H. MUHAMMED BİLÂL-İ NADİR

(Rahimehullah)

 Bilal Nadir Hz.lerinin Manevi yardım aldığı zatlar

 

Bilâl Babam; tarîkatta ilk çalıştığı zamanlarda, gençliğinde çok şeyh arıyor. Kendîni mutmain, tatmin edici bir şeyh bulamıyor. Manen yardımı en fazla, Hz. Ökkaşe (ra)'den aldığını söylerdi.

– Herkes, bana "baba" diyor. Bende, Hz. Ökkaşe (ra)'a baba diyorum. Bu da benim babamdır. Çünkü hiç bir şeyhten, manevî bir destek görmedim. Ondan gördüm. Şeyh aradım, aradım bulamadım. Bir gün (bizim köyümüze yakın, Şatır Höyük köyünün yolunun üstünde) Kesikbaş Hz.'ne geldim. O ziyârette iki rekaât namaz kıldım, huzur ettim. Huzurumda bana, Kesik Baş Hz. çok sert bir dille; "Sen ne geziyorsun, git evine otur. Şeyhtır; ders alacağım, ders almaya gidiyorum dediğin adamlar gelsin, senin elini öpsün, senden ders alsın." dediğini buyurdu. (Kitabımızda Bilâl Babamın şeyh aradığını, bazı şeyhlere gittiğini yazmıştık.) Kesikbaş Hz.'nin bu sözü üzerine Bilâl Babam eve geliyor. Hiç şeyh aramaya gitmiyor. Zaten Kadirî şeyhi Hafız Ali Efendi:

– Sen; Peygamberimiz (sav)'in maneviyâtı ile Üveysi olarak yetişeceksin. Tıpkı Veysel Karânî Hz.'nin, Peygamberimiz (sav)'i görmeden irşad olduğu gibi irşad olacaksın. (Bunlara üveysi derler) Bunlardan birisi de sensin demişti. Nakşi şeyhi Abid Efendi de onun bir benzerini söylemişti. Bunun üzerine Bilâl Babam kendi evinden bir yere gitmeyip, devamlı çalışıyordu.

Yine Bilâl Babam o zamanlarda, Nakşibend Muhammed Bahaeddin Efendimiz Hz.'nin "Evradı Bahaîye" isimli kitabını evrad edinmiş, diğer kendi evradları içine katmış, her gün okuyordu. Evradı Bahaîye'nin bir sahifesinde "Mutammirat" diye işâret edilen bir yer var (rakamı hatırımda değil, üçyüz, beşyüz defa gibi o kadar okursan) Nakşibend Muhammed Bahaeddin Efendimiz Hz. açıktan (aşikâre) şahsen gelir, uzun boylu konuşur. Ne isteğin, ne dileğin varsa söylersin. Ya seni ikâz eder, ya dilediğini yerine getirir, diye yazıyor.

Ekinlerin yolunacağı, biçileceği bir mevsimdi. O zamanda ihvânlar mercimek yolmaya gelmişlerdi. Bilâl Babamda bir odaya girmiş, kimse gelmesin diye kapısını da kilitlemişti. İçerde Evradı Bahaîye'yi okuyordu. O "mutammirat" dediği yeri, (iki satır kadar) okumaya devam ediyor. Bilâl Babam buyuruyor ki:

– Gözlerim açık, bana bir hâl geldi. Oda değişti. Zâhir gözümle bakıyorum. Yanımda bir kadın var. Nakşibend Hz. kafasını; kapının aralığından içeri uzattı, geri çekildi. Ben hem okuyorum, hem de gezebiliyorum. Kadının yanına geldim:

– Şimdi Nakşibend Muhammed Bahaeddin Efendimiz Hz. buraya gelecek, sen varsın diye gelmiyor. Dışarı çık! dedim. Kadın:

– Benim bir zararım yok, gelsin dedi.

– Ben hem okuyorum, hem de kadını dışarı çıkartmaya çalışıyorum. Kadın yine kalkmamakta ısrar etti. Ben dışarı çıkartmak istedim. Bulunduğumuz odada bir pencere varmış o pencere de açıkmış. Halbuki benim olduğum odada açık pencere yoktu. Bu başka bir oda idi. Kadını tuttum, kaldırdım, pencereden dışarı attım, pencereyi kapattım.

(Bilâl Babama, ben:

– O kadın kimdi? Bilâl Babam:

– Dünyaydı diye buyurdu.)

Nakşibend Hz. kapıyı tekrar araladı, içeri baktı. Yine, ben hem yazıyı okuyorum, hem onun geldiğini görüyorum. Gözlerim açıktı. Nakşibend Hz. yanıma kadar geldi. Okumayı kesersem, o hâl geri gider diye korkuyordum. Hem okuyup, hem konuşacağım. Tam zamanı gelmişti ki, Sivaslı Osman Efendi oturduğum odanın kapısına vurdu ve:

– Herkes geldi, senin mercimeğini yoluyorlar. Sen de ibadet ediyorsun. Gelde elinize sağlık de, diye seslendi. Ben, onu duymamış gibi yapıyorum. O hâli bozmamaya çalışıyorum. Osman Efendi kapıyı tekmelemeye başladı. O kapıyı vurdukça, hem okumayı, hem konuşmayı beceremedim.  Osman Efendi bağırmayı, çağırmayı, tekmelemeyi artırdı. O an bendeki o hâl gitti. Nakşibend Hz. kayboldu. Kapıyı açtım. Osman Efendi bana hiddetle:

– Neden kapıyı açmadın, elinize sağlık demedîn? diye çıkıştı. Ben, kendisine meseleyi olduğu gibi anlattım. Kendisi de Nakşî tarîkatından olduğu için, yaptığına çok pişman oldu ve:

– Neden beni kovmadın, defol demedîn, beni azarlamadın? demeye başladı.

O Evradı Bahaîye'nin içinde bunun gibi birçok hârikulâde hâlleri vardır. Allah; Nakşibend Hz.nin ve Bilâl Babamın ve bütün büyüklerimizin, peygamberimizin, pîrimizin, şeyhimizin himmet ve maneviyât yardımından âhirette yardım ve şefâatlerinden ayırmasın (Âmîn).

 

*   *   *

Bilal Nadir Hz.lerinin İngilizler hakkında yaptığı dua 

Alman Harbinden evvel İngilizler, Kudüs'ü bombalamışlar. İngiliz'ler; Kudüs'te, Arabların ellerini bağlamışlar. Gazetede hem yazısı hem fotoğrafı var. Bir hoca, elinde gazete ile Bilâl Babam'ın da bulunduğu saatçi dükkanına girdi, gülerek yazıları ve fotoğrafı gösterdi. Dedi ki:

– Yahu bu Arablar vahşi, İngilizler medeni adamlar. İngilizlere karşı gelmişler. İngilizler de çok güzel yapmışlar, dedi ve gülerek resimleri göstermeye başladı. Hoca, şu hadîs-i okudu:

– Küfür de, nifâk da A'râb'tadır.

Bedevi A'râb'lara söyleniyor.

 

(Sûre-i Tevbe, Âyet 97)

Meâl'i: Bedevilerin küfür ve nifâkları her yönden daha ileridir. İlâ âhir...

 

Yine Hadîs-i Şerîf:

Peygamberimiz (sav) buyurmuş ki:

– "Ben Arab'ım ama Arab benden değil"(Hacı Muhammed Bilâl-i Nâdirî Hz.lerinin vaaz bandından alınmıştır.), demiş.

Bilâl Babam buyurdu ki:

– Hadîsin bazısını okuyor, bazısını okumuyorsun.

 

(Hadîs-i Şerîf REH No: 3405)

Manâ'sı: Ebû Bekir ile Ömer'i sevmek sünnettir. Onlardan nefret etmek küfürdür. Ensâr'ı sevmek imândan, onlardan nefret etmek ise küfürden ileri gelir. Arab'ı sevmek imândan, onlardan nefret etmek ise küfürden ileri gelir.

 

(Hadîs-i Şerîf, REH No: 2707)

Manâ'sı: Arab, Allah'ın yeryüzündeki nûr'udur. Onların yok oluşu karanlıktır. Arab yok edildiğinde yeryüzü karanlık olur ve nûr gider.

 

(Hadîs-i Şerîf, REH No: 6182)

Manâ'sı: Ey Salman bana buğuz etme ki, dîninden olursun.

– Sana nasıl buğuz edebilirim ki?

– Arab'a buğz edersen bana buğz etmiş olursun.

 

(Hadîs-i Şerîf, REH No: 186)

Manâ'sı: Üç sebepten Arab'ı sevin:

Çünkü ben Arab'ım, Kur'ân Arab'çadır, Cennet ehlinin dili de Arab'çadır.

 

(Hadîs-i Şerîf, REH No: 187)

Manâ'sı: Fakirleri sevin, onların meclislerinde oturun. Arab-ı (yalnız dilinde değil bilâkis) kalbinden sev, kendi nefsinden bildiğin şeyler ve kusurlarla uğraşman seni insanların ayıplarını araştırmaktan uzak tutsun.

 

(Hadîs-i Şerîf, REH No: 188)

Manâ'sı: Arab'ı (mü'min oldukları müddetçe) sevin. Onların bekasını da sevin. Çünkü onların bekası İslâmda bir nûrdur. Yok oluşları ise islâmda bir zulmettir.

 

Bilâl Babam buyuruyor; Hocaya:

– Ben, seni görüyorum ki, camide vaaz ediyorsun. Herkes camiden çıktıktan sonra, sen ellerini havaya kaldırıp bir çok zaman dua ediyorsun. Senin yönünü dönüp dua ettiğin yer Arabistan, Arab memleketidir. Her beş vakitte yönünü dönüp namaz kılıyorsun, o da Arab ve müslüman devletidir. Sen bundan sonra namazı, Londra'ya dön,  öyle kıl. Duayı yine Londra'ya dönde yap. Çünkü Arablara ve Müslümanlara bu kadar buğz'un, kinin olup, İngilizleri de bu kadar övdüğüne göre senin Kâ'be'n de Londra olması lazım, dedim ve ayağa kalktım. Yüzümü Kıble'ye döndüm, başımı açtım, ellerimi havaya kaldırdım, sesli şöyle dua ettim:

– Allah'ım! Ya Rabb'i! Arab'lar, müslümanlar silahsız. Silahsız müslümanlara, İngilizler serbestçe gelip bomba yağdırıyor. Bu hoca da bunu övünerek söylüyor. Ya Rabb'i, sen bundan daha kuvvetli, daha güçlü, bir kâfir devletini İngilizin başına belâ et, aynı bombayı daha fazlasını, kat kat mislini, İngilizin başına yağdır, dedim ve oturdum. Dükkanında oturduğumuz saatçı ayağa kalktı. Hiç kimsede ses yok. Saatçı:

– Ben demedim mi, Bilâl Hocanın sözleri kılıç. Bunun yanında konuşmanız hatalıdır. Hocaya dönerek, Hoca senin bilgin var, sükut etme, Bilâl Hocanın sözleri doğru değilse cevap ver, sözleri doğruysa doğrudur, haklıdır, ben yanıldım de. Yine ne hocalarda, ne diğerlerinde ses yok.

Aradan çok geçmeden, Alman Harbi (2. Dünya Savaşı) oldu. Almanlar, o zamanın deyimi ile uçar bomba, füze yapıp Alman Harbi devam ettiği müddetçe, İngiltere'nin başta Londra olmak üzere önemli diğer şehirlerini de bombaladılar. Bundan başka tayyarelerle (uçaklarla) bombaladılar.

Yine saatçı, dükkanında hem ajans (haber bültenini) dinleyip, hem de:

– Bilâl Hocanın sözleri ve duaları kabul oldu. Bir kaç ay evvel hepinizin huzurunda ne dua yaptı. Bir kaç ay sonra aynısının çıktığını hepiniz duydunuz, diyordu.

 

*   *   *

Bilal Nadir Hz.lerinin müridi tarafından imtihanı
 

Bilâl Babamın yanına, bir mürid geliyor. Yeni ders almış. Daima "Acaba şeyhimin ilmi var mı?" diye düşünüyor. O anda kalabalık çok. Babam âyetten, hadîsten söylüyor. Yine bu adam diyor ki:

– Ben vaazı dînlemiyorum. Bunun ilmi var mı, diye düşünüyorum. Babam bir ara vaazı bırakıp bu adamdan tarafa dönüyor, diyor ki:

– Bazen olur, şeyh müridîni imtihân eder. Bazen olur mürid şeyhini imtihân eder. Şimdi biz imtihândayız. Benim için, benim şeyhimin ilmi var mı, diye beni imtihân ediyorlar. Evladım, bir şeyhin, âlimin huzuruna gelirsen şu niyette ol. "Ya Rabb'i, bana gereken  ne ise şeyhimin ağzından onu çıkar, onu söylet. Bana da anlayıp onunla amel eylemek nasip et", demesi lazım. Böyle olmazsa, şeyhimin ilmi var mı diye imtihân kastıyla burada ne kadar kalsan ne sen bir şey anlayabilirsin, ne de benim söylediklerimi yapabilirsin, kalbine girmez, diyor. Adam diyor ki:

– Sadece, bu da sen değil misin, diye yakamdan tutmadığı kaldı. Geri kalbimde ne varsa hepsini söyledi.

 

*   *   *

 Bilal Nadir Hz.lerinin Giresuna giderken Trende karşılaştığı olay

Babam diyor ki:

– Trenle bir yolculuğum sırasında yanımıza bir bey geldi. Dedi ki:

– Hoca efendi, şu kompartmandaki beyler, seninle konuşmak istiyorlar. Bir zahmet gelir misiniz? dedi. Onunla beraber gittik. Kıyafet ve görünüşlerinden tahsilli, zengin, şımarık kimseler olduğu intibaını veren kompartımandaki adamları göstererek:

– Şu gördüğün beyler, tüccar. Şunlar da memleketimizin ileri gelen eşrâfındandır. Bir mevzu üzerine anlaşamadık. Dini konu olduğu için seni buraya kadar rahatsız ettik. Müsâade edersen anlatalım, dedi. Ben:

– Buyrun anlatın, dedim. Adam anlatmaya başladı:

– Bizim köyümüzde hiç okumuşluğu olmayan, bir harf dahi tanımayan bir adam, rüyâsında Peygamberimiz (sav)'i görüyor. Adam sabahtan kalktı, Kur'ân-ı Kerim'i sanki senelerce okumaya çalışıp, okumuş gibi okudu.

 

(Sûre-i Cum'a, Âyet 2)

Meâl'i: O, O'dur ki; Ümmiler arasında kendilerinden bir peygamber gönderdi, onlara karşı âyetlerini okur ve onları temizler ve onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Halbuki; onlar evvelce pek açık bir sapıklık içinde idiler.

 

Oysa akşamdan yattığı zaman okuma bilmiyordu. Ben, bunu gözümle gördüm. Bizim köyümüzde oldu. Adamın evveliyâtını çok iyi bildiğimden ve bütün millette bildiğinden hepimiz hayrete düştük, dedim. Bu arkadaşımız karşı çıktı:

– Bir insan uzun müddet öğrenmeden, bir gece gördüğü rüyâ ile okumasına imkân yok, diyor. Ben de:

– Rüyâ da, Peygamberimiz (sav)'i görmüş. Onun için okudu. O okutmuş, dedim. Bu bey:

– Kimi görürse görsün. Okumasına imkân yok, dedi. Ben:

– Gözümle görmesem, ben de imkânı yok, derdim. Buradakilerin bazısı kabul etti. Bu bey ve bazıları kabul etmediler. Sonunda şu kompartımanda bir hoca var. Çağıralım soralım dedik. Şimdi sana soruyoruz:

– Okumuşluğu olmayan biri akşam yatınca rüyâsında Peygamberimizi görme, o rüyâ'da okutma ile okuyabilir mi? Bilâl Babam:

Düşündüm, daha evvel bu çeşit hâdiselerle çok karşılaştım. Hiç bir zaman için söz çekmedim, doğruyu konuştum. Şimdi bunların hepsinden daha kritik zamandayım. Allah (cc), bakalım şimdi burada da doğruyu konuşabilecek mi diye, Allah (cc)'ın beni bir imtihânı. Şimdi memleketime gidiyorum. Memlekete gitme sevinci içindeyken yine karşıma bunları çıkardı.

 

(Hadîs-i Şerîf)

Hakkı görüp kabul etmesi lâzımken bâtıla göz yumarsa kabul etmiş gibi susarsa ahraz şeytândır.(Hacı Muhammed Bilâl-î Nâdirî Hz.lerinin vaaz bandından alınmıştır.)

 

Bakalım doğruyu konuşup korkmayacak mı, yoksa idâre yollu mu konuşacak? Kendi kendime ne olursa olsun yine de Allah (cc) için doğruyu konuşacağım diye kesin kararı veriyorum. İnkâr edene dönerek:

– Ben, sizinle bir şartla ve şartımı kabul ederseniz konuşurum. Şartımı kabul etmezseniz konuşmam. Çünkü anlaşamayız, dedim. O inkâr eden kimse:

– Şartın ne imiş? Bilâl Babam:

– Benim konuşacağım âyet: Allah kelâmı, Hadîs-i Şerîf: Peygamberimiz (sav)'in sözü. Yine kitaplardan deliller ile konuşacağım. Sen, âyetin bizzat Allah (cc) kelâmı, Hadîs-i şerîflerin Peygamberimiz (sav)'in sözleri olduğuna itiraz etmeyeceğine, onların da sözlerinde en ufak bir eksiklik, noksanlık, yalan gibi şeyler olmayacağına ve benim okuduğum âyet ve hadîslere kesinlikle itiraz etmeyip kabul edeceğine söz verirseniz konuşurum. Yoksa ben; âyet, hadîs okursam, siz de inanmıyoruz derseniz, ben  sizinle konuşamam. Benim konuşacağım âyettir, siz, "o âyet değil, Allah sözü değil, insan sözüdür", hadîslere "O Muhammed'in sözüdür ama o sözünde yanılmıştır. Nihâyet o da bir insandır" diyecekseniz konuşmam. Siz bu hususta kesin kararınızı verin, deyince: Oradakilerin birisi inkâr edenin gözüne baktı, alt dudağını az ısırdı, başını hafifçe üç sefer salladı. Yani demek istedi ki "Hoca da iş var. Bu zamana kadar konuşulanlar geçersizdi. Hocayla uğraşamazsınız. Bu çok kesin konuşuyor. Sen kabul etmem desen küçük düşeceksin, kabul ederim dersen Hoca ile baş gelemezsin. Neden bunu bu kadar uzatıp, işi bu duruma getirdîn", der gibi işâret yaptı. İnkâr eden; bunu çok güzel anladı ve çok kızdı. Yönünü, Bilâl Babamdan tarafa çevirip:

– Hoca, (Elhamdülillâhi Rabb'il âlemin)'in manâsı nedir? Babam:

– "Âlemlerin Rabb'ı olan Allah'a hamd ederim" demektir. O inkârcı:

– Allah kendi kendîne mi hamd ediyor. Bu kul sözü değilse kendi kendîne hamd olunur mu? Babam:

– Biz kuluz, O Hâlıktır. Biz bilemeyiz, O bilendir. Allah (cc)'a karşı nasıl dua edeceğimizi bilemediğimiz için bize Kur'ân-ı tâlim (öğretmek) için göndermiştir. Siz, bana nasıl dua edeceğinizi bilmiyorsunuz. Siz deyiniz ki; Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamd ederim. Yoksa, Allah (cc) kendi kendîne hamd etmiyor, deyince o kimse yine alt dudağını ısırdı, başını yine üç defa salladı, inkârcıya baktı ve az da güldü. İnkârcı daha fazla kızdı ve:

– Dîn diye bir şey yok. Aslında dîn korkudan doğar. Evvelce insanlar çok cahilmiş, çok da korkakmış. "Bizi sonunda Allah yakacak, Allah var, cehennem var" demişler. İçlerinden gözü açık bir adam çıkmış, "Ben, sizin peygamberinizim" demiş halk da ona inanmış. Yoksa ne Allah var, ne peygamber var, ne de dîn var. Bunları cahil insanlar düşüne düşüne var demişler. Dîn korkudan doğar, diyor. Herkes Babamın gözüne bakıyor. Babam:

– Evet dîn korkudan doğar. Hem de Allah korkusundan. İnkârcı Bilâl Babama:

– Daha evvel Allah'ı bilen var mıydı? Bilâl Babam:

– Bilmedikleri için bilinmeyen şeyden niçin korksunlar. Kur'ân-ı Kerim'de:

– İbrâhim (as) mağaradan gece çıktı "Beni bir yaratan var" dedi. En parlak yıldızı göstererek "beni yaratan budur" dedi. Daha sonra Ay doğdu, "beni yaratan budur" dedi. Daha sonra Güneş doğdu "Esas beni Yaratan budur" dedi. En son Güneşte batınca "Beni Yaratan bunları da yaratmış"(Sûre-i Enam, Âyet 76, 77, 78, 79.) dedi. Allah (cc)’ı kendiliğinden bildi. Dîn korkudan doğdu. Allah (cc) korkusundan doğdu. Bu Peygamberimiz (sav)’in zamanından, binlerce sene evvel oldu. Bunlar hep âyettir, deyince oradakilerin birisi inkâr edenin gözüne baktı, yine alt dudağını ısırıp, başını salladı. İnkârcı daha fazla kızdı ve:

– Canım sen de, « Muhammed, Muhammed » dedikleri bacağı kara bir Arab, cinnet getirmiş bir adamdı. « Arşı gördüm, Kürsü gördüm, göklere çıktım, Arş-ı Alâ’ya çıktım » der gezerdi. Yaşlılığında genç bir kadın aldı. O da başkalarıyla görüştü. İlk defa kabul etmedi, mahkemeye verdi. Sonra « doğrudur » dedi. Onun arkasına düştüler, şimdi de siz düşüyorsunuz, dedi.  Herkes, benim gözüme baktı. Ben inkâr eden için :

– Doğru konuştu, dedim.  Adamlar :

– Hocam, sen buna doğru mu diyorsun?  Bilâl Babam :

– Evet, doğrudur. Adamlar :

– Nasıl doğrudur ? Babam, inkârcıyı göstererek :

– Şeddat’ta, Nemrud’da, Firavun’da aynı sözleri söylediler. Her söyledikleri söz yer alınca, karşısında hiç kimse konuşmaya cesaret edemeyince « Ben Allah’ım » diyecek kadar küfre vardılar. İlk defa, zamanlarında bulunan peygamberleri ve onun yaptıklarını inkâr ettiler. Sonra « Allah’ım » diyecek kadar ileri gittiler. İşte Şeddat’ta, Nemrud’da, Firavun’da senin gibiydi. Sen şimdi ne söylersen haklısın ve doğrudur. Çünkü paran çok, sözün geçerli her dediğini yapabiliyorsun. Ama ne zamanki Allah (cc) senin elini, ayağını, gözünü elinden alır, sıhhatin bozulur, paran biter, güvendiğin dağlara da kar yağar, her yerden ümidîn kesilir, karnın aç, vücudun çıplak kapı kapı gezip ”Allah rızası için bir parça ekmek verin” diye dilenirsen sen o zaman Allah (cc)’ı bilirsin. Sen şimdi her neyi inkâr etsen senin için kabahat sayılmaz. Eğer bu dediğim şekle gelir ”Allah rızası için bir parça ekmek verin” diye dilenir, sürünürsen o zaman seninle Allah (cc) var mı, yok mu diye konuşurum. Oradakiler başını arka tarafa çevirip, elini kaldırıp:

Hoca Efendi, rica ederim, bize bedduâ etme.  Bilâl Babam:

– Ben, onunla konuşuyorum. Oradakiler:

– Rica ederiz, bu konuyu kapatalım. Babama:

– Hocam, sen kompartmanına git, dediler. İnkâr eden yine kızardı, bozardı bir şey diyemedi. İnkârcı “Niçin bana bedduâ ediyorsun?” dese, ben diyeceğim ki, “Allah (cc) yoksa bedduâ’ya da inanmıyorsan niçin telaşlanıyorsun”. Seslense, kendisi için söyleyecek söz kalmadı, diye Bilâl Babam buyurdu. Bundan sonrasını ben şahsen Babamdan duymadım ama “Bilâl Babamdan duydum, babamın ağzından duydum” diyen biri söyledi.

Bilâl Babamın:

O inkâr edenle aynı şekilde karşılaştık. O inkâr eden dileniyordu. Ve „Allah rızası için bir parça ekmek verin“ diyordu. Babam, o zaman inkâr edene:

– Allah var mı, yok mu? Sen inkâr ediyordun, diye söylediğini söylediler. Kitabımızda; yalancı peygamber Tüleyha, kırk binkişilik bir orduya ve bir çok yerlere sahip olmuş. „Ben peygamberim“ demiş. Sonunda Kâbe’de dilenirken tanıdılar. Hz. Ömer kendisine:

– Bu kadar mal, servet ve peygamberlikten sana ne kaldı, deyince;

– Ya Ömer, hiç kaldı dedi, diye bahsetmiştik. Babamla inkârcı arasında olan hâdise de aynıdır.

 

*   *   *

 Bilal Nadir Hz.lerinin Kahraman efendiye yaptığı dua

Bilâl Babam’ın tarîkata ilk başladığı ve yaptığı zamanlarda; kendisinin gençliğinde bizim sülâlemizden akraba gelen bir adam vardı. Bilâl Babam ile çok samimi ve birbirlerini çok severlerdi. Adı „Kahraman“dı. Bunun ailesi ve kendisi, Bilâl Babam gibi gençti. Bir gün Kahraman Efendi hastalanıyor. Artık son saatlerini yaşıyordu. „Ölüyor“ diye, ölünün baş ucunda, Kur’ân okuması için Bilâl Babam’ı çağırıyorlar. Karısı, Kahraman Efendînin başını dizinin üzerine alıyor. Bir elini de, Bilâl Babam’ın boynuna atıyor ve Bilâl Babam’a:

– Sen, Allah’ın sevgili kulu, Evliyâsısın. Bu ölürse çocuklar ufak, yetim kalır. Hiç bakanımız yok. Sen buna ölüyor diye değil de iyi olması için oku, diyor ve ağlıyor. Bu sözleri de tekrar tekrar Bilâl Babam’a söylüyor. Kendisi yeni gelin olduğu için daha önce Bilâl Babam’a da, gelinlik yapıp konuşmuyordu. Bilâl Babam’ın okuyup çok ağır hastaları iyi ettiğini gördüğü için, „Bu da ölmesin, çocuklarım yetim kalmasın“ diye ağlıyordu. Kahraman Efendi de çok az bir nefes kalmış, hemen ölmek üzereydi. Bilâl Babam:

– İçerim yandı. Ölüyor diye okumayıp, iyi olsun diye okumaya başladım.  Tam içerim yanarak,  kendîne çok acıyaraktan okudum. En samimi bir arkadaşıma okurken okurken gözlerini açtı. Kahraman Efendi gözlerini açınca ilk defa karısına bakıp, ”sen taze gelinsin, bunların yanında durma. İçeri git”, der gibi işâretinden karısı anladı ve hemen ayağa kalktı:

– Hiç kimse dağılmasın, Kahraman kurtuldu. Bende, bir koç kestiriyorum. Yemeği burada yiyeceksiniz, dedi. Yemek hazırlanırken, Kahraman Efendi konuşmaya başladı ve tamamen aklı başına geldi. Herkes çok sevindi. Kahraman Efendînin karısı yemek yaptı. O kalabalığın hepsi yediler. Kahraman; ondan sonra, on sene yaşadı ve yine hastalandı, vefat etti.

 

*   *   *

 Bilal Nadir Hz.lerinin Karadenizli madencilere yardım etmesi

Sene 1948 veya 1950’de, o arada bizim muhitimize maden arayan bir şirket geldi. Bu şirketin sahibi, şirkette çalıştırdığı bir çok Karadenizlilerin, fakirlerin ve bizim köylülerin parasını vermiyordu. En çok uzak yerden gelenler mağdur durumda kalmışlardı. Bilâl Babama, şikâyet ettiler. İşçilerin hepsi fakirdi.

– Bu şirket zengin. Biz mahkemeye verip hak iddia edemeyiz. Bunu, sen nasıl edersen et. Bizim bu paralarımızı ancak sen alır, verirsin. En son ümidimiz sende kaldı, dediler. Bilâl Babam o şirketin sahibinin yanına gidip, çok sert bir dille:

– Biz, Fransız harbinde milletin malını vermeyen, düşmanla, Fransızlarla bir olan Ellik gavurlarını (evvelden beri, eski gavurluklarını terketmeyip, müslüman topraklarında müslümanlarla beraber oturanlara ellik gavurları denir.) öldürüp bu derelere attık. Bu dereler onların leşleriyle doldu. Fransızlardan kuvvet alarak, o haksızlığı yapmışlardı. Bunlar ”Biz; domuzu, sizin caminizin avlusunda keseceğiz, pişireceğiz, yiyeceğiz, satacağız. Bundan sonra sizin değil, bizim borumuz ötecek” demişlerdi. Biz yine aynı oyuz, siz de aynı haksızlığı yapıyorsunuz. Sizinde hepinizi bu derelere doldurur, aynısını yaparız. Sen şu toprakta oturup, bu haksızlığa nasıl cesaret ediyorsun? Ben buradayken bu iş bitecek. Yahut bu dediğim gibi hepinizin leşini bu derelere dolduracağım, diyor. Millet, Bilâl Babama çok aşırı derecede hürmet ettiklerinden anladı ki parayı vermem derse kendilerinin sonu çok kötü olacağını düşündü. Şirket sahibi çok telaşlandı. Fakirlerin hepsini çağırıp tek bir kuruşunu bırakmamak şartıyla hepsinin paralarını ödedi. Bilâl Babam Karadenizli olan o fakirleri odasına çağırdı. Vakit, Kurban Bayramı günü idi. Kurban etinden yapılmış yemekle hepsini ağırladı. Sonra da kendilerini yolcu etti.

Aynı hâdise, Peygamberimiz (sav)’in başından geçmişti. Şöyle ki; Ebû Cehil, bir fakiri çalıştırmış, parasını vermiyordu. Fakir Peygamberimiz (sav)’e şikâyet etti:

– Ebû Cehil, benim paramı vermiyor. Benim almama imkân yok. Bey’in adamları çok. Bu paramı, bana ancak sen alıp verirsin. Ebû Cehil, o anda evinde:

– Ben, Muhammed’i gizli, tenha bir yerde görsem ona şöyle hakâret edeceğim, böyle döveceğim, diye laf atıyordu. Peygamberimiz (sav); fakirle birlikte Ebû Cehil’in evine gelip kapısını çaldı. Ebû Cehil dışarı çıktı. Peygamberimiz (sav):

– Sen, bu fakiri çalıştırmışsın, parasını vermiyormuşsun. Şimdi parasını hemen vereceksin, dedi. Ebû Cehil çok telaşlı bir şekilde evine girip parasını aldı. En ufak bir dirhemini dahi bırakmadan hepsini ödedi. Peygamberimiz (sav) ile fakir dönüp geldiler. Ebû Cehil’e; adamları ve ev halkı:

– Hani sen, Muhammed’i dövecektin, öldürecektin, hakâret edecektin, laf atıyordun. Kuzu kuzu parasını ödedîn. Ağzını açıp (çıt diye) bir şey diyemedin, deyince Ebû Cehil:

– Siz görmedîniz mi? Onlar:

– Neyi? Ebû Cehil:

– Muhammed’in omuzunun üstünden süngüleri uzatıp göğsüme dayadılar. Vermem desem, beni öldüreceklerdi. Onlar:

– Biz birşey görmedik.

İşte Kur’ân-ı Kerim’de „Ben sizin cesaretinizi arttırırım. O kâfirlerinde kalbine korku koyarım“ dediği oldu.(Sûre-i Ahzab, Âyet 26. )

Peygamberimiz (sav) Ebû Cehil’le, Bilâl Babam şirket sahibi ile, aralarındaki olan hâdise aynıdır.

 

*   *   *

 Bilal Nadir Hz.lerinin bir yetimin hakkını alması

Bir yetim çocuğun, babasından kalma birazı nakit para, biraz da malı vardı. Mihenkçilerin (yani arada kıymet koyanların) koyduğu kıymete göre hepsinin değeri elli altındı. Çok zengin bir köy ağası, yetime ben bakacağım diye yanına almış. Bütün mallarına da el koymuştu. Ağa bir kaç sene sonra yetimin malını inkâr edip vermiyor. Yetimi de kovuyor. Yetim parasının alınmasına imkân olmadığı için Bilâl Babamın yanına geliyor. Köy ağasının adamları silahlı ve çoklardı. (yivli silahların serbest olduğu zamanda) Her şey avucunun içinde, daha doğrusu derebeyliği sürüyordu. Bilâl Babam mavzerini, fişekliğini her şeyini alıp doğrudan ağanın odasına giriyor. Ağayla karşılıklı, bu konuda tartışmaya başlıyor. Söz büyüyor. Ağa adamlarına güveniyor. Hemen birbirlerine girecekler. Bilâl Babam; elindeki mavzerin, emniyetini indiriyor. Vurmayı tamamen gözüne almıştı.  Ağa emniyet çıtırtısını duyunca derhal ortaya giriyor. Elli altının, paranın hepsini sayıyor ve Bilâl Babama teslim ediyor. Yetimin o malını Bilâl Babam yetime verdi. Bilâl Babam buyurdu: „Bazan olur; bir çıtırtı, yüz bin nasihattan ve yalvarmadan, iyilikle söylemeden daha iyi olur.“ Burada da öyle oldu.

Peygamberimiz (sav)’de, Ebû Cehil ve onun gibi bir çok haksızlık yapanların elinden alıp fakirlere vermişti. (Kitabımızda yazmıştık). Kırk bin altın borcu olan adamın yerine Peygamberimiz (sav)’in köleliği kabul ederek, kendi canını fedâ etti. Bilâl Babamın fedâi olarak yetimin malını ağadan zorla alıp, yetime vermesi. Bu da onun aynısıdır.

 

*   *   *

 

Bilal Nadir Hz.lerinin deveyi yakalayıp sahibine vermesi

Bilâl Babamın yanına yaz günü, öğle sıcağında, bir Arab geliyor. Diyor ki:

– Şu karşıki ovada yayılan deve, benim devem, kaçtı. Tutmaya  gittiğimiz zaman deve, adamı bin beş yüz metreden görünce kaçıyor. Ele gelmiyor. Hayatta tek bir devem var. Bununla yük taşıyor, çocuklarımın nafakasını temin ediyorum. Deve kaçtı. On beş gündür, hem gece, hem gündüz kendîni takip ediyorum. Ne kadar insanlara minnet ettimse gittiler, uğraştılar, tutamadılar, vazgeçtiler. Tüfekle vurup etini satsam, yeni bir deve alamam. En son seni söylediler. „Çok merhametli, hem de yaparım dedikten sonra muhakkak yapar“ dediler. Deve, ovanın ortasında, dağa yakın çok küçük farkediliyor. Yanına bir insanın yaklaşmasına, yetişmesine, zaptolmasına imkân yok. On beş gündür çocuklarım ve karım deveyi tutacak, çalışacak para kazanacak diye beni bekliyorlar. Son umudum sende kaldı. O zamanda Bilâl Babam, Pazarcık ovasına yakın Nogaylarda oturuyordu. Habeş (sarı) renkteki atını hazırlatıyor. Bu at çok kıymetli idi. Bir çok koşularda birinciliği almıştı. Yaz sıcağında; deveyi, bu atla kovalamak yazık olurdu. Deve de dağdan tarafa doğru hem gidiyor, hem yayılıyordu. Dağa çıksa atı koşturup, deveyi tutmasına imkân yoktu. Deveyi döverek korkutmak lazımdı. Yoksa deve insana da saldırır. Hem de insan gücü, deveyi zaptedemez. Bilâl Babam:

– Elime uzun, kalın bir değnek aldım. Devenin üzerine atı son süratle sürdüm. Deve de dağdan tarafa doğru kaçtı. Atla yetişip önünü çevirince ovaya kaçtı. Arkasından atla yetiştim, devenin yularından tuttum. Deve başını çekince, elimden yularını kurtardı, zaptedemedim. Deveyi dövmeye mecbur kaldım. Deve atın önünden kaçıp kurtulamıyor. Kafasına, elimdeki sopayla vurmaya başladım. Geri döndü, kaçtı. Yine vurdum. Nereye gittiyse atla yetişip kafasına vurdum. Deve kaça kaça yoruldu. At köpürüp, teri, köpükleri yere damlıyordu. Deveye, vura vura üç saatlik ilerdeki bir köye girdirdim. Devenin önünü tekrar kestim. Deve korkusundan zangır zangır titreyerek yere yattı. Attan indim, ayağını bağlayacağım sırada deve yine kalktı. Beni dövecek diye kaçmaya başladı. Ata bindim, deveyi döverek yine köye getirdim. Önünü kestim, çünkü iyi biliyorum ki, deve korkmazsa itaat etmeyecekti. Onun için devenin döverek gözünü korkuttum. Deve yine yere yattı. Dövmeyeceğim ama hayvan dövecek diye, yanına gitsem yine kaçacaktı. Atın üstünde, değnek elimde, deveye gösteriyorum. Deve yine titriyor. Bir köylüyü çağırdım:

– Şu iple, şu devenin ayağını bağla, dedim. Adam, bir ata baktı, bir deveye baktı. Deve ve at köpürmüş, hayvan tir tir titriyor. Bana döndü:

– Senin tarlana girip, ziyanlık mı yaptı da hem atı, hem deveyi bu hale getirdîn. Sen Allah’tan korkmuyor musun? Şimdi de ayağını bağlatıyorsun, dedi. Adam, benim tarlama girdi, ziyanlık yaptı da onun için deveyi dövüyorum zannediyor. Ben dedim ki:

– Bu, benim tarlama ziyanlık yaptığı için değil, sahibine âsî gelmiş, on beş gündür sahibi yakalayamıyor. Deveyi tutsa, sahibini sürüyüp kaçıyor. ”Bu deveyi ancak sen uslandırırsın. Çoluk çocuk, ailem evde bekliyorlar. Evimin geçimini bu deveyle sağlıyorum. Kimse bu deveyi tutamadı” diye sahibi benden rica etti. Deveyi dövüp gözünü korkutmazsan, imkânsız itâat etmez. Sahibi bizim evde ağlıyor. Ben hayrıma, bu deveyi kovalayarak dövdüm. Bu sıcakta deve ve at bu hâle geldiler. Bende bu hale geldim. Şu iple ayağını bağla, sahibini göndereyim, dedim. Adam ipi elimden aldı. Deve, adamdan kaçmadı. Ayaklarını iyice çeke çeke bağladı. Eve geldim, sahibini gönderdim. Deveyi tutmuş, deve kendine itâat edip, artık kaçmamış. Bana da duacı oldu.

 

*   *   *

 

Bilâl Babam çok zengin bir adamla aynı sofrada yemek yerken; (o adam çok şişmandı. Abdest, namaz yoktu.) Bilâl Babam beş parmağını yukarı kaldırıp, zengin adama avucunun içini, parmaklarını göstererek:

– Sen namaza böyle dur. (parmaklarını yarı eğip) Böyle rükû et. « Semi’allahu limen hamideh » de, yine böyle düz dur. « Allahu ekber » de (parmaklarını iyice eğiyor) böyle secdeye kapan. »Allahu ekber » de otur. « Allahu ekber » de yine secdeye kapan. Parmaklarım gibi böyle eğil, şöyle Ettahiyyatü’ye otur, Ettahiyyatü’yü oku ve şöyle selâm ver. (diye tarif ediyor ve) Sen çok şişmansın. Vücudunda kan hareket etmiyor. Yaşın genç, bu dediğim gibi yapmayıp, namaz kılmazsan aniden ölürsün, diyor. Uzun uzadıya tekrar tarif yapıyor. « Aksi takdirde aniden ölürsün » deyince herkes gülüşüyor. Çünkü adam sapa sağlam, hem de genç ve hiç bir şikâyeti yok. Aradan çok kısa bir zaman sonra o adam aniden kalpten öldü.

 

*   *   *

 Bilal Nadir Hz.lerinin Evlâd-ı Resûl bir araba yardım etmesi

Devlet, bir Paşa tayin etmişti. Bu paşa; köylüleri çalıştırıp, köylere kazmayla, kürekle yol yaptırttırıyordu. Şimdiki aletlerin hiçbirisi yoktu. Bilâl Babamın gençlik zamanı. Babamın oturduğu köyde, Evlâd-ı Resûl’e dayanan bir Arab silsilesi vardı. Köye bekçi tutmuşlardı. Bu kimse çok fakirdi. Babam, Evlâd-ı Resûl olduğu için, o bekçiye çok hürmet edip, onu çok seviyor. Karşıdan öbür köylülerde yol yapıp buraya doğru geliyorlar. Bu köyün yoluyla o köyün yolu ortada birleşecekti. O köylüler ile bu Arab arasında; kazmanın, küreğin iyisini kendi köyüne, kötüsünü bize verdi, diye kazma, kürek davası vardı. O bekçi Arab’ı dövmek istiyorlar. Onu çağırıyorlar. Birkaç kişi üzerine gelip, yeri kazdıkları belle, Arab’ın beline vurup, ilk vuruşta Arab’ı yere yuvarlıyorlar. Bilâl Babam:

– Bunu görünce, aklım başımdan gitti. Elimdeki belle, üzerlerine koştum. Çünkü Evlâd-ı Resûl dövülüyordu. Bizim köyden, bana yardımcı hiç kimse gelmedi. Belle, onlara var gücümle vurdum. Beli, havada on-on beş kişi kaptı. Değse idi, birkaç kişiyi komaya sokardı. Hepsinin elinden çekip aldım. Beli toplumun sağına savurdum. Bir iki kişi yere yıkıldı. Yine beli tuttular. Bizim köylülerde koştular. Ben; ”O köyden, üç kişiyi mahkemeye vereceğim. Bana teslim edîn. Bekçiye karşı geldiler” dedim. Bekçiyi ayağa kaldırdık: ”Belin ağrıyor mu, kırık-çıkık bir yerin var mı?” diye sordum. Bekçi:

– Yok, dedi. Her iki taraf bana yalvardı. Hem hatırımı sayıyor, hem de haksızlardı. ”Bizim bekçiyi dövdüğümüzün karşılığı da sende, bizi dövdün. Bunları götürme, şikâyet etme” diye yalvardılar. En fazla da beni sevip, saydıkları için aralarının açılmalarını istemiyorlardı.

Benim maksadım da bekçiyi dövenleri mahkemeye vermek değil. Mahkemeye vereceğim diye; bekçiyi de beraber götürüp onları, tenha bir yerde iyice dövecektim. Her iki taraf yalvara yalvara benim gönlümü ettiler. Bekçi ile onları barıştırmış oldum.

O gece eve geldim, yattım. Bir rüyâ gördüm. Ben, yeni doğmuş kundakta bir çocuğum. Hz. Fatıma Anamız geldi:

– Sen, benim evladım için kendi canını tehlikeye attın, dedi. Ben kundakta bir çocuğum, hem konuşuyor, hem de konuşulanları anlıyordum. Beni kucağına aldı, göğsünü çıkardı ve beni emzirdi. Ondan sonra bilgim, sözüm, anlatış tarzım, zâhiri-bâtını seçmem evvelkisinden kat kat fazla oldu. İbâdetle, senelerce çalıştığımdan çok daha fazla, kat kat faydasını gördüm.

Bu da Peygamberimiz (sav), Mekke’den, Medîne’ye hicret ederken; Hz. Ömer (ra)’in, Kureyş beylerine:

– İçinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen varsa karşıma çıksın, demişti. (Bu konu kitabımızda geniş izâh edildi.) Kur’ân-ı Kerim’de:

“Eşiddâi alel küffâr” dediğinin karşılığı(Sûre-i Fetih, Âyet 29.), hem de Peygamberimiz (sav)’ın fakir Ashâbı, müşriklere karşı koruması, onları Mekke’den hicret ettirip, kendi müşriklerin karşısında tek kalması. İşte Bilâl Babamın yaptıkları, Peygamberimiz (sav)’in ve Hz. Ömer’in yaptığının aynıdır.

Peygamberimiz (sav)’in vefatından üç ay kadar sonra kızı, Hz. Fatıma Annemiz vefat etti.

Bilâl Babamın vefatından üç ay sonra da, Medîne Bacımın vefat etmesi de aynıdır.

 

*   *   *

 Bilal Nadir Hz.lerinin zikrullah esnasında Hz. Ebu Bekir Sıddık (ra)’ı "Ya Sıddîk-ı Âzam" diye çağırması

Hz. Ömer’in hutbe okuduğu yerde Hindistan’daki, Sariye isimli İslâm Kumandanını görüp, ona emir vermesi:

– Ey Sariye! Dağı tut, demesi.

Bilâl Babam, ihvânlarla dağda zikir ederlerken, kendisine bir hâl gelip, Hz. Ebu Bekir Sıddık (ra)’a çok büyük bir sevgi olup, aşkla:

– Ya Sıddîk-ı Âzam, diye çağırması, Kilis’in bir köyünde bizim olduğumuz yere altı saatlik mesafede (kuş uçuşu düz gidiş 30 km), Mûsâ Beyli köyünde babamın bir ihvânı var. Gece teheccüd namazına kalkmış, abdest alırken, Bilâl Babamın o sesini duyması ve tanıması da aynıdır. (Kitabımızda genişçe izâh edilmiştir.)

Kur’ân-ı Kerim’de:

”Güzel ses (Lâ ilâhe illâllah) sesi, semâya yükselir. Tâ Arş-ı Alâ’ya kadar gider. Allah’a vasıl olur.”(Sûre-i Fatır, Âyet 10.)

İşte ses durmuyor, gidiyor. Evinde radyo, televizyon olmazsa sesleri, yayınlarını dinleyemez ve seyredemezsin. Dinleyebilmen, seyredebilmen için radyonun ve televizyonun muhakkak olması lâzımdır. Sen dînleyemiyorsan, sesin olmadığından değil de, sesi alacak cihazının olmadığındandır. Âyette de: ”Suûd eder, yükselir” diye buyuruyor. (Kitabımızda daha tafsilatlı yazdık.)

İşte Hz. Ömer (ra)’in, Hindistan’daki harpte kâfirlerin, arkasını çevirdiği kumandanını, Medîne’de hutbe okurken, görüp: ”Ey Sariye! Dağı tut, dağı tut. Arkanı çeviriyorlar.” Diye çağırması ve duyurması ile Bilâl Babam’ın Hz. Ebû Bekir (ra)’ı ”Ya Sıddîk-i Âzam” diye çağırması aynıdır.

Peygamberimiz (sav), doğum yeri olan Mekke’den, Medîne’ye kırk yaşında hicret etti. Medîne halkından düşman olan iki büyük kabileyi barıştırdı. Hem de kendisine ümmet edîndi. On sene, Medîne-i Münevvere’de kaldı. İki şehrin arası 500 km’dir. On sene sonra tekrar, doğum yeri olan Mekke-î Mükerreme’ye geldi.

Mûsâ (as), Firavun’un elinden kaçtı. On gün yürüdü. Şuayb(as)’ın kızları ile karşılaştı. Şuayb (as)’a çoban durdu. 10 sene onların koyunlarını yaydı. Tekrar geldi. Firavun ve adamları ile karşılaştı. Uzun boylu onlarla tartıştı. Harb etti ve en sonunda onları mağlub etti. Nemrut’tan da İbrâhim (as) kaçtı, doğum yerine gelmedi.

Bilâl Babam da kırk yaşında, Giresun’a sürgün gitti. On sene kaldı. Yaya düz yolu yürürsen mesafesi 500 km kadardır. Elli yaşında, Giresun’dan doğum yeri olan G. Antep’e geri, Mûsâ (as) gibi, geldi memleketinde kaldı. Hapislerde yatması da, Peygamberlerden kalan büyük bir sünnettir.

Peygamberimiz (sav) Medîne-i Münevvere’ye hicret edînce onların arasında kabile düşmanlıkları vardı. Hiçbir kral, bey onları ne kadar barıştırdılarsa da sonunda yine birbirlerini öldürdüler. Ancak Peygamberimiz (sav), Medîne-i Münevvere’ye gelip, her iki tarafta Peygamberimiz (sav)’e ümmet olunca kendiliklerinden barıştılar. Bir daha da birbirleri ile düşman olmadılar. Böylelikle; Peygamberimiz (sav), Medînelilerin tümünü kendîne ashâb edindi.

Bilâl Babam, Giresun’a gitti. Orada bir çok ayrı görüşleri birleştirip, kendine mürid edindi. Bu da Peygamberimiz (sav)’in ve evvelki Peygamberlerin yaptıklarının aynıdır.

 

*   *   *

 

Peygamberimiz (sav), Ebû Cehil’le güreşti. Ebû Cehil’i, kimse yıkamamıştı. Peygamberimiz (sav) yıktı. (Kitabımızda yazılıdır.)

Ebû Cehil şampiyondu. En son Peygamberimiz (sav), Ebû Cehil’i kaldırıp yere vurdu. İki eğesini kırdı. Ebû Cehil koma hâlinde evine gitti.

Bilâl Babam; G. Antep’le, K. Maraş arasında olan güreş müsabakasında bir adam, bütün G. Anteplileri yıkıyor. Bu şampiyonluk maçında en son Bilal Babam da çıkıp o adamı yıkıyor. O adam iddiayla bir hayvanın götüreceği iki yüz kilo buğdayı tek çuvala koydurup, yerden kaldırarak, çıplak hayvanın üzerine yüklemişti. Bilâl Babam kimsenin kaldıramadığı koçu, dişleriyle kaldırmış, konulan ödülü almıştı. Şöyle ki; koçun hem önünden, hem arkasından dört ayağından ip atıp, dört ipi yukarıda birleştiriyor. Dengeli kaldırmak için, dişlerini ağrıtmayacak şekilde ipe mendil bağlıyor. İki elini arka tarafında birleştiriyor, eğiliyor, dişiyle tutup kaldırıyor. Ödülü alıyor.

Kendisiyle güreşmeye gelen iki kişiyle birden güreşip, ikisini üst üste koyuyor.

Bizzât benim gördüğüm; bayramda, her köyde cami olmadığından Bilâl Babamın arkasında bayram namazını kılıp, O’nunla bayramlaşmak için bütün civar köylerden çok adam gelmişti. Bilâl Babam beli bükülmüş, yaşı yetmişe yakındı. Camiye gelirken, gençler kuvvet taşı atıyorlardı. Birbirlerinden üç santim, beş santim daha fazla atıyorlardı. Bir genç, hepsini geçti. Taşı, Bilâl Babam’a verdiler. Bilâl Babam en fazla atandan bir metre kadar daha fazla attı. Herkes hayret etti.

Biz, Bilâl Babam’ın gençliğine yetişemediğimizden gençliğini bilemiyoruz. Bizim büyüyüp, yetiştiğimizde Bilâl Babam çok yaşlı idi. Yaşantısını ancak başkalarının ağzından duyuyoruz. Bilâl Babam hiçbir zaman için övünerekten: ”Ben zamanında şöyle güreştim, böyle yıktım. Dişlerimle kimsenin kaldıramayacağı koçu kaldırdım.” Gibi sözleri hiç söylemezdi. Kibirlenmez, gururlanmazdı. Başkalarının ağzından duyup, Bilâl Babam’a: ”Böyle böyle söylüyorlar. Bu doğru mudur?” diye sorunca, ”Evet, doğrudur” diye söylerdi. Bu kuvvet taşı atma hâdisesine biz yetiştik ve gördük. Bilâl Babam önde bastonla, beli az bükük olduğu hâlde camiye, bayram namazına gidiyordu. Bunu bizzat ben gözlerimle gördüm, şahit oldum. Diğerlerini amcamlardan ve Babamın çocukluk arkadaşlarından duydum.

 

*   *   *

 

Çok büyük bir düğünde at koşusu oluyor. Bilâl Babam’ın atı birinci geliyor (Karşısındakiler; çok zengin, çok şanlı, şerefli ve çok sayılır adamlardı. Bilâl Babam o zamanda zengin değil, normal, orta hâlli ama ata da çok meraklı idi. En birinci, cins olan atı satın alır, beslerdi. Kendisinin atını, hiç bir at geçemezdi.). Ağalar ve herkes atlarına güveniyorlar. Bilâl Babam’ı ve atını hiç hesaba almıyorlardı. Koşu yapılıp da, Bilal Babam’ın atı hepsinin atını geçince, bu zengin ağaların çok zoruna gidiyor, bir şeyde diyemiyorlar. Ancak iyi cirit oynayan, iyi at binicilerini atlara bindirip, atla cirit oynama bahanesi ile yarış düzenliyorlar. Maksatları Bilâl Babam’ı attan düşürmek idi. Bunu duyan ve Bilâl Babam’ı çok seven birisi gelip Bilâl Babam’a söylüyor. Bunun üzerine Bilâl Babam yirmi beş tane ciritçiyi üst üste attan aşağı atıyor. Kimse, ata binip karşısına çıkamıyor. Bilâl Babam tek başına meydanda at sürüyor. Ağalar:

– Biz, buna Bilâl Hoca diyoruz. Bizim bildiğimiz hocalar merkebin üzerine buğday hurcunu atar, def çalar, kapımıza gelir, buğday dilenir. Bu ise, at koşusunda, atı hepimizin atını geçti. Ciritte de bütün ciritçilerimizi attan aşağı attı, diyorlar.

Bilal Babam buyurdu:

– Müslümanlık kahramanlıktır. Peygamberimiz (sav) kimsenin güreşte yıkamadığı Ebû Cehil’i yıktı. Mûsâ (as), kuyunun üstündeki kimsenin atamadığı taşı tek başına attı. Dâvud (as), hiç kimsenin öldüremediği Câlut’u öldürdü. Peygamberlerin hakiki vekili olan Mürşid-i Kâmil (zâhirde) kendi zamanında en güçlü, kuvvetli olanlardan daha üstündür.

Bilâl Babam’ın ki de aynısıdır. Çünkü Evliyâların bu dîn-i mübîni yayabilmesi yürütebilmesi için, güçlü, cesur, korkusuz olması lâzım. Allahu Teâlâ’nın seçtiklerinde muhakkak bu evsaflar olur. Diğer mürşid-i kâmil olmayıp da Evliyâ olarak çalışan her insana Allahu Teâlâ, Evliyâlığı verir. Ama Peygamber halîfesi (vekili), Mürşid-i Kâmil olamaz.

Yine aynı ağalar, büyük bir bayram namazı topluluğunda:

– Sen, dünya işine çalışmıyorsun. Adamlarınında hepsi ibadet ediyorlar. Bu milleti tembel alıştırıyorsun. Biz, senin gibi hocalara buğday vermesek aç kalmaz mısınız. Niçin dünya işine çalışmıyorsunuz? Milleti niçin senin gibi alıştırıyorsun?

Bilâl Babam içlerinden en zengin ağaya dönerek:

– Senin işçilerin işi terketse, çift sürmese, o eline sabanı alır da çift sürer misin? Onlar:

– Sürmez, dediler. Bilâl Babam:

– İslâmiyet dîninin haysiyeti, şerefi o ağanın şerefinden küçük mü? Ben de işe gitmem. Rızkımızı Allah (cc) verir. Sizden birinizin kapısına gelip birşey istersem sizde verirseniz, hepiniz dünyanın en alçak, en adi adamısınız. Benim bildiğim Allah, beni size değil sizi benim kapıma muhtaç edecek, dedi. Hakîkaten de ağalar, aileleri, çocukları hasta olup Bilâl Babamın yanına gelmişlerdir. Bir sefer olsun, Bilâl Babam dünyalık  için onların kapısına gitmemiştir. ”Dünyalık için kul kapısına gitmeyin” sözü Hz. Pîr’den evlatlarına vasiyettir.

En zengin ağanın ailesi hasta olup, Bilâl Babama geldi, haftalarca kalıp, iyi olup gitmişti.

– Ben böyle hasta olmasaydım, ağayız diye buraya gelmeyecektim, diyor. Kendi evinde hiç bir iş yapmadığı hâlde burada eliyle yannığı yayıyor. Hem de çağırıyor:

– Ey millet! Ey ahâli! Allah öyle bir Allah ki, en şanlı, en büyük felân ağanın hanımını getirir, Bilâl Hoca’nın kapısında yannık (yayık) yaydırır, diyor. Kendi evine gidince ağaya:

– Sen ağalığı, Bilâl Babanın tekkesine, müsafirhanesine git de orda gör. Burda sana paran için hürmet, orada Allah için hürmet, Allah için âlimi saymak var. Senin burda yaptığın, yedirdiğin masrafının kat kat misli orada yapılıyor (Kitabımızda Allahu Teâlâ’nın gaipten rızk verdiğini tafsilatıyla yazmıştık. İsteyen orayı okusun.)

 

*   *   *

 

Bilâl Babama, köylüler gelip:

– Çok zengin, şanlı, ünlü felan ağa, bize felan yeri sattı. Şimdi de onu başka bir köye sattı. Ağa, bizi sevmediği ve bizim verdiğimizden çok fazla para verdikleri için bize vermiyor. Bizim bu işimizi ancak sen yaparsın. Çünkü ağanın hükmü çok fazla, selâmıyla herşey yapılıyor. Bilâl Babam :

– Ben o ağanın evine gidiyorum. Siz de oraya gelin, dedi. Ata binip, ağanın avlusundan içeriye girdi. Ağa o anda içki sofrası hazırlatmış, ağalarla içiyordu. Bilâl Babam, kapıcıya :

– Ağaya, Bilâl Hoca gelmiş, seni çağırıyor de, dedi. Kapıcı, kendisine söyleyince, ayağı çorapsız, yalın ayak, başı açık, pijamayla dışarı koşup, Bilâl Babamın atının başını tutarak :

– Buyur, diyor. Kendisinde çok büyük bir telaş, o anda kim gelirse gelsin istirahatını bozma değil, gelenlere en ufak bir ehemmiyet vermez. Bilâl Babam :

– Şunlar, benim adamım. O yaylalığı başka köye değil, bunlara vereceksin. Hem de bunların dediği fiyattan fazla almayacaksın. Ben, buraya bunun için geldim. Sen de bunları al, hemen notere git. Ağa, hemen onları alıp notere gidip, bunlara ferağ ettikten sonra gelip, içkisine yeniden başlar. İşte Kur’ân-ı Kerimde « ben onların kalbine korku koyarım, sizinde cesaretinizi arttırırım. »(Sûre-i Ahzab, Âyet 26.) dediği oluyor.

İşte Allahu Teâlâ, o heybeti, o nusratı Bilâl Babamın kendisine vermiş. Gören, ayağa kalkmaya, saygı göstermeye mecbur kalıyor. Şimdi bu olaya bir köy şahittir. İşte Allah’ın nusratı böyledir.

 

*   *   *

 Bilal Nadir Hz.lerinin okuduğu hadis kitapları ve yazdığı kitapların içeriği

Peygamberimiz (sav) arpa ekmeği yiyerek, Hıra mağarasında çalışmıştır. Peygamber arpası derler ; kabuğu yufka, kendisi bir tür arpa, o arpayı Peygamberimiz (sav) yer, riyâzet ederdi. Hıra mağarasında aynı riyâzeti yaptı.

Bilâl Babam da yedi sene tuzsuz, yağsız ve çok az bir miktarda arpa ekmeği yiyerek çalışmış. Sonunda çileye girmiş, yedi senelik hayatında başından birçok hâller geçmiştir. Bu da Peygamberimiz (sav)’in Hıra mağarasındaki riyâzetle çalıştığının aynısıdır.

Zamanla adamın bir tanesi eline üzüm salkımını almış, salkımından koparmadan ağzıyla kemirip yiyor. Bunu gören bir başkası :

– Arkadaş üzüm salkımı, ağızla koparıp yenmez. Üzüm yiyen :

– Ya nasıl yenir ? Öbürü :

– Üzüm tek tek yenir. Yiyen :

– O senin dediğin armut, o tek tek yenir. Üzüm ağzınla koparılıp yenir. Yine o biri:

– Armut tek tek yenmez, dilim dilim yenir. Yine o biri:

– O senin dediğin karpuz, dilim dilim yenir, diyor. Aynı onun gibi Bilâl Babama okumuşluğu yok, riyâzeti, çalışması yok demişler. Bu söz çok yanlıştır. Bilâl Babamın zâhir okumuşluğunun denginde kimsenin olmadığı gibi mânen de denginde olmalarına imkân yoktur.

O sizin dediğiniz şeyh gibi görünüp milleti kandıran kendinde zâhir, bâtın ilmi olmadığı hâlde çok âlimmiş gibi görünüp, şerîata, tarîkata, hakîkata muhalif iş yapanlardır.

Bilal Babamın okuduğu hadîs kitaplarının sayısı otuz bir tanedir. Bunun içinde yedi, sekiz, on beş, yirmi cild olanları var. Sadece Râmûz-ul Ehâdîs kitabında, bir sayfasındaki hadîsi yazarsan onu da sayfası ile çarparsan on sekiz bin kadar hadîs eder. Bu kitabın bir çok yerlerinden defalarca, başından bir kelime okuduk, arapçası da, türkçesi de ezberinde olmayan hiç bir hadîse rastlayamadık. Bu otuz bir kitap normal, üst üste onar cild olsa üç yüz on cilt yapar. Şimdi en alim dediğimiz adamlara bu otuz bir kitabın ismini say desen bunun yarısının ismini dahi sayamaz. O kitapların içindeki hadîslerin hepsi de Bilâl Babamın ezberinde idi. Hem de defterlere not ederek; âhir zaman üzerine, tarîkat, tasavvuf üzerine, gece ibâdeti gibi hadîsleri ve âyetleri not alıp, onları da ayrı bir kitap yazıp bizlere bıraktı. Şimdi en kıymetli eser olan kitaplarımızın içinde milletin, müslümanların en fazla tuttukları kitaplardan altı tanesini almışlar. Bunların da lâtin harfi ile olan baskılarına; Sünen-i İbn-i Mâce, Sünen-i Tirmizî, Sünen-i Ebû Dâvud, Sahîh-i Müslîm, Sünen’ün-Neseî, Sahîh-i Buharî Tecrîd-i Sarîh vs... dir. Bunların aslı çok uzun, bunların içinde zikrullâha, tarîkata, tasavvufa, sünnet-i Resûlullah’a, gece kalkıp ibâdet etmeye dair; hâsılı fazla çalışıp, tasavvufta çok büyük mertebe, derece alınacak konular ya çok az veya hiç alınmamıştır. Hadîsleri, hadîs-i kudsîleri, bir de Allahu Teâlâ’nın kullarına vereceği çok büyük makamları, dereceleri söyleyen hadîsleri manâları ağır ve derinlere varan, her adamın havsalasının kabul edemeyeceği hadîsleri içine almamışlardır. Kitaplarımız umumiyetle ikiye ayrılır. Fıkıh kitabı, tasavvuf kitabı. Fıkha ait olan hadîsler, fıkıh kitaplarından alınmış; tasavvufa ait olanları ehline bırakalım, diye almamışlar Onlarda tasavvuf kitaplarında Kenzü’l-İrfan, Müzekki-n-Nüfûs, Mevlânâ’nın Mesnevisi, Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Hz.nin kitapları ve buna benzer tasavvuf âlimlerinin kitaplarında tasavvufa ait hadîsleri yazmışlardır. Şu zamanda toplumun hepsinin tercih edeceği hadîsleri bırakmışlar. Bir de tasavvufa dair kitaplar var. Bunlardan Kenzü’l-İrfan bu gibi hadîslerin ekseriyetini yazıyor. Ama o da hadîs-i kudsîlerin çok büyük derin manâları ve onları yapanların çok aşırı dereceleri, Allahu Teâlâ’ya sevilecek, hem de her adamın havsalasının kabul edemeyeceği şeklindeki hadîsleri onlarda almamıştır. Şimdi zamanımızda bastırılıp satılan, tasavvufu en iyi şekilde anlatan, Eşrefoğlu Rûmi Hz.’nin yazdığı bir çok kitaplardan birisi de Müzekki-n-Nüfûs kitabıdır. Bu kitap genel olarak maneviyâtın özünü, bu saydıklarımızın hepsinden daha iyi anlatıyor. Hem de onda bu saydığımız hadîs-i şerîfler hepsinden fazladır. Ayrıca tasavvuf meşayıhlarının, tarîkat pîrlerinin yazdıkları kitaplar onlarda da bu hadîsler, bu söylediklerimiz çoktur. Onunda bazı kimselerin ayrı ayrı bastırdıkları kitapları, birbirleriyle karşılaştırınca birinin yazdığını o biri, o birinin yazdığını da diğeri yazmamış. Esas aslının olduğu gibi yazılması hem çok mühim, hem de onu yazanın muhakkak ve muhakkak tasavvuf ehli olup, onu sadece yazma değil, içinde yaşaması lazımdır. Yoksa havsalasına sığmaz. Anladığı, anlatacağı kadarını yazar. Çünkü Peygamberimiz (sav):

– Allahu Teâlâ, bana mirâcta üç ilim öğretti: ”birisini ümmetine söyle yapsınlar veya yapmasınlar” bu Şerîattır. ”İkincisi ümmetine söyle yaparlarsa büyük mükâfat kazanırlar, yapmazlarsa mükâfattan mahrum kalırlar.” Bu da Tarîkattır. Üçüncüsü; bu da ”Hakîkatle marifettir.” Bu, milletin havsalasına sığmaz, görüşüne ters gelebilir.

Bilâl Babamın gençliğinde eline geçen; asırlarca evvel eski yazıyla yazılmış ve basılmış olan, onunla da amel ettiği Müzekki-n-Nüfûs adlı kitabın (eski yazı ile olan) aslına sadık kalarak ben yazacağım. Hem de Bilâl Babam; hakîkat, marîfet, tasavvuf üzerine neler söylemiş, açıklamış, izah etmişse onları da yeri geldikçe bastırdığımız kitabın içinde, ayrı tür harflerle, benim açıkladığım belli olacak şekilde açıklamalarını yaparak yazacağım. İnşallahu Teâlâ.

Diğer tasavvuf kitapları lûgatlı hem şerîatı, hem tarîkatı, yedi nefis mertebesini hepsini içine alan, geniş anlamlı ve anlatılması çok uzun ve hakîkatta müslümanlara en gerekli, en ihtiyaçlı olan bu tasavvuf kitaplarını şu zamanda millete anlatmak çok zor olacak. Müzekki-n-Nüfûs kitabı tam düzgün yazılırsa, onu da tam açıklar, izah edersem, bunu daha iyi anlarsınız. İnşallahu Teâlâ.

Bilâl Babamın ilmi, okumuşluğu yok diyenlere; benim kitabımda yazdıklarım onun ilminin bir parçası, bir zerresidir. Bundaki yapılan vaazlar Reşat altını gibi, kıyâmete kadar gittikçe değer kazanır, fiyatı yükselir. Bu hâl’e, maneviyâta, bu görüşe dayanmayan ilimler kağıt para gibidir. Bir müddet için söylenir, geçerlidir. Daha sonra bir yenisi çıkınca, tedavülden kalkar. Gazete kağıdı gibi olur, yakarlar, imha ederler. Yeni para bastırılır. Zâhir ilmi de böyledir. Peygamberimiz (sav)’in zamanından bu zamana kadar yüz milyonlarca zahir âliminin hangisinin kabri ziyâret ediliyor? Hangisinin sözleri söyleniyor? Hangisinin yazdığı kitaplar okunuyor? Zamanında âlimmiş ama tedavülden kalkmış, değeri yok. Yine tasavvuf âlimlerinin hangisinin kabri ziyâret edilmiyor? Hangisinin söylediği sözler söylenmiyor? Hangisinin yazdığı kitaplar baş tacı edilmiyor?

Kitap yazan dediğimiz mezhep imâmları da, onlar da tarîkat, tasavvuf ehli; tasavvuf dalından değil de fıkıh dalında kitap yazmışlar, onların en ileri geleni İmâm-ı Âzam’dır. Adı Nu’man olduğu halde İmâm-ı Âzam demişler. ”En büyük imâm” demektir. Pirimiz Hz. Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Efendimize de Gavsul Âzam, ”Gavsların en büyüğü” demişler. Biri tasavvufta, gavsiyette ve yardımda hepsinin büyüğü Gavsul Âzam, birisi fıkıhta hepsinin büyüğü, İmâmların da büyüğü İmâm-ı Âzam’dır. İmâm-ı Âzam buyuruyor:

– ”(Lev lâ seneteyni fe helekel Nu’man) son iki senelik tarîkat hayatım olmasa idi, Nu’man’da helâke gitti idi.” Yani son iki sene tarîkatta çalışmasam, ben helâke gittiydim. Temsil de hata olmaz. Tasavvuf askeriye, fıkıh mülkiye gibidir. Bunların hepsi aynı mektepte yetişir, dallara ayrılır. Mezhep İmâmları ve Tarîkat Pîrleri, ilm-i irfân, ilm-i ledün, yakîn ilmi, kalpten doğan ilim, tevhid ve tasavvuf ilmi mektebinde yetişmişlerdir.

Ben Arabçayı iyi biliyorum, diye iddia eden bir adama:

            – Devenin adı nedir? Adam:

            – Büyüğüne heves etmedim.

            – Karıncanın adı nedir?

            – Küçüğüne de heves etmedim.

            – Koyunun adı nedir?

            – Ben gelirken kuzuydu, der.

            – Neyi biliyorsun?

            – Ekmeğe „hıbız“. Pekmeze „dıbız“ derler, demiş. Aynı onun gibi. Bir Mürşid-i Kâmilin; doğumu, gençliği, yaşantısı, cömertliği, ilmi, sarfiyatı, çilesi, riyâzeti, sürgünlüğü, hapisliği, Peygamberimiz (sav)’in yaşantısında neler yaptıysa kendinin yaptıkları, O’nunkinin benzeri ve herşeyi, milimi milimine aynısı olması lâzım. İlle de (özellikle) okumasında Allah (cc)’ın verdiği şifâlar olmalı. Kur’ân-ı Kerim’in; nûru, şifâsı, rahmeti ile Peygamberimiz (sav)’in hastaları, felçlileri okuyup, nasıl sıhhate kavuşturuyorsa, körlerin gözünü okuyup nasıl açıyorsa, herşeyi milimi milimine uyması lâzım. Eğer büyüğünü, küçüğünü yapamazsa, ona, buna bir mazuriyet bulursa; âyetleri de hadîsleri de kendi görüşleri doğrultusunda, yongayı kendi önüne yonarak, söylemişse, yapmışsa, onunki makbul değildir. Yûnus Emre Hz. Der ki:

 

                                   Resûlullah şöyle şöyle yerdi,

                                   Sen nasıl yiyeceksin, yiyorsun?

                                   Şöyle şöyle giyerdi,

                                   Sen nasıl giyeceksin, giyiyorsun?

Bilal Nadir Hz.lerinin yaşantısının Peygamberimiz (sav)'e benzemesi 

Peygamberimiz (sav)’in yaşantısını böyle söyledi.

Peygamberimiz (sav)’in, gençliğinde yaptığı ibâdet ayrı, orta yaşlılığında yaptığı ayrı, tam yaşlandığı son zamanlarındaki yaptıkları da ayrıdır. Bunun da gençliği peygamberimiz (sav)’in gençliğine orta yaşlılığı, onunkinin orta yaşlılığına son zamanlarında yaptıklarına benzemesi lâzımdır. Peygamberimiz (sav)’in ilk zamanı riyâzet, mücâhede arpa ekmeği yiyerek çalışması, orta zamanı yine ibâdet, herkese islâmiyeti anlatma, öğretme, yapması, son zamanı; zenginlik ve her tarafa şanının yayılmasıdır. (Bunları kitabımızda tam tafsilatlı yazdık, isteyen orayı okusun.) Mürşid-i Kâmilin ki de aynı olması lâzım. Peygamberimiz (sav)’in gençliğindeki yaptığı riyâzeti, mücâhedeyi, terk-i dünyayı yapıyor mu? Tarîkatta çile, inzivâ, itikâf, uzlet, halvet bunların hepsi terk-i dünyadır. O şeyh gençliğinde bunları yapmış mı? Orta yaşlılığında milleti ayıktırıp, ikâz edip onları yönetip, Allah (cc) tarafına yöneltmiş mi? Mürşid-i Kâmilin de oturma, yeme, içme, yaşama, yaşantı ve sözleri Peygamberimiz (sav)’inkine tam uyuyor mu? Ona bakılır.

Bilâl Babamın hayatı ile Peygamberimiz (sav)’in hayatını yazmıştık. İkisi de milimi milimine aynıdır. Her hâli, her hareketi Peygamberimiz (sav)’inkine tam uyuyor. Allah onun bu dünyada himmet ve maneviyâtından, âhirette de komşuluk şefâatinden ayırmasın (Âmîn).

Bilâl Babam riyâzet zamanında; yedi sene bir pardesü giymiş, yamalı, püskülleri aşağı sallanır. Yedi sene ne altına döşek, ne üstüne yorgan almayıp bir hasır üzerinde yatmış. Senelerce, akşam namazının abdesti ile sabah namazını kılmıştır. Gece uyumayıp ibâdetle geçirmek Kur’ân-ı Kerim’de âyettir. Allahu Teâlâ’ nın emridir. Hem de sünnettir. Allah O’nun yolundan, izinden ayırmasın. (Âmîn)

Şeyhin bir tanesi: ”Önümüzü gören sıddık oldu. Sonumuzu gören zındık oldu.” Diye buyurmuştur. Yani; ilkimizi gören riyâzet, mücâhede, çile hâliyle çalıştığımızı gördü, böyle çalıştı ve Sıddîk oldu. Sonumuzu gören; bu riyâzet, mücâhede, çile hâl’i yok. Yeme, içme, yaşama, şan, şeref her şey var. İbâdeti, tâati, riyâzeti, çalışmayı terk edip sonumuzdaki gibi yapmaya çalışırsa nefis kuvvet bulur, kendîni azdırır, havasına gider, zındık olur, demektir. Sözüyle amel edip çalışırsa öyle değil, o da Sıddîk olur.

Bilâl Babam Alman harbinden evvel, Giresun’da iken bir rüya görüyor:

Rüyâmda kendi yaşlı, boya, pudra ve cilâ ile güzel görünen, kendini güzel gösteren bir kadın getirdiler. Büyük bir mahkeme kurulmuş. Kadını sanık olarak, hâkimin huzuruna çıkardılar. Hâkim:

– Biz, senin boynuna mücevher takmıştık. Bütün dünyayı ışıtsın, herkes o ışıktan istifade etsin, diye. Şimdi o mücevher görünmüyor. Sen, onu ne yaptın? Kadın:

– Yuttum, dedi. Hâkim:

– O mücevher yutulur mu? Sen yutasın diye mi boynuna takıldı. Bütün dünyayı ışıtacaktı. Herkes, onun ışığından istifade edecekti. Doğru söyle ne yaptın? Kadın yine:

– Yuttum, dedi. Hâkim:

– Şimdi, o mücevher nerde? Kadın:

– Karnımda. Hâkim, bu kadını üç büyük doktora teslim etti. Siz ameliyat edîn, bu mücevheri çıkartın. Üç doktor, kadını alıp, ameliyat için götürürlerken hâkimin yanındaki diğer bir hâkim:

Ya ameliyattan kalkamayıp da ölürse. Hâkim:

– Ölse de, kalsa da ne olursa olsun muhakkak ameliyat olacak. Bu mücevher meydana çıkacak, dedi. Uyandım. Biz, bu rüyânın tefsiri nedir? Diye sorduk. Bilâl Babam buyurdu:

– Yaşlı olup, boyayla, cilâyla genç görünen kadın dünyadır. Boynuna takılan mücevher de dîndir. Dîn şimdi dünyanın karnında üç büyük doktor, üç büyük devlettir. Bunların ameliyat yapmaları dünyadaki harptir. Üç büyük devlet, harp edecek. Bu dîn-i mübîni meydana çıkaracak. Bu rüyâyı Bilâl Babam, Alman harbinden evvel görmüştü. Bilâl Babam; birinci doktor, Alman harbiydi. Almanlar çok harp etti. Dünyayı çok ameliyat yaptı. Mücevheri çıkartamadı. Avrupa'dan bir bıçak attı, Moskova'ya kadar, bilmem nerden bir bıçak attı. Afrika'ya kadar dünyayı ameliyat yaptı. Yardı, yardı. Bu dîn-i mübîni meydana çıkartamadı. Birinci doktor vazifesini bitirdi. Şimdi iki doktor ameliyat yapacak. Bunlar muhakkak yüzde yüz bu ameliyatta dîn-i mübîni meydana çıkartacak bütün müminler de o mücevherden istifade edecek diye buyurdu.

 

 

 Bilal Nadir Hz.lerinin Hisar Camisini yaptırırken kırılmayan taşı kırması

         HİSAR CAMİSİNİ YAPTIRIRKEN, KIRILMAYAN

         YUVARLAK TAŞI BİLÂL BABAMIN KIRMASI

 

 

Peygamberimiz (sav)'in, Hendek Muharebesinden evvel, Medîne'nin etrafında hendek kazılırken; yuvarlak bir büyük taş çıkıp, kimse kıramayıp Peygamberimiz (sav)'in kırdığı gibi oluyor. Şöyle ki:

Bilâl Babam; müslümanların en fazla sıkıştırıldığı, yasaklandığı bir devirde köylere cami yaptırıp namaz, zikir ve ibâdeti millete aşılıyordu. Hem o devirde cami yaptırıyor, hem de tarîkat dersi verip cami cemâatini çoğaltıyordu. Sevmeyenler, devlete Bilâl Babamı kötü bildirip, şikâyet ettiler. O sebepten devlet, Bilâl Babamı otuz altı sefer tevkif etti. Elli dört sefer nezarete attı. Yüzden fazla da ifâde vermiştir. Bilâl Babam G. Anteb'in, İslâhiye kazası Sakçagözü nahiyesi Hisar köyüne cami yaptırdı. Evvelce o köyde cami varmış, yıkılmış, harap olmuş, yerine bir cami yapılacak. Babam o köyün hocası ile anlaşıp işbirliği yapıyor. Köyün hocasına:

– Biz, bu camiyi yaptıracağız. Sen ve benim başlamamız lâzım, diyor. Bilâl Babam, evde bulunan arpa ve darıyı satıp bir miktar para yapıyor. Hoca'da bunun karşılığında bir bahçe satıyor. Bu ikisiyle camiye başlayacaklar. Bilâl Babam gider, köylüyü toplar, meseleyi anlatır. Köylü de çok memnun olur. Gün kararlaştırırlar. O gün kimse işe gitmeyecek herkes, caminin yapımı için taş taşıyacaktı. O zamanda motorlu vasıta yoktu. At, öküz arabası da hazırda yoktu. Taşlar omuzda, sırtta getirilecekti. Bilâl Babam:

– Hiç kimse yarın işe gitmesin, cami yapımında çalışacağız, diyor. Köylü:

– Öyle olmaz, biz çift sürmeye, işimize gideriz. İşten geldikten sonra camide çalışırız, dediler. Bilâl Babam:

– Bir tek, bir gün köylünün hepsi çalışsın, taş toplansın, hazırlık yapılsın. Daha sonra öğlen sonu nöbetleşe çalışırsınız, dedi.

Köylü:

– Hoca çok haklıdır, bizim köye cami yaptıracak, diyor ama dünya işinden de vazgeçemiyoruz, dediler. Bağlar açılacak, iş zamanı geçeceği için işi bırakmak istemiyorlar. Babama hak verdikleri için de toplanıp gelip dövüşemiyorlar. Babamı hem sevip, sayıyorlar, hem de işlerinden vazgeçemiyorlardı.

– Hocam, bu imkânsız. Biz işimizi avare edemeyiz. Biz ancak öğle sonu çalışırız. Bilâl Babam:

– Yarın ben geleceğim. Köyün çıkış yolunun üzerinde duracağım. İşe ilk gidecek kimseyi, ilk adamı vura vura koma haline getiririm, döverim. İsterseniz  siz de beni koma haline getirin. Duyduk, duymadık demeyin, ben yarın köy yolunun üzerindeyim, hazırlıklıyım. Üzerime gelecek de hazırlıklı olsun, dedi.

Bilâl Babam, kış günü ayaklarını dize kadar, kollarını dirseğe kadar katlayıp, eline kalın bir değnek alıp, köyün çıkış yolu üzerinde bekliyordu. Bilâl Babam:

– Ben, sizden birisini döver, felç haline getirirsem herkes der ki: Bilâl Hoca, Hasar'a cami yapmak istemiş, Hasarlılarda yapmamışlar. Bilâl Hoca birini vura vura felç etmiş, derler. Sizin köyün adı lekelenir. Eğer siz beni döverseniz; şu zalim Hasarlılara; Bilâl Hoca cami yaptıralım demiş diye hocayı dövmüşler, derler. Allah yanında da, insanlar yanında da siz haksızsınız, dedi. Bilâl Babam yol üzerinde beklerken, bir kişi, "Canım sende, camiden, hocadan bana ne, benim işim var, çifte gidiyorum. Hoca ne karışır." diye öküzleri çifte koşmak için yolda gidiyor, hem de Bilâl hoca görmesin diyerek, köyün üst tarafından gidiyordu. Köylünün birisi çağırdı:

– Hoca üst tarafından bir adam çifte gidiyor, bak. Bilâl Babam:

– Baktım ki gidiyor. Onun üzerine arkasından sür'atle gittim. Hiç sormadan hemen ona vuracağım. Adama çağırdılar:

– Hoca, seni dövmeye geliyor. Arkana bak. Adam baktı ki benim gelişim iyi değil. Değnek havada hemen tepesine inecek. O anda merkebinin boynuna değnekle vurup geri çevirir:

– Benimle iş bitiyorsa, işte geri döndüm, dedi. Öküzleri bıraktı. Ondan sonra herkes öküzleri bırakıp benim yanıma toplanmaya başladılar. Bende bütün köylüye, kadın-erkek herkese taş taşıttırdım. Küçük çocukları ihtiyar kadınlara avutmaya verdim. Köylüden bir tanesi başka bir köyden adam tutmuş, öküzleri de koşmuş bağında çift sürdürüyor. Bilâl Babam o adamı çağırıyor:

– Bu köyde hiç bir kimsenin çifti sürülmüyor. Herkes işi terketmiş, peki senin bağında niçin çalışılıyor? O adam, Babama:

– Bizim hepimiz camide çalışıyoruz. Başka köyden para ile adam tuttum. O benim çifti sürüyor. Bizim hepimiz buradayız. Bilâl Babam:

– Bu köyün içinde hiçbir kimsenin tarla-bağı sürülmüyor. Bunların en açık gözü sen misin? Eğer biz, Allah için çalışıyorsak, hem de davamızda haklıysak, sen bu günkü sürülen yeri işâretle, Eğer bu günkü sürülen yer (o bağ) kuruyup, kökünü sökmezsen, ben bu cami yaptırmayı bırakacağım. Biz haklıyız, biz haklı olunca bu da muhakkak kuruyacak, dedi ve bağ kurudu.

(Bu sözde İmâm-ı Âzam talebesine "yedi sene çalışmışsın, yedi gün daha çalış, hamamcı sana muhtaç olmazsa; sen okumayı terket. Ben de okutmayı terkedeyim", dedi. Yedi gün içinde hamamcı, çocuğa muhtaç olup yüz altını yalvara yalvara verdiğinin aynısı oluyor.) Cami yapılırken bağlar yeşeriyor. O günkü sürülen yer yeşermemişti. Zaman geçtikçe kuruyan yerler sökülüp, tekrar ekildi. (İmâm-ı Âzam'ınkinin aynısı oldu)

Bilâl Babam:

Köylünün bir kısmı da, caminin temelini kazıyordu. Caminin temelinden yusyuvarlak büyük bir mermer taş çıktı. Gençler, beş kiloluk tokmağı (balyoz) ellerine aldılar. Taşı kırmak için sıra ile vuruyorlardı. O köyün hocasıyla ben ve birkaç kişi bir müddet taş topladık. Bize çay getirdiler. Bir gölgeye oturduk, çay içiyorduk. O yuvarlak taşın üzerine nöbetleşe çıkıp kırmak için, gençler var gücüyle vuruyorlardı. Tokmak (balyoz) beş kilo gelir. Yarım metre yerden balyoz bir adamın ayağının üstüne düşse ayağını kırar. Gencin birisi tokmağı var gücüyle vurmak için havaya kaldırıp sallayınca tokmak sapından çıktı. Ordan tâ bizim oturduğumuz yere hızla geldi. Ayağımın kemiğine, (diz kapağıyla aşık arasındaki kemiğin tam üzerine) hızla çarptı. Hem de çat diye ses çıkardı. Yanımdakiler bunu görünce hemen bana sarıldılar. Çünkü o kemiğin yüzde yüz parçalanması lâzımdı. Tokmağın değdiği yere elimi sürdüm, araştırdım. Hiç ağrı yok. Ayağa kalktım, yürüdüm yine ağrı yok. Öbür ayağımdan farksız. Bana bir hâl geldi. Gençlere:

– Tokmağı, bana verin, dedim. Sapını iyice taktım. Taşın üstüne ben çıktım "ya Allah" diye tokmağı vurdum. İkinciye "ya Muhammed" dedim, bir daha vurdum. "Ya Hz. Ebû Bekir, ya Hz. Ömer, ya Hz. Osman" her vuruşta birini çağırıyorum. "Ya Hz. Ali" deyip vurunca taş ortadan ikiye ayrıldı. Gençler tokmağı aldılar. Artık taşı kırmak kolay oldu. Bu da Hendek olayında taşı hiç kimsenin kıramayıp Peygamberimiz (sav)'in taşı kırmasının aynıdır.

 

*   *   *

 

Bizim yakınımızda içki içen, camileri, hocaları olmayan, ömürlerinde hiç namaz kılmayan bir köy var. Bunlar, Bilâl Babamla cami yaptıran Hoca'ya:

– Bizim ölülerimizin cenâze namazını kıldır, diyorlar. Hoca da, Bilâl Babama:

– Ben bunların namazını kıldırayım mı, kıldırmayayım mı? diyor. Bilâl Babam, diyor ki:

– Sağlığında namaz kılmayan adamın, öldükten sonra namaza ne ihtiyacı var. Kıldırma, buyuruyor. Onların da yine bir cenâzeleri oluyor. Aynı Hoca'ya:

– Gel bizim ölünün cenâze namazını kıldır, deyince Hoca:

– Kıldırmam, diyor. Onlar:

– Sen evvelden beri kıldırıyordun, şimdi niye kıldırmıyorsun? Hoca:

– Bilâl Babaya sordum; "Onların namazını kıldırma" dedi. Bende kıldırmıyorum, deyince, onlar çok kızıyorlar. Bilâl Babamı "cami yaptırıyor, tarîkat dersi veriyor, zikrullah yaptırıyor" diye dilekçe verip şikâyet ediyorlar. İki jandarma gelip Bilâl Babamı karakola götürürlerken o Hoca'ya "Niçin cenâzemizin namazını kıldırmıyorsun?" diyen köyün ağasının hizmetçisi karşıdan geliyor. Bilâl Babam:

– (O ağanın ismini söyleyip) Ona benden selâm söyle. Bana birçok sorular soracakmış. Bir haftaya kadar o köye, kendînin odasına geleceğim. Ne kadar bilgili adamları varsa toplasın, diyor. Köy ağası da uzak yerlerden iki tane (yaşlı) ihtiyar, uzun sakallı, hiç namaz kılmayan, namaz kılanları sevmeyen, beğenmeyen, en meşhur bilgin adamlarından getiriyor. Onlar hazırlanıyor. Bilâl Babamı bir hafta sonra karakoldan bırakıyorlar. Bilâl Babam eve gelmeden, onların toplantılarına yetişmek için Hisar köyüne, sonra da o Hisar köyünde kendîne katılan bir toplulukla, köy ağasının yanına gidiyorlar. Köy ağası kurbanlar kestirmiş, köyde erkek, kadın, kız çoluk-çocuk her ne varsa ağanın odasına toplanmışlar. Herkes yerli yerince oturuyorlar. Bilâl Babam en üst başta, karşısında iki tane bilgin dedikleri adamları Bilâl Babamla tartışma yapacaklar. Yemekler yeniyor, herkes birbirinin gözüne bakıyor. En son, bir söz açılması lâzım. Hisar köyünden, bir adam söz açmak için konuşmaya başlıyor:

– Ben zamanla eşkiyaydım, yol kesip, adam soyardım. Kendilerinde abdest, namaz olmayan uzun sakallı, içki içen, rakıyı haram saymayan bilgin bir adamı tuttum, üzerindeki paraları aldım, kendîni soydum, üzerinden iri taneli bir bektaşi tesbihi çıktı. "Bunu alma, bu bana felan Bektaşiden hediyedir" diye yalvardı, yalvardı yalvardı. Çok yalvardı. Ben yüzüne bir tokat vurdum. Elinden tesbihi çektim, aldım. Bilmiyorum iyi mi ettim, kötü mü ettim, diye Bilâl Babamın karşısında duran iki kişiye sordu. Onlardan bir tanesi:

– Senin adın ne? Adam:

– Adım Ali. O adam:

– İsim dediğin bir gök boncuk. Kime diksen onda kalır. Sen Ali olmaya Ali değilsin. Haşa ki Ali olasın, Ali'ninde kıymetini bilmezsin. Ali bir saati bin saat eder, bin saati de bir saat eder, dedi. Onun da maksadı sadece konuyu açmak içindi. Aslında ne eşkiyalığı, ne de yol kesmesi vardı. O zaman, Bilâl Babam bu ikisine dönerek:

– Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali Peygamberimiz (sav)'in yanında ömür boyu kalmışlar. Birbirlerinin kalbini kıracak en ufak bir şey söylememişler. Sen, bin dört yüz sene sonra geliyor, şu haklıydı, şu haksızdı, şu niye böyle yaptı, şu niye böyle yapmadı diyorsun. Bunlar, ömür boyu Peygamberimiz (sav)'in yanında birbirlerinin kalbini kırmayıp, canı gibi seviyor. Sen, bunların bazısını övüyor, bazısını karalıyorsun. Hey aralık iti! Sen ne oldun ki bunların arasına giriyorsun. Bunların hepsinde de abdest, namaz, oruç vardı. O adama sakallı ihtiyar, demişti ki:

– Kalbi mü'min beyt-i Hakk'tır. Hacc-ül ekber andadır.

Yıkma gönlün kimsenin, belki arş'ır-Rahmandır.

Sen ne hakla hem tesbihini elinden aldın, hem de tokat vurdun? demişti. Bilâl Babam ona dönerek:

– Kalbi mü'min beyt'i Hakk'tır, Hacc-ül Ekber andadır. En büyük hacc ondadır. En büyük hacc, mü'minin kalbini kazanmakta diyorsun. Belki arş'ür-Rahmandır gönül; Allah'ın arşıdır, Allah'ın evidir gönül diyorsun. Allah'ın evi olan mü'minin kalbidir. Münâfığın, kâfirin, zındığın kalbi değildir. Kalbi kâfir, arşı şeytândır. Yık o kalbi, bütün hayır onun kalbini yıkmaktadır, diyor ve sağ elini uzatıyor, parmaklarını göstererek:

– Ortadaki en uzun parmak, Peygamberimiz (sav). Ondan az kısası Hz. Ebû Bekir, onun karşısındaki olan, Hz. Ömer. Ondan da kısa olan, Hz. Osman. Bunun karşısındaki olan en kalın, en kuvvetlisi Hz. Ali'dir. Peygamberimiz (sav), ortadadır. Hz. Ebû Bekir, Peygamberimiz (sav)'e üçüncü babadan amca oğlu, Hz. Ömer dördüncü babadan amca oğlu. Hz. Osman beşinci babadan amca oğlu. Hz. Ali ikinci babadan amca oğlu. Aralarında haseb, neseb, sıhrî üçü de var. Zâhiren akrabalık, neseb; dedelerinin birbirine kavuşması, akrabalıkla birleşmesi var. Sıhrî, birbirine kız alıp vermesi, hepsi de var. Hz. Ebû Bekir (ra) ile Hz. Ömer (ra), Peygamberimiz (sav)'e kızını vermiş. Hz. Osman (ra) ile Hz. Ali (ra)'ye Peygamberimiz (sav) kızını vermiştir. Bu kadar yakın akrabalıkları vardır. Bu mübârek kimseler ölünceye kadar da birbirlerinin kalbini kırmamışlardır. Ömür boyu bunlar birbirleriyle gül gibi geçinmişler. Sen nerenin köpeği oluyorsun da şu haklıydı, şu şöyleydi, bu böyleydi diyorsun, diye Babam söylüyor.

 

(Sûre-i Hicr, Âyet 47)

Meâl'i: Ve onların sinelerindeki kini söküp attık. Onlar tahtlar üzerinde kardeşler olarak karşı karşıya bulunacaklardır.

 

Bunun ikisi de bir köşeye çekilip büzüşüyorlar. Babam söylüyor, söylüyor, vakit gece yarısı oluyor. Köy ağası onlara dönüp, hem de küfür edip:

– Bilâl Hocanın olmadığı yerde bülbül gibi şakıyordunuz. Hiç kimseyi konuşturmuyordunuz. Bizi rezil ettiniz. Başınızı kaldırın da bir söz söyleyin! Onlarda yine ses yok. Ağa adamlarına dönerek:

– Şunun ikisini de götürün kömürlüğe hapsedîn, diyor. İkisini de alıp götürdüler, kömürlüğe kilitlediler. Ağa, Bilâl Babamın yanına dönerek:

– Şimdi bize söyleyeceklerini söyle.

Bilâl Babam o gece sabaha kadar bunlara vaaz ediyor. O köy namaza başladı. O günden bu güne kadar yüzde doksanı namaz kılıp, hakîki müslüman oldular.

 

*   *   *

 

Bilâl Babam diyor ki:

– Cami yaptırırken, param bitti, taşçılar taş kestikleri aletleri, bik'i keskinletecekler, demirci de yivlenmesi lazım. Demirciye verecek para yok. Camide çalışıyoruz. Yarın bunlar yivlenecek. Karşıdan iki jandarma çıktı, üzerimize doğru geliyor. Cami yapan ustalar, camide çalışan ameleler hepsi kaçtılar Bir tek ben kaldım. Jandarma yanıma geldi. Herkesin kanâatı beni yine karakola götürecekler. Jandarmalar, caminin duvarının etrafını gezdiler, yanıma geldiler.

– Hoca efendi! Bu camiyi sen mi yaptırıyorsun? Bilâl Babam:

– Evet ben yaptırıyorum. Jandarma cebinden on lira para çıkardı (Bir reşat altınının, azami on beş lira olduğu zamanlarda).

– Benim babamın hayrına olsun, bunu da harca, dedi ve başka köye gittiler. Bu sefer camide çalışacak görünürde kimse yok. Yüksek bir yere çıktım ve çağırdım:

– Jandarmalar beni götürmediler. Bize, para vermeye gelmişler. Gelin! Birşey demiyorlar, diye çağıra çağıra onlara duyurdum. Geldiler.

Yine; cami yapımına ağaç kestirdik. Çok dik, çok sarp bir yerde caminin orta direğini ve hezenini kesmişler. Caminin bütün ağırlığı o orta direk ve hezendeydi. O çok kalın, yaş ve çok ağırdı. Hezenin götürülmesi için köylülerle beraber gittik. Burası çıkılması çok zor idi. Ancak emekleyerek çıkılırdı.

– Biz, buradan boş, yürüyerek çıkamıyoruz. Bu ağacı omuzumuza alıp, öküzlerin çekerek gidecekleri yere kadar nasıl gideceğiz? İmkânsız. Başka ağaç keselim, diyorlar. Bilâl Babam:

– Bir sefer tutun, kaldırın, götüremezseniz bırakın. Onlar:

– İmkânsız, olmaz, diyorlar. Üçüncü defa Bilâl Babam bunlara söyleye söyleye zorla o kalın ağacı tutturup, omuzlarına aldırıyor, yürüyorlar. Bir seferinde, hiç indirmeden düz yere çıkartıyorlar. Ağacı yere indirince birisi diyor ki:

– Ben çıkamıyordum, bu ağaçtan tuttum. O biri:

– Ben de çıkamadım, ayağım kaydı. Bu ağaca asıldım çıktım. Bir başkası:

– Ben de öyle oldum. Hepsi de, tek tek aynı öyle oldu diye söylediler. Çünkü adamlar yavaş yürüyor, ağaç hızlı gidiyor. Herkes ağacı bırakmıyor, sarılıyor. Onlar birbirlerine:

– Bu ağaca biz tutunduk, çıktık. Bu ağacı kim çıkardı?

İşte Allahu Teâlâ'nın nusratı, yardımıyla caminin üstünü kapadılar.

 

*   *   *

 

 Bilal Nadir Hz.lerinin babası Abdullah efendi ve Hacı Bekir'in kahramanlıkları

Bilâl Babam şöyle anlattı:

"Ben küçük çocuktum. Babamla beraber atlı olarak bir köye gittik. Köy ağasının evine müsafir olduk. Babam (Abdullah Efendi) karşıdaki adamı görünce:

– Hacı Bekir sen misin? dedi ve kucaklaştı. Birbirleri ile çok samimi idiler. Babam Abdullah Efendi ilâve etti:

– Yahu senin yüzünden beni çok sıkıştırdılar. Sen kâfirleri kırmışsın. Çok ifadeler verdim. Ben olduğum yerleri isbât ettim. Kâfirleri kıranın Hacı Bekir olduğunu söylediler. Sen de idamlık suçundan yargılanıp, çok hapis yatıp, sonra asılmamış, kurtulmuşsun. Herkes çok abartıp söylüyor. Hacı Bekir, kır atın üstünde şu dağdan o dağa uçtu, kâfirleri şöyle kırdı, böyle kırdı diye çok ilâveli anlatıyorlar. Bunun esası nasılsa baştan sona hepsini anlat da dinleyelim, dedi. (Hacı Bekir iri vücutlu, kalın, gür sesli, yakışıklı bir adamdı. Bu harp Bilâl Babamın çocukluğunda, seferberlikten çok evvel olmuştur.) Hacı Bekir anlatmaya başladı: