıklara çıkartan,

            Tahtın tacın terkeden İbrahim Ethem Hz. yatar,

            Gündüzleri saim, geceleri kaim olan,

            Evliyalar arifi Bayazıd-ı Bestami yatar.

 

                                   Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

                                   Hani bunca evliya yüzbin Peygamber yatar.

 

            Hakikat erenleri geçti dünyadan herbiri,

            Konya'da ol Hüdavendigar Mevlâna yatar,

            Çoktur Hakk'ın has kulları, fikir eyle hep bunları,

            Zikreyle Erenleri görürsün nice Sultanlar yatar.

 

                                   Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

                                   Hani bunca evliya yüzbin Peygamber yatar.

 

            Vücudunu kurt yiyen, kurt yedikçe şükreden,

            Belalara sabreden Eyyüb Peygamber yatar,

            Balık karnında iken deryaları seyreden,

            Kabak köküne yaslanan Yunus Peygamber yatar.

 

                                   Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

                                   Hani bunca evliya yüzbin Peygamber yatar.

 

            Ol Allah'ın Habibi, dertlilerin tabibi,

            Enbiyalar serveri, Resûl Muhammed yatar.

            Yunus sende ölürsün, kara topraklara girersin,

            Mürşidlerin ulusu ol Emre Sultan yatar.

 

                                   Hor görme toprağı toprakta kimler yatar,

                                   Hani bunca evliya yüzbin Peygamber yatar.

 

 

            İbrahim Ethem Hz.'ne:

            – Allahu Teâlâ "Bana dua edin, ben size icabet eder ve dualarınız kabul ederim." buyurduğu halde, nasıl olur da bizim yaptığımız dualar kabul olmuyor? diye sorarlar. İbrahim Ethem Hz.:

            – Çünkü sizin kalpleriniz yedi haslet üzerine ölmüştür, onun için dualarınız kabul olmaz, demiş ve yedi hasleti şöyle anlatmıştır:

            1. Allah'ı bildiniz, fakat emirlerine itaat etmemekle, hakkını yerine getirmediniz.

            2. Kur'an'ı okudunuz, fakat mucibiyle amel etmediniz.

            3. Peygamberi sevdiğinizi iddia ettiniz, fakat sünneti ile amel etmediniz.

            4. Allahu Teâlâ: "Şeytan sizin için büyük bir düşmandır, onu düşman tanıyınız."(Sûre-i Fatır, âyet 6.) buyurdu, siz ise dilinizle düşman tanıdığınız halde işinizle tamamen ona uydunuz ve isyan ettiniz.

            5. Cehennemden korktuğunuzu iddia ettiğiniz halde, bütün kuvvetinizle, işinizle kendinizi cehenneme attınız.

            6. Cenneti sevdiğinizi iddia ettiğiniz halde, cennet için hazırlanmadınız.

            7. Sabahleyin kalkınca kendi kusurlarınızı arkaya attınız. Başkalarının kusurları ile meşgul oldunuz. Bu suretle Rabbinizi kızdırdınız. Duanız nasıl kabul olsun, der.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU