NESÎM-İ (Rahimehullah)

 

 

Nesîm-i Hz.'ni istemeyenler, sevmeyenler kendisine:

– Bir insan, Kur'ân-ı Kerim'i ayak altına alıp, tepelerse cezası nedir? Nesîm-i Hz.:

– Kur'ân-ı Kerim'i ayağının altında tepeleyenin cezası derisini yüzmektir, dedi. Bunlar gittiler. Yeni bir çift ayakkabı yaptırdılar. Ayakkabıyı diken köşkere; Kur'ân yaprağını ayakkabının astarı olan, gönle taban astarının arasına koymasını tembih ettiler. Koydurdular. Nesîm-i Hz.'ne bu ayakkabıyı hediye getirdiler. (Allahu Teâlâ birşeyi bildirmezse; Peygamberler ve Evliyâlar bilemezler. Allahu Teâlâ bildirmediği için Nesîm-i Hz.'de bilemedi.) Bayram yakındı. Nesîm-i Hz., bayramda o ayakkabıyı giydi. Bayram namazına geldi. Namazı kıldırdı, dışarı çıktı. Onlar yine yanına geldiler:

– Biz senden şüpheleniyoruz. Sen ayağının altında, Kur'ân-ı Kerim yaprağını tepeliyorsun, dediler. Ayakkabısının astarını söküp içinden Kur'ân-ı Kerim yaprağını çıkardılar. Kendisine de:

– İşte senin fetvan. "Kim Kur'ân-ı Kerim'i ayak altına alır, çiğnerse cezası derisini yüzmektir." Ne diyorsun? dediler. Nesîm-i Hz.:

– Öyleyse, benim derimi yüzün, dedi.

Kendisini, Haleb'e götüren zaptiyelerle beraber giderlerken, yolda bir Arab köyüne geldiler. Köyde, minarenin başında birisi Arab şivesi ile çok güzel ezân okuyordu. Hepsi durdu, ezânı dînlediler. Nesîm-i Hz.'de durdu, ezânı dînliyordu. Ezân bitti. Yanındakilerin hepsi tek tek:

– Çok güzel ezân okudu.

– Çok güzel sesi var.

– Biz ömrümüzde, böyle ezân okuyanı dînlemedik, dediler. Hepsi de ezânın güzel okunduğunu tek tek tasdik etti. En son Nesîm-i Hz.'ne:

– Ezânı nasıl okudu, sende beğendîn mi? Nesîm-i Hz.:

– Hiç beğenmedim, iyi okuyamadı. Ezân böyle okunmaz. Okuduğu, zerre kadar ezâna benzemiyordu. Bunun neresi iyi? deyince, yanındaki muhafızlar:

– Bundan daha iyi ezân nasıl olur? Nesîm-i Hz.:

– Ben bundan iyi ezân okurum, dedi ve demircilerin, demir dövdüğü örsün üzerine çıktı. Ezân okumaya başladı:

– Allahu Ekber, Allahu Ekber! diye ezân okumaya başlayınca örs ayağının altında erimeye başladı. Ezânı bitirinceye kadar, örs büsbütün eridi, su gibi aktı. Bunu gören muhafızlar:

– Hakîkaten, sen daha güzel okudun, sen haklıymışsın. Senin ezânından üstün ezân olmaz, deyince Nesîm-i Hz.:

– Bende okuyamadım. Benim nefsime ezân kâr etmedi. Ayağımın altındaki demir eridi. Eğer ben, tam okumuş olsaydım, bende su gibi erimem lazımdı, dedi. (Bu söz gerçektir, doğrudur. Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Efendimiz Hz.'nin, müridlerinden bir çokları, aşk çokluğundan su gibi eriyip, aktılar. Hz. Pîr'e haber verdiler. Hz. Pîr, etrafını çizdi, akıtmadı. Okudu, dua etti. Onlar yine insan oldular. Kur'ân-ı Kerim'deki: "Onlara yeniden tertemiz, taze bir hayat veririm."(Sûre-i Nahl, Âyet 97,) dediği o hayattır.

Aşk-ı Mecâzi; Allah (cc)'ın sıfatı ile tecellî etmesi ve aşk-ı hakikî zâtı ile tecellî etmesidir. İnsan sıfattır, zât değildir. Onun için yüz Sıfatullah'tır. Aşk-ı mecâzi insanda tecellî eder. Aşk-ı hakikî zâttır.

                        Hakk zâtıyla, sıfatıyla tecellî eyledi anda,

                        Varlığı Hakk varlığıdır, emri Sübhan elindedir.

Allahu Teâlâ insana nasıl teceli eder ? 

Allahu Teâlâ, insana evvelâ sıfatıyla; sonra zâtıyla tecellî ediyor. Aşk-ı hakikî doğrudan olursa, insan dayanamaz, ölür. Doğrudan, Allahu Teâlâ'ya kavuşmak can pahasıdır.

 

Bak şu Mansur'un işine,

Halkı üşüşmüş başına,

Ene-l-Hakk'ın firâşına,

Düşenlere tımâr olmaz.

 

                        Kıyamazsan başa cana,

                        Geri dur girme meydana,

                        Bu meydanda nice başlar,

                        Kesilir hiç soran olmaz.

 

Açılmış dükkanlar, kurulmuş pazar,

Canlar mezat olmuş, dellâlda gezer,

Oturmuş ümmetinin ber'âtın yazar,

Cevahir bağışlayan dükkanı buldum.

 

Kur'ân-ı Kerim'de:

Mûsâ (as):

– Yâ Rabb'i! Sana kavuşmak istiyorum, dedi. Allahu Teâlâ:

– Dağa bak, buyurdu. Allahu Teâlâ, dağa tecellî etti, dağ parça parça oldu. Allahu Teâlâ, Mûsâ (as)'a:

– Sende, bana kavuşmak istersen, böyle parça parça olursun, buyurdu.

 

Dedi Mûsâ görem seni,(Sûre-i Âraf, Âyet 143.)

Göremezsin dedi beni,

Ki ben, senden münezzehtir,

Şeriksizdir Hudâ'sından.

 

                        Kamaştı gözümün nûru,

                        Gönül oldu Hakk'ın Tur'u,

                        Çün oldum mahvu mahzadan,

                        Bekâ buldum bekâsından.

 

Ayrıca, Allahu Teâlâ'nın bütün kullara tecellî etmesi vardır. Bu da doğrudan kavuşmak değil, dayanabilecek şekilde kavuşmaktır. Meselâ; Güneş ışınları atmosfer tabakası olmadan, doğrudan vurursa insan dayanamaz, derhal ölür. Güneşin zararlı ışınlarını, atmosfer ve o gibi tabakaları kırıyor. Bir de Ekvatorun sıcağına kimse dayanamaz, insanı kavurur. Yayla yerin sıcağına, güneşine insan dayanır. Allah (cc)'ın doğrudan tecellîsi; atmosfersiz ve ekvator sıcağı gibidir. Allahu Teâlâ'nın buyurduğu, istediği ve dayanılacak şekilde olması; yayla yerin güneşinin insanı kavurmadığı, atmosferden geçince faydalı olduğu gibi olur. Evliyâullahlara umumiyetle atmosferden geçip yayla güneşi gibi olur. Bazıları da acele eder, ister ve canından geçmeyi tercih eder. Onlara doğrudan tecellî eder. Nesîm-i, Mansûr, Şeyh Muhiddîn-i Arabî gibi canından geçme bahasına Allahu Teâlâ'ya vasıl olurlar.

 

 

Vasıl olmaz kimse Hakk'a,

Cümleden dûr olmadan,

 

                                    Kenz açılmaz her gönülde,

                                    Tâ ki pür nûr olmadan,

 

Padişah konmaz saraya,

Hane memur olmadan,

 

                                   Mûti kable ente mûti,

                                   Sırrına mazhar olan,

 

Gördü anlar haşri, neşri,

Nefhayı sûr olmadan.

 

Misal; idare lambasına, lambaya, lükse, elektriğe, projektöre göz dayanır, insan dayanır. Bakılır, faydalıdır. Ama kaynak makinasının ışığına bakılmaz. İnsanın gözünü alır (kamaştırır). Çok bakarsan kör eder. Doğrudan tecellî, kaynak makinasının ışığı gibidir. Kaynak yapanlar, gözlerinin önüne siyah bir maske alır. Onun arkasından bakarlar. Kaynak makinasının zararlı ışığını, o maske kırıyor, engelliyor. Aynı onun gibidir. Allahu Teâlâ'nın doğrudan tecellîsine dayanılmaz, dayanılacak şekilde tecellî etmesine dayanılır.

 

 

Doğan sensin dolanan sen.

Ne doğar ne dolanırsın.

Mekânın lâ-mekan senin.

Her mekânda bulunursun.

 

                                   Bilen sensin bilinen sen.

                                   Sen bilirsin seni yine.

                                   Tecellî ettiğin dosta.

                                   Lûtfun ile bilinirsin.

 

Bir gönülde senden gayri.

Ağyâr girip yâr olmasın.

Muhabbetin nûr'u ile.

Ol gönülde salınırsın.

 

Seyyid Nizâmoğlu sakın.

Ölem deyû gussa yeme.

Dost ilinde doğarsın sen.

Gerçi bunda dolanırsın.

 

                                                        Seyyid NİZAMOĞLU

 

 

Şerîatı Muhammed'e verdiler,

Tarîkat üstüne bir yol kurdular,

Hakîkat babından sual sordular,

Hakîkat var hakîkatten içeri.

 

                                   Aşk bedesteninden mercân almışam,

                                   İrfan meclisinde erkân kurmuşam,

                                   Bu canı veripte bir cân almışam,

                                   Saklaram o canı candan içeri.

 

Adem olup geldim Adem içine,

Bir hana uğradım handan içeri,

Zembur gibi kandan kana uğradım,

Bir hana uğradım, handan içeri.

 

                                   Kaygısızım eder bir nutku hakla,

                                   Varıp bir mürşide, kalbini pâkla,

                                   Mürşidîn verdiğin tutkâvi sakla,

                                   İlikten, kemikten, kandan içeri.

 

                                                                        Kaygısız Hz.leri

 

 

Kaygısız Hz.nin; "Bu canı verdim, canımın içinden bir can aldım. Candan içeri onu saklıyorum." demesi, Yûnus Emre'nin:

"Bende bir ben vardır, benden içeri" dediği odur.

Tarîkat, gönül yoludur. Arş-ı Alâ, Tur-i Sina herşey insanın içindedir. "Varıp kavuşacağın, vasıl olacağın, herşey kendi içindedir" dediği odur.

Nesîm-i Hz.'ni, Haleb'e götürdüler. Haleb'te; Şeyh'ül-İslâm, mahkeme yaptı. Nesîm-i Hz.'ni dinledi. Sonunda:

– Bu öyle bir adam ki, bunun kanı bir adamın üzerine sıçrasa, orayı kesip atmak lâzım, dedi. Ve derisinin yüzülmesine karar verdi. Nesîm-i Hz., itiraz etmedi.

– Derimi yüzün, dedi. Nesîm-i Hz.'ni ayağından astılar. Derisini ayağından yüzmeye başladılar. Yüzerlerken, kanı, Şeyh'ül-İslâm'ın parmağına sıçradı. Oradakiler:

– İşte senin fetvân. "Bunun kanı, kimin üzerine sıçrarsa orayı kesin, atın." demiştin. Bu fetvân üzerine parmağını kesip, atacağız. Bu adam (Nesîm-i Hz.) fetvâ verdi, fetvâsından kaçmadı, kabul etti. Derisini yüzdürüyor. Sende kaçma, parmağını keseceğiz, dediler. Şeyh'ül-İslam:

– O, bana göre değil, dedi ve kaçtı. Nesîm-i Hz.'nin derisini yüzerlerken, kendisi devamlı kasîde söylüyordu. Acı duysa söylemezdi. Görünüşte derisi yüzülüyor, acı duyması gerek, ama kendisi devamlı kasîde söylüyor. Kasîdesinde:

 

"Gör aşığı, derisini yüzsen seslenmez, hakk'ına razı olur.

Gör âbid'i parmağını keseyim desen, hakktan döner, kaçar."

 

dedi.

Şeyh'ül-İslâm'ı kovalaya, kovalaya tuttular. Parmağını kestiler. Allahu Teâlâ, Nesîm-i Hz.'nin derisinin yüzülmesindeki acının hepsini Şeyh'ül-İslâm'ın parmağına verdi. Şeyh'ül İslâm, gece ve gündüz bağıra, bağıra herkese ibretle, o şekilde can verdi. Nesîm-i Hz. derisi yüzülürken, o sırada bir müridi gelmiş, kendisine:

– Bunlar, senin kıymetini bilmiyorlar. Senin âlimliğini, her sözünün çıktığını, bunu  yapmayacağını bilmiyorlar mı? Niçin sana bunu yapıyorlar? Bunlar, senden hiç istifâde edemeyecekler mi? deyince, orda da şu kasîdeyi söyledi:

 

                                   Eşeğe bir ahır gerek.

                                   Hem yiye, hem zırlaya,

                                   Eşeğin boynuna cevahir,

                                   Takmanın faydası ne?

 

Yani bunlar merkep gibidir, demeye getiriyor.

 

                                   Çobana bir yazı gerek,

                                   Hem geze, hem otlata.

                                   Çobanı Mısır'a Sultan,

                                   Yapmanın faydası ne?

 

Senin dediğin Mısır'a, Sultan olmak. Bunlarsa çobandır. Çoban daima önündeki bir kaç koyunun otlatılmasını, yayılmasını düşünür. Bunlar zâhirde onun gibidir. Milleti yönetmeyi, namaz kılmayı, abdesti, orucu, hacc'ı, zekâtı düşünürler. Esas sultanlık olan, dediğin maneviyât ilminden ne anlarlar? Bunlardan o soruyu sormak, çobanı Mısır'a; sultan, padişah yapmak gibidir, dedi.

Beline kadar yüzünce, onlara, "durun!" dedi. Sırtındaki deriyi, kendi elleriyle çekti. Geri kalan yerini, davar yüzerde deriyi etten çeker ayırtırlar. Aynı onun gibi deriyi sırtından soydu, başının derisiyle birlikte başından çıkardı. Kendi derisini (postunu) omuzuna atıp, tekrar memleketi olan Antep'e doğru gelmeye başladı.

 

Aşk ehli ölmez, yerde çürümez.

Yanmayan bilmez, ateşi aşka.

 

                                   Evvel aldandım, pek kolay sandım,

                                   Kat be kat yandım, ateşi aşka.

 

Ey padişahım, affet günâhım,

Yanmaktır kârım, ateşi aşka.

 

                                    Ateşi aşka, ateşi aşka,

                                   Ateşi aşkın hâlleri başka.

 

Seyret Nesîm-i,terkeyle resmi,

Yandır bu cismi, ateşi aşka.

 Kiliste tek gözlü insan sayısının, Antep çıbanının,Nafak köyünde horoz ötmemesinin,mazmahur köyünde duman tütmemesinin nedenleri !

Ordan Kilis'e geldi. Kilisliler:

– İşte sihirbaz geldi, dediler. Adına sihirbaz diyorlardı. Nesîm-i Hz.'ni herkes "sihirbaz" olarak biliyordu. Derisi yüzülmüş, omuzunda Kilis'e gelince; herkes birbirlerine, yanındakilere göz kırparak, "seninki geldi, sihirbaz geldi, derisiz adam olur mu? Şuna bak. Bize de sihir yapmasın." gibi sözlerle alay ediyorlardı. Hem alay edip hem de göz kırpıyorlardı. Nesîm-i Hz., alay edenlere bakıp gözünün birini kırpıp da göz ettiği için:

– Öyle kalsın, diye beddua etti. Onun için Kilis'te tek gözlü adam çoktur. Ordan Antep'e geldi. Antep'lilerin, daha ileri gidip, alay tarzında konuşup, ıslıklayıp kendîne  hakâret yaptıklarını görünce: Gaziantep'lilere de tükürdü. Meşhur "Antep çıbanı" ondan kaldı. Şimdi ki fen çıkıp, sivrisinekler yok oluncaya kadar, Antep çıbanı her insanda vardı. Hâlen bazısının yüzünde, bazısının boynunda, alnında vardır.

[Bir Evliyânın bedduasıyla, hastalık gelir. Aynı onun gibi, bir Evliyânın duasıyla Allahu Teâlâ o hastalığı kaldırır. Bir kardeşimiz de diyor ki:

– Nesîm-i Hz.'nin bedduasıyla o hastalık geldi. Bilâl Babam' ında, Antep'lilere duasıyla "şark çıbanı, Antep çıbanı" denilen hastalık ortadan kalktı. Bu da tıpkı Peygamberimiz (sav), Medîne' ye gelince; oranın 'havasının güzel olması için" dua etti. Medîne' nin eski sıcak, yağışsız havası gidip, yerine serin, yağışlı hava geldi. Ondan evvel Mekke, Medîne'den serin idi. Peygamberimiz(sav)'in o duasından sonra Medîne, Mekke'den serin oldu. Bilâl Babam'ın, Antep'e ettiği dua ile "Antep çıbanı" kalktı. (Halen Urfa, Diyarbakır gibi vilâyetlerimizde "şark çıbanı" namıyla mevcuttur. Antep'imizden bu hastalık Bilâl Babam'ın duasıyla kalkmıştır.)]

Nesîm-i Hz. Antep'in, Nafak köyüne geldi. O köyü gece horoz ötümünde terkedecekti. Oradaki köylüye sordu:

– Horoz öttü mü? Onlarda:

– (Öttüğü hâlde) ötmedi, diyorlar. Bunu da kendisi anlayınca, ellerini havaya kaldırıyor:

– Horozunuz ötmesin, diye beddua ediyor. (Şimdi hâlen Nafak köyünde horoz ötmez.)

Nesîm-i Hz., oradan Mazmahur köyüne geliyor. Aynı şekilde kendisini kızdırıyorlar:

– Dumanınız tütmesin, diyor. (Mazmahur köyünde de ateş yakarlar, dumanı tütmez.) Daha sonra bir köye gidiyor. O köyde de kendîni çok fazla kızdırıp hakâret ediyorlar. Onlara da:

– Yiğidîniz (yetmesin) yetişmesin, diyor. (Şimdi o köyde gençler yetişeceği zaman ya sakat, ya felç, ya da aklı noksan olur.) Kendîni, zaptiyeler takip ediyor. Zaptiyelerin önlerinden kaçarak bir köye geliyor. O köyde kendîne yemek  veriyorlar, zaptiyelerden saklıyorlar. O köylüler, öküzleri koşmuşlar tarla ekiyorlardı. Onlara da:

– Az ekin, çok kazanın diye dua ediyor. O köyde, buğdayı çok ekersen kazancın olmaz. Ne kadar az ekersen, o kadar çok verimli olur. Nesîm-i Hz. oradan Güce'ye geliyor. Bazı kimseler orada öldüğünü, bazıları da oradan geçtiğini Gücelilere dua ettiğini söylerler.

Bilâl Babam Güce'ye gittiğinde, Nesîm-i Hz.'nin kabri diye bilinen yeri gösterip soruyorlar. Bilâl Babam:

– Burası mezarı değil, makamıdır. Burada biraz eğleşmiş (duraklamış). Daha ileri gitmiştir, buyurdu.

 

 

Yüzün nûru Hüdâ'dır ya Muhammed,

Sana canım fedâdır, ya Muhammed.

 

                        Bir ismin Ahmed-i Mahmud-u Mürsel,

                        Bir adın Mustafa'dır, ya Muhammed.

 

Lebin zemzem, cemâlın Kâbetullah,

Makamın hem ûlâdır, ya Muhammed.

 

                        Nesîm-i kuluna eyle inâyet,

                        Kârı daim hatadır, ya Muhammed.

 

Biz günâhkâr ümmetine, kıl şefâat Ya Rasul,

İşimiz gücümüz hep hatadır, Ya Muhammed.

 

 

"Yüzün nûr'u Hüdâ'dır, ya Muhammed" dediği: Hüdâ Allahu Teâlâ'nın ismidir. Yüzündeki nûr Allah'tır ya Muhammed demektir. Peygamberimiz (sav)'in yüzünün nûru; gece her tarafı ışıtırdı. İhtiyarlar, gençler onun ışığında giderlerdi. Ağzında, dişlerinde ve yüzündeki nûr çok fazlaydı. (Bunu kitabımızda genişçe yazdık.) O nûr; Allahu Teâlâ'dan Adem (as)'a, ondan Havva Anamıza, Şit (as)' a; daha sonra  Peygamber, Peygamber en son Peygamberimiz(sav)'e geldi. Nesîm-i Hz.: "Yüzünün nûru Hüdâ'dır, Allah'dır ya Muhammed, onun için sana canım fedâdır." demektedir.

"Bir ismin Ahmed-i Mahmud-u Mürsel"; Ahmed, Mahmud, Mürsel Peygamberimiz (sav)'in büyük isimlerindendir. İnsanlara, çocuklara konan isimlerdendir. Bunların hakkında hep âyet vardır. Kur'ân-ı Kerim'de "Makam-ı Mahmud"(1) diye geçer.

"Bir adın Mustafa'dır, ya Muhammed"; adının birisi de Mustafa'dır. Peygamberimiz (sav)'in iki yüz kadar ismi var.

"Lebin zemzem"; dudakların zemzemdir. "Cemâlın Kâbetullah"; yüzüne bakmak Kâbetullah, Kâbe'dir. Kâbe'ye bakmak ibadettir. "Mü'min âlimin yüzüne bakmak da ibadettir." Peygamberimiz (sav)'in yüzüne bakmakta en büyük ibâdettir. Çünkü o manevî Kâbe'dir.

"Makamın hem ûlâdır ya Muhammed", makamın, mahşerde, mizanda, cennet-i Firdevs'te, Naim'de hepsinden âlâ yüksektir.

"Nesîm-i kuluna eyle inâyet", kul, köle, hizmetçi manasındadır. Ben, senin hizmetçinim. Bana inâyet, yardım eyle.

"Kârı daim hatadır ya Muhammed",: Ben her ne kadar sana yarayışlı ibadet yapayım diyorsam, kâr yaptım zannediyorum hata yapmışım.

 

 

Hakk aşinası erenler, terk-i cihan etmesin,

Şol münâfık hor görenler gönlün âbâd etmesin,

Aşk yolunda nice erenleri şehid ettiler,

Hakk anların himmetini bizden âbâd etmesin,

 

                        Şol Nesîm-i Hazretinin derisini yüzenleri,

                        Etmediler şefkati çün yok idi vicdanları,

                        Kahredip hâke beraber eyle ya Rabb onları,

                        Eyleme rahmet, Habibin'de şefâat etmesin.

 

Kadıyı adil idi, mahkemede ol mahirû,

Adaletle hükmederdi, pervasızca ruberû.

Hakâretle bühtan etti nice zâlim sahtirû,

Nalinine Kur'ân yazdılar kimse feryâd etmesin.

 

                        Nesli Resûl'ün koyun gibi derisin yüzdüler,

                        Rûzi kıyamette anlar kimden şefâat diler.

                        Yer, gök ehli ağlayup hep vâ hasreta dediler,

                        Ey zâlimler Hakk sizi darından hiç şâd etmesin.

 

Postunu aldı eline, gitti kanı akarak,

Hasret ile melûl mahsun dört yanına bakarak.

Dedi sizde nişan olsun, Hakk yüzünüz yakarak,

Hisab nizamın başında kimse imdad etmesin.

 

                        Bir fırkasına dedi kim horozunuz ötmesin,

                        Hem birine dedi ol şah tütününüz tütmesin.

                        Bir bölük gümrahsınız, çün Hakk'a âsî mücrimun,

                        Şefkatiniz yok yiğide, yiğidîniz yetmesin.

 

Ol Nesîm-i Hakk yolunda böyle verdi canını,

Ey Necâti can vermeyen bulamaz cananını.

Başını top eyle çalsınlar belâ cevkanını,

Zümre-i uşşak içinde Hakk seni red etmesin.  

 

                                                                       Haltanlı Mustafâ NECATİ

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU