ŞEYTAN
(Sûre-i Hac, Ayet 53)
Meal'i: (Şeytanın bu vesvesesine müsaade verilmesi ise) şeytanın atıverdiği şeyin kalplerinde maraz olan kimselere ve yürekleri katı olanlara bir imtihan kılınması içindir. Ve şüphe yok ki, zalimler bir uzak ayrılık içindedirler.
(Aşağıdaki kısım îmam-ı Gazali Hz.nin ihyau Ulumi'd-dîn adlı kitabından alınmıştır.)
Amr b. el-As (ra) Resûl-i Ekrem'e:
- Ya Resûlullah, şeytan benimle namaz arasına girdi, deyince, Resûl-i Ekrem:
"O hanzeb adında bir şeytandır. Onu sezdiğin zaman Allah'a sığın ve sol tarafina üç kere tükür."(Müslim rivâyet etmiştir.) buyurdu. Amr:
- Ben de öyle yaptım ve Allahu Teala onu benden uzaklaştırdı, dedi. Yine haberde:
"Abdest için yani abdeste musahhar "velhan" adında bir şeytan vardır. Onun şerrinden Allah’ a sığınınız."(İbn Mâce ve Tirmizî Ubey b. Kâ’b’dan rivâyet ettiler.)
Vesveseden kurtulmak nasıl olur ?
Kalbden şeytanın vesvesesini atmak, ancak o vesveseyi veren şeyden başkasını kalbe koymakla mümkündür. Allah'ı zikirden başka da kalbe her ne korsan, şeytanın vesvesesine yardımcı olabilir. Kalbi şeytanın vesvesesinden koruyan, ancak Allah'ı zikretmektir. Allah'ı zikretmekte şeytanın nasibi yoktur. Şey ancak zıddı ile tedavi edilir. Şeytan vesvesesinin zıddı da Allah'ı zikretmek ve ondan yardım dilemektir, işte:
Eûzu billâhi mineşşeytânirracîym. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyilazîym.
sözlerinin manası da budur. Bunu da ancak kendilerine zikrullah galebe çalan müttakîler yol bulur. Şeytan bunların etrafında ancak çapulcu bir hırsız gibi dolaşabilir. Nitekim Allahu Teala:
“Takvaya erenler (yok mu?) onlara şeytandan her hangi bir arıza iliştiği zaman, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar, görüp bilmişlerdir bile.” (Sûre-i Araf, Âyet 201.) buyurmuştur.
(114 – Nâs: 4) Ayet-i Celîle'sinin tefsîrinde Mücâhid der ki: Bu hannas kalbe yayılır. Allah'ı zikrettiği vakit toparlamp kaçar. Kalb gaflete dalınca yine hanrias faaliyete geçer. Adeta karanlık ile aydınlığın çarpış-ması gibi çarpışıp dururlar. Aydınlığın gelmesiyle karanlığın git-mesi gibi olur. Allah'ı hatırlamakla şeytan uzaklaşır. Bunlar birbirinin zıddı oldukları için Allahu Teâlâ:
“Şeytan onlara galebe çaldı ve Allah'ın zikrini onlara unutturdu." (Sûre-i Mücâdele, Âyet 19.) buyurdu.
Enes diyor ki: Resul-i Ekrem:
"Şeytan hortumunu insan oğlunun kalbi üzerine kor. Allah'ı hatırlarsa oradan uzaklaşır, Allah'ı unutursa kalbini lokma eder." (İbn Ebi'd-Dünya, İbn Adiy ve Ebâ Yâlâ el-Mûsilî) buyurmuştur.
İbn-i Vazzah rivayet ettiği bir hadîsde: "İnsanın ömrü kırkma vardığı halde günahlarına tevbe etmezse şeytan eli ile yüzünü mesheder ve "bu iflah olmayan bir yüzdür" der." Şehvetler insan oğlunun et ve kanına karıştığı gibi, şeytanın sultası da insanın etine ve kanına karışır ve etraftan kalbini kuşatır.
Çünkü şeytanın insana hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti, kırar. Şehvetler her taraftan kalbi koltukladığı için Allahu Teala şeytanın şu sözünü haber vermek üzere:
"Yemin ederim ki, (onları saptırmak) için senin doğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra yemin ederim ki, onları önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim."(Sûre-i Araf, Ayet 16, 17.) buyurmuştur. Resûl-i Ekrem’de şöyle buyurdu:
"Şeytan, insan oğlunun çeşitli yollarında oturur. Önce islam yolu üzerinde oturur ve: "Ananın babanın dinini terk edip müslüman mı olmak istersin?" der. İnsan bu hususta şeytana isyan ederek müslüman olunca, bu defa hicret yolu üzerine oturur ve:
"Şu vatanını, şu havayı terk edip nereye gideceksin?" der. İnsan oğlu burada da şeytanı dinlemez ve hicret eder. Sonra cihad yolu üzerinde dikilir ve kişiyi harbden men etmek için çalışır ve: "Harb, öldürmek ve nihayet ölmek değil midir? Neticede ailen ve servetin başkalanna intikal edecek değil mi?" demek suretiyle insanı cihaddan alıkoymak ister. Bunu da dinlemez ve mücahedesini yapar. Kim bu şekilde hareket ederek ölürse, Allahu Teala'nın Cennet'ini hak etmiş olur."(Neseî Sübre b. Ebî Fakihe'den sahih sened ile rivayet etmiştir.)
Resûl-i Ekrem (sav) vesveseyi, bir mücahidi cihaddan alıkoymağa çalışan, ölürüm de karımı ve malımı başkaları alır, gibi düşüncelerle açıklamıştır. Bu gibi hatıralar herkesin bildiği şeylerdir. Buna göre vesvese de müşahede ile bilinmiş oluyor. Her hatıranın bir sebebi vardır ve bilinmesi için de bir isme muhtaçtır. Hatıranın sebebinin ismi şeytandır. Şeytansız insan düşünülemez. Ayrılık, şeytana itaat ve isyandadır. Bunun için Resûl-i Ekrem (sav): "Her insanın bir şeytanı vardır." buyurmuştur, işte bu açıklamadan vesvese ile ilhamın, melek ile şeytanın ve tevfîk ile hızlanın manaları anlaşılmış oldu.
Şeytan hakkında, cism-i latîf midir, cisim değil midir? Cisim ise insanın bedenine nasıl hulul eder? gibi dedikodular yayıldı ise de, bu açıklamalardan sonra muamele babında bu husus üzerinde durmağa ihtiyaç yoktur. Zaten şeytanın zatı üzerinde durmak, elbisene yılan girdi, diyen adama, yılanın enini, boyunu, rengini ve şeklini sormak gibi olur. Bunu duyan insan, hiç bir şeye bakmadan elbisesine giren yılandan kurtulmanın çaresine başvurur. Bunun gibi yılandan da daha zararlı olan şeytanı duyan, onun cisim olup olmadığım düşünmeden hemen izalesi ile meşgul olmalıdır. Hatıraların insana hücumunun bir sebebi olduğunu ve ilerde mahzurlu olan tehlikelere insanı iten kuvvetin kim olursa olsun düşman olduğunu bildikten sonra, düşmanı da zarurî olarak bilmiş olur. Düşmanını bilen kimseye yaraşan onun mücahedesiyle meşgul olmaktır. Şeytana gelince, onun şerrinden korunmak ve tuzağına düşmemek için Allahu Teala kitabının pek çok yerlerinde şeytanın düşmanlığından bahsetmiştir. Bunlardan bazıları:
“Şüphesiz şeytan, sizin için büyük bir düşmandır. Siz de onu düşman tanıyın. Ancak Cehennemlik olmanız için sizi kendi hizbine, tarafına davet eder.” (Sûre-i Fatır, Ayet 6.)
“Ey insan oğulları, ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, diye bildirmedim mi?” (Sûre-iYasîn, Ayet 60.)
Kişiye yaraşan, her şeyden önce düşmanı kendisinden uzaklaştırmaktır. Ancak düşmanı kovalamak için kuvvetini ve kullandığı silahı bilmek lazımdır. Şeytanın silahı, heva ile şehvettir. Alimler için bu kadarı kâfidir. Şerrinden Allah'a sığındığımız şeytanın hakîkatini, sıfat ve zatını bilmek, meleklerin hakîkatlerini bilmek, mükaşefe ilmine dalan ariflerin sahasıdır. Muamele ilminde bunu bilmeğe lüzum yoktur.
Yine bunun gibi hatıralardan bir kısmının doğrudan ve kâfi olarak davet ettiğini ve bunların vesvese olduklarında şüphe olmadığını, bir kısmının hayra davet ettiğini ve bunların da ilham olduğunu bilmek lazımdır. Bir de meleğin ilhamı veya şeytanın vesvesesi olması arasında tereddüd eden hatıralar bulunduğunu da bilmek lazımdır. Şeytanın hilelerinden biri de, şerri hayır gibi göstermektir. Bunu ayırabilmek zordur. Çokları buradan tehlikeye düşmüşlerdir. Şeytan bu gibileri açık bir kötülüğe davet etmeğe güç yetiremez de kötülüğü iyilikmiş gibi göstermeğe çalışır. Mesela, halka va'z eden bir alime, nasihat yollu "şu insanlara baksana, bunlar gafletten helak olmuş, cehaletleri kendilerini öldürmüştür. Cehennem'e yönelmiş vaziyettedirler. Allah'ın şu kullarına acımaz mısın? Va'z ve nasîhatla bunları yola getirsene? Allahu Teala sana in'am etti, basiretli kalb, tatlı dil ve sevimli lehçe vermiştir. Nasıl olur da ilmi yaymaktan susmak suretiyle küfran-ı ni'met eder ve doğru yola davet etmemekle Allah'ın gazabına uğrarsın?" iddiayı nefsinde yerleştirir ve çeşitli hilelerle onu insanlara va'z etmeğe teşvik eder. Sonra da insanlara karşı süslenmesini ve güzel konuşmasını, iyi hayırlı bir insan olarak gözükmesini öğüt verir ve der ki: Kendine böyle çeki düzen vermezsen. sözün cemaat'e te'sîr etmez ve hakkı kabul etmemiş olurlar. Bunu iyice adamın kafasına yerleştirir. Adamda böylece riya kokusu, halk tarafından kabul görme hevesi, mevkî arzusu, cemaat ve ilminin çokluğu ile büyüklenme, başkalarım hakîr görme duygusu kendisinde uyanır ve nasîhat edeceğim diye helake gider. Va'z u nasihat ederken hayır yapıyorum zanneder. Halbuki maksadı mevkî sahibi olmak ve hüsn-i kabuldür, îşte bu sebebden helake gider ve hala kendisinin Allah katında bir mevkî sahibi olduğunu sanır. Bu gibiler hakkında Resûl-i Ekrem:
"Allahu Teala bu dîni, Ahiretten nasibi olmayan kimselerle de kuvvetlendirir.(Neseî Enes'den ceyyid isnâd ile rivayet etmiştir) buyurmuştur.
İblîs, İsa aleyhisselam'a gözükerek onu şehadete davet etti ve "La ilahe illallah" söyle, dedi. İsa aleyhisselam:
- Bu söz hak bir sözdür, fakat senin emrinle ben bunu söylemem dedi. Çünkü onun böyle hayır tavsiyesi altında yine bir mel'aneti olduğunu bilirdi. Şeytanın bu kabil aldatmaları pek çoktur. Alimler, abidler, zahidler, fakirler, zenginler, günahlarının duyulmasını istemeyen ve açık günahlara dalmayan diğer tabakalar da bu gibi aldatmalarla helak olurlar.
İnsana yaraşan, gelen her hatıra üzerinde durup düşünmek ve onun meleğin ilhamı veya şeytanın vesvesesi olup olmadığını araştırmaktır. Bu hususta heva ve hevesine değil, tam basîretine dayanarak gerekli araştırmayı yapmalıdır. Bu hatıranın ilham veya vesvese olduğunu, ancak takva nuru, basiret ve ilim kaabiliyeti ile öğrenebilir. Nitekim Allahu Teala:
"Takvaya erenler (yok mu?) onlardan şeytandan bir arıza iliştiği zaman, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar, görüp bilmişlerdir bile.”(Sûre-i A'raf, Ayet 201.) Fakat takvayı benimsemeyen, hevasına uyan ve bu sebeple tabiatı şeytanın aldatmalanna meyleden kimse şaşırır, şeytanın pençesine düşer ve bilmeyerek helake sürüklenir,işte bu gibiler hakkında Allahu Teala:
"Yaptıkları amellerin fenalıkları karşılarına çıkmış ve istihza (alay) edip durdukları şeyler kendilerini sarmıştır."(Sûre-i Zümer, Ayet 47) Denildi ki; bu, onların hasenat zannettikleri ve gerçekte ise seyyiat olan amelleridir. (İyi sandıkları kötü, kötü sandıkları iyi çıkmıştır.)
Muamele ilimleri çeşitlerinin en zor olanı nefsin hîlesine ve şeytanın aldatmasına vukuftur. Her müslümana farz olan bu ciheti insanların çoğu ihmal etmiş ve vesveseyi çeken şeytanı kendilerine musallat eden, ona düşmanlığı ve ondan kaçmağı unutturan şeylerle meşgul olmuşlardır. Vesveselerin çokluğundan kurtulmak için tek çare. hatıra yollarını kapamaktır. Hatıraların kapuları beş hassadır. Bu beş hassanın kapuları da dünya ile alakalanmanın ve şehvetin içinden gelir. Karanlık bir evde inziva, hassaların kapularını kapar. Aile efradından uzaklaşmak, içden gelen vesvese yollarını kapar. Bundan sonra da yine kalbi ile münazaa ve mücadele eder. Ve kalbi onu zikirden alıkoymak ister. Bu bakımdan da mücadele lazım ve bu mücadele ölünceye kadar devam eder. Zira hayatta olan hiç bir ferd, şeytandan kurtulamaz.
Gerçi, insan bazan şeytana uymayacak şekilde kendisini kuvvetlendirebilir. Şeytanın şerrini müdafaa ile kendisinden uzaklaştırır. Bununla beraber, kan bedende cereyan ettiği müddetçe kişi mücahede ve müdafaadan hali kalamaz. Çünkü hayatta olduğu müddetçe kalbinin kapuları şeytana açıktır. Bu kapular asla kapanmazlar. Bu kapular da; şehvet, gazab, hased, tama' ve diğer şer kapularıdır. Kapular açık. düşman da uyanık olunca kapuları korumak için mücahede lazımdır. Adamın biri Hasan-ı Basri'ye:
- Ya Eba Said, şeytan uyur mu? diye sordu. Hasan-ı Basrî gülümsedi ve:
- Biraz uyusa rahat ederdik. dedi. Şu halde bir mümin için şeytandan asla kurtuluş yoktur. Ancak onu uzaklaştırmak ve zayıflatmak için çareler vardır. Nitekim. Resûl-i Ekrem bir mübarek sözünde:
"Yolculukta insan, devesini zayıflattığı gibi. mü'min de şeytanını zayıflatabilir."(Ahmed Ebû Hureyre'den rivayet etmiştir.) buyurdu, ibn Mes'ûd: "Müminin şeytanı zayıftır." demiştir. Kays b. Haccac(Mısırlı ve Kela'i kabilesindendir. Doğru konuşan bir zat idi. Hicrî 227'de ölmüştür.) da şöyle demiştir: "Şeytanım bana senin yanına geldiğim zaman besili hayvanlar gibi idim. Şimdi kuş kadar kalmadım!" dedi. "Neden böyle oldu?" sualime cevaben de: "Zikrullah ile beni erittin" dedi."
Müttakîler için şeytanın kapularını kapamak zor değildir. Zahirî günahlara teşvik eden zahirî kapularını korurlar. Onların sürçtükleri yer kapalı olan yollarındadır. Zira o kapuları herkes bilip onları koruyamaz. Alimler ve vaizlerin aldanmalarında buna işaret etmiştik. İşin zor tarafı, şeytana açılan kaspuların çok ve meleğe açılan kapuların tek olmasıdır. O tek kapu da bu bir çok kapular içerisine karışmıştır. İnsan oğlu bu hususta, gece karanlığında bir çok tarafa giden yolların ortasında kalmış gibidir. İyice güneş doğup her tarafı açık göz ile görmedikten sonra, gideceği istikameti kestiremez. Açık göz burada takva ile cilalanmış kalb gözüdür. Parlayacak güneş de yolların bataklıklarını gösteren Kitab ve Sünnetten istifade edilen ilimdir. Ancak bu sayede yolunu bulabilir. Yoksa yollar çok ve hepsi karanlık ve bataklıktır.
Abdullah b. Mes'üd (ra) diyor ki: Bir gün Resûl-i Ekrem bize düz bir çizgi çizdi ve: "İşte bu yol Allah'ın yolu ve Allah'a giden yoldur." buyurdu. Sonra sağında solunda bazı çizgiler çizdi ve: "Bu yollar yok mu? Bunların herbirinin başında kendisine davet eden bir şeytan oturur." buyurdu. Daha sonra:
"Şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur. Siz bana uyun. Sakın başka yollara uymayın."(Sûre-i En’am, Âyet 153.) Ayet-i Celîlesini okudu ve yolların çokluğunu anlattı.(Neseî ve Hâkim rivâyet ettiler, Hâkim, isnâdı sahihtir, dedi.)
Biz kapalı yollarından birine bir misal verdik. Alimler, şeyhler, abidler ve görünen günahlardan sakınan zatları dahî aldatan bir yolu açıkladık. Şimdi de gizli olmayıp açık olan ve fakat yine de insan oğlunun düştüğü ve kendini kurtaramadığı diğer bir yolunu anlatalım. Bu da Resûl-i Ekrem'den rivayet edilen şu vak'adır:
“İsrail oğullarındaki bir rahibi aldatmak için, şeytan şöyle bir çare düşünür: Zengin ailenin güzel bir kızını çarpar sar'alandınr ve "çaresi rahibdedir" diye onlara vesvese verir. Onlar rahibe gelir. Rahib kabul etmezse de, ısrarlarına dayanamayarak kabul eder. Bu defa şeytan rahibe döner vesvese verir ve kızın bikrini izale eder. Kız hamile olur. Şeytan rahibe, rezîl ve kepaze olacaksın, bunun çaresi bu kızı öldürmendir, der ve rahib kızı öldürür. Bunun üzerine şeytan rahibe, kızı defnet, geldikleri vakit öldü dersin, diye vesvese verir. Rahib aynı şey'i tatbik eder. Bu defa şeytan kızın anne ve babasına döner, onlara da vesvese verir ve şüphelendirir. Gelir bakarlar ki, gerçekten kız ölmüş ve öldürülmüş. Bunun intikamım rahibden almak üzere iken, şeytan rahibe gelerek, bütün bu işleri yapan benim, sen bana iki. secde et ben seni kurtarayım, der ve rahib de şeytana iki secde edince, şeytan, ben senden beriyim, der. İşte bu Allahu u Teala'nın: "Şeytan gibi, insana kâfir ol der, insan kâfir olunca, ben senden beriyim, der"(Sûre-i Haşir, Âyet 16.) buyurduğu gibidir.(İbn Ebi'd-Dünya “Mekaid-i Şeytan”da, İbn Medûye "Tefsîr"inde, Ubeyd b. Ebû Rufa'a da mürsel olarak, Hakim'in de Hz. Ali'ye mevkuf olarak bu hususda bir rivayeti vardır ve isnadının da sahih olduğunu söylemiştir.)
Şeytanın hilesine ve rahibi nasıl aldattığına bir bak. Bütün bunların başı kızcağızı tedavi için şeytanın vesvesesini dinleyerek onu kabul etmesidir. Aslında bu mühim bir şey değil, hatta sahibi bir hayır yaptığını da sanabilir. Gizli hevasının arzusu ile bu, kalbinde güzel gözükür. Güya hayra hevesli gibi bu işe atılır sonra da iş çığırından çıkar ve yavaş yavaş ileriye doğru gider de neticede kurtulamayacak bir hal alır. Bu gibi tehlikelerden Allah'a sığınırız. İşte buna işaret olarak Resûl-i Ekrem:
"Koru etrafında dolaşanın koruya düşmesi kuvvetle muhtemeldir, buyurmuştur.(Buhari ile Müslim, Nu'man b. Bcşîr'den rivayet etmişlerdir.)
Şeytan bir kalbe nasıl müdahale eder ?
ŞEYTÂNIN KALBE MÜDÂHALE YOLLARININ AÇIKLANMASI
Bilmiş ol ki; kalb bir
kal'a, şeytan da kal'aya girmek isteyen bir düşman gibidir. O kal'ayı fethedip
ona sahip olmak ister. Kal'ayı düşmandan korumak, kapularını sağlamlaştırmak
ve gediklerini kapatmakla mümkündür. Kapu ve gedik yerlerini bilmeyen kimse
elbette kal'ayı muhafaza edemez. Kalbi şeytanın vesveselerinden korumak
borçtur ve herkese farz-ı ayındır. Vacibe ulaşmak için lazım. olan her şey de
vacibdir. Şeytanı defetmek de onun giriş yollarım bilmekle mümkündür. Şu halde
şeytanın giriş yollarını da bilmek vacibdir. Şeytanın kalbe giriş yol ve
kapuları, kişinin vasıflarıdır. Onlar ne kadar çok ise, şeytanın kapuları da o
kadar çoktur. Fakat biz burada vadiler gibi geniş olup şeytanın ordularının
geçmesine elverişli olan bazı büyük kapulardan bahsedelim.
Şehvet ve
gazaplanmanın (öfkelenme) zararları
Şehvet ile gazab (öfke), şeytanın giriş yollarının en büyüklerindendirler. Gazab aklı yok eder. Aklın askeri zayıflayınca şeytanın ordusu hücuma geçer. Çocuğun elinde topaç, bir eğlence olduğu gibi, kızan insan da şeytanın elinde bir eğlencedir. Rivayete göre iblis, Musa aleyhisselam'a mülâki oldu ve:
- Ya Musa, sen Allahu Teala'nın risaletle seçtiği ve konuştuğu bir peygambersin. Ben ise, Allah'ın yaratıklarından bir yaratığım. Bir günah işledim, kovuldum. Şimdi tevbe etmek isterim, tevbemin kabulü için Allah katında bana şefaatçi ol, der ve Musa aleyhisselam da kabul eder. Nihayet Tur-i Sina'da Allah ile mükalemesinden dönerken, Allahu Teala kendisine:
- Emanetini yerine getir, buyurdu ve Musa aleyhisselam da mes'eleyi anlatır. Allahu Teala:
- Adem'in kabrine secde etsin, dileğini yerine getireyim ve tevbesini kabul edeyim, buyurur. Musa aleyhisselam vaziyeti iblis'e anlatınca, îblîs:
- Ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne secde eder miyim? diye böbürlenip kibirlendi ve kızdı. Sonra Musa aleyhisselama:
- Sen ki benim için çalıştın, bana hakkın geçti. Üç yerde beni hatırla, benden sana zarar gelmez. Birincisi kızdığın zaman. Çünkü o zaman ruhum kalbinde, gözüm gözünde ve kanın damarda cereyanı gibi vücüduna hulul ederim, işte kızdığın zaman beni düşün. Zira insan kızdığı zaman burnunu körüklerim, artık ne yaptığını bilmez olur. Bir de iki ordu karşılaştığı zaman yine beni hatırla. Çünkü o zaman da ben insanlara yaklaşır; karısını, çocuğunu, komşularını hatırlatır ve onu harbden soğuturum. Bir de mahremin olmayan yabancı bir kadın ile sakın yalnız olarak bir arada kalma. Zîra ben arada elçilik yapar ve mutlaka fitneyi uyandırırım. O zaman da beni hatırla.
İblîs bu sözü ile şehvet ve gazab ile hırsa işaret etti. Çünkü harb meydanından, firar dünyaya olan hırsa, Adem'in kabrine secde etmemesi hasedine işarettir ki, bu, şeytanın en büyük yoludur.
Denildi ki: velilerden birisi şeytana:
- Adem oğluna nasıl galib olur ve onu sapıtırsın? diye sorar. Şeytan da:
- Kızdığı, heva-i nefsinin galeyana geldiği zaman aldatırım, der.
Hikaye olunduğuna göre, îblîs bir rahibe gözüktü. Rahib îblîs'e:
- İnsanın hangi huyu sana yardımcı olur? diye sordu, îblîs de:
- İnsan
kızdığı zaman, çocuğun elinde oyuncak olan küre gibi bizde de o oyuncak olur,
dedi. Denildi ki; şeytan der: "Adem oğlu bana nasıl galebe çalsın? Zîra keyfi
yerinde oldu mu gider kalbine girerim. Kızdığı zaman başı üstüne konarım."
Hased ve
hırsın zararları
İblîs'in büyük kapularından diğerleri de, hased ve hırsıdır. Kul bir şeye haris oldu mu artık hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur. Nitekim Resûl-i Ekrem:
Şeytanın kalbe giriş yollarını bildiren basiret nurudur. Hırs ve hased, basireti körleştirdiği zaman, kul göremez hale gelir ve işte o zaman şeytan içeri girmeğe yol bulur. Aslında ne kadar çirkin olsa da. arzusuna ulaştıracak her şeyi harîse güzel gösterir.
Rivayete göre; Nuh aleyhisselam her cinsden birer çift alarak gemiye bindi. Bir gün gemide bir ihtiyar gördü, tanımadı. Bunun üzerine ihtiyara:
- Sen kimsin, seni gemiye kim aldı? diye sordu. İhtiyar:
- Ben şeytanım, senin adamlannın gönüllerini çalmak için gemiye bindim. Kalbleri benimle, bedenleri de seninle olur. Bunun üzerine Nuh (as):
- Çık gemiden ey mel'ün, deyince şeytan:
- Ben beş şey bilirim, sana üçünü öğreteyim ve gemide kalayım. insanları onlarla aldatırım. Allahu Teala Nuh (as)'a vahyetti ki, sen o üç şeyi bırak da yalnız diğer iki şeyi sana öğretsin. buyurdu ve Nuh (as)'da öyle dedi. Bunun üzerine şeytan:
- O iki şey de, beni yalanlamaz ve benden aynlıp bana hulfetmezler. Ben insanları bu iki şey ile helak ederim, dedi. Bunlar da hırs ve haseddir. Zaten hased sebebiyle kendim lanetlenmiş bir şeytan oldum. Hırsa gelince: Allahu Teala Hz. Adem'e Cennet'te her şeyi mubah etti, yalnız bir ağacı yasakladı. İşte Adem'in o ağaca haris olması sebebiyle ben de onu aldattım, dedi.
Yemeği fazla yemenin zararları
Şeytanın kalbe gireceği büyük kapulardan biri de sırf helal olsa bile doyasıya yemektir. Zira insan doyuncaya kadar yeyince şehveti takviye eder. Şehvet ise şeytanın silahıdır.
Denildi ki, fazla yemekte altı kötü zarar vardır:
1. Allah korkusu kalbinden gider.
2. Yaratıklara karşı merhamet duygusu kalbinden çıkar.
3. Ağırlık verir, taat ve ibadetine mani olur.
4. Hikmetli sözleri duysa da kalbi yumuşamaz.
5. Kendisi hikmetli sözleri konuşsa da başkalarına te'sîr etmez.
6. Mühim bazı
hastalıklara sebebiyet verir.
Ev süslemesinde
ve giyimdeki aşırılığın zararları
Şeytanın kalbe açılan kapularından birisi de; ev, mobilya ve elbise ile süslenme sevgisidir. Şeytan insanın gönlünde bu hastalığı görünce, artık o gönülde kuluçkaya yatar ve oradan ayrılmaz. İnsanı ev imaretine, evin kapu bacasının süsüne, geniş binalar yaptırmağa, binitler ve elbiselerle süslenmeğe teşvik eder ve ömrü boyunca onu onlara bağlar. Bir defa onu oraya bağladı mı, artık bir daha yanma uğramağa da lüzum kalmaz. Çünkü birini yaptı mı diğerini yapmağa gider. Ömrü boyunca böyle devam eder ve böylece şeytan yolunda .olur. Bu gibi adamın son nefesinden korkulur.
Şeytanın kalbe giden büyük kapularından biri de tama'dır. Tama kalbe galebe çalınca, Şeytan buna tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki adeta tama ettiği şey onun mabudu olur. Artık çeşitli hile yolları ile onu tama ettiği şeye sevdirmeğe çalışır ve maksadına vusul için her çareye baş vurdurur. En azından onu medhettirir, emr-i maruf ve nehy-i münker'den men'ettirir.
Safvan b. Selîm'in (Ebû Abdullah Medenîdir, fakîhdir. Benî Zuhre'nin azadlılanndandır. Sika'dan olup, çok hadîs biten abid bir zattır. Ahmed, bu adamın bereketiyle yağmur yağar; Malik, gece namazından ayakları şişerdi, demişlerdir. Yatmamağa yemin ettiği söylenir. 40 yıl böyle yaşamıştır ve nihayet hicri 133'de oturduğu halde ölmüştür.) rivayetine göre îblîs, Abdullah b. Hanzele'ye gözüktü (Ebû Amîr'in oğludur. Rivayeti vardır. Kendisini melekler yıkamıştır. Uhud'da şehîd olmuştur. Bu babasıdır. Abdullah Yevni-i Harre'de öldü. Ebû Davud kendisinden rivayette bulunmuştur.) ve îbn-i Hanzele'ye:
- Dinle, sana bir şey öğreteyim, dedi. Abdullah:
- Senin öğretmene ihtiyacım yoktur, diye cevab verdi. Şeytan:
- Dinle de istersen alırsın, istersen almazsın, dedi ve devamla:
- Ey Hanzele'nin oğlu, Allah'tan başkasından isteme. Her istediğini Allah'tan iste. Kızdığın zaman ne hal alırsın bak. Sen kızdın mı ben sana hakim olurum, dedi.
Şeytanın kalbe giden büyük kapularından biri de aceledir. Resûl-i Ekrem (sav):
"Acele, şeytandan, teenni ise Allah'tandır.(Tirmizî Sehi b. Sa'd'dan rivayet etli ve hasendir, dedi.) buyurdu. Allahu Teala da şöyle buyurmuştur:
"İnsan aceleden yaratıldı." (Sûre-i Enbiya, Ayet 37.) Diğer ayette:
"Ve insan pek aceleci olmuştur."(Sûre-i isra, Ayet 11.) Resûl-i Ekrem'e:
“Sana vahyi tamam edilmeden evvel Kur'an (ı okumada) acele etme."(Sûre-i Taha, Ayet 114) buyurmuştur. Çünkü amel, anlayıp bildikten sonra yapılmalıdır. Anlayıp bilmek de düşünmeğe muhtaçtır. Acele ise bunlara manidir. Acele zamanında şeytan da vesvese verir.(Allahu Teala: "Siz acelecisiniz" diye buyuruyor. (Buna karşı Bilal Babam buyurdu ki:
- Biz nasıl acele etmeyelim? Ömür geçip gidiyor. Göreceğimiz günleri, göremeye-ceğimizden korkuyoruz. Allahu Teala'ya ömür yok. Göremem korkusu yok, buyurdu. insanın bazı şeylerde acele etmesini Peygamberimiz (sav) buyuruyor:
"Ölmeden evvel namaz kılmaya acele edin."
“Sofrayı bekletmeyin. Namaz vakti de olsa evvela yemeğe (sofraya) oturun yeyin, sonra namazı kılın."
"Evlenecek oğlun varsa evlendirmeye; kızın varsa gelin etmeye acele edin."
"Bir adam ölünce mevtasını (cenazesini) kaldırmaya acele edin."
"Müsafir gelirse (vakitli, vakitsiz) önüne yemek koymaya acele edin."
Bilal Babam buyurdu:
"Müsafir açsa “açım” diyemez.. Ama önüne kuru ekmekte getirsen, onu bal gibi yer. Toksa bir kaşık alır, geri çekilir. Hem müsafirin hakkını vermiş olur, sen kazanırsın, hem de o memnun olur, o kazanır.
Atasözü: "Müsafir umduğunu yemez, bulduğunu yer.")
Rivayete göre İsa (as) doğduğu zaman, şeytanlar îblîs'in etrafına toplandı ve:
- Bu gece putlar yere düştü neden? diye sordular, îblîs;
- O halde yeni bir hadise vardır. Şöyle biraz dürün, dedi ve etrafı şöyle bir dolaştı bir şey bulamadı. Sonra İsa (as)'ın doğduğunu ve meleklerin onun etrafında dolaştıklarım gördü, hemen şeytanların yanına döndü ve:
- Bir peygamber doğdu, dedi. Ve devamla:
- Her hamile ve lohusadan haberim var, yalnız bundan haberim olmadı. Artık bundan sonra putlara tapmaktan ümidinizi kesin. Fakat Adem oğullarına bundan sonra acele tarafından giriniz, dedi.
Dünya meşguliyeti ve zenginliğindeki tehlikeler
Şeytanın kalbe giden yollarından biri de altın, gümüş ve diğer ticaret maddeleri, apartmanlar ve hayvanlardır. İhtiyaçtan fazla olan bu gibi maddeler şeytanın merkezidir. Yalnız yetecek kadar şeyi olanın kalbinde başka bir şey yoktur. Şayet bu adam yolda yüz altın bulsa, kalbinde on tane arzu ve istek uyanır ki, bunların her biri yüzer liraya olur. Bulduğu, arzularının ancak onda birine yeter. Halbuki bir şey bulmadan rahat dururdu. Bulduğu yüz lira ile zengin olduğunu sanarak bir daire almak için dokuz yüz liraya ihtiyaç gösterdi. Cariye, ev eşyası, güzel elbise gibi bir çok ihtiyaçları doğdu. Artık bunlar birbirini doğurur ve ardı arkası gelmeden ömrü de gider ve Cehennem'i de hak eder; varacağı yer Cehennem olur.
Sabit-i Bennânî anlatıyor: Resûl-i Ekrem peygamber olarak gönderildiği zaman îblîs şeytanlara:
- Bir şey oldu, bakın nedir? dedi. Şeytanları dünyayı alt üst etti ve bir şey bulamadılar. Nihayet îblîs:
- Siz durun, ben bakayım, dedi. Gitti geldi ve:
- Muhammed (sav) peygamber olarak gönderildi, dedi. îblîs durmadan şeytanları Resûl-i Ekrem'in Ashab'ına gönderir, onları azıtmak ister, fakat gidenler boş olarak geri gelir ve:
- Biz böyle insanlar görmedik, biz bunlara hiç vesvese veremeyeceğiz. Bunlara verdiğimiz azıcık bir vesvese de kıldıkları namaz ile mahvolup gidiyor, derler, îblîs:
- Sabredin, onlara biraz müsaade ediniz. Yakında onlara dünyalık açılır, onlar dünyaya meylederler ve o zaman biz, onlara müessir oluruz, dedi.
Yine rivayete göre; İsa (as) bir gün bir taşa yaslandı, îblîs geldi ve:
- Ey İsa, sen de dünyaya heves ettin, dedi. Bunun üzerine İsa (as) taşı kaldırıp şeytanın kafasına vurdu ve:
- Al dünyalık ile beraber senin olsun, dedi. Gerçek şu ki, uykuya yatarken yastık vazifesi görecek bir taşa sahib olan kimse dünyalıktan bir nasîb almış sayılır. Mesela, gece namaza kalkan bir kimsenin, yakınında yaslanabileceği bir taş bulunursa, o taş onu uykuya ve oraya yaslanmağa davet eder, durur. Şayet böyle bir taş olmazsa ne yaslanmak ve ne de uyku hatırına gelecek, hemen ibadeti ile meşgul olacaktır. Bu anlattığımız bir sert taş hakkındadır. Ya mükemmel karyola ve ipek döşeklere malik olanın hali nice olur? Bu adam gece bu karyoladan kalkıp hangi neşat ile Allah u Teala'ya ibadet edebilir.
Şeytanın giriş kapularının büyüklüklerinden biri de, cimrilik ve yoksulluk korkusudur. Bu korku infaktan insanı alıkor ve yığmağa davet eder ki, netîcesi elîm azabdır. Kur'an-ı Kerim'in anlattığı gibi elem verici azab, helal haram demeden servet edinip, zekatını vermeyenlere va'd edilmiştir.
Hayseme b Abdurrahman (Cafî kabîlesindendir. Dedesi ve babası Ashab'tandır. Sika olduğunu, ayrıca salih ve cömerd bir zat olduğunu söyleyenler vardır. 80 tarihinden sonra ölmüştür.) diyor ki: Adem oğlu şimdiye kadar bana galib gelemedi, bundan sonra da, üç şeyde bana galib gelemez. Bunlar da haksız iktisab, lüzumsuz infak ve hak sahibine vermemektir, dedi.
Süfyan-ı Sevrî de: "Adem oğlunun öldürmek için şeytanın en kuvvetli silahı yoksulluk korkusudur. Şeytanın adem oğluna bundan daha kuvvetli silahı yoktur. Şeytanın bu vesvesesi, insan oğlunun kalbine işledi mi, batıl şeylere dalar, haktan uzaklaşır, boş şeyler konuşur ve hatta Rabbisine karşı sü-i zanna kadar gider. Halbuki sokaklar, şeytanların merkez kurduklan yerlerdir.
Mezheb taassubu ve şehvet arzuları ile hasımlara kin tutmak
Şeytanın kalbe hulul eden büyük kapularından biri de mezheb taassubu ve şehvet arzuları ile hasımlara kin tutmak, onları küçümsemek ve onlara hakaretle bakmaktır. Bu hal, fasıkları olduğu gibi, abidleri de helake götürür. Zira insanlara hakaret edip onlara kusur aramakla uğraşmak, insanda kötü bir haslettir. Bu tabîatte olan kimsenin hayaline şeytan, bunun güzel bir şey olduğunu yerleştirir. Bu da adamın kalbine yerleşir ve adam da bütün gayretini bu yola sarfeder. Adam, bu hareketi ile dîn namına gayret sarfettiğini sanarak kendisini sevinç ve neş'e içinde bulur. Halbuki doğrudan şeytan yolundadır. Mesela, biri kalkar Hz. Ebû Bekir (ra) için taassub gösterir, onu bütün ashab üzerine tercih eder ve hepsinden fazla sever. Öte yandan haram yemekten çekinmez, boş ve yalan sözlerden kaçınmaz, çeşitli fesad yollarına girer; yalnız Ebû Bekir'i üstün tutmada ısrar eder ve bununla dindarlık yaptığını zanneder. Halbuki bu hali ile Ebû Bekir kendisini görse, ilk düşmanı o olurdu. Çünkü Ebû Bekir (ra)'in dostu, onun yoluna düşüp, onun istikametini takib eden, ağız ve dilini koruyan kimsedir. Ebû Bekir (ra)'in ahlakı şöyle anlaşılır: O, lüzumsuz söz sarfetmemek için ağzında taş saklardı. Böyle alabil-diğine fuzulî işlerle uğraşan kimse, Ebû Bekir'e nasıl dost olabilir?
Öte taraftan Hz. Ali k.v.'yi tercih eden başka bir müteassıb görürüz. Onu diğerleri üzerine tercih eder ve bunu bir ibadet sayar. Halbuki onun yolundan gitmez. Hz. Ali k.v. halîfe olduğu halde üç dirheme bir gömlek aldı ve uzun gelen kollarını makasla kesmiş ve öyle mütevaziane bir şekilde giymiştir. O, böyle bir zahid iken, onun aşıkı olduğunu iddia eden kimse, ipek elbiseleri giymekten kaçınmaz ve haramdan kazandığı servet ile süslenmekten çekinmez. Buna rağmen Hz. Ali'yi sevdiğini iddia eder. Bilmez ki kıyamet gününde ilk hasmı Hz. Ali'dir.
Büyük bir insanın ciğerparesi, gönül meyvesi ve iki gözünün nuru olan bir oğlunu, bir başkası dövse, parçalasa. tüylerini yolsa, makasla dilim dilim kesse ve sonra da bu çocuğun babasını çok sevdiğini iddia etse, acaba o babanın yanında bu adamın bir değeri olur mu idi? Bilinen bir gerçektir ki, dîn ve şeriat Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer sahabenin (Allah onlardan razı olsun) evladlarından, aile ve nefislerinden de daha fazla sevdikleri şeylerdir. Şerîate isyan edenler, onu şehvet makası ile kesip parçalayanlardır. Bununla beraber Allah'ın dostlanna düşmanlık ve düşmanı olan İblis'e dostluk etmiş olurlar. Kıyamet gününde Sahabe-i Kiram ve Allah velileri huzurunda bunların alacağı manzara meydandadır. Şayet şu anda perde ortadan kalksa da Sahabe-i Kiram'ın, Resûl-i Ekrem'in diğer ümmetlerinden neler beklediklerini görseler, onların bu kötü davranışları karşısında sahabeyi ağızlanna almaktan utanırlar da ne yazık ki, şeytan bunları aldatır ve bir kısmına Hz. Ebû Bekir ve Ömer'i sevenlerin etrafına ateş yaklaşamaz diye vesvese verirken, diğerlerini de Hz. Ali'yi severek ölen kimse için korku yoktur diyerek aldatır. Halbuki Resûl-i Ekrem (sav) kendisinden bir parça olan Hz. Fatıma radıyallahu anha’ya:
“Amel et; zîra ben Allah katında senden bir şey kaldıramam.”buyurmuştur.(Buhari ile Müslim. Ebû Hureyre'dcn rivayet etmişlerdir.)
Heva-i nefisden birkaç misaller vermiş olduk.
Mezheb imamları olan Şafiî, Malikî, Hanefî, Hanbelî ve diğerleri
hakkında taassub gösterenlerin vaziyeti de böyledir. Bir imamın mezhebinden
olduğunu iddia edip onun ahlakı ile ahlaklanmayanın kıyamet gününde hasmı o
imamdır. Zîra o zat bu adama: "Benim mezhebim yalnız dil ile konuşmaktan
ibaret değil, belki ameldi. Konuşmak, hezeyan yapmak için değil, amel yapmak
için idi. Benim mesleğim ve mezhebim olan amel babında. bana neden muhalefet
ettin? Sonra da yalancı olarak "ben falanın mezhebindenim" diye ortaya
çıktın?" diyerek yakasına yapışır, (Bilal Babam buyurdu:
- Dört mezhep tamamı, dördü de yarın mahşerde mizan terazisinin başında durur. Bir adamı getirirler. Kendi mezhebinde olmayan birşeyi bilmeden, ömründe bir veya birkaç sefer yapmış. Dört mezhepten birinde onu yapmak caizse, o mezhebin sahibi; "Benim mezhebimde bu var, caizdir. Belki benim mezhebim ile amel etmiştir." der, şefaat eder, kurtarır. Ama bunu bile bile adet hükmüne getirmiş yapıyorsa, o ondan mesuldür. Cezasını çeker.) İşte bu da şeytanın giriş kapulanmn büyüklerindendir. Alimlerin çoğu bu noktada helak olmuştur. Medreseler, Allah'dan az korkan, dînde basîretleri zayıf, dünyaya rağbetleri kuvvetli ve metbu olma ihtirasları şiddetli olan kimselere teslim edildi. Bunlar da mevkî ve emellerine ancak mezheb taassubu ile ulaşabildiler. Şeytanın hîlelerinden kimse onları ikaz etmedi, belki bunlar şeytanın hîlelerini infaz edip yerine getirmekte şeytana vekalet ettiler, insanları bu yolda tuttular ve böylece dînlerinin esaslarını unuttular. Kendileri helak olduğu gibi, başkalarım da helake sürüklediler. Allah onları ve bizi affetsin. (Amin)
Hasan-ı Basrî anlatıyor: İîblîs; "Ben Muhammed'in (sav) ümmetine isyanı söyledim, onlar onu süslü gördü ve yaptılar. Fakat akabinde tevbe etmekle benim belimi kırdılar. Buna karşılık ben de onlara öyle günahlar süsledim ki, onlar onu ibadet sandılar ve tevbe etmek hatırlanna bile gelmedi. O da heva-i nefislerine uymaktır", dedi ve bunu doğru söyledi. Çünkü onlar bu hareketlerinin isyan olduğunu bilmezler ki, ondan tevbe etsinler.
Şeytanın büyük aldatma yollarından biri de kulu, insanlar arasındaki mezheb ihtilafları ve bu husustaki dedikodularla meşgul edip kendisini unutturmaktır.
Abdullah b. Mes'üd (ra) şöyle anlatıyor: "Bir cemaat, Allah'ı zikretmek üzere bir yere toplandılar. Şeytan bunları dağıtmak ve aralarını bozmak için ne kadar çalıştı ise, muvaffak olamadı. Bu defa bunlara yakın başka bir cemaate gitti. Bunlar da dünya işlerini. konuşuyorlardı. Şeytan kolaylıkla bunların arasına fesad tohumu ekti ve bunları birbirine düşürdü. Bunlar da yekdiğerini öldürmeğe kalktılar. Şeytanın maksadı bunlar değil, ötede zikir ile meşgul olanları dağıtmaktı ve buna da muvaffak oldu. Şöyle ki: Bu döğüş ve kavgayı gören zikir erbabı, bunları ayırmak için hemen oraya koştular ve ayırdıktan sonra da dağılıp gittiler, işte şeytanın istediği de bu idi, yani onları dağıtmak idi."
Şeytanın kalbe giriş
kapularından biri de, cehaletleri sebebiyle akılları ermeyen bazı kimseleri, Allahu Teala'nın zat ve sıfatı üzerinde ve akıllarının alamadığı bu gibi
mes'elelerde düşünceye sevkeder, şüpheye düşürür ve onları dînin esasında
şaşırtır. Allah'u Teala hakkında bazı hayalî şeyler hatırlarına getirir ki, bu
gibi hayaller ile ya bid'at sahibi olur veya küfre giderler. Adam da
bilmeyerek sevinir, güya bir şey buldum zanneder. Akıl ve zekası ile bir şey
anladığım sanır. İnsanların en ahmağı, zekasına en çok güvenendir. İnsanların
en akıllısı da kendini en fazla töhmetleyen ve durmadan alimlerden soran
kimsedir.
(Allahu
Teala'nın zatını, sıfatını düşünür, aklı yetmeden ona bir şeyler söylemeye,
sorrnaya, karar vermeye kalkışır. Bunları ise Peygamberimiz (sav) kesinlikle
men etmiştir. Allahu Teala'nın emirlerine muhaliftir. Peygamberimiz (sav) bir
Hadîs-i Şerîfinde: "Evvelki Peygamberlerin ümmetleri gibi sora sora kafir
olmayın" dediği bu gibilerdir. Kader, takdir meselesini, ilm-i Ezeliye'yi ve
"Kur'an’ı, yirminci asra göre aklın, mantığın kabul edeceği şekilde tefsir
edeceğiz" diyenler var. Bunlar da farkında olmadan "birşeyler bilip, millete
anlatıp yarayışlı oluyoruz." zannediyorlar. Çok büyük, sert bir cismi
almayacak bir çuvala koyup, ağzını bağlayacağım diye çekiştiren insan gibi
oluyor. Kur'an-ı Kerim; O'nun büyüklüğü, içindekilerin büyüklüğü, sırrı çok
büyüktür. Her insanın manevî ölçüş kabı her ne kadar büyük olsa, onu ölçmeye
kâfi gelmez, "illa akla sığdıracağım" diyen, çuvalın ağzını bağlayamadığı gibi
olur. (Bunu kitabımızda tafsilatlı yazdık, bakınız.))
Hz. Aişe (ra) diyor ki: Resûl-i Ekrem s.a.v. şöyle buyurmuştur:
"Şeytan birinize gider hulul eder ve vesvese yolu ile:
- Seni kim yarattı, diye sorar. Adam:
- Allah yarattı, deyince, şeytan:
- Ya Allah'ı kim yarattı? der. Sizden biriniz içinizden böyle bir sual ile karşılaştığı, zaman, Allah ve Resûlüne îman ettim, desin. Zira bu o vesveseyi giderir.(Buharî ile Müslim, Ebû Hureyre'den rivayet etmişlerdir.) Resûl-i Ekrem bu vesvesenin ilacından bahsetmeği emretmedi. Zîra bu vesveseyi alimler değil, insanların avamı bulur. Avamın hakkı ise, kalbleri ile tasdîk ve vücûdları ile inkıyad olup, ibadetle ve aralannda geçimle meşgul olarak, ilmi ulemaya terketmektir. Avamdan olan bir kimsenin ilim hakkında konuşması. onun zina ve hırsızlık etmesinden daha kötüdür. Zîra ilmi olmadan, Allahu Teala ve dîni hakkında konuşanlar, bilmediği yerden küfre gidebilirler. Bu tıpkı yüzmeyi bilmeyen kimsenin denize girmesine benzer, itikad ile alakalı olan şeytanın hîle ve yolları sayılamayacak kadar çoktur.
Şeytanın kalbe hulul eden kapularından biri de sü-i zan [kötü zan] dır. Allahu
"Ey iman edenler, zanların çoğundan sakının, zira zanların bazısı günahtır.(Sûre-i Hucurat, Ayet 12.) buyurmuştur. Kim, bir zan ile başkasının kötülüğüne hükmederse, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde dil uzatmağa ve gıybet etmeğe sevk eder de bu sebeple helake gider yahut o adamın hakkına riayet edemez, ikramda kusur eder. ona hakaretle bakar ve kendini ondan hayırlı görür. Bunların hepsi tehlikelidir.
Ali b. Hüseyin'den (ra) rivayet edildiğine göre; Safiyye bint-i Hayy b. Ahtab. Resûl-i Ekrem'in mescidde itikafda olduğunu öğrendi ve Resûl-i Ekrem'i ziyarete gittiğini söyledi: Bir müddet Resûl-i Ekrem ile konuştuktan sonra ayrılmak üzere kalktım ve Resûl-i Ekrem de kapuya kadar beni yolcu etti. Tam o sırada Ensar'dan iki genç oradan geçiyordu. Hemen Resûl-i Ekrem onlara seslendi ve "Bu, Safiyye bint-i Hayy'dır" buyurdu. Onlar da:
- Ya Resûlullah, biz senin hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
- Kanın bedende cereyanı gibi şeytan da insana hulul eder. Size vesvese vereceğinden korktum da onun için vaziyeti izah ettim. buyurdu. (Buharî ve Müslim rivayet etmişlerdir.)
İnsâfla bak ki, Resûl-i Ekrem onları dîn ve diyanetlerinde nasıl korudu. Çünkü Resûl-i Ekrem onlara, süi zannın insanı küfre kadar götürdüğünü, ümmetinin töhmet yerlerinden uzaklaşmalarını öğretti. Hatta en müttakî bir alimin bile bu hususta tesahül göstermeyecek halde olduğunu ve bu gibi alimin bile "benim hakkımda hüsni zandan başka ne yapılabilir?" demesinin doğru olmadığını bildirdi. Zira en müttakî ve şüpheli şeylerden çekinen alim birzata dahî herkes aynı nazarla bakmaz. Bazıları her yönden rıza gözü ile bakarsa, bazıları da kem gözle bakarlar.
(Peygamberimiz (sav) camide itikatla yalnız iken, yanına bir kadın geliyor ve konuşuyorlar. Camide bir tek Peygamberimiz (sav) olduğu için ordan geçenler şüphelenir ve iftira ederler korkusu ile Peygamberimiz (sav), onlan çağırıp:
- Bu Safiyye bint-i Hayy'dır, buyuruyor. Demek ki; Peygamberimiz (sav)'in yanına bir kadın da gelir, konuşurmuş. Hem de itikafta iken. Peygamberimiz (sav) de "kadının benimle konuştuğunu gördüler. Benim hakkımda, Aişe'ye yapılan iftira gibi iftira yaparlar." korkusu ile görenleri çağırıp, onlara; "Bu Safiyye bint-i Hayy'dır" diyor. Peygamberimiz (sav)'in, kadınlarla çok az konuşması; millet görür, duyar, dedikodu eder, bize iftira ederler korkusuyladır. O zamanda Peygamberimiz (sav)'i tam bilemiyorlar. Her Peygamber ve Evliya kendi sağlığında yanındaki adamlarca tam anlamıyla bilinemezler. Hz. Ömer (ra) biliyorum zannediyordu. Ama Veysel Karanî Hz. ile konuşunca bllmediğini anladı. Şimdi Peygamberimiz (sav) olsa ve bir kadın ile konuştuğu görülse; o gören adam da üstüne yüzbin çeşit yalan koyup: "Bunları gayr-ı meşru, şerîate muhalif gördüm."'diye yemin etse bu dünyanın en alimi dahi olsa, bütün müslümanlar kesinlikle Peygamberimiz (sav)'de böyle birşey olmayacağını bilirler. O iftira eden kişiyi tekdir eder, yüzüne tükürür, kovar ve hatta döverler. Daha da ileri giderse öldürürler. Anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (sav)'in zamanındaki insanların görüşü, şimdiki gibi değil.
Kebin Dağı meselesinde. Uz. Ali (ra) ye "zina etti" diye iftira ettiler, (kitabımızda yazdık.) Ona herkes tereddütlendi. Şimdi Uz. Ali (ra)'ye öyle bir iftira yapılsa; herkes yapan adamı huzurdan kovar, döver, tekdir eder, imkansız kimse inanmaz.
Hadibiye Mevkiindeki, ağacın altında Peygamberimiz (sav)'ln elinden tuttukları yerdeki o ağacın hakkında Ayet geldi, Hz Ömer (ra) zamanında o ağaca tapanlar oldu. Tapıyorlar diye; Hz. Ömer (ra), ağacı kökü ile söktü, kaybetti. Şimdi her müslüman ve dağdaki çoban da bilir ki, Allah'tan başkasına tapılmaz. Tapanı tekdir eder, kovarlar. O zamanda halk ağaca, taşa tapmaya alışkındı. Her kim olursa olsun, su-i zan edecek bir şey görürlerse, hemen su-i zan etmeye görüşleri ona göre idi. Şimdi o görüş yok. Peygamberimiz (sav) vefat edince, birçok "ahir zaman Peygamberiyim" diyen yalancı Peygamberler çıktı. Ashab'ın ekserisi, onlardan tarafa döndü. Tüleyha, Müseyteme gibi yalancı peygamberlere asker oldular.' Onlara müşrik, dönme, hariciler denir. Şimdi: "Peygamberimiz (sav)'den başka yeryüzünde bir peygamber çıktı. Hayatta, şöyle, böyle mucize gösteriyor" denilse, o kişi mucize gibi istidracları da gösterse, hiç bir kimse Peygamberimiz (sav)'den sonra peygamber gelmeyeceğine inancı kuvvetli olduğundan ne görse "bu gördüğüm sihir, bu adam yanlış, ters" der. Peygamberimiz ('sav) bu gibilerin içinde yetişiyor. Yani Peygamberimiz (sav)’in sağlığında, O'nun büyüklüğü bilinmiyor. Her ne kadar görseler, duysalar. anlasalar, beşeriyet hali tam anlamalarına mani oluyor. Evliyalarda da öyledir. '
Misal; Nesîmi, Mansur, Şeyh Muhiddîn-i Arabi Hz. ni o zamanda
astılar, kestiler, derişini yüzdüler. Şimdi onlar olsa, "Biz, bunları asacağız,
keseceğiz, derisini yüzeceğiz." deseler, müslümanlar isyan eder. O uğurda
ölür de, yine onları astınp öldürtmezler. İşte kendi zamanlarında büyüklüğü
bilinmiyor. Beşeriyet hali bilinmesine engel oluyor. Onu görmeyenler,
beşeriyet halini de görmüyor. Peygamberimiz (sav)'de de aynıdır.)
Nitekim şair:
“Rıza gözü, bütün ayıblara karşı kördür, fakat hışım gözü bütün kötülükleri açıklar.” demiştir.
Onun için kötü zanlardan ve kötülerin töhmetinden uzaklaşmak gerekir. Zira kötüler, herkesi kötü bilirler, insanlara su-i zanda bulunan ve kusur araştıran bir kimseyi gördün mü, Bilmiş ol ki. bu adam kötü bir insandır, o hal. kendisinden taşan pisliğidir. O, başkasını kendisi gibi görür. Zîra, mümin, mazeretler arar ve kabul eder. Münafık ise kusur arar durur. Mümin, bütün insanlar hakkında kalbi temiz olup iyilikten başka bir şey düşünmeyen kimsedir.
Şu anlattıklarımız, şeytanın kalbe giden yollarının bazılarıdır. Hepsini saymak istesem, ona güç yetiremem. Yalnız bu kadarı diğerlerine de işarettir. Adem oğlunda bulunan her kötü huy, şeytanın bir silahı ve kalbe hulul eden yollarından biridir.
Şeytanın def’inde çare nedir ve yalnız zikrullah kafi midir?
Şayet, şeytanın def’inde çare nedir ve yalnız zikrullah kafi midir? "La havle ve la kuvvete illa billah" demek yeter mi? dersen,
Bilmiş ol ki: kalbi korumanın çaresi bu yolları kapamaktır. Bu da kalbi bu kötü huylardan temizlemekle mümkündür.
Bunları anlatmak ise, sözü çok uzatır. Halbuki bizim maksadımız, kitabın bu kısmında tehlikeli sıfatların ilaç ve çarelerini anlatmaktır. Yakında açıklayacağımız gibi her sıfat müstakil bir kitaba muhtaçdır. Evet, bu sıfatların kökleri kalbden kesilip kapuları kapandığı zaman da yine şeytanın kalbe giden birtakım tehlikeli yolları vardır, fakat istikrarlı değildir. Allah'ı zekretmek (Bazı tefsirler zikrullahı anmak olarak alıyorlar.), onu kalbe uğramaktan alıkor. Zira gerçek zikir, ancak kalbi takva ile tamir ettikten ve kalbi kötü sıfatlardan temizledikten sonra kalbde yerleşir. Yoksa böyle olmazsa zikir, hadîs-i nefesten ibaret kalır, kalb üzerinde bir sultası olamaz ve şeytanın sultasını önleyemez. Bunun için Allahu Teala:
“Takvaya erenler (yok mu?) onlara şeytandan her hangi bir arıza iliştiği zaman, iyice düşünürler, bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir bile."(Sûre-i A’raf, Ayet 201.) buyurdu. Bu hali müttakîlere tahsis etmiştir. Şeytan, aç bir köpek gibidir. Köpek sana yaklaşır, şayet et, ekmek gibi yiyecek bir madde önünde yoksa, köpeğe "defol git" demekle köpek uzaklaşır gider, fakat yiyecek maddesi varsa, o yalnız kovalamakla oradan uzaklaşmaz. Şeytan da böyledir. Şayet kalbde bir kuvveti yoksa, yalnız zikir ile oradan uzaklaşır, şayet, şehvet kalbe galebe çaldı ise, zikrin hakikati kalbin kenarlarına doğru iner ve fakat ortasında yerleşemez. Bu suretle yine şeytan, kalbin merkezine hakim olur. Fakat heva ve kötü sıfatlardan temizlenmiş olan müttakîlerin kalbi ise, şeytanın buraya girmesi şehvet yönünden değil, zikirden halî olması bakımındandır. Bu kalb, zikre döndüğü zaman, şeytan geri çekilir. Bunun delîli ise:
“Racîm olan şeytandan Allah'a sığın.”(Sûre-i Nahl, Ayet 98.) Âyet-i Celîlesidir.
Ebû Hureyre (ra) anlatıyor: Bir gün bir mü'minin şeytanı ile bir kafirin şeytanı karşılaşırlar. Kafirin şeytanı yağlı, semiz, parlak ve temizdir. Mü'minin şeytanı ise zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kafirin şeytanı mü'minin şeytanına:
- Bu ne hal? diye sorar. Mü'minin şeytanı:
- Ne yapayım, bir adama düştüm ki, adam yiyeceği zaman Besmeleyi okur, ben aç kalırım. İçeceği zaman Besmele'yi okur, ben susuz kalırım. Giydiği zaman elbiseyi Besmele ile giyer, ben çıplak kalırım. Temizlendiği zaman Besmele ile temizlenir ben de pis kalırım, dedi. Bunun üzerine kafirin şeytanı da:
- Ben öyle bir adam ile arkadaşım ki, bunlardan hiç birine Besmele getirmez. Yemesinde, içmesinde ve giymesinde ben kendisine ortak olurum, dedi.
Muhammed b. Vasi her sabah namazını müteakib şöyle dua ederdi:
"Allah'ım, sen bize bir düşman musallat ettin ki, o ve maiyyeti bizi ve kusurlarımızı görür, fakat biz onu göremeyiz. Allah'ım, onu rahmetinden mahrum ettiğin gibi bizden de mahrum et, affından ümîdini kestirdiğin gibi, bizden de ümîdini kestir, rahmetinle onun arasını uzaklaştırdığın gibi, bizimle de onun arasını uzaklaştır. Zira muhakkak ki, senin gücün her şeye yeter, sen her şeye kadirsin."
Bu zat bir gün mescide giderken şeytan karşısına çıktı ve:
- Beni tanıdınız mı? diye sordu. Muhammed:
- Hayır bilemedim, kimsiniz? dedi. İblis:
- Ben îblis'im, deyince Muhammed:
- Ne istiyorsun? diye sordu, îblîs:
- Senden ricam şu, istiazeni başkasına öğretme, ben de bunun karşılığı olarak sana dokunmam, dedi. Muhammed b. Vasî:
- Andolsun ben bunu herkese öğretirim, sen de elinden geleni yap, dedi.
Abdurrahman b. Ebû Leyla'dan (Ensarî ve Tabii'dir. Babası Ashab'dandır. Uhud cenginde bulundu. Hz. Ali'nin hilafeti zamanında öldü.) rivayete göre: Resûl-i Ekrem namaz kılarken bir şeytan gelir, ışık yakar ve Resûl-i Ekrem'in önüne tutardı. Resûl-i Ekrem istiaze eder, Kur'an okur, öyle iken bu şeytan uzaklaşmazdı. Cebrail (as) Resul-i Ekrem s.a.v.'e gelerek şu duayı öğretti:
(İbn Ebi'd-Dünya Mekaidü'ş-Şeytan kısmında mürsel olarak rivayet etti, ibn Abdülberr Yahya'dan vasletti. Ahmed ve Bezzar da Abdurrahman b. Ceyş'den rivayet etmişlerdir.) Resûl-i Ekrem bu duayı okuyunca, şeytanın ışığı söndü ve kendisi yüzüstü yere düştü.
Hasan-ı Basrî mürsel olarak şöyle rivayet ediyor: "Bana haber verildi ki: Bir gün Cebrail (as) Resûl-i Ekrem s.a.v.'e geldi ve dedi ki: "Cinlerden bir İfrit sana hile etmek istiyor. Yatağına girdiğin zaman Ayetü'l-Kürsî'yi oku."(İbn Ebid-Dünya Mekaidü'ş-Şeytan kısmında mürsel olarak rivayet etmiştir.) Yine Resûl-i Ekrem şöyle buyuruyor:
“Namaz kılarken, şeytan geldi benimle münazaa üzerine münazaa etti. Ben de onu gırtlakladım. Benî hak peygamber olarak gönderen Allahu Teala'ya yemin ederim ki onun boğazım öyle sıktım ki, dilinin suyunun soğukluğu elime değdi ve onu öyle bıraktım. Eğer kardeşim Süleyman peygamberin duası olmasaydı, upuzun yattığı halde mescidde sabahlayacaktı.” (İbn Ebi'd-Dünya Mekaidü'ş-Şeytan'da mürsel olarak rivayet etmiştir.)
(Süleyman (as)'a cinler musahhar idi. O duasında: "Rabbim, bana bir mülk hibe et ki, benden sonra kimseye layık olmasın.") İşte bu duasına binaen Resûl-i Ekrem îblis'i bağlamadı. Yine Resûl-i Ekrem:
“Ömer bir yola girdi mi, şeytan o yolu bırakır başka yola gider.”(İbn Ebî'd-Dünya Şabî'den mürsel olarak rivayet etmiştir.) buyurmuştur. Çünkü şeytanın otlağı olacak ve şeytana kuvvet verecek şehvetten kalbi temizlenmişti.
Hz. Ömer'in zikri ile şeytan kendisinden uzaklaştığı gibi, senin de mücerred zikir ile îblîs'in senden uzaklaşmasını istemen muhal kabildendir. Bu tıpkı, gerekli diyeti yapıp midesini temizlemeden içtiği ilaçtan, gerekli diyeti yapıp midesini temizledikten sonra ilaç içenin bulduğu şifayı beklemesine benzer. Elbette o, onun gibi olamaz. Zikir ilaç, takva ise diyettir, yani kalbi şehvetlerden temizlemektir. Her şeyden temizlenmiş olan kalbe zikir indiği zaman, şeytan oradan uzaklaşır. Temizlenmiş olan mideye indirilmiş ilaç ile midenin şifa bulması gibi. Nitekim Allahu Teala:
"Şüphesiz ki, bunda aklı olan, yahud kendisi huzur (-ı kalb) içinde olarak, kulak veren kimseler için elbette bir öğüt ve (hatıra) vardır.”(Sûre-i Kaf, Ayet 37.) buyurmuştur. Yine Allahu Teala şöyle buyurmuştur:
“(Öyle şeytan ki) aleyhinde şu (ilâhî) hüküm yazılmıştır: “Kim bunu dost edinirse şüphesiz bu, onu saptırır, onu o alevli ateşin (cehennemin) azabına götürür.”(Sûre-i Hacc, Âyet 4.) Kim işi ile şeytanın peşinden giderse, dili ile Allah'ı zikretse de, o, onun dostudur.
Şayet, hadîs mutlaktır, yani Allah'ı zikir şeytanı uzaklaştırır, kim olursa olsun Allah zikredilince şeytan uzaklaşır der de, bu gibi mutlak olarak zikredilen umumî hükümlerin mukayyede bağlı olup, mukayyed ile .meşrut olduğuna dair alimlerin söylediklerini bilmezsen, kendine bak. Zîra haber, muayene gibi değildir, yani duyduğun gördüğün gibi olamaz. Şöyle bir düşün; senin ibadetin ve zikrinin son haddi namazdır. Kalbini murakabe et. bak, nasıl sen namazda iken şeytan kalbini sokaklara götürür, alemin hesablarını gördürür, inatçılara cevablar hatırlatır ve asıl seninle ovaları, dağları dolaştırır. O dereceye kadar ki, namaz dışında unuttuklarını sana namaz kılarken hatırlatır. Şeytan bilhassa namaz kılarken kalbine hücum eder. Namaz kalbin mihenk taşıdır. Kalbin iyilik ve kötülüğü namazda belli olur. Dünya şehvetleri ile dolu olan kalblerden gelen namaz kabul olmaz. Görüyorsun ki, namazda da şeytan uzaklaşmıyor, belki senin vesveselerini arttırıyor. Tıpkı, gerekli diyeti yapmadan içilen bazı ilaçların verdiği zarar gibi. Şayet şeytandan kurtulmak istersen her şeyden önce takva ile diyet et.İşte o zaman Ömer'den (ra) kaçtığı gibi, şeytan senden de kaçar. Bunun için Veheb b. Münebbih (ra): "Allahtan kork. Gizlice itaat ve dostluk ettiğin şeytanın aleyhine aşikare atıp tutma" demiştir. Başka bir zat da: "İyilik ve ihsanda bulunan kimsenin iyilik ve ihsanını bildikten sonra mel'ûna itaat etmek kadar şaşılacak ne vardır." demiştir. Allahu Teala:
“Bana dua edin ben de size icabet edeyim.”(Sûre-i Mü'min, Ayet 60.) diye buyurduğu halde, duanın şartları bulunmadığı için, bazı kimselerin duaları kabul olmadığı gibi, şartları bulunmadığı için bir çok kimselerin Allah'ı zikretmelerinden de şeytan kaçmaz.
Şayet, kötülüğe davet eden bir mi, bir kaç şeytan mıdır? dersen,
Bilmiş ol ki; bu muamele kısmında onu bilmeğe pek lüzum yoktur. Senin vazîfen, düşmanın sıfatını araştırmadan onu uzaklaştırmaktır. Nereden gelirse gelsin, üzümü ye, bağım sorma, fakat basiret nuru ile haber ve müşahedelerden anlaşıldığına ve açıklandığına göre, onlar birbirine yardımcı ve çok askerlerdir. Her kötülüğün kendine mahsus ve o kötülüğe davet eden bir şeytanı vardır. Sebeblerin ihtilafı, müsebbiblerin ihtilafına delildir. Ateşin nuru ve dumanın karanlığı kısmında anlattığımız gibi, basiret cihetinden sana bu kadarı yeter, yoksa laf çok uzar.
Haberlere gelince:
"Onu ve zürriyetini dost mu ediniyorsunuz?" Ayet-i Celîlesi'nin tefsîrinde Mücahid'in anlattığına göre; îblîs'in beş evladı vardır. Her birini bir işe ayırmıştır. Bunlar Sebur, Aver, Mebsüt veya Misvat, Dasim ve Zelenbur'dur. Sebür, musîbetlerin sahibidir. Musibet anında, helak oldum, mahvoldum. diye feryad ü figan etmek ve yaka paça yırtmağa, yüz, göz yaralamağa, cahiliyet adet ve an'anelerine teşvik eder. A'ver, zina işleri ile uğraşır, insanları zinaya teşvik eder ve zinayı süsler. Mebsüt, yalancılığı teşvik eder. Dasim, insanlarla evlerine girer, onların kusurlarını ortaya koyar ve aile reisini kızdırır, aralarında kavga çıkartır. Zelenbür, çarşı ve pazarlarda bulunur. Onun teşvikiyle esnaf hallerinden şikayet eder durur. Ayrıca Hanzeb adında namaz şeytanı ve Velhan adında abdest şeytanları vardır (Her ikisi de yukarda geçmiştir.) Bu hususlarda bir çok haberler varid olmuştur.
Şeytanlar çok olduğu gibi melekler de çoktur. Şükür Kitabında meleklerin çokluğundaki hikmeti ve her birinin hususî vazîfelerini anlatacağız.
Ebû Umame el-Bahilî, Resûl-i Ekrem'den şöyle rivayet ediyor:
"Her müslümana yüz altmış melek müvekkeldir. Onlar, insanın güç yetiremediği şeyleri ondan uzaklaştırırlar. Bu cümleden olarak yalnız göze müvekkel yedi melek vardır. Sıcak günde bal'a hücum eden sinekleri kovaladıkları gibi, o melekler de göze hücum eden şeytanları kovarlar. Eğer onları görebilseniz, dağlarda ve ovalarda nasıl hazır vaziyette beklediklerini ve ağızlarını açmış hücum vaziyetinde olduklarını görürdünüz. Eğer insan bir an için kendi başına terk edilseydi şeytanlar onu kapma kaparlardır.” (İbn Ebî'd-Dünya Mekaidü'ş-Şcytan'da ve Taberanî Mücem-i Kebîr'inde rivayet etmişlerdir.)
Eyyûb b. Yunus b. Zeyd veya Eyyüb b. Yezid b. Zeyd (meçhul bir adamdır) diyor ki: Edindiğimiz malümata göre, her doğan insan ile bir şeytan doğar ve onunla beraber yetişir.
Cabir b. Abdullah'ın rivayetine göre. Adem (as) yer yüzüne indiği zaman şöyle dedi:
- Ey Rabbim, aramıza düşmanlık koyduğun şu düşmanıma karşı bana yardımcı olmazsan ben bunu yenemem, dedi. Allahu Teala:
- Ey Adem. her doğan çocuğuna onu korumak için bir melek müvekkel kıldım, buyurdu. Hz. Adem:.
- Arttır ya Rabbi, dedi. Allahu Teala:
- Bir kötülüğe bir ceza, bir iyiliğe en az on ve daha ziyade mükafat veririm, buyurdu. Adem (as):
- Yine arttır ya Rabbi. deyince. Allahu Teala:
- Ruh bedende olduğu müddetçe tevbe kapusu açıktır, son deme kadar tövbeleri kabul ederim, buyurdu. Şeytan da aynı şekilde:
- Ya Rab, bana yardım etmezsen buna üstün gelemem, deyince, Allahu Teala:
- Onun doğan her çocuğuna karşılık sana da bir çocuk verdim, buyurdu. Şeytan:
- Arttır ya Rabbi, deyince. Allahu Teala:
- Kan damarda cereyan ettiği gibi, sen de Adem oğluna hulul edersin, onların göğsü senin evin olur, buyurdu. Şeytan:
- Yine arttır, dedi. Allahu Teala:
“(Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla kaydır. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun.” Halbuki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey va’detmez.” (Sûre-i İsra. Ayet 64.)
Ebû'd-Derda'dan (ra) rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Allahu Teala cinleri üç smıf olarak yarattı. Bir sınıf, yılanlar, akrebler ve yer haşereleri sûretindedir. Bir sınıf da, havadaki rüzgar gibidir. Bir sınıfı da mükelleftir; sevab ve günahtan mes'üldürler. İnsanları da üç sınıf yaratmıştır. Bir sınıfı hayvanlar gibidir. Nitekim Allahu Teala: "Onların kalbleri var, onunla anlamazlar; gözleri var, onunla görmezler, kulakları var onunla duymazlar. Bunlar hayvanlar gibi ve belki de daha aşağıdırlar." buyurdu. Bir sınıf da insan sûretinde şeytanlardır. Bir sınıfı da Allah'ın gölgesinden başka gölge olmayan kıyamet gününde Arş-ı A'zam'ın gölgesindedirler.” (İbn-i Ebî'd-Dünya Mekaidü'ş-Şeytan'da, ibn-i Hibban Zu'afa'da rivayet etmişlerdir. Hakim de bu mealde bir hadîs rivayet etli ve isnadının sahîh olduğunu söyledi.)
Vuheyb b. el-Verd diyor ki: Öğrendiğimize göre şeytan, insan sûretine girerek Zekeriyya'nın oğlu Yahya (as)'in karşısına çıktı ve:
- Sana yapacağım nasihat var, dedi. Yahya (as):
- Senin nasihatine ihtiyacım yok, ancak sen bana Adem oğullanndan haber ver, dedi. Şeytan da:
- Onlar bize göre üç sınıftır. Bir sınıfı, bize göre en fena bir sınıftır. Çünkü biz binbir mihnet ile onlardan birisine yönelir ve onu aldatırız, o, hemen tevbeye yönelir ve bizim bütün emeklerimizi boşa çıkarır. Tekrar ona yöneliriz, fakat o tekrar tevbe eder. Ne ümîdsiz oluruz ve ne de ondan faydalanırız. Diğer bir sınıf da, çocukların elindeki topaç gibi bizim emrimizdedir. Onları istediğimiz tarafa çeviririz. Üçüncü sınıf da sizin gibilerdir. Onlar masumdurlar. Biz onlara güç yetiremeyiz, dedi.
Şayet, nasıl olur da şeytan insanların bazılarına görünür ve bazılarına görünmez? Aynı zamanda görülen sûret, şeytanın gerçek sureti veya temsili bir sureti midir? Şayet hakikî sureti ise, nasıl olur da çeşitli sûretlere girebilir ve bir anda ayrı ayrı iki yerde görülebilir? dersen:
Bilmiş ol ki, melek ile şeytanın gerçek suretleri vardır, fakat bu suretler ancak nübüvvet nuru ile müşahede edilebilir. Hatta Resûl-i Ekrem (sav) Cebrail (as)'ı aslî sureti üzerine ancak iki defa görmüştür. Bu da şöyle olmuştur. Resûl-i Ekrem Cebrail'i aslî sûretinde görmek istedi. Cebrail de Bakî'de söz verdi ve Hıra'da kendisine göründü öyle ki fezayı doldurmuştu. Bir defa da Sidre-i münteha'da Mi'rac gecesinde görmüştür. Ekseriya Cebrail'i insan sûretinde görürdü.(Buhari ile Müslim, Aişe'den rivayet etmişlerdir.) Cebrail, Ashab'dan Dihye-i Kelbî suretine girerdi. Dihye güzel yüzlü bir insandı. (Ashab'ın meşhûrlarından olup Muaviye devrinde ölmüştür.)(Buhari ile Müslim, Üsame'den rivayet etmişlerdir.) Umumiyetle basiret erbabından olan keşif sahiblerine, sûretinin benzerî bir şekilde gözükür. Şeytan bu gibilere uyanık hallerinde gözükür ve onlar da açık gözleri ile şeytanı görür, sözlerini işitirler. Bu gördükleri de şeytanın gerçek sureti makamına kaim olur. Nitekim rüyada salihlerin çoklarına böyle keşfedilir. Uyanık iken keşfe gelince; insan bir mertebeye yükselir ki. hassaların dünya işleri ile uğraşmaları, geceleyin rüya aleminde vakî olan keşfe manî olmaz, yani başkalannın rüyada gördüklerini, o kimse gündüz görebilir. Nitekim Ömer b. Abdül'aziz'den rivayet edildiğine göre, biri Allahu Teala'ya yalvardı ve:
- Ya Rab, bana şeytanın insan kalbindeki yerini göster, dedi. Rüyasında billur gibi şeffaf bir insan cesedi gördü. İnsanın iç kısmı tamamen görülüyordu. Şeytanı bir kurbağa şeklinde adamın sol koltuğu üzerinde, omuzu ile kulağı arasında oturur gördü. İnce bir hortumu vardı. Hortumunu adamın kalbine sokmuş vesvese verip duruyordu. Adam Allah'ı zikredince oradan uzaklaşıyordu.
“Ey Muhammed, senden önce gönderdigimiz hiç bir elçi ve peygamber yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese kanştırmamış olsun.” (Sûre-i Hacc, Ayet 52.) buyurmuştur.
Resûl-i Ekrem (sav)'in şeytanı müslüman olmuş ve kendisine hayırdan başka birşey emretmemiş olduğu halde, Resûl-i Ekrem böyle iken, diğer peygamberler ve peygamberimizden daha fazla Allah sevgisi ile meşgul olduğu için kendisine şeytan bir şey yapamaz iddiasında bulunanlar aldanmış kimselerdir (İblîs'in on dördüncü oğlunun Peygamberimiz (sav)'in yanna gelip müslüman olduğunu yazmıştık.) Nitekim emniyet ve meserret [sevinç] yeri olan Cennet'te bile Adem ile Havva ondan kurtulamamışlardır. Halbuki daha önce Allahu Teala onlara:
“Ey Adem ! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi Cennet'ten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu Cennet' ten ne çıkarsın ne de çıplak kalırsın, orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın.” (Sûre-i Taha, Ayet 117-119) buyurmuştur. Bununla beraber bütün Cennet nimetleri karşısında bir ağaçtan men'edilmişti. Buna rağmen yine şeytanın mekrinden kurtulamadı. Eman ve saadet yeri olan Cennet'te bile bir peygamber şeytanın mekrinden emin olamazsa, mihnet, meşakkat, şehvet ve yasaklar diyarı olan dünyada başkaları nasıl emin olabilir? Musa (as) bile Allahu Teala'nın haber verdiği gibi
"Bu şeytanın işidir.”(Sûre-i Kasas Ayet 15.) demiştir. Bunun için Allahu Teala bütün insanları şeytandan korkutarak:
"Ey Adem oğulları! Şeytan ana ve babanızı. fena yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini soyarak nasıl Cennet'ten çıkardı ise, sakın size de bir fitne (bela) yapmasın! Çünkü o da, kabîlesinden olanlar da, kendilerini göremeyeceğiniz yerlerden muhakkak sizi görürler." (Sûre-i Araf, Ayet 27) buyurmuştur.
"Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse, kötülüğü hiç işlemeyene benzer mi?”(Sûre-i Fatır, Ayet 8)
Sahabe devrinden sonra ihdas edilip zaruret ve ihtiyacı aşan her şey oyun ve eğlencedir.
Hikaye olundu ki. mel'un İblis, Sahabe devrindeki, insanları aldatmak için ordusunu dağıttı. Bir şey yapamadan geri döndüler.
- Ne oldunuz? diye sorunca:
- Böyle acaib insanlar görmedik, ne kadar uğraştıksa da bunları aldatamadık, ancak yorulduğumuzla kaldık, dediler. Şeytan:
- Siz onları asla aldatamazsınız. Çünkü onlar. Peygamberleri ile buluştu ve Kur'an'ın inmesine şahid oldular. Fakat onlardan sonra geleceklere te'sîr edebilirsiniz, dedi.
Tabi'în devrinde yine aynı maksatla maiyyetini dağıttı onlar da başları eğik olarak geri döndüler de:
- Böyle acaib insanlar görmedik. Arasıra aldatabildiğimiz oldu ise de akşamleyin bir tevbe etmekle bütün hatalarını Allah iyiliğe kalbetti [çevirdi], dediler, İblîs:
- Size, bunlardan da kâr yok. Çünkü bunlar, Peygamberlerinin sünnetine tabî olan [uyan] hakîki tevhîd sahibi insanlardır. Fakat sizi memnun edecek nesil bunlardan sonra gelecek olanlardır. Onlar sizin elinizde oyuncak olurlar. Şehvetlerinin azgınlığı ile onları dilediğiniz yöne çekersiniz. Tevbe etmezler, etseler de (şarta riayet etmedikleri ve samîmi tevbe yapmadıkları için) tevbeleri kabul olmaz ki, günahları sevaba dönsün.
Hakîkaten Tabi'în devrinden sonra, birtakım insanlar geldi ki şehvetleri kendilerini kapladı da, bid'atlerini kendilerine güzel gösterdi: onları helal tanıttı ve onları dîn olarak kabullendiler. Allah'tan mağfired dilemeyip Allah'a tevbe etmediler. Allahu Teala da onlara düşmanları musallat etti. Düşmanları onları diledikleri tarafa çevirdi.
Eğer: "Bu hikayeyi anlatan Şeytanı ne gördü, ne de şeytan ile konuştu. O halde bu hikayeyi nereden bildi?" dersen:
Bilmiş ol ki, ma'neviyat sahipleri görülmeyen gizlilikleri keşfedebilirler. Bu keşf, bazen vahy'in bir kolu olan ilham, bazan da menam [Sadık bir rüya ile], bazan da ayan, yani rüya ile olduğu gibi açık göz ile keşf tarikiyle olur. İnsan ma'nen bir aleme yükselir, orada eşyanın hakîkatini görür, ve manalarını anlar. Doğru rüya, nübüvvet'in kırk altı cüz'ünden bir cüz'ü olduğu gibi, bu da en yüksek olan nübüvvetin derecelerindendir.
Sakın, anlayamıyorum diye bu ilmi inkara kalkışma. Aklî ilimleri kavradığını zannederek çizmeden yukarı çıkan alimlerin helâk noktası burasıdır. Allahu Teala'nın dostlarının bu hallerini inkar eden ilim'den, cehalet çok daha iyidir. (Çünkü cahiller, anlamadıklarını bildikleri için, işi Allah'a havale ederler.) Kaynak bir olduğu için, velileri ve kerametlerini inkâr, peygamberleri ve mucizeleri inkâr demektir. Peygamberleri inkar ise tamamen dînden çıkmaktır. Bazı arifler:
"Son zamanda iyi insanların gözden saklanmaları, zamanın alimlerini görmeğe dayanamadıklarındandır. Çünkü cahiller nazarında alim bilinen ve kendilerini de alim tanıyan bu zümre, onların nazarında cahildirler. En büyük günah, cehaletini bilmemek, şunun bunun kusurlarına bakmak, gafillerin sözünü ve dünyaya dalan alimi dinlemektir. Dünyaya dalan alimleri dinlemek doğru değildir. Belki her söylediği reddedilmelidir. Çünkü herkes sevdiği şeye dalar ve sevmediğini reddeder. (Bu alimin de anlatacağı sevdiği şeylerdir.)" diyorlar. Nitekim Hakk Teala:
"Kalbini zikrimizle