ŞEYH MUHİDDÎN-İ ARABÎ (Rahimehullah)

 

 

            Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz, Seyyid Ahmed-ür Rîfâi Hz. nin yaptığının bir benzerini yapıyor. Ama onda dîn meselesi, bütün kâfirlerle müslümanların dînen karşılaşmaları var. Onun için zaruret karşısında yapmış oluyor. Şöyle ki:

            O zamanda Mısır'da bir padişah vardı. Bu padişah kendo hükmettiği topraklarda her dînden, her milletten âlim topladı. Bunlara dedi ki:

            – Kesinlikle benim hükmettiğim yerde bir inanç,  bir dîn, tek bir düşünce olacak. Hepinizi falan ayın falan gününde âlimlerinizi davet ediyorum. Benim de bir görüşüm var diyenlerin hepsi gelsin. Hangi dînden olursa olsun,  hepinizi huzurumda karşılıklı imtihan edeceğim. Hangi dîne mensup âlimler haklı çıkarsa, diğer dînlerin ve görüşlerin hepsini iptal edip, o dîne girmeleri için hepsine zor kullanacağım. Bana karşı gelip, "Dînimi bırakmam" diyen herkesi astırırım, kestiririm. Benim felan yerde bir âlimim vardı o daha iyi bilirdi. O gelseydi daha iyi olurdu. Ben haklı çıkardım demeyin. Bu imtihan gününden evvel nerede âlimleriniz varsa toplayın. O gün sarayıma gelin, dedi. O gün bütün dînlerin âlimleri sarayda toplandılar. Diğer dînler hep birleşmişler, evvela İslâm dînini saf dışı edebilmek için hepsi fikir birliğine vardılar. İslâm dînine ait bütün âyet, hadîs kitaplarını toplayıp incelediler. Bir hadîs buldular. "Ulemâi ümmetî ke Enbiyâ-i Benî İsrâil"

            Manâ'sı: Benim ümmetimin uleması Benî İsrâil Peygamberleri gibidir, dediği hadîsi göstererek bu hadîs sahih midir? (doğru mudur?). Hocalar:

            – Doğrudur.

            – Siz de ûlema değil misiniz? Hocalar:

            – Evet. Öyleyse Benî İsrâil peygamberleri olan Îsâ (as), Mûsâ (as) kabirdeki bayat ölüyü dirilttiler. Siz de diriltin. Ölmesinin üzerinden asırlar geçmiş olması lâzım. O zaman biz de, sizin dîninize dönelim. Hocalar:

            – Bu hadîste; "Peygamber gibidir" diyor, "Peygamberdir" demiyor diye itiraz ettilerse de Padişah:

            – Ya ölüyü diriltirsiniz, ya da İslâm dînini terkedersiniz, yahut hepinizi astırırım. Hocalar bir itiraz yapamadılar. Ancak Padişahtan:

            – Kırk gün bize müsâade et, biz ona göre hazırlık yapalım, diriltecek adamı bulalım, diye müsâade aldılar. Otuz dokuz gün oldu. Hocalar çok telaşlı yarın padişahın huzuruna çıkmaları lâzım. Şam'da, Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hazretlerine bu hâl ayan oluyor. Muhiddîn-i Arabî Hazretleri, Mısır'da bunu yapacak âlim olmayacağını hesap edip hocaların padişahdan aldığı kırk günlük mühletin otuz dokuzuncu gününün akşamı Mısır'a geliyor. Hocalar çok telaşlı. Hocalara soruyor:

            – Bu telaşınız nedir? Hocalar anlatıyorlar:

            – Padişah, bize ölü diriltin diyor. Yoksa İslâm dînini terkedin, diye sıkıştırıyor. Biz kırk gün mühlet aldık. Yarın padişahın huzuruna çıkmamız lâzım. Ölüyü diriltemeyeceğimize göre ya hepimiz asılacağız, ya dînimizi terk edeceğiz. Ya da biz geri çekilip, bir kişiyi padişaha gönderebilmemiz lâzım. Asılırsa o asılsın; buna da bir kişi çıkmadı. Mecburi hepimiz gideceğiz. Bunun için telaşlıyız diyorlar. Muhiddîn-i Arabî Hazretleri diyor ki:

            – İçinizden bir kişi çıksa, şu sıkışık zamanda kendînde o hâl olmasa bile, Allah (cc) o hâli ona verip bu dîni mübini kalkındırmaz mı? Ölüyü diriltecek olan siz değilsiniz, Allah (cc)'dır. Bu dînde Allah (cc)'ındır. Kendi dînini batırır mı? Allahu Teâlâ kendi dînini batırmayacağına göre, Allah (cc) ölüyü diriltmez mi? Siz neden korkuyorsunuz? Hocalar diyorlar ki:

            – Uzun sözün kısası sen padişahın karşısına çıkıp da, ben yaparım diyebilir misin? Muhiddîn-i Arabî:

            – Bunu ben derim, kolay ama neden siz diyemiyorsunuz dediyse de hocalardan ses çıkmadı. Kendi kendilerine konuşup dediler ki, bir deli bulduk, Padişaha götürürüz. Padişah ne yaparsa yapsın. Çünkü Şeyh Muhiddîn-i Arabî eski, yamalı derviş abası giymiş, kendi kendini bildirmiyordu. Padişahın huzuruna getirdiler.

            – İşte bu adam ölüyü diriltecek, bulduk; dediler.  Papazlar dediler ki:

            – Senin bayat ölü diriltmen lâzım. Ölmesinin üzerinden asır geçmesi lâzım. Muhiddîn-i Arabî:

            – Farketmez, diriltilecek mezarı siz seçin, sonunda itiraz etmeyin, ne kadar bayat olursa olsun, dedi. Papazlar, Muhiddîn-i Arabî'nin çok sert konuşmasından korktular. "Bir kabir gösteririz. Ya diriltirse o zaman işimiz zor olur. Biz, Padişahdan mühlet alalım. Daha zorunu bulalım." diye Padişahdan mühlet aldılar. Konuştular, uzun boylu tartıştılar. En son "Mûsâ (as) Tur dağında bir söz ile kırk beyi öldürdü. Dua ile hepsini diriltti. Bu ölü diriltmeden daha zordur. Kırk kişiyi bir sözle öldürsün. Öldürdüğüne tamamen kanâat getirelim sonra geri diriltsin". (Çünkü Mûsâ (as) bunu böyle yapmıştı.) İşte Muhiddîn-i Arabî'ye:

            – Sen, bunun aynısını yapacaksın. Bir sözle bizim seçtiğimiz adamların hepsini öldür. Bir sözle hepsini dirilt. Öldüğüne biz iyice kanâat getirdikten sonra dirilteceksin. Belki bayılmış olabilir. Muhiddîn-i Arabî Hazretleri:

            – Farketmez, öyle olsun, diri ölsün, siz iyice öldüğüne kanâat getirin, sonra geri dirilsin. Bunlar kırk kişi seçtiler. Bunları öldür ve dirilt, dediler. Muhiddîn-i Arabî:

            – Bu zamana kadar sizin sözünüzün hepsine peki dedim. Bundan sonra şartı ben koşacağım. (Padişaha dönerek dedi ki:) Bu dedikleri olursa hiç bir itiraz etmeyip hepsi İslâm dînine döneceğine dair sağlam bir senet yaptıralım. (Padişah için) sen de bize teminat vermen lâzım. Hepsini İslâm dînine döndüreceğine, aksini iddia edenlerin hepsini astıracağına dair senin de yazılı bir ferman vermen lâzım. Sen onu yaz bana ver. İkincisi şehrin meydan yerine bir oda yaptıracaksın. O da yüksek yerde olacak her tarafı cam olacak. Ölmesini de dirilmesini de herkes görecek. Bütün her yere ilân edeceksin. İtiraz edenlerin hepsinin gelip gözü ile görmesi làzım. Sonra ben de itiraz kabul etmem, dedi. Padişah emir verdi. Şehrin en geniş meydanına yüksek bir yere bir oda yapıldı. Her tarafı cam olan oda bitti. Muhiddîn-i Arabî tekrar Padişah'a dönerek:

            – Bunlara söyle bilgin adamlarının hepsini getirsinler, odanın içini iyice kontrol ettirsinler. Odanın içinde bayıltacak, öldürecek herhangi bir şey var mı? Varsa söylesinler. Yoksa sonunda itiraz etmeyeceklerine dair ellerinden yazılı senet alınsın, dedi. Padişah emretti. Onlar geldiler. Odayı tamamen kontrol ettiler. Odanın içinde insan sağlığına zararlı hiç bir şey olmadığına dair rapor tuttular. Bu raporların bir nüshasının aynısını Muhiddîn-i Arabî Hz. yanına aldı. Odanın anahtarını da yanına aldı. Papazlara dönerek:

            – Şimdi ölmek isteyenler içeri girsin, dedi. Kırk kişi içeri girdi. Kapıyı kilitledi. Muhiddîn-i Arabî secdeye kapandı ve çağırdı:

            – (Mûtû bi iznillâh) "Ölün Allah'ın izni ile" dedi. Hiç birisi ölmedi. Yine secdeye kapandı. Yine çağırdı:

            – (Mûtû bi iznillâh) "Ölün Allah'ın izni ile" yine ölen olmadı. İşte o zaman Allah (cc), Muhiddîn-i Arabî'ye tecelli etmişti. Kitabımızda; "Ateş içerisinde kızaran demir gibi olur", dediğimiz olmuştu.

 

            (Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2042)

            Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre: Resûlullah (sav):

            – Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurdu: Her kim beni tanıyan ve ihlâs ile bana ibâdet eden bir kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilân ederim. Bana kulum hiç bir şey ile yaklaşamaz, ancak kendisine farz kıldığım şeyleri sevmesiyle yaklaşır. Her zaman kulum bana nâfile ibâdetleriyle de yaklaşmak ister. Nihâyet ben ona muhabbet ederim. Artık ben kulumu sevince onun işidir kulağı, görür gözü, tutar eli, yürüyen ayağı mesâbesinde olurum. (Ve bu âzâlarıyla husûlünü arzu ettiği bütün dilekleri veririm.) Diliyle de her ne isterse muhakkak onları da ihsân ederim. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu siyânet ederim. Ben yapmasını dilediğim hiç bir şey hakkında (mü'minin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi) tereddüt etmedim. (Fakat bunda) kulum ölümü hoşlanmıyordu. Ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum.

 

            Muhiddîn-i Arabî hazretleri kendîni kaybetmiş:

            – (Mûtû bi izniy) Yani "Ölün benim iznimle" deyince hepsi yıkılıp öldü. Kendisi kapıyı kilitleyip papazlara dönerek:

            – Şimdi sizin kalbiniz kanaat getirinceye kadar bekleyeceğim, dedi. Kendisi de ayrıldı. Hiç ortada görünmez oldu. Birkaç gün sonra ölüler şişti, koktu. Daha sonra patladı. Oralardan pis kokudan geçilmez oldu. Papazlar gelip gidiyorlar. Muhiddîn-i Arabî Hz.ni, Padişaha şikâyet ediyorlar:

            – Bu adam bunları öldürdü. Bunların dirilmesine imkân yok. Hepsi en kıymetli adamlarımızdı. Sen bu adamı buldur. Bunları çabuk diriltsin. Padişah:

            – Bunlar bu odaya niçin girdiler?

            – Ölmek için girdiler.

            – Bu da sizin isteğinizle oldu. Bunu siz çıkardınız. Ölmek için giren ölür. Siz, öldüremez öldürürse, diriltirse onun dînine tâbi olacağız dedîniz, dediyse de, papazlar:

            – Bunlar patladılar, dirilmelerine imkân yok, koktular, çürüdüler, diye iddia ediyorlar. Kırkıncı gün oldu. Muhiddîn-i Arabî geldi.

            – Bunları çabuk dirilt, dediler. Çünkü dirileceğine kanâat getiremiyorlar, inanamıyorlardı. Muhiddîn-i Arabî:

            – Şimdi dirilirse bayıldı, ayıldı diyeceksiniz, inanmayacaksınız. Bir senet de bunun için yapalım.

            – Bunlar öldü dirilmez, bayılmadı, diye senedi yaptılar. Padişah şahit oldu. Senet yapıldı. Yine Muhiddîn-i Arabî secdeye kapanıp:

            – "Dirilin, Allah'ın izni ile" diye çağırdı. Dirilen yok. Yine:

            – "Dirilin, Allah'ın izni ile" diye çağırdı. Yine dirilen yok. Yine Tecellî-i İlâhi kendisine gelmişti.

            – "Dirilin, benim iznimle" diye çağırdı. Hepsi doğruldular, oturdular. Sonra ayağa kalktılar. Odanın kapısı açıldı. Hepsi:

            – Biz öldük, mahşeri, mizanı gördük. İslâm dîni doğru, gerçek Hakk dînidir. Biz İslâm dînine döndük. Siz de dönün diye çağırdılar. Hepsi de şehâdet kelimesi getirip müslüman oldular. Artık hocalar serbeste çıkınca; "Muhiddîn-i Arabî için "Dirilin, benim iznimle" dedi. Allah'a şirk koştu. Bu söz caiz değildir", diye yeniden itirazda bulundular.

 

                        Söyle hocam nedir senin bildiğin,

                        Kara tren gider duman gördüğün,

                        Gözüme gidiyor duman dediğin,

                        Zamane hocası bilemez hocam.

 

                                               Katarı düzmüşte döşemiş rayı,

                                               Dağ tepe demez de hem geçer çayı,

                                               Elli sene gitsen de bir arpa boyu,

                                               Fazlasını gidersen öleyim hocam.

 

                        Bunlar Allah deyip zikre girince,

                        Akıl baştan gider bir silkinince,

                        Sende eşiklikte bunu görünce,

                        Kıvırın burnunu, beğenmen hocam.

 

                                               Boşuna uğraşma sen binemezsin,

                                               Kuş olsan kanatlı yetişemezsin,

                                               Aşk ile yanıp da tutuşamazsın,

                                               Aşığın aşkından anlaman hocam.

 

                        Hocam bilir misin ilm-i Hikmeti,

                        Kitabı açan da eden sohbeti,

                        Her gün bine çıksa namaz rekâtı,

                        Gene de bunlara eremen hocam.

 

                                               Resûlun gözüme bakın dediği,

                                               Hırkasın gönderip giysin dediği,

                                               Deve arkasında hurma yediği,

                                                Karani Veysel de bu yolda hocam.

 

                        Bir bakışta kırk ölüyü dirilten,

                        Bakışında rahman tecellî eden,

                        Cehenneme köprü ayağın eden,

                        Pîrlerin Pîr'i de bu yolda hocam.

                                                           Süleyman KUTLUBAY

 

            "Bir bakışta kırk ölüyü dirilten", biraz evvel yazdığımız Muhiddîn-i Arabî'nin diriltmesidir. "Cehenneme köprü ayağın eden", o da Pirimiz Şeyh Abdulkadir-i Geylânî Hz.nin kendisine Tecellî-i ilâhi geldiğidir. "Yürüyen ayağı ben olurum" dediği, Hadîs-i Kudsi: "Yürüyen ayağı Allah'tan olur" demektir. O ayak, Allah (cc)'ın kudreti ile olunca, Hz. Pîr'de "Cehennemin üzerine ayağımı köprü yaparım" dediği zâhir ayağı değil, o ayağıdır.

 

*  *  *

 

            Hindistan'dan üç âlim gelmişti. Hiç kimse bu âlimlerin sorusuna tatmin edici bir cevap verememişti. En son Şam'da Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.ne gitmelerini, ondan başkasının kendilerini tatmin edemeyeceklerini söylediler. Bunlar padişahtan ve zindancıdan müsaade alarak zindanda yatan  Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.ne geldiler ve sordular:

            – Allah (cc), Kur'ân-ı Kerim'de; Peygamberimiz (sav), Hadîs-i Şeriflerinde üç şeyi çok mühim tutup bunları yapanların çok büyük mükâfât kazanacaklarını söylüyor.

            1. Hakîki İyilik,

            2. Hakîki Sabır,

            3. Hakîki Kanâat.

 

            Peygamberimiz (sav)'nin kanâat hakkındaki:

 

            Hadîs-i şerîfi:

            Manâ'sı: Kanâatlı adam aziz, yüksek adam olur. Kanâatsız adam daima hor olur, küçük görülür.(H. Muhammed Bilâl-i Nadirî Hz.lerinin vaaz bandından alınmıştır.)

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 512)

            Manâ'sı: Kanâat tükenmez bir hazinedir.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3516)

            Manâ'sı: En iyi yemeğiniz, soğuk ve tatlı olan yemektir, en iyi içecekleriniz de soğuk ve tatlı olandır.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4031)

            Manâ'sı: Enes bin Malik (ra)'den:

            Sevabın çokluğu belânın büyüklüğüyle beraberdir. Allah bir toplumu sevdiği zaman şüphesiz onları (sıkıntı, musibet ve belâlarla) imtihan eder. Artık kim bir (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) rıza gösterirse Allah'ın rızası (ve bol sevabı) o kimseyedir. Kim de (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) öfkelenir (ilâhi hükme rıza göstermez) ise Allah'ın gazabı (ve azabı) o kimseyedir.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4032)

            Manâ'sı: İbn-i Ömer (ra)'den:

            Halk arasına girip de eziyetlerine sabreden müminin sevabı, halk arasına girmeyen ve onların eziyetlerine sabretmeyen müminin sevabından daha fazladır.( Tirmiz-î, Nevev-î de rivayet etmiştir.)

 

            Halk arasına girip, onların ezâ ve cefâlarına sabreder, onları eğitir, kötülükten, küfürden hidâyete erdirir. Yani vaaz eder, yaptığı vaaz kurşun gibi tesir eder. Yanına gelenlere muhakkak bid'atı, küfür ve masiyeti terkettirir. İbâdete yöneltir. Hasılı onların geçmişleri kötüdür, yanına devam ettiği müddetçe, iyiliğe, nûra, rahmete gider. Bir âlimde var ki; söyler söyler sözü dinlenmez, herkes bildiğinden geri kalmaz. O, âlim değildir! Nâsın içine karışmış, onları kötülükten iyiliğe çekiyorsa, evinde çalışıp, dışarıya çıkmayan ibâdetçilerden çok hayırlıdır. Kendisi söylüyor, söylüyor; vaazını, sözünü dînleyen yok. Haliyle kendisi koğu, gıybet yapıyor. Onları, kendînin rengine değil, kendi onların rengine boyanıyor. Onun için evine çekilip, dışarı çıkmayıp ibâdet yapan, daha hayırlıdır.

 

            (Sünen-i Ebû Dâvud, Cild 6, Hadîs No: 1644)

            Manâ'sı: Ebû Said el-Hudri'den:

            Ensâr'dan bazı kişiler Resûlullah (sav)'dan (bir şeyler) istediler. O da onlara verdi. Sonra tekrar istediler yine verdi. Yanındaki tükenince:

            "Yanımdaki malı sizden asla gizlemem. Kim iffetli olmak isterse Allah onu iffetli yapar. Kim de elindeki ile yetinirse, Allah onu zengin yapar. Sabretmeye gayret edene, Allah sabır ihsân eder. Hiç bir kimseye sabırdan daha geniş bir ihsânda bulunulmamıştır, buyurdu.( Buhari, Zekât, 50; Muslim, Zekât, 124; Tirmiz-î birr, 77; Nesei, Zekât, 85; Ahmed b. Hanbel, III, 12, 44, 93, 403.)

 

            (Kenzü'l İrfan, Hadîs No: 514)

            Manâ'sı: Cenâb-ı Hakkın verdiği rızka kanâat eden mümin cennete dahil olur.( El-Müttekî, Kenzü’l-ummal, III, hadîs No: 17241.)

           

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 197)

            Manâ'sı: Size üç söz söyleyeyim ve üzerlerine yemin edeyim:

            1. Sadakadan dolayı bir kulun malı azalmaz.

            2. Bir kulda haksızlığa uğrarsa ve (bütün bunlara) sabrederse, Allah onun şerefini çoğaltır.

            3. Dilencilik kapısını çalan bir kula da mutlaka fakirlik kapısı açılır.

 

            (Sûre-i Hacc, Âyet 34-35)

            Meâl'i: Ey Habibim! Sen benim muhbitiyn kullarıma müjde et, onlar Allah yolunda üzerlerine gelen kazaya, belâya sabır ederler. Zikir ettikleri zaman kalpleri cilâ bulur. Namazlarının üzerine mukim olur, devamlı kılarlar. Rızıklarından fakir fukaraya yedirir, içirirler.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 548)

            Manâ'sı: En güzel sabır, hâlinden kimseye şikâyet etmeyen kimsenin sabrıdır.(Münâvî, Künûz’ül-hakâik, s. 34.)

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 549)

            Manâ'sı: Belâ ve musibet üzerine sabır edip, Cenâb-ı Hakk'ın yasak buyurduğu fiili yapmamak ibâdettir.(İbn-Mâce, fiten 23.)

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 551)

            Manâ'sı: Sabır, cennet hazinelerinden bir hazinedir.(Deylemî, müsned, hadîs No:1589)

 

            Herkes "ben sabır ediyorum, ben iyilik ediyorum, ben hâlime kanâat ediyorum." diyor, isbât edemiyor. Bunları sana da soruyoruz. Senin, bunu bize isbât etmeni istiyoruz, dediler. Şeyh Muhiddîn-i Arabî hazretleri:

            – Yumun gözlerinizi, (yumdular) açın gözlerinizi dedi. Açtılar ki, çok güzel bir sofra serilmiş, cennet yemekleridir. Üçü de yediler. Sofra geri gitti. O sırada zindancı darı ekmeği ile su getirdi. Muhiddîn-i Arabî Hz. su ile ekmeği yedi. Bunlara dedi ki:

            – Hakîki kanâat diye buna derler. İstesem her öğünde cennet yemekleri getirtebilirim. Allah (cc) bana bu selâhiyeti vermiş, ama Allah (cc), bana rızık olarak bu darı ekmeğini nasip etmiş, buna kanâat ediyorum. Cennetten gelecek yemeği yemiyorum. İşte en büyük kanâat budur, dedi. Yine:

            – Yumun gözlerinizi (yumdular), açın gözlerinizi dedi. Açtılar. Kapılar açılmış, nöbetçiler uyuyor. Bunlara dönerek:

            – İstersem kaçarım hiç bir engel yok. Allah (cc), bana burdan kaçma selâhiyetini verdi. Amma ben bunu kullanmıyorum. Kaç diye işâretini, emrini bekliyorum. Eğer işaret etmezse, bu selâhiyeti kullanmayıp asılacağım. İşte hakîki sabır buna derler. Kaçma selâhiyeti elimde varken, Allah (cc)'dan emir beklemek, emir gelmezse, asılmaya razı olmak, bundan daha büyük sabır olmaz. Sabrın en büyüğü budur, dedi.

            Hakîki iyiliği bir hafta sonra gelin cevabını vereyim, dedi.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1001)

            Manâ'sı: İyiliği ehil olana da olmayana da yap. Eğer ehil olana yaparsan, ehlini bulmuş olursun. Ehil olmayana yaparsan, sen ona ehil olduğunu isbâtlamış olursun.

 

            (Sünen-i Tirmizî, Cild 3, Hadîs No: 2075)

            Manâ'sı: Huzeyfe (ra)'den rivâyet edilmiştir. Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            – Herkes iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız ve onlar haksızlık yaparsa biz de haksızlık yaparız diyen taklitçi (lerden) olmayın! Fakat kendînizi, herkes iyilik yaparsa iyilik yapmaya ve şayet kötülük yaparlarsa haksızlık yapmamaya hazırlayınız!

 

            Atasözü:

            İyiliğe iyilik her kişinin kârı,

            Kötülüğe iyilik er kişinin kârı.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 2710)

            Manâ'sı: İyilik insanlar arasında inkâr edilebilir. Lâkin onu yapanla Allah arasında katiyyen o kaybolmaz.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5913)

            Manâ'sı: Dilinle ancak iyi olanı söyle, elini ancak hayra aç.

 

            Bir hafta sonra geldiler, asılmış. Mezarının başına gittiler, ağladılar. Kendilerine uyku geldi, uyudular. Rüyalarında; kıyamet kopmuş. Zebaniler, Şeyh Muhiddîn-i Arabî hazretlerinin asılmasına fetva veren hocaları cehenneme götürürken, Şeyh Muhiddîn-i Arabî önlerine çıkıp:

            – Bunlar bilmediler, bunlar öyle sandılar, dedi. Zebaniler:

            – Katil oldular, onun için götüreceğiz. Muhiddîn-i Arabî:

            – Ben hakkımı helâl ediyorum, deyip hocaları, zebanilerin elinden alıyor. Bunlara da dönüp:

            Hakiki iyilik, seni astıranı cehennemden kurtarmaktır, diye buyuruyor.

            Bunların başından geçen hâller, bizim hesap ettiğimiz gibi olsa dayanılmaz ama onlardaki Allah aşkı, kurbiyyet, manevi hâller hepsini bastırıyor. Hürriyetin İslâmda olduğunu gösteriyor.

            Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

            – Her Peygamberin karşılığında, benim ümmetimden en az bir Evliyâ gelmiştir.(Hadîs-i Şerif, REH No:4800)

            Bir Peygamberin karşılığında birkaç Evliyâ geldiği olmuştur. Peygamberlerin sayısı, yüz yirmi dört bindir. Bunlara inen büyük kitap sayısı, dörttür. Ayrıca yüzkitap inmiştir. Hepsinin toplamı yüz dörttür, suhufların sayısı belli değildir. Yani Kur'ân-ı Kerim'in, otuzda biri kadar emir ve yasaklardır. Bazı peygamberlere de hiç inmemiştir. Kitap inen Peygamberlerin kitaplarıyla amel etmişlerdir. Onların sünnetleriyle çalışmışlardır. Evvelki peygamberlerin büyüklerinin kitabı ile diğer bazı peygamberler amel etmişlerdir. Peygamberimiz (sav) en büyük Peygamber olunca, O'nun sünnetiyle de amel eden Peygamber olması lazım. Peygamberimiz (sav)'in şerîatıyla, kitabıyla Peygamberlerin içinde ulul azim, kendisine kitap inen en büyük Peygamberlerden olan Îsâ (as), âhir zamanda inip, O da Peygamberimiz(sav)'in sünneti ile amel edip, ümmetinden olacaktır. Îsâ (as)'a inen kitapla, altı yüz sene millet amel etti. Âhir zamanda Îsâ (as), havadan yere inecek ve Mehdi Resûl ile yeryüzünü islâh edecektir. Peygamberimiz (sav)'in ümmeti olarak çalışacaktır.

            Bilâl Babam buyurdu:

            – Babasız doğan üç Peygamber, babasız doğan üç Evliya vardır.  Peygamberlerden Âdem (as), Îsâ (as), Yahya (as) babasızdır. Allahu Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de:

 

             (Sûre-i Meryem, Âyet 8-9)

Meâl'i: Dedi ki: Ya Rabbi! Zevcem kısır olmuştur. Bende ihtiyarlıktan son yaşa yetişmiş olduğum halde benim nasıl oğlum olabilir? Rabb'in buyurdu ki:

Öyledir. O bana kolaydır ve muhakkak ki ben, seni bundan evvel yaratmıştım. Halbuki sen hiçbir şey değildin.

 

Allahu Teâlâ, "öyledir" diye tasdik etmesi onda çocuk olmaz. Ben lütfumdan vereceğim. Âdem (as)'i, Sâlih (as)'ın devesini yoktan babasız verdiğim gibi vereceğim, demektir. Evet öyledir deyince kesinlikle olmaz demektir. Amma Allahu Teâlâ değil insana, Sâlih (as)'in duası ile dağa deve doğurtturuyor. Senin duanla da hiç yok olduğu halde lütfumdan vereceğim demektir.

Allahu Teâlâ, Zekeriyyâ (as)'ın dediğini, kendi lisânıyla bildirdi. Onda diğer insanlar gibi çocuk olmayıp, Âdem (as)'ı, Îsâ (as)'ı, hiç sebepsiz yarattığı gibi yaratacağını söylüyor. Âdem (as), Îsâ (as) gibi babasızdır.

 

            (Sûre-i Meryem, Âyet 21)

Meâl'i: Melek:

– Öyledir, (zîrâ) Rabb'in buyurdu ki:

– Bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız, dedi. Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi.

 

Babasız doğan Evliyâlardan Veysel Karanî Hz., Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. dir, üçüncüsünün ismini hatırlayamadım. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. nin babasının çocuğu yoktu. Hz. Pîr'e geldi:

– Bana, Allah bir oğlan çocuğu versin. Şeyh Abdülkadir Geylânî Hz. tefekkür edip, Levh-i Mahfûza baktı, bunun için evlat yoktu. Hz. Pîr bu adama:

– Senin için evlat yok. Allah yazmamış. İstersen dua edeyim, senin için Levh-i Mahfûza bir evlat yazdırayım. Senin sulbünden gelsin. İstersen benim bir evladım doğacak, adı Muhiddîn olacak, o benden doğmasın. Onu, Allahu Teâlâ gaipten sana versin dedi. O zât:

– Senden gelecek evlat bana devrolursa o, muhakkak ki çok büyük Evliyâ olur. Senden doğmasın, benden doğsun, dedi. Hz. Pîr, o zâtın sırtını, kendi sırtına dayayıp huzur etti. O zât buyuruyor ki:

– İki omuzum arasından sıcak bir şeyin aşağı doğru indiğini hissettim. Ve zamanla Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.'leri o zâtın ailesinden doğdu. Hz. Pîr öyle dua etti. Ondan Muhiddîn-i Arabî Hz.leri doğdu. Babası Abdülkadir Geylânî, Bağdat'ta. O zâtın evi Şam'da. Oğlu desen değil, Abdülkadir Geylânî'nin oğlu desen değil. İşte Allah onu gaibten Abdülkadir Geylânî efendimiz Hz.nin hatırı için ona verdi. Kimsenin aklı yetmez. Bu da Yahya (as)'ın doğumu gibi normal anneden, babadan değil, Âdem (as)'in ve Îsâ(as)'nın babasız doğduğu gibi doğdu. Aradaki fark Âdem (as) ve Îsâ(as)'nın babaları yok. Yahya (as)'nın, Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. nin zâhirde, görünüşte babaları var. Ama kendi babalarından değil, Allahu Teâlâ'nın gaipten vermesidir. Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

– Her peygamberin karşılığında, benim ümmetimde en az bir evliyâ vardır. Bazı peygamberlerin karşılığında bir kaç evliyâ vardır. Âdem (as)'la Îsâ (as)'nın karşılığında Veysel Karanî Hz. bir de daha ismini çıkartamadığım bir Evliyâ vardır. (Babam söyledi. Ama ben ismini hatırlayamıyorum.) Yahya (as)'ın karşılığında, Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. vardır. Yahya (as)'ın annesinde nasıl kısırlık olup, zürriyet yoksa Allahu Teâlâ, Kur'ân'da "Evet öyledir, onda evlat yok, kendînin için evlat olmaz ama ben veririm"(1), buyuruyor. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. de aynıdır. Buna dair Kur'ân-ı Kerim' de: Kâfirler; "Dua et, dağ yarılsın, içinden deve çıksın, içimizde yavrulasın, hem de ölmesin, yaşamaya devam etsin."(2) Sâlih (as) dua etti. Dağ yarıldı, içinden deve çıktı, içlerinde yavruladı, yavrusuyla beraber yaşadı. Bu deve babasız, annesiz olup, annesi dağdır. Dağdan çıktı. Allahu Teâlâ hiç yoktan verdi. Peygamberimiz (sav):

– Benim ümmetimin evliyâları, Benî İsrâil Peygamberleri gibidir. Benî İsrâil Peygamberi dua etti, dağ yarıldı. İçinden babasız, annesiz deve çıktı, yavruladı. Benî İsrâil Peygamberleri gibi olan Hz. Pîr'in duasıyla, kendi evladı başkasının hanımından, aynı babasız olarak dünyaya geldi. Bu da Yahya (as)'ın karşılığıdır. Bazı kendîni bilmez, zahir âlimiyim deyip de, Haşa Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.ne dil uzatarak "zinâ çocuğudur" diyen, âlim geçinen kimseler var. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.nin yaptığı hârikulâdelerin (kerâmetlerin) yüz milyonda birini yap desen yapamaz. Muhiddîn-i Arabî Hz., Yahya (as)'ın aynı olarak doğmasını misâl veriyorum. Onların iddiaları bu âyete göre Kur'ân'ı inkâr, İslâmiyette ve dînde, iki cihanda kendileri için yüz karasıdır.

Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.nin kırk ölüyü dirilttiğini, zindanda kendisine soru sormaya gelenlere verdiği cevabı yazmıştık. Bunlardan ne kadar büyük evliyâ olduğu meydandadır. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. bütün evliyâyı kümmelinler'in başkanıdır, büyüğüdür. Kıyamete kadar en fazla âhir zamanda olacak şeyleri istihracında yazmıştır. Geleceği haber vermede çok mühim konulara değinmiş, hem de sözleri harfi harfine çıkmaktadır. Ankara'dan gelirken yolda bir arkadaşımız, Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.nin kitabını, onun kitabındaki tarifi altı ay okuyup inceledikten sonra çok büyük bir buluşla her şeyi haber verdiğini, bizzat kendînin de onun yanında kaldığını, onun da başından gelip, geçen, gelecek, geçecek her şeyi söylediğini ve sözlerinin hemen hepsinin çıktığı bu bilgiyi Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.nin kitabından öğrendiğini, ona borçlu olduğunu söyledi. Daha buna benzer nice büyük işleri var.

 

*  *  *

Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.nin İngiliz misyonerini ikna edip müslüman olmasını sağlaması

– Avrupa'da yetiştirilen misyonerler, hocalık ilmini İngiltere'de mektepte tamamen yetiştirilip, ondan sonra casusluk öğretilip, daha sonra İslâm âleminde, İslâmiyetin aleyhine, İngiltere' nin lehine, casusluk yapıyorlardı. Görünüşte en âlim görünen misyonerler. Bunlardan bir tanesi; bana itimâd etsinler, diye Kur'ân okuyor, vaaz ediyordu. Kur'ân-ı Kerim'deki âyetler kendîni etkiledi, düşündü, kendi kendîne "Kur'ân çok doğru" dedi. Müslüman olmaya karar verdi. Ama bir sorusu var, o kafasına takılıyor. Peygamberimiz (sav) bir gece de gitti, Kudüs'te Enbiyâ rûhlarına imâm oldu. Arş-ı Âla'ya çıktı. Allahu Teâlâ ile doksan bin kelâm konuştu. Cenneti gezip her çeşidiyle görüştü, konuştu. Cehennemin penceresinden içeri baktı. Her çeşidini gördü, Cebrâil(as)'den sordu, öğrendi. Çünkü ümmetine gözümle gördüm demesi lazım. Gök ehli ile konuştu. Gök ehli deyince Melâikeler değil içinde insan yaşayan âlemlere gitti. Onları her ayrı âlemde, Cebrâil (as) çağırıp, Peygamberimiz (sav)'in âhir zaman Peygamberi olduğunu söyledi ve tanıttı. Onlar, Peygamberimiz (sav)'den izâhât alıp ümmet oldular. Ayrı ayrı dünyalarda (ayrı ayrı âlemlerde) peygamberimiz (sav) bunlarla görüştü, konuştu, ümmet edindi. Bunların hepsi yüz seneye zor sığar. Misyoner Hocalara:

– Peygaberimiz (sav) "Evime geldim, yatağımı sıcak buldum", buyuruyor. Muhammed (sav) bu kadar yeri gezmiş de yatağı niye soğumamış? Ben İngiliz misyoneriyim, casusum. Kafama takılan bu soruma cevap verip, beni aydınlatırsanız müslüman olacağım, diyor. Hocalar âyet, hadîs okuyorlar. O:

– Bunları ben, sizden iyi biliyorum. Siz, bana tatmin edici, gözüme göstererek, beni inandırıcı bir cevap verin, diyor. Herkes bundan aciz kalıyor. En son:

– Şam'da, Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. var. Bu soruna ancak o cevap verebilir, yoksa başkası cevap veremez, diyorlar. Misyoner, Şam'da Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.nin yanına geliyor.

Kendisinin misyoner olduğunu, İslâm dînine döneceğini, Kur'ân-ı Kerim âyetini okuyup, milleti kandırmak isterken, Kur' ân-ı Kerim'in âyetlerinin kendîni etkilediğini söylüyor. Misyoner:

– Peygamberimiz (sav)'in bu gidiş, gelişinde az zamanda çok işler gördüğünü, bana gözümle gösterin. Ben de onun gibi az zamanda çok iş görmüş, gören veya benim başımdan benzeri bir şey gösterin ki, imân edeyim dedim. Fakat beni tatmin edecek ne bir şey gösterdiler, ne de bir delil getirebildiler. Ancak Şam'daki Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. bunu yapar dediler. Ben de buraya geldim. Sen, bana bunu gösterecekmisin? diyor. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. yaz günü, evin avlusundaki meyva ağacının dibine sergi serdiriyor. Bir kahve pişirmelerini söylüyor. Evden kahveyi pişirip getiriyorlar. Her ikisi de birer fincan alıp içmeye başlıyorlar. Misyoner bir yudum alınca, kendîni başka bir âlemde buluyor. Hem de kendisi erkek değil, kız olmuş. Bir çobana rast geliyor. Çoban:

– Nerelisin? Misyoner:

– Mısır'lı. Çoban:

– Mısır, diye bir devlet tanımadığını söylüyor. Yine bu dünyadaki devletleri, tek tek sayıyor. Çoban hiç birisini bilmiyor. Anlıyor ki: Bu dünya değil, başka âlemde, başka dünyadadır. Çoban bunu alıp köye getiriyor. Köyde herkese dünya devletlerini, şehirlerini sayıyor. Hiç bir kimse hiç birisini tanımıyor. Onların şehir diye saydıklarını da misyoner tanımıyor. İyice kanâat getiriyor ki dünyadan başka âleme (başka dünyaya) gelmiş. (Peygamberimiz (sav)'in Ashâbını Kebin dağına, başka âleme gönderdiğini yazmıştık. Bu da aynısı). Köylü:

– Bu kız kimsesiz. Bunu çobana verelim diyorlar. Çoban, kızla evleniyor. Kızın (misyonerin) çobandan üç çocuğu doğuyor. Bir gün canı çok yanmış, eski günleri hatırlamış. Buraya geliş sebebini, Peygamberimiz (sav)'in mirâc'ına inanmadığını, en son Muhiddîn-i Arabî'ye geldiğini, onun da kendîni bu âleme attığını hatırlıyor:

– Hey kafa! Senin nene gerek, Muhammed mirâc'a nasıl çıktı. Bu kadar zamanda bu işler nasıl oldu! Bana gösterin gibi sözlerle düşünerek ağladı. Çocukların bezini yıkıyordu, yıkadı. Ellerini de iyice yıkayıp temizledi. Daha ellerinin yaşı kurumadan, Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. ile aynı ağacın dibinde, elleri yaş, kahve fincanı önünde. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.:

– İç bakalım, kahve soğumuş mu? Misyoner, şimdi erkekti. İçti:

– Soğumamış, dedi. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.:

– Şimdi inandın mı? Misyoner:

– İnandım. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.:

– Çobana karılık yapmasan yine de inanmazdın. İstersen çocuklarını buraya getireyim, dedi. Misyoner şehâdet getirdi. Müslüman oldu. Çok büyük zât, evliyâ oldu. Kabri Mısır'dadır. "Misyoner'in kabri" diye ziyâret edilir.

 

 

 

 

ŞEYH MUHİDDÎN-İ ARABÎ HAZRETLERİNİN OĞLU'NUN

KIRKLARA KARIŞMASI

 

 

Muhiddîn-i Arabî Hz.nin, iki oğlu vardı. Birisi kahvede, meyhanede gizlice içki içer, ibâdet yapmaz, içki içtiğini babasından saklardı. Birisi de çok ibâdetçi ve babası ne derse, o ibâdeti yapardı. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz., bu ibâdetçi oğlunu yanına alıp şöyle dedi:

– Seninle gideceğiz kırklar, yediler, üçler gelecek. Bunların içine bir kişinin karışması lâzım, onlardan bir tane eksiktir. Eksikliği sen dolduracaksın. Seni kırklara karıştıracağım. Yalnız benim ağzımdan çıkan sözü, ne olursa olsun, tatbik etmen lâzım, dedi. Yani oğlan bir imtihândan geçecekti. İkisi bir meyhaneye geldiler. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.:

– Bizim oğlanın hesabı ne ise vereceğim, söyleyin. Onlar hesabı çıkarttılar. Muhiddîn-i Arabî Hz. hesabı ödedi. İkisi yine dağa gittiler. İçki içen çocuk hesabı ödemek için gelmişti.

– Hesabı ödeyeceğim, deyince meyhaneci:

– Baban hesabı ödedi gitti, dedi. Çocuk çok müteessir olup:

– Demek babam, benim içki içtiğimi biliyormuş, diye ağladı. Oradakilere:

– Babamla kardeşim ne tarafa gittiler, dedi. Onlar:

– Şu dağa doğru gittiler. Çocuk arkalarından gitti. Onları gördü. Utandığından yanlarına gelemedi. Geriden takip ediyordu. Bir uçurumdaki kayanın başına Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. ile ibâdetçi oğlu gelmişlerdi. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. yine oğluna:

– Oğlum, korkma burdan şimdi kırk güvercin uçarak gelir, buradan uçarak dönerler. Ben sana atıl derim, sen kayadan aşağı atılırsın. Onlarla beraber uçar gidersin. Sakın korkma! Emeğin boşa gitmesin. Geceli gündüzlü ibâdet ettin. Ben de senin kırklara karışman için Allahu Teâlâ'ya dua ettim. Kırk güvercin geldi. Muhiddîn-i Arabî Hz. oğluna:

– Oğlum atıl, oğlum atıl, oğlum gidecekler atıl, dedi. Uçurum çok derindi, çocuk atılamadı. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. çocuğa tekrar izâhât veriyor.

– Birinci şansı kaçırdın. Şimdi yedi güvercin gelir, bunlar yedilerdir. Ben senin kötü olduğunu istemem. Kayadan aşağı atıl dersem, korkma atıl. Bu senin için bir imtihândır. Ben, sana bu fırsatı tanıttım ama burdan atılmazsan büyük bir fırsatı yine kaçırmış olursun, dedi. Yedi güvercin geldi. Onlar kaya etrafında uçarak dönmeye başladılar. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.:

– Oğlum korkma atıl, atla, kayadan aşağı atla diye ne kadar sıkıştırdıysa da çocuk atlayamadı. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.:

– Oğlum bu üçüncü son şansın. Üç güvercin gelir. Burda uçar, dönerler. Bu seferde atılmazsan başka şansın yok, dedi. İçki içen çocuk bir çalı arkasında bunları dînliyordu. Üç güvercin geldi. Yine kaya etrafında uçup dönüyorlar. Muhiddîn-i Arabî Hz.:

– Oğlum atıl gidecekler, çabuk atıl, şimdi gidecekler. Oğlan atılamadı. Çalı arkasında saklı olan diğer oğlu ayağa kalkarak:

– Baba, ben atılayım mı? Muhiddîn-i Arabî Hz.:

– Atıl, dedi. Çocuk kayadan aşağı atıldı ve üçlere karıştı.

– Ben senin için kırklara, yedilere, üçlere karışsın diye Allah'a dua ettim. Sen de ibâdet ettin, o hakkı kazandın. Bir adım atıp kayadan aşağı atlıyamadın. (İçkici çocukta ordan buraya saatlerce gözyaşı dökmüştü). Kardeşin yaptığına pişman olup ağladı. Senin korkaklığın, onun cesareti her şeyi değiştirdi. Allahu Teâlâ onu kırklara (üçlere) karıştırdı. Sen burda kaldın. İmtihânı sen veremedîn, o verdi, dedi.

İshâk (as), oğlunun peygamber olabilmesi için, Allah'a havâle etti. "Geyik vur gel, sana dua edeyim, peygamber ol" dedi. Allahu Teâlâ; geyiği zamanında rast getirmedi ve dolayısıyla Yâkub (as) duaya layık oldu. Ona nasip oldu. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. nin de ibâdetçi oğluna nasip olmadı. O imtihanı veremedi. İçki içen ve çok pişman olan oğluna nasip oldu, imtihânı o kazandı.

Mekteplerde de aynı değil mi? Her mektebi bitirip, büyük bir işe gireceği zaman imtihana tâbi olur. Kazanamazsa, çalıştıklarının hepsi boşa gider. Yani o imtihanın sonundaki işe giremez. Diğer işlerde hesabı, yazısı, bilgisi kendisine yardımcı olur. Bu da aynıdır. O imtihanı veremezse, o makama geçemez. İbâdetinin, emeğinin sevabını ne ise, onu alır.  Ondan ileri gidemez. İshâk(as)'ın oğlu Yâkub (as) ile Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.'nin içkici oğlu aynı oldu.

Bu hâl tıpkı Peygamberimiz (sav)'in Ebû Cehil'le, Hz. Ömer(ra) ikisine birden aynı duayı yaptığı gibidir. Dua, Ebû Cehil'e tesir etmedi. Hz. Ömer (ra)'e tesir etti. Bu da, bunun bir benzeridir. İbâdetçi oğlan; o mevkiye girmek için çalıştı ve hak kazandığı hâlde, bütün fırsatları kaçırdı. O mevkiye giremedi. İbâdetçi olmayan, günâhkâr oğlan ise bir anda imtihanı verdi ve kırklara karışmaya hak kazandı. Bir benzeri de İmâm-ı Azam Efendimizin, şamdan hırsızını kırklara karıştırmasıdır. İşte bu yolda en mühim olan imtihan günü imtihânı vermektir.

 

Müridin birisi, Şeyhin kapısına şöyle yazmış.

 

                        Şeyhım canımı kurban istemiş,

                        Minnet mi benim canıma.

 

Şeyhte o yazının altına:

 

                        Laf atma zamanında türlü lafı vururlar,

                        Rûzi imtihan gününde belli olur.

 

 

 

 

ŞEYH MUHİDDÎN-İ ARABÎ HAZRETLERİNİN ASILIRKEN

SON SÖZÜ:

(Diğer bir rivâyette de bu sözü İmâm-ı Âzam'a atfederler.)

 

 

Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.ne asılma, idam kararı verdiler. En son asacaklar. Bütün âlimler yani tasavvuf, fıkıh âlimleri geldiler:

– Asılmadan (idam edilmeden) evvel son sözü kendine verirler, kendi son sözünü söyler. Ondan sonra asarlar. Muhiddîn-i Arabî Hz. büyük zât. Bunun sözü de çok büyük olur. Son sözünü yazıp, kitaplara alalım, diye geldiler. Kendisine:

– Son vasiyetini, son sözünü söyle, dediler. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.:

– Meniyyün ricalün kemeniyyül vat vat. Türkçesi:

– Yarasanın menisi, bekar erkeğin menisi gibidir. Âlimler:

– Bu vasiyet edecekti, kafayı oynattı ne dediğini bilmiyor, diye hiç bir şey yazmayıp geri durdular. Tasavvuf âlimlerinden kendînin hâlını bilenlerden bir kaçı Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. nin vasiyeti en son sözü, diye yazdılar. Kitaplarına koydular. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. asılma ile vefat etti.

Aradan üçyüz  sene kadar zaman geçmişti. Bir aşîret reisinin oğlu, diğer bir aşîret reisinin çadırına müsafir olmuştu. O gece, o aşîret reisinin kızının yatağında leke buldular. Bunu incelediler. Aynen bekâr menisi gibi dediler. (Bilâl Babam bunu anlatırken tam teferruatıyla bir kadının menisinin ne şekil olup, bir erkeğin menisinin ne şekil olduğunu, bunu o zamanın bilgin adamlarının çok iyi bildiğini teferruatıyla anlatmıştı.) Bu da o zamanın bilim adamları bir bekar menisi olduğuna tam kanâat getirdiler.

Bu bizim kızın yanına gelse gelse bu beyin oğlu müsafirliğe gelince yatağına gelmiş, sevişmiş olabilir, dediler. Herkes, bey de bu kanâate varıp, öbür beyden oğlunu kendilerine teslim etmelerini, aksi takdirde harb edeceklerini, o beyde oğlunu vermeyip harb edeceğini söyledi. On bin kişi, bir sahrada toplanıp harb etmeye karar verdiler. Halbuki Kur'ân-ı Kerim'de Âyet:

"Zanla yakîn hasıl olmaz. Zanla karar verilmez".(Sûre-i Yûnus, Âyet 36; Sûre-i Hucurat, Âyet 12. ) Bu hususta İmâm-ı Âzam efendimiz; bir çadırda, ağzı açık içi yoğurt dolu olan bir kova (kazan, satır) olsa, kendileri çadıra girerlerken, bir köpek ağzını yalayaraktan çadırdan dışarı çıksa, gözüyle görmeden bu köpek bu yoğurdu yerken görmedim ama köpek çadırdan çıkarken ağzını yalıyordu, dese onunla hükmedilip o köpek, o yoğurdu yedi diye hüküm verilmez.

İki ordu birbirine tam vuruşacağı zaman bir âlim koşarak geldi. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.nin vasiyetini okudu. "Yarasanın menisi, bekâr erkek menisi gibidir". Her iki taraf; "gidelim ne kızın, ne de oğlanın suçu var. Suçu işleyen yarasadır", dedi. Kızın yatağı bir mağaradaydı, oraya yatağı serdiler, nöbetçi koydular. Bir müddet beklediler, haftalarca sonra yatağı getirdiler. Aynı leke yatakta var. Merdiven kurup mağaranın üst kısmına baktılar. Yarasa yuvası var. Âlim her iki tarafı da ikna etti, iki ordu sulh oldu. Binlerce kişi öldürülmedi. İşte Muhiddîn-i Arabî Hz.nin kerâmeti meydana çıktı. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz. bunu hangi kitaptan okudu, nerden öğrendi. Okuyup öğrenmesine imkân var mı? Doğrudan Allahu Teâlâ'nın kendisine İlm-i Ledün ile bildirmesidir. Yarasayı kâfirlerin isteği üzerine Îsâ (as) çamurdan yaptı. Ona okudu, üfürdü. Yarasa canlandı, uçtu. Âyette "okudu, üfürdü"(Sûre-i Ali İmran, Âyet 49.) diye geçiyor. Yarasanın her hayvana bir yeri benzer, gözle görülür. Burnu, inek burnu; memesi, köpek memesi; kulakları, bir kulaklı hayvanın kulağına benzer. Her âlim inceleyip bunların her âzâsının bir hayvana benzediğini, ay hâlinin kadınlara benzediğini biliyorlar, daha ilerisini bilemiyorlar. Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz., yarasanın menisinin bekâr erkek menisine benzediğini bilme değil, üçyüz sene sonra iki müslüman ordusunun birbirini kırmasını, haksız yere öldürülmesinin, önlenmesi için hem biliyor, hem söylüyor, hem misâl getiriyor, hem de iki ordu arasını sulh ediyor. İşte ilm-i hikmet, işte geleceği bilmek, işte büyük kerâmet, işte Allah ve Resûlullah'ın müslümanların lehine kötülüğü önleyen kerâmeti. Daha bu gibi zâtın aleyhinde  dedikodu yapmak, dil uzatmak kendi dînini yalanlamak olur. Allah ve Resûlullah'ın gadabına uğrar, dînden çıkar, dîni gider, imânı gider, kendisi kâfir, avradı (karısı) boş olur. Bir müslümanı öldürenin mes'uliyeti, bir müslümanı kurtaranın mükâfatı, saymakla bitmez. Bunun ömür boyu yaptığı hariç, öleceği zaman ki bir çift sözü en az on bin kişiyi ölümden kurtarıyor. Sen kim oluyorsun da buna dil uzatıyorsun behey şaşkın!

 

Bencileyin düşküne,

                        Aklı gitmiş, şaşkına,

                        Dost Muhammed aşkına,

                        Bizleri mahrum eyleme.

 

Âyet: "Allah'ın evliyâlarına korku, elem, keder yoktur."(Sûre-i Yûnus, Âyet 62.) İşte Şeyh Muhiddîn-i Arabî Hz.ne asılmak var, korku, elem, keder yok. Kur'ân-ı Kerim'deki âyeti tam tutuyor. Kaçma fırsatı varken kaçmıyor. Kendîni astıranı cehennemden kurtarıyor. Cennetten yemek getirebildiği hâlde darı ekmeği yiyor. 

 

*  *  *

 Pehlül Dane 'nin sınaması

Pehlül Dane Hz. bir gün dururken; bir adamı, diğer bir adam kovalayarak yanına kadar getirdi. Pehlül'ün yanında, bıçakla vurup yıktı. Bıçakla vura vura öldürdü. Bıçağı üzerinde saplanmış bırakarak kaçtı. Pehlül, bıçağı eline aldı. O sırada her taraftan halk geldi. Pehlül'ün elinde bıçak, ölü yerde yatıyor. Pehlül'e:

– Bu adamı kim öldürdü? Bu adam bu bıçakla mı öldürüldü? Pehlül:

– Bu adam bu bıçakla öldürüldü.

– Sen mi öldürdün? Pehlül:

– Ben sınadım.

– Sen, bıçakla vurup ölecek mi diye sınadın? Pehlül:

– Ben sınadım, dedi. Pehlül'ü mahkemeye verdiler. Mahkemede hâkim:

– Pehlül, sen adam öldürmezsin, doğruyu söyle? Bu bıçak senin elinde ne geziyor. Gerçekten bu bıçakla mı öldürüldü? Pehlül:

– Evet bu adam, bu bıçakla öldürüldü.

– Bıçak, senin elinde ne geziyor? Pehlül:

– Ben sınadım. Hâkim:

– Sen bıçağı adamı öldürecek mi diye sınadın? Pehlül yine:

– Ben sınadım. Hasılı her ifâdesinde ben sınadım, ben sınadım derken suç üstünde kaldı. Asılmasına karar verdiler. İdam sehpasının dibine getirdiler. En son:

– Bir de burada soralım, dediler. Pehlül'e:

– Bu adamı sen mi öldürdün? Adamı öldüren bıçak senin elinde ne geziyor? Pehlül yine:

– Ben sınadım. Boynuna kendiri (ipi) taktılar, ayağının altındaki sehpayı çekecekler. Seyircilerden bir tanesi bağırdı:

– Bu adamı öldüren Pehlül değil. Benim arkadaşım felân, gözümle gördüm. Onu cezalandırmayın, bırakın. Onu filân öldürdü. Onu asın, onu tuttular. O adam, şahitlik yaptı ceza ona yüklendi. Pehlül'ü getirdiler. Sordular:

– Sen kimi sınadın? Pehlül:

– Ben Allah'ı sınadım. Bakalım başkasının yerine beni astıracakmı, astırmayacak mı? İşte bu da zanla hüküm vermek oluyor, yanlış çıkıyor.

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU