ALLAHU TEALA'NIN SEVGİLİ HABİBİ MUHAMMED (SAV)'İ KUR'AN İLE TERBİYE ETMESİ

 

 

            Resûl-i Ekrem (sav) dâimâ Allahu Teâlâ’dan, ahlâkî fazîlet ve güzel terbiye ile süslenmesini ister ve duasında:

            "Allah'ım, ahlâk ve hilkatimi güzelleştir." (İbn Mes'ud Aişe'den rivayet etti. Başka rivayet yolları da vardır.)

 

            “Allah'ım, beni kötü huylardan uzaklaştır.”(Tirmizî Kutbe b. Malik'den rivayet etti ve Hakim sahih olduğunu söyledi.) diye yalvarırdı. Allahu Teala da:

 

            "Bana dua edin ben icabet ederim.” (Sûre-i Mü'min, Ayet 60.) vaad-i kerimince, davetine icabet ederek. Kur'an-ı Kerim'i kendisine inzal etmek suretiyle onu terbiye etti ki, onun ahlakı tamamen Kur'an-ı Kerim'den ibaret idi.

            Sa'd b.Hişam (Medineli ve Enes b.Malik'in amca-zâdesidir. Sika'dandır. Bir çoklarından hadîs rivayet etmiştir. Buhari kendisinden bir hadis, diğerleri de pek çok hadîs rivayet etmişlerdir.) şöyle anlatıyor: Bir gün Hz. Aişe'nin (ra) huzuruna girdim ve kendisine Resûl-i Ekrem'in ahlakından sordum. Hz. Aişe bana:

            - Kur'an okumadın mı? diye sordu. Ben de:

            - Evet okudum, dedim. Hz. Aişe:

            - İşte Resûl-i Ekrem'in ahlakı Kur'an'dan ibarettir. dedi. Kur'an-ı Kerim onu şu anlatacağım ve bunların benzeri Ayet-i Celîlelerle terbiye etmiştir:

 

            "Affa sarıl, ma’rufu emret ve cahillerden yüz çevir.” (Sûre-i Araf, Ayet 199.)

 

            "Allah adalet, ihsan ve yakınlara vermekle emreder. Açık günahtan, kötü İşlerden ve azgınlıktan men'eder.” (Sûre-i Nahl, Ayet 90.)

 

            “Sana isabet edenlere sabret. Çünkü bunlar kâfi süretde farzedilen umurdandır.” (Sûre-i Lokman, Ayet 17.)

 

            “Kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu sabır ve bağışlama azim kârlılık ve büyük bir hünerdir.” (Sûre-i Şura, Ayet 43)

 

            “Onları bağışla ve onlara boş ver. Allah iyilik edenleri sever.” (Sûre-i Maide, Ayet 13.)

 

            “Affetsin ve vaz geçsinler. Allahu Teala'nın sizi yargılamasını sevmez misiniz?” (Sûre-i Nur, Ayet 22.)

 

            “Kötülüğü iyilikle karşıla. Bakarsın ki, aranızda düşmanlık bu­lunan kimse seninle candan dost imiş gibi olur.” (Sûre-i Fussilet, Ayet 34.)

 

            “Ve gayzini yenip insanları bağışlayanları, Allah ihsan edenleri sever.” (Sûre-i A’li imran. Ayet 134)

 

            "Zanların çoğundan kaçının, zira bazı zanlar günahtır. Casus­luk yapmayın, birbirinizde kusur aramayın ve yekdiğerinizi gıybet etmeyin (Sûre-i Hucurat, Ayet 12.)

 

            Resûl-i Ekrem'in (sav) Uhud cenginde gül yanağı yarılıp, mübarek fındık dişi şehid edildiği ve yüzünden kanlar aktığı zaman, bir eli ile kanı silerken:

 

            “Kendilerini Allah'a davet eden peygamberlerinin yüzünü kana boyayan bir millet nasıl felah bulur?” (Müslim, Enes'ten ve Buharî de ta'likan rivayet etmişlerdir.) buyurdu. Allahu Teala:

 

            "Senin elinde bir şey yoktur." (Sûre-i A'li imran, Ayet 128.) buyurmakla yine Resûl-i Ekrem'ini te'dib etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de buna benzer daha pek çok terbiye ayetleri mevcuddur. İlk önce edeb ve ahlak, Resûl-i Ekrem'de aranır. Bu nur diğer insanlara ondan sirayet eder. O 'Kur'an-ı Kerim ile edeblendi ve halkı onunla edeblendirdi. Bunun için Resûl-i Ekrem (sav):

 

            “Mekarîm-i Ahlakı. (Ahlakî faziletleri) tamamlamak için gönderildim.” (Hadîs yukarda geçmiştir.) buyurdu. Nefsi terbiye ve ahlakı güzelleştirme babında buna temas etmiştik, tekrarına lüzum görmüyorum. Allahu Teala Habib-i Ekrem'ini ahlakın kemal derecesine yükselt­tikten sonra, onu överek:

 

            “Muhakkak sen büyük ahlak üzeresin.” (Sûre-i Kalem, Ayet 4.) buyurdu. O, ne bü­yük Allah'dır. O'nun sonsuz lütfuna ve büyük fazlına bir bak ki, Resûl-i Ekrem'i güzel ahlakı ile kendisi süslediği halde, bu güzel huyu habîbe izafe ederek: "Sen büyük ahlak üzerinesin." buyurdu. Sonra Resûl-i Ekrem insanlara: “Allahu Teala iyi huyları sever, kötü hallere buğzeder.” (Beyhaki Said'in oğlu Sehl'den muttasıl olarak rivayet etmiştir.) diye buyurdu.

            Hz. Ali'den (ra) şöyle demiştir: "Her hangi bir ihtiyaç için kapusuna gelen din kardeşinin yardımına koşmayan ve kendisini bu işe selahiyettar görmeyen kimseye şaşarım. Sevap ve günah korkusu olmasa bile, insanlık ve güzel ahlak adına yardımına koşmalıdır; zîra kurtuluş yolu budur." Bunun üzerine adamın biri:

            - Sen bunu Resûl-i Ekrem'den duydun mu? diye sorunca, Hz. Ali:

            - Evet duydum. O, bu hususta en hayırlı davranan kimse idi. Hatta Tayy kabilesinin esirleri Resûl-i Ekrem'e arzedildiği zaman, içlerinden genç bir kız Resûl-i Ekrem'e:

            - Ey Muhammed, ben kabilenin reisi olan Hatem-i Tai'nin kızı Sufane'yim. Babam, hakkı sever, eli altında bulunanlara iyi muamele eder, esirleri serbest bırakır, açları doyurur, ekmek yedirir, selam verir, ihtiyaç için geleni boş çevirmez, cömertlik ve sahavetiyle meşhur bir zattır. Benim rezîl ve sefil olmamı istemezsen, beni serbest bırak gideyim, dedi. Resûl-i Ekrem:

 

            - “Ey cariye! Bu dediğin doğrudan mü'minin vasfıdır* Eğer baban müslüman olsaydı, ona rahmetle dua ederdik. Bu kızı ser­best bırakın çünkü bunun babası ahlakî faziletleri sever. Allahu Teala da güzel ahlakı sever.” (Tirmizî ve Hakim "Nevadiru'l-usül" de rivayet etti.) buyurdu. Tam bu sırada Ebû Burde b. Niyar (Ensar'dan ve Sahabi'dir.Hicrî 41'de ölmüştür.) ayağa kalkarak:

            - Ey Allah'ın Resûlü, Allahu Teala ahlakî faziletleri sever mi? diye sordu. Resûl-i Ekrem (sav):

 

            "Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun kî Cennet'e ancak huyu güzel olanlar girer." buyurdu.

            Muaz b. Cebel'den (ra) rivayete göre, Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

            “Allahu Teala İslamiyeti güzel ahlak ve iyi amellerle kuşattı, donattı.”

 

            İnsanlarla güzel geçinmek ve onlara iyi muamelede bulun­mak, alçak gönüllü olmak, elinden geldiği kadar herkese iyilik et­mek, yemek yedirmek, selam vermek, kötü adam da olsa müslüman bir hastayı ziyaret etmek, müslüman cenazesini teşyî. müslim ve gayr-ı muslim komşuları ile iyi geçinmek, yaşlı müslümanlara saygı göstermek, davete icabet etmek, davet sahibine dua etmek, bağışlamak, arabulmak, cömerdlik, kerem ve sema­hat, selam vermeğe önce başlamak, hiddetini yenmek, insanların kusurlarım bağışlamak, islamın haram ettiği şeylerden kaçınmak. (oyun. kumar, türkü, şarkı vesaire gibi) gıybet, yalan, cimrilik, eziyet, hile, hıyanet, söz gezdirmek, arabozmak, akraba ile alakasını kesmek, kötü ahlak, kibir, böbürlenmek, kendini beğenmek, insanlara karşı sallanmak, dil uzatmak, fazla övmek, fahiş sözler konuşmak, kusur araştırmak, kin, çekememezlik, teşe'um, az­gınlık, düşmanlık ve zulm gibi kötü hallerden sakınmak, iyi ahlaktandır.

            Enes (ra) anlatıyor: "Hiç bir iyilik yok ki, Resûl-i Ekrem bizi ona davet edip onu yapmamızı emretmemiş olsun. Hiç bir ayıp, kötü ve çirkin iş yok ki, Resûl-i Ekrem bizi onunla korkutup on­dan men'etmemiş olsun. Yani daima bize her türlü iyilikleri yap­mamızı teşvik ve emreder, her türlü kötülükten bizi korkutur ve men'ederdi." Bütün bunları, mealini yukarda verdiğimiz:

            İnnallahe ye’muru bil adli vel ihsan...

            Âyet-i Celîlesi bir arada toplar.

 

 

 

 

         RESÛL-İ EKREM'İN TAVSİYE VE ÖĞÜTLERİ

 

 

            Muaz anlatıyor: Resûl-i Ekrem bana vasiyet ederek şöyle bu­yurdu:   

            "Ey Muaz, Allah'tan korkmak ve himayesine girmek, doğru konuşmak, verdiği sözde durmak, emaneti ödemek, hıyanet et­memek, komşu hakkını korumak, öksüze merhamet etmek, tatlı sözlü olmak, herkese selam vermek, güzel amel ve işlerde bulun­mak, uzun kuruntularda bulunmamak, imanını korumak, Kur'an-ı anlamak, Ahîreti sevmek, hesabın korkusunu taşımak ve herkese şefkat kanadlarını germeği tavsiye eder; hikmet sahiblerine kötü söz söylemekten, doğruyu yalanlamaktan, günahkara itaatten, adil hükümdara isyandan ve yeryüzünde bozgunluk çıkarmaktan seni nehyederim. Nerde olursan ol takva üzerine olup Allah'tan kork­mak ve her günahın akabinde tevbe etmekle tavsiye ederim. Gizli günah işledinse gizli, aşikare isyan ettinse aşikare tevbe eder­sin. (Ebû Nuaym "Hilye" de ve Beyhaki "Şuabü'l-İman'da anlatmıştır, "Sohbet Adabında" da geçmişti.)

 

            İşte Allah'a karşı kullarının edebi böyledir. Onlar güzel edeb ve ahlakî fazîletlere böylece davet ederler.

 

 

 

 -Peygamberimiz (sav)'in güzel ahlakından..

         BİR KISIM ALİMLERİN BİR ARAYA

         TOPLADIKLARI RESÛL-İ EKREM'İN

         GÜZEL AHLAKINDAN BAZILARI

 

 

            Resûl-i Ekrem (sav) insanların en yumuşağı, en şecaatlisi, en adili, en çok iffet ve namus sahibi idi. Mahremi olmayan veya nihahında bulunmayan veya cariyesi olmayan hiç bir kadın üzerine el değdirmemiştir.

            Resûl-i Ekrem en cömerdi idi. Onun yanında para akşamlamazdı. Şayet elinde para bulunsa onu dağıtmadan'evine gitmezdi. (Bazı zevceleri nezdinde) a'zamî bir senelikten fazla nafaka bulundurmamıştır. Bu da hurma ve arpa gibi sade bir yiyecekten ibaret idi. Eline geçen diğer serveti Allah rızası uğrunda infak ederdi. Kendisinden istenilen ve kendisinde bulunan her şeyi verirdi. Sonra onun nafakasında tesirini gösterirdi. Hatta yıl içinde eline bir şey geçmezse onun ızdırabını çekerdi.

            Ayakkabılarını tamir eder, elbisesini diker, kadın ve mutfak işlerinde yardımcı olurdu. Kadınlarla et doğrardı. Üstün haya sa­hibi idi. Gözlerini kimsenin yüzüne dikmezdi. Köle olsun, efendi olsun, küçük olsun, büyük olsun herkesin davetine katılırdı. Bir yudum süt veya bir oğlak paçası da olsa hediyeyi kabul eder ve karşılık verirdi. Hediyeyi yer, sadakayı yemezdi. Ayak takımının davetine gitmekten çekinmezdi. Allah için kızar, kendi namına kızmazdı. Kendisine veya adamlarına zararı dokunsa da hakkı ye­rine getirirdi.

            Kâfir kabilesi ile birleşti. Ashab-ı Kiram'ının ileri gelenlerinden bazıları ile Yahudiler arasında bir adam ölü olarak bulundu. Aleyhlerine hüküm verdi ve haktan ayrılmadı. Ashabının tek deveye bile şiddetle ihtiyacı varken O onlara yüz deve ödemekle hük­metti.

            Bir kere açlıktan karnı üzerine taş bağladığı olmuştur. Hazır­da olandan yer, bulunanı reddetmezdi. Helal yemekten kaçınmazdı. Hurma bulur ekmek bulamazsa, yalnız hurma ile yetinirdi. Puryan bulursa onu yer, buğday veya arpa ekmeği bulursa onu yer­di. Helva veya bal bulsa da yerdi. Ekmeksiz bir miktar süt bulsa onunla da yetinirdi. Kavun, taze sebze ve meyve bulursa onları da yerdi. Yaslanarak hiç oturmadı ve masada yemek yemezdi. Baş­kalarını kendi üzerine tercih maksadiyle ölünceye kadar üç gün devamlı olarak birbiri ardınca karnını buğday ekmeğinden doldur­mamıştır. Bu, cimrilik veya fakirliğinden değildi. Cemiyet ve davetlere katılır, hastaları ziyaret eder ve cenazenelerde hazır bulunurdu. Muhafızı bulunmadan tek başına düşmanları arasında dolaşırdı. İnsanların en mütevazii idi. Kendisinde kibirden eser bulunmazdı. Sözü uzatmaz, en üstün belagate sahip idi. İnsanlann en güler yüzlüsü olup, dünya husüsunda hiç bir suretle heyecanlan mazdı. Bulduğunu giyerdi. Bazen eski elbise ve bazen Yemen bürdesi ve bazen yün hırkası ve hülasa giyilmesi mubah olan elbiseyi giyerdi. Gümüşten yüzüğü olup, sağ elinin parmağına takardı. Hizmetçisi veya başka birisini terkisine alırdı. Deve, at, katır ve merkep'ten bulduğu vasıtaya binerdi. Şehrin en uzak yerindeki hasta­ları ziyaret ederdi. Güzel kokuyu sever, pis kokulardan hoşlanmazdı. Fakirlerle düşer kalkar, yoksullarla bir arada yerdi. Ahlakında fazilet sahibi olan insanlara ikram eder, şerefli kimselere iyilikte bulunmak suretiyle onlarla anlaşırdı. Akrabaları ile alakalanır ve fazilet sahibi olanları tercih ederdi. Kimseye eziyet et­mez, özür dileyenlerin mazeretini kabul ederdi. Şakalaşır fakat şakasında da doğruyu söylerdi. Güler fakat kahkahalar savurmazdı. Mübah olan oyunları seyreder ve onları reddetmezdi. Bazan karşısında yükselen sesleri sabırla karşılardı. Koyun gibi sağmal bulun­durur, yüz sağımlık devesi, yetmiş keçisi vardı. Kesimlik develeri ayrı idi. Aile efradı ile sütünden istifade ederlerdi. Köle ve cari­yeleri vardı. Yeyim ve giyimde onlardan ayrılmazdı. Allah için amel etmediği boş vakti geçmezdi. Ya ibadet veya lüzumlu bir işle meşgul olurdu. Ashabının bağ, bahçe ve bostanlarına giderdi. Faki­ri, yoksulluğundan ötürü tahkir etmez, zengine, zenginliğinden dolayı saygı göstermezdi. Herkesi müsavi şartlar altında Allah'a davet ederdi. Fakir, evinde ne yiyorsa onu; zengin evinde ne yiyor­sa onu ikram eder. Herkesi memnun ederdi.

            Bütün güzel huy ve iyi vasıfları ve mükemmel surette sevk-u idareyi Allahu Teala onda toplamıştı. Okur-yazar olmayan bir ümmi idi. Cehalet muhitinde, çölde, ana ve babadan mahrum, koyun gütmekle yetişti. Allahu Teala bütün ahlakî faziletleri ona öğretti. İyi vasıflara sahip kıldı. Geçmiş ve geleceğin haberlerini bildirdi. Ahirette kurtuluş ve saadet yollarını gösterdi. Dünyada iken Ahirete heves edip gideceği yolu açıkladı. Boş şeyleri terk edip vacibleri ifanın lüzumunu anlattı. O'nun emrini yerine getirip işinde ona uymağı Allahu Teala bize tevfîk etsin, amin ya Rabbe'l-alemin.
Peygamberimiz (sav) kimlere beddua etmiştir ?

            Ebû'l-Buhturî'nin (Saîd b. Firûz-i Tai'dir. Sikadan olup Küfe'nin ileri gelenlerindendir. Cemacim'de Hicri 83 yılında ölmüştür.) rivayetine göre; Resûl-i Ekrem müslümanlardan kimseye kötü söz söylememiştir. Şayet sözü ile incittiği bir kimse oldu ise, hemen onun gönlünü almıştır. Hiç bir kadın veya hizmetçisini tel'în etmemiştir. Bir savaşta kendisine:

            - Bunlara lanet etseniz, dediklerinde. O:

            “Ben lanetleyici olarak değil, rahmet olarak gönderildim.”(Müslim Ebû Hüreyre'den rivayet etmiştir) diye cevap vermiştir. Müslim olsun kafir olsun, umumi olsun, hususi olsun, beddua etmesi istendiği vakit o, dua ederdi. (Yani Peygamberimiz (sav)'e Ashab canları sıkıldığından dolayı, "kafirlere beddua et" dedikleri vakit. Peygamberimiz (sav): "Onları ıslah eyle" diye dua ederdi.Ömründe kendi­sine karşı çok hakaretle bulunan kimselere bazen de beddua etmiştir. Bu hal, Peygamberimiz (sav)'e Cenab-ı Hakk-teala Hz. Ömür boyu "Rahman, Rahim" vb. güzel isimleri île tecelli etmiştir. Bazen de "Kahhar, Cebbar" isimleri ile tecelli etmiştir. "Kahhar, Cebbar" isimleri ile tecelli ettiği zaman: Peygamberimiz (sav)'in kahrı, Allah (cc)'ın kahrıydı. Onun için ömründe birkaç sefer beddua etmiştir.

 1) Kendisini taklid eden ve milleti güldüren münafığa;

 2) Kendisi namazda iken, boynuna deve bağırsağını koydurtan ve on iki beye beddua etmiştir.

 3) Hendek Muharebesindeki kafırlere beddua etti.

 4) Kendi ile karşılıklı münakaşa yapan, çok ters adamlara beddua etti. Birisini yolda giderken yıldırım çarptı, birisini de dağdan gelen arslan yedi. Diğer zamanlarda ömür boyu ne kadar kızsa, hakaret etseler, onlara "beddua" yerine "dua" etmiştir. "Beddua et ya Resûlulallah" sözlerine de karşılık yine dua etmiştir. Bunların dışında bir kaleyi çevirdiler, muhasara ettiler alamadılar, çok sıkıştılar. Bütün Ashab onlara beddua etti. Peygamberimiz (sav)'e beddua et, dediler. Peygamberimiz (sav) onların ıslahları, düzelmeleri için dua yaptı. (Bu Hadîs-i Şerif kitabımızda yazılıdır.) Eli ile Allah rızası dışında kimseyi dövmemiştir. Allahu Teala'nın hakkı haricinde şahsı adına kimseden intikam almamıştır. Serbest bırakıldığı hususlarda daima ehvenini tercih etmiştir. Ancak günah olursa veya yakınları ile alakasını kesmek gibi bir hal alırsa, oraya yaklaşmazdı. Köle olsun, cariye olsun, zengin olsun, fakir olsun kendisine müracaat eden herkesin işine koşardı. Azadlı kölesi olan Enes (ra) yeminle anlatıyor: "Hoşlanmadığı bir işi yaptığım zaman. "Bunu niçin böyle yaptın" diye bana bir defa söylememiştir. Zevceleri ne zaman beni yermeğe kalkışsalar, onlara mani oturdu. Bir vakit yatacağı yeri ayıplamamıştır. Bir şey sererlerse üzerine yatar, sermezlerse yer üzerinde yatardı.

            Allahu Teala henüz onu peygamber olarak göndermeden önce Tevrat'ın birinci satırında vasıflayarak: "Muhammed Resûlüm ve tercih ettiğim kulumdur." buyurdu. Haşin ve sert değildi. Sokaklarda fazla dolaşmaz. Kötülüğe kötülükle değil, af ile mukabele ederdi. Mekke'de doğdu, Medine'ye göçdü. Şam havalisine malik idi. Arab kıyafeti olarak îzar giyerdi. O ve beraberindekiler Kur'an-ı Kerim'e ve ilme bağlanırlar, abdest alırken her tarafını yıkarlardı. Tevrat'ta olduğu gibi İncil'de de böyledir.

            Rast geldiğine hemen selam vermek, bir ihtiyacı için karşısına çıkan adam ayrılmadan onu bırakıp ayrılmamak, elini tutan bir kimse bırakmadan kendi elini ayırmamak gibi haller de onun güzel ahlakındandır.

            Resûl-i Ekrem Ashabından birisiyle karşılaştığı zaman, onunla musafahalaşır ve iyice ellerini birbirine geçirerek sıkıştırırdı. Besmele île oturur ve besmele ile kalkardı.

            Mecliste hususi bir yeri yoktu, boş bulduğu yerde hemen, otururdu.

            Kimseye darlık vermemesi için Ashabı arasında ayaklarını uzatıp oturduğu vaki değildir. Umumiyetle kıbleye karşı otururdu. Huzuruna giren müsafırine ikram eder, çok kere yanına gelen ya­bancıların altına sırtındaki elbiseyi serer ve oturturdu.

            Müsafırine kendi minderini de verdiği ve oturuncaya kadar ısrar ettiği de olurdu.

            Karşısına çıkan adama öyle samimi davranırdı ki. herkes kendisinin onun katında en sevimli kimse olduğunu zannederdi. Meclisde bulunan herkese ayrı ayrı yönelir ve sohbetten, nasibini verirdi. Herkese teveccüh eder, onunla konuşur, ayrı ayrı hal ve hatırını sorardı. Oturması, konuşması ve dinlemesi, güzel dav­ranışları çok samimi idi. Bununla beraber meclisi bir haya, tevazu ve huzur meclisi idi. Nitekim Allahu Teala:

            “Allah'ın rahmetinin eseri olarak onlara yumuşak davrandın. Eğer haşin ve katı yürekli olsaydın etrafından dağılırlardı” (Sûre-i A'li imran, Ayet: 159.) buyurmuştur.

 

            Ashabını künyeleri ile çağırır, çocuğu olan kadınlara da künyeleri ile seslenirdi. Çocuğu olmayan kadınlara da bir künye bulurdu. Çocuklara da künye bulur ve onların gönlünü hoş ederdi. Geç kızar ve çabuk memnun olurdu.

            İnsanlara en çok acıyan, en hayırlı ve en faydalı olan idi. Onun meclisinde asla sesler yükselmez ve yüksek sesle konuşulmazdı.

            Meclisden kalktığı zaman:

            "Allah'ım, sana hamdeder ve seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. İbadete layık olan ancak sen olduğuna şehadet eder, sana tevbe eder ve senden mağfiret dilerim." der ve "Bunu bana Cebrail öğretti" derdi.

 

 

Peygamberimiz (sav)'in gülmesi ve konuşması

 

            Resûl-i Ekrem, insanların en fasihi ve en tatlı sözlüsü idi. Nitekim bizzat kendisi:

            “Ben Arabların en fasihiyim.” buyurdu. Cennet halkı Resûl-i Ekrem'in şive ve lehçesi ile konuşacaktır. Fazla konuşmaz, az ve şümûllü konuşur, ipliğe dizilen inciler gibi tane tane konuşurdu. Nitekim Hz. Aişe (ra): "Resûl-i Ekrem sizin gibi birbirine ekleyip durmazdı. O, az ve ağır konuşurdu. Siz, sözü birbirine katıp duru­yorsunuz." dedi. Yine dediler ki: "Resûl-i Ekrem en vecîz konuşan bir insandı. Kısa cümlede bütün maksadını ifade edebilirdi. Cevamiü'l-Kelim şümullü cümleler kullanır, ne fuzuli konuşur, ne de eksik bırakırdı. Sözleri arasında. duraklar, fasıla verir ve dinle­yenler konuştuğunu ezberleyebilirdi.

            Açık sözlü ve en güzel sesli idi. Lüzumsuz konuşmazdı. Ekse­riya sükut ederdi. Kötü söz konuşmazdı. İster hiddetli ister hid­detsiz her halinde hakkı söylerdi. Güzel konuşmayanlara iltifat etmezdi. Konuşulması zaruri olan bazı şeylere kinaye yolu ile işaret ederdi.

            O sustuğu zaman Ashabı konuşurdu. Huzûrunda münâzaa yapılmazdı. Vaazu nasîhatında son derece ciddi idi ve:

            "Kur'an'ı birbirine vurmayımz, onun Ayetlerini karşılaştır­makla tekzibe kalkışmayınız; onun Ayetleri birbirini tasdik eder. O, (yedi) vücuh üzere nazil olmuştur. (Taberanî Abdullah b. Ömer'den rivayet etmiştir.)

 

            Ashabının yüzüne en çok gülümseyen bir insandı. Gönüllerini hoş etmek için sözlerini hayranlıkla dinlerdi. İnci dişleri görüle­cek şekilde gülümserdi. Ashab-ı Kiramı da kendisine uyarak sohbetinde yalnız tebessüm ile yetinirlerdi.,

            Bir gün Resûl-i Ekrem sıkıntılı idi. Bedevinin biri bir şey sor­mak üzere huzûruna girmek istedi. Ashab-i Kiram bedevîye:

            - Bırak, bu gün Resûl-i Ekrem'in canı sıkıntılı, birşey sorma, dediler. Adam:

            - Beni bırakın, ben onu güldürmeden bırakmam, dedi ve Resûl-i Ekrem'e:

            - Ey Allah'ın elçisi. duydum ki Deccal insanlara Tirid yedire­cek, yemeyen insanlar acından ölecek. Ne buyurursun, ben onunla karşılaşırsam yemeyerek acımdan mı öleyim, yoksa yiyip karnımı doyurduktan sonra, yine onu inkar ve Allah'a imanım üzerine mi kalayım? dedi. Bunu duyan Resûl-i Ekrem gülümsedi ve dişleri görüldü, sonra da:

            - Hayır, sen ondan yeme, Allahu Teala seni acından öldürmez, buyurdu. Resûl-i Ekrem insanların en neş'eli ve güleryüzlü olanı idi. Ancak Kur'an-ı Kerim'in nüzulü veya Ahireti hatırladığı veya vaaz-u nasihat ettiği zaman çehresi değişirdi. (Allahu Teala çok zaman Cemal sıfatları ile tecellî ettiğinden yüzü güleçti. Pek az bazan da Esma-ül hüsna'ların zülumat ismi île tecelli ettiği zamanda kendisi canı sıkıntılı adam gibi çehresi değişir. O zaman bunun gadabı Allah'ın gadabı diye yanından uzaklaşırlardı. O hal geçince yine yüzü güler yine yanına gelirlerdi. Aynı bu hal çok büyük evliyaullahlarda da olur.

                Nar'ın da hoştur Allah,

                Nur'un da hoştıır Allah.

                Aşkınla coştur Allah,  

                Hu, hu, hu.            dediği budur.)

            Onun gönül hoşluğu en güzel, bir şekilde idi. vaazı ise çok ciddi idi. O yalnız Allah için gazab eder ve gazabı halinde bir şey yapmazdı. Bütün işlerinde hal ve tavrı bu idi.

            Bir sıkıntı ile karşılaştığı zaman: "La havle vela kuvvete illa billah" der ve işini Allah'a havale eder, O'ndan kurtuluş dilerdi. Sonra da şöyle dua ederdi:

            “Allah'ım bana hakkı hak olarak göster ki, ben ona uyayım. Bana kötüyü kötü olarak göster ve ondan uzak kalmağı nasîb et. Senin hidayetin hilafına nefsimin arzusuna uyacak karışıklıklar­dan beni koru. Arzularımı senin taatine tabi kıl, rızanı bana nasîb et. Beni hakka hidayet et. Sen dilediğini doğru yola ulaştırırsın.”

  Peygamberimiz (sav)'in yemekteki âdab ve ahlakı        

          Resûl-i Ekrem bulduğunu yerdi. En çok sevdiği kalabalıkla yemekti.

            Umumiyetle yemek yerken namazda olduğu gibi otururdu. Ancak ayaklarını arkada birbiri üstüne koyup:

            'Ben ancak bir kulum, kölenin oturduğu gibi oturur ve yediği gibi yerim", (Bezzar rivayet etmiştir.) derdi. Sıcak yemek yemez ve:

            “Sıcak yemekte bereket olmaz, Allahu Teala bize ateş yedir­mez, yemeği soğutunuz.” (Beyhakî Ebû Hüreyre'den sahih sened ile rivayet etmiştir.) buyururdu. Daima önünden ve üç par­mağı ile yerdi. Bazen dördüncü parmağını da yardımcı olarak kullanırdı. İki parmağı ile yemez ve:

            “O, şeytanca bir yemektir,” (Darekutni "El-İfrad" da ibn Abbas'dan rivayet etmiştir.) derdi.

            Bir gün Osman (ra) Resûl-ü Ekrem'e palüze yemeği getirdi. Resûl-i Ekrem yemekten yedikten sonra:

            - Bu nedir, bunu nasıl yaparsınız? diye sordu. Hz. Osman:

            - Anam-babam size feda olsun, ya Resûlallah, yağ ile bal'ı tavaya kor, ateşte eritiriz. Sonra buğday ununun özünü alır tavaya dökeriz. Sonra katılaşıncaya kadar karıştırırız ve gördüğünüz şekilde bir helva olur, dedi. Resûl-i Ekrem:

            - “Doğrusu bu güzel bir yemektir”. (İbn Mace ibn Abbas'tan rivayet etmiştir. Meşhur olan, Beyhaki'nin "Şuabü'l-iman"ından Leys'den rivayet ettiği sarı helvadır.)

 

            Resûl-i Ekrem elenmemiş arpa unundan pişen ekmeği yerdi. Salatalığı, taze hurma ve tuz ile yerdi.

            Meyvelerden en çok sevdiği yaş hurma, üzüm, kavun idi.

            Bazan da taze hurma yerdi. Kavunu eli ile yerdi. Bir defa hur­mayı sağ eli ile yedi ve çekirdekleri sol elinde topladı. Oradan geçen bir koyuna seslendi. Koyun gelerek sol elinden çekirdek­leri yedi. Kendisi de sağ eli ile yemeğe devam etti. Her ikisi de bitirdi ve koyun da savuşup gitti.

            Bazan üzümü, salkımı ağzına götürerek yediği de olurdu. Üzüm suyu mübarek sakalından inci daneleri gibi damlardı. Ekse­riya yemeği, su ile hurma idi. Hurma ile sütü bir arada yer ve "En iyi yemeklerdir" derdi.

            En çok sevdiği et yemeği idi. Et hakkında:

            "Et dünya ve ahiretin en üstün yemeğidir. O kulağın İşit­mesini arttırır. Eğer Rabbimden her gün bana et yemeği nasib etmesini istesem, nasib ederdi.” (Ebû'ş-Şeyh Sem'an'dan rivayet etmiştir.) buyurmuştur.

            Tirid yemeğini kabak ile yerdi. Kabağı sever ve kabak hak­kında:

            “O, kardeşim Yunus Aleyhisselam'ın sebzesidir.” (İbn Mace Enes'ten rivayet etmiştir.) derdi. Hz. Aişe'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

            “Ya Aişe, tencere kaynattığınız zaman oraya fazla kabak ko­yun, zira kabak kalbi takviye eder.” (Ebû Bekr-i Şafiî'nin "Fevaid"inde zikredilmiştir.) buyurmuştur. Kendisi avlan­maz, fakat avlanan kuş etini yer ve kendisine avlanan kuşlardan getirilmesini arzu ederdi.

 

            Et yerken basını ete eğmez, belki eti ağzına getirir ve ısı­rarak koparırdı. Ekmek ile yağ yerdi. Koyun bacak ve budlarını severdi. Tencerede pişen kabağı, sirkeye doğranmış ekmeği, Acve hurmasını sever ve bu hurmaya bereket ile dua ederdi. "Bu hurma Cennet meyvelerindendir. Zehir ve sihire karşı şifadır." derdi.

            Baklagillerden kevinin otu ve semiz otu severdi. Külyeleri sevmez ve bunlardan hoşlanmazdı.

            Koyunun yedi a'zasını yemezdi. Zekeri, torba ve içindeki hus­yeleri. sidik kabını, öd kabını, et ile deri arasında biten bezleri, ferci ve kanı. Soğan, sarmısak ve pırasa gibi şeyleri yemezdi. Yemeğe hiç bir suretle gülmezdi. Hoşuna giden yemeği yer, gitmeyene ses çıkarmazdı. Keler (kertenkele) ve dalak yemeklerinden hoşlanmaz fakat bunlara haram demezdi.

            Parmağı ile yemeği sıyırır ve:

            “Yemeğin sonu daha bereketlidir.” (Beyhaki "Şuab"ında Cabir'den rivayet etmiştir.) buyururdu. Parmaklarını temizlemeden elini mendil ile silmezdi. Yeme­ğin sonunda:

            “Allah'ım, sana hamd olsun, yedirdin doyurdun, içirdin kandırdın, sana hamdederim. Küfran-ı nimet etmem, hamdi terketmem ve ondan asla müstağni kalmam.” (Taberani Hars b. Haris'den rivayet etti. Buhari'de buna benzer başka rivayet yolu vardır.) derdi. Ekmek ile et ye­diği zaman, ellerini iyice yıkardı sonra da yüzünü silerdi.

            Suyu üç kerede içer, her defasında Besmele ile başlar ve Hamdele ile bitirirdi. Suyu akıtarak değil, sorarak içerdi.

            Ortaklaşa içtikleri süt veya suyu -sol tarafında daha hatırlı kimse bulunsa da- sağında bulunan zata verir ve ona da artırıp yanında bulunana vermenin fazîlet olduğunu ve isterse onun da bir miktar artırıp sağında bulunana vermesini tavsiye ederdi. (Bilal Babam: Peygamberimiz (sav)'in yemek yerken sağ tarafına yaşlılar oturur, yaşına göre yaşı küçüldükçe sırası ile oturup halka olurlar. Yemek Peygamberimiz (sav) ve yaşlılara ikram edilir. Büyükten küçüğe doğru gelir. Peygamberimiz (sav) su içeceği za­man büyük bir kapla doldurup getirirler. Kendi içer. Artan suyu sol laraftakine verir. O da içer, solundakine verir. Öyle devam ederdi. Onun için ondan alınan ata sözü "su küçüğün sofra büyüğün" sözü ondan kalmıştır.) Bazan bir nefeste içtiği de olurdu. İçtiği kaba nefes vermez, bardağı ağzından uzaklaştırdıktan sonra nefesini alırdı. Bir defa bal ve süt karışımı ile dolu bardağı kendisine takdim ettiler. Kabul etmedi. "İki yemek ve iki şerbet bir kabda olmaz." buyurdu. Sonra da:

            “Bu haramdır demiyorum, ancak ben büyüklenmeyi ve dün­yanın boş şeyleri ile yarın hesap vermeyi uygun bulmuyorum. Ben sadeliği ve tevazuu severim. Allah için alçak gönüllü olanları Allahu Teala yükseltir.” (Bezzar Talha'dan rivayet etmiştir.) buyurdu. Ev içinde bir cariyeden daha utangaç idi. Yemek istemediği gibi, isteğini de onlara duyurmazdı. Sofra kurarlarsa yerdi. Yedirdiklerinden yer, içirdiklerinden içerdi. Yi­yecek ve içeceğini bizzat kendisinin kalkıp aldığı da olurdu.

