NASREDDİN HOCA (Rahimehullah)

 

 

Nesîm-i Hz., Mansur Hz., Nasreddin (Hoca) Hz.; üçü bir Şeyhin müridi idi. Bunların bir kuzuları vardı. Şeyh, tekkede bu kuzuyu keser, bunların hepsi yerlerdi. Sonunda şeyh dua eder, bunlar da "âmîn" der, kuzu geri dirilirdi. Bir gün şeyhleri bir yere gitti. Bunların da canı et istemişti.

– Biz kuzuyu keselim, yiyelim. Dua edelim dirilsin, dediler. Kuzuyu, Mansur Hz. kesti, Nesîm-i Hz. derisini yüzdü. Yediler. Nasreddin Hoca Hz. kuzunun ön kürek kemiğini sakladı. Yedikten sonra, okudular, dua ettiler. Kuzu dirildi. Ön kürek kemiği yoktu. Ayağının biri havada kaldı. Şeyhleri geldi. Bir kuzuya, bir bunlara baktı. Şeyhleri bunlara beddua etme değilde; yüzlerine bakınca, ileride başlarına gelecek hâli, Allahu Teâlâ kendisine bildirmişti. Yani kuzuyu kesen, kesilecek; yüzen, yüzülecek; yaptığına gülünce, ona da gülünecekti. Bunu da Allahu Teâlâ kendisine ilm-i ledûn ile bildirince:

– Kuzuyu kim kesti? Mansur Hz.:

– Ben, dedi. Şeyhları ona bakıp:

– Sen sonunda kesileceksin. Derisini kim yüzdü? Nesîm-i Hz.:

– Ben, dedi. Şeyhleri:

– Sen de yüzüleceksin. Bu kuzunun ayağı yukarıda kalmış. Niçin basmıyor? Nasreddin Hoca Hz.:

– Ön ayağının kürek kemiğini, nasıl olacak diye ben sakladım, dedi. O sırada kuzunun kürek kemiği yok olduğu için ayağı havada olduğundan hepsi de bakıp gülüyorlardı. Şeyhleri, Nasreddin Hoca Hz.'ne de:

– Sana da, müslümanlar kıyamete kadar gülecek, dedi.

Bunlar sonunda yetişip, kemâl bulunca; Mansurî Hz. "(Enel Hak), Ben Hakk'ım" dedi. Bunun manasını kimse anlayamadı. Mansurî Hz.'ni mahkemeye verdiler. "Ben Allah'ım" diyenin cezası kesilmekti. Mansurî Hz.ni kestiler, yaktılar, külünü ırmağa attılar.

Nasreddin Hoca Hz.nin sözüne de kıyamete kadar herkes gülecektir. Çünkü Nasreddin Hoca Hz.'nin sözleri hikmetli, manâlı, düşündürücü, ve ayrıca mizahlı (nükteli)dir.

Nasreddin Hoca'ya:

– Sultan Süleyman (as)'a, Belkıs'ın haberini getiren Hüdhüd kuşu erkek mi, dişi mi idi? diye sordular. Nasreddin Hoca:

– Erkektir, dedi.

– Ne biliyorsun? dediler. Nasreddin Hoca:

– Eğer dişi olsa, o kadar zaman çenesini tutup, konuşmadan dînleyemezdi. Onları uzun boylu dînlediğine ve haberi getirdiğine göre erkektir, dedi. Yani kadınlar çok konuşur, sabredemez, demek istiyor.

 

*   *   *

 

Nasreddin Hoca; bir yahûdî ile yol arkadaşlığı yapıyordu. Dört saatlik bir yola gidecekler. Yahûdînin bir merkebi vardı. Yahûdî Nasreddin Hoca'ya:

– Gel şu merkebe bin, ben biraz yürüyeyim. Sonra ben bineyim, sen yürürsün, dedi. Nasreddin Hoca, merkebe bindi. İnmeye de hiç niyeti yoktu. Kur'ân-ı Kerim'deki, Yûsuf (as) ile Zeliha'nın hâdisesini uzun uzadıya anlatmaya başladı.Yahûdî de dînliyordu. Maksadı bunu anlatmak değil, yaya yürümemekti. Dört saatlik yol bitti. Hoca'nın anlatması da bitti. Merkebten indi. Köylüler dışarıda karşıladılar. Köyde ziyâfet vardı. Hoca ile Yahûdîyi en üst başa oturttular. Önlerine etli, tatlı yiyecekleri doldurdular. Yahûdî:

– Hocam, sen yolda gelirken çok güzel kıssa anlatıyordun. Onu burada da anlatır mısın? Maksadı Hoca'ya bu yemeği yedirmemekti. Hoca:

– Hay, hay olur, dedi. Kenan'da yitti (kayboldu), Mısır'da bulundu, adı da Yûsuf'tu, deyip yemeğe başladı. Yahûdî Hoca'ya:

– Ne yaptın? O kıssa uzundu, söylemekle bitmiyordu. Nasreddin Hoca:

– Senin aklın yetmez. O, yerine göre uzar, yerine göre kısalır. O zaman uzaması lâzımdı, şimdi de kısalması lâzım. Zaten özeti de budur, dedi.

 

*   *   *

 

Nasreddin Hoca'nın iki ailesi vardı. Bunlar Nasreddin Hoca' ya:

– Hangimizi çok seviyorsun? dediler. Nasreddin Hoca:

– İkinizi de çok seviyorum.

– Peki bir kayıkla üçümüz denize açılsak, kayık üçümüzü taşımıyor. Bir kişiyi suya atmamız lazım. Hangimizi atarsın? dediler. Nasreddin Hoca:

– Ben, beni atarım. Onlar:

– Biz, seni attırmayız. Muhakkak ikimizden birisini atacaksın. Hangimizi atarsın? diye sıkıştırdılar. Nasreddin Hoca büyük hanımın yüzüne bakıp, öbürüne eliyle işâret edip:

– Bu biçâre yüzme bilmiyor, sen biliyorsun. Bunu atsak boğulur. Sen yüzersin, dedi.

Nasreddin Hoca'nın kıssalarını, fıkralarını zamanı gelip konuşulursa yediye kadar söylemek lâzımdır. Sözleri hem güldürücü, hem de çok ibretlidir. Biz de yediye tamamlayalım.

 

*   *   *

 

Bir gün; Timurlenk, herkesin görmek için ısrarı üzerine bir fil getirtmişti. Timurlenk'in getirttiği fil çok büyüktü. Bahçelerin, bağların, çevrili olan çalıları, duvarları tepeleyip, yıkıp giriyordu. Yemeye başlarsa, karnı doymuyordu. Taşla, kovalama ile bahçeden çıkmıyor. Canı istediği zaman karnını doyurup çıkıyordu. Herkes usanmıştı. Hiç kimse de Timurlenk'e gidip:

– Fili gördük. Bahçelerimizi batırdı, geri gönder, demeye cesaret edemiyorlardı. "Bunu Timurlenk'e söylese söylese ancak Nasreddin Hoca söyler" dediler ve Nasreddin Hoca'yı çağırdılar. Meseleyi anlattılar:

– Sen söyle fili Hindistan'a geri göndersin. Bahçemizi, bağlarımızı yiyor, batırıyor, dediler. Nasreddin Hoca:

– Olur. Yalnız benimle beraber bir heyet gelsin. Onları gösterir, söylerim. Kendileri hiçbir söz söylemesinler. Timurlenk fili gönderir, dedi. Bunlar Nasreddin Hoca'ya:

– Olur, dediler. Fili, Timurlenk'in çadırına kadar getirdiler. Nasreddin Hoca, Timurlenk'in huzuruna girdi. Yanındakiler girmedi. Hoca tek kaldı, arkasında onlar var zannediyordu. Onlar kaçmıştı. Çünkü Timurlenk asması, kesmesi çok olan, hiddetli bir padişahtı. Nasreddin Hoca ile beraber, Timurlenk'in yanına girip, durmaya kimsenin cesareti yoktu. "Biz Hoca'yı içeriye sokarız. O nasıl olsa birşeyler söyler" demişlerdi. Timurlenk Hoca'ya:

– Hoca niçin geldîn? Hoca: "Fil, bunların bahçelerini batırıyor. Bunu geri gönder" diyecekti ki, arkasına döndü, hiç kimse yoktu.

– Şu fil yalnız. Buna bir eş getirtsen, ikisini bir arada görmemiz daha iyi olur, dedi. Timurlenk:

– Olur, dedi. Bir fil daha getirttirdi. Hoca ikisini de aldı, köye geldi.

 

*   *   *

 

Hoca, bir gün bir tavşan tutmuş, bunu bir çuvala koymuş. Ağzını bağlayıp, evine getirmişti. Hanımına:

– Bu çuvalın ağzını sakın açma! dedi. Ondan sonra kendisi köye gitmişti.

– Ey cemâat! Gelin, size bir şey göstereceğim, demiş. Herkeste Hoca'nın evine gelmiş. Çuvalın etrafını çevirmişlerdi. (Hoca, köye gidînce hanımı çuvalın ağzını açmış, tavşan da kaçmıştı. Bunun üzerine buğday ölçeğini; kratın sekizde biri olan "uruplağı" çuvalın içine koyup, ağzını bağlıyor.) Hoca, tavşan var sanıp, çuvalın ağzını yavaş, yavaş açıyordu. Çünkü tavşanın birden sıçrayıp kaçacağını sanıyordu. Tavşanda kaçma yok. "İyi bakın ha! İyi bakın!" diye çuvalı dibinden tutup sallıyor. Ölçek uruplağı yere yuvarlanıyor. Hoca cemâate:

– Ey cemâat! Bilen var, bilmeyen var. Yanılmayın, bu gördüğünüzün sekizi bir krat eder, diyor.

 

*   *   *

 

Köylüler, Nasreddin Hoca'ya:

– Biz, bu sene senin hocalık hakkın olan buğdayı vermeyeceğiz, diyorlar. Hepsi ağız birliği edip, vermemeğe karar veriyorlar. Nasreddin Hoca:

– Bende size rüzgâr vermem, diyor. Harman savrulurken, rüzgârın estiği tarafa, dağın başına bir hasır geriyor. Köylüler, buğdayları dövüp, yığın yapıyorlar. Savuracaklar, rüzgâr yok. Nasreddin Hoca, hasırı germiş bekliyor. İçlerinden biri, Hoca'nın hakkını veriyor:

– Bana yel ver, diyor. Nasreddin hoca, onun harmanından tarafa hasırdan bir delik deliyor, bir de içi boş kamış sokuyor. Tüfek ile nişan alır gibi nişanlıyor. O adama:

– Git, savur, diyor. Adam savurmaya başlıyor. Herkes, o adama:

– Bizim harmana rüzgâr esmiyor. Buraya nasıl esiyor? O adam:

– Ben Hoca'nın hakkını verdim. Hasırı deldi, kamışı uzattı, onun deliğinden, benim harmanı nişanladı, rüzgâr esiyor. Bunun üzerine birkaç kişi daha, Hoca'ya geldiler:

– Bize de rüzgâr ver. Hakkını veririz, dediler. Onlara da aynısını yaptı. Bu sefer tüm köylü geldi:

– Biz hepimiz, senin hakkını vereceğiz, dediler. Hoca, hasırı büsbütün kaldırdı. Herkes harmanını savurdular. Hoca'nın hakkını verdiler.

 

*   *   *

 

Bir gün, Hoca bir cins ata binmiş. Atı koştururken, at bir yerden sıçrayınca, attan düşüyor, yaralanıyor. Köylüler koşarak, Hoca'nın yanına geliyorlar. Hoca onlara bakıp:

– Hey gidi gençlik hey! Yani gençlikte olsa düşmezmiş. Yavaş sesle, kendisinin duyacağı kadar: "Hoca, çok söyleme. Bunların içinde senin gençliğini bilenler de var. Sonra ayıbını çıkartırlar."

 

*   *   *

 

Çocuklar aralarında gizli konuşup: "Nasreddin Hoca'yı, şu ağaca çıkartalım. Ayakkabısını saklayalım" dediler. Nasreddin Hoca yanlarına gelince birisi:

– Hocam, şu ağaca çıkabilir misin? O biri:

– Çıkamaz, nerede çıkacak. Başka biri:

– Çıkar, canım, niye çıkamasın? Nasreddin Hoca'ya:

– Çıkabilir misin, çıkamaz mısın? Nasreddin Hoca:

– Çıkarım, diyor. Çocuklar:

– Öyleyse, çık bakalım. Nasreddin Hoca, bunların ayakkabısı için yaptıklarını anlıyor. Ayakkabılarını koltuğunun altına kıstırıp ağaca tırmanıyor. Çocuklar:

– Hoca, ayakkabılarını bıraksana! Onları niye götürüyorsun? Hoca:

– Belli olmaz, belki ağacın başından öteye yol gider. Giyer giderim. Onun için yanıma aldım.

 

*   *   *

 

Nasreddin Hoca; Akşehir'in gölüne gidiyor. (Sütü yoğurt çalmak için, yoğurttan birazını maya olarak süte karıştırır, onu da yoğurt yaparlar.) Nasreddin Hoca da göle yoğurt çalayım, diye yoğurt küleği (kabı) koltuğunda, göle gidiyor. Yoğurdu döküp, karıştırıyor. Yanındakiler:

– Ne yapıyorsun Hoca? Hoca:

– Göle yoğurt çalıyorum. Yanındakiler:

– Kocaman göl, su yoğurt tutar mı? Hoca onlara bakıp:

– Ya bir de tutarsa! Tuttuğunu düşünün. (Yeme ile bitmez).

 

Şimdi her sene, O'nun gününü kutlarlar. Bir adam, başına sarık sarar, yoğurt küleğini koltuğuna alır, aynı göle yoğurt çalar. Allah rahmetine nâil etsin. (Âmîn)

 

*   *   *

 

Nasreddin Hoca, bir eve müsafir olur. Ev sahibi:

– Hocam, İsâ (as) bin küsûr seneden beri havanın yüzünde ne yiyor, ne içiyor? Hoca:

– Allah sana yarın mahşerde: Îsâ (as) havanın yüzünde ne yiyor, ne içiyor? diye onu sormayacak. Nasreddin Hoca senin evine müsafir geldi. Sen ona ne yedirdîn, ne içirdîn? diye sana onu soracak.

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU