Peygamberimizin vefatından sonra, Hz. Ebû Bekir (ra) halife oldu. Müslüman olan Arab yarımadasından hiç murtâd olmadan Peygamberimiz (sav)'e sadık kalan Medine'lilerdir. Taif'te, Mekke' de murtâdlar çıktıysa da müslümanlar gâlib geldi. Bu üç şehir tam sağlama çıktı. Geri kalan her yerlerin ekseriyetini murtadlar aldı. Müslümanları öldürmeye başladılar. Tek tek kaçıp gelen müslümanlar, Medine'ye sığınıyorlardı. Üçer-beşer Medine'ye sığınmaya başladılar. Daha sonra gruplar halinde geldiler.
Murtâd demek: Küffârken müslüman olup, tekrar küffâr olup müslümanlara karşı koyanlar demektir.
* * *
Mekke şehri feth olunca, Peygamberimiz (sav), Mekke'ye genç bir vali tayin etti.
Ashâb dediler ki:
– Bilgisizdir. Ya Resûlullah! Neden yaşlı, tecrübeli birini tayin etmiyorsun?
Peygamberimiz (sav) buyurdu:
– Ben de biliyorum bu gençtir, tecrübesizdir, tam idare yapamaz. Ama öğrenir, iyi olur. O, sizin vâli olsun dediğiniz adamların kalbinden put sevgisi silinmemiştir.
Peygamberimiz (sav) vefat edince "Yaşlılar tecrübelidir, vâli olsun" dedikleri adamlar murtâd olup, "Muhammed gitti, dîni de gitti, putlara tapacağız" dediler.
Peygamberimiz (sav)'in tayin ettiği genç vâli, gençleri başına topladı. Yaşlılar murtâd oldu, gençler vâliyi tuttu. İhtiyarlar gençlerle harp etmeye cesaret edemediler. Hz. Ebû Bekir (ra) murtâdlarla harp için asker topladı. Askeri sekize böldü. Sekizde biri sekiz bin kişiydi. Her orduya bir kumandan tayin edip, murtâdlar üzerine harbe gönderdi. Ashâbdan kurulu bir müşâvere heyeti Ravza-ı Mütahhara'da toplanır, herkes fikrini söylerdi. En son kararı Hz. Ebû Bekir (ra) verirdi. İlk defa kumandanları elemek (denemek) istedi. Basit yerlere harbe gönderdiler. Üstün başarı gösterenleri daha çok askerle, daha zor yerlere, başarı gösteremeyenleri azledip, başka kumandan tayin edip, harbe devam ettiler. Biri kadın, üç yalancı peygamber çıktı. Hıristiyanlarca kutsal sayılan bir kadın isyan etti.
(Sûre-i En'âm, Âyet 93)
Meâl'i: Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiç bir şey vahyedilmemişken (Bana da vahyolundu) diyenden, ve (ben de Allah'ın indirdiği Âyetlerin benzerini indireceğim) diye söyleyenden daha zâlim kim vardır! ilâ âhir...
Bunların içinde en kuvvetlisi Yemen'de, Müseyleme'dir. Peygamberimiz (sav)'in sağlığında, Peygamberliğini ilân edip:
"Müseyleme Peygamberden, Muhammed Peygambere mektup: Allah, bu dünyayı ikiye böldü. Yemen, Hindistan, Çin tarafında benim Peygamberliğim devam edecek. Mekke'den öte senin, Peygamberliğin devam edecek. Bu dünyayı bölüşelim. Senin tarafına ben geçmeyeyim, benim tarafıma da sen geçme" diye mektup yazmıştı.
Peygamberimiz (sav) cevaben:
"Muhammed Peygamberden, Müseylemet-ül-Kezzab'a mektuptur. (Kezzab yalancı demektir.)
– Bu dünyada kulların hiç bir hakkı yoktur, Allah'a aittir. Sen kim oluyorsun. Kimin malını, kiminle bölüşüyorsun?" buyurmuştu. Bu arada bir kabîle çıktı.
– Biz namaz kılarız. Oruç tutar, Hacca gider, yalnız zekâtı vermeyiz dediler.
(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 5, Hadîs No: 689)
Manâ'sı: Ebû Hureyre (ra)'den rivâyet olunmuştur.
– Vallâhi her kim namazı, zekâtı, tefrik ederse (birbirinden ayırırsa) bu gürûh (topluluk) ile harb ederim. Çünkü zekat mâli bir haktır, namaz bedeni bir vazifedir. (ilâ âhir)...
Ebû Bekir (ra) cevaben:
– Resûlullah'ın zamanında zekât verilen devenin ayağını bağladığı ipiyle beraber verirlerdi. Deveyi zekât olarak verseniz, ayağını bağladığınız ipi vermezseniz sizinle harb ederim, deyince adamlar gitti. Hz. Ömer (ra):
– Ya Ebû Bekir! Bunu ciddi mi söylüyorsun? Hz. Ebû Bekir(ra):
– Evet, dedi. Hz. Ömer (ra):
– Nasıl olur? Üç sefer murtâd olup, üç sefer müslüman olanın öldürülmesine razı olmayan Peygamberimiz (sav) öldüreni huzurundan kovdu. Öldüren:
– Ya Resûlullah! Yalan söyledi yine murtâd'tı, deyince:
– Yalan olduğunu ne biliyorsun, kalbini yarıp baktın mı? dedi. Bunlar ise abdesti, namazı, orucu, zekâtı tam olacak. Ayağını bağladığı ipi vermeyeni öldüreceksin deyince Hz. Ebû Bekir (ra):
– Resûlullah, dünyadan dün gitti. Ben, benim zamanımda bir ipi bağışlarsam, benden sonra her gelen bağışlar. Zekât ortadan tümüyle kalkar. Buna da ben sebep olmuş olurum, dedi. İşte görüş ayrılığı.
Ashâb arasında görüş ayrılığı vardı. Mezhebler arasında olduğu gibi, bazı kimseler "Ashâb arasında hiç görüş ayrılığı yoktu da mezhebler arasında neden görüş ayrılığı var." diyenlere: Biz de diyoruz ki, Ashâb arasında görüş ayrılığı var ama halife kimse söz ondan dinleniyor, onun için görüş ayrılığı yokmuş gibi görülüyor. Meşreb ayrılığı gibi, görüş ayrılığı var. Verdiğimiz misâllerde meşreb ve görüş ayrılıklarını anlatıyor. Hatta her Peygamber bir meşreb üzeredir. Onun elinin altında yetişen diğer Peygamberlerin yaptıkları, kendisine yanlışmış gibi gelir. Peygamberlerin içinde Mûsâ (as) gibi sert mizaçlı olanları vardır. Bütün Peygamberlere ilim öğreten Âdem (as) var, melâikelerden daha az bilen Hızır(as)'dan İlm-i Ledün öğrenen Mûsâ (as) var. Birisinin sözleri melâikelerin hepsine çok iyi geliyor. Birisinin sözü melâikelerden daha az bilen Hızır (as)'ın yaptıklarına akıl yetiremiyor. İşte meşreb ayrılığı, işte görüş ayrılığı onun gibi.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 4800)
Manâ'sı: Hiç bir Peygamber yoktur ki, onun ümmetimde bir benzeri bulunmasın. Ebû Bekir İbrâhim'in, Ömer Mûsâ'nın, Osman Hârun'un benzeridir. Ali İbn-i Ebû Talib'de benim benzerimdir. Meryem oğlu İsâ'yı görmekten hoşlanan varsa, Ebû Zer-il Gıffarî'ye baksın.