 Peygamberimiz (sav)'in elbisedeki âdab ve ahlakı      

 

            Resûl-i Ekrem (sav) izar, rida, gömlek ve cübbe'den ne bulursa onu giyerdi. Yeşil elbise hoşuna giderdi. Ekseriya beyaz giyerdi. Ve:

            “Beyaz elbiseyi dirilerinize giydirin ve ölülerinize kefen yapın.” (İbn Mace ve Hakim İbn-i Abbas'tan rivayet etti ve isnadının sahîh oldugunu söyledi.Daha başka rivayet yolları da vardır.) buyururdu. Harb için veya başka maksadlarla işleme kaftan giyerdi. İnce atlastan kaftanı vardı, beyaz tenine güzel yakışırdı. Bütün elbiseleri topuklarından aşağı geçmezdi.İzarı ise daha yu­karda idi. Gömleği ilikli ve bağlı idi. Namazda ve namaz haricinde bazan bağını çözerdi. Za'feran ile boyanmış bir çarşafı vardı. Yalnız bunun içinde de namaz kıldırdığı olurdu. Bazan da tek bir elbise giyerdi. Keçeden yapılmış elbisesi de vardı. Onu giyer de:

            “Ben ancak bir kulum, kölelerin giydiği gibi de giyerim.” (Buharî ile Müslim Ebû Burde'den rivayet etmişlerdir.) derdi.

            Cum'a için, diğer elbiselerinden başka hususi olarak iki elbisesi vardı.

            Çok kere tek bir izara bürünür ve uçlarını omuzlarına bağlardı. Cenaze namazlarını bu kıyafetle kıldırdığı da olurdu. Evinde de tek bir izar içinde kılardı ve bu izar da münasebet halinde sırtmda bulunan izarı olurdu. Güzel siyah bir yün elbisesi vardı. Onu birisine hediye etti. Ümmü Seleme:

            - Elbiseyi ne yaptın? Senin beyaz vücuduna o siyah elbise çok yakışırdı. ne oldu diye sordu. Resûl-İ Ekrem: "Onu birisine hibe ettim, giydirdim." buyurdu.

            Enes (ra) buyuruyor: "İnce kilime bürünerek bize namaz kıldırdığı da vardır. Parmağında yüzük taşırdı. Hatırlamak için yüzüğüne bir iplik de bağlardı. Yüzüğünün kaşında: “Muhammed’ür-Resûlullah” yazılı idi. Mühür vazifesi görürdü. Onunla yazıları mühürler ve:

            “Yazıyı mühürlemek, töhmetten hayırlıdır.” (Buharî ve Müslim, Enes'den rivayet etmişlerdir.) derdi. Sargılı ve sargısız olarak başına takke örter, bazen sarıgı bulunmaz ve başına bir baş örtüsü bağlardı.

            Peygamber Efendimizin Hz. Ali'ye "Sehab" isminde hibe et­miş olduğu bir sarığı vardı. Her ne zaman Ali (ra) bu sarıkla Aleyhisselam Efendimiz'e gittiği zaman Resûl-i Ekrem:

            “İşte Ali Sehab [bulut] ile geldi.” (İbn Adiy ve Ebû's-Şeyh Cafer b. Muhammed'den, o da babasından rivayet etmiştir, ibn Nuaym'ın "Delailü'n-Nübüvve"de Ömer'den böyle bir rivayeti vardır.) buyururdu.

            Elbiseyi daima sağdan giyer ve giydiği zaman:

            “Mahrem yerimi örteceğim ve insanlara karşı süsleneceğim elbiseyi bana giydiren Allah'a hamdederim.” (Tirmizî rivayet etti. ibni Mace ve Hakim Ömer b. Hattab'tan rivayet etti ve "sahihtir" dedi.) derdi. Elbisesini çıkarırken de sol tarafından başlardı.

            Yeni elbise giydiği zaman eskisini yoksula verir ve:

            “Eskimiş elbisesini Allah rızası için bir fakire giydiren kimse, Allahu Teala'nın hıfz u himayesinde o elbise ölü olsun diri olsun yani isterse kefen olarak kullanılsın. Adamın sırtında bulunduğu müddetçe Allahu Teala'nın hıfz u himayesinde ve hayır üzerinde olur” (Hakim "Müstedrek’inde, Beyhaki "Şiab"ında Ömer'den rivayet etmişlerdir.) buyururdu. İçi lif dolu tabaklanmış deriden bir döşeği vardı. Boyu iki arşın, eni de bir arşından fazla idi. Gittiği yerde altına serilmek için bir de Abası vardı. Kuru bir hasır üzerinde de yatardı. Binitinin. silah ve eşyasının isimleri vardı. Bayrağının adı Ikab, savaşlarda yanında bulundurduğu kılıcının adı Zülfikar, ay­rıca Mihzen, Rusub ve Kazıb adlarında kılıçları vardı. Kılıçlarının sapı gümüş işlemeli idi. Deriden kayışı vardı. Bu kayışta üç tane gümüş halka vardı. Okunun adı Ketum, ok ve yay kabının adına da Kafur derlerdi. (Ramûz-ul Ehadis, 30. Bölüm, Hadîs No: 381.) Bindiği devenin adı Kasva idi. Buna Gadba da denirdi. Bindiği atinin adı Düldül, merkebinin adı Yafur, südünü içtiği koyunun adı Ayne idi. Abdest alıp su içtiği çamurdan mamul bir matharası vardı. Küçük çocuklar Resûl-i Ekrem'in evine girer ve bu mathara'da buldukları sudan içer, yümn-u bereket olmak üzere üst ve başlarına dökerlerdi.

 

 Peygamberimiz (sav)'in intikama gücü yettiği halde affedip bağışlaması       

 

 

            Resûl-i Ekrem (sav) insanların en ağır başlısı olup en hafiften alanı, gücü yettiği halde en çok affedenlerden birisi idi. Bir gün, altın ve gümüşten yapılmış bir takım gerdanlıklar Resûl-i Ekrem'e getirilmişti. Resûl-i Ekrem bunları Ashabı arasında bazı esaslar dahilinde taksim etti. Tabii herkese müsavi şekilde vermedi. Bu arada Bedevilerden bir A'rab:

            - Ey Muhammed, vallahi Allah sana adaleti emrettiği halde seni adalete riayet eder görmüyorum, diye ağır bir ithamda bulun­du. Resûl-i Ekrem:

            - Yazık sana, ben adalete riayet etmezsem, ya kim adalete riayet eder, buyurdu. Adamcağız oradan ayrıldıktan sonra, Resûl-i Ekrem:

            - “Biraz sonra onu bana çağırın.” (Ebû'ş-Şeyh ibn Ömer'den ceyyid sened île rivayet etmiştir.) buyurdu. Ve adamın bu kadar kaba ve saygısız davranmasına karşılık onu en tatlı bir dil ile ikaz etti. Biraz sonra çağırtması da adamın korkmaması için idi.

            Yine Câbir'in (ra) rivayetinde; Resûl-i Ekrem Hayber gününde Bilal'in elbisesi içinde toplanan gümüşleri taksim ediyordu. Adamın biri:

            - Ey Allah'ın Resûlü, taksimatını adaletle yap, dedi. Resûl-i Ekrem: Yazık sana! Eğer ben adalet etmezsem, kim adalet edebi­lir? O zaman bu hususta ziyan etmiş olurum! Binaenaleyh nasıl adalet etmez mişim? buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra):

            - Bu adam münafıktır, bunun boynunu vurayım. diye ayağa kalkınca. Resûl-i Ekrem:

            - Allah korusun, artık insanlar bunu dillerine dolar ve "Mu­hammed kendi adamlarını öldürüyor" derler, (Müslim rivayet etmiştir.) buyurdu.

            Yine bir savaşta fırsatını bulan bir düşman elinde kılıcı olduğu halde Resûl-i Ekrem'e yaklaşarak:

            - Şimdi seni benim elimden kim kurtarabilir? dedi. Resûl-i Ekrem: (Hadîsi kitabımızda yazılıdır.)

            - Beni Allah korur, der demez adamcağızın elinden kılıç düştü ve Peygamberimiz hemen kılıcı alarak:

            - Ya şimdi seni benim elimden kim kurtarır? buyurdu. şaşkına dönen adam:

            - Sen kılıcı eline alanların iyilerinden ol. Yani beni bağışla, diye yalvardı. Resûl-i Ekrem kendisine:

            - Şehadet getir, buyurdu. Adam:

            - Hayır, bunu söyleyemem, ancak senin tarafına geçmeye­ceğim gibi seninle savaşanlarla da arkadaş olmam ve seninle artık harbetmem, dedi. Resûl-i Ekrem de kendisini serbest bıraktı. Adamcağız, kendi adamlanna döndüğü zaman: "İnsanların en hayırlısının yanından geliyorum" dedi.(Buhari ile Müslim rivayet etmiştir.)

            Yine Enes (ra) rivayetinde; yahudi kadınlarından birisi Resûl-i Ekrem'e zehirli koyun eti getirdi. Resûl-i Ekrem:

            - Bu zehirli eti niçin bana getirdin? diye sordu. Kadın:

            - Seni öldürmek için getirdim, dedi. Resûl-i Ekrem:

            - Allahu Teala seni muvaffak etmez! (Buhari ile Müslim rivayet etmiştir.) buyurdu. "Bu kadını katledelim." diyenlere de. "Hayır, bırakın gitsin." buyurdu.

            Yine yahudilerden birisi Resûl-i Ekrem'e sihir yapmıştı. Ceb­rail (as) Peygamberimize haber verdi, sihir aletini çıkararak dü­ğümlerini çözdü ve Resûl-i Ekrem kendisinde yeğniklik hissetti. Resûl-i Ekrem bunu yahudiye duyurmak bile istemedi. (Neseî sahih sened ile rivayet etti. Buharî ve Müslimde de başka yoldan rivayet edilmiştir.)

            Yine Hz. Ali (ra) buyuruyor: "Resûl-i Ekrem Zubeyir ve Mikdad ile birlikte beni iki harem arasındaki "HAH" denen yere gönderdi ve buyurdular ki:

            "Hâh bahçesine gidin, orada bir kadın vardır, onda bir mektub var. mektubu alın gelin." Biz de gittik, kadını bulduk ve kadına "Mektubu ver" dedik. Kadın "Bende mektûb yok" dedi ise de biz, mutlaka seni arayacağız, dediğimizde, kadın saçları arasından mektubu çıkarıp verdi. Mektubu Resûl-i Ekrem'e getirdik. Mektub Hatıb b. Ebî Belta'a tarafından Mekke müşriklerine yazılmış ve orada Resûl-i Ekrem'e dair bazı sırlar aktarılmış bulu­nuyordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Hatib'ı çağırarak:

            - Bu nedir? diye sorunca, adamcağız:

            - Ey Allah'ın Resûlü hakkımda acele hüküm verme, beni dinle: ben bu hareketimi müslüman olduktan sonra küfre döner şeklinde yapmış değilim. Ancak buraya gelen muhacirlerin Mek­ke'de kendi ailelerini koruyacak kuvvetli kabileleri vardır. Benim ailem zayıftır. Bunu yaparken oradaki akrabalarımın da onlar tarafından himaye edilmelerini düşünerek yaptım, dedi. Resûl-i Ek­rem:

            - O size doğruyu söyledi, buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer:

            - Ey Allah'ın Resûl'ü müsaade et de şu münafığın kellesini uçurayım. deyince, Resûl-i Ekrem:

            - Bu adamlar Bedir cengine katılmıştır. Ne biliyorsun? Allahu Teala Bedir halkına "Ne yaparsanız yapın, ben sizi bağışladım" (Buhari ile Müslim rivayet etmişlerdir.) buyurdu, dedi.

            Yine Resûl-i Ekrem bir ganimet malım taksim ediyordu. Ensar'dan biri:

            - Bu taksimat Allah nzasına uymayan bir taksimdir, dedi. Bunu Resûl-i Ekrem'e haber verdiklerinde. benzi kızardı ve:

            - Allahu Teala kardeşim Musa'ya rahmet etsin, o bundan daha büyüğü ile eziyet edilmiş ve sabretmiştir, (Buhari ile Müslim ibn Mes'ud'dan rivayet etmiştir.) buyurdu. Yine Resûl-i Ekrem:

            “Ashabımın aleyhimde konuştuklarını bana duyurmayın; zira gönül hoşluğu içinde aranızda bulunmak isterim.” (Ebu Davud ve Tirmizi ibn Mes'ud'dan rivayet etmişlerdir.) buyurdu.

  Peygamberimiz (sav)'in hoşlanmadığı şeylere  göz yumduğu haller       

 

 

            Resûl-i Ekrem'in cildi yumuşak, içi dışı latif ve güzel idi. Hiddet ve neş'esi yüzünden belli olurdu. Canı fazla sıkıldığı zaman sık sık sakalını avuçlardı. Hoşa gitmeyen bir şeyi yüze vurmazdı. Bir gün yüzünde sarı boya bulunan bir adam huzuruna girdi. Resûl-i Ekrem bu sarı boyadan hoşlanmadığı halde bu adama bir şey de­medi. Adam çıktıktan sonra: "Buna deseniz de şu boyayı izale etse daha iyi olurdu”, (Ebû Davud, Tirmizî ve Neseî Enes'dcn rivayet etmişlerdir.) buyurdu.

            Yine bir gün Bedevinin biri gelerek Resûl-i Ekrem'den bir şey istedi. Resûl-i Ekrem istediğini verince, adama:

            - Nasıl memnun oldun mu? diye sordu. Adam:

            - Hayır, memnun olmadım, iyi bir şey de yapmadın, dedi. Meclisde hazır bulunan müslümanların canı sıkıldı ve adamı tekdîr için davrandıklarında, Resûl-i Ekrem onlara:

            - İlişmeyin, diye işaret buyurdu. Sonra da meclisden kalkıp hane-i saadetlerine girdi. Bir müddet sonra Bedeviyi çağırtarak. daha bazı ikramlarda bulundu ve:

            - Şimdi memnun oldun mu? diye sordu. Bedevi:

            - Evet şimdi memnun oldum, sa'yiniz meşkür olsun, dedi. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem:

            - Orada çirkin konuştun. Ashâbımın sana karşı gönlü kırıldı ve içlerinden sana nefret beslemeğe başladılar. Şimdi bana ifade ettiğin memnuniyeti onların huzurunda da ifade eder misin? Şa­yet bu memnuniyetini onların huzurunda da ifade edersen, sana karşı, duydukları kin ve nefret ortadan kalkar, buyurdu. Adam:

            - Evet, onların yanında da aynı şeyi ifade ederim, dedi. Resûl-i Ekrem akşam üzeri veya sabahleyin aynı toplantıya gelerek:

            - Bu Bedevi memnun değildi, fakat ona biraz fazla ikramda bulunduğumuz için memnuniyetini ifade etti. Sorun bakalım ne diyor, buyurdu. Adam:

            - Evet memnunum. Allah razı olsun, dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

            - Benimle şu A'rabın hali, şöyle bir adamın vaziyetine ben­zer: Adamın devesi var. deve kendisinden kaçmış, deveyi yakala­mak için insanlar devenin peşine düşmüş, fakat insanların hü­cumu deveyi daha uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bunun üzerine adam:

            Bırakın peşine koşmayın, ben ona sizden daha merhametli olduğum gibi, halini de daha İyi bilirim, dedi ve yerden aldığı bir tutam ot ile devesine huy huy diye seslendi, deve de yavaş yavaş adama yaklaştı ve adam deveyi yakalayarak yükünü vurdu ve sırtına bindi. Şayet ben de o zaman sizi serbest bıraksaydım adamı öl­dürseydiniz, adam Cehennem'e gidecekti (fakat şimdi adamı kurt­armış olduk), buyurdu. (Bezzar ve Ebû'ş-Şeyh Ebû Hüreyre'den rivayet etmişlerdir.)

 

 Peygamberimiz (sav)'in cömertliği (Sahaveti)

        

 

 

            Resûl-i Ekrem (sav) insanların en cömerd ve en iyilerinden biri idi. Hele Ramazan-ı şerifte esen rüzgar gibi eline geçen her şey durmadan giderdi. Hz. Ali (ra) Resûl-i Ekrem'i anlatırken: "O insanların en çok eli açık olanı, sıkıntılara göğüs germe bakımından göğsü en geniş olanı, en doğru sözlüsü, üzerine aldığı işi en güzel ve en iyi şekilde yerine getireni idi. O, en güzel ve yu­muşak tabiatlı olup, kabile ve akrabasına en çok ikramda bulunan bir zat idi. Onu ilk gören ondan heybet duyar, sohbetinde bulu­nanlar ise onu severlerdi. Onun vasıflarını anlatan der ki: Ondan önce de, sonra da onun gibisini görmedim. Ondan istenen her şey -varsa- verir, bulmak imkanı varsa söz verir, bunlar mümkün ol­madığı takdirde susardı. Bir gün adamın biri kendisinden bir şey istedi. Resûl-i Ekrem de yanında bulunan bir koyun sürüsünü ada­ma verdi. Adamcağız kabîlesine dönerek, geliniz müslüman olu­nuz, zira o peygamber hiç fakirlikten korkmayan bir kimse gibi atıyyelerde bulunuyor, dedi. Bir defa olsun kendisinden istenen her şeye yok dediği vaki değildir. Bir defa kendisine doksan bin dirhem isabet etmişti. Bunu hasırın üzerine döktü. Her gelene verdi, tamamen bitirdi, sonra kalktı.(Aynı rivayet ve ifadelerle Buhari'de de vardır.) Yine adamın biri gelerek Resûl-i Ekrem'den bir şey istedi. Resûl-i Ekrem:

            - Yanımda bir şey yok. Biraz bekle, birşey gelirse sana vere­yim. buyurdu. Orada bulunan Hz. Ömer (ra):

            - Ey Allah'ın Resûlü, Allahu Teala size güçlükle emir buyurmadı. Siz neden kendinizi zorluyorsunuz? dedi. Resûl-i Ekrem, Hz. Ömer'in bu sözünden hoşlanmamakla beraber cevap da ver­medi. Adam Ömer'e cevaben:

            - Sen ver, eksilmez. Arş'ın sahibinden korkma, diye muka­belede bulununca, bu söz Resûl-i Ekrem'in hoşuna gitti. Gülüm­sedi ve neş'esi yüzünde belirdi.

            Resûl-i Ekrem Huneyn seferinden dönüşünde Bedevi A'rablar yoluna çıkarak etrafını sardı ve durmadan kendisinden istediler. Hatta Resûl-i Ekrem bir ağaca sığınmağa mecbur kaldı. O sırada sırtındaki ridası dala takıldı. Resûl-i Ekrem durdu ve:

            “Ridamı veriniz, eğer şu Ummugaylan ağaçlarının sayısı kadar koyunum olsa hepsini size bölerdim. Bu sözümde beni ne korkak, ne cimri ve ne de yalancı bulurdunuz.” buyurdu.(Buharî Cübeyr b. Mut'im'den rivayet etmiştir.)

 Peygamberimiz (sav)'in Tevâzûu

 

 

            Resûl-i Ekrem en üstün mevkie sahip olmakla beraber, insanların en mütevazisi idi. İbn-i Amir diyor ki: Hac mevsiminde ak bir deve üzerinde herkes arasında. kimseyi sağa sola itip kakmadan, Resûl-i Ekrem'i de sıradan insanlar gibi cemreler atarken gördüm. Çullu merkebine biner, terkisine adam alırdı. Hastaları ziyaret eder, cenazelere katılır, kölelerin bile davetlerine icabet ederdi. Ayakkabısını tamir eder ve elbisesini yamardı. Evde muhterem zevcelerinin işlerine katılır onlara yardım ederdi. Kendisine kıyam yapılmasından hoşlanmadığını bildikleri için, geldiği zaman. Ashab-ı Kiram ona kıyam etmezlerdi.

            Çocuklar topluluğuna uğrar ve onlara selam verirdi. Bir gün Resûl-i Ekrem bir adamın yanına gitti. Adam Resûl-i Ekrem'in heybetinden titremeğe başladı. Bunun uzerine Resûl-i Ekrem:

            "Sakin ol. ben bir hükümdar değilim. Ben Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının çocuğuyum." buyurdu. (Hakim rivayet etmiştir.)

            Resûl-i Ekrem'in hususî bir mevkii yoktu. Ashabı arasında onlardan bir ferd imiş gibi otururdu. Gelen bir yabancı onu sormadan bilemezdi. Artık Ashab-ı Kiram bunun böyle olamayacağını anladı ve ona çamurdan yüksek bir yer yaptılar ve orada oturdu.

            Hz. Aişe (ra) bir gün Resûl-i Ekrem'e:

            - Yemeğini yaslanmış olduğun halde ye; çünkü bu senin için daha kolaydır, dedi. Resûl-i Ekrem başını uzattı, eğdi nerde ise yere değecekti, sonra da:

            - Hayır ben kulların yediği gibi yer, oturduğu gibi otururum, buyurdu.

            Resûl-i Ekrem masada yemediği gibi hazmı kolaylaştıran ve iştahı açan şeylerle süslenmiş sofrada da yememiştir.

            Kim olursa olsun, kendisin! çağıran herkese "Lebbeyk-buyurun" diye cevap verirdi. Bir meclise gittiği zaman herkese karşı sevgi ve tevazuundan onların sohbetlerine iştirak eder. Ahiretten konuş uyorlarsa Ahiretten, yemek içmekten konuşuyorlarsa yemek içmekten ve başka bir dünya husüsatı için konuşuyorlarsa bu yönden onların sohbetine katılırlardı. Zaman zaman saadetli huzurlarında eski devirleri anan şiirler söyler ve gülüşürlerdi. Resûl-i Ekrem de gülümser ve haram olmayan şeyden onları men'etmezdi. 

Peygamberimiz (sav)'in Sûret ve hilkâti (Yaratılışı)        

 

            Resûl-i Ekrem ne çok uzun, ne de çok kısa boylu idi. Yalnız olarak yürüdüğü zaman "orta boylu" denirdi. Bununla beraber halk arasında gezerken ondan da uzun denecek kimse yoktu. Resûl-i Ekrem hepsinden uzun gözükürdü. Hariçte uzun görünen iki kimse etrafına gelse, ancak omuzları hizasında görülürlerdi. Resûl-i Ekrem:

            "İyiliğin hepsi ortada orta boyludadır." buyurdu. (Bizim yakın köylerden birinde Bilal Babam'a bağlı bir adamın adamlanndan birisi kendisine çok bağlı olduğunu anlatmak için: "Eğer o dese ki gitte Bilal Babamı vur, dese gider Bilal Babamı vururum" dediğini duyan diğer arkadaşlar benim yamma geldi. Bana olduğu gibi anlattılar. Ben de çok kızmıştım. Doğru Bilal Babamın yanma gittim. Bilal Babama. olduğu gibi anlattım, Babam hadîs okuyor ve yazıyordu. Bilal Babam sanki hiç kendisine söylenmemiş, duymamış gibi beni dışarı çıkardı. Ben duramadım tekrar yanına geldim, yine babama, "Senin müritlerinden felan adama bağlı birisi, o bana Bilal Babamı vur dese vururum , deyince benim çok fazla kızgın olduğumu anlayan Bilal Babam: "Sana bunu anlatayım" diye yakınına çağırdı ve dedi ki:

                - Onun boyu çok kısa. Allahü Teala büyük bir hal, derece vereceği adamı seçer. Ne fazla uzun boylu, ne de fazla kısa boylu, ne fazla şişman ne de fazla zayıf olanlardan olmaz. Allahu Teala büyük bir maneviyat verirse o zahir vücutta da en güçlü kuvvetli olur. Orta boylunun az uzunu olur. O senin dediğin adamı millet bir aşk, bir sevgi iîle övüyor. Sevgisinden ne diyeceğini bilmiyor. Yeryüzüne gelen bütün Peygamberler, büyük evliyalar orta boylunun uzunu, ne zayıf, ne şişman. Zamanın da en güçlü adamıdır, O Bilal Babamı emretse vururum diyen adam varya o adam herkesten evvel kendisine cephe alır evvela o karşısına durur. Kitabımızda Sure-i Bakara'daki inek hadisesinin karşılığı Bilal Babamın ineğe ayet yazıp ineğin deli olması ve müridlerin ikaz olması içindir.)

 Peygamberimiz (sav)'in ten rengi

        

 

            Resûl-i Ekrem'in rengi parlaktı; ne çok beyaz, ne de çok koyu idi, buğday renginde yani esmer idi.

            Bazıları, yüzünün, kırmızı ile beyaz karışımı olduğunu söylediler. Terlediği zaman terleri yüzünden inci danesi gibi dökülür ve teri misk gibi kokardı. Saçı, erkek saçının en güzeli idi. Fazla kıvırcık olmadığı gibi fazla düz de değildi. Taradığı zaman adeta bükülmüş bir ip gibi tarak dişleri saçından belli oturdu. Bazıları saçlarının omuz başlarına kadar indiğini söylerse de ekseriyet kulak yumuşaklarına kadar indiğidir. Saçlarını dörde böldüğünü de söyleyenler vardır. Çok kere saçlarını iki yanlarına böler ve zülüfleri yanlardan parlardı. Saç ve sakalında on yediyi geçmeyen beyaz tüy vardı. (Ramûz-ul Ehadîs, 30. Bölüm, No: 24.)

            Resûl-i Ekrem, insanların en güzel, en çok yüzü nurlu olanlardan biri idi. Onu anlatanlar; ayın on dördü gibi güzel, derlerdi. Onun neşe ve üzüntüsü yüzünden belli oturdu.

            Resûl-i Ekrem'in alnı geniş, kaşları ince ve uzun idi. İki kaşınm arası açık ve gümüş gibi parlaktı. Gözlerinin karası geniş idi.. Biraz kızarıntı ile kanşıktı. Kirpikleri birbirine karışacak kadar sıkışıkdı, burnu yarım ay şeklinde (Fatih'in burnu gibi), dişleri seyrekdi. Gülümsediği zaman dîşleri inci gibi parlardı. En güzel dudaklara sahip olup ağzı açık kalmazdı. Yanakları yumuşaktı ve sarkık değildi. Yüzü uzun olmadığı gibi sakal derisi gibi parlak da değildi. Sakalını azad eder, bıyığının fazlasını keserdi. Boğazı ve boynu kısa olmadığı gibi fazla uzun da değildi. Boynundan açık kalıp güneş ve rüzgarın dövdüğü kısmı altın savatlı gümüş bardak gibi parlardı. Gömlek altında kapalı kalan kısmı ise ay gibi parlakdı.

            Resûl-i Ekrem'in göğsü geniş olup etleri sarkmış değildi. Ay gibi beyaz ve ayna gibi düz idi. Göğsü ile göbeği arası yukardan aşağı bir istikamette kıllı olup başka taraflarında tüy yöktu. Omuz kemikleri ve kemik başları büyüklü. Sırtı geniş olup, iki omuzu arasında Nübüvvet mührü vardı ve sağ omuzu tarafında idi. Ortasında sarıya meyyal siyah bir gül vardı. At yelesine benzer şekilde etrafında bazı. kıllar vardı. Kol ve bazuları irice idi. Bilekleri kalın ve.elleri geniş idi. Parmakları uzunca ve parlaklıkta gümüş gibi idi. Avucu, parmaktan yumuşak ve misk gibi kokulu idi. Onunla musafaha eden kimse akşama kadar elinde güzel kokunun izlerini duyardı. Elini hangi çocuğun başına koyup da okşadıysa, akşama kadar o çocuğun başı güzel kokusu ile diğerlerinden aynlırdı. Baldırları iri idi. (Ramûz-ul Ehadîs, 30. Bölüm, Hadis No: 9, 10)

            Şişmanlığı orta derecede olup etleri sarkmamıştı.

            Resûl-i Ekrem'in yürümesine gelince; sanki bir kayadan çı­kar veya bir çukurdan iner gibi adımlarını ağır ve çekinerek atar, yürürken sallanmaz ve adımlarını fazla açmazdı. Resûl-i Ekrem: “İnsanlar içinde Adem (as)'a en çok benzeyen benim. Gerek ahlak ve gerek yaradılış bakımından da bana en çok benzeyen İbrahim (as)'dır” buyurdu.

            Yine Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

            “Rabbımın katında on ismim vardır. Ben Muhammed'im, Ahmed'im, Mahi'yim; Allahu Teaîa benimle küfrü mahvedecektir. Ben Akîb'im; benden sonra peygamber yoktur. Ben Haşir'im. Al­lah, kullarını beni müteakib haşredecektir. Ben rahmet Resûlü­yüm, ben Tevbe Resûlüyüm, ben Melahim Resûlüyüm, ben Mukaffa'yım. Herkes bana uyar. Ben Kussem'im, yani olgun ve bütün iyilikleri camî bir insanım.”(Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. Ubeyd'den rivayet etmiştir. (Müslim Tercemesi, C. 7, s. 227))

 

Peygamberimiz (sav)'in doğruluğuna delalet eden mucize ve alametleri

        

 

 

            Bilmiş ol ki: Resûl-i Ekrem (sav)'i müşahede eden, ahlakı ile alakalı işlerini, hal ve hareketlerini bildiren haberleri can kulağı ile dinleyen, adet ve seciyelerini, muhtelif sınıfları sevk-u idaresi-ni ve onları bir araya toplayarak birbiriyle nasıl kaynaştırdığını ve idaresi altına aldığını bilen, ağır ve kapalı sorulara nasıl hayret ve­recek cevaplar verdiğini öğrenen, halk yararındaki akıllara dur­gunluk veren muntazam tedbirlerine vakıf olan, ömürleri boyunca fakih, bilgin ve aklı başında olan kimselerin hayran kaldıkları şer'ı hükümleri açıklamaktaki güzel işaretlerini gören herkes, insaf ile düşündüğü takdirde, bunların insan gücünün iradesinde, hile ve aldatma yolu ile elde edilmiş şeyler olmadığında asla tereddüt et­mez ve bunların ancak ilahi kuvvet ve semavî kudretin yardımı ile elde edildiğinde asla şüpheye düşmez. Bütün bu meziyet ve fazi­letlerin bir yalancıda düşünülmesi mümkün değildir. Onun doğuşundan beri takib ettiği hattı hareket tarzı doğruluğunun en kat'î ve müşahhas şahididir. Halis bir çöl Arabi onu ilk gördüğünde: "vallahi gördüğüm şu sima yalancı olamaz" derdi. Yalnız görünüşü itibariyle onun doğruluğuna şehadet ederdi. Nerde kaldı onun ah­lakını ve hareketini bile... Zaten biz onun ahlakından bazısını zik­retmekle güzel huylarının neden ibaret olduğunu anlatmak ve bunlarla beraber Resûl-i Ekrem'in doğruluğuna ve Allahu Teala katındaki büyük mevkiine tenbih etmek istedik. Zira bütün bu faziletleri ona bahşeden Allahu Teala'dır. Çünkü, ümmî idi, oku­madı. kitab mütalaa etmedi. İlim öğrenmek için bir tarafa gitme­di. Yanmış dağlar arasında yaşayan Arablar içinde öksüz ve hakir olarak yetişti. Şayet Allah'ın yardımı kendisine ulaşmasaydı o bu gibi faziletleri, ahlakî güzellikleri ve bu hükümleri nereden öğrenecekti. Nerde kaldı Allahu Teala'yı, meleklerini, kitablarını bilmek ve diğer nübüvvet hassalerı. Eğer kendisine açık bir vahiy gelmeseydi, bunları bilemeyeceği gibi. beşer takati bu kadar yüklere de tahammül edemezdi. (Bütün o amansız düşmanlıklara karşı onları bir araya topladı, kendisine bağladı ve ona olan sevgileri uğrunda canlarını verdi, vatanlarını terkederek ardından gittiler. Bütün bunların ilahi kuvvetle te'yîd edilmeyen bir kimsede toplanması muhaldir.)

            Eğer başka bir mûcizesi olmasa bile yalnız bunlar onun nübüvveünin delili olmak için yeter ve artardı.

            Bununla beraber şüpheye mahal bırakmayacak şekilde mucizeleri de vardır. Tafsilatına. girişmeden ve lafı uzatmadan sahih kitablarda bulunup meşhur olan bazı mucizelerini anlatalım. Çok kere Allahu Teala onun elindeki adeti bozmuş ve adete muhalif harikalar göstermiştir. Mekke'de KureyşIiler, kendisinden. pey-gamberliğinin doğruluğunu gösteren bir mucize istediklerinde, ay onun için ikiye bölünmüştür. (Mucize; peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin adeti bozan bir hüner göstermesine denir ki bu, o peygamberin hüneri değil, Allahu Teala'nın kudretidir. Onu, o peygamberin elinde gösteriyor. Her peygamberin kendi zamanına göre bir çok mücizesi vardır. Resûl-i Ekrem'in de mücizesi olduğu muhakkaktır. Ehl-i sünnet buna iman eder. Ancak bazı rivayetlerin doğru olup olmadığı üzerinde durulur. Resûl-i Ekrem'in her asırda gözler önünde serili en büyük mücizesi Kur'andır. Lafzı, manası, ahenk ve icazı ile bir beşer sözü olmasına imkan yoktur.

                Resûl-i Ekrem'in nübüvvetinden evvel rivayet edilen mesela Fil kıssası ile olan ilgisi, kolay doğması ve doğduğu anda parlayan bir nur sayesinde Şam'ın köşk ve sokaklarının görülmesi. Basra'da develerin boyunlarının görülmesi, kuşların annelerinin göğüslerine sarılması, Fars'ların ateşinin sönmesi, Sava gölünün kuruması, Kisra saraylannın duvarlannın çatlaması, ufukta tavaf edildiğinin görülmesi, bazı vasıflarını bildiren sesler duyulması, putların yere kapanması, başı üzerinde bulutun sayeban olması gibi bir çok harikalar vardır ki. bunlar nübüvvetin mukaddimesi olarak Irhasat adını alır ve bun­ların pek, çoklanna da itiraz edilir. Veya bazı teviller yapılır. Fakat ay'ın ikiye bölünmesi ayetin zahiri ve ümmetin icma'ı ile sabittir ve Resûl-i Ekrem'in mühim mücizelerindendir. Zira hiç bir Peygamberde bu kabil mucize görülmemiştir. Çünkü o, yaşadığımız bu alem dışında bir mucize idi. Sübkî ay yarımasının mütevatir olduğunu tahkik etmiştir. Iraki bu husustaki rivayetin ittifaklı olduğunu söylemiştir. Hatta buna da sihirdir diyenler olmuş, fakat yolculuktan dönen bazı kimseler de yolculuk halinde ayın ikiye bölündüğünü görmüşlerdir.)

 

            Hendek vak'ası esnasında Cabir ve Talha'nın evlerinde az ye­mekle çok kişilerin karnını doyurduğu da bir gerçektir.(Buharî ile Müslim rivayet etmişlerdir.) Seksen kişiyi daha doğrusu sekizyüz kişiyi dört müd arpa ekmeği ve bir oğlak ile doyurmuştur. Bir defa da seksen kişiden fazla aç insanı, Enes'in elinde getirdiği bir parça arpa ekmeği kırıntıları ile doyurmuştur. Bir defa da Beşir'in kızının getirdiği bir miktar hurma ile orduyu doyurmuştur.(Bu da Beyhakî'nin rivayetinde olup, isnad-ı ceyyiddir.) (Bunlar kitabımızda tafsilatı ile yazıldı.)

            Yine Tebük gazvesinde ordu Resûl-i Ekrem'e müracaat ederek susuzluktan şikayette bulundular. Resûl-i Ekrem:

            - Hiç su yok mu? diye sordu. Bir matarada bir miktar su vardı, onu getirdiler, avucuna aldı. herkes içdi, hayvanları içirdi. abdest aldı ve su kablarını doldurdular. (Bu mucize bir kaç kere tekerrür etti.) Hadiybiye ve Tebük'teki suyu kurumuş kuyulara elinden biraz su dökmekle kuyular su ile doldu ve, bütün ordudaki binlerce asker, bu kuyulardan içdi. (Buhari ile Müslim rivayet etmişlerdir.)

            Onun mücîzelerinden birisi de çöken bir deve kadar yeri kaplayan hurmadan dörtyüz süvariyi azıklandırmasını Hz. Ömer'e emretmesidir. Hepsinin azığını verdiği halde yine bir miktar arttı ve onu Hz. Ömer alıkoydu. (Ahmed rivayet etmiştir.)

            Yine onun mücizelerinden birisi de. Bedir cenginde eline aldığı bir avuç toprağı düşman ordusuna atarak hepsinin gözlerine girmiş olmasıdır. Huneyn'de de böyle yapmıştır.(Müslim rivayet etmiştir.)

            Bu hususta:

            “Attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı.” (Sûre-i Enfal, Ayet 17.) Ayet-i Kerimesi nazil oldu. Allahu Teala, Resûl-i Ekrem'i göndermekle keha­neti de ibtal etmiştir. Daha önce kehanet vardı.

            Yapılan minbere çıkması ile daha önce dayanarak hutbe oku­duğu hurma kütüğü de bu ayrılığa dayanamayarak ağladı. Bütün Ashab da deve sesi gibi ağlamasını duydular ve Resûl-i Ekrem onu kucaklayınca sesi kesdi. Bu da onun mûcizelerinden birisidir.(Buhari, Cabir ve Sehl b. Sa'd'dan rivayet etmişlerdir.) Bir mûcizesi de: Yahudileri ölümü temenniye davet etti ve onların ölümü temenni etmeyeceklerini önceden haber verdi. Gerçekten de böyle oldu ve onları ilzam etti. Kur'an-ı Kerim'de de bu hadiseyi açıklayan Ayet-i Celile dünyanın her tarafında okunmaktadır.(Buhari ibn Abbas'tan rivayet etmiştir.)

            Resûl-i Ekrem bir çok gaybden de haber vermiştir. Hz. Osman'ın başına felaket geleceğini ve Cennet'e gireceğini haber vermiştir.(Buhari ile Müslim Ebû Musa el-Eş'ari'den rivayet etmişlerdir.) Ammari de bağilerin öldüreceğini haber vermiştir. Hz. Hasan'ın, iki islam ordusunun arasını bulacağını da bildirmiştir. (Buharî ve Müslim ayrı yollardan rivayet etmişlerdir.)

            Muharebe meydanında büyük kahramanlıklar gösteren bir kişinin Cehennem'e gideceğini haber vermesi üzerine, adamı takib eltiler, baktılar ki aldığı yaralara dayanamayarak kendi canına kıymıştır.(Buharî ile Müslim Ebû Hureyre ve Sehl b. Sa'd dan rivayet etmişlerdir.) Bütün bunlar ilahî vahyin tecellisinden başka hiç bir şekilde bilinemeyen şeylerdir. Ne yıldızlara bakmakla, ne de baş­ka suretle bilinmelerine imkan vardır. Ancak Allahu Teala'nın va­hiy ve bildirmesiyle bilinebilen hakikatlerdir.

            Medine'ye göç ederken ardından yetişen Süraka'nın atının kuma batması ve ardından bir duman çıkması üzerine, Resûl-i Ekrem'den yardım dilemesi ve Resûl-i Ekrem'in duası ile atının kurtulması ve Kisra'nın bileziklerinin bileğine geçirileceğini Suraka' ya haber vermesi ve Hz. Ömer devrinde bunun tahakkuk etmesi, yine Resûl-i Ekrem'in mücizelerindendir.(Buhari ile Müslim, Ebû Bekir'den rivayet etmişlerdir.)

            Yalancı peygamberlerden Esved-i Ansî'nin San'a'da öldürüldüğünü ve öldüreni Medine'de -öldürüldüğü gece- haber verme­si de bir başka mûcizesine örnektir.(Buhari ile Müslim'de bununla alakalı rivayet vardır.) Tertiblenen sû-i kasdı icra için evini kuşatmış olan yüz kişinin üzerine bir avuç toprak at­makla aralarından çıkıp gittiği halde onu görememişlerdir.(İbn Merdûye, ibn Abbas'tan rivayet etmiştir.) Ashab'ın huzurunda deve, sahibinden kendisine şikayette bulun­muştur.(Ebû Davud, Abdullah b. Cafer'den rivayet etmiştir.) Yine bir gün Ashabı ile otururken:

            - Sizden biriniz Cehennem'e girer. Onun dişi Uhud dağı gi­bidir, buyurdu. Gerçekten bunlardan biri irtidad etti ve mürted olarak öldürüldü.(Darekutnî, Ebû Hureyre'den rivayet etmiştir) Yine bir topluluğa hitaben: "Sizden en son öle­cek olan, ateşte yanarak ölecek" buyurdu ve gerçekten de öyle oldu.(Taberanî ve Beyhakî rivayet etmişlerdir.)

            İki ağacı davet etti, ağaçlar geldi, bir arada toplandılar ve sonra da yerlerine gittiler.(Ahmed, Ali'den sahîh sened ile rivayet etmiştir.) Resûl-i Ekrem'in aslında orta boylu olduğu halde uzun boylular arasında herkesten uzun görünmesi de onun mücîzelerindendir.

            Hıristiyanları lanetleşmeğe davet etti ve şayet bu teklifi kabul ederlerse helak olacaklarını haber verdi. Onlar da ona inanarak buna yanaşmadılar.(Buhari, ibn Abbas'tan rivayet etmiştir.)

            Arab süvarilerinden Amir b. Tufeyl ile Erbed b. Kays Resûl-i Ekrem'i öldürmek üzere geldiler. Resûl-ü Ekrem bir hile ile on­lardan kurtuldu ve onlara beddua etti. Amir gudde hastalığına yakalanarak öldü. Erbed'i de yıldırım yakarak yok etti.(Taberanî "Evsat”ında rivayet etmiştir.) Yine Ubey b. Halefi kendisinin öldüreceğini haber verdi ve Uhud harbinde ha­fif bir temas ile onu öldürdü. Peygamberimiz (sav)'in ömründe hiç kimseyi öldürmediğini iddia edenlere büyük delildir.(Beyhakî "Delailü'n-Nübüvve"de rivayet etmiştir.) Zehirli et­ten beraber yedikleri arkadaşı öldü. fakat Resûl-i Ekrem ondan sonra dört sene daha yaşadı. Zehirli bacak ise zehirli olduğunu Resûl-i Ekrem'e söylemişti.(Müslim, Ömer b. Hattab'tan rivayet etmiştir.)

            Yine Resûl-i Ekrem (sav) Bedir gününde Kureyş'in ileri gelenlerinin öldürülecekleri yerleri teker teker haber verdi ve hep­side Resûl-i Ekrem'in gösterdiği yerlerde öldürüldüler.(Buhari ile Müslim rivayet etmişlerdir.)

            Yine Resûl-i Ekrem ümmetinden bir kısmının deniz muharebesine katılacaklarını haber verdi ve öyle oldu.(Müslim, Aişe ve Fatma'dan rivayet etmişlerdir.) Yeryüzü dürül­dü ve pek çok yerlerini gördü ve gördüğü yere kadar ümmetinin genişleyeceğini haber verdi ve öyle oldu.(Buharî ileMüslim, Aişe ve Fatıma'dan rivayet etmişlerdir.) Çin'den Endülüs'e ve Berberilere kadar ilerlediler.

            Sevgili kızı Hz. Fatma'ya, ehl-i beytinden en evvel ölecek olanın o olduğunu haber verdi ve öyle oldu.(Müslim, Aişe'den rivayet etmiştir.) Muhterem zevcelerine de, eli en uzun olanın ilk önce öleceğini haber verdi ve öyle oldu. Burada eli uzun demekten mecazi mana olarak en cömerdini kasdeddi. O  da Zeyneb binti Cahş idi ve ilk öleni de o oldu.(Ahmed, ibn Mes'üd'dan rivayet etmiştir.)

            Sağılmayan koyunun memesini tutmakla koyun süt verdi ve bu hadise ibn Mes'ud'un (ra) müslüman olmasına sebep oldu. Nüzaa kabilesinden Ümmü Mabed'in çadırında da bu hadise tekrarlanmıştır. (Ebû Nuaym ve Beyhaki Ebû Saîd'den rivayet etmişlerdir.)

            Ashab'dan birisinin çıkan gözünü yerine koydu ve sapasağlam oldu, eskisi gibi gördü. (Buharî ile Müslim, Ali ve diğerlerinden rivayet etmişlerdir.) Hayber gününde Hz. Ali'nin ağrıyan gözlerine tükürmekle gözleri iyileşti ve kal'ayı fethetmek için sancağı onun emrine verdi.(Buhari ibn Mes'ud'dan rivayet etmiştir.) Ashab-ı Kiram, Resûl-i Ekrem'in önünde ye­meğin tesbîhini duyarlardı.(Buharî rivayet etmiştir) Yine Ashab'dan birisinin sancılanan ayağını meshetmekle sancısı geçti.(Buhari ile Müslim, Seleme b. Ekve'den rivayet etmişlerdir) Bir sefer de iaşe ve su son derece azalmıştı. Toplanan az bir miktara bereketle dua etti. Son­ra ordu, kablarını alabildiğine burdan doldurdular.(Beyhakî Hind b. Hatice'den rivayet etmiştir.)

            Bir gün As b. Vail'in oğlu Hikem, Resûl-i Ekrem'in yürüyüşünü eğlence maksadıyla tenkîd etti ve sallana sallana yürümeğe başladı. Resûl-i Ekrem: "İşte öyle ol" buyurdu ve adam ömrünün sonuna kadar ancak öyle yürüyebildi.(İbn Cezvî "Tenkib" adlı eserinde rivayet etmiştir)

            Yine bir defa Resûl-i Ekrem bir adamın kızını istedi. Adam vermemek için onda alalık hastalığı vardır, dedi. Resûl-i Ekrem de: "Öyle olsun bari" buyurdu ve öyle oldu. Bu kadın Ümmü Şebîb b. Bersa'dır. Buna benzer daha pek çok mucizeleri vardır.

            Biz meşhur olan mucizeleri ile iktifa ettik. Tevatüre varma­yan bu mucizelerde şüpheye düşen kimse, yine tavatüre varmayan Hz. Ali'nin kahramanlığında ve Hatem'in cömerdliğinde şüpheye düşen gibidir. Bu rivayetler her ne. kadar teker teker mütevaür değilse de, hepsini birden mütalaa ettiğimiz zaman, tevatürlerinde, şüphe edilmez. Bununla beraber Kur'an-ı Kerim'in tevatüründe kimse şüphe etmez, insanlar arasında devamlı surette yaşa­makta olan en büyük mücizesidir. Resûl-i Ekrem'den başka hiç bir peygamberin devam eden mücizesi yoktur. Zîra Resûl-i Ekrem Kur'an-ı Kerim ile bütün Arablara, edeb ve belîğlerine (terbiye, ki­bar konuşmalarına) meydan okumuştur. Halbuki o zaman Arab Yarımadası fesahat yatağı idi. Onlar edebiyat ve şiirleri ile övünürlerdi. işte onların arasında şüphe edenlere, Kur'an'ın tamamının veya on süresinin veya küçük bir süresinin benzerini getirin bakalım, diye meydan okumuştur.

            Allahu Teala:

            "De ki, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın benzerini getirmek için bir araya toplansa benzerini getiremezler, hep birbirine yardımcı olsalar da.”(Sûre-i İsra, Ayet:88) Zaten onlara bu meydan okuma, onların bu­nun benzerini getirmeleri için değil, acziyetlerini onlara bildir­mek ve ilzam etmek içindir. Zaten onlar da ümidlerini kesdi, ac­ziyetlerini anladı ve bundan vazgeçerek kılıca sarılmak suretiyle Kur'an'a karşı koymak istediler. Kendilerini öldürttü, mallarını yağma ettirdiler. sonra bu meydan okuma dünyanın her tarafında yayıldı. Resûl-i Ekrem'in tavr-ı hareketini, sözünü, işini, ahlakını, mücizelerini, şerî'atının bu ana kadar yaşamasını, yeryüzüne yayılmasını. kendisi yetimlikten yetişme bir kimse olduğu halde za­manındaki hükümdarların ve sonra gelenlerin islamiyete nasıl boyun eğdîklerini bildiği ve duyduğu halde hala doğruluğunda şüphe edecek kadar ahmaklık olur mu? Hemen onu tasdik edenlere de ne büyük bir tevfîk-i ilahî yetişmiştir.

            Sözünde, işinde, tavr-ı hareketinde ve her ahlakında onun izinden gitmeği Allah'tan dileriz.


 Peygamberimiz (sav)'in vefatı

 

 

 

 

            Şurasını iyi bil ki; işi olsun, sözü olsun, hayatı olsun, mematı olsun. Resûl-i Ekrem uyulmağa şayan güzel bir örnektir. Onun her hali düşünenler için birer ibret levhası ve basiret sahîbleri için bir mev'izadır. Zira Allah kalında ondan daha keremlisi yoktur. O Allahu Teala'nın halîli, habîbi, neciyyi, safiyyi, Resûlü ve nebîsidir. Bütün bunlar böyle olmasına rağmen ölüm anı geldiği vakit nasıl ona da bir nefes müsaade etmediğine bak. Belki vakti saati gelince iyilerin ruhunu almağa memur olan meleklerini ona da gönderdi. Onun temiz ve nezih olan ruhunu nakletmek için cehd ü gayret gösterdi. Temiz olan cesedinden onu alıp rahmet-i Rahman'a, Al­lah'ın rızasına, güzel hayırlara, belki Allah'ın civarında güzel mevkilere oturtmak için gayret gösterdiler. Bütün bunlara rağmen yine onun can çekişmesi zor oldu. İniltisi duyuldu. İç sıkıntısı bir­birini takib etti, inlemesi yükseldi. Rengi değişti. Alnı terledi. Nefes alıp vermekte sıkıştı. Hatta huzurundakiler onun ıstırabına dayanamayarak ağladılar. Nübüvvet rütbesi, mukadderatını önleye­memiş. Azrail (as) çoluk çocuğuna aldırış etmemiş, halkı müjdeleyici, korkutucu ve hakka yardımcı olması bakımından da Az­rail'den müsamaha görmemiş, belki emrolunduğunu yapmış ve Levh-i Mahfuz'da bulduğuna uymuştur, işte onun da durumu budur. Halbuki O, Allah katında Makam-ı Mahmud ve herkesin uğrayacağı havuz sahibidir. Topraktan ilk kalkacak olan odur. Kıyamet günü şefaat sahibidir. Bütün bunlar böyle iken ondan ders almamak ve karşılaşacağımız o tehlikelere hala sağlam şekilde inanmaz gibi davranmak bizim için şaşılacak birşeydir. Biz şehvetlerimizin esiri, kötülüklerimizin arkadaşı olduk. Bize ne oldu ki. Peygamberle­rin efendisi olan Hz. Muhammed (sav)'den bile örnek ve ders al­madık. Halbuki o, müttakîlerin imamı ve alemlerin Rabb'isi olan Allahu Teala'nın sevgilisidir. Yoksa biz ebedi olarak yaşayacağımızı mı, yoksa bütün kötü tutum ve davranışlarımıza rağmen Allah katında daha keremli olduğumuzu mu sanıyoruz? Heyhat, belki kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa, hepimizin Cehennem'e uğramamız ve sonra da oradan ancak müttakilerin kurtulmasıdır. Biz, gireceğimizi kesin olarak bilirken çıkacağımızı kesin olarak bilemiyoruz. Çünkü biz müttakilerden değiliz. Nitekim Allahu Teala:

            “Sizden Cehennem'e uğramayacak yoktur. Bu, Rabb'inin yap­mağı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zalimleri de orada dizüstü çökmüş olarak bırakırız” buyurmuştur.(Sûre-i Meryem, Ayet 71-72.)

                (Cehennem sıcağı; sıcak bölgelerde öğle sıcağı cehennemden bir parçadır. Peygamberimiz (sav), sıcak mevkilerde öğle namazı en sıcak zamanlara gelince, bu cehennem sıcağının aynısıdır. Bu namazı, bir saat sonraya tehir edip kılınız." buyuruyor. Yine Peygamberimiz (sav): "Kabir; ya cennet bahçelcrinden bir bahçe, ya cehennem çukurlarından bir çukurdur." diye buyuruyor.

                Kabir azabı gören, o kabirde yatan, cehennem çukurunda yatmış oluyor. Bunu kabir ehli görürse, o da cehennemi görmüş oluyor. Kendisinin iyi ameli olsa bile başkasının azabını kabirde görürse, o da cehennemi görmüş olur.

                Dünyanın ortasından Ekvator geçer, ortası ateştir. Bu ateşi, Cebrail (as)'ın cehen­nemden alıp, yedi sefer yıkayıp dünyaya attığını, o ateşin dünyayı delip ortasına kadar gittiğini yazmıştık.

                Peygamberimiz (sav); “Yemeği sıcak yemeyin” buyuruyor. Yemeğin sıcak yenmesinin sıcaklığını da cehenneme misal veriyor. Onun için kul bu dünyada iken onlan görüyor. Nice Hadis-i Şerifler var ki, "Bunu yapanların vücudunu Allahu Teala cehenneme haram eder. Cehennem ile kendi arasında yetmiş bin senelik mesafe olur." diye buyurmuştur. Onun için, bunlar doğrudan cehenneme girer, cehennem ateşini tadar manasında değildir. Allahu Teala daha iyisini bilir. Bize göre; bu saydıklarımızı tadmak, cehennemin bir parçasını tadmaktır. Güneş milyarlarca sene yanıyor bitmiyor, azalmıyor, gitmiyor. Yetmiş bin senelik mesafeden insanı yakıyor. Cehennemde yetmiş bin senelik mesafeden insanı yakar. Bunların hepsi cehennemden bir parça, bir misaldir. Cennette kesinlikle ateş yoktur. Yemekler nurla pişer. Ona göre bu ateş cehen­nemi andırır veya ondan bir parçadır. Ateşte lazer ışını, elektrik kaynağı ve daha bunun gibi bulunmayan çok kuvvetlileri cehenneme göre normal ateştir. Bu hafifletilmiş, ona misaldir. Kul da ömür boyu bunlardan haliyle tadıyor. Kabirde de tadıyor. Yani kendi ameli olsa da onu görüyor. Mesela; nezarette iki adam olsa, birisi devamlı dövülse, işkence yapılsa; diğerine de hiç bir şey yapmasalar, haliyle o hiçbir şey yapmadıkları adam da onunkinin cezasını görünce kendisi de onun haline ortak olur. Vicdan azabı duyar. Başka bir yerde, "O gece ben de azab çektim", der. Bu hadîs'teki de aynı onun kabilindendir. Yoksa Allahu Teala, hakîki bir mümini cehenneme atmaz ve yakmaz.

                Bilal Babam buyurdu ki:

                Bir insanın ölürken azab çekmesi, Temmuz ayının sıcağı, onun sıkıntısı bütün. bunlar, cehennemin azabının bir aynısıdır. Bunun dışıda sırat köprüsünden geçmek, altında cehennem var. Ayrıyeten de cehennemin müminleri yakmayacağına, derviş­lerin gönüllü cehenneme girmek isteyeceği zaman, cehennem feryad edip, bağırdığından anlaşılıyor ki, kesinlikle tam mümini cehennem yakmaz, İbrahim (as) ateşe atıldı, içine düştü. Allahu Teala'dan yak emri olmayınca, yakmadı. Müminler de aynıdır. Bu dünyadaki Temmuz ayı sıcağı, ölürken azab çekmesi, sırat köprüsünün üzerinden geçerken, altında cehennemdekilerin yanmasını görmesi, mahşer yerinin sıcağı bütün bunlar ce­hennem adabını tadmaktır. Bu dünyadaki ateş bile cehennem ateşidir. Yedi sefer suda yıkanmış ve hafifletilmiştir. Ateşte eline köz, ateş değmesi, bunlar hep cehennem ate­şinin bir zerresidir.İnsan haliyle cehennem ateşini tatmış oluyor.)

            Her kul kendisine bakarak, müttakilere mi, yoksa zalimlere mi, hangisine daha yakın olduğunu araştırsın. Sonra selef-i salihin'in bu kadar muvaffak oldukları halde nasıl korku üzerinde ol­duklarını düşünerek kendine baksın. Sonra akıbetinden emin olan peygamberlerin efendisine baksın. Zîra o peygamberlerin efendisi ve müttakilerin öncüsü olduğu halde dünyadan aynlırken çektiği zahmete baksın. Cennet-i me'va’ya giderken karşılaştığı zorluklara baksın.

            İbn-i Mes'ud (ra) anlatıyor: "Resûl-ü Ekrem'in ayrılığı yaklaştığı sırada yatmakta olduğu, validemiz Hz. Aişe'nin (ra) evinde ziyaretine gittik. Resûl-î Ekrem bize bakarak gözleri yaşardıktan sonra:

            “Hoş geldiniz. Allah sizi mübarek etsin, korusun ve size nusret versin. Takva ve Allah'tan korkmayı size tavsiye ederim ve sizi Allah'a emanet ederim. Ben sizi O'ndan açıkça korkuturum. Onun memleketinde ve kulları arasında O' na karşı gelmeyin. Ölüm yaklaştı. Cennet-i Me'vaya, Sidre-i Müntehaya ve Cenab-ı Allah'a yönelme vakti geldi. Size ve benden sonra dinimize girenlere Allah'ın selam ve rahmetini benden okuyun” buyurdu. (Bezzar rivayet etti)

            Rivayete göre irtihali sırasında Cebrail (as)'a:

            - Benden sonra ümmetim için kim var? diye sordu. Allahu Teala Cebrail'e vahyetti ki: "Habîbimi müjdele, ümmeti hakkında ben onu perişan etmem. Yine onu müjdele ki, kıyamet günü mezanndan ilk kalkacak olan o mahşer halkının efendisi yine odur. O ve onun ümmeti Cennet'e girmeden başkaları giremez" buyurdu, bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

            - İşte şimdi gönlüm rahat etti. buyurdu. (Taberani, Cabir (ra) ve ibn Abbas (ra) dan rivayet etmiştir.)

            Hz. Aişe (ra) diyor ki: "Resûl-i Ekrem, yedi kuyudan alacağımız bir kırba su ile kendisini yıkamamızı emretti. Dediği gibi yaptık ve biraz rahatladı. Kalktı mescide gitti, cemaatle namaz kıldı. Uhud şehidleri için dua ve istiğfar etti. Ensar'a şu yolda tav­siyede bulundu: "Bundan sonra ey muhacirler, siz çoğalırsınız fakat ensar bugünkü durumlarından fazla çoğalmazlar. Ensar benim has vekillerim ve sırdaşlarımdırlar. Ben onlara iltica ettim. Onların ihsan sahibi olanlarına ikram edin. Kusurlarını da bağışlayın. (Son­ra) bir kul, dünya ve Allah katında olanlar arasında serbest bırakıldı. O da Allah katında olanı tercih etti. Resûl-i Ekrem'in bu sözü ile kendisini kasdettiğini anlayan Hz. Ebu Bekir ağlamağa başladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem. Hz. Ebû Bekir'e: "Dur, şu mescide açılan bütün kapuları kapayın. Yalnız Ebu Bekir'in kapusu açık kalsın. Zira ben, bana göre Ebu Bekir'den daha üstün sohbete değer bir kimse bilmiyorum.”(Darimi müsnedinde rivayet etmiştir.) Hz. Aişe (ra) diyor ki: Resûl-i Ek­rem'in ruhu, benim nobetimde, benim evimde, benim göğsüm ile boğazım arasında, kucağımda iken çıktı. Benim tükrüğüm ile onun tükrüğünü Allahu Teala bir araya topladı. Resûl-i Ekrem bu halde iken kardeşim Abdurrahman elinde misvak olduğu halde içeri girdi. Resûl-i Ekrem gözünü misvaka dikti. Hoşuna gittiğini an­ladım. "Misvakı alayım mı?" diye kendisinden sordum. O, işaretle almamı söyledi. Misvakı aldım ağzıma koydum, fakat sert geldi. "Yumuşatayım mı?" dediğimde. başını müsbet yönde salladı. Yu­muşattım ve ondan sonra ağzına koydu. Resûl-i Ekrem'in önünde bir ibrikde su vardı. Elini suya batırıp ve:

            “Lâ İlahe illallah, şübhesiz ki ölümün sancıları vardır” buyur­du. Sonra elini kaldırarak:

            “Refik-i A'la'ya, Refik-i A'la'ya”(Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.) buyurdu ve o zaman: “Vallahi, bu bizden geçti ve Allah'a yöneldi, dedim.”

  &