PEYGAMBERİMİZİN AİŞE VALİDEMİZLE EVLENMESİ

 

 

Amerika'da işçi olarak çalışan bir arkadaşımız geldi. Amerikalıların İslâm Dini hakkında bazı sorularının, cevabını veremediğini, bu hususta kendisine yardımcı olmamızı söyledi.

Peygamberimizin bir kaç defa evlenmesinin ve Aişe'nin yaşının dokuz, kendisinin yaşının (evlenirlerken) elli üç olmasının sebebi nedir? diye sordu:

Hz. Âişe'nin yaşının küçük olması:

Ashâb-ı Kehf üç yüz dokuz sene, Uzeyr (as) yüz sene uyuyup aynı yaşta kalkmaları, aradan hiç zaman geçmeden Peygamberimizin, hurmayı diktiği an büyüyüp meyve vermesi, mirâc'a gidip gelmesi. Bunlar akıl, mantık ile ölçülemez. Peygamberden ve Evliyâsından zuhur eden hâl, doğrudan Allah (cc)'dandır, akıl yetmez. Belkıs'ın köşkünün Asaf bin-i Berhaya tarafından başını çevirip bakana kadar Yemen'den Kudüs'e getirilmesi de aynıdır. İsâ(as), babasız dünyaya geldi. Yine buna da akıl yetmez. Bunların hepsini yapan Allah(cc)'dır.

Peygamberimiz (sav)'in mirâc'ı, orada gördüğü işler yüz seneye zor sığar. Bu bir kaç dakikanın içine sığıyor. Allah (cc)'ın büyük bir alâmetidir, işidir. Akıl yetmez, akıl kabul etmez, imân kabul eder. Allah (cc) yapar mı yapar, inanmaktan başka çare yok!

İbrâhim (as) doğunca, her gün bir yaş yaşadı! Her gün annesi yanına gelirdi. Gelmeseydi o da inanmayacaktı. Altı günde, altı yaşındaki çocuk oldu. Yine Allah (cc), her peygambere itiraz edenlere, itiraz edebilmeleri için onların görüşüne göre bir eksiklikmiş gibi bir hâl gösterir. İmân edenler tam imân eder, itiraz edenler itiraz edebilmeleri için ellerinde bahâne olur.

Bir peygamberin hâli, diğer peygamberlerin hiç biriyle ölçülmez. Biz, İsâ (as)'ın babasız dünyaya geldiğine, sizden (hıristiyanlardan) daha iyi inanırız. Siz, Peygamberimiz (Hz. Muhammed) (sav)'in ailesi Hz. Aişe validemizi dokuz yaşında aldı diye, itiraz ediyorsunuz. O zamanda hatta şimdi bile Arabistan'da dokuz yaşında akıl baliğ olan kızlar var. İslâm Dininde, akıl baliğ olma mühimdir. Çünkü Allah işidir. Allah (cc), yetişkinlik çağını daima kullarından iyi bilir. Siz, İsâ (as)'nın, Allah (cc)'ın rûhundan geldiğine bizim gibi inanıyorsunuz da, aynı Allah (cc)'ın yeni doğmuş çocuk bile olsa bir anda büyütüp kemâl buldurabileceğine neden inanmıyorsunuz? Havva annemiz aynı bir anda kemâl bulmadı mı?

Bizim Peygamberimiz (sav) ilimde, Safiyye ilmine sahip olan Âdem (as)'dan yüksektir. Kelâmda Kelimullah olan Mûsâ (as)'dan yüksektir. Rûhta, rûh sırrında İsâ (as)'dan yüksektir. Yüz yirmi dört bin peygamberin içinde en büyük olanları Kur'ân-ı Kerim'de isimleri geçen yirmi sekiz peygamberdir. Yirmi sekiz peygamberin içinde, altı tanesi ulul azim peygamberdir.  Sırası ile: Âdem(as), Nûh (as) İbrâhim (as), Mûsâ (as), İsâ (as) ve Muhammed(sav)'dir. Altı ulul azim peygamberin içinde en büyüğü ve hepsinin baş tacı Peygamberimiz (sav)'dir.

 

(Sûre-i Bakara, Âyet 253)

Meâl'i: O peygamberler ki, biz onlardan bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah'ın kendisi ile konuştuğu onlardandır. Bazısının derecelerini yükselttik. ilâ âhir...

 

İsâ (as) doğunca konuştu ve annesini teskin etti.

 

(Sûre-i Meryem, Âyet 30)

Meâl'i: Çocuk İsâ (as) Ben Allah'ın kuluyum, O bana kitap verdi. Beni Peygamber yaptı.

 

Peygamberimiz (sav) doğunca hem secdeye kapandı, hem zikir etti, hem de ümmeti için dua etti.

 

Şöyle Beytullâh'a karşı ol Resûl,

Yüz yere vurmuş ve secde kılmış ol.

                                  

Secde de başı dili tahmid eder,

                                   Hem getirmiş parmağın tevhid eder.

 

Der ki: Ey Mevla yüzüm tuttum sana,

Ya İlâhi, ümmetim vergil bana.

 

Kasîdenin açıklanması:

 

Peygamberimiz (sav) doğar doğmaz, Beytullâh'a karşı yönünü dönüp, Kâbe'ye secde etti.

Peygamberimiz (sav) yüzünü yere vurmuş, secdeye varmış, Allahu Teâlâ'ya secde ediyor.

Secde'de başını sallıyor, dili hareket ediyor.

Hem işâret, şehâdet parmağını dikmiş tevhid ediyor. Lâ ilâhe illâllah diyor. Arkasından duasını yapıyor. Namazda şehâdet kelimesi getirilirken parmağını dikme oradan kalıyor.

Ey Mevla, yüzümü sana tuttum. Yarabbi, bana ümmetimi bağışla.

İsâ (as) doğunca, annesine kurumuş hurma ağacını sallamasını söylüyor. Hurma ağacı, hurma veriyor İsâ (as) "Sen bundan ye, bana süt olsun ve sorulan sorulara cevap verme, beni göster" diye sadece annesini teselli ediyor. Peygamberimiz  (sav) doğar doğmaz, Beytullâh'a karşı secdeye kapanıyor. "Lâ ilâhe illâllah" zikrini yapıyor. Arkasından "ümmetimi bana bağışla" diye dua ediyor. Yani İsâ (as) bir tek annesini teselli ediyor. Annesine sorulacak soruların cevabını kendisi veriyor. Peygamberimiz(sav) ise hem secde, hem zikir, hem huşu, huzurla dua ve ümmetinin affını diliyor.

 

1. Peygamberimiz (sav), İsâ (as)'nın mucizâtından ne kadar ileri.

2. Zikrullah yapıyor, "Lâ ilâhe illâllah" diyor. Buna engel olmak Peygamberimiz (sav)'e muhâlefet yapmak oluyor.

3. Ümmeti için dua ediyor. O doğar doğmaz bizim için dua ediyor. Sen kocaldın, terkedersin sünneti. Sen ihtiyarladığın halde  onun sünnetini yapmıyorsun.

 

Peygamberimiz (sav)'in çok evlenmesinin sebebine gelince:

 

Onların, yukarda saymış olduklarımızı başka bir kimsenin yapamayacağına göre, onların zâhir, bâtın yaptıkları yine hiç bir kimse ile ölçülemez.

 

(Hadîs-i Şerîf, REH No: 85)

Manâ'sı: Cebrâil bana adına (kifit) denilen bir kapla geldi. Ben de içindeki cennet yemeğinden yedim. Bunun üzerine bana kırk kişinin cinsî münâsebet gücü verildi.

 

 

(Hadîs-i Şerîf, REH No: 4013)

Manâ'sı: İnsanlara dört hasletle üstün kılındım. Cömertlik, şecâat, çok cimâ, şiddetli yakalama yeteneği.

 

 

Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (sav)'e ve sevdiklerine geceyi ve zamanı uzatıp, kısaltmak, zamanı mekana, mekanı zamana çeverme yetkisi verir. Bunları Allah (cc) kendisi yapar. Peygamberlerinin, evliyâlarının da başından geçirir. Âdem (as) hiç yaş yok, çamurdan bir anda yetişkin adam olarak yaratıldı. İsâ (as), otuz yaşında semâya çıktı, kıyametten evvel inecek, yine otuz yaşında olacak, sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibi. Bir geceyi Peygamberlere, Allah(cc) dilerse on sene uzatır. Zâhiren, bâtınan on senede yapılacak her işi yaptırır. Bu Allah (cc)'a göre, en kolay olan bir şeydir.

Yeni doğan milyarlarca çocuk; hiç yaş yaşamadan ölseler, mahşerde kalkışlarında sabi çocukken ölmüş olsa bile kadınlar yirmi iki, erkekler otuz üç yaşında olacak, cennette bir anda kemâl bulmuş olacak.

Sâlih (as)'ın devesi de aynıdır. Dua edip bir anda dağın yarılması, dağın içinden iri cüsseli deve çıkması, devenin herkesin gözü önünde yavrulaması, yirmi beş sene içlerinde yaşaması. Bunlar, hep Allah (cc)'ın işidir. Bütün kavimlerin azması, helâke gitmesi Allah'ın yaptığı, yapacağı işleri, hâlleri akıl ile ölçmeye kalkışmalarındandır. Bunları ve bu gibi hâlleri akıl ile ölçmeye kalkmak hem akıla, hem imâna zarar verir.

Âdem (as)'e eş olarak, Havva Anamızı bir anda yarattı, kemâl buldurdu. Peygamberimize eş olarak, Hz. Âişe'yi dokuz senede neden kemâl buldurmasın?

 

(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1553)

Manâ'sı: Aişe (ra)'den:

– Ben altı yaşında bir kız iken Nebi (sav) beni akd ve nikâh eylemişti. (Üç sene sonra) Biz Medine'ye hicret ettik. Haris İbn-i Hazrec oğullarının menziline indik. Müteâkiben ben, sıtmaya tutuldum. Bu cihetle saçım döküldü. (Hastalıktan kurtulduktan sonra) saçım gürleşti, uzayıp omuzlarıma döküldü. Bir kere benim arkadaşlarımla beraber salıncakta oynarken annem Ümmi Ruman bana doğru geldi ve beni çağırdı. Bende annemin yanına geldim. Beni ne edeceğini bilmiyordum. Annem elimi tuttu. Tâ evin kapısı önüne geldiğimizde orada beni durdurdu. Ben de yorgunluktan kaba kaba soluyordum. Nihâyet soluğum biraz yatıştı. Sonra annem biraz su aldı. Onunla yüzümü, başımı sıvazladı. Sonra beni eve koydu. Evde Ensârdan bir takım kadınlar hazır bulunuyordu. Bunlar bana:

– Hayır ve bereket üzere geldin, hayırlı kısmet getirdin diye alkışladılar. Annem beni bu kadınlara teslim etti. Bunlarda benim kılığımı, kıyafetimi düzenlediler ve Resûlullah'a teslim ettiler. Beni hiç bir şey sıkmadı. Ancak Resûlullah (sav)'i habersiz görünce sıkıldım. Resûlullah bir sedir üzerine oturmuştu. Yanında Ensâr erkeklerinden, kadınlarından oturanlar vardı. Resûlullah (sav) beni yanına oturttu. Ensâr kadınları beni Resûlullah'a takdim ettiklerinde ben dokuz yaşında bir kızdım.

 

*   *   *

 

Peygamberimiz (sav)'in hayatı boyunca, Mekke ile Medine' nin durumu: Umumiyetle Mekkeliler zengin, bey, tüccar yerlilerin hemen çoğu böyle. Bu beylerin kervanlarının, develerinin çokluğu nisbetinde o kadar adam gerek. O zamanda köle satın almak olduğu için her beyin bir çok köleleri var. Bunlar ölünceye kadar bu beye hizmet eder, işinde çalışır. Medine'nin halkı içinde zengini, beyi az, çalışacak adamı çok, iş az. Medine'li fakirler Mekke'ye gelir, aylarca, senelerce Mekke beylerinin işlerini yaparlar. Kazandıkları para ile Medine'ye gelir, çocuklarının geçimini sağlarlardı. Medine'nin en zengini ve münâfıkların başkanı olan, Peygamberimiz (sav)'in aleyhinde Mekke'lilerle işbirliği yapan, Hz. Aişe Validemize iftirayı düzenleyen, parayla yalancı şahitlik yaptıran Abdullah İbn-i Selül ismindeki münâfıktır.

Peygamberimizin yetimlikten yetişme olması bunun için beyler tarafından hor görülür, benimsenmezdi. Bir seferinde Peygamberimize:

– Yaptıkları sihirdir, dediler. Sihircileri ve şairleri çağırdılar, sordular.

– Muhammed'in yaptığı, söylediği şiir midir? Onlar da şiirle ve sihirle hiç bir alâkası olmadığını söylediler. Kendi kendilerine çok uzun müddet konuşup birbirleriyle tartıştılar. En son hiç bir itiraz yolu bulamadılar. Bey oldukları için kabul de etmediler. Hatta Ebû Cehil bir ara:

– Eğer Muhammed beylerden gelseydi, Peygamberdir diye kabul ederdim. Bu kadar zengin olduğumuz halde yetim bir çocuğa itâat mı etmemiz lâzım. Bu imkânsızdır. Şeref, haysiyet ayak altına alınır, her yere duyulur, herkes bizi kınar. Ebû Cehil'in bu sözünü beyler çok güzel karşıladılar. En son:

– Büyülü şiir söylüyor, gibi sözler söylediler. Beylerin hepsi kabul ettiler.

Peygamberimizin düşkün, fakir, haksızlığa uğrayan, her mazlumu koruduğu için Mekke'nin beyleri düşman oldular. Medine'nin zenginleri soğuk davrandılar. Abdullah ibn-i Selül ve onun yandaşları olan münâfıklar gizlice Peygamberimizin aleyhinde uğraşırlardı.

Bundan anlaşılıyor ki, Peygamberimizin müşriklerle uğraştığı devir ne kadar ağır, ne kadar zor, ne kadar ters bir zaman. Mekke'de ve Medine'de beylerden ancak üç-beş tanesi müslüman olmuş geri kalan yüzlerce bey, Peygamberimize düşman olmuşlardı.

Müslüman olan Beyler: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer Bey'dir. Ama aşırı zengin değildir. Hz. Osman beylerdendir. Daha sonra Hz. Halid o da beylerden. Belki aklıma gelmeyen bir kaç tane bey çıkabilir. Bunun dışında binlerce Ashâb hemen hepsi fakir, bu beyler bu fakirlere devamlı zulüm işkence ve işe almama gibi tazyik, baskı yapıyorlardı. Peygamberimiz (sav)'e, seksenbin altın serveti olan Hz. Ebû Bekir (ra) servetinin hepsini verdi.

 

(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 2, Hadîs No: 293)

Manâ'sı: (Abdullah) b. Abbas (ra)'dan:

Resûlullah (sav) vefatı ile hitama eren marazı esnasında (mübârek) başını bir bez ile bağlamış olduğu halde mescide çıkıp minbere oturdu. (Orada) Allah'a hamdü sena ettikten sonra buyurdu ki: Nâs içinde nefsi ve malı itibariyle benim üzerimde Ebû Bekr b. Ebi Kuhafe'den ziyâde menn'ü atası olan hiç yoktur. Nâs içinden bir hâlil edineydim. Ebû Bekr'i (kendime) hâlil edinirdim. Lâkin islâm yüzünden olan hullet efdaldır. Ebû Bekr'in kapısından başka bu mescitteki kapıların hepsini tarafımdan seddediniz.

 

Hz. Ömer (ra) servetinin yarısını verdi. Hz. Osman (ra) yarısı kadar bütün servetini verdi. Binlerce kişiyi beslemek, kâfirlere karşı müdâfaa etmek bu üç beş kişiye düşüyordu.

 

*   *   *

 

Hz. Osman (ra) bir seferinde bin deve yükü buğday ile üzümü Şam'dan getirtmişti. Tüccarlar:

– İki kat kâr verelim, dediler. Hz. Osman (ra):

– Daha fazla kâr veren var.

– Ya Osman! Hep tüccarlar buradayız, bizden daha fazla kârı kim veriyor? Hz. Osman (ra):

– Allah veriyor. O, en az on misli kâr vereceğini buyuruyor. Siz iki misline zor çıkardınız, dedi. Bin deve yükü buğday ile üzümü devesi ile beraber hepsini fakirlere verdi.

 

*   *   *

 

Kâfirler kervan yollarını kesip, Medine'ye hiç bir yiyecek göndermediler. En fazla aç kalmaları bu yüzden oldu. İlk müslümanların hepsi fakirdi. Mekke'nin fethinden sonra beyler korkusundan müslümanlığı kabul ettiler. Peygamberimiz (sav)'in vefatından sonra bir çokları isyan edip, eski dinlerine dönüp murtâd oldular.

Başta Ebû Süfyan olmak üzere Mekke'nin beyleri Peygamberimiz (sav)'in son zamanlarında taşları yumruk yapar, başlarına vururlardı.

– Biz, ömrümüzü Resûlullah'a düşmanlıkla geçirdik, derlerdi. Müslüman olanlar müslüman olmayan akrabalarını müslüman yapmaya çalışırlardı.

 

 

 

BEDİR HARBİ

 

 

Peygamberimiz (sav) Medine'de iken kâfirler, Peygamberimiz (sav)'in ve Medine'lilerin kervanlarını soymuşlar, kervancıları öldürmüşlerdi. Cebrâil (as), müslümanların da kâfirlere Mekke'lilere aynısını yapmalarının emrini getirdi. Peygamberimiz dokuz kişilik bir müfreze süvâri hazırlattı. Başlarında başkanları Muktad bin Esved idi. Bu İslâmda kâfire karşı olan ilk savaştı. Muktad kumandasındaki dokuz kişi kuru üzüm ile, buğday yüklü olan Mekke kervanını soydular, adamlarını öldürdüler, eşyalarını ve yüklerini, develerini ne varsa Medine'ye getirdiler.

Kureyşliler, "Muhammed kervan soyduruyor" diye yalnız kervan göndermiyorlardı. Mekke'nin beyler beyi Ebû Süfyan'ın kervanı, onun eşliğinde herkes kervanını büyük bir muhafız topluluğuyla süvariler gönderip hem Medine'den, hem Mekke'den haber alıp, çok itinâlı olarak gidiyorlardı. Yine Ebû Süfyan'ın çok büyük bir kervan kafilesi, Mekke beyleri onlarda kendi kervanlarını katmışlar, bütün kervancılar yanlarında daha fazla adam, muhafız silahlanmış, Şam'dan büyük bir kervan Mekke'ye doğru yol alıyordu. Çölde zikzaklı, yani yol değiştirerekten ilerliyorlardı. Peygamberimiz (sav) de Allah'tan aldığı emirle hazırda bulunan ashâbla hemen yola çıkmıştı. Medine'lilerin çoğu Peygamberimizin gittiği yeri bilmiyordu. Peygamberimizin yola çıkması, Medine'de bulunan, Mekke'lilere casusluk yapan münâfıkların başkanı ve Medine'nin en zengini olan Abdullah ibn-i Selül bu haberi de Mekke' ye ulaştırmıştı. Peygamberimizin askerinin sayısı üç yüz on üç kişiydi. Bu Allah'ın emri, Peygamberimizin çıkışı kesinlikle kervan soymak için olduğu da belli değildir. Ebû Süfyan yanına en meşhur adamlarını, en meşhur izcileri almış Medine'nin girişini çıkışını inceliyor. Yaylım devesinin pisliği ile yük taşıyan devenin (yem devesinin) pisliğini izciler çok iyi bilirler. Bunun için Medine'ye kervanlar geldiyse giriş çıkışında deve izleri ve pisliklerinden belli olur. İzciler bütün izleri inceler ve deve, pisliklerinin yaylım develerine ait olduğunu, Medine'ye kervan soyulup gelmediğine kesin karar verdiler. Ebû Süfyan ve adamları, kervanı çölde aramaya koyuldular. Hem Peygamberimizi, hem kervanı arıyorlardı. Bu kervan da soyulursa zarar ziyan çok büyük olacaktı. Ebû Cehil ve diğer onbir bey asker topluyorlar, her ev iki kardeş veya baba evlat iki ise birisi muhakkak harbe katılacak. Harbe gelmeyen başka yerlerden bedelci, yerine parayla adam tutup gönderecekti. Mekke' ye bir atlı geldi. Beyler ve asker Mekke'nin dışında karşılaşdılar. Gelen atlı kervanların soyulmadığını ve Mekke'ye doğru yol aldığını Muhammed'in adamları ile başka istikamette olduğu haberini getirdi. Beyler "Demek ki, Muhammed bizim kervanlarımızı soymayacak, başkası ile harp edecek. Kervanlar da sâlimen geldiğine göre biz bu harpten vazgeçelim." dediler. Bir tek Ebû Cehil israr ediyordu.

– Muhammed'in en zayıf zamanı adamlarının yarısı yanında yok. Bu soygun işi bu sefer olmadı, ilerde muhakkak olacak. Bu kadar masraf ettik, hedefimize ulaşmamız lâzım diyordu. Yine asker toplandı. Harbe karar verildi. Peygamberimizin halası müslüman olmamıştı. O geldi. Beylere dedi ki:

– Ben bir rüyâ gördüm. Mekke'nin üst tarafından dağdan bir kaya yuvarlandı, yetmiş ev yıktı. Siz on iki beyin de evini yıktı. Benim rüyâm doğru çıkar, siz bu harpte yenilgiye uğrayacaksınız, diye ikâzda bulundu. Bu ikâz üzerine 11 bey harpten vazgeçtiler. Ebû Cehil beylere dönerek dedi ki:

– Sizde hiç akıl yok mu? Bu Muhammed'in halası, her ne kadar bizdense de Muhammed'in öldürüleceğine acıdığı için bu rüyâyı uydurdu. Kadına da dönerek yüksek sesle, sert bir dille:

– Şaştık bu Muhammedî'lerin elinden. Bunların erkeği de dişisi de Peygamberlik tasarlıyor. Bu gün rüyâ gördüm der kandırır, yarın Peygamberliğini ilân eder. Yakında bu da Peygamberim derse şaşmayın. Beylere dönerek; bu kadarlığını düşünemiyorsunuz. Bir kadın sizi kandırdı.

Bu sözler, beyler arasında tesirini gösterdi. Beyler ve Kureyş ordusu yola çıktı. Bedir denilen mevkide ordular birbirine yaklaşmış, Bedir kuyularını, Kureyş ordusu ele almıştı. Peygamberimiz Ashâb ile susuz çölde kaldılar. Su ikmâli çok zordu. Peygamberimiz (sav) bir dere önüne toprak yığmalarını emretti. Toprak yığıldı. Peygamberimiz ellerini açıp dua etti. Yağmur yağdı, oraya su toplandı. Harp esnasında su sıkıntısı ortadan kalkmıştı. Ebû Cehil bunu haber aldı. Gece karanlıkta üç kişiyi bu duvarı yıkmak, suyu akıtmak için fedâi gönderdi. Hz. Hamza su başında nöbet tutuyordu. Bunlar da böyle bir şey olacağının kanâatına varmışlardı. Gelen üç kişiyi yakalayıp, Peygamberimiz'in huzuruna getirdiler. Esirleri dövüyorlardı. O sırada Peygamberimiz (sav) namaz kılıyordu. Selâm verdi. Esirler köle olduklarını söylüyorlardı. Peygamberimiz esirleri bıraktırdı, yanına çağırdı:

– Esirler doğru söylüyorlar, dedi. Esirlere:

– Kureyş ordusu nerede? Esirler:

– Şu tepe arkasında...

– Sayıları kaç kişi? Esirler:

– Sayılarını bilmiyoruz ama sizden çok fazlalar. Peygamberimiz:

– Her gün kaç deve kesiyorlar? Esirler:

– Bir gün dokuz deve, bir gün on deve. Peygamberimiz, ashâbına dönerek:

– Kureşyliler dokuz yüzden fazla, binden az. Çünkü Kureyşliler harpte her yüz kişiye bir deve keserler. Kureşylilerin yedek atları da vardı. Peygamberimizi yeneceklerinden emindiler. Yalnız o zamanda harp kazanılırda ganîmet malı gelmezse çok ayıp olurdu. Peygamberimizin de, ashâbın da malları yoktu. Ebû Cehil bin deveye yiyecek ve harp malzemesi yüklemişti. Bunları harp sonunda ganîmet malı aldık diye Mekke'lilere gösterecekti, övünecekti. Peygamberimizin ashâbı üç yüz on üç kişiydi, on iki at, on yedi kılıç vardı. Diğerlerinde değnek ve sapan vardı. Dağdaki çobanlar da bunları görünce gülüyorlardı. Çünkü silahsız harbe gidiyorlardı. Peygamberimiz harbe gelirken ellerini açıp dua etti:

"Ya Rabb'i! Bunların giyeceği yok sen giydir. Yiyeceği yok sen yedir! Ayakları çıplak, sen giydir! Ey Allah'ım! Eğer bu harpte bize zafer vermezsen, yeryüzünde senin ismini zikreden kalmayacak bize zafer ver." diye dua ediyordu.

 

(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 8, Hadîs No: 1228)

Manâ'sı:  İbn-i Abbâs (ra)'dan Nebi (sav)'nin (bir rivâyete göre Bedir günü) küçük ve toparlak bir çadır içinde:

– Ya Râbb! (Peygamberlerine yardım edeceğin hakkındaki) ahdini ve (zafer) vaadini (yerine getirmeği) senden isterim. Allah'ım! Eğer (mü'minlerin helâkini) diliyorsan bu günden sonra sana ibâdet eden bulunmayacaktır. (Resûlullah ellerini yukarı kaldırarak bu duasına arkasından rıdâsı düşünceye kadar devam etmiştir. Ebû Bekir rıdâsını alıp omuzlarına koymuş ve arkasında beklemiştir. Nihâyet) Ebû Bekir Resûlullah'ın elini tutarak:

– Bu kadar dilek yetişir, yâ Resûlullah! Rabb'ına karşı duada ısrar buyurdun. (Allah, sana vaadettiği zaferi yakında verecektir) dedi. Bu sırada Resûlullah bir zırh içinde idi. Bu duadan sonra Resûlullah şu (meâldeki) âyetleri okuyarak çadırdan çıktı:

– Her hâlde (Bedir'deki) bu topluluk yakında hezimete uğratılacak ve onlar, (Kureyş) arkalarına dönüp gidecekler. Belki (bu gidişin müntehâsı) azâblarının vaad olunduğu saattir ki, o saat(in azâbı), daha büyük bir belâdır. Ve daha acıdır.

 

Harb başlamazdan bir gün evvel Utbe bir rüyâ görmüştü, Utbe rüyâsını şöyle anlattı:

Bir Arab yedeğinde bir deve getirdi. Devenin gırtlağına bir bıçak soktu. Deveyi salıverdi. Deve boynunu uzatarak bütün Kureyş çadırlarını gezip, Kureyş çadırlarını kanıyla ıslattı. Bu rüyâyı Kureyş beylerinden hayra yoran olmadı. Karar verdiler:

– Kervan kurtuldu, hep akrabayız, birbirimizi kıracağız. Görülen rüyâ iki oldu. Harb etmeyelim, dediler. Ebû Cehil bir ata binmiş, gayrete, namusa dokunacak sözler söyleyip askerin moralini yükseltmeye çalışıyordu. Yine beylere dönerek:

– Sizde hiç akıl yok mu? Utbe'nin oğlu Muhammed'in askerinin içinde oğlunun öldürüleceğinden korkup uydurma rüyâ söylüyor. Bu rüyâ da uydurmadır, deyince Utbe sinirlendi. O da beydi. Ebû Cehil'e dönerek:

– Ey suratı kanlı herif! Benim oğlum için konuşmayacağımı, Muhammed'e ve adamlarına düşman olduğumu, onları yok etmek istediğimi daha anlayamadın mı? Bey'ler araya girdiler. Yine harbe karar verdiler. Utbe'nin öfkesi geçmiyordu. Bir yanına oğlu Velid'i bir yanına kardeşi Şeybe'yi alarak, Ebû Cehil'e çağırdı. Ey Suratı kanlı herif! Beni, oğluma ve Muhammed'e acıyormuş gibi tanıtıyorsun!

– İşte oğlum, kardeşim ve ben üçümüz mübâreze meydanına gidiyoruz. "O zamanda iki ordu arasındaki bulunan açıklığa mübâreze meydanı denirdi. Harb için ortaya girenlere mübâriz denilirdi). Utbe de mübâreze meydanına girip:

– Ya Muhammed! Bizim karşımıza adam gönder, diye çağırdı. Afra hatun diye birisi vardı. Yedi oğlu vardı. Yedi oğlunun hepsi müslümandı. Yedisi de bu harbte hazırdı. Bu kardeşlerden üçü meydana çıktılar. Utbe yine çağırdı:

– Ya Muhammed! Biz beyiz, bunlar bizim dengimiz değil, bizim karşımıza dengimizi gönder. Yani senin en yakınların olsun. Peygamberimiz (sav) bu söz üzerine; Hz. Hamza, Hz. Ebû Ubeyde ve Hz. Ali'yi gönderdi. Utbe'nin işâreti üzerine yaşta en büyük olan Ubeyde'nin karşısına kendisi, Şeybe'nin karşısına Hz. Hamza, Velid'in karşısına Hz. Ali çıktılar. Hz. Ali bir vuruşta Velid'i öldürdü. Hz. Hamza'da öldürdü. Ubeyde ile Utbe birbirlerini yenemediler, Ubeyde yaralandı. İkisi de Ubeyde'nin imdadına koştular. Hz. Hamza kılıcı kaldırmıştı ki, Hz. Ali kılıcını ondan evvel indirdi. Utbe'de öldü(Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 10, Hadîs No: 1565’in izahında.). Kureyş ordusu yine karıştı. Rüyâlar çıkıyor, korkusu baş gösterdi. Yine Ebû Cehil, ortaya at sürüp:

– Utbe, Şeybe acele ettiler. Hep birden hücum etsek bunları mahvederdik. Onlar bilmediler, diye söyleyince yine yatıştılar. Kureyşliler köleleri hücuma kaldırdılar. Köleler çok zâyiât verdiler. Kölelerin hücumundan Mahça ağır yaralandı. Mahça'yı, Peygamberimizin huzuruna getirdiler. Mahça cennetteki makamını seyrediyordu. Mahça şehit oldu. Muharebe meydanında ilk şehit Mahça'dır.

Cebrâil (as) Allah (cc)'dan aldığı emirle yanına bin melek almış, buraklara binmiş, Cebrâil (as) bindiği ata (İkdem ya Hayzum) yani burakın adı Hayzumdu. "Çabuk git" dediğini çobanlar işitmişlerdi.

 

 

(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1565)

Manâ'sı: İbn-i Abbas (ra)'dan:

Nebi (sav) Bedir günü:

(Ey Ebû Bekir) işte şu Cibril'dir. (Allah tarafından sana yardımcı geldi) Atının başını (ve gemini) tutmuş, harb silahı (ve zırhı) üzerinde (hücuma müheyya bir hâlde) buyurmuştur.

 

(Sûre-i Enfal, Âyet 9)

Meâl'i: O zaman ki Rabbınızdan imdad istiyordunuz. Şüphe yok ki, size ardı ardına meleklerden bin ile imdad ediciyim diye sizin için duanıza icabet buyurdu.

 

(Sûre-i Â'li İmrân, Âyet 124)

Meâl'i: O vakitte idik ki sen mü'minlere diyordun ki, Rabb'ınızın indirmiş olduğu üç bin melek ile size yardım etmesi size kifâyet etmez mi?

 

(Sûre-i Â'li İmrân, Âyet: 13)

Meâl'i: (Bedir de) karşı karşıya gelen şu iki grubun hâlinde sizin için mühim bir ibret vardır. Bir gurup Allah yolunda çarpışıyor; diğeri ise kâfirdi. Bunların gözüne ötekiler iki misli görünüyordu. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret vardır.

 

Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Bedir gazâsı bâbına ünvân olarak Â'li İmrân Sûresi'nin 123, 124, 125, 126 ve 127 nci âyetlerini zikretmiştir.

 

(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1564)

Manâ'sı: Zürekî Rifâa İbn-i Râfi (ra)'den:

– Bedir harbi sırasında Cibril (as) Nebi (sav)'ye geldi de:

– Ya Resûlullah içinizdeki Bedir kahramanlarını ne mertebe sayarsınız? diye sordu. Resûlullah:

– Müslümanların en faziletli simaları sayarız, buyurdu. Yahut buna benzer söyledi. Cibril:

            – Biz de meleklerden Bedir'de hazır bulunanları böylece meleklerin hayırlısı addederiz, dedi.

 

            Bedir'e katılanlar Ashâb-ı Kirâm arasında nasıl çok büyük takdir görüyorsa; Bedir harbinde; Bedir'deki müslümanlara yardım eden meleklerde, melekler arasında aynı takdiri görüyor.

            Kureyş ordusundan on iki bey, yetmiş er öldürülüp, yetmiş kişi de esir alındı. Müslümanlardan iki kişi bir ihtiyar müslümanın yanına gelip:

            – Amca sen, Ebû Cehil'i tanır mısın? İhtiyar:

            – Ne yapacaksınız? Onlar:

            – Ya öleceğiz, ya öldüreceğiz!

            Ebû Cehil at üstünde komut verirken, ihtiyar müslüman gösterdi:

            – İşte Ebû Cehil budur. İki genç fırladılar. Ebû Cehil'in yanına yetiştikleri zaman Cebrâil (as), Ebû Cehil'in sırtına kamçı ile vurmuştu. Bütün mafsalları kırıldı. Hareketsiz kaldı. Gençlerden birisi Ebû Cehil'in ayağına vurup yere düşürmüştü. Ebû Cehil'in oğlu İkrime kılıçla vurup, o gencin kolunu omuzundan kesti.

            Bir anda meleklerin yardımı ile zafer kazanıldı. Peygamberimizin ashâbdan en kısa boylusu olan Abdullah ibn-i Mes'ud Radi. Anhu idi.

            Peygamberimiz Mekke'de iken, Sûre-i Rahman nazil olduğunda:

            – Bu Sûre-i, Ebû Cehil'in karşısında kim okuyabilir? deyince, Abdullah İbn-i Mes'ud (ra):

            – Ben okurum Ya Resûlallah! demişti. Ebû Cehil'in yanına gelip okumuş. Ebû Cehil:

            – Okuyacağın bitti mi? İbn-i Mes'ud:

            – Bitti deyince Ebû Cehil, İbn-i Mes'ud'a bir tokat vurdu. İbn-i Mes'ud (ra) yuvarlanmıştı. Hem de kulağı patlamıştı. Peygamberimizin yanına ağlayarak geldi. Ashâb da ağlıyorlardı. Peygamberimiz hem bakıyor, hem de gülüyordu. Peygamberimize:

            – Niçin gülüyorsunuz? dediler. Peygamberimiz:

            – Ebû Cehil'in başını İbn-i Mes'ud'un işkence ile kestiğini Allah, bana gösterdi. Ona gülüyorum, demişti.

 

 

            (Sahîhi Buhâri Tecrîd-i Sarih, Cild 10, Hadîs No: 1566)

            Manâ'sı: Enes İbn-i Mâlik (ra)'den: Resûlullah (sav):

–          Acaba Ebû Cehil ne iş gördü, ne oldu? Kim bakıp anlar? buyurdu. İbn-i Mes'ûd:

–          (Ben bakar, anlarım diyerek) gitti ve Ebû Cehil'i Afra(kadı)'nın iki oğlu (Muaz ve Muavviz) tarafından vurularak, son nefesinde ölüm hâlinde buldu. İbn-i Mes'ud:

–          A, sen misin Ebû Cehil? (vuruldun mu?) dedi. Ravi der ki: Sonra da İbn-i Mes'ud Ebû Cehil'in sakalından yakalayıp (çekti) Ebû Cehil:

–          Sizin öldürdüğünüz kişinin fevkinde bir kimse var mıdır? Yahud kendi kavminin öldürdüğü kişinin fevkinde bir kimse var mıdır? dedi.

 

            Burada bizim için alacaklar var. En haber anlamayacak ve en büyük düşmanı olan en inâtçı, en inkârcı Ebû Cehil'in karşısına ikâz için fedâi olaraktan Ashâbtan gönderiyor. Bizde canım sende o adam haber anlamaz, çenene yazık, nefesine yazık gitme, söyleme sözleri söylenir. Bu söz yanlıştır. Gidip söyleme imkânı varsa söylemek lazım. Çünkü Peygamberimizin yaptığı meydandadır. İbn-i Mes'ud'da harbe girmedi. Cüce olduğundan, Peygamberimiz(sav) müslümanların yaralılarına yardım et. Yaralı kâfirleri kaçırma demişti. İbn-i Mes'ud, gezerken Ebû Cehil'e rast geldi.

            – Şehâdet getir, müslüman ol çağrısına karşılık, Ebû Cehil:

            – Benden, Muhammed'e söyle ölünceye kadar düşmandım. Öldükten sonra da düşman olacağım. İbn-i Mes'ud, Ebû Cehil'in göğsü üzerine çıkıp ezân okudu. Hançerini çıkarıp ağzını taşa vurup körletmeye başladı. Ebû Cehil:

            – Niçin taşa vuruyorsun? İbn-i Mes'ud:

            – Keskin olursa çabuk keser, canını az acıtır, kör olursa zor keser, canın çok acır. Onun için köreltiyorum. Ebû Cehil:

            – Başımı boğazımın dibinden değil göğsüme yakın yerden kes. İbn-i Mes'ud:

            – Neden? Ebû Cehil:

            – Göğsüme yakın yerden kesilmezse heybetli görünmez. Herkes Ebû Cehil'in başı diyecek. Gören başımı heybetli görsün. İbn-i Mes'ud bunu çok beğendi, dediği gibi yaptı. İp takıp sürüyerek Peygamberimizin huzuruna getirdi. Hiç kimse Ebû Cehil'in başını, İbn-i Mes'ud'un kesebileceğine inanamıyordu. Peygamberimiz (sav):

            – Ebû Cehil, benimle güreşince yere vurup iki eğesini kırmıştım. İki eğesi eğik olacak. Sırtını çevirip bakın. Sırtını çevirip baktılar. Aynı gördüler. Herkes kanâat getirdi.

 

*  *  *

 

            Kaçan Kureyş'liler, Mekke'ye yetişmişlerdi. Mekke'liler ve Ebû Leheb sordular. Gelen atlı:

            – Muhammed'in askerinin içinde harp başlayınca öyle pehlivanlar çıktı ki hiç görmediğimiz ve dünya yüzünde görülmemiş. Onların karşısında insanoğlunun dayanacağı yok. Bunları dinleyen ve gizli müslüman olan bir köle yüksek sesle bağırarak:

            – Vallahi o görünenler melâikeden başkası değildir, dedi. Ebû Leheb çok sinirlenmişti. Vurup kölenin başını yardı. Kölenin sahibi bir beydi. Kölesinin başını kanlar içinde gören Bey:

            – Bunu kim yaptı? Köle:

            – Ebû Leheb, Muhammed'in amcası dedi. Bey, çadır kazığını çekip Ebû Leheb'in kafasına vurdu. Ebû Leheb süklüm büklüm, sürünerek çadırına girdi ve öldü.

 

*  *  *

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1567)

            Manâ'sı: Ebû Talha (ra)'dan:

            Bedir günü (harb sonunda) Nebî (sav) Kureyş eşrafından yirmi dört kişinin cesedlerini bir araya kaldırılmasını emretti de bunlar Bedir kuyularından pis bir kuyuya atıldılar. Bu suretle pis kuyu yeni pislikleri ihtiva ediyordu. Bir de Resûlullah düşman birkavme gâlib olunca onun açık bir sahasında üç gün kalmak âdeti idi. Bedir harbinin üçüncü günü olunca da Resûlullah devesinin getirilmesini emretti. Yol ağırlığı deveye yüklenip bağlandı. Sonra Resûllullah yürüdü. Ashâbı da kendisinin peşi sıra yürüdüler ve birbirlerine:

            – Herhalde Resûlullah bazı hacet için gidiyor sanırız dediler. Nihâyet Peygamber Efendimiz maktullerin atıldığı kuyunun bir tarafında durdu ve maktullerin kendi adlarıyla, babalarının adlarıyla çağırmaya başladı da:

            – Ya filân İbn-i filân, Ya filân İbn-i filân siz Allah'a ve Resûlullah'a itâat etmiş olsaydınız itâatiniz sizi sevindirir mi idi?(Şüphesiz sevindirirdi.) Ey maktuller. Biz, Rabb'imizin bize vaadettiği nusret ve zaferi muhakkak sûrette gerçek bulduk. Siz de (bâtıl) Rabb'inizin vâdettiği (mevhum) nusret ve zaferi gerçek buldunuz mu? buyurdu. Râvi Ebû Talha der ki: Bunun üzerine Ömer:

            – Ya Resûlullah kendilerinde hayat eseri bulunmayan  şu cesedlere ne söylersin? dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sav):

            – Muhammed'in hayatı yedi kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki benim söylediğim sözleri siz, onlardan daha iyi işitir değilsiniz, buyurdu.

 

            Bizim ehli sünnet îtikâdına göre; ölenler, ölmemiştir. Kâfirde ölmemiştir, konuşulanları söylenilen sözleri işitirler. Delil olarak da, Peygamberimiz (sav)'in Bedir harbinde öldürülen kâfirler için: "Ölüler kâfir dahi olsa açıkta kalmaz. Bu bizim dinimize yakışmaz" buyurdu. Her birisini sürükleyerek getirip bir kör kuyuya attılar. Peygamberimiz (sav) kuyunun başına gelip:

            – Ya ibn-i felân, ya ibn~i felân diyerek tek tek ya felânın oğlu felân, ya felân oğlu felân. Ben Allahu Teâlâ'yı, bana vaadettiği gibi buldum. Siz de benim sözüme inanmıyordunuz. Benim sözlerimin gerçek, doğru olduğunu şimdi anladınız. İş işten geçti değil mi? Şimdi bakın Allahu Teâlâ'ya itâat etmediğiniz için azabtasınız. Allahu Teâlâ'ya itâat etseydiniz, o itâatiniz sizi sevindirir miydi, sevindirmez miydi? Aynen sağ adam ile karşılıklı konuşur gibi konuştu. Hz. Ömer (ra):

            – Ya Resûlullah! Bunlar ölmüş, gitmiş, gövdesi parçalanmış, kafası kesilmiş. Sen ise sağ adamla konuşur gibi konuşuyorsun, deyince Peygamberimiz (sav):

            – Ya Ömer! Bunlar, hâli hayatta bizi nasıl görüyorlarsa şimdi de aynı görüyorlar. Sözlerimizi de dinliyorlar. Parçalanmış gövde (vücût) içinde rûh kuş gibidir. Yani kuşun kafesinin parçalanmasıyla, kuşa bir şey olmadığı gibi, bunlara da bir şey olmamıştır. İnsanı konuşturan gırtlak; düdük vazifesi görüyor. Dil makam çeviriyor. Nefes; onlara üfürüp yardım ediyor. İnsanı bunlar konuşturuyor. Ölüler ise üçünden de mahrumdur. Aynı sağlıklarında bizi dinledikleri gibi dinliyorlar. "Ölen öldü gitti, kabir talkini yok, çağırdığını duymaz" diyenler, Bâtıl mezheplilerin, bâtıl görüşlerin, bâtıl îtikatlarıdır. Bunlara karşı Ehl-i Sünnet Vel Cemâat Mezhebi, bu Hadîs-i Şerîfi ileri sürüyor. Ehl-i Sünnet îtikadına göre; kâbir ehli kâfir, münâfık, zındık, dinsiz her ne olursa olsun, yanına geleni, konuşulanları, söylenilen sözlerin hepsini duyar, görür, bilir.

            Peygamberimiz (sav):

            "Muhammed'in nefsi yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki; siz onların işittiğinden daha fazlasını işitir değilsiniz.

            Yani; Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; onların işitmesi, dinlemesi, anlaması sizinkinden fazlası var, eksiği yok, demektir. Öyle olunca aksini iddia etmek insanı Allah (cc)'a ve Resûlüne âsi eder.

 

            (Sûre-i Enfâl, Âyet 65)

            Meâl'i: Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi (kişi) bulunursa, (onlar) iki yüz kâfire gâlib gelirler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa, kâfir onlardan bine gâlib gelirler. Çünkü onlar, kavraması olmayan bir millettir.

 

            (Sûre-i Enfâl, Âyet 66)

            Meâl'i: Şimdi sizde (savaşa karşı) bir zaaf olduğunu bildiği için Allah sizden (yükü) hafifletti. O hâlde sizden sabırlı yüz (kişi) bulunursa, (onlardan) iki yüzüne gâlib gelir. Ve eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın izniyle (onlardan) iki bin (kişiye) gâlib gelirler. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

 

            Bedir harbinde ölen kâfirlerin onikisi bey olmak üzere, yetmiş askerdi. Yetmiş kişi de esir almışlardı. Diğerlerinin hepsi kaçmışlar, bazıları da yaralı idi. Bedir cenginde ölen müslümanların sayısı, şehitlerimiz on yedi kişi idi. Bu büyük bir zaferdi.

            Bedir cenginde alınan yetmiş esir hakkında Allah (cc) âyetle, ilhâmla bildirmeyip, rüyâda göstermeyince Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Peygamberimiz dördü müşâvere yaptılar. (Hz. Ali'nin yaşı küçük olduğundan fikrini almaya lüzum görülmedi.) Peygamberimiz sordu:

            – Ya Ebû Bekir! Esirleri ne yapalım? Hz. Ebû Bekir cevaben:

            – Akrabalarımızdır, belki müslüman olurlar. Çok ağır fidye(para) alıp bırakalım, dedi. Hz. Ömer'e soruldu. Hz. ömer:

            – Ya Resûlullah! Bırakırsak bize iyi demezler. Ya müslüman olsunlar ya da hepsini öldürelim! dedi. Hz. Osman'a soruldu. O da Hz. Ebû Bekir'in sözünü söyledi.

            – Çok para alalım, silahlanalım, kendileri fakir olur. Bizimle harp edemezler. Peygamberimiz çok düşündü. Allah'tan en ufak bir işâret gelmiyor. Hz. Ebû Bekir ile Hz. Osman'ın sözünü tasdik ettiler. Zenginlerden fidye alıp bıraktılar. Para ödeyemeyecek kadar fakir olanlar da Medineli on çocuğa okuma yazma öğrettiler, onları da öylece bıraktılar. Fakir olup, okuma yazma bilmeyenler de kendileriyle harp etmeyeceklerine dair söz verdiler. Onlarda böylece serbest bırakıldı. Cebrâil (as) geldi:

            – Siz, onlara acıdınız! Onlar zamanı gelince sizin evladınıza acımayacaklar, dedi. Arkasından bu âyet geldi.

 

            (Sûre-i Enfal, Âyet 68)

            Meâl'i: Ehl-i Bedir'in azâb olunmayacağına, ganaim (ganîmet) in bu ümmete helâl olacağına hükmü sabık-ı ilâhi olmayaydı şu aldığınız fidyeden dolayı pek büyük bir azab ile muazzep olacaktınız. Size yardım olaraktan Allah'ın yardımı yetmez mi? âyeti nazil oldu.

            Bu âyet okunduğu zaman Peygamberimizin, Hz. Ebû Bekir'in ve Hz. Osman'ın gözleri yaşarırdı. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in şehit olmaları, Hz. Ebû Bekir'in oğlunun çarmıha gerilip, güneşte gevredilip öldürülmelerinin başı buradan geliyor. Bu kıyamete kadar Ümmet-i Muhammed'e yapılacağını göstermekte, ibret ve ders vermektedir. Onların şehit düşmesinde cennette büyük makamlar, dereceler almaları var. O da ayrı meseledir.

 

*  *  *

 

            Alınan esirlerden birisi, Peygamberimiz (sav)'in damadıydı. Fidye olaraktan bilezikler verilince, Peygamberimizin kızına yaptığı altınlar tanındı. Hz. Ebû Bekir tarafından altınların pahası ödenip altınlar geri gönderildi. Bilâhare çok sonra Peygamberimizin yanına, O damadı geldi.

            – Ben, senin peygamberliğini kabul etmediğim, seni de sevmediğim için, senin kızını bırakıyorum. Yoksa kızından çok memnundum, dedi.

            Hz. Osman'a bir kız istiyorlardı. Kızın, Osman'a gönlü yoktu. Peygamberimiz buyurdu:

            – O kızdan çok iyisini Osman'a. Osman'dan çok iyisini, O kıza buldum, dedi. Sordular. Peygamberimiz (sav):

            – O kızdan iyisi benim kızım, Osman'a verdim. Osman'dan da iyisi benim. O kızı ben alacağım, buyurdu ve öyle yaptılar.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5797)

            Manâ'sı: Ağlama (Ey Osman) nefsim yedi kudretinde olana yemin olsun ki, benim yüz kızım olsa, (hepsi ölünceye kadar) biri öldüğünde diğerini veririm sana. İşte bu Cibril'dir, bana haber verdi. Allah, bana (ölen kızımın) kızkardeşini sana vermemi emretmiş. Mehrini  de  ölen  kız  kardeşinin  mehri gibi tayin etmemi (emretmiş).

 

 

 

         UHUD HARBİ

 

 

            (Sûre-i Â'li İmrân, Âyet 121)

            Meâl'i: Hani sen sabah erkenden, müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işiten ve görendir.

 

            Mekke'nin Beylerbeyi olan Ebû Süfyan bu harbe katılmamıştı. Ama kendisinin karısının kardeşi, babası gibi bir çok akrabaları, Hz. Ali ve Hz. Hamza tarafından öldürülmüştü. Bu harbin yapılmasına sebep olarak, Peygamberimizi gözönüne alıyorlardı. Buna çok içerleyen Hind Kadın kendisinin ve Mekke'nin içinden yüzlerce köleyi toplamış:

            – İçinizden herhangi biriniz Muhammed'i, Ali'yi, Hamza'yı hangisini öldürürseniz onu hür yapacağım. Yüz deve hediye vereceğim, kendisini bâkire bir kızla evlendireceğim, bütün masraf bana ait, demişti. Hind'in kölesi olan Vahşi bu iş için özel olarak hazırlanıyordu. Hz. Hamza harpte arkasına bakmazdı. Vahşi bunu biliyordu. Yani korktu arkasına bakıyor demesinler diye bakmazdı. Hz. Hamza'yı hayatı boyunca ne güreşte, ne harbte yenen olmadı. Tek başına arslan avına giden, yanına arkadaş almayan tek adam Hz. Hamza (ra) idi.

            Peygamberimiz (sav), Uhud cenginde:

            – Şehrin içinde harp olsun, demesi bazı genç sahâbelerin:

            – Korkmuyoruz ki şehirde harp edelim? Peygamberimiz(sav)'e harbe giderken, Âshâbtan birisi:

            – Biz bu harbi kazanacağız. Peygamberimiz (sav):

            – Ne biliyorsun? Ashâb:

            – Bedir cenginde az idik, kazandık, şimdi çoğuz daha çabuk kazanırız. Peygamberimiz (sav):

            – Bedir cenginde az idik, Allah'a yalvardık, Allah'ın yardımı ile kazandık. Şimdi çokluğumuza güveniyoruz, harbi kazanamayız, buyurdu.

            – Öyleyse, senin dediğin gibi olsun. Şehrin içinde harb edelim, dediler. Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            – Yeryüzünde hiçbir Peygamber, Allah için harbe çıkıp, Allah'tan emir almadan geri dönmemiştir. Harpte kaybedeceğini dahi bilse, şehirden çıkmadan olsaydı olurdu. Şimdi Allah'tan emir almadan geri dönmem, buyurmuştur.

 

            (Sûre-i Â'li İmrân, Âyet 122)

            Meâl'i: O vakit ki, sizden iki zümre dağılmaya kastetmişti. Hâlbuki onların muhafızı Cenâb-ı Allah'tır ve mü'minler ancak Allahu Teâlâ'ya tevekkül etmelidirler.

 

            Peygamberimiz (sav) harbe giderken; Peygamberimiz (sav) ile harp müttefiki olan gayri müslimler ve Peygamberimiz (sav)'e ümmet olmuş gibi görünen, biât eden münâfıklar mazuriyet gösterip; "Biz harbe katılmayacağız, evlerimiz kenarda. Karılarımız, çocuklarımız korkar"(1) diyerek Ashâb'tan ayrıldılar. Harbten vazgeçtiler. "Allahu Teâlâ'ya ancak müminler tevekkül eder. Harbten korkmaz, sonunu bekler, sebat eder, yılmaz, usanmaz" demektir.

            Peygamberimiz (sav) her emri Allah'tan alır, ona göre harb ederdi. Bunu idrak edemeyen genç müslümanların harbe iştahları çok idi. "Biz şehirden dışarıda harb edeceğiz", dediler. Harbin şehirden dışarıda edilmesine karar verildi. Sabah oldu. Bütün Ashâb, Peygamberimiz (sav)'in evinin önünde saf tutmuş, hepsi tek bir kalp gibi çarpıyordu. Peygamberimiz (sav) harb silâhını kuşanmış, zırhını giymiş tam teçhizat geliyordu. Bunu gören Ashâb'a, Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            – Ben, bir rüyâ gördüm. Rüyâmda kılıcımın sapına yakın yerden ağzı kırıldı.

            – Bu nedir? diye sordular, Peygamberimiz (sav):

            – Benim akrabalarımdan, en yakınlarımdan birisi şehit düşecek. Hz. Hamza (ra):

            – İnşallah o da ben olurum, demişti. Yine Peygamberimiz(sav) buyurdu:

            – Rüyâmda bir öküz boğazladılar. Ashâb:

            – Bu ne Ya Resûlullah? Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            – Benim Ashâbımdan bir çokları bu harbte boğazlanacak. Yine buyurdu:

            – Ellerimi sağlam bir zırhın içine soktum. Ashâb yine sordular:

            – Bu nedir, Ya Resûlullah? Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            – O zırh Medine şehridir. Onun içinde benim elim olacak. Medine şehrine düşman giremeyecek.(Sûre-i Ahzâb, Âyet 13.)

            Bir Velî harpte kaybedeceğini bilse, harbi kazanacağı yere gitmesinde hiç bir mahzur yoktur. Hâlbuki Peygamberimiz (sav) kaybedeceğini bile bile gitti.

 

*  *  *

 

            Yine Peygamberlerden evladına miras kalmaz, hazinenin tümü Peygamberin malıdır. Peygamberin malının tümü hazinenindir.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1577)

            Manâ'sı: Aişe (ra)'den:

            Nebî (sav)'in kadınları Osman'ı Ebû Bekir'e gönderip Allah'ın Resulü (sav)'e tahsis buyurduğu hurmalıklarda "sümün (sekizde bir) hisselerini" istediler. Ben de onları karşılayarak kendilerine:

            – Allah'tan sakınmaz mısınız? Nebî (sav):

            – Biz (Peygamberler camiâsının terikesine) varis olunmaz. Bizim bıraktığımız her mal sadakadır (mülkiyeti beytülmale ait vakıftır) derdi. Bu sözle Resûlullah kendisini kasdederek:

            – Ancak Muhammed'in ailesi bu mal (ın gelirin) den istifade edebilir buyurdu, dedim ve Nebi (sav)'in kadınlarının müracâatı, benim kendilerine vâki olan bu ihbarım üzerine sona erdi.

 

            Peygamberimiz (sav) vefat edince; Peygamberimiz (sav)'in aileleri Hz. Ebû Bekir (ra)'a, Hz. Osman (ra)'ı gönderip, Peygamberimiz (sav)'in malından miras haklarını istediler. Bu sırada Peygamberimiz (sav)'in Taif'teki bir hurma bahçesini iki yüz bin altına satmışlardı. "Bu paradan hakkımız olan sekizde birini istiyoruz." dediler. Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Osman (ra)'a:

            – Siz, Allah'tan sakınmaz mısınız? Peygamberimiz (sav), "Peygamberlerden evlatlarına, çocuklarına, karılarına miras kalmaz." buyurdu. Peygamberler mirası kendi sağlıklarında, kendi malı gibi harcayıp, istediğine hediye verebilir. Hazine kendinin öz malı sayılır. Peygamberden geride kalanlarına, evlatlarına ve ailelerine miras kalmaz. Hazineye, Beyt-ül mala kalır. Bu Peygamberlere has, bir kanun-i ilâhidir.

            Peygamber olmayan Padişahlar, Cihâr-ı Yârlar, bunlar Beyt-ül malı istediği kimseye, istediği gibi harcayamaz. O, Beyt-ül malındır, hazinenindir. Peygamberimizden sonra evlatlarına miras kalmaz. Ancak Peygamberimiz (sav)'in aileleri bir tek bu malın gelirinden kendi ihtiyacını temin edecek kadar istifade edebilir. Bilâl Babamın söylediği bir hadîste de:

            Hz. Fatıma Anamız aynı şekilde miras istedi. "Peygamberlerden evlatlarına miras kalmaz" deyince vazgeçti. Ashâb aralarında iki yüz bin altını tedarik ettiler. Çünkü üst üste zaferler kazanılıp, gayet çok ganîmet malı elde ediyorlardı. Bu sebepten bu parayı verme, Ashâb'a da dokunmadı. O, iki yüz bin altınla hurma bahçesini satın alıp, Hz. Fatıma (ra) ve evlatlarına yeniden verdiler.

            Evliyâ yine böyle değildir. Hazine devletindir, milletindir, kendi istediği şekilde harcayamaz. Kendisinin malı evladına miras kalabilir.

 

*  *  *

 

            Uhud cenginde, Vahşi devamlı Hz. Hamza'yı takip ediyordu. Peygamberimizin verdiği emri yerine getirmeyen müslümanlar Peygamberimizin "bekleyin" dediği dağı bırakmışlar:

            – Kâfir bozuldu kaçıyor, deyip kendileri de harbe katılmışlardı. (1)

            Uzaktan bunları takip eden Halid (ra) (Bu harpte müslüman olmamıştı.) pusudan kalkıp müslümanları arkadan vurdu. Bazı müslümanlar şaşkınlıkla birbirlerini öldürdüler. Hz. Hamza (ra), kâfirleri öldürerek ilerlerken, Vahşi bir taşın arkasına pusu kurmuş zamanını bekliyordu. Hz. Hamza (ra) kendine yaklaşınca hazırlandı, kendini geçip arkasını dönünce elindeki mızrağı atıp, Hz. Hamza (ra)'nın sırtına sapladı ve Hz. Hamza (ra) şehit düştü. Peygamberimiz (sav)'in ashâbı bozulmuş bir çokları kaçmıştı. Hind Kadın Hz. Hamza (ra)'nın karnını yarmış ciğerini çıkarmış, Peygamberimiz (sav)'in göreceği bir yerde Peygamberimize göstererek elindeki ciğeri çiğ çiğ yedi. Bunu gören Peygamberimiz(sav); "Allaha vaad olsun, elime bir fırsat geçerse Mekke'nin ileri gelen beylerinden yetmiş kişiyi keserim" buyurmuştu.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1585)

            Manâ'sı: Ubeydullah İbn-i Adiy İbn-i Hıyar'dan rivâyete göre Ubeydullah: (Hz. Hamza'nın katili) Vahşi'ye:

            – Bize Hamza'nın katlini anlatır mısın? diye sordu. O da:

            – Evet, (diyerek şöyle anlattı.) Hamza Bedir harbinde Tuayme İbn-i Adiy İbn-i Hıyar'ı öldürmüştü. Efendim olan Cübeyr İbn-i Mut'im bana:

            – Eğer amcam Tuayme'ye bedel Hamza'yı öldürürsen sen hürsün, dedi. Vahşi der ki:

            – Ayneyn yılı halk Medine'ye sefere çıkınca (Ayneyn Uhud dağı canibinde bir dağdır. Bununla Uhud arasında bir vadi vardır.) ben de halk ile beraber harbe çıktım. Harb nizamında sıralandığımızda (kureyş tarafından) Siba çıktı. Cenk edecek mübâriz istedi. Buna karşı Abdulmuttalib'in oğlu Hamza çıktı. Ey Siba, ey Ümmi Enmar kadının oğlu Allah'a ve Resûlullah'a muhalefet etmek mi istersin? dedi. Vahşi der ki:

            – Sonra Hamza Siba üzerine yürüdü. Herif dünkü gün gibi (yok) oldu. Vahşi (sözüne devam ederek) dedi ki:

            – Bu sırada ben Hamza'yı vurmak için bir taş arkasına gizlendim ve bana yaklaşınca harbemi (kısa mızrağımı) ona attım ve mızrağımı Hamza'nın kasığına yerleştirdim. Mızrak Hamza'nın ta iki oyluk üstünün arasından çıkmıştı. İşte bu mızrak Hamza'yı olduğu yere çökertti. (şehid oldu) Mekke'liler harbten dönerken ben de onlarla beraber geri döndüm ve Mekke'de İslam dini yayılıncaya kadar orada oturdum. (Mekke'nin fethi üzerine) Taif'e kaçıp gitmiştim. O sırada Taif'liler (toptan müslüman olduklarını arzetmek üzere) Resûlullah (sav)'e bir heyet gönderdiler. Bana da (korkma git) Resûlullah elçiyi ürkütmez, dediler. Ben de heyetle beraber yola çıktım. Ta Resûlullah (sav)'in huzuruna kadar vardım. Resûlullah beni görünce:

            – Sen Vahşi'misin? buyurdu. Ben:

            – Evet, dedim. Resûlullah iki defa:

            – Hamza'yı sen mi katletmiştin? buyurdu.

            – Bu iş size erişen vechile oldu, dedim. Resûlullah:

            – Yüzünü benden saklamaya gücün yeter mi? buyurdu. Vahşi dedi ki:

            – Ben de hemen huzurdan çıktım. Resûlullah vefat edip de (Ebû Bekir zamanında) Müseylemetü'l Kezzab çıkınca (kendi kendime) tam sırasıdır, muhakkak ben Müseyleme'ye karşı çıkarım. Umarım ki ben Müseyleme'yi tepelerim de bu hizmetimle Hamza'ya karşı irtikab ettiğim cinayeti karşılarım, dedim ve Müseyleme üzerine sevk olunan ordu ile hareket ettim. Bu muharebede gâlib, mağlub olan oldu. Birde ne göreyim yıkık bir duvarın karaltısında bir kişinin (Müseyleme'nin) durduğunu gördüm. Herif sanki esmer bir deve (benzi kül gibi) başının saçı dağınık bir halde. Vahşi der ki:

            – Hemen (Hamza'yı vurduğum) harbemi attım. Onun iki memesi arasına yerleştirdim. (Bir hâlde ki:) Harbem herifin ta iki küreği arasından çıktı. Bunun üzerine Ensâr'dan bir kişi maktule doğru koştu ve başına bir kılıç darbesi indirdi.

 

            Vahşi ile Hind Kadın kendilerini (tebdil edip) saklayıp, Hz. Ömer (ra)'in elinden tutup, müslüman olduktan sonra Peygamberimiz (sav)'in yanına gelmek istediler. Hind Kadın için "yüzünü yüzüme göstermeyin" diye buyurdu. Vahşi de, Peygamberimiz (sav)' in yanına gelince ona da "yüzünü benden sakla" demişti. Huzurumda durma git, demektir. O da gitti. Çünkü müslüman olmuşlardı. Müslüman olmazdan evvel Peygamberimiz (sav) on yedi kişiyi nerde görürseniz öldürün demişti. Bunun içinde Hind Kadın ile kölesi Vahşi de vardı. Müslüman olduğu için ölümden kurtuldular. Peygamberimiz (sav); bir müddet için huzurundan ayırdı, yanına koymadı. Bilâhare Hind Kadının kızını aldı. Bu kırgınlık da ortadan kalkmış oldu.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 8, Hadîs No: 1269)

            Manâ'sı: Berâ ibn-i Azib (ra)'dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

            Nebi (sav) Uhud (harbi) günü piyade (okçu asker)ler üzerine (ki bunlar elli kişi idiler) Abdullah ibn-i Zübeyr'i kumandan tayin etmişti de onlara hitaben:

            – (Ashâb'ım! Size gösterilen) şu yerinizden sakın ayrılmayınız! (Bizim harp saffından ayrıldığımızı, inhizâma uğradığımızı, yahut) biz (im öldürüldüğümüzü, atlarımız)ı kuşların kaptığını görseniz de size ben haber gönderinceye kadar (yerinizi bırakmayınız!) Yine siz bizim düşmanları hezimete uğratıp onları çiğnediğimizi görseniz de size ben haber gönderinceye kadar yerinizden ayrılmayınız! diye kât'i emretti.

            Bunu müteâkip (harp başladı ve ilk hamlede) müslümanlar müşrikleri hezimete uğrattılar. Râvî Berâ ibn-i Azib demiştir ki:

            – Va'llahi ben (o sırada düşman ordusundaki müşrik) kadınları gördüm ki, onlar elbiselerini toplamışlar; bacaklarındaki halhalları, baldırları görünerek (ya bozgun askeri teşci' için, yahut, kaçarak Uhud Dağına çıkmak için) sür'âtle koşuyorlardı. Müslümanların bu galebesi üzerine Abdullah ibn-i Zübeyr'in kumandasındaki piyade okçular birbirlerine:

            – Arkadaşlar, ganîmet, ganîmet! Cephedeki arkadaşlarınız düşmana galebe etti. Daha burada ne bekliyorsunuz? (Gidelim, biz de ganîmete konalım) dediler. Abdullah İbn-i Zübeyr bunlara karşı:

            – Arkadaşlar, Resûlullah (sav)'in size verdiği emri unuttunuz mu? dediyse de maiyeti:

            – Va'llahi arkadaşların yanına muhakkak gideceğiz, ganîmetten bize isâbet edeni elbette alacağız! deyi israr ettiler. Ve (memûr oldukları yeri bırakarak ordunun içine karıştılar.) Onlar varır varmaz yüzleri geldikleri tarafa çevrildi. Ve ordu (nun külli kuvvetleri) münhezim olarak (Medine'ye) yönel (erek ric'ate başla) dı. Bu meş'um vaziyet anında idi ki, Resûlullah askerin geri kalanlarını:

            – (Ey Allah'ın kulları, bana geliniz, Ey Allah'ın kulları bana geliniz; Ben Allah'ın Resûluyüm! Her kim geri döner de düşmana hücum ederse, ona cennet vardır, diye) çağırıyordu. O sırada Nebi (sav)'in yanında on iki kişiden başka kimse kalmamıştı. (ilâ âhir...)

 

            Uhud harbinde müslümanlar bozulup, Medine'ye kaçıp geldiler. Bir kısım müslümanlar harbe devam ediyorlardı. Esma bint-i Zemâ isminde bir kadın gelenlerden haber soruyordu. En önde gelene sordu. O da dedi ki:

            – Muhammed öldü, bizde kaçtık! Kadın:

            – Muhammed öldü ise sen neden ölmedin? Gelenler:

            – Git de bak, orada durulacağı mı var. Kadın Esma bint-i Zemâ silahlanarak ata biniyor. Tek başına harbe gidiyor. Atı dinç, kendi dinç diğerleri sabahtan ikindiye kadar harbetmiş; horoz döğüşü misâli iki taraf da yorulmuştu. Esma bint-i Zemâ'nın atı dinç olduğundan vurduğunu düşürüyor. Kaçtığından kurtuluyor. Ebû Süfyan bu kadını halletmeden olmaz. Bu kadın harp usulünü bilmez. Önden gidin arkadan çevirin, öyle yaptılar. Esma'yı mızrakla arkadan vurdular. Mızrağın ucu göğsünden çıktı. Peygamberimiz, kâfirlerin daha evvel harp için tuzak olarak kazılan ve üzeri belli olmayacak şekilde dalla örtülen kuyulardan bir kuyuya düşmüştü. Ebû Deccane ismindeki yaralı bir müslüman bütün mızrakların kuyuya atıldığını görünce Peygamberimize siper olabilmek için kuyunun üzerine kendini atıyor. Kuyunun açık kalan yerine mızrakların atıldığını gören, Esma bint-i Zemâ kendini attı. Orayı kapattı. Peygamberimiz kuyuya düşmeden evvel Peygamberimizin yanında yaralı olarak yatan Zübeyr ve Talha (ra), kâfirlerin, Peygamberimize kılıç vurduklarını görünce bunlar yaralı, Peygamberimiz de yaralandı. Peygamberimize kılıç gelirken birisi Peygamberimizin üzerine ayağını attı. Kılıç onun ayağını kesip Peygamberimize tesir etmedi. Diğeri Peygamberimize kılıç gelirken kolunu karşı tuttu. Kolunu kestirdi, Peygamberimize kılıç tesir etmedi.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1583)

            Manâ'sı: Enes İbn-i Mâlik (ra)'den rivâyete göre şöyle demiştir:

Uhud günü Nebî (sav)'in başı yarıldı da Resûlullah: Peygamberlerini yaralayan bir kavim nasıl necat bulur? di (ye Allahu Teâlâ'ya şikâyet et) ti. Bunun üzerine: Habîbim! Onlara âid muâmeleden seni ilgilendiren bir cihet yoktur (emir ancak Allah' ındır) meâlindeki âyet nâzil oldu.

 

*  *  *

 

            (Sûre-i Â'li İmran, Âyet, 128)

            Meâl'i: Senin için emirden bir şey yoktur, ya onları tevbe ettirsin veya onları muazzep kılsın, çünkü onlar zâlim kimselerdir.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No:  4027)

            Manâ'sı: Enes bin Malik (ra)'den:

Uhud günü (savaş) olunca Resûlullah (sav)'in rebaiye dişi kırıldı, başı yarıldı, kan (mübârek) yüzünün üzerinden akmaya başladı. Sonra o:

–          Bir Peygamber, kavmini Allah (yolun)a çağırırken yüzünü kana boyayan o kavim nasıl iflâh olur (azabtan kurtulur)? diyerek yüzünden kanı silmeye başladı. Sonra Allah (Azze ve Celle):

–          (Onları cezalandırmak veya af etmek hususunda) Senin elinde bir şey yoktur. Â'li İmran 128 meâlindeki âyeti indirdi.(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadis No: 1584: Sahîh-i Müslim, Cild 5, Hadis No: (1791) 104.)

 

            Peygamberimiz (sav) Uhud Cenginde yaralanınca; "Ya Rabbi! Bunlar nasıl iflâh olur? Peygamberlerini bu hale getirdiler." dedi. Sonunda ; Allahu Teâlâ, benim bu sözüm üzerine bunlara belâ verir korkusuyla, tekrar Ashâb'a: "Ya Rabbi! Bunlar bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlardı. Sen bunlara azab etme. Sen bunları affet, esirge" diye dua etti. Eğer o dua olmasaydı, Ashâb'ın başına büyük belâ gelirdi. Nitekim İmâm Hüseyin (ra)'e Kerbelâ'da sahip çıkmayınca şehit düştü. Allahu Teâlâ belâ için Mekke ve Medine'ye Haccâc-ı Zalim'i gönderdi. (Kitabımızda anlatılmıştır.)

            Peygamberimiz buyuruyor:

            Çok genç bir çocuk, benim yanımda yaralı idi. Sırtında ok şeleği vardı. Kendi yaralı olduğundan sırtındaki oku alamıyordu. Bana dedi ki:

            – Ya Resûlullah, sırtımdaki okları bana ver. Ben sırtındaki okları çekip ona verdim. Her ok atışında bir kâfiri düşürdü. Dokuz ok vardı. Dokuz kâfir öldürdü. Nihâyet ok bitti.

            Ashâb çok az kalmışlardı. Hz. Ali'yi Peygamberimiz, Medine'ye bekçi olarak bırakmıştı. O sırada Cebrâil (as), Peygamberimize geldi.

            – Ya Muhammed! Ali'yi çağır. Acaiplerin zuhur ettiğini göreceksin. Sıkıntılı zamanında onu, sana yardımcı bulursun dedi.

 

 

 

 

         NÂDÎ ALİ DUASI

 

 

            (Nâdî Aliyen mazharil acaip, tecid hü avnen leke finnevâip liy ilâllahi hâcetiy külli hemmin ve gammin seyenceliy bi Nübüvvetike ya Muhammed bi vilâyetike ya Aliyyü, ya Aliyyü, Ya Aliy edrikniy ve aleyye mahviliy.)

 

            Manâ'sı: Ali'ye çağır, acaiblerin zuhur ettiğini göreceksin. Senin sıkıntılı zamanında onu sana yardımcı bulacaksın. Benim Allahu Teâlâ'ya hacetim var. Bütün gam ve kederlerimin gitmesi için. Bunların hepsi senin nübüvvetinle, yâ Muhammed, senin velâyetinle (senin yapmanla, senin hürmetine) olacak. Yâ Ali, yâ Ali, yâ Ali beni idrâk et, benden tarafa dön.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 2553)

            Manâ'sı: Üç kişi (yardıma) koşmuştur: Mûsâ (as)'ya, Yûşe b. Nûn, İsâ (as)'ya Habîbünneccar, Muhammed (sav)'e Ebû Tâlib oğlu Ali.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 2183)

            Manâ'sı: Peygamberimiz (sav), Hz. Ali'yi kasdederek:

            – Allah'ım, ona yardım et, onun sebebiyle de yardım et, onu esirge ve onun sebebiyle de esirge. Ona yardım et, onun sebebiyle (halka) yardım et! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol Allah'ım! buyurdular.

 

            Peygamberimizin, Hz. Ali'ye "Ya Ali, beni idrâk et, benden tarafa dön" diye çağırmasıdır. Medine'de bekçi kalan hurma ağacının başında gözcü duran, Hz. Ali bu sesi duyarak hurma ağacından inip ata bindi. Yolda kaçıp gelen Ashâbı gördü.

            – Geri dönün neden harb etmiyorsunuz? dedi. Onlar:

            – Muhammed öldü. Biz de kaçtık, dediler. Hz. Ali:

            – Ölmedi sağdır. Ben şimdi sesini duydum. Geri dönün dedi. Kuşağını çıkarıp mızrağının başına dikti. Bu sizin bayrağınız olsun. Toplanın gelin, dedi ve kendisi atını sürdü. Peygamberimiz (sav)' in düştüğü kuyunun başında, çok kuvvetli muhârebe oluyordu. Hz. Ali (ra) hepsini dağıttı. Peygamberimizi sarp, çok yokuş, dik bir yere koydu. Çünkü kâfirlerin hücumu aralıksız devam ediyordu. Hz. Ali'nin elindeki kılıç kırılmıştı. Peygamberimiz kendi kılıcı olan Zülfikar'ı, Hz. Ali'ye verdi. Artık sarp yere gruplar hâlinde gelmiyorlar, tek tek geliyorlardı. Hz. Ali her geleni öldürüyordu. Kâfirler dağılmış kimse gelemez olmuştu.

 

            Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:

            Hadîs-i Şerîf:

            Manâ'sı: Ali'den başka fethedici yoktur. Zülfikâr'dan başka kılıç yoktur.(H. Muhammed Bilâl-i Nadirî Hz. vaaz bandından alınmıştır.)

 

            Çünkü bir tek Hz. Ali harp ediyor. Bir tek Zülfikâr harp ediyordu.

            Bilâl Babam buyurdu ki:

 

            İşte bu dîn böyle meydana geldi dedi.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh Cild 10, sayfa 186'da şöyle kaydedilmiştir.)

            "Resûl-ü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur:

            – Uhud bir dağdır, o bizi sever, biz de onu severiz."

            Uhud vak'ası; Kur'ân-ı Mübin'in Â'li İmrân sûresinde tasvir buyurulmuştur. İbn-i İshâk'a göre, Allahu Teâlâ Â'li İmrân sûresinden altmış Âyeti, Uhud muharebesi hakkında inzal buyurmuştur.

 

            (Sûre-i Â'li İmrân, Âyet 121)

            Meâl'i: Habibim (Uhud günü) gündüzün erken bir zamanında ailenin yanından ayrıldığından  ve (harb sahasına gelerek) mü'minleri kıtal için münasip yerlere yerleştirdiğin zamanı hatırla. Allah (söylenen her sözü) çok iyi işitir. Gönüllerden geçen hatıraları tamamiyle bilir.

 

            Peygamberimiz (sav)'e Allah'tan gelen emri Cebrâil (as) Peygamber Efendimiz (sav)'e bildirir, ona göre hareket ederdi. Cebrâil (as)'ın gelmediği zaman Allah'ın kalbine doğdurduğu ilhâmla hareket ederdi. Bunun ikisi gelmediği zaman rüya ile amel ederdi. Bunların hiç birisi ile b