Mezheplerdeki ayrı ayrı fetvâlarda bunun gibidir. Hz. Ömer(ra)'e göre zekâtı vermeyen kişi şer-i mahkemede hâkim kararına göre recm yani hâkimin verdiği on, yirmi, otuz her neyse (ölüm cezası hariç) değnek vurulur. Bu da gösteriyor ki mezhebler arasında fetvâ ayrılığı olduğu gibi Ashâb arasında da görüş ayrılığı vardı. Hz. Ebû Bekir (ra)'in kumandanlarının içinde en fazla başarı gösteren Hz. Halid (ra), olmuştur. Peygamberimiz (sav):
– Halid, Allah'ın kılıcıdır, Halid gibi bir kumandan bu dünyaya ne gelmiştir, ne de gelecektir, buyurdu. Onun için alınması en zor olan yerlere Halid (ra) tayin edilirdi. Alınması en zor olan yerler, Yalancı Peygamberlerin bulunduğu kısımlardı. Daha evvel buraya Ebû Cehil'in oğlu İkrime (ra) gönderilmiş, başarı gösterememişti. Ordusuyla geri püskürtülmüştü. Hz. Ebû Bekir (ra)'e, İkrime (ra) yazdığı mektupta:
– Harb ettik, kâfir gâlib geldi, geri püskürtüldüm. Şimdi ordu ile birlikte felan mevkideyiz, emirlerinizi bekliyorum, diye bildirdi. Ashâb toplandılar. Ashâbın bazıları, İkrime (ra)'nin kumandanlıktan azledilmesi ve ordunun dağılması, o ordunun diğer ordulara taksim edilmesi görüşündeydiler. Konu uzun boylu tartışıldı. Bazı Ashâb da:
– Ordu olduğu gibi kumandanları ile birlikte başka bir orduya nakledilsin, ordan uzaklaştırılsın, hem ordunun hem de kumandanın morali bozulmasın, yalnız Müseyleme ile harb etmesinler. Çünkü ordu bozguna uğradığı için moralleri kırılmıştır, dediler ve nihâyet buna karar verdiler. Hz. Ebû Bekir (ra), İkrime(ra)'ye yapacaklarını şöyle yazdı.
– Sen askere bir daha bozulduk, bozguna uğradık diye söyleme. Ben, size bozulmuş gözüyle değil, kazanmış gözüyle bakıyorum. Aynı olduğun yerde bekle. Orduya bu mektubu oku, benden ikinci bir emir gelinceye kadar ordunun moralini yükseltmeye çalış.
İkinci mektupta:
– Hindistan'a takviye giden Şurabil ordusuyla birleş. Şurabil'in yanında yedek kumandan olarak çalış. Başkumandan Hindistan'da. Şurabil ikinci kumandan, üçüncü kumandan sensin, diye yazdı ve öyle yaptılar.
YALANCI PEYGAMBER TÜLEYHA ÜZERİNE SEFER
Halid (ra), yalancı Peygamber Tüleyha üzerine gönderilen orduya kumandan tayin edildi. Hz. Ebû Bekir (ra)'den aldığı emire göre müslüman kabîlelere uğrayacak, yiyecek, kılavuz, asker yardımı alacaktı. Hazırlıklarını yapmak için bir kabîleye uğradı. Bu kabîle Hz. Ömer (ra)'in elinden müslüman olmuşlardı. Yalnız onlar da murtâddılar. Korkularından kendilerini bildirmiyorlardı, müslümanmış gibi davranıyorlardı. Halid (ra), müslüman kabîlesi diye oraya geldi. Akşam yemeğinden sonra kabîle reisi ile sohbet ederlerken, kabîle reisinin dili alıştığından söz arasında:
– Sizin peygamberiniz şöyle dedi, deyince Halid (ra) sinirlendi:
– Sende mi Tüleyha'ya Peygamber diyorsun! Sende mi murtâd oldun? Bizim Peygamberimiz neden demiyorsun? dedi. Bey özür diledi. Yine sohbet devam edince söz arasında:
– Sizin Peygamberiniz şunu dedi deyince, Halid (ra) bunun murtâd olduğuna kanâat getirip, beyin başını kesti. Beyin adamları, Halid (ra)'e kılıç çekip üzerine yürüdüler. Halid (ra), hepsini kılıçtan geçirdi. Beyin karısını, Halid (ra) aldı. Kaçanlar, Medine'ye geldiler. Hz. Ömer (ra)'in elinden müslüman oldukları için ona şikâyet ettiler. O zamanda harpte kim kimin elinden müslüman olduysa onun askeri sayılırdı. Hz. Ömer (ra):
– Bunun bir sebebi var. Şikâyetçiler:
– Sebebi var. Beyin karısına göz koymuş, karısını almak için öldürdü, karısını aldı, dediler. Hz. Ömer (ra) çok sinirlendi, gıyaben Halid (ra)'i mahkemeye verdi ve dedi ki:
– Ya Ebû Bekir! Halid'in kılıcından şer çıkıyor. Müslümanları öldürüyor, Halid'i azlet, buraya çağır, mahkeme yap. Hz. Ebû Bekir (ra):
– Halid hakkında Peygamberimiz (sav), Allah'ın kılıcıdır, demiştir. Ben, Allah'ın kâfir üzerine çektiği kılıcı kınına koyamam. Harb bitince mahkeme ederim, buyurdu. Yine meşreb ayrılığı.
Halid (ra), on bin kişilik ordusu ile kırk bin kişilik Tüleyha ordusu harbin üçüncü gününde düşman askerini yararak Halid (ra), Tüleyha'nın çadırına girdi. Atın döşü ile oturduğu tahtını devirip kendini havaya kaldırdı.
– Şimdi seni öldürsem, kimse görmeyecek! Seni ibret için harb meydanında öldürmem lâzım, dedi. Dışarı çıktı. Tüleyha'nın kumandanı devamlı Tüleyha'dan:
– Cebrâil ne haber getirdi, zafer ne zaman kazanılacak? diye soruyordu. Tüleyha kendi ordusunun bozulmak üzere olduğunu bütün imkânların kesildiğini anlayınca karısı Nevvar'ı atının terkisine aldı. Kumandanı sordu:
– Cebrâil ne haber verdi? Tüleyha:
– Size öyle bir gün göstereceğiz ki, ömrünüzün sonuna kadar bu günü unutmayacaksınız. Kumandan:
– Allah, bizim için ne emir buyurdu? Tüleyha:
– Aklınız varsa siz de benim gibi yapın dedi, kaçtı. Tüleyha'nın kumandanı müsbet bir cevap alamayınca çok üzülmüş. Kumandanın yanında bulunan adam yüksek sesle:
– Tüleyha Peygamber değil, yalancıdır! Bizi kandırdı! diye bağırınca askerin morali daha da bozuldu ve askerler kaçtılar. O sırada zaten zafer kazanılmak üzere idi. Tüleyha'nın kaçtığını gören askerler dağıldı. Zafer de kazanıldı.
Bilâhare Hz. Ebû Bekir (ra) zamanında, Kâbe'ye Hacc için gelinmişti. Kâbe'nin kapısında dilencilerin arasında Tüleyha para dilenirken tanındı. Hz. Ebû Bekir (ra)'e, haber verdiler. Hz. Ebû Bekir (ra), Tüleyha'nın yanına geldi ve yanındakilere göstererek:
– İşte yalancı Peygamber! Bu dünyada bile, Allah kendisini bu kadar düşürdü. Bundan hepimizin ibret alması lâzım, dedi ve gitti.
Hz. Ömer (ra)'e, Tüleyha'yı haber verdiler. Hz. Ömer (ra), Tüleyha'nın yanına geldi. Ayağından tutup sürümeye, turası ile dövmeye başladı. Daha sonra ayağa kaldırdı, sordu:
– Ey yalancı! Milleti aldattın, bu kadar insanın ölümüne sebep oldun. Bu kadar yalancı peygamberlik saltanatı sürdün. Bundan sana ne kaldı? Tüleyha:
–Ya Ömer! Bir insan en hızlı bir koşu atına binse, bir ağacın gölgesinde, ağacın dibinde atın üstünde, ata bir kırbaç vursalar at var hızı ile koşsa gölgeden, güneşe çıkıncaya kadar sana ne kaldı diye sorulursa, o adam ne der?
– Hiç der!
– Ben de aynı onun gibi oldum. Hiç kaldı, dedi.
İşte yine meşreb ayrılığı.
* * *
Her günün raporunu bir atlı, Medine'ye götürür, her gelen haberci yeni yeni tâlimatlar getirirdi. O tâlimat üzere hareket edilirdi. Ashâbdan kurulu bir müşâvere heyeti Ravza-i Mutahharada toplanır, herkes yapılacak harb hakkında görüşünü açıklardı. En sonunda Hz. Ebû Bekir (ra) kesin kararı verirdi.
Bu en büyük müşâveredir. Müşâvere de sünnettir.
Yalancı Peygamberlerden birisi, Peygamberimiz (sav)'in Ashâbından birisini öldürüp karısını almıştı. Halid (ra) bu yalancı peygamberin üzerine giderken; o kadının çocuğu, Halid (ra)'e geldi.
– Babamın intikamını ben alacağım. Ben alamazsam, siz alırsınız, dedi. Gereken yardımın kendisine yapılmasını istedi. Halid(ra), gereken yardımı yaptı. Yanına beş kişi kattı. Bunlar yalancı peygamberin nöbetçilerini öldürdüler. Kadının çocuğu, kement attı. Yalancı peygamberin olduğu odanın penceresinden içeri girerken, yalancı peygamber uyanmıştı. Çocuk üzerine atıldı, gırtlağını sıktı. Adam boğulurken gırtlağından çıkan sesler nöbetçileri uyardı. Nöbetçiler kapıyı çaldı. Kadın:
– Ne var? Nöbetçiler:
– Bu ses ne? deyince Kadın:
– Cebrâil geldi. Vahiy getirdi. Allah'la konuşuyor, ses çıkarmayın, dinleyin, diyordu.
(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 1, Hadîs No: 2)
Manâ'sı: Ebû Hureyre (ra)'den
Hz. Resûlullah (sav)'a vahiy nazil olurken en evvel vücudu alilerine bir titreme gelirdi. Keza vahiy nüzûl ederken kendilerini gam ve hem istilâ eder, vechi mübarekeleri kül gibi olur, gözlerini kapar ve horultuya benzer şiddetli şiddetli nefes alırlardı.
Peygamberimiz (sav)'e vahiy gelince oturduğu yerde gözlerini yumar, uyumuş gibi az horlardı. Nöbetçiler bunu bildikleri için inandılar. Adam can havli ile ayaklarını yere vurunca:
– Bu nedir? diye sordular: Kadın:
– Bu vahiy çok mühim, hiç seslenmeyin! dedi. Boğup öldürdükten sonra çocuk, evvela annesinin beline ip bağlayıp aşağıya indirdi. Sonra kendisi indi, kaçtılar. Bu zafer de böylelikle kazanılmış oldu.
* * *
Halid (ra), on sene içerisinde, düşman karşısında birbirinden zor üst üste aralıksız yüz küsûr zafer kazanmıştır. Bir harbte uyguladığı planı diğer harbte uygulamamıştır. Her harbte ayrı plan uygulayıp, düşmanı şaşırtmıştır. Böylece aralıksız üst üstüne zaferleri devam etmiştir.
HALİD (ra)'İN MEDİNE'YE ÇAĞRILMASI
Hz. Ebû Bekir (ra), Halid (ra)'i, Medine'ye çağırdı. Halid (ra) harb kıyafetiyle oku, yayı, kılıcı hemen harbe girecekmiş gibi gelmişti. Bütün millet, Halid (ra)'e büyük bir sevgi tezâhuratı yapıyordu. Hz. Ömer (ra), Halid (ra)'in suçlu olduğuna kanâat getirmiş, milletin bu sevgi gösterisine de kızıp Halid (ra)'in okunu, yayını kırdı, parçaladı. Ayak altına alıp tepeledi ve:
– Ey Halid! Sen de murtâd oldun, müslümanları sen de öldürüyorsun dedi. Halid (ra) suçlu görüldüğü için hiç sesini çıkarmadı. Halid (ra) mahkeme olurken, Hz. Ömer (ra) çok kızgındı. Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra)'in bu kızgınlığını anlayıp dışarı çıkardı. Hz. Ebû Bekir (ra) sordu:
– Ya Halid! Neden müslümanları öldürdün? Halid (ra):
– Ben, müslüman öldürmedim. Onlar müslüman değildi. Hz. Ebû Bekir (ra):
– Ne biliyorsun müslüman olmadığını? Halid (ra):
– Sizin Peygamberiniz, dedi. Aynı murtâdların sözünü söyledi. Ben de öldürdüm. Hz. Ebû Bekir (ra):
– Adamlarını neden öldürdün?
– Onlar da bize kılıç çekip saldırdılar, öldürmeye mecbur oldum. Hz. Ebû Bekir (ra):
– Daha evvel benzeri bir hâdise oldu. Buraya gönderildi, mahkeme oldu, asıldı. Sen de aynısını yapsan, bu fesada meydan vermesen olmaz mıydı? Hz. Ebû Bekir (ra)'e göre "Sizin Peygamberiniz" demenin cezası, ölüm cezasından küçük cezayla cezalandırılır. Ancak sözünde ısrar ederse ölümü hak eder, bunu da mahkeme seçer. Halid (ra), çok sinirlenmişti.
– Ya Ebû Bekir! Resûlullah benim hakkımda ne dedi? Hz. Ebû Bekir (ra):
– Allah'ın kılıcı! dedi.
– Allah'ın kılıcı müslümanı keser mi? Hz. Ebû Bekir (ra):
– Kesmez! Halid (ra):
– Kâfir idi kestim. Bunu ne kadar uzattın? Hz. Ebû Bekir (ra):
– Neden karısını aldın? Halid (ra):
– Kâfir öldürülür, karısı da alınır. Hz. Ebû Bekir (ra), bir suç unsuru bulamadı. Bazı nasihat ve tavsiyelerde bulundu. Halid (ra) berâat etti. Hz. Ömer (ra), Halid (ra)'in suçlu mu suçsuz mu olduğunu öğrenmek için kapıda geziyordu. Halid (ra) dışarı çıktı. Arablarda bir insanı övmek, yükseltmek, ağırlamak için babasının adıyla çağırılır. Küçük görmek, hakâret etmek için anasının adıyla çağırılırdı. Halid (ra) kılıcını yarı yerine kadar kınından çıkarıp Hz. Ömer (ra)'e anasının ismiyle seslendi.
– Ey benî Selme! (Ey Selme'nin oğlu) Gıyaben beni mahkemeye verirsin. Sırtımdaki oku, yayı parçalarsın. Yiğitsen şimdi üzerime o geldiğin gibi gel, seni ikiye böleyim. Hz. Ömer (ra) ses çıkarmadı. Hz. Ömer (ra), Hz. Ebû Bekir (ra) kabîle beyinin (reisinin) öldürülmesine razı değil, şer-i mahkeme neticesinde hâkim kararıyla öldürülsün. Evinde müsâfir, sana karşı kılıç çekmeyen bir adamın söylediği bir sözü ile hemen öldürülmesine razı değiller. Halid (ra) öldürdüğünden memnun. Hz. Ebû Bekir (ra) için Peygamberimiz (sav):
– Ebû Bekir'in imânı gelmiş ve geleceğin imânına bedeldir. Hz. Ömer (ra)'e;
– Benden sonra Peygamber gelse, Ömer gelirdi. Halid (ra) hakkında:
– Halid Seyfullah'tır, Allah'ın kılıcıdır! demiştir. Bunların hepsinin görüşleri ayrılıyor. İşte mezheb görüşleri de aynı onlar gibi hepsi de haklıdır. Halid (ra), bir ceza mahiyetinde bir zaman Medine'de bekledi. Daima Yemen yollarına bakar, ordusunun başına bir an evvel dönme emrini sabırsızlıkla bekledi.
( Yalancı kadın peygamberin yalancı peygamber müseyleme ile evlenmesi)
Nihâyet bir akşam Hz. Ebû Bekir (ra), Halid (ra)'i huzura çağırıp ordusunun başına dönmesini emretti. Halid (ra) sabahı beklemeden gece tek başına Yemen tarafına süratle yol alıyordu. Ordusunun başına geçip, yalancı kadın peygamber üzerine yürüdü. Yalancı kadın peygamberin kırk bin kişilik ordusu, Halid (ra)'in karşısında tutunamayıp yalancı peygamber Müseyleme'ye sığındılar. İki yalancı Peygamber evlenip, Halid (ra)'e karşı ordularını birleştirdiler. İki yalancı peygamber, Tüleyha ordusunun bozgunundan kaçanlar, (dönmeler) murtâdlarda Müseyleme'ye sığındılar. Hıristiyanlarca kutsal sayılan bir kadın, kutsal sayılan devesini gösterip:
– Kim, bu deveyi ellemeye (dokunmaya) cesaret ederse yüz deve veririm, demişti. Elli bin kişilik ordu içinde hiç kimse deveyi ellemeye cesaret edemedi. Halid (ra) neticeye bir an evvel ulaşabilmek için deveyi öldürene yüz deve bahşiş vereceğini söyledi. Deveyi müslümanlardan biri öldürdü, zafer kazanıldı.
YALANCI PEYGAMBER MÜSEYLEME SEFERİ
Müseyleme'nin ordusunun sayısı gittikçe artıyordu. Halid (ra)' in zaferleri aralıksız devam ederken, Müseyleme'ye her taraftan yardım geliyordu. Müseyleme'nin ordusunun sayısı üçyüz bini bulmuştu. Halid (ra), Medine'den gelecek emri bekliyordu. Müslüman kabîlelerinden de Halid (ra)'e çok sayıda asker geliyordu. Kılavuzlar, casuslar gönderip her taraftan alınan bilgileri, her günün raporunu bir atlıyla Medine'ye gönderiyordu. Gelen bilgiler Ashâb ve Halife tarafından değerlendirilip her gün bir atlı ile yapacağı işler Halid (ra)'e, mektupla bildiriliyordu. Hz. Ebû Bekir (ra) diğer ordulardaki seçme pehlivanları çağırtıp, bunlardan kurulu yeni bir ordu hazırlayıp, Halid (ra)'e yapacaklarını tâlimat veren bir mektup yazıp gönderiyor. Ordunun içinde iki bin beş yüz din adamı, hafız bunlar kendilerini koruyacak kadar birer kılıçları vardı. Bunların vazifesi harbte cihâd âyetlerini okuyup, dua edip askeri galeyana, iştaha getirmekti. Alınan yerlere islam dinini yaymaktı, öğretmekti. Müseyleme ordusu, Halid (ra)'in ordusunun yirmi katı kadar daha fazla idi. Halid (ra)'in ordusunda çok meşhur pehlivanlar, çok bilgili kumandanlar vardı. Kısacası murtâdların tümü Müseyleme'nin bayrağı altında, müslüman askerlerinin büyük bir bölümü ve en meşhurları Halid (ra)'in bayrağı altında toplanıyordu. Halid (ra) öncüler, yancılar, artçılar çıkarmış her taraftan bilgiler alaraktan Müseyleme üzerine giderken, Müseyleme de müslüman ordusundan devamlı bilgi alıyordu. O da büyük bir hazırlık içinde idi. Halid (ra)'in öncüleri, Müseyleme askerlerinden elli kişilik müfrezeyi esir aldı. Halid (ra)'e getirdiler. Müseyleme'ye çok bağlı olan bu askerler ifadelerini ters (yanlış) verip şaşırtmak istediler.
"Müslüman ol!" çağrısına uymayınca, kumandanlarını zincire vurup, diğerlerini öldürdüler. Halid (ra), sabah namazını cemâatle kılıp, ufak bir tepe üzerine çıkmıştı. Düşman askerlerini keskin bakışlarıyla seyrediyordu. Bir harici askerinin koşarak, üzerine doğru geldiğini gördü. Asker yaklaşınca onu tanımada gecikmedi. Bu asker, kendisinin Müseyleme askerlerinin içine gönderdiği casuslardan birisiydi. Halid (ra) seslendi:
– Ey Hellâl sen misin?
– Evet benim, ya Halid!
– Vazifeni yapmışa benziyorsun.
– Evet, ya Halid!
– Öyleyse anlat bakalım.
– Müseyleme askerinin büyük bir bölümü üç aşiretten oluşuyor. Bir aşiret harb etme taraftarı değil, sulh olalım diyor. Diğerleri harb etmek istiyorlar. Ortada görülen büyük, yünden, altın, gümüş, püskülleri sallanan, Müseyleme'nin bulunduğu çadır. Yüzlerce fedâi pehlivan tarafından kordon altında, sözde Müseyleme devamlı, Allah (cc)'dan emir alıp, millete emirleri bildiriyor. Harb etmek taraftarı olmayan, Benî Temîm kabîlesinin haksızlığına uğrayan kabîle, Müseyleme'den yardım alan diğer kabîlelerin haksızlığına, zulmüne uğramış. Harb etmeseler hem Müseyleme'den, hem de bizden korkuyorlar. Harb etseler yine haksızlığa uğrarız, diye korkuyorlar. Diğer askerleri Müseyleme'ye çok bağlı. O sırada ikinci ve üçüncü casus geldi. Onlardan da Halid (ra) bilgi almaya başladı. Üç casus hemen hepsi aynı, birbirinden farksız ifadeler verdiler. O sırada Müseyleme ordusunun hepsi kılıçlarını çıkardılar. Casuslardan bir tanesi:
– İşte içlerinde isyan baş gösterdi. Hellâl:
– Bu isyan değil, harb hazırlığı. Bunlar kılıçları Hindistan'da yaptırmışlar. Yapan ustanın tavsiyesi harbe girmezden evvel kılıçları güneşe gösterirler. Harbte kılıçların daha mukavemetli, çeliklerinin atmaması, kırılmaması içindir, dedi. Hangi casusun sözü doğru çıkacak diye bakarlarken, bir emir ile kılıçların hepsi kınına kondu. İsyan olmadığı anlaşıldı. Nihâyet Müseyleme ordusuyla harbe başlandı. Müseyleme ordusu galip gelir gibi olmuştu. Müslümanlar devamlı geri çekiliyordu. Halid (ra), askerin önünde:
– Ey Muhacir! Ey Ensâr! Ne oldu sizlere? Bu bozgunluğun sonu Medine'de de alınamaz. Asker önünde hem harb edip, hem komut veriyordu. Harb, Halid (ra)'in harem çadırı etrafında oluyordu. Müseyleme ordusundan üç Pehlivan çadırdan içeri girdi. Halid(ra)'i, aradılar. Esir:
– Ne arıyorsunuz? dedi. Onlar:
– Halid'i öldüreceğiz, dediler. Esir:
– O, bizim Müseyleme gibi çadıra saklanıp, geriden emir vermiyor. Halid'i ordunun en ön saflarında arayın. Sonra Halid(ra)'in karısını öldürmek istediler. Esir yine bağırdı.
– Onu bırakın! O bana annemden daha iyi bakıyor. Hem kadın öldürülmez. Esirin ellerindeki zincirleri kırmaya çalıştılar. Esir yine bağırdı.
– Beni bırakın, cepheden bana havadis getirin. Kazanırsak zaten kurtuldum, kazanamazsak hepimiz öldük. İkisini cepheden haber almaya gönderdi, birisini yanına çağırdı, çok yavaş bir sesle:
– Saatlerdir çadıra üç kişiden fazla adam girmedi. Bu bizim askerlerin gerilediğine işarettir. Halid ilerliyor. Sen doğru benim kaleye git kadınlar erkek elbisesi giysin, ellerine değnek, kürekleri kılıçmış gibi alsınlar. Kalede kim varsa hepsi burçların üzerinde dolaşsın. Biz harbi kaybedersek, Halid'e onları askermiş gibi gösterir, yeni bir pazarlığa girerim, dedi. Asker kaleye gitti. İkinci gün Müseyleme ordusunun bir bölümü, hafızları kırmaya başladılar. Hafızlar harbe başladılar. Halid (ra)'den alınan emre uyup hafızlar geri çekildi. Binden fazla hafız şehit düştü. Hafız Sâlim emre uymamış, gün bu günkü gün deyip çok sayıda kâfiri kırıp şehid düşmüştü. Müslümanlar yine ağır ağır geri çekilmeye başlayınca Halid (ra) kumandanlara emirler yağdırıyordu. Bir kumandan kendini dize kadar kuma gömüp kaçan askere ibret için öylece harb etti. Nihâyet şehid düştü. Harbin ikinci günü de böyle geçti. Halid (ra) üçüncü gün iki eline iki kılıç almış, askerlerinin önünde düşman askerlerinin içine dalmıştı.
– Ya Halid! Geri dur! Sen ölürsen askerin morali kırılır, ikazına karşılık:
– Düşman yaman dövüşüyor, geride durma ile bu iş biteceğe benzemiyor. Allah (cc) ve Resûlullah (sav) için sizde benim gibi yapın. Bu komut tesirini göstermişti. Bütün islâm kumandanları kendinden geçmiş onlarda Halid (ra) gibi yapıp, Halid (ra)'i takip ediyorlardı. Bu sefer müslümanlar ilerliyordu. Halid (ra), Müseyleme'nin çadırına yaklaşmıştı. Müseyleme'nin çadırı etrafındaki fedâi olan iki yüz pehlivanla harbe başladılar. Müseyleme çadırdan dışarı çıkıyor. Halid (ra):
– Ey yalancı kaçma! Sen peygambersen Allah (cc) sana yardım eder. Muhammed (sav)'in Uhud ve Huneyn harbinde askeri kaçtı, kendi kaçmadı. Şimdi askerinden evvel sen kaçıyorsun. Kaçma ey yalancı! İstersen ilk defa sen saldır, sen hamle yap diyordu. Müseyleme hiç duymamış gibi etrafı iki adam boyu duvarla örülü sağlam kapılı, geniş bir hurma bahçesinin içine doğru askerle kaçıyordu. Müseyleme'nin ordu kumandanı, askeri döndermek için çok sıkı emirler veriyor, döndermeye çalışıyor, askere söz dinletemiyordu. Askerin kaçmasını önlemekten ümidini kesen kumandan, düzenli bir şekilde bahçeye girilmesi için çok sıkı emirler verip, harb ederken gırtlağına bir ok saplanıp yere düştü. Bu oku atan Hz. Ebû Bekir (ra)'in oğlu idi. Kumandanlarının yere düştüğünü gören asker tamamen bozulmuştu. Kapıdan sığmadıkları için devamlı kılıçtan geçiriliyorlardı. Halid (ra), bir an evvel neticeye ulaşabilmek için bir fedai istedi. Fedâi bulundu. Fedâi, asker omuzlarına basıp çok çevik bir hareketle duvara atladı. Hem nöbetçilerle harb etti, hem de kapıyı açtı. Müslüman askerleri içeri girdi. İkinci harb bahçenin içinde başladı. Düşman kılıçtan geçirilip Müseyleme aranırken, Hz. Hamza (ra)'yı şehit eden Vahşi'nin, Müseyleme'nin sırtında saplı mızrağını gördüler. Bu işi Vahşi yapmıştı.
(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1585)
Manâ'sı: Ubeydullah İbn-i Adiy İbn-i Hıyar'dan rivâyet.
Vahşiye: Hamza (ra)'yı nasıl şehit ettiğini anlatır mısın?
... Hz. Ebû Bekir (ra) zamanında Müseylemetül kezzab çıkınca kendi kendime tam sırasıdır. Muhakkak ben Müseyleme'ye karşı çıkarım. Umarım ki ben Müseyleme'yi tepelerim de bu hizmetimle Hamza (ra)'ya karşı yaptığım cinâyeti karşılarım dedim...
Harb günü Hamza (ra)'yı vurduğum, harbe mi attım. Onun iki memesinin arasına yerleştirdim. İki küreği arasından çıktı. Ensârdan bir kişi maktûle doğru koştu başını kesti.
Halid (ra)'in çadırındaki esir:
– Harb bitmiş değil, ya Halid! Karşında gördüğün kale benim kalemdir. Sur üzerinde gezen askerlerin on misli içeridedir. Benimle pazarlığa girersen, kaleyi harbsiz teslim ederim. Hz. Halid(ra), onun kalesi olduğunu öğrendi. Askerler kale üzerinde dolaşıyordu. Pazarlığa oturdular, Halid (ra):
– Kaledeki eşyaların dörtte birini size veririm, dedi. Esir:
– Ben, askerle konuşmadan bir şey diyemem. Esiri kaleye gönderdiler. Esir geri geldi.
– Kıymetli eşyaların yarısına zor razı ettim. Yoksa harb ederiz diyorlar. Halid (ra), harbsiz neticeye bir an evvel ulaşmak için razı oldu. Barış muâhedesi yapıldı, imzalandı. Halid (ra) kaleye girdi, kalede hep kadın ve ihtiyarlar vardı. Esire sordu:
– Asker nerede? Esir:
– Bu gördüklerin asker. Senin ile muâhedemiz sağlam nasıl olsa kaleyi alacaktın, aldın dedi. Halid (ra) çok kızmıştı, ilk defa bir kâfir kendini aldatıyordu. Muâhedeye göre taksimat yapıldı. Kaleye, civar yerlere hafızlar tayin edip islâmı öğretmekle görevlendirildiler.
Murtad artıkları dik surlu, sivri bir dağın başında, etrafı kırk arşın hendekle çevrili, bir kale içerisinde toplanıp, savunma hazırlığına başladılar. Halid (ra), kaleyi kuşatmıştı. Amma hendeği geçme imkânı yoktu. İslâm ordusunu, hendeğin doldurulması çok uğraştıracaktı. Halid (ra) ordu içinde sakat, yaşlı atları seçtirip kestirdi. Hendeğe doldurup, beş asker yan yana geçecek kadar yol yapıldı. Kale fethedildi. Artık murtâdların kökü kesildi, Medine'ye deve katarları hâlinde altın taşındı. Hindistan tarafına giden askerde murtâdları temizlemiş, bu iki kumandan çok büyük başarı göstermiştir. Birisi Halid (ra), ikinci kumandanın adını hatırlayamadım.
Hz. Ebû Bekir (ra) askeri ikiye böldü. Yarısı Halid (ra)'e, yarısını o kumandana verdi. İkinciye kalan, hem meşhur Pehlivan hem kumandanlardan olan Kaga'yı Halid (ra)'e, Kaga'nın dengindeki o bir kumandanı da diğerine verdi. Irak, İran imparatorluğuna bağlıydı. Irak'ta bir şehri hedef gösterip, ayrı istikâmetlerden gidip, kim o şehri alırsa baş kumandan o olacak. Peygamberimiz (sav):
– O şehri benim Ashâbım alır.
– Ya Resûlullah! Şehirden bize haber ver dediler. Peygamberimiz (sav):
– Şehre geriden bakarsanız, şehir bir canavar ağzına benzer, buyurmuştu. Hz. Ebû Bekir (ra), o şehri hedef gösterdi. Diğer kumandan önüne çıkan iki orduyu yendi. Üçüncü ordu kuvvetli idi. Müslümanlar geri çekildiler, bir dağ başına sığınmak zorunda kaldılar. Halid (ra) önüne çıkan bütün orduları tepeleyip, o şehri aldı. Sekiz rekât fetih namazı kıldıktan sonra şehirden çıkıp:
– Nasıl canavar ağzı oluyor? diye sordu. Kimse çıkaramadı. Halid (ra):
– Şehrin iki tarafında uzanan dağları canavarın iki çenesi. Dağların sıra ile dibinde dizili olan yüksek binalar, dişleriydi. Bu canavar bu milletin bütün gelirini yiyordu. Halid (ra)'e, çok hak verdiler. Halid (ra) tekrar:
– Canavarın başı burası, beli Basra Körfezi, kuyruğu Tebriz. Biz burayı almakla başını ezmiş olduk. Bunu da beğendiler. Hz. Ebû Bekir (ra)'den aldığı emirle dağ başında kalan ikinci orduyu kurtarıp kâfirleri kırdılar. İki ordu birleşmişti. Baş kumandan Halid (ra) olmuştu. Basra Körfezi'ne doğru ilerlemeye başladı.
Başkumandan Halid (ra), Basra Körfezi'nin yanında kâfirlerle çok büyük savaşlar etti, düşman ordularını bozdu. Sağ kalanlar deniz yoluyla kaçtılar.
Bu harblerin bir tanesinden diğer ikinci harb yerine gidebilmek için yirmi sekiz günlük yoldan sonra harb sahasına varacaktı. Halid (ra):
– Ordunun arkasında gideceğim, dedi. Hacc mevsimi yaklaşmıştı. Cepheden yedi kişi ile ayrılıp yola çıktı. Bin iki yüz kilometrelik yolu yedi günde gitti. Bir hafta Mekke'de kaldı. Hacc farizasını yaptı. Yirmi beşinci günü ordusuna yetişti. Halid (ra), yaşlıyken müslüman olduğundan, Haccı pek az yapmıştı. Fırsatı ganîmet bilip, Hacc zamanını kaçırmak istemiyordu. Halid (ra)'in saçlarını usturaya vurdurmasından anlaşıldı ki Halid (ra) hacca gitmişti. Cepheden, Hacca firarı iki olmuştu. Bu haber Medine'de duyulunca, Hz. Ömer (ra) yine çok kızmış, Hz. Ebû Bekir (ra)'e:
– Ya Ebû Bekir! Halid'i kumandanlıktan azlet. Orduyu bırakıp, emirsiz Hacca giden başkumandan olamaz diye ısrar etmiştir. Hz. Ebû Bekir (ra), Halid (ra)'e bir ihtar mektubu yazdı. Halid (ra)'in alınan yerlerde evlenmesi, Hz. Ebû Bekir (ra)'e her alınan yerden ayrıca hediye göndermesi, bir kaç sefer izinsiz Hacca gitmesi, Hz. Ebû Bekir (ra)'i sinirlendirmişti. Tekdir halinde bir mektup yazdı.
"Ya Halid! Bundan sonra bana hediye gönderme, gönderdiğin hediyelerin hepsini Beyt'ül mal'a verdim. Kadınlarla evlenme meylinden vazgeç. Benden izin almadan cepheden hiç bir yere gitme, alınan ganîmet malı ile ordunu güçlendir. Bir an evvel hedefine varmaya çalış".
(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 8, Hadis No: 1267)
Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den, Nebî (sav)'in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur.
Kisrâ ölmüştür. Kisrâ öldükten sonra o saltanat (eski ihtişamiyle bir daha) kurulamayacaktır. Kayser de muhakkak ölecektir. Öldükten sora (Şam'da ve Rum bilâdında) Kayser (hâkimiyeti) bulunmayacaktır. Kisrâ ile Kayser'in hazineleri de Allah yolunda (cihâda ve cihâd edenlere) taksim olunacaktır; bu muhakkaktır.
İran büyük bir imparatorluk olduğundan, İran'ın alınması zordu. Ancak İran Padişahı ölmüş, çocukları arasında padişahlık davası vardı. Bir çok hâdiseler olmuştu.(Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 8, Hadîs No: 1307.) Halid (ra)'in karşısına orduları birleştirip gönderemiyorlardı. Kardeşlerden birisinin yaptığı başarısızlığa diğer birisi seviniyordu. Bunu tam zamanında casuslar tarafından haber alan Halid (ra) diğer kumandanlara,
– Canavar uykuda, uyanırsa işimiz zorlaşır, diyordu. Kendilerini engellemeye çalışan elli-yüz bin kişilik orduları tepeleyip İran'ın baş şehrine doğru ilerliyordu. Aldığı yerlere Hz. Ebû Bekir (ra)'den aldığı emre göre müslüman olanlardan vergi almıyor, müslüman olmayanlardan kafa vergisi adıyla, İran'ın aldığından çok daha az bir vergi alıyordu. Kendilerini İran ordusundan koruyacaklarına anlaşma yapıyor, İranlılardan taraftar topluyordu. Yani İran sonradan:
– Siz, neden Halid'e tâbi oldunuz? diye harb ederse, onları korumaya anlaşma yapıp, anlaşmayı bozanlarla harb edeceğini, acımayacağını bildiriyordu. İran'lılar bütün güçlerini toparlıyordu. Harbte, İran Şahı:
– Arablar yüzme bilmez, nehri geçebilmek için çok zaman uğraşırlar, atlı askeri az, yaya askeri çok diye hesap ediyorlardı.
Halid (ra), nehre gelince atları U şeklinde birbirine bağlayıp, yayaları ortaya
alıp, balık ağının balıkları çekip karaya çıkardığı gibi, karaya çıkan atlarda,
yayaları karaya çekip çıkardı. Buna zekâ üstünlüğü mü, kerâmet mi desek dünya
tarihinde o zamana kadar ilk defa görülmüştü. Hiç bir zâyiât vermeden en kısa
zamanda nehri geçtiler.
Ebû Zer-il Gıffarî (ra)'ın İran şahı ile arasında geçenler
Halid (ra) Ebû Zer-il Gıffarî (ra)'yi İran sarayına elçi olarak gönderdi. Halid (ra)'in mektubunu İran Şahına veren Ebû Zer-il Gıffârî (ra) mektubun cevabını bekliyordu. İran Şahı mağrur bir şekilde:
– Ne istiyorsun? Ebû Zer (ra):
– Sizin islâm dinine dönmenizi istiyorum. Kral:
– Dönmezsek ne olacak? Ebû Zer (ra)
– Harb olacak. Kral:
– Harb olacaksa ne olacak? Ebû Zer (ra):
– Askerinizi öldüreceğiz, topraklarınızı alacağız.
Ebû Zer-il Gıffârî (ra)'in kılıcının kını yırtılmış, yırtığın içindeki kılıç görünüyor. Çünkü Ebû Zer-il Gıffârî (ra) harbte de nefsiyle mücahede ederdi. Kral, Ebû Zer-il Gıffârî (ra)'in kılıcını göstererek:
– Bu dediklerinin hepsini bu yırtık kınlı, kılıcınla mı yapacaksın? Ebû Zer (ra):
– Harbte kın iş görmez, kılıç iş görüyor. O burda değil harb sahasında belli olur. Siz kılıcın kınına, biz içine kıymet veririz. Kral:
– Ne demek istiyorsun? Ebû Zer-il Gıffârî (ra):
– Ya müslüman ol, ya da topraklarınızı alacağız. Kral bir kova toprak getirttirip Ebû Zer-il Gıffârî (ra)'nin başına saçtırınca, Ebû Zer-il Gıffârî (ra) ellerini havaya kaldırıp, çok sevinçli dua ediyordu. Kral:
– Aslında elçilere hakâret ayıptır yapılmaz. Ben seni elçi olaraktan tanımadığım için hakâret ettim. Sense seviniyorsun, şükrediyorsun. Ebû Zer-il Gıffârî (ra):
– Ben gelirken sizin fil ordunuzu, atlarınızı, yayalarınızın hepsini gördüm. Bu zamana kadar karşılaştığımız orduların en kuvvetlisi sizin ordunuz. Silah, zırh, asker bizden çok üstünlüğünüz var. Yarabbi! Biz bu orduları yenebilecek miyiz, eğer yenebileceksek İran sarayından çıkmadan bana bildir, bir alâmet göster diye dua ettim. Sizde toprağınızı kendi elinizle başıma saçtınız. Bunu Allah (cc) yaptırdı. Bu, bizim buraları alacağımıza delâlet eder. Buna sevindim, şükür ettim. Kral, Ebû Zer-il Gıffârî (ra)'yi kapı dışarı ettirdi.
İran Şahı hiç yenilmez zannettikleri pehlivanlarının, kumandanlarının en üstünü ve kolunda beş yüz bin altın kıymetinde mücevher işlemeli altın bilezik takan Rüstem kumandasındaki ordularıyla, Halid (ra) kumandasındaki silahça, sayıca çok az olan İslâm ordusu harb etti. Rüstem en baş pehlivanını harb sahasına çıkardı. Er diledi. Halid (ra)'in yedek kumandanı ve en baş pehlivanı olan Kaga meydana çıktı. İki ordu arasında teke tek döğüştüler. Kaga'nın karşısında iş göremeyen İran pehlivanı, Kaga'yı bir oyuna getirip attan düşürdü. Kaga'ya kılıç salladı. Kaga'da onu bileğinden tutup, attan yere düşürdü, Yarım saat kadarda yerde kılıç düellosu, hatalı hamleler, devam etti. Nihâyet Rüstem'in baş pehlivanı yerde cansız yatıyordu. Kaga hafif yaralı, aslında Halid(ra)'in yanında Kaga'nın denginde en azından beş pehlivanı vardı. İran ordusunda ölenin yerini dolduracak ancak Rüstem vardı. Rüstem muharebe meydanında teke tek döğüşmekten vazgeçip ordusunun çokluğundan yararlanmak istedi. Hücum emrini verdi. Yine muvaffak olamadı. Filleri hücuma kaldırdı. Halid (ra), en iyi nişancılara fillerin gözüne, ok, mızrak atmalarını emretti. Gözüne ok değen filler geri kaçmaya, düşmanı tepelemeye başladı. Fil harbinde de İranlılar zararlı çıktılar. Rüstem harb meydanında, gece bir savaş arabasına sırtını dayamış, ellerini başına koymuş, çok kederli bir şekilde yarınki yapacağı harbin planını düşünüyordu. Müslümanlardan bir genç İran elbisesi giymiş, Rüstem'i takip ediyordu. Rüstem'in ensesine kılıçla vurup, başını kesti. Gecenin karanlığında kayboldu. Harb neticesinde Rüstem'in kolundaki beş yüz bin altın kıymetindeki bileziği o gence verdiler. Çünkü bir müslüman hangi kâfiri öldürürse o ganîmet hesaplarına katılmaz. Ölenin üzerindeki bulunan kıymetli eşyalar ona aittir.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 5450)
Manâ'sı: Bir kâfiri öldüren kimsenin onun üzerinde bulunanı almak hakkıdır.
Başsız kalan İran ordusu bozuldu. Saray yakınlarında harb devam etti. Halid (ra)'e her gün üçyüz, beşyüz atlı Şam cephesinden yardım gelirdi. Müslümanların morali yükselir, kâfirlerin morali kırılırdı. Aslında Halid (ra) ordunun içinde tanınmayan, meşhur olmayan askerleri görevlendirmiş. Bunlar gece gizli gider, gündüz aşikâre Şam'dan kuvvet gelmiş gibi gelirlerdi. Bunu Halid (ra)'den başkası bilmezdi. İran ordusunun bozulmasına bu sebep oldu. İran sarayı alındı.
* * *
Peygamberimiz (sav) Mekke'den, Medine'ye hicret ederken kâfirler, Resûlullah (sav)'i öldürene yüz deve vaad etmişlerdi. Süreha isimli bir pehlivan, Peygamberimiz (sav)'e yetişip öldürmek isteyince, Peygamberimiz (sav) "Dur" demişti. Yer yarılıp, Süreha'yı atıyla beraber sıkmıştı. Efendimizden aman dileyip kurtulmuştu. Üç sefer öldürmek isteyip aynısı olunca, Peygamberimiz(sav), Süreha'ya:
– Sen, yüz deve alacağım diye beni öldürmek istiyorsun. Benim ümmetim, İran'ı alacak o zaman sana İran sarayının kapısının halkası som altındır. O da yüz deve kıymetinden çok daha fazladır. Onu sana vereyim, müslüman ol. Süreha fikrinden vazgeçip müslüman olmuştu.
Peygamberimiz (sav), Süreha'ya gizli müslüman olmasını karşısından gelecek Ebû Cehil ve yandaşlarına müslüman olduğunu hiç sezdirmemesini onlara karşı Peygamberimize çok fazla kin taşıyan bir müşrikmiş gibi konuşmasını emretti. Süreha ayrılıp Mekke'ye döndükten sonra karşısından Ebû Cehil ve arkadaşları geldiler. Süreha'ya:
– Sen, Muhammed'i buralarda görmedin mi? diye sorunca Süreha:
– Bu tarafı iyice aradığını onların izine bile rastlayamadığını buralarda boşuna oyalanmayıp başka yönlere bakmalarını söyledi. Bu söze hepsi inandılar. Yalnız Ebû Cehil inanmamıştı. Onda çok büyük bir tereddüd ve şüphe vardı.
Bu işin farkında olan arkadaşları, Ebû Cehil'i sıkıştırdılar ve rica ettiler.
– Senin, Süreha'nın müslüman olmasından veya başka bir şekilde kalbinden tereddüdün mü var? diye sordular. Ebû Cehil yine tereddütlü çünkü onlarla devamlı beraber geziyor, Ebû Cehil'in duyduğunun hepsini onlarda duymuşlardı. Ebû Cehil, bunlardan kendindeki tereddüdü de saklıyordu. Çünkü söylese Peygamberimizin ve Muhammed dininin büyüklüğü meydana çıkacak en sonunda açıklamaya mecbur kaldı.
– Muhammed dinine dönenlerin yüzlerinde bir parlaklık, bir güzellik görüyorum. Süreha'da da aynısını gördüm. Onun için doğru söylediğine emin değilim. Ebû Cehil'in adamları ve Süreha, Ebû Cehil'i iknâ etmeye çalıştılar.
– Bu sözleri sakla, bu gibi sözler Muhammed'in lehine bizim de aleyhimize olur. Ebû Cehil bunların sözüne inanmadı ise de İslâm dininin yayılmaması için bu sözün saklı kalmasını kendi de çok beğenmişti.
Süreha'nın bu yüzündeki parlaklığı (nûr'u ilâhiyi) Ebû Cehil gördü de diğerleri ve Hz. Ebû Bekir neden göremedi diyenlere deriz ki:
Kitabımızda Bedir harbinde, Allah (cc) Hz. müslümanlara yardımcı olarak bin melâike görevlendirmişti. Bu melekleri müslümanlardan gören bir tek Peygamberimiz (sav)'di. Ama kâfirlerin hepsi görmüşler moralleri kırılıp bozguna uğramışlardı. Bedir harbinden arta kalanlar, dağılıp Mekke'ye kaçmışlardı. Onlara sorulduğu zaman Muhammed'in askerinin içinde harb esnasında öyle Pehlivanlar gördük ki, onların karşısında hiç bir ordu durmasına imkân yok diye yazmıştık.
Yine Hz. Ali (ra), Amr-ı Madi Kerb ile harbe başlayınca Amr-ı Madi'nin kılıcı, Hz. Ali (ra)'ye her vuruşunda Cebrâil (as), Hz. Ali' nin üzerine kanadını geriyordu. Bunu da müslümanlardan bir tek Peygamberimiz (sav), kâfirlerden de bir tek Amr-ı Madi Kerb görmüştü. Bu da aynı oldu. Süreha'nın yüzündeki parlaklığı bir tek Ebû Cehil görüyor.
Saray kapısının halkasını söküp, Süreha'ya Salavât-i Şerîfe ile, tekbirle teslim ettiler. İran hazinesi çok kabarık olduğundan altın, ölçek ile bölüşüldü. İki şeye fiyat biçilemedi. Bir; İran Şahının çok güzel kızı. İki; İran Şahının yüzlerce masa üzerine serdiği altın, mücevher püskülleri sallanan bir tek halı. Halıya kimsenin gücü yetmiyor. Yüz yirmi dört parçaya böldüler, kur'a atıldı. Bir parçası Hz. Ali (ra)'ye düştü. Hz. Ali (ra) bir parçasını otuz bin altına sattı. Diğer ganîmet mallarını da sattı. Hz. Ali (ra)'ye çok para yardımı yaptılar. Kızın fiyatını buldu. O kızı, oğlu Hz. Hüseyin (ra)'e aldılar.
Peygamberimiz (sav), Hendek muharebesinde, hendek kazılırken bir taş çıkmıştı. Yuvarlak, sert taşı kıramadılar.(1) Peygamberimiz (sav)'e haber verdiler.
Peygamberimiz (sav) tokmağı eline aldı, "Ya