H. BEKTAŞİ VELÎ (Rahimehullah)

 

 

Bilâl Babam buyurdu:

Hacı Bayram-ı Veli Hz. ile Hacı Bektaş-ı Veli Hz. aynı asırda yaşamış büyük Evliyâullahlardır. Hacı Bayram-ı Veli'nin o asırda bütün şeyhlerin hepsinin büyüğü olduğunu söyledi. O zamanda ondan daha büyük Evliyâ yoktu. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'ne gelince onun meşrebi mayhoştu. Onun için bunda akıl sır ermeyecek birçok hârikulâdeler olmuştur. Onun hikmeti meydana çıktıktan sonra anlaşılmıştır. Bir tanesi de şudur:

O zamanda Hacı Bayram-ı Veli Hz.  ile Hacı Bektaş-ı Veli Hz. çok büyük ün salmışlardı. Müridîn bir tanesi bunları deneyip hangisi daha büyükse, ölçecek, hesaplayacak kesin kararını verecek, ondan sonra ders alacaktı. Bir öküz çaldı. İlk defa, Hacı Bayram-ı Veli Hz.'ne hediye olarak getirdi. "Bakalım müridleri ile beraber kesip yiyecek mi? Yoksa kabul etmeyecek mi?" Kendi düşüncesine göre "Hangisi yemezse o daha olgun, kâmil, büyük evliyâdır." görüşü ile Hacı Bayram-ı Veli Hz. ne getirdi. Hacı Bayram-ı Veli Hz. leri:

– Ben, o öküzü yiyemem, onda haram var. Onu, Hacı Bektaş-ı Veli'ye götür,  o yer, dedi. Adam öküzü sürüp Hacı Bektaş-ı Veli Hz. ne geldi. Ona da:

– Bir öküz hediye getirdim. Param yoktu, onu çaldım, bunu kabul eder misiniz? Hacı Bektaş-ı Veli Hz. beş dakika kadar huzur etti. Sonra başını kaldırdı, müridlerine:

– Öküzü kesin, pişirin, yiyelim dedi. Öküz kesildi, yemek yapıldı. Hacı Bektaş-ı Veli ve müridleri de yediler. Öküzü çalıp getiren adam kendi kendîne Hacı Bektaş-ı Veli Hz. için "O şeyh değildir, çalınmış haram malı yedi" dedi. Hacı Bektaş-ı Veli Hz. nin huzuruna çıkıp:

– Ben, bu çalınmış öküzü ilk defa Hacı Bayram-ı Veli Hz.'ne götürdüm. O, haramdır diye yemedi. Sense yedîn. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.:

– Hacı Bayram-ı Veli Hz. bir anka kuşuna benzer. Anka kuşu ise daima bulutlardan yukarda uçar. Rızkını bulutlardan yukarıda arar. Bulutlardan yukarıda olan dağa konar, aşağı inmez. [Dünyanın pis kokusunu duymayayım, diye avlanırken; ya bulutlardan yüksek olan dağın başında avlanır yer, ya da bulutlardan yüksekte uçanları yer. (Turna da en yüksekte uçar.) O ve onun gibi daha yükseğe çıkan kuşları avlar. Bazen de Anka kuşunun bağırması yerden duyulur. Anka kuşu koklasın diye, elma kabuğunu yakarlar. Anka kuşu onun kokusunu sever. Oraya gelir. yine bulutlardan yukarı da onun kokusunu alır. O kadar hassas bir kuştur. Yemesine, içmesine, hava almasına, teneffüs etmesine o kadar dikkatlidir. Bir insan; hiç bir yer ve cemâate gelmezse, yemesine, içmesine, giyimine çok titiz, çok itinâlı olursa "Anka kuşu gibidir" derler.] Biz de leş kargası gibiyiz. Leş kargası her bulduğunu, her leşi yediği gibi, bizde yiyoruz, dedi. Bunu duyan adam: "Tamam Hacı Beyram-ı Veli büyüktür" dedi ve Hacı Bayram-ı Veli Hz. ne gelip:

– Hacı Bektaş-ı Veli öküzü kesti, yedi. Senin içinde o bir Anka kuşudur, çok itinalıdır, çok temiz yerde, temiz kuş eti yer. Rızkını bulutlardan yukarıda arar. Dünyanın pis kokusunu almamak için bulutlardan aşağı inmez, deyince Hacı Bayram-ı Veli o kimseye:

– Hacı Bektaş-ı Veli Hz., sana söylemiş ama sen anlayamamışsın. Hacı Bektaş-ı Veli'nin maneviyâtı bir deryaya benzer, okyanus denizi gibidir. Okyanus denizini bir öküz, beş öküz, yüz öküz kirletmez. Bizim maneviyâtımız ufacık bir göle benzer. Bir öküz düşerse onu kirletir, suyu içilmez, mundar olur.

Hacı Bektaş-ı Veli Hz., Hacı Bayram-ı Veli Hz.'ni, Hacı Bayram-ı Veli Hz. de Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'ni yüceltiyor, övüyor.

(Şimdi "Hacı Bektaş-ı Veli Hz. nin yaptığı gibi yapıyoruz, yiyoruz" diyenler; onun yaptığının en ufak bir benzerini yapmaları lâzım. Bu da kesinlikle imkânsız.)

Adam tekrar Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'ne geldi. Çaldığı öküzün sahibini gördü. Adamda öküzünü sora sora oraya gelmişti. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.nin tekkesinde kesilip yendiğini öğrenmişti. Öküzü çalan adamla öküz sahibi ikisi de Hacı Bektaş-ı Veli Hz.nin huzurunda iken öküz sahibi; Hacı Bektaş-ı Veli'ye:

– Sen ne biçim Şeyhsin! Benim öküzümü nasıl keser, yedirirsin! şeklinde ağır kelimeler konuşmaya başladı. Hacı Bektaş-ı Veli Hz. öküz sahibine:

– Sen öküzünü görsen tanır mısın? Öküz sahibi:

– Elbette. Öküzümü tanımam mı? Hacı Bektaş-ı Veli Hz. ağzını açtı:

– Bak, öküzünü tanıyabilecek misin, dedi. Adam Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'nin ağzının içine baktı ki, milyonlarca öküz, koyun, keçi, at, katır, merkep gibi hayvanlar sürüler hâlinde yayılıyor. Adam, o kalabalıkta öküzünü tanıyamadı. Hacı Bektaş-ı Veli Hz:

– Öküzünü tanıdın mı? Öküz sahibi:

– Tanıyamadım, dedi ve ellerini öptü. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.:

– Şimdi öküzünü helâl ediyor musun? Öküz sahibi:

– Beni müridliğe kabul edersen helâl ederim, dedi ve o da Hacı Bektaş-ı Veli Hz. nin müridi oldu. O dışarı çıkınca, öküzü çalan hırsız adam geldi. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'ne:

– Bu nasıl oluyor? Hem sen haram, çalınmış öküzü yiyorsun, hem de bu gibi kerâmetleri gösteriyorsun. Haramda böyle kerâmet olur mu? Hacı Bektaş-ı Veli Hz.:

– Sen öküzü çalıp getirince, ben beş dakika huzur ettim. Öküzün sahibini buldum. Zâhirinin haberi yok iken, onun maneviyâtıyla konuştum. (Yâkub (as) da, Yûsuf (as)'ı zâhirde arıyor, bulamıyor. Maneviyâtı Zeliha'nın şerrinden kurtarıyor. Maneviyâtının yaptığından zâhirinin haberi yok.) "Öküzü helâl et", dedim. "Beni müridliğe kabul edersen helâl ederim" dedi. Zâhirinin haberi yokken helâllaştık. Öküzü helâl kestirdim. Maneviyâtını da tekkeye aldım, mürid olarak kabul ettim. Zâhiri döndü, dolaştı, öküzü arama sebebiyle geldi. Maneviyâtı mürid olunca, zâhiri hemen kendinden mürid oldu. Ben haram olacak öküzü ne kestirdim, ne yedim, ne de yedirdim. Sen zâhirini görüyorsun, maneviyâttan haberin yok. Öküzün sahibi zâhirini görüyor, kendinin de maneviyâtından haberi yok.

Aynı iddiada bulunacak şeyhlere Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'nin ağzının içinde milyonlarca öküz, koyun, keçi gören öküz sahibiyle hırsızın aynı anda mürid olmaları gibi öyle hikmetli, öyle hâl yapabiliyorlarsa ne âlâ. Ama o da imkânsız. Öyle olmayınca öküz değil, bir lokma et yesen gene de haramdır.

 

*  *  *

 

Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'nin olduğu yerde ekinler olmamış, kıtlıktı. Tekkede yiyecek kalmadı. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.nin bir müridi Hindistan'da idi. Hindistan'da da pirinç, buğday boldu. En fazla da pirinç yetişirdi. Hacı Bektaş'ı Veli Hz.ne müridler:

– Tekkede yiyecek kalmadı, ne yapalım? dediler. Hacı Bektaş-ı Veli Hz. müridleri ile bir tepe başına çıktılar. (O tepenin adı şimdi "pirinç tepesi"dir.) Oraya bir çukur kazdırdı. Çukurun içine girdi, çağırdı. Hindistan'daki müridîne duyurdu. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.:

– Bizim burada kıtlık var. Oradan bize yiyecek gönder. Müridde, Hindistan'da bir çukur kazdırdı. (Mürid deyince oradaki halîfesi) Oradaki müridler pirinci, buğdayı, mercimeği o çukura döktüler. O çukura dökülen bu çukurdan çıkıyor. Müridler çuvallara doldurup, Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'nin ambarına dolduruyorlardı. Böylece ambar ağzına kadar pirinç, buğday, mercimek dolmuştu.

 

*  *   *

 

Millet kıtlık içinde idi. Yûnus Emre'nin köyünde toplanıp, buğday getirmek için, Yûnus Emre'yi seçtiler. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'ne gönderdiler. Yûnus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli Hz.'ne geldi:

– Çocuklarım aç kaldı. Buğday götürmek için geldim, dedi. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.; Yûnus Emre'ye:

– Ne istiyorsun? Yûnus Emre:

– Buğday istiyorum. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.:

– Himmet mi istersin, buğday mı? Yûnus Emre:

– Çocuklar aç, himmet karın doyurmaz. Ben, buğday istiyorum. Hacı Bektaş-ı Veli Hz. yine sordu:

– Himmet iki katına çıktı. Himmet mi istersin buğday mı? Yûnus Emre:

– Himmet karın doyurmaz, çocuklar  aç, buğday istiyorum, dedi. Hacı Bektaş-ı Veli Hz., müridlere:

– Bunun kağnısının götüreceği kadar buğday yükleyin, dedi. Yûnus Emre, kağnıyı köyden dışarı çıkartınca pişman oldu. Geri geldi:

– Ben, buğday istemiyorum. Himmet istiyorum, dedi. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.:

– Onun zamanı geçti, dedi. Yûnus Emre Hz. köyüne buğdayı götürdü, köylüye ve çocuklarına da verdi, tekrar Hacı Bektaş-ı Veli Hz.nin yanına geldi:

– Ben mürid olarak burda çalışacağım. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.:

– Senin bu dergâhtan nasibin kalktı. Seni Taptuk Emre'ye havâle ettim. Oraya git, himmetin kıymetini öğren. Burada hiç çalışmadan iki katını alacaktın. Hak et ondan sonra al, dedi. Yûnus Emre, Taptuk Emre'nin tekkesine gitti. On sekiz sene, sırtıyla odun çekti. Dövüldü, sövüldü, kovuldu. Ayağından sürükleyip dışarı attılar. En sonunda himmete kavuştu.

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU