Hz. MEVLÂNÂ (Rahimehullah)
Tarîkatta "İrşâd" işi çok mühimdir. İrşâd edilmeyi kazanıpta, irşâd edilemeyen bir mürid olursa; Allahu Teâlâ, ya irşâd ediciyi onun ayağına getirir, irşâd ettirir, ya da irşâd edileceği, irşâd edeceğin ayağına götürür, öyle irşâd ettirir. Mevlâna kendi kendîne çok çalışmış, irşâd edilmeyi kazanmıştı. Onu irşâd edecek kimse yoktu. Mevlâna çok çalışmakla, odunu çok yığmış, ateş olmadığı için yakamayan gibi, manen ortada kalmış, bocalayıp duruyordu. Bundan zâhirinin haberi yoktu. Bu manevî bir hâldı. Tebriz'de, Şems-i Tebriz-î Hz. çok büyük Mürşid-i Kâmil idi. Allahu Teâlâ, kendisine, Konya'ya gitmesini, Mevlâna'yı irşâd etmesini emretmişti. Başka müridler, şeyhin kapısında çalışır irşâd olur. Şems'de, Mevlâna'yı irşâd etmek için, onun kapısına gitti. İlk karşılaşmaları şöyle oldu:
Mevlânâ at üzerinde gelirken, beş yüz kişi yanında ve âlimler sağında solunda koşuşuyorlar. Şems Hazretleri, Mevlânâ'ya, sen dur. Ben seni irşâd edeceğim dese Mevlânâ kabul etmez. Şems, Mevlânâ'nın atının başını tuttu:
– Peygamberimiz (sav) mi büyüktür, Bayazid-î Bestami mi büyüktür? Mevlânâ kızdı.
– Bayazid-î Bestami kim oluyor ki, Peygamberimizden büyük olsun. Şems:
– Ben de biliyorum, Peygamberimiz (sav) büyüktür, ama kafama bir şey takılıyor.
Peygamberimiz (sav) buyurdu:
Hadîs-i Şerif:
Manâ'sı: Ya Rabb'i, ben sana hakkı ile arîf olamadım. Seni hakkı ile bilemedim. (H. Muhammed Bilâl-i Nâdirî Hz.nin vaaz bandından alınmıştır.)
Bayazid-î Bestami buyurdu:
– Sübhanî ma azami şanî.
Ben, Sübhan değil miyim, benim şanım büyük değil mi? Açıkçası; "ben Allah değil miyim, benim şanım büyük değil mi", demektir. Peygamberimiz (sav) "Ben Allah (cc)'ı hakkı ile bilemedim" diyor. Bayazid-î Bestami: "Ben Allah değil miyim, benim şanım büyük değil mi?" diyor. Neden dedi? deyince, Mevlânâ, soru zor, ağır bir soru olduğu için durmak ve düşünmek zorunda kaldı. Sorunun cevabını vermesi beş dakika sürdü. Şems, bu beş dakika içinde huzura vardı, yapacağını yaptı. Maksadı Mevlânâ'ya soru sormak değil, irşâd etmekti. İrşâd edebilmek için de beş dakikaya ihtiyacı vardı. Mevlânâ cevap verdi:
– Peygamberimizin havsalası (hacmi) bir deryaya, denize benzer, Bütün suların hepsi denize akar. Deniz dolma, taşma bilmez. Azalma da bilmez. Bayazid-î Bestami'nin havsalası (hacmi) dar idi. Bir göle benzerdi. Göle, kışın çok su gelirse doldurur, taşırır. Bayazıd-î Bestami doldu, taştı, kendi kendîni kaybetti. "Subhanî ma azami şanî" dedi. Peygamberimizinki deniz gibi idi. Denize ırmaklar kışlı, yazlı akar, taşmak bilmez. Peygamberimiz(sav)'e, Allah (cc)'tan feyzi İlâhi rahmet geldikçe, Allah (cc)'ın büyüklüğü, kulun acizliği anlaşılıyor. Denizde dolma, taşma olmuyor. Allah'tan gelen, her ne kadar gelse ancak "Ya Rabb'i ben sana hakkiyle arîf olamadım. Ya Rabb'i! Ben, seni hakkı ile bilemedim", dedi. Şems, o sırada tam huzur tutturmuş "Allah" diye bağırdı. Mevlânâ'ya bir hâl geldi. At üstünde duramayıp, attan aşağıya düştü. Şems'in ayaklarına kapandı.
– Bunu bana öğret, dedi. Ortada görünürde öğretilecek bir şey yoktu. Şems:
– Burda olmaz, evine gidelim, dedi. Beraber evine geldiler. Mevlânâ'nın bir oda ağzına kadar dolu kitapları vardı. Şems; bu kitapları havuza atmasını söyledi. Mevlânâ kitapları kucağına doldurup havuza atıyordu. En sonunda bir kitap kalmıştı. Bu kitap yanında çok kıymetli idi. Onu da suya atınca, Mevlânâ'nın kalbi karıştı. Bu büyük zâtsa, kitapları neden suya attırdı, diye kalbine geldi. Şems; Mevlânâ'ya ne düşündüğünü sordu. Mevlânâ:
– En son attığım kitap, babamdan kalma ve benim için çok mühimdi. İçinde ezberimde olmayan bir çok mevzular vardı. Şems eline uzun bir değnek alıp havuzu karıştırdı.
– O kitap ne zaman suyun yüzüne çıkarsa bana haber ver, dedi. Bir zaman sonra karıştıra karıştıra kitap suyun yüzüne çıktı. Mevlânâ:
– İşte bu kitaptır, deyince Şems:
– Bismillah, deyip kitabı eline aldı ve Mevlânâ'ya uzattı. Mevlânâ kitabı açtı, hayret etti. Saatlerce suyun içerisinde duran kitabın hiç bir yerine yaş değmemiş, kitabın içerisinden toz dökülüyor. Şems'e sordu:
– Bu kitabın her tarafının yaşarması, hatta dağılması lâzımdı. Hiç bir yeri yaşarmamış. Sanki hiç suyun içine atılmamış. Nasıl oldu böyle? Şems:
– Ben, sana bunu öğretmeye çalışıyorum. Sen kafanı kitaplara takıyorsun deyince, Mevlânâ kendiliğinden o kitabı da suya attı. Ve irşâd oldu. Mevlânâ'nın daha evvel zahir ilmi çoktu. Tarîkatı, şeyhliği, dervişliği benimsemez, bunların aleyhine atardı. Şems'in irşâdı önü çapraşık, ters bir soru sorma ile başlıyor. Sonu, kitapları suya attırmakla bitiyor. Demek ki bu aklen, zâhiren olan değil. Şimdi bize burada çok ibretler var. O kitaplar: Kur'ân, hadîs kitapları. Bunları biz yapsak çok günâhkâr oluruz. Kur'ân'a saygı çok olmalı diyoruz. Onu kuşak, göbek beraberinden aşağıda tutmak bile insanı günâhkâr eder. Allah (cc)'ın kitabına saygısızlık olur, kitaba saygısızlıktır, diyoruz. Bunlar bize zarar veriyor, onlara zarar vermiyor. Çünkü onlarınkinde ikâz, irşâd, ayıktırmak ve ilerde gelecek hikmetler var. Büyük işler var. Hem de, Allahu Teâlâ'nın emriyle olur ve emriyle yapar.
Hz. Ali (ra) ile, Hz. Muaviye (ra) arasındaki harpte, Kur'ân mızrakların başına dikilip yüzlerce binlerce Kur'ân ayak altında tepeleniyor. Mevlânâ, Şems'in emri ile bir oda dolusu kitabı havuza suya atıyor. Sonra irşâd oluyor. O kitapların arasında Kur'ân var, Hadîs var, âyet vardı. Onların, o hâlleri o zaman için geçerli değil. Kıyamete kadar gelen insanların düşünüp ibret aldıkça arkasından irşâd çıkar, ayıkmak çıkar. Zâhirde, o hâl kendînde olmayan kimse kendiliğinden yaparsa Kur'ân'a saygısızlık olur, günâhkâr olur. Belki de küfre varır. Onlar ilhâmı Allah (cc)'tan alır, yapar. Biz kendi akıl gücümüzle yaparız. Onların yaptıklarının arkasında büyük hikmetler, ayıkmalar, ayıktırmalar, müşkülleri çözmeler var. Onun için hakiki şeyhin yaptığına karışmak câiz değildir. Mevlânâ'nın yüzlerce talebesi o zaman da ilim öğrenemedi. Mevlânâ'dan istifade edemedi. Ama Mevlânâ'nın sonradan yazdığı kitaplardan, başından geçen hâllerden milyonlarca kişi kıyâmete kadar istifade ediyorlar ve edecekler de. İlk defa görünüşü ters gibi ama sonu çok iyi. İşte tarîkatın, maneviyâtın meyvesi kazancı sonunda belli olur. Bu da öyle oldu. Onun o zamanın da o hâllerini bilmediler. Sonunda Mevlânâ da tasavvuf ilmi oldu. Bütün dünya istifade etti. Kendînin okuyup ilim öğrenmeye çalıştığı kitapların o kitapları yazan fıkıh tasavvuf âlimlerinin ilmi kendisine gelince kendisi de ilim deryası oldu. İlmi okuyup öğrenen değil, ilmi söyleyen yazan, yazdığından kıyâmete kadar bütün müslümanlar, bütün dünya istifade etmeye başladı. O zamanda millete ters geliyordu. Yüzlerce âlimi yetiştirecekti diyorlardı. Sonraki yaptığı evvelki yapacağı ile karşılaştırılırsa, yaptığı dağıttığı ilim derya deniz. O zamanda onları okutmaya devam etse idi. Onun yanında ufak bir göl gibi olacaktı. Şems Hz. Mevlânâ'yı çok kısa bir zamanda yetiştirebilmek için Allah(cc)'tan aldığı ilhâmla şeriata, zâhire ne kadar yaptığı, yapacağı işler ters gelse de yapar, yaptırır, bir mahsuru yoktur.
Ata sözü: "Kazan taşarsa çömçenin, çömleğin pahası olmaz". Taşmayan kazanda olur. Misâl: Süt kaynamış taşıyor veya taşacak. Her iş bırakılır, o süt taşmaması için savrulur, altındaki ateşler çekilir. Daha da olmazsa içine soğuk su dökülür. Bunlar çok acele, çok hızlı yapılır. Başka zamanki hiç bir hâle, hiç bir işe benzemez. Çünkü yapılmazsa zarar ziyan büyük olur. Onun gibi ilerisinde, sonunda İslâmiyet, dîn-i mübîn ve insanlığın çok faydasına olacak veya engel olacak şeylerin hepsi derhal ortadan kalkması lazım. Mevlânâ'nın da en fazla engeli kitaplar idi. Her gördüğü duyduğu işi, hâli kitapla ölçmeye kalkacaktı. Allah (cc) ile kul arasında öyle şeyler var ki, hayret demişler, başka izâh edememişler. Bunu çok iyi bilen Şems, Mevlânâ'ya kitapları suya attırdı. Mevlânâ'nın dikkatini kendîne çekti. Kitapları atışında, çıkarışında, tekrar atışında bütün Mevlânâ'ya ibretler, ayıktırmalar ikâzlar, irşâdlar vardı. Bizim bildiğimiz gibi kitabı atmak, çıkarmak, tekrar atmak değil. Meselâ kitabı zâhirde attırır, bâtında, sevgisini de attırır. Kitabın manevî hâli olan ve manevî sevgisi olan sevgiyi verebilmek için Peygamberimiz (sav) bir hadîsinde: "İki sevgi bir gönülde olmaz" buyurmuştur. Zâhir ilmi, bâtın ilmi ikisi de sevmeye lâyık ama iki sevgi olmaz. Birini tam hakkıyla sevebilmek, ona bağlanabilmek ve o öğretilebilmek için, o zamanda öyle olması lazımdı.
Yalnız Mevlânâ değil, Yûnus Emre, İbrâhim Ethem gibi binlercesi dünya, zâhir ile ilişkiyi kesip, bâtından, ilmi aslından almışlardır. Veysel Karânî de aynıdır. Onun için zâhir ilmi, bâtın ilmine ters düşer. Bâtın ilmi olduğunu anlayabilmek için de ilerisinde, sonunda büyük ibretler, hikmetler olması lâzım. Meselâ: Mevlânâ, zâhir ilmini terkedip bâtınında, zâhirinde, bütün dünyaya faydalı olmayıp yerinde kalsa idi, o zaman yaptıklarının hiç bir hikmeti yoktu. O yaptıklarının hiç bir manâsı yoktu. O yaptıkları kendisi için ve İslâm âlemi için belki yararlı olurdu. Ama şimdikinin yâni manevî ilmin binde biri kadar olmazdı. Şimdi de zamanımız da yine aynıdır. Yapılan işin, söylenen sözün sonunda büyük hikmetler, büyük ayıktırmalar oluyor ve bütün müslümanlar ondan ibret alabiliyorsa o söz, o hâl, o iş ilkinde ne kadar ters gelse de doğrudur. Onun için derler ki, ata sözü: "Allah encamı(sonu) hayırlı gelen, iyi gelen kullarından etsin." (Âmîn).
Yine İbrâhim (as)'ın, ailesini ve yeni doğmuş çocuğu susuz bir çöle bırakması görünüşte ne kadar ters, yanlış bir harekettir. Amma sonunda zemzem çıkması, Kâbe'nin yapılması ve bir çok hikmetleri var. Şimdi bir Evliyâ, Allah (cc)'dan aldığı bir ilhâmla aile ve çocuğunu ıssız bir yere bıraksa ona ne iftiralar yaparlar. Meselâ:
– Vicdansız, merhametsiz, nâmus gayreti yok, der. Bu gibi bir çok sözler söylerler. Aslında Peygamber de, Evliyâ da Allah(cc)'dan aldığı emirle hareket eder. Mühim olan, o yapılan işin veya söylenen sözün zaman geçince müslümanlar, dîn ve İslâmiyet için faydalı, hikmetli olabilmesidir. Eğer bir Evliyâullahın da yaptığı işte, söylediği söz de, sonunda İslâmiyete çok faydalı oluyorsa onun ki de hikmetlidir. Onu da idare eden, Allah (cc)'dır. Bazı kimseler derler ki:
– Felân Evliyâullah şöyle bir kerâmet göstermiş, felân zât böyle kerâmet göstermiş. Onun kerâmeti, bununkinden daha büyük, derler. Bu sözler, cahil kimselerin sözleridir. Hakiki hâl ehli olan kimse düşünür. O adamın, o kerâmeti yapmasına imkân yok. Bu adamın da bu kerâmeti yapmasına imkân yok. Onu da yapan Allah (cc), onu da yapan Allah (cc)'dır. Allah (cc)'ın yaptığına şu büyük, şu daha büyük demek cahilliktir. Ancak bunlar milletin, müslümanların hüsnü zannını arttırmaya, inançsızların itirazlarını kesmeye büyük ölçüde yardımcı olur. Bu büyüklüğü var demek olur.
* * *
Peygamberimiz (sav)'in Hz. Ömer (ra)'e uyguladığının büyük bir benzeri; Mevlânâ ile Şems arasında olan hâle Mevlânâ'nın talebeleri akıl yetiremediler.
– Şems, bir sihirbazdır. Bizim hocamızı kandırdı, dediler. Bir çok da dedikodular oldu. Kötü sû-i'zanda bulundular. Mevlânâ'nın oğlu dayanamadı. Gece üç kişi ile gelip, Şems'i öldürüp, şimdiki kabrinin olduğu yerdeki bir kuyuya attılar. Mevlânâ, Şems'in aşkı ile yanmaya ve söylemeye, yazmaya başladı.
Her Evliyânın kıymeti sağlığında bilinmez. Öldükten sonra bilinir. Hakiki altın gün geçtikçe, seneler geçtikçe değer kazanır. Kağıt para, tedavülden kalktıktan sonra diğer kağıtlardan farkı olmaz. Büyük Evliyâullah'ın kavli, sözü, içtihadı yaptığı işler, söylediği sözler reşat altını gibidir. Maneviyât, manevî hâller olmayıp, sadece zâhir ilimde kalanlar kağıt para gibidir. Dünyadan gitti miydi kâğıt para gibi tedavülden kalkar. Birisi gitti mi kıymeti artar, değer kazanır. Birisi tedavülden kalkar, geçmez olur. Yaptığı ameli ile başbaşa kalır. İşte Mevlânâ'yı da, Şems'i de zamanında anlayamadılar, bilemediler, takdir edemediler. Dünyadan gittikten sonra her ikisinin de büyüklüğü meydana çıktı. Meselâ Mevlânâ:
– Ne olursan ol yine gel, demiş. O söz, basit bir söz değil. Rastgele konuşulmamış, tam yerinden alınıp söylenmiş. Onun için her millet, her topluluk ne olursa olsun kabrine gelmeye mecbur kalıyor. Şems öyle bir şey dememiş. Sadece kendîni takdir edenler kabrine geliyor. Onların değeri, asırlar geçtikçe daha da artacak. Maneviyâtın nihâyeti olmadığı, büyüklüğün devamlılığı bu gibi hâllerden belli olur. Allah (cc) cümlemizi ayıktırsın. Onların hâli, nûru, himmeti, maneviyâtı, ahirette komşuluk şefâatından ayırmasın. (Âmîn.)
* * *
Bilal Nadir Hz.lerinin Konya ziyaretindeki kerameti
Bilâl Babamı, yanında bir toplum olduğu halde vilâyet, vilâyet davet ederlerdi. 1966 senesinde de, Konya'ya ve bazı şehirlere davet ettiler. Bilâl Babam Konya'da bir gece kalmayı planlamıştı. Konya'ya geldi Mevlânâ Hz.nin türbesine girmeden evvel hiç kimsenin tanımadığı bir adam, Bilâl Babam'ın yanına gelip:
– Mevlânâ Hz.nin vasiyeti var. "Şeyhimin kabrini ziyâret etmeden, benim kabrimi ziyâret etmeyin", diye buyurdu. Babam yanındakilere: "Dönelim"; dedi. Oradan dönüp, Şems Hz.nin kabrine geldiler. Caminin içinde namaz kıldılar, dua ettiler. Kabrin bekçisine:
– Bu Efendi, Gaziantep'ten geldi. Burayı aç da girsin, ziyâret etsin, dediler. Bekçi:
– Burası yasak. Belediye mühür vurdu. Uzun yıllardan beri hiç kimseye açılmıyor ve açılmaz da. Sonra me'sul olurum. Bu hususta beni mazur görün, dedi. Bilâl Babam tekrar oturdu, huzur etti. Huzurda iken kapı kendiliğinden şangır, şungur bir ses çıkararak açıldı. Bekçi mecbur oldu.
– Buyurun ziyâret edîn, dedi. Babam ve yanındakiler türbenin içine girip ziyâret etti. Dışarı çıkarken, bekçi:
– Bu adam kimdir? Ben çok uzun yıllardan beri buranın bekçisiyim. Buraya tanınmış çok büyük zâtlar geldi. Hiç birisine bu kapı açılmadı. Kim bu adam? Yanındakiler:
– Büyük bir zât. Bekçi:
– Ben de biliyorum, büyük bir zât olduğunu, kimdir? Adı ne? deyince, yanındakiler:
– Buna Gaziantep'li Hacı Muhammed Bilâl-i Nâdir Hazretleri derler, dediler. Oradan geri döndük. Müsafir olduğumuz eve geldik.
– Yarın gideceğiz, dedi. Sabahtan kalktı:
– Ben, Konya'da üç gün kalacağım.
– Baba, akşam yarın gideceğiz diyordun ne oldu? diye sorunca:
– Mevlânâ Hz., beni bırakmadı. Üç gün Konya'da kalmam lâzım, dedi ve üç gün kaldı. Ondan sonra davetli olduğu diğer vilâyetlere gitti.
Mevlânâ da düşmüştü Şems'in aşkına,
Koca Yûnus vurgundu ulu taptuğa,
Sen aşk kuyusu ol, ben de bir kova,
Susadım aşkınla kanmaya geldim.
* * *
Mevlana Hz.leri ve babasına yapılan iftira..!
Mevlânâ hazretlerine ve babasına iftira ederler. Güya Mevlânâ'nın babası Kâbe'ye gider, orada namaz kılarmış. Buhara'dan da bir adam gelir o da orda namaz kılarmış. Mevlânâ'nın babası bir gün bakmış, o adam gelmemiş, iki bakmış gelmemiş. Güya Buhara'ya gitmiş, Buhara'da bakmış ki o adam can çekişiyor. Ölürken imânsız gittiğini görmüş. Eve gelmiş ağlamaya başlamış. Mevlânâ niçin ağlıyorsun diye sormuş. O da:
– Bu kadar büyük kerâmete ermiş, beş vakit namazı tayy-i mekan, tayy-i zaman ile Kâbe'de kılıyordu. Ben de kılıyordum. Gittim, baktım, gelmedi. Memleketine gittim ki, can çekişiyor. Ölürken imânsız gittiğini gördüm. Bende mi imânsız gideceğim diye korkuyorum. Mevlânâ güya diyesiymiş ki:
– Rûhlar secde ettiğinde, senin rûhun secde etmedi. Ben, senin boynuna bastım secde ettirdim, deyince Mevlânâ'nın babası:
– Ben ölünce, benim kabrime bunu getirmeyin, demiş. Kabrine Mevlânâ'nın na'ş-ı'nı getirince de kabirden ayağa kalkmış. Bunu söylerler. Bunlar bütün yalan, iftiradır. Mevlânâ'ya da, babasına da iftiradır ve aslı şöyledir:
Mevlânâ, bir gün babası ile giderlerken babası önde kendi arkada her hürmetin babasına yapıldığını gören bir zât gülüyor. Niçin güldüğünü soruyorlar. Adam cevap veriyor:
– Bir deniz, bir göl'ün arkasına düşmüş.
– Deniz kim, göl kim? diyorlar.
– Deniz Mevlânâ (çocuk), göl de babasıdır, deyince bunu babasına anlattılar. Mevlânâ'nın babası, o adamla karşılıklı iyice konuşup anlaşınca o zaman:
– Madem ki benim oğlum deniz, ben onun yanında gölüm. Onu benim kabrime yakın defnetmeyin, getirmeyin diye vasiyet etmiş. Mevlânâ'yı getirip babasının kabrine yakın yere defn edînce, babası ayağa kalkmış. Ayağa kalktığı tam kesin bir rivâyet değil. Eğer muhakkak kalktıysa bunun için kalkmıştır.
Mevlâna'ya manevî hâl, derece, aşk, manevî ilimler gelmeden evvel kitaplara bakıp, başkalarının sözleri ile fetva veriyordu. En sonunda o hâller kendîne gelince, kendi söylemeye, herkes yazmaya başladı. Sadece söyleme de değildi.
Bir gün, bir kuyumcunun dükkanı önünde dururken, Mevlânâ'ya öyle bir aşk, öyle bir hâl gelmişti ki, kendi irâdesi kendinde olmadan tevâcüd hâliyle dönmeye başladı. Kuyumcu baktı ki, Mevlânâ dönüyor. Yukarı bakıyor orada da Mevlânâ dönüyor, daha yukarı da yine dönüyor. Kuyumcuya da o aşk gelmişti. O da dönmeye başladı. Kuyumcu:
– Ey Konyalılar! Şu benim, dükkanımın içindeki altınlarım hepinize helâl olsun. İçeri girin yağma edîn. Kim ne kadar altın alırsa, hepsi kendînin olsun. Hiç kimseyi sorumlu tutmayacağım. Hakkımı helâl ediyorum, diye bağırdı. Çünkü kuyumcu kendînden geçmişti. Manevî hâlde idi. Mevlânâ hiç birşey söylemedi. Mevlânâ'ya soru soran Şems'te birşey söylememişti. Bir anda o hâl oldu. O an, o hâl kuyumcuda da oldu. Herkes kuyumcunun dükkânını yağma etti. Kuyumcu ölünceye kadar Mevlânâ'dan ayrılmayıp, kâtipliğini yaptı. Nice binlerce, Mesnevî sözleri yazdı.
Varını yağma eden,
Sahibi yezdân olur,
Canı cihandan geçen,
Vasılı canân olur.
Varını yağma eden, yezdânı, Allahu Teâlâ'yı, ancak o bilir. Onu bilme dünyadan, varından kendîni geçirir. Canından, cihandan, dünyadan geçen; canana, Allahu Teâlâ'ya vasıl olur, kavuşur. Her şeyinden geçer. Pehlül'de aynısını yapmıştı. Böyle yapanlar gayet çoktur.