HÜSEYİN HALLAC-I MANSÛR (Rahimehullah)

 

 

Mansûrî Bağdad-î Hz. diğer bir deyimle, Hallac-ı Mansûr Hz. ne Bilâl Babam: "Mansûrî Bağdâd-î Hz." diye söylerdi.

Nesîm-i, Mansûrî Bağdad-î, Nasreddin Hoca Hz. leri her birisi çok büyük birer zât ve şeyh olup; Nesimî Hz., G. Antep'e, Mansûrî Bağdad-î  Hz., Bağdat'a; Nasreddin Hoca Hz. Akşehir'e yerleşmişlerdir. Üçününde çok büyük kerâmetleri görülür. Mansûrî Bağdad-î Hz.'ne; Hallac-ı Mansûr denilmesinin sebebi de pamuklara nazar edip, bir bakınca; Hallac'ın pamukları attırdığı gibi, pamuklar havaya atılmaya başladı. Ve çiğiti (tohumu) bir tarafa, pamuğu bir tarafa atıldığından, "Hallac pamuğu" gibi havaya atılıp, ayrılmasından, adına Hallac-ı Mansur denilmiştir. Hallac-ı Mansur Bağdad-î Hz., Allahu Teâlâ'ya vasıl olmak istiyordu. Allahu Teâlâ'ya vâsıl olmak için de her şeyden kesilmesi lâzımdı. Nesîm-i Hz. derisi yüzüleceği, Mansûrî Bağdad-î Hz.'nin kesileceği zamanda; Allahu Teâlâ'dan başka her şeyden kesilmişlerdi. O dereceye varan öyle olur, öyle olur, öyle olur ki, kendisi aşık, Rabb'ısı aşık olunan maşuktur. Her nereye baksa gözü Rabb'ısından, O'nun varlığından başka, O'nun ef'âli ilâhiyesini görmeden başka birşey göremez. Bilâl Babam buyurdu ki:

– En ufak bir sarı karıncaya baktığı zaman, Allahu Teâlâ'nın açıktan onun yürümesine, hareketlerine yardım ettiğini, Allahu Teâlâ'nın o kuvvetiyle yürüdüğünü farkeder. Her şey Allah'dandır dediklerinin birisi de odur.

Mürid ilk defa çalışa çalışa şeyhte fâni olur.

 

                        Her nereye baksam Şeyhim kendi var,

                        Şimdi boynumuzda Şeyh kemendi var.

 

Diye kasîde de söylediği gibi. Mürid ikinci defa Resûlullah'ta fâni olur. Bunda da her nereye baksa, Peygamberimiz (sav)'in maneviyâtını, gücünü, kuvvetini görür. Daha fazla, en derinlere daldıkça hakîkatten içeri hakîkat olunca Veysel Karânî Hz.nin, Peygamberimiz (sav)'i gördüğü gibi görür. Bu çok az kimsede geceli, gündüzlü uyumayıp, çok fazla zikrullaha, istiğfara, salavât-ı şerifeye devamlı çalışmakla olur. Hz. Ömer (ra) ile Veysel Karânî Hz.'nin bu hususta karşılıklı konuşmalarını yazmıştık. Misâl: Binlerce mum, on binlerce gaz lambası, bir onun kadar elektrik yakarsan, bunların olduğu yerde her tarafa ışık saçan kuvvetli bir projektörde yanıyorsa herkes diğerlerine bakmaz. Onları görse de üstünde durmaz. Projektör lambasına bakar. Buraya varamayanlar mum, gaz lambası, elektriği gören gibi olur. Peygamberimiz (sav)'in hakîkatına tam yetişenler projektörü gören gibidir. Resûlullah (sav)'in aşkı, sevgisi, hâlı, manevîyatı, kendînin maneviyâtının bütün on sekiz bin âlemi kapladığı projektörünü görür, ona hayran kalır.

İlk defa Şeyhte fâni olmak, birinci basamaktır. Resûlullah(sav) de fâni olma ikinci basamaktır. Bunlardan sonra üçüncü ve en son basamak olan Hakk'ta fâni olmaktır. Gördüğünü göz görmeden aciz kalır. Hem de gören göz, bu göz değildir.

 

(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 9, Hadîs No: 1336)

Manâ'sı: Aişe (ra)'den rivayete göre şöyle demiştir:

– Her kim Muhammed (sav)'i (uyanık olarak baş gözü ile) Rabb'ını gördü sanırsa, en büyük yalanı irtikâb etmiş olur. Lâkin muhakkak olan şudur ki, Resûlullah Cibril'i ufkun arasını kaplamış olduğu hâlde hakiki sûret ve hilkatinde görmüştür.

 

Biz kitabımızda, Allahu Teâlâ'yı görenler; uyku ile uyanık arasında can gözüyle görürler, ayık olarak hem de bu gözle göremezler, demiştik. Bu hadiste de "uyanık olarak görmediğini" yazıyor. Peygamberimiz (sav)'e vahiy geldiği zaman, başını önüne eğer, mübarek rengi sararır, az horlar, kendi kendînden tamamiyle geçerdi. Uyku da desen; yıkılması lazım. Uyanık desen, aklı başında değil. İşte emri ilâhi'yi Cebrâil (as)'dan alıp, Allahu Teâlâ ile Cebrâil (as) vasıtasıyla konuşması böyledir. Mirâc'ta da böyle tam ayık değil, zâhir gözü ile değil; uyku ile uyanık, sarhoş ile ayık arası, kendînden geçmiş, mest olmuş vaziyette idi. Bu gözlerini yumup, konuşması da öyledir.

Hadîs-i Şerîf'te, Hz. Aişe validemiz:

– Her kim Resûlullah'ı, Allahu Teâlâ'yı bu gözle gördüğünü iddia ediyorsa küfre varır, buyuruyor. Onu gören göz maneviyât gözü de değil, onlardan daha çok hassas olan can gözüdür.

O dereceye varan insanlara, bu dünya gözü, gördüğünden ibret alıp, ibretle bakıp, o gördüğünün ilmi kendînde tecellî edip, Allahu Teâlâ'nın büyüklüğünü, kuvvetini, kudretini anlamaya yarar. Gözlerini yumunca gördüğü maneviyât gözü ondan daha hassastır. Bu da Allahu Teâlâ'nın, gözünle görüp idrâk edemeyeceğin, daha gizli esrarlarını, sırlarını anlamaya, görmeye, bilmeye yarar. Onda da yine Hakk'a vasıl olmuş demek değildir. Mürid çalışa çalışa daha ilerleyince, dünyayı bir pula versen almaz. Dünya, âhiret, cennet nimetlerinin hepsini bir tarafa yığsan bundan tarafa da zerre kadar dönüp bakmaz. Kalbinde, gönlünde bir tek Allahu Teâlâ'nın aşkı ve O'nun sevgisi olur. Başka bir şey olmaz. Peygamberimiz (sav)'in:

 

Hadîs-i Şerîf:

İki sevgi bir arada olmaz.(Hacı Muhammed Bilâl-î Nâdirî Hz.lerinin vaaz bandından alınmıştır.)

 

buyurduğu budur. Allahu Teâlâ'ya nazar edecek, bakacak can gözü kendînde olur. Dünya ve âhiret, cennet nimetlerinin hepsini bir yere yığsan yüz bin kişi de hayran hayran onlara bakıp söylese, kendînin dikkatini O Cemâlullah'tan ayırıp, bunları göstermeye çalışsalar ne evlat, ne can, ne mal, ne de bunlar o Didar-ı İlâhiyye'den bir milim ayrılmayı aklına bile getirtmez. Allahu Teâlâ, kendîne vasıl olan (kavuşan) ve orayı seyreden kullarının her birisine bir başka tecelli ile tecellî eylemiştir. Allahu Teâlâ'nın esmâları büyük isimleri doksan dokuzdur. Kuluna tecellîsi de doksan dokuzdur. Kuluna hangisiyle tecellî ettiyse öyle olur. O birine başka bir tecelli etti ise o da öyle olur. Allahu Teâlâ her kulunu oraya yetiştirebilmek, o tecellî-i İlâhiyyeye mazhar edip orayı gösterebilmek için; kul ilk defa, dünya sevgisinden. İkinci, malından. Üçüncü, evi ile çoluk çocuğundan. Dördüncü defa, canından, tam geçirmedikten sonra kul oraya vasıl olmaz (kavuşamaz) göremez.

 

Dert çekmede Eyyûb ol,

Gam çekmede Yâkub ol,

Yûsuf gibi mahbub ol,

Kenan'a erem dersen.

 

                        Canından ümidi kes,

                        Canana erem dersen.

 

dediği odur.

İşte Mansûr-î Bağdad-î Hz. de her şeyinden geçmiş; oraya kavuşmak, vasıl olabilmek için çalışıyordu. Allahu Teâlâ: "Bunun karşılığı can bahasıdır, canından geçmektir." buyurdu. Mansûr-î Bağdad-î Hz. de canından geçti. O zaman kendînde tecellî-i ilâhî başladı. Allahu Teâlâ'nın kendînden ayrı olmadığını gördü. Mahv-i fenâ'ya daldı. Orada kaldı. O tecellî; dilde, gözde, bu vücutta değildi. Allahu Teâlâ her yerine, her şeyine tecellî etmişti. Reçel kavanozuna, bir salatalık atarsan onda çok durursa, salatalık dışarı çıkınca tadı, reçel tadı. Rengi, reçel rengi. Kendînden devamlı sızan, akan reçeldir. O zaman "ben reçel oldum, reçelim. Ben reçelden ayrı değilim. Reçel benim içimdedir." demesi normaldir. Ama esas reçel, şekerdir. Onda başka bir vücut yok, şekerdir. Bu ise salatalıktı, reçel değildi. Reçelin içinde çok durduğu için, reçel kendîne sirâyet etti. Dediklerinin hepsi doğrudur. Kendisi reçelin içinde; altı, üstü, sağı, solu, önü, arkası hep reçel; reçel tâ içerisine sirâyet etmiş (girmiş), tadı reçeldi. Demirci küresinde, ateşin içinde kızaran demirde aynıdır. Rengi kıpkırmızı ateş, kendînin sıcaklığı ateş, kendinde başka bir renk yok. Her tarafı, yönü ateş olur. O kendi kendini ateş zannediyor. Reçel olan salatalıkta kendi kendini reçel sanıyor. Aynı onun gibidir. Mansûrî Bağdad-î Hz. de Allahu Teâlâ'nın varlığı içinde yok olup, kendi kendîni kaybetmiş: "Ben Allah'ım" diyordu. Söyleyen bu dili değil, kanının her damlası, her hâliyle, içi, dışı, herşeyi söylüyordu. Mansûrî Bağdad-î Hz.'ne:

– "Ben, Allah'ım" dediğin için, seni keseceğiz, böyle deme, dediler. Mansûrî Bağdad-î Hz. onların dediklerini duymuyor, kendi canı, kendi gözüne hiç görünüyordu. Ne kadar tekrar tekrar söyledilerse de, onları duymadı. Kendinin hâlinden bilen, anlayan yoktu.

 

                                   Bak şu Mansûr'un işine,

                                   Halkı üşüşmüş başına,

                                   Ene-l-Hakk'ın firaşına,

                                   Düşenlere tımar olmaz.

 

"Bak şu Mansûr'un işine"; Mansûr'un işine bak. Halkı başına toplamış, "Ene-l-Hakk" dediği için idam edecekler. Canı gözüne, çöp kadar görünmüyor. "Ene-l-Hakk'ın firaşına"; Ene-l-Hakk'ın hâlına, ateşine, ondaki olan hâl'a; "Düşenlere tımar olmaz"; kim ona düştüyse, ona söz kâr etmez.

 

                                   Kıyamazsan başa, cana,

                                   Geri dur, girme meydana.

                                   Bu meydanda, nice başlar,

                                   Kesilir, hiç soran olmaz.

 

Eğer canına kıyamıyorsan, oraya gitmene gerek yok. Geri çekil, geri dur. Bu meydanda Mansûr gibi nice başlar kesilir, hiç soran olmaz.

                                  

Eğer aşık isen yâre,

                                   Sakın aldanma ağyâre,

                                   Düş İbrâhim gibi nâre,

                                   Bu gülşende yanar olmaz.

 

Allahu Teâlâ'ya eğer aşıksan, Allah (cc)'dan başkasına aldanma. O'ndan başkasının ismini söyleme. Sözün daima "Allah" olsun. Sen böyle olursan, İbrâhim (as) ateş düştü. Ateş, ona bu dünyada cennet, güllük gülistanlık oldu. Sende, Mansûr gibi olursan, seni kesseler, aynı gülşene düşersin. İbrâhim (as)'ın ömrünü Allahu Teâlâ uzun etti. Ateş yakmadı. Dünyada iken cennete, gülşene, güllük gülistanlık yere düştü. Mansûrî Bağdad-î Hz.'de aynı hâlde; onun canını aldı. Çünkü can bahası karşılığında vermişti. O da cenneti Âlâ'ya, güllük gülistanlık yere düştü.

 

                                   Seyfu-llah sözünde mesttir,

                                   Şeyhinden aldığı derstir,

                                   Divâneler aklım mistir,

                                   Ne söylersen kanar olmaz.

                                                           Seyyid Nizamoğlu

 

Seyyid Nizamoğlu Hz. buyuruyor ki: Kendi kendîni söylüyor; "Seyfullah sözünde mesttir," Ben bunu normalde söylemiyorum. Onun hâlı, aşkı, sevgisi beni benden geçirip, mest etti. Mest ve hayran kaldım. Bunların hepsini bana, şeyhim dersimde anlattı. Seher vaktinde ders çekip, (virdimi yaparken) o anda anladım. Bana, şeyhim öğretti. Divâneler, deliler utanmaz, sıkılmazlar. Kendinde akıl olmaz. Ne yaptığını bilmez. Aşk çokluğunun delisi de, Mansûrî Bağdad-î Hz. gibi olur. O da aşk delisidir. O da ne söylediğini, ne yaptığını, nasıl olduğunu bilemez. Aklı gider, kendinde değildir. Sarhoşla, ayık arasındadır. Uyku ile uyanık arasında, o vaziyette yapar. Ayıktığı zaman, kendi de ne yaptığını, ne dediğini bilemez. Dervişlerde bu hâl önceleri çok kısa, çok az, hayâl meyal olur. Bir an için kendi kendini kaybeder. Bir kaç saniye ne olduğunu bilmez. Ondan sonra aklı başına gelir. Mansûrî Bağdad-î Hz. gibi olur. Onlara da ne kadar söylersen söyle kendi görüşünden, sözünden bir milim ayıramazsın. Mansûrî Bağdad-î Hz.ne, söz anlatamadıkları, fikrinden caydıramadıkları ve en son şerîatın emri üzerine öldürmeye karar verdikleri gibi olur. Mansûrî Bağdad-î Hz., Cellada sağ kolunu uzatıp:

– İlk defa bu kolumu kes, dedi. Cellad, o kolunu kesti. O kolunu kendi yüzüne tuttu. Yüzünün her tarafına kan fışkırdı. "Ey nefis! Benimle ömür boyu uğraştın. Kendi dediğine çekmek istedin. En sonunda seni, böyle kana beledim (buladım). Her tarafını kan ettim. Daha uslanmaz mısın!" dedi. Ağrı çekse, ah of, yandım demesi lâzım. Ama cellada öbür kolunu uzatıyor:

– Bunu da kes, diyor. Cellad vurdu, onu da kesti. Her iki kolunu yüzüne tuttu: "Ey nefis! Daha uslanmaz mısın!" dedi. Baktılar ki kan akıp gittiği yerde; "Ene'-l-Hakk" yazarak gidiyordu. Kana kulaklarını verdiler, dinlediler. Kan devamlı "Ene-l-Hakk" diyordu. Oradakiler:

–          Bu sihirbazdır. Bu, öldükten sonra da milleti şaşırtacak. Bunu yakıp, külünü havaya savuralım. Millet buna aldanmasın, dediler. Ve yaktılar, külünü de havaya savurdular. Savrulan kül her tarafta "Ene-l-Hakk" diyordu. Kendisi kesilmeden evvel, bir müridîne:

– Beni öldürürler, Allah (cc)'ın gadabı gelir. Bu Şad suyu akmaz, durur. (Şimdiki deyimle baraj misâli) şehrin içine su dolmaya başlar. Hepsi gark olacaktır. Muhakkak ve muhakkak sûrette bu şehir yere gark olacak. O zaman, benim şu hırkamı al, suya at. İşte o zaman su kabarmaz, şehre taşmaz, normal akar. Yoksa şehir suya gark olur, batar. Başka çeşit önlenemez, demişti. Şehrin su altında kaldığını gören müridinin aklına bu söz geldi. Hemen koşup, Mansûrî Bağdad-î Hz.'nin hırkasını getirdi, suya attı. Su akmaya başladı. Eski yerine çekildi. Ve su normal akışına devam etti.

 

İçim dışım nâr eylesen,

İşim gücüm zâr eylesen,

Mansûr gibi ber-dâr eylesen,

Ben yine İllâllah derim.

 

                                   Âsîlere katsan beni,

                                   Tamûlara tıksan beni,

                                   Mücrim kulun etsen beni,

                                   Ben yine illâllah derim.

 

Bin-pâre ettirsen beni,

Odlara attırsan beni,

Terketmeyip Mevlâm seni,

Ben yine İllâllah derim.

 

                                               Seyyid NİZAMOĞLU

 

  

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU