HENDEK HARBİ

 

 

            On iki şair kâfir kabilelerine gider, şiir söyler milleti galeyana getirirlerdi. Peygamberimiz (sav) ile harp etmeleri için asker toplarlardı. "Muhammed geleli, evler yıkıldı. Muhammed geldi, canlar söküldü, Muhammed geldi kardeş kardeşe, evlad babaya düşman oldu. Evlerimiz harab olup, rahat ettiğimiz evlerimizi, bize zindan etti. Üç yüz altmış putumuzun hepsini inkâr etti. Lat, uzza, hebel putu aşkına Muhammed'le harp edin." diye şiir söylerlerdi. Bu on iki şair Ebû Cehil ve yandaşları beyler tarafından ödüllendirilirlerdi. Peygamberimiz (sav):

            – El kılıcı, bir kişiyi keser. Dil kılıcı, bin kişiyi keser. Yani bir şairin propagandası bin kişinin propagandası gibidir diye buyurdu. Bu şairlerin aşîretleri gezip kâfirleri galeyana getirip çok büyük bir kuvvetle geleceklerini haber alan Peygamberimiz (sav), Ashâb'ı toplayıp müşâvere yaptı. Harbe karşı tedbir almayı düşündü. En son bir sahâbeye:

            – Sen, acem sarayında hizmetçi olarak çok kaldın, sen de fikrini söyle? Acemliler harbçidirler. Çok büyük bir düşman karşısında kalırlarsa, ne gibi bir tedbir alırlardı. O Ashâb:

            – Ya bir kaleye sığınırlar, ya da şehrin etrafına hendek kazarlardı. Peygamberimiz (sav), hendek kazılmasını emretti.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1588)

            Manâ'sı: Cabir (ra)'den:

Hendek günü biz (Peygamber'in Ashâb-ı) istihkam kazarken bir ara çok sert bir yere rastgelmiştik. Bunun üzerine Ashâb Nebî (sav)'e geldiler:

            – Ya Resûlullah hendekte (taş parçası gibi) şöyle sert bir damar rastgeldi diye haber verdiler. Resûlullah:

            – Hele ben hendeğe ineyim (göreyim) buyurdu. Sonra Resûlullah karnına (açlıktan) bir taş parçası sarılmış olarak kalktı. Çünkü biz (hendek kazarken) üç gün yiyecek, içecek bir şey tatmamıştık. Resûlullah (hendeğe indi) ve sivri balyozu eline aldı. Bu kayaya vurmakla o sert kaya, en ince kum gibi dağıldı.

 

            Üç gün aç kalan, tokmağı eline alır da nasıl çalışır? diyecekler.

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Hastaya ye, iç diye zorlamayın. Çünkü onu Allah yedirir, içirir. (H. Muhammed Bilâl-i Nadirî Hz. vaaz bandından alınmıştır.)

            Ashâb-ı Kehf'i, Yûnus (as)'ı, Üzeyr (as)'ı uzun müddet Allahu Teâlâ yedirdi, içirdi. Peygamberimiz (sav)'i ve Ashâbını da Allahu Teâlâ yedirdi ve içirdi. Dilerse yedirmeden, içirmeden de yaşatır. Bunlar Peygamberimiz (sav)'in mucizesiydi. Evvelki saydıklarımız da Peygamberlerin mucizesi ve Ashâb-ı Kehf'in kerâmetidir.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 8, Hadîs No: 1199)

            Manâ'sı: Berâ (ibn-i Azib) (ra)'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur.

            – Azhâb günü (hendek kazılırken) Nebî (sav)'i gördüm ki o, toprak taşıyordu. Bir hâlde ki, toprak karnının beyazlığını örtmüştü. Ve o şöyle diyordu: "Ya Rabb! Sen bize hidâyet etmemiş olsaydın, bize doğruluğu göstermemiş, bize rahmet etmemiş olsaydın (biz şaşırırdık), bize tecâvüz eden kâfirler, bizim çekindiğimiz fitne ve fesadı bize ikâ etmek istediklerinde biz (im gönlümüz) e sabr-ü sebât ihsân et ve onlarla yüz yüze geldiğimizde ayaklarımızı yerinde tut (da bizi dağıtma ya Rabbi!).

 

            Hendek muharebesinde, Peygamberimiz (sav), Medine şehrinin dışına hendek kazdırmış idi. Kâfirler çoktu. Geldiler. Mekke'nin beyleri çok para ile kiraladıkları Amr ibn-i Abdut ismindeki pehlivan ile onun yanında getirdiği bir kaç kişiyi, on binlerce askere bedel sayıyorlardı. Hem de öyle idi. Amr ibn-i Abdut'un ismini duymayan kalmamış. Harp bilgisi, gücü ve kuvveti çok fazla idi. Amr ibn-i Abdut yanındaki beş adamı ile kırk arşınlık hendeği atlara atlattırıp, Medine'nin içine gelmişlerdi. Amr ibn-i Abdut meydana at sürüyor, çağırıyor:

            – Karşıma adam gönderin, diyor. Kimse karşısına çıkmağa cesaret edemiyor. En son:

            – "Ey Medine'liler! Ya karşıma çıkın, ya sizi saklandığınız evinizden çıkarır, zorla öldürürüm" Bir tek Hz. Ali, Peygamberimizin huzuruna gelmiş:

            – Ya Resûlullah! Sen bana müsâade et. Bu kâfirle ben harp edeceğim, diyordu.

            Peygamberimiz (sav) bu isteği reddetti. İki sefer Peygamberimize geldi:

            – Ya Resûlullah! Sen bana müsâade et. Peygamberimiz (sav) dedi ki:

            – Ya Ali! Bu bildiğin gibi değildir, çok güçlüdür. Seni kaybetmek istemem, buyurdu. Hz. Ali (ra)'nin üçüncü defa gelmesinde Peygamberimiz (sav) kendi eliyle kendi kılıcını Hz. Ali'nin beline, kendi kalkanını koluna bağladı. Ellerini havaya kaldırdı:

            – Ya Rabb'i! Amcam oğlu Ali'yi, sana emânet ediyorum. Bunu sen koru, buna sen yardım et, diyerek dua etti ve gönderdi. Hz. Ali o zamanda çocuk yaşta idi. İlk defa böylesi güçlü bir kâfirle karşılaşmıştı. Amr ibn-i Abdut:

            – Sen bir çocuksun. Senden başka hiç bir kimse kalmadı mı ki seni gönderdiler. Ağzın süt kokuyor, diye alay etti. Hz. Ali:

            – Burası er meydanıdır. Ben, seni öldürmek için geliyorum. Sonunda çocuktu, bilmedim gafil avlandım, deme. Elinden gelenin hepsini sarfet. Hz. Ali'ye:

            – Öyleyse hamle yap. Hz. Ali:

            – Sen atlısın, ben yayayım attan in. Amr ibn-i Abdut attan aşağı indi. Hz. Ali:

            – Bizde ilk hamleyi kâfir yapar. İlk defa senin vurman lazım. Amr ibn-i Abdut:

            – Ben hamle yaparsam, sana bir şey kalmaz, diyordu. En sonunda Amr ibn-i Abdut kılıcı çekip Hz. Ali'ye vurdu. Hz. Ali yine ayakta hiç bir ziyan gelmemişti. Hamle sırası Hz. Ali'ye gelmiş, Hz. Ali, Amr ibn-i Abdut'a hamle yaptı vurdu, Amr ibn-i Abdut'un elindeki kılıç fırladı gitti, kalkanı parçalandı, kendisi yuvarlandı. Hz. Ali:

            – Kalk ayağa! Kılıcını al vur, diyordu. Amr ibn-i Abdut ömründe böyle bir hamle görmemişti. Kuvvetiyle yenemeyeceğini anlayan kâfir, Hz. Ali'nin tecrübesizliğinden yararlanmak istedi. Eline kılıcını almış ileri geri gidip geliyor. Hz. Ali'yi sağa sola çekiyor. İkisi birbirinin gözüne baktığı için, yere bakmak yoktu. Bir çukur yer vardı. Maksadı Hz. Ali'yi oraya bastırıp düşürmekti ve nihâyet öyle de oldu. Hz. Ali ayağı çukura gidince yıkılmıştı. Bunu fırsat bilen Amr ibn-i Abdut, Hz. Ali yerde iken hamlesini yaptı. Hz. Ali tam savunmayı yapamamıştı. Hem kalkanını, hem kılıcını ikisini birden karşı tutmuştu. Hz. Ali'nin başındaki miğfer, kolundaki kalkan ikisi de parçalanmıştı. Başı yaralanmıştı. Ayağa kalktı. Ashâb, Peygamberimiz (sav)'e Hz. Ali'nin yaralandığını söylediler. Peygamberimiz (sav) secdeye kapandı, yalvardı.

 

            Bilâl Babam diyor ki:

            – "Hz. Ali'nin yenilmediği de, kuvveti de Peygamberimizin duasındandı. Çünkü o dua, Allah yanında kabul oldu. O dua her şeyi değiştirdi."

            Hz. Ali ve Amr ibn-i Abdut ikisi de ayaktaydı. Hz. Ali:

            – Senin için hiç yenilmez, çok mert diyorlardı. Ben, sen yerde yatarken kılıçsızdır diye sana vurmadım, ayağa kaldırdım. Sen, benim yere yıkılmamı fırsat bilip bana vurdun. Bundan sonra bende aynısını yapacağım, dedi ve kılıçla vurdu. Amr ibn-i Abdut' un hem kalkanı, hem miğferi parçalanmıştı. Başına isabet eden kılıç başını ve gövdesini ikiye ayırmıştı. Amr ibn-i Abdut'un adamları korkusundan, atlarına hendeği atlattırıp kaçtılar. Demek oluyor ki, Hz. Ali'nin hâlleri, o yiğitliği, o cesareti duayla olmuştur. Şimdi de yine aynıdır. Allah (cc) dilediği kimseye yardım eder, zaferi kazandırır.

 

*  *  *

 

            Yine Amr-ı Madi Kerb ile Hz. Ali karşılaşmıştı. Amr-ı Madi Kerb çok iri cüsseliydi. İriliği nisbetinde kuvveti de çok fazlaydı. Şöyle ki; en büyük insanlar bile Arm-ı  Madi Kerb'in yanında ufak bir çocuk gibi kalırdı. Bir öğünde, bir deveyi bir oturmada yer kalkardı. Kendisinin kılıcı, ölen bir adamın karnının üzerine konursa kılıç kendi ağırlığı ile insanı ikiye bölerdi. Yani sadece Amr-ı Madi Kerb'in kılıcının ağırlığı, Hz. Ali'nin ağırlığından bir kaç misli daha fazla idi. Yine iki kaşının arası bir karış idi. Bunun için yenilmesine imkân yoktu. Hz. Ali ile karşılıklı birbirlerine hamleler devam etti. Hz. Ali'ye bir hâl gelip, Amr-ı Madi Kerb'i kaldırıp yere vurdu. Hz. Ali, Amr-ı Madi Kerb'e:

            – Müslüman ol, dedi ve Amr-ı Madi Kerb kabul etti. Şehâdet kelimesi getirip müslüman olmuştu. Amr-ı Madi Kerb, Peygamberimiz(sav)'e:

            – Ben, kılıcı Ali'ye vurduğum zaman beyaz bir kuş, Ali'nin üzerine kanadını geriyordu. O kuş neydi? Peygamberimiz (sav):

            – O kuş dediğin Cebrâil (as)'di. Amr-ı Madi Kerb:

            – Ne kadar hızlı vurdumsa bir tüyünü dahi kestiremedim. Peygamberimiz (sav):

            – Sen, onu kestiremezsin, demişti. Yine Peygamberimiz(sav):

            – Bir deveyi bir oturuşta yediğini söylediler. Ben bir deve kestim. Onu yiyebilir misin? Amr-ı Madi Kerb, devenin hepsini yedi. Peygamberimiz (sav):

            – Doydun mu? dedi. Amr-ı Madi Kerb:

            – Ali, beni çok fazla yormuş, çok acıkmışım, doymadım, diye cevap verdi.

 

*  *  *

 

            Hendek muharebesinde küçük bir kabile olan Beni Kurayza, Mekkeli müşriklerle harb müttefiki olmuşlardı. Hendek kazılırken kazma, kürek gibi hendek kazacak şeylerin çoğunu bu kabile vermişti. Hendeğin kazılmasına da bedenen, fiilen el emeği ile yardımcı olmuşlardı. Hendeğin dışı kâfirlerle çevrilince bu kabile müslümanlardan ayrılıp, Mekkelilerle birleşmişlerdi. Peygamberimiz (sav)'in Ashâbından Sa'd İbn-i Muaz bu kabile reisleri ile çok iyi konuşurdu. Bu zat dayanamayıp, hendeğin kenarına geldi. Beni Kurayza kabilesinin reisleri ile konuşmak için hendeğin karşı tarafına gelmelerini söyledi. Biraz sonra kabile reisleri geldiler. Sa'd İbn-i Muaz dedi ki:

            – Siz, bizimle idiniz size ne oldu? Niçin onlardan tarafa geçtiniz? Onlar:

            – Sizin yaşama imkânınız kalmadı. Biz de sizin ateşinize neden yanalım. Biz yaşamak istiyoruz. Siz öleceksiniz. Onun için ayrıldık. Sa'd İbn-i Muaz:

            – Eğer biz kazanırsak, Allah'a yemin ederim ki, sizin hiç birinizi affetmeyeceğim. Bizim de kazanacağımızı Peygamberimiz(sav) söyledi. Biz kazanırsak sizi o zaman affetmem. Onun için şimdiden bizim tarafımıza geçin. Karşıdaki Kabile beyleri gülüştüler.

            – Neden hendekten dışarı çıkamıyorsunuz. Hepiniz ya harble, ya açlıktan öleceksiniz. Yine Sa'd İbn-i Muaz:

            – Biz kazanırsak sizin hiç birinizin mazeretinizi kabul etmem, hepinizi öldürürüm, dedi. Onlar yine gülüştüler, ayrıldılar.

            Hendek muharebesi zaferinin kazanılması şöyle olmuştu. Allahu Teâlâ çok kuvvetli bir rüzgâr estirdi. Rüzgâr atları insanlara, insanları atlara çarpmaya başladı. Medine'liler, şehrin içinde oldukları için herkes evinin içine girdi. Kâfirlerin bir çokları yaralandı. Kalanlar da kaçtılar. Böylelikle zafer kazanılmış oldu. Hendek harbinin uzamasında müslümanlar çok aç kalmışlardı. Bunda da Peygamberimiz (sav)'in mucizâtının görülmesine sebep oldu. Bir gün aç kalmışlar, şehir halkı Peygamberimiz (sav)'e geldiler. Şikâyet ettiler:

            – Yiyecek bir şey kalmadı, dediler. Peygamberimiz (sav):

            – Hiç kimsede yiyecek yok mu? diye buyurdu. Yalnız bir kişide bir avuç  veya bir külek kadar hurma buldular. Peygamberimiz (sav) bu hurmayı bir yere döktü. Üzerine mübârek hırkasını örttü.

            – Hiç kimse hırkayı kaldırmasın. Elinizle hırkanın altındaki hurmayı çekin diye buyurdu. Bir şehrin halkı elleriyle hurmayı çekip çuvallara doldurdu. Hem yediler, hem de evlerine götürdüler. Yine bir gün millet şikâyetçi oldular:

            – Her zaman hurma, tatlı yiye yiye, yiyemez olduk. O sırada Peygamberimiz (sav)'i evine davet etmek için bir Ashâb gelmişti. Peygamberimiz (sav):

            – Beni mi davet edeceksin, hepimizi mi? Adam utandığından, yalnız seni davet ediyorum diyemedi.

            – Hepinizi davet ediyorum, dedi. Adam evine geldi. Meseleyi karısına anlattı: Karısı:

            – İlk teklifi sen mi yaptın, yoksa kendisi mi? Adam:

            – Teklifi ben yapmadım, kendi yaptı deyince:

            – Öyleyse kuzunun etini kendisi şehir halkına yetiştirir. Sen onun için kaygı etme. Peygamberimiz (sav) ve bütün Medine halkı davete gelmişlerdi. Peygamberimiz (sav):

            – Yemeği kepçe ile ben koyup dağıtacağım, dedi. Kepçe ile tabaklara kendisi koydu. Bir şehir halkı o kuzunun etini yediler, bitiremediler. Herkes bol bol yeyip, evine götürdükten sonra en son Peygamberimiz (sav) yedi.

            İşte Hendek muharebesinde müslümanların sıkılmaları, aç kalmaları Peygamberimiz (sav)'in bu gibi mucizâtının zuhur etmesine sebep olmuştur. Allahu Teâlâ harb ettiriyor, müslümanları sıkıyor, aç bırakıyor, herkes ümidini kestikten sonra Peygamberimiz (sav)'den mucizât görülüyor. Hendek kazılırken yine mucizesi var. Peygamberimiz (sav) büyüklüğünü, Allah'ın yardımını anlatmak için bu hâdiseleri Allahu Teâlâ çıkartıyor. Çünkü dördüncü mutmainne makamı gözü ile görmeden olmaz. Kur'ân-ı Kerim'de İbrâhim (as) kendinden isteyince gözü ile gösterdi. (Kitabımızda açıklanmıştır.) Allahu Teâlâ o hâdisenin zeminini hazırlayıp Ashâb'ın kalbini mutmain ediyor. Hakîki şeyhte de dertliler devâ bulur, hastalar şifâ bulur, onun okumasıyla müşkül işler hallolur. Müridler görür, kalpleri mutmain olur. Şeyhte böyle bir şeyler olmazsa, bunu da gözü ile görmezse mutmain olmaz. Tasavvuf kitaplarına bakınca bunun binlerce misali, örneği şeyhlerle, müridler arasında olmuştur. Allahu Teâlâ'dan büyük bir imtihandı.

 

            (Sûre-i Ahzâb, Âyet 26)

            Meâl'i: Ve ehli kitaptan olup da onlara müzaherette bulunanları kal'alarından indirdi ve kalblerine korku düşürdü. Bir tâifeyi öldürüyordunuz, bir tâifeyi de esir alıyordunuz.

 

            (Sûre-i Ahzâb, Âyet 27)

            Meâl'i: Ve sizi onların yerlerine ve yurtlarına ve mallarına ve daha kendisine ayak basmadığınız bir yere varis kıldı ve Allahu Teâlâ her şey üzerine tamamiyle kadir bulunmaktadır.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1591)

            Manâ'sı: Ebû Saidi'l Hudri (ra)den:

Kureyza halkı Sa'd İbn-i Muaz'ın hükmüne boğun eğdi ve Nebî (sav) Sa'd'a haber gönderdi. Sa'd bir merkeb üzerinde geldi. Mescide yaklaşınca Resûlullah Ensâr'a:

            – Haydi ulunuza ayağa kalkınız (istikbâl edip indiriniz). Sonra Resûlullah Sa'd'a:

            – Şunlar (beni Kureyza) senin hükmüne razı oldular, buyurdu. Sa'd'da:

            – Bunların harb edenleri öldürülür, kadınları ve çocukları da esir edilmelidir, dedi. Bunun üzerine Resûlullah:

            – Ey Sa'd, Aziz ve Celil olan Allah'ın hükmüne uygun hükmettin, buyurdu. Râvi (Hükmu'llah yerinde) çok defa Hükmü'l Melik diye rivâyet etmiştir.

 

            Hendek muharebesi kazanılınca Benî Kurayza kabilesinin beylerinden seksen kişiyi tutuklayıp Peygamberimiz (sav) in yanına getirdiler. Çünkü onlar oranın yerlisi olduğu için kaçmamışlardı. Bunlar Peygamberimiz (sav)'in huzurunda aman dilediler. Peygamberimiz (sav):

            – Benim sizinle hiç bir şartım yok. Sizinle şartı olan, yemin eden Sa'd İbn-i Muaz'a gidin onu razı edin, dedi. Sa'd İbn-i Muaz(ra) evinde çok ağır hasta yatıyordu. O zâta:

            – Resûlullah, esirleri sana havâle etti. Öldürsen de affetsen de sen yapacaksın. Senin yeminin olduğu için, dediler.

            Sa'd İbn-i Muaz (ra)'ın beyaz iri bir merkebi vardı.

            – Beni bu merkebin sırtına yorganımla sarın, onların yanına götürün, dedi. Merkebe sardılar, yanlarından tuttular, esirlerin yanlarına götürdüler. Sa'd İbn-i Muaz, esirlere dönerek:

            – Ben, size demedim mi biz kazanacağız. Biz kazanırsak sizi affetmem. Şimdiden bizimle beraber olun sonra size acımam, hepinizi öldürürüm, diye yemin etmedim mi? Onlar:

            – Evet, oldu ama sen yine de bizi affet, dediler. Sa'd İbn-i Muaz hepsinin başının kesilmesini emretti. Peygamberimiz (sav) reyini ona verdiği için onun sözü Peygamberimiz (sav)'in sözü sayılıyordu. Hepsinin başını kestiler. Sa'd İbn-i Muaz evinde çok yaşamadı. Vefât etti.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 158)

            Manâ'sı:  Cabir (ra) dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah(sav) şöyle buyurdu: Rahman'ın arşı, Sa'd b. Muaz'ın ölümü için titredi.

 

            Peygamberimiz (sav) esirlerden öldürtmedi. Bunu Peygamberimiz (sav)'e karşı bir suç işlemiş gibi gösterenler yanlıştır. Bu hususta:

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1589)

            Manâ'sı: Süleyman İbn-i Surad (ra) den Ahzâb günü (Arab kabîleleri vatandan def'edildikten sonra) Nebî (sav):

(Artık bundan böyle) biz, müşriklere karşı (tecavüzî) harb edeceğiz. Onlar bize harb edemeyecekler, (biz onlara doğru yürüyeceğiz) buyurdu. Râvi Süleyman İbn-i Surad, bunu kulağımla işittim demiştir.

 

*  *  *

 

            Hendek Muharebesinde, Peygamberimiz (sav):

            – Allah (cc)'ın yardımı var. Allah, bizimle beraber korkmayın, derdi. Yani en cesaretlisi Peygamberimiz (sav)'di. Müslümanlar hendek muharebesinde çok sıkılmışlardı. Peygamberimiz (sav)'in yanına gelip:

            – Ya Resûlullah meta nasrullah.

            Allah (cc)'ın yardımı var diyorsun Allah'ın yardımı ne zaman bizim sabrımız kalmadı, derlerdi.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 214)

            Meâl'i: (Ey Müminler) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla imân edenler nihâyet(Allah'ın yardımı ne zaman gelecek) dediler. İşte o zaman (onlara), şüphesiz Allah'ın yardımı yakın (denildi).

 

            (Sûre-i Ahzâb, Âyet 9)

            Meâl'i: Ey imân edenler, Allah'ın üzerinize olan nimetini yad ediniz. O vakit ki size düşmanlarınız tarafından ordular gelmiştir. Biz de onların üzerlerine hemen bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik ve Allah ne yapar olduğunuzu görüyordu.

 

            (Sûre-i Ahzâb, Âyet 10)

            Meâl'i: O vakit ki, size hem üstünüzden gelmişlerdi hem de aşağı tarafınızdan ve o vakit ki, gözler kaymış ve yürekler gırtlaklara kavuşmuştu ve Allah'a türlü türlü zanlar ile zanda bulunuyordunuz.

 

            (Sûre-i Ahzâb, Âyet 11)

            Meâl'i: İşte orada müminler imtihana tutulmuşlardı ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.

 

            Bu âyet, "sizden evvelkilerin başından, geçen sizinde başınızdan gelip geçmedikçe cennete mi girerim zannediyorsunuz."(Sûre-i Bakara, Âyet 214.) Yani hendek muharebesinde çok aç kalıp, çok sıkılmışlar, her şeyden ümitlerini kesmişlerdi. Peygamberimiz (sav)'e gelip:

            – Allah'ın nusratı ne zaman gelecek diyorlardı. Herkesin ümidi kesilmiş. Yazan zât der ki:

            – "Hatta zülzilû akdameküm". O kadar sıkıldılar ki, hatta müslümanlıktan ayakları kayma derecesine geldi. Bu âyet, hendek harbinden evvelki Peygamberlerin ümmetleri de aynı sıkıntıyı çekmişlerdi. Peygamberimiz (sav)'e bu âyetin gelmesi "Onlar, sonunda sabrettiler, kurtuldular. Siz de kurtulacaksınız, kazanacaksınız." buyrulmuştur.

 

 

 

 

         HADİBİYE ANTLAŞMASI

 

 Aşere-i Mübeşşere,  ilk biat edenler

            Medine-i Münevvere'de Peygamberimiz (sav) bir rüyâ gördü ve Ashâbına anlattı.

            – Ben, bir rüyâ gördüm. Rüyâmda biz, Kâbe'ye gittik. Tavaf ettik. Kurbanlarımızı kestik. Hazırlanın Kâbe'ye gideceğiz. Yalnız silâhsız olarak gideceğiz, buyurdu. Silâhsız olarak yola çıktılar. Hadibiye mevkiine geldiler. Hz. Osman (ra)'ın Kureyşlilerden akrabası var, onu öldürmezler diye elçi olarak gönderildi. Hiç kimsede silâh yoktu. O sırada Hz. Osman'ın şehid edildiği haberi geldi. Peygamberimiz (sav), Hz. Osman (ra)'ın şehid edildiği haberini duyunca bir ağacın altına geldi.

            – Harb edeceğim. Allah için benim elimden tutun, biât edin, dedi. Hiç kimsede silah olmadığı için bu söz, Ashâb arasında çok büyük etki yaptı. Aslında Allahu Teâlâ'nın, hâlis müminlerini bir sınaması (imtihânı) idi. Silâhsız harp etmeye hiç kimse cesaret edemiyordu. Münâfıklar develerin arkasına saklandılar. Müslümanlar yemin edip biât edebilmek için tereddüt içinde idiler. Çünkü silâhsız harbe gidilmez. Peygamberimiz (sav) tekrar:

            – Gelin, Allah için benim elimden tutun, biât edin! Harbe gideceğim, dedi. Müslümanlardan bazıları gelip biât etmeye başladı. Amma silahsız oldukları için çok tereddütlü idiler. Biât edenlerin sayısı on'u buldu. Peygamberimiz (sav):

            – Gelin, Allah için elimden tutun, biât edin, diye çağırıyor. Kendinde bir müteessirlik var. (Sayıları dört ile altı olacak) Kadınlar geldiler. Onlar da Peygamberimiz (sav)'in elinden tutup biât ettiler.

            – Ya Resûlullah! Malımızla, canımızla, kanımızın son damlasına kadar senin öl dediğin yerde, Allah için öleceğiz, dediler. Böylece Peygamberimiz (sav)'in elinden tutup onlarda ahd-ü yemin ettiler. Onlarda böylelikle biât etmiş oldular. Peygamberimiz (sav) çok memnun oldu. Sordular:

            – Ya Resûlullah! Bu kadınlar elinden tutup biât edince çok sevindin. Sebebi nedir? Buyurdu ki:

            – Bunlar kıyâmete kadar gelecek bütün kadınlara kefil oldular. Eğer bunlar, benim elimden tutup biât etmeselerdi; benim ashâbımdan ve ümmetimden, kadınlardan elden tutup biât edenler olmasaydı, kıyâmete kadar harblerde erkeklerin yanında kadınlardan Allah için harb eden olmazdı. Bunlar, onlara kefil oldular. Ona seviniyorum, dedi. Erkek, on kişi biât etti. Başka eden yok. O sırada Hz. Osman'ın şehit edilmediği, sağ olarak geldiği haberi alındı. O elinden tutup biât edenler hakkında âyet nazil oldu. Yalnız on erkeği söylerler. Hâlbuki Âyette sayı belirtmiyor. Bu âyet kadınları da içine alıyor. (Sûre-i Mümtehin Âyet 12'de) tamamen kadınların biât etmelerini söylüyor.

 

            (Sûre-i Fetih, Âyet 10)

            Meâl'i: Muhakkak ki, sana biât edenler ancak Allah'a biât etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfât verecektir.

 

            Onlar, senin elinden tutup biât ettikleri zaman, onların elinin üzerinde Allah'ın eli vardı. Ondan sonra müslüman olan herkes o biâti Peygamberimiz (sav) vefat edinceye kadar yaptı. Arabçada (Aşr: 10) olduğu için bunlara (Aşere-i Mübeşşere) denildi. Allahu Teâlâ'nın büyük bir imtihanıydı. Kadınların biâtı bir de Mekke fethinde müslüman olan kadınlar, Peygamberimiz (sav)'e vekaleten Hz. Ömer (ra)'in elinden tutup biât ettiler. Daha sonra kadınların elinden tutmaması için Peygamberimiz (sav)'e Allahu Teâlâ bir leğen suya elini koy karıştır. Kadınlarda aynısını yapsın, biât etmiş sayılır, diye biât hakkında âyet geldi;

 

            (Sûre-i Mümtehin, Âyet 12)

            Meâl'i: Ey Peygamber, inanmış kadınlar Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biât etmeye geldikleri zaman biâtlarını kabul et. Ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

 

            Bazı kimseler, Peygamberimiz (sav)'in elinden kadınların tutmadığını, onların biât etmediklerini söylerler. Daha evvel Peygamberimiz (sav)'in elinden kadınlar tutmadılarsa bu âyet neyi yasaklıyor? Birçok âyetler evvelce olan bir şeyi yasaklıyor. Yeniden emrediyor. Bu da Peygamberimiz (sav)'in elden tutup biât verdiğini yasaklıyor. "Bir leğen suya elini koy, karıştır. Onlar da ellerini koyup karıştırsın" emri geliyor.

            Misâl: "Sarhoş olarak namaza durmayın" âyeti gelince, sarhoş olarak namaza durmak yasaklandı. Daha evvel sarhoş olarak namaza duruyorlardı. Onu yasakladı. İkinci bir âyet: "İçkiyi hiç içmeyin". Bu sefer damlası da yasaklandı. Bu ayetlerde kadınların elinden tutup biât etmeleri yasaklanıyor, demek ki daha evvel elden tutup biât vermiş ki, o yasaklanıyor. "Kesinlikle Peygamberimiz(sav) kadınların elinden tutup biât vermedi" derler, ise de bu yanlıştır. Çünkü herkes kadınların elinden tutup biât vereceklerdi. sünnettir, diyeceklerdi. Cenab-ı Hakk-teâlâ Hz. bunu bildiği için önledi. Onun için kadınlar elden tutup biât etmez. Kadının elinden tutup biât verilmez. Peygamberimiz (sav)'e Allahu Teâlâ kadınların daha evvel yaptıkları altı tane en büyük günâhı kebâiri sayıyor. Onları yapmayacaklarına söz verirlerse biâtlarını kabul et, ben bağışları, esirgerim, diye vaad ediyor. Benim hocamda kadınlar tarîkata giremez. Daha cahilse ilmi olmayan tarîkata giremez, diyor. Allahu Teâlâ'nın buyurduğunun ne kadar aksi, bu günâhları işleyen tevbe ederse o da tarîkata girebilir. Çünkü Allahu Teâlâ affedeceğini vaad ediyor.

 

*  *  *

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 8, Hadis No: 1158)

            Manâ'sı: Berâ İbn-i Azib (ra)'den:

            Nebî (sav) (altıncı sene-i Hicriyenin) Zilkâ'da (ayı) içinde umre etmek istemişti de (sefer etmişti. Fakat) Mekke müşrikleri Resûlullah'ı Mekke'ye bırakmaktan imtina etmişlerdi. Nihâyet Resûlullah Mekkelilerle (sene-i atiyede) üç gün Mekke'de kalmak üzere (Hadiybiye) de bir sulh akdetti. Musalehaname (muâhede) yazdıkları sırada müslümanlar, (Ali İbn-i Ebû Tâlib (ra) yediyle):

            – Bu kitabe, Muhammed Resûlullah'ın mucebince sulh olduğu maddeleri muhtevidir, unvanını yazmışlardı. Müşrik murahhasları Resûl-i Ekrem'e:

            – Biz senin risâletini ikrâr etmiş değiliz ki, biz senin Resûlullah olduğunu bilmiş ve tasdik etmiş olsaydık seni (Mekke'ye girmekten) men etmezdik. Şu kadar ki, sen Muhammed İbn-i Abdi'llah'sın dediler. Resûlullah bunlara cevaben:

            – (Siz beni tekzib etseniz de vallahi) ben, Resûlullah'ım, Muhammed İbn-i Abdi'llah'ım, dedi. Bundan sonra Ali'ye:

            – Resûlullah lafzını sil buyurdu. Ali:

            – Hayır, vallahi ben, senin (Resûlullah unvânını) katiyyen silemem, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sav) kitabı aldı ve:

            – Bu kitab Muhammed İbn-i Abdi'llah'ın, mucibince sulh olduğu şu maddeleri muhtevidir, diye yaz(dır)dı:

            1. Mekke'ye silâh sokmayacak, yalnız mahfazası içinde getirilebilecektir.

            2. Mekke'lilerden bir(er) kişi Muhammed'e tâbi olmak isterse Mekke'den çıkarak Mediye'ye gidemiyecektir. Muhammed' in Ashâbından birisi Mekke'de kalmak isterse, bunun da Mekke' de ikâmeti men edilmeyecektir.

            (ferdası sene) Ertesi sene Resûlullah Mekke'ye dahil oldu. Muayyen üç gün geç(meğe yaklaş)ınca Mekke müşrikleri Ali'ye gelerek:

            – Muâhede müddeti geçti. Artık Peygamberine söyle de Mekke'den çıksın, dediler. Nebî (sav)'de (Ashâbiyle birlikte) Mekke'den çıktı. ilâ âhir...

 

            (Sahih-i Müslim, Cild 5, Hadîs No: 1784 (93))

            Manâ'sı: Hammad İbn-i Seleme, Sabit'ten, o da Enes (ra)' den:

Kureyş Peygamberimiz (sav) ile sulh anlaşması yaptı. Kureyş heyeti içinde Suheyl İbn Amr da vardı. Peygamberimiz (sav) Ali(ra)'a:

            – Yaz. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM buyurdu. Suheyl:

            – Biz BİSMİKE'LLAHUMME'yi biliyoruz, BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM' i bilmiyoruz. Binâenaleyh bizim tanımakta olduğumuz BİSMİKE'LLAHUMME yaz dedi. Peygamberimiz (sav):

            – Yaz, ALLAH'IN RASÛLU MUHAMMED'den buyurdu. Suheyl ve arkadaşları:

            – Eğer biz senin ALLAH'IN RASUL'u olduğunu bilmiş olsaydık, mutlaka sana tâbi olurduk. Lâkin kendi ismini ve babanın ismini yaz, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav):

            – Haydi Muhammed ibn-i Abdi'llah'dan yaz buyurdu. Onlar Peygamberimiz (sav)'e şu şartı teklif ettiler:

            – Sizden her kim bize gelirse biz onu iade etmeyeceğiz. Bizden sana bir erkek gelirse senin dininde dahi olsa onu bize iâde edersiniz. Sahâbiler:

            – Ya Resûlullah! Bu şartları yazacak mıyız? diye itiraz ettiler. Peygamberimiz (sav):

            – Evet. Çünkü bizden her kim onlara giderse Allah onu daha da uzak eylesin! Onlardan bize gelen için de Allah yakında bir ferahlık ve bir kurtuluş yolu halk edecektir, buyurdu(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 8, No: 1164.)

 

            Hadibiye denilen mevkide kâfirler, Süheyl isminde birisini gönderdiler.

            – Buradan ileri geçmeyin, eğer muâhedesiz (anlaşmasız) geçerseniz harb ederiz, dediler. Peygamberimiz (sav), muâhede yaptı.

            Bu arada Kurban Bayramı da gelmişti. Münâfıklar toplanmışlar:

            – Hani Kâbe'yi tavaf edeceğiz, rüyâ gördüm diyordu. Şimdi korkusundan gidemiyor, rüyâsı da yalan çıktı, dediler. Çünkü Peygamberimiz, o sene Kâbe'ye gidememişti. Hadibiye seferi en sahih rivâyete göre hicretin altıncı yılı Zilkâde ibtidasında vuku bulmuştu.

            Münâfıkların bu sözleri üzerine, şu Âyet-i Kerime nâzil oldu.

 

            (Sûre-i Fetih, Âyet 27)

            Meâl'i: Yemin ederim ki, Resûlullah'ın rüyâsı doğrudur. O'nun dini haktır. Siz Mescid-i Haram olan Kâbe'ye gideceksiniz. Orada başınızı usturaya vurup traş ettireceksiniz veya kısaltacaksınız.

 

            Hadibiye'deki yapılan antlaşmadaki sulh şartları görünüşte kâfirlerin lehine son derece iyi idi. Müslümanların ise aleyhine idi. Şöyle ki:

            Süheyl, sulh anlaşmasının altına Muhammed Resûlullah imzasını kabul etmedi.

            – Abdullah oğlu Muhammed yazın yeter, diyordu. Peygamberimiz (sav), Hz. Ali'ye:

            – Muhammed Resûlullah'ı sil, Abdullah oğlu Muhammed yaz, dedi. Hz. Ali:

            – Ben silemem, deyince Peygamberimiz (sav) kendisi eliyle sildi.

            – Şimdi Abdullah oğlu Muhammed yaz, dedi. Yazıldı. Bu Muâhedeye, Peygamberimiz (sav)'den başka rıza gösteren olmadı. Hep harb etmek taraftarı idiler. Muâhede bitince,         Süheyl'in oğlu müslüman olmuş, babası oğlunun elini ayağını zincirle bağlamış öyle muâhedeye gelmişti. Çocuk kapıyı kırıyor, ellerindeki zincirlerle zincirin ucu yerde sürünerek o anda peygamberimiz (sav)'in yanına geldi.

            – Ya Resûlullah! Süheyl benim babamdır. Beni, ona teslim etme. Ben müslüman olduğum için beni zindana attı. Elimi ayağımı zincirledi, dedi. Süheyl:

            – Senin peygamberliğin doğru ise muâhedeyi bozmaman lâzım. Çocuğumu bana teslim etmelisin. Peygamberimiz (sav), çocuğu babasına teslim ederken, Hz. Ömer dayanamadı:

            – Ya Resûlullah! Sen, Allah'ın Hak Resûlü değil misin, neden harbten korkuyorsun? Çocuğu teslim etmeyelim diye çağırdı. Peygamberimiz (sav):

            – Ben, Allah'ın Hak Resûluyum. Her yaptığımı da bilerek yapıyorum. Bunların hepsinde sizin bilmediğiniz hikmetler var, buyurdu. (İlm-i Ledün, İlm-i Hikmet) Peygamberimizde vardı. Ondan biliyordu.

                        Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır.

                        Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.

 

            Çocuğu  babasına teslim ettiler. Yolda çocuk, babasına:

            – Ben, onu Hak Peygamber biliyordum, ama yanılmışım. Hak Peygamber olsaydı, kendisine teslim olan adamı başkasına teslim etmezdi. Babası îtimat etti. Bir yerde yemek yediler. Hepsi uyudu, çocuk uyumadı. Yerdeki yatanların birisinin kılıcını alıp hepsinin başını kesti. Bir dağ başına çıktı. Kureyş'lilerin kervanını soymaya başladı. Mekke'ye haber gönderip; Muhammed'in kâfirlerle muâhedesi var, benim muâhedem yok. Müslüman olan, benim yanıma gelsin. Kısa zamanda yanına çok adam topladı. Kureyş'lilerin bütün kervanlarını soymaya başladı. Kâfirler, Peygamberimizin yanına geldiler:

            – Çocuğu bize teslim et, dediler. Peygamberimiz:

            – Ben, bana teslim olanı size teslim ederim. O, bana teslim değildir, deyince, kendileri yalvararak muâhedenin o şartını kendi istekleri ile kaldırdılar. Çünkü:

            Peygamberimiz (sav)'in kervanları muâhedeye göre her yere serbest gidiyordu. Kâfirlerin kervanını o çocuk serbestçe soyuyordu.  Hikmeti o zaman meydana çıktı. Bu Allah'ın bildirmesi ile olunca, Allah (cc)'da Peygamberimiz (sav)'e bildiriyordu. Bunda da Ashâbların sözleri yanlış, peygamberimiz (sav)'in sözü doğru çıkıyor ve hikmeti o zaman anlaşılıyordu. Muâhede o zaman müslümanların lehine, kâfirlerin aleyhine çıkıyordu.

            Hadibiye mevkiinde, Peygamberimiz (sav) ile Süheyl ismindeki kâfirin, sulh (muâhede) anlaşması vardı. Bu on seneyi kasdediyordu. Yani on seneye kadar harp etmeyecekler, kervanlara iki taraflı saldırmayacaklar. Müslüman olup, Peygamberimiz (sav)'in yanına gelenleri; Peygamberimiz (sav), kâfirlere teslim edecek, müslümanlardan birisi kâfir olursa kâfirler onu, Peygamberimiz(sav)'e teslim etmeyeceklerdi.

            Her sene Peygamberimiz (sav) giriş, çıkış belirli bir gün olmak şartıyla üç gün gibi bir vakitte Hacc'larını yapacaklar. Silâhsız olarak gelecekler, öyle tavaf edeceklerdi. Peygamberimiz (sav) ile işbirliği ve dostluk yapan, bir kâfir kabilesi Mekke'lilere karşı Peygamberimiz (sav) ile birleşmişlerdi. Mekke'liler o kabileye taarruz yaparlarsa bu saldırı Peygamberimiz (sav)'e ve müslümanlara saldırı sayılacaktı.

            Zaten ömür boyu Peygamberimiz (sav)'in sözleri, kararları doğru çıkıyordu. Bazende veya bir kaç defa Hz. Ömer'in sözü çıkıyordu. Bu hâdiseler bizler için ibrettir, derstir. Çünkü "ben âlimim biliyorum, yanılmam" deme. Biraz da milleti dinle. Peygamberimizin bile yanılması olunca, yanılmayan olmazmış. Bazı âlimlerimiz ilmine güvenip, hiç kimseyi dinlemeyip, bir mevzuyu ele alıp veryansın ediyor. Hâlbuki Peygamberimiz (sav):

 

            Hadîs-i Şerîf:

Cahiller cesurdur, diye buyurmuştur. (H. Muhammed Bilâl-i Nadirî Hz. vaaz bandından alınmıştır.)

 

 

 

 

         HALİD (ra)'İN MÜSLÜMAN OLMASI

 

 Salâtı havf ne demektir ?

            Halid (ra)'in babası çok zengindi. Yüz bin altın parası, Mekke'de evi, Taif'te çiftliği daha bir çok buna göre malları vardı. Bir gün Peygamberimiz Mekke'ye, Hadibiye antlaşmasından sonra Hacca geliyordu. Halid (ra), Peygamberimize pusu kurmuştu. Gelip eğlenip, yemek yeyip, namaz kılacakları yerleri biliyordu. Namaz kılacakları yerlere taşların arkasına pusu kurdu. Bu kuracağı pusuyu hiç kimseye söylememişti. Namazda, secdeye varacakları zaman pusudakiler kalkıp, secdede iken hepsini öldüreceklerdi. Adamları ile pusuya yatınca hepsine orada söyledi. Bunun için Peygamberimizin duymadığından ve bilmediğinden emindi.

            Peygamberimiz aynı yere geldi, namaz kılacaklar. Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            – Burası bizim için çok tehlikeli bir yerdir. Hiç kimse attan inmesin, hiç kimse silahını çıkarmasın, at üstünde eliniz kılıçta öyle namaz kılın, buyurmuş ve öyle namaz kılmışlardı.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 239)

            Meâl'i: Eğer (herhangi bir şeyden) korkarsanız (namazınızı) yürüyerek yahut binek üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuz zaman da tıpkı Allah'ın size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği şekilde, onu zikredin.

 

            Buna salâtı havf, korkulu yerde namaz derler. At üstünde ayrı ayrı, tek tek gittiği yerde kılınır. Cuma namazı cemâatsız kılınmaz, ikiye bölünmez. O namaz hakkında da, yani cuma namazı hakkında da ayrı âyet inmiştir. Salâtı havf at üstünde ayrı ayrı, cuma namazı cemâatla kılınıyor. Cemâatsiz olmuyor. Cemâat ayrı ayrı bir imâma uyuyor. Birazı düşman karşısında, birazı namazda imâma uyuyor. Sonra namazdakiler düşman karşısına, düşman karşısındakiler de namaza geçerler (Kitabımızda açıklaması vardır.)

            Halid (ra), suikast yapamamışlar, bilâhare dağılmışlardı. Halid (ra) düşünmeye başladı. "Hadibiye'de biz muâhede (antlaşma) yaptık. Yaptığımız muâhede bizim aleyhimize oldu. Muhammed'i, Mekke' ye koymayacaktık. Muhammed gelsin, Kâbe'yi tavaf etsin diye biz muâhedeye gönlümüzle o şartı koyduk. Biz bu sefer kazandık diyoruz, zararlı çıkıyoruz. Burada pusu işinden hiç kimsenin haberi yoktu. Muhammed tehlikelidir dedi, atlardan inmediler. Acaba Cebrâil, bana haber veriyor dediği doğru mu? Doğru değilse nereden biliyor" diye düşündü, evine kapandı. Aylarca düşündü, bir karar veremedi. Taif'teki çiftliğine gidip aylarca evden çıkmayıp, düşündü.  Bir gece, Peygamberimizi rüyâsında gördü, uyandı, kalbi, gönlü rahatlamış, kendisinde çok güzel hâller vardı. Müslüman olmaya karar verdi. Kıymetli altın, mücevher gibi eşyalarını alıp bir ata bindi, doğru Mekke'ye geldi. Ebû Cehil, kendisinin amcası olurdu. Onun için amcasının oğlu İkrime'nin evine geldi. İkrime dışarda karşıladı, evine aldı. Karşılıklı sohbet devam etti. Halid (ra) nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Nihâyet:

            – Ey amca oğlu İkrime! Sana bir söz söylersem kızmayacağına, kabul edeceğine vaad eder misin? İkrime:

            – Bu zamana kadar böyle bir şey sana karşı vaki oldu mu? Halid (ra):

            – Olmadı. İkrime:

            – Öyle ise söyle söz veriyorum, kabul edeceğim. Halid (ra) biraz evvel yazdığımız düşüncelerini İkrime'ye anlattı.

            – Muhammed'e, Cebrâil haber veriyor dedikleri doğrudur. Muhammed'in dîni Hak'tır. Ben kabul ettim. Ey İkrime! Ben şimdi Medine'ye gideceğim. Eğer sen gelmezsen ebedi ayrılırız, diye yalvardı. İkrime çok sinirlendi. Ayağa kalktı. İki eliyle Halid (ra)'in yakasından sarılıp salladı.

            – Ey amca oğlu! Uyan uyan; Muhammed, seni de büyüledi. Sende elimizden gidiyorsun. Halid (ra) sakin bir şekilde:

            – Elhamdülillah, ben gaflet uykusundan uyandım. Sen uyuyorsun, seni uyandırmak istiyorum, dedi. İkrime yine sinirlendi:

            – Sende hiç izzet-i nefis yok mu? Bedir cenginde ölen Ebû Cehil benim babam, senin de öz amcandır. Hem sen, Uhud cenginde Muhammed'in amcasının ölümüne sebep oldun. Birçok kıymetli adamlarını öldürdün. Seni oraya gider gitmez öldürürler. Halid (ra) sakin bir şekilde cevap verdi.

            – Bedir cenginde Muhammed gelip, bizimle harb etmedi. Biz harb için gittik. Amcam bütün ısrarlara rağmen harb olacak dedi. Zorla millete harb ettirdi. Muhammed de harb taraftarı değildi. Harb oldu. Onlar ölmemek için öldürdüler.

            Gidersen Muhammed seni öldürtür diyorsun. Bu zamana kadar yanına giden adamların hiç birisine ne öldürme, ne cezalandırma yapmadı. Bunları onlar değil biz yapıyoruz dedi ve kalktı. Küskün, dargın ayrıldılar. Halid (ra) çok sevdiği bir arkadaşına gitti. Onu da müslüman etmek istedi. Onunla da aynı benzeri konuşmalar oldu. Ondan da küskün, dargın ayrıldılar. Mekke'den dışarı çıktı. Yolda giderken karşısına çok sevdiği çocukluk arkadaşı olan Amr ibn-i As geldi. İkisi de atlardan inip kucaklaştılar. Birbirlerine nereden gelip, nereye gittiklerini sordular. Evvela Amr ibn-i As anlatmaya başladı:

            – Ben, Habeşistan'a kaçan Muhammedî'leri öldürmek için takip etmiştim. Habeşistan kralı ile aramız iyi idi. Bunları bana teslim et, dedim. Onlar, Meryem hakkında Muhammed'in sözlerini söylediler. Allah kelâmıdır dediler. Koskoca Habeşistan Kralı bunların sözünü işitince gözleri yaşardı. Bize de; "bunlara inandım, siz de inanın" dedi. O zamandan beri düşünüyorum. Muhammed'in şiiri, sözü Habeşistan Kralını ne kadar etkiledi. Aslında Amr ibn-i As müslüman olmaya karar vermiş, Halid'e yavaş yavaş açılmak istiyordu. Halid de müslüman olmuş, Amr ibn-i As'a yavaş yavaş açıklayıp müslüman etmek istiyor. İkisi de birbirlerine fikirlerini açıkladılar. İkisi de çok sevindiler. Tekrar ayağa kalkıp kucaklaştılar. Bunları kayaların arkasına gizlenip Mekke'ye çalışmaya gelen üç Medine'li müslüman dinliyorlardı. Koşarak yanlarına geldiler.

            – Siz biraz evvel konuştuğunuz sözlerinize gerçekten sadık mısınız? dediler. Onlar:

            – Evet, deyince; biz müjdeci olarak gidelim, dediler ve Peygamberimiz (sav)'e haber verdiler. Peygamberimiz (sav), Ashâblarına:

            – Halid ile iyi geçinmelerini ve kin tutmamalarını söyledi.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 6177)

            Manâ'sı: Ey Halid, benden sonra hâdiseler, fitneler, ayrılıklar, ihtilaflar vukua gelecektir. Bunlar olunca, sen Allah'ın katil(zâlim) kulu değil de öldürülen (mazlum) kulu olabilirsen, (bunu) yap.

 

            Peygamberimiz (sav):

            – Benden sonra hâdiseler, fitneler, ayrılıklar, ihtilaflar olacaktır. buyurmuştur. Peygamberimiz (sav)'den sonra; Hz. Osman(ra) zamanında, Hz. Ali (ra) kendi askeriyle yaptığı harbi, Cemel Vak'asını hâsılı hepsini Allahu Teâlâ kendisine göstermiş, bildirmişti. Peygamberimiz (sav) bunları bir çok seneler öncesinden haber vermiştir. Peygamberimiz (sav)'in dedikleri de harfi harfine yerini buldu.

 

 

 

 

         MEKKE'NİN ZABTI

 

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1622)

            Manâ'sı: İbn-i Abbas (ra)'den:

            Nebi (sav) (Mekke'nin fethi seferine) Medine'den Ramazan(ın onun) da çıktı. Kendisiyle beraber on bin mücahid vardı. Bu hareket (tarihi) Medine'ye kudumundan itibaren sekizinci yılın başında ve altı ay geçedir. Bu tarihte Resûlullah maiyetindeki müslümanlardan techiz edilen ordusuyla beraber Mekke'ye doğru yollandı. Kendisi oruç tutuyordu. Ashabı da oruçlu idiler. Kedid mevkiine varınca ki bu Usfan ile Kudeyd arasında bir sudur. Resûlullah iftar etti. Mücâhidler de iftar ettiler.

 

            Peygamberimiz (sav)'in, Mekke'lilerle yaptığı anlaşmada kendisi kâfir olup, Peygamberimiz (sav)'in tarafı olan ve anlaşmanın içinde onlara karışılamayacağı belirtilen bir madde koymuşlardı. Bu bir kâfir kabîlesiydi. Mekke'liler, bu kâfir kabîlesini (Huzaa'yı) yağma ettiler.

            Bir çok adamlarını öldürdüler. Anlaşma bu yüzden bozulmuştu. Mekke'lilere karşı müslümanlar harb ederse o kabîle yardım edecek. O Kabîleyi de Mekke'liler yağma edince harb çıkmış oldu. Muâhede de bozulmuş oldu. Onlarla harb etmek doğrudan Peygamberimiz (sav)'le harb etmek sayıldığından muâhede bozulmuştu. Peygamberimiz (sav)'e, o kabîleden bir atlı gelip haber verdi.

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i, Sarîh Cild 10, s. 295'in izahına bak)

 

            Bunu Mevlid'in bir yerinde şöyle söyler:

 

            Resûlallah tan namazı kılmış idi,

            Arkasını mihraba dönmüş idi,

 

                        Gördüler kim çıplak ata binmiş bir atlı gelir,

                        Hiddet ile gâyet heybetli gelir.

 

            Ya Muhammed bizi Mekke'liler kırdılar. ilâ âhir...

 

            O mevlidde söylenilen bunu söylüyor. Peygamberimiz (sav):

            – Hem intikamınızı alacağım. Hem de Mekke'yi alırsam, zâyi olan mallarınızı ödeyeceğim. Yalnız kimseye birşey söylemeyin, dedi. Harb için hazırlık yapıp yola çıktı. Niçin, nereye gidildiğini kimse bilmiyordu. Mekke'liler, elçi gönderip:

            – Muâhedeyi yenileyelim, diye çok yalvardılar. Peygamberimiz (sav):

            – Muâhede bozuldu mu? Onlar, bozuldu deseler harb olacak.

            – Bozulmadı, dediler.

            – Öyleyse muâhede sağlamdır. Peygamberimiz (sav), ikindi vakti beş yüz atlı hazırlatıp, Şam yoluna gitmelerini emretti. Mekke'lilerin casusları bunları takip ettiler. O akşama kadar uzaktan takip edip, bunların Şam'a gittiklerinin kanâatına vardılar. Dönüp Mekke'ye geldiler.

            –  Muhammed'in beş yüz atlısı, en meşhurları Şam'a gitti. Biz akşama kadar takip ettik. Şam yolunda ilerliyorlar. Demek ki Muhammed, Şam'ı alacak, diye kaygısız oldular.

            Peygamberimiz (sav) gece yarısı on yedi asil at çıkarttırdı. Bunlara "Şam'a giden atlılara yetişin, sabah namazından evvel arkamızdan yetişsinler. Bu gece Mekke'yi basacağız", buyurdu. Böylelikle piyadeler, Mekke'ye doğru hızla yol aldı. On yedi atlı, beş yüz süvariye haber vermek için olanca hızı ile gittiler. Beş yüz süvariyi geri çevirdiler. Şafağın yeri ağarmadan beş yüz atlı yetişmişti. Beş yüz atlı çok hızlı koşuyordu. Atların ayağının nalları taşlara çarptıkça ateş cıngı saçıyordu.

            Hadibiye mevkiinde; Peygamberimizin yaptığı harb hilesi(kâfirleri aldatması) onları aldatıp, Mekke'ye sabah namazından evvel ansınız baskın yapıp, çok büyük ve görülmemiş bir ihtişamla, vakarla, heybetle, şecâatle, Mekke'yi zaptetmesi vardır. Yetmiş bey öldürüp, kâfirlerin hepsini amana getirmesi geride anlatılmıştı. İşte Vel Adiyat sûresi de Mekke zaptında olan şecâatı, yiğitliği, gece baskınını, beş yüz süvarinin atlarının nallarının cıngı çıkardığını, olanca hızı ile bir anda Mekke'yi dört taraftan kuşattığını, başta Mekke'nin beyler beyi Ebû Süfyan olmak üzere bütün beylerin amana gelip, ölüm korkusu anları yaşadıklarını, bunlar Vel Adiyat sûresinin tefsiri incelenirse daha iyi anlaşılır.

            Vel Adiyat sûresi, Peygamberimiz (sav)'in süvarilerinin harblerini onların atlarının ayaklarından cıngı çıkartarak, Mekke'yi zaptettiğini anlatıyor. Allahu Teâlânın, atların gelişi, koşuşu, Mekke'yi çevirişi, Mekke'nin zabtındaki olan hâlleri ne kadar çok hoşuna gidiyor ki; onların üzerine yemin ederek sûre indiriyor.

            Mekke'yi, dört koldan müslümanlar muhasara etti. Şafağın yeri ağarmazdan evvel Mekke'ye baskın yaptılar. Peygamberimiz(sav):

            – Kâbe'nin içine giren emniyette olur, kadınlar onlar da silâhlarını atsınlar, onlar da Kâbe'nin avlusuna girsinler, dedi. Öyle yapıldı. Ashâbtan, Peygamberimiz (sav)'e çok sevgili bir zât:

            – Ya Resûlullah! Benim akrabalarım beydir. Müslüman olabilmek için bizden bir iltifat beklerler. Sen, benim için bunun evine giren kurtulur de.

            Peygamberimiz (sav) o zât'ın ismini söyleyip:

            – Onun evine giren kurtulur, dedi. Böylelikle beyler onun evinde toplandılar. Beyler müslüman olmamak için çok direniyorlardı. O zât hepsini ayrı ayrı iknâ ediyordu. İçlerinde müslüman olmamak için en fazla direnen Ebû Süfyan idi. Peygamberimiz(sav)' in huzuruna hepsini de getirdiler. Diğerleri "Lâ İlâhe İllâllah, Muhammeden Resûlallah" dedi. Ebû Süfyan'a

            – Sen de söyle, dediler. Ebû Süfyan seslenmedi. Çünkü hem bey, hem Mekke'nin önderi, hem de beylerin hepsini kendi idâre ediyor. Akrabası koltuğuna yumrukla vurdu.

            – Çabuk söyle, "Lâ İlâhe İllâllah Muhammeden Resûlullah" de. Yoksa seni öldürecekler, dedi. En sonunda akrabasına dönerek:

            – Ben, "Lâ ilâhe illallah" derim. "Muhammeden Resûlullah" demek bana ağır geliyor dedi. Hz. Ömer (ra), Peygamberimiz (sav) 'in gözüne baktı,  elini kılıcına attı,  biraz da çekti.  İşâret bekliyordu. Peygamberimiz (sav) hiç bir işâret yapmadı. Ebû Süfyan'ın koltuğuna  yumrukla, vura vura  "Muhammed Resûlullah"  dedirttiler(Sahîh-i Bûhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1614 ; Sahîh-i Müslim, Cild 5, Hadîs No: (1780) 84.). Daha sonra Hz. Ömer (ra), dedi ki:

            – Muhammed Resûlullah demek bana ağır geliyor, deyince ölümü hak etmedi mi? Peygamberimiz (sav):

            – Hak etti, o zaman öldürseniz olurdu. Şimdi ise müslüman oldu, öldüremezsiniz. Hz. Ömer (ra):

            – Ya Resûlullah! Sen niçin bana bir işâret etmedin? Ben senden çok işâret bekledim. En ufak bir işâret yapsan başını keserdim. Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            – Yer yüzüne gelen Peygamberlerin içinde işâretle konuşan hiçbir Peygamber gelmedi. Onun için ben de işâret yapmadım, sen kendiliğinden yapsan olurdu, dedi.

            Mekke'ye dört taraftan hücuma kalktılar.

 

                        Dehşetinden putlar yere döküldü,

                        Mat oldu müşrik'in beli büküldü,

                        Taşlar dile geldi, dağlar söküldü,

                        Müşrik'ine kılıç çaldığı gece.

 

            Peygamberimiz (sav) herkesin silahını atıp, Kâbe'nin avlusundan içeri geçmesini söyledi. Aksi takdirde tutuklanacaklarını emretti. Peygamberimiz (sav), on yedi kişinin ismini vermişti.

            – Nerede görürseniz öldürün, demişti. Bunlardan on ikisi şairdi. Bunlar kabîleler arasına gider. Peygamberimiz (sav) aleyhine şiir söyler, propaganda yapar, milleti galeyana getirirlerdi. Peygamberimiz (sav) ile harb etmek için adam toplarlardı. Mekke' nin beyleri bunlara ikrâmiye, ödül, bahşiş verirdi. Öldürülmeleri için Peygamberimiz (sav)'in söylediği diğerleri şunlardı. Ebû Süfyan'ın karısı Hind Kadın, Hz. Hamza'yı şehit eden Vahşi ve bu gibilerdir.

            Bilâl Babam vaazında tam kaynaklarını göstererek buyurdu ki:

            Vahşi kalabalığın içine karışmış, başını gözünü sarmış, yaralı hasta gibiydi. Peygamberimiz (sav)'e vekâleten, Hz. Ömer'in elinden tutup biât etti.

            Erkeklerin biât etmesi bitince Hind Kadın, kadınların arasına karışmış o da başını gözünü sarmış, Hz. Ömer'e:

            – Ya Ömer! Biz sizin neyiniz sayılırız? Hz. Ömer:

            – Annemiz sayılırsınız. Hind Kadın:

            – Annesi bilmeyerek bir suç işlese, oğlundan özür dilese oğlu kendini affeder mi? Hz. Ömer:

            – Affeder, dedi.

            – Öyleyse ver elini biât edeceğim, dedi. Elinden tuttu, biât etti. Şehâdet getirdi. Yüzünü açtı. Ben Hind Kadın'ım, dedi. Peygamberimiz (sav)'e haber verdiler. Peygamberimiz (sav):

            – Serbest bırakın, yüzünü yüzüme göstermeyin, diye buyurdu. Bunun üzerine elden tutup kadınlar biât ediyorlardı. Peygamberimiz (sav)'e emir olarak âyet geldi.(1) Bilâhere kadınların elinden tutmadan biât verildi.

 

*  *  *

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1625)

            Manâ'sı: (Muaviye İbn-i Kurre'nin) Abdullah ibn-i Mugaffal(ra)'dan:

Mekke'nin fethi günü Resûlullah (sav)'ı devesi üzerinde gördüm. O, sesini işittirecek derecede yükselterek Fetih sûresi okuyordu. Râvi Muaviye der ki:

            – Halkın etrafıma toplanması düşüncesi olmasaydı Abdullah İbn-i Mugaffal'ın (Resûlullah'ın okuyuşunu hikâye ederken) sesini yükselttiği gibi ben de yükseltirdim.

 

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1626)

            Manâ'sı: Abdullah İbn-i Mes'ud (ra)'dan:

Mekke'nin fethi günü Nebî (sav) (Harem-i Şerîfe) girdi. Halbuki Kâbe'nin etrafında ibâdet için dikilmiş (kurşunla tahkim edilmiş) üç yüz altmış put vardı. Resûlullah elindeki değnekle bunlara dürtüyor ve şöyle diyordu:

–          Hak geldi, bâtıl gitti, helâk oldu. Hak geldi, halbuki (ölen batıl) ne icâda, ne de öleni diriltmeye muktedir değildir.(Sahîh-i Müslim, Cild 5, Hadîs No: (1780) 84.)

 

            Mekke fetholunurken Halid (ra), ayrı bir cephede  harbediyordu. Peygamberimiz (sav)'e:

            – Biz müslüman olacağız, Halid bizi öldürüyor. Haber gönder de Halid harbi durdursun, dediler. Peygamberimiz (sav) harbi durdurması için, bir adam gönderdi.

            – Halid'e git söyle harbi durdursun. Halid (ra)'in yanına adam geldi. Durdur demeye dili dönmedi.

            – Resûlullah vursun diyor, dedi. Halid (ra) daha da iştahlanmıştı. Yine Peygamberimiz (sav)'in yanına geldiler.

            – Halid, beyleri kırıyor. Şunu çabuk durdur, müslüman olacağız. Peygamberimiz (sav) başka bir Ashâb gönderdi.

            – Çabuk git söyle harbi durdursun, dedi. Bu adam da Halid(ra)'in yanına çok yavaş gitti. Çünkü harbi durdur demek çok ağır geliyordu. Her bey öldükçe biraz daha seviniyordu. Nihâyet Halid(ra)'ın yanına geldi. Halid (ra):

            – Resûlullah ne dedi? Onun da harb dursun demeye dili dönmedi:

            – Resûlullah vursun, dedi.

            Mekkeliler, Peygamberimiz (sav)'in yanına geldiler:

            – Halid beyleri kırdı. Bey kalmadı. Ya Muhammed! Halid'e haber ver (gönder), şu harbi durdur dediler. Üçüncüye Peygamberimiz (sav), Hz. Ali (ra)'yı gönderdi. Hz. Ali (ra), Halid (ra)'e:

            – Ya Halid! Neden harbi durdurmuyorsun? Halid (ra):

            – Bana gelen, Resûlullah vursun diyor. Ben de vuruyorum. Hz. Ali (ra), Halid (ra)'ı tutsak olarak Peygamberimiz (sav)'in yanına getirdi. Peygamberimiz (sav):

            – Ya Halid durdur, dursun dediğim söze niçin itâat etmedin? Halid (ra):

            – Bana gelen vursun dedi, dur diyen olmadı. Peygamberimiz (sav) gönderdiği adamları çağırttı.

            – Siz neden harbi durdur demediniz? Onlar:

            – Bizim harbi durdur demeye dilimiz dönmedi, vursun dedik. O sırada Cebrâil (as)  Allah (cc)'dan selâm ile geldi:

            – Ya Muhammed! Uhud cenginde amcan Hamza'yı şehid edip ciğerini çiğ çiğ gözünün önünde yediklerinde sen "elime fırsat geçerse Mekke'nin beylerinden yetmiş kişiyi öldürürüm" diye vaad etmiştin. Onu, sen unuttun ama Allah (cc) unutmadı. Halid, Allah' ın kılıcıdır. Allah kendi kılıcı ile senin vaadini yerine getirdi. Harb dursa onlar müslüman olsa, sen onları öldüremezdin. Yaptığın vaadi yerine getirememiş olurdun. Ne Halid'in suçu var, ne de haber götürenlerin dedi. Halid (ra)'de, Halid (ra)'e haber götürenler de berât etti.

 

*  *  *

 

            Peygamberimiz (sav), Mekke'yi zabtetti. Ebû Cehil'in kızı çok güzeldi. Herkes almak istiyordu. Hz. Ali (ra)'de  almak istedi. Peygamberimiz (sav), Hz. Ali (ra)'yı çağırıp:

            – Habîbullah'ın kızı ile Aduvvullah'ın kızı bir arada olmaz. Muhakkak onu alacaksan benim kızımı bırak, dedi. Habîbullah'ın kızı demek; Allah'ın sevdiğinin kızı demektir. Aduvvullah'ın kızı demek; Allah'ın düşmanının kızı demektir. Hz. Ali (ra), Peygamberimiz (sav)'in bu sözü üzerine Hz. Fatıma'nın üzerine evlenmedi. Evlendi dediklerinin hepsi asılsız Acem düzmesidir. (Sahîh-i Bûhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 9, Hadîs No: 1503.)

 

*  *  *

 

            Hz. Ali (ra) harbe gidip, Konstantin Kralının hükmettiği yere Kayzer denirdi. Hz. Ali (ra), Kayzer'de bir kâleyi fethedip kâlenin kumandanının kızını Peygamberimiz (sav)'e getirip, Peygamberimiz (sav)'in kıza müslüman olmasını söylediğini, kız:

            – Beni Ali'ye verirsen; Allah, bana bir oğlan çocuğu verirse müslüman olurum dediğini, Peygamberimiz (sav) kızın sözünü kabul edip Hz. Ali (ra)'ye verdiğini söylerler, bu söz yanlıştır. Bu hâdise Peygamberimiz (sav)'in vefatından sonra, Hz. Fatıma'nın da vefatından sonra olmuştur.  Hz. Ali (ra), Peygamberimiz (sav)'in bu sözü üzerine Hz. Fatıma'nın üstüne evlenmedi. Hz. Fatıma vefat edince, Hz. Ali (ra) hemen evlendi. Hem de cariyeleri vardı. Hz. Ali (ra)'nin oğlan evladının on yedi olduğunu Bilâl Babam söylerdi. Kız evladının sayısı kesinlikle bilinmiyor. Peygamberimiz (sav), Mekke'yi zaptedince Müslümanlar eski kan davasını gütmek istediler.

 

            (Sûre-i Hucurat, Âyet 10)

            Meâl'i: Muhakkak müminler kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki, size rahmet edilsin.

 

            Âyeti inzal olmuşsa da fakir olup, zamanla beylerin elinden çok işkence çekenler, bir türlü ısınamadılar. Hatta Halid (ra)'e bir kaç sefer suikast yapmayı planladılar. Peygamberimiz (sav) bu barışın olabilmesi için Ebû Süfyan'ın kızını kendisi aldı. Peygamberimiz (sav)'in evine akrabalık dolayısı ile beyler geldiler, fakirler de geldiler. Böylelikle beylerle fakirler barışmış oldu. Onun için Hz. Ali (ra), Peygamberimiz (sav)'in damadıdır, Ebû Süfyan'ın oğlu olan Hz. Muaviye (ra), Peygamberimiz (sav)'in kayınbirâderidir.

 

*  *  *

 

            Hz. Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

            "Irakta bazı erler zuhur eder. Kulları Hakk'a hidâyet, irşâd için sanki yerden Arş-ır Rahman'a merdiven kurarlar". Bunu yerden Arş-ı Alâ'ya zincir diye de tabir etmişler. Her Mürşid-i Kâmil, her büyük zât için, senede bir veya bir kaç sefer bu zincirin sallanması olur. Gevşek tutanlar düşer. Bazıları sarsıntı geçirir, bazıları da tam sıkı yapışır. Bunlar Allahu Teâlâ'nın kullara derece verme, imtihân etme ve sınamasının bir vesilesidir. Peygamberimiz (sav)'in başından geçenler gerdanlık olayı gibi nice hadîseler, nice sarsıntılar geçmiştir. Biz şimdi sadece gerdanlık olayı üzerinde duracağız. Ve yazacağız, İnşallah.

 

 

 

 

         GERDANLIK OLAYI

 

 

            Peygamberimiz (sav), her harbe gidişinde ailelerine kur'a atar. Hangisine düşerse onu götürürdü. Bir seferde harbe giderken kur'a atmıştı. Kur'a, Hz. Aişe (ra) validemize düşmüştü.

            Harbi yaptılar, dönüşlerinde ordu ile birlikte gece bir yerde konaklamışlardı. Hz. Aişe (ra) Validemiz, def'i hacet yapmak için çıkmış orada gerdanlığını düşürmüştü.

            Mahfesine geldiğinde, gerdanlığının düşmüş olduğunu farketti, tekrar gitti. Nasıl olsa beni beklerler diye düşündü. Gerdanlığı bulup, geldi. Ordu kendisinin bindiği mahfeyi de yükleyip gitmişti. Hz. Aişe (ra), ordunun gitmiş olduğunu görünce "şimdi geri dönerler, beni buradan alırlar", diye orada bekledi. En geride gelen bir sahâbe bunu gördü, deveye bindirdi, çekti. Peygamberimiz (sav)'in yanına getirdi. Münâfıklar bunu çok büyük bir fırsat ve ganîmet bilip, (İşte iftira edecek, kendini küçük düşürecek zaman geldi) ehli Kıble'den yani namaz ehlinden altı tane yalancı şahit tutup, "biz bununla (getirenle) beraber ikisini bir arada seviştiklerini ve yattıklarını gözlerimizle gördük" dediler. Allahu Teâlâ ne Cebrâil (as)'ı gönderiyor, ne rüyâ gösteriyor, ne ilham oluyor, ne Peygamberimiz (sav)'e ve ne de diğer sahâbelerin hiç birisine en ufak bir ilham, rüyâ gibi bir şey olmuyor. Hz. Aişe (ra) mahkemeye verildi. Altı şahit dinlenip mahkeme edildi. Hakim, şahitlerin ifadesine göre Recm'ine, (ölümüne) karar verdi. Hz. Aişe (ra), Peygamberimiz (sav)'e geldi:

            – Ya Resûlullah! Sen, Allah'ın Hak Peygamberi değil misin? Benim doğru olduğumu bilmiyor musun? Peygamberimiz (sav):

            – Allah bir şey bildirmezse, ben de bilemem. Allah bildirmiyor. Gözüme görünme! dedi. Hz. Aişe (ra), babası Hz. Ebû Bekir(ra)'e geldi:

            – Sen Evliyâların başı değil misin? Sen, benim doğru olduğumu bilmiyor musun? Hz. Ebû Bekir (ra):

            – Ya Aişe! Keşke benden doğmaz olaydın, dedi. Hz. Aişe (ra) kendi odasına geldi, abdest alıp namaz kıldı. Ellerini havaya kaldırıp:

            – Ey benim Rabbım! Senin sevgili Habibine gittim, hâlımdan bilmedi. Evliyâların başı olan babam Ebû Bekir'e gittim, hâlımdan bilmedi. Ya Rabb'i! Sen benim hâlımdan biliyorsun, senden başkasına müracâat edemem, diye yalvardı. İşte o zaman Hz. Aişe (ra)' nin doğru olduğuna dair Sûre-i Nûr'daki âyetler geldi. (Sahîh-i Bûhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 8, Hadîs No: 1151.)

 

            (Sûre-i Nûr, Âyet 11)

            Meâl'i: (Muhammed'in eşine) bu ağır iftirayı uyduranlar, şüphesiz sizin içinizden bir gruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günâh olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardı. (Ele başılık yapan, bu yüzden de) bu günahın büyüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır.

 

            (Sûre-i Nûr, Âyet 12)

            Meâl'i: Erkek ve kadın müminlerin, bu iftirayı işittiklerinde kendi vicdanları ile hüsnü zanda bulunup da "Bu apaçık bir iftiradır." demeleri gerekmez miydi?

 

            (Sûre-i Nûr, Âyet 13)

            Meâl'i: (Bu iddiayı ortaya atanların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki şahitler getirip isbât edemediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların tâ kendisidirler.

            Hz. Aişe (ra)'ye iftira edilip, hâkim Recm'ine (ölümüne) karar verince hiç kimsede ses yok. Hz. Ömer (ra) ayağa kalktı ve bağırarak:

            "Vallahi haza bühtanin aziym"

            Vallahi bu büyük bir bühtân, iftiradır demektir. Allahu Teâlâ âyette, "Siz neden Ömer gibi bu bir büyük iftiradır, demeniz lâzımdı, neden demediniz" buyurdu.

&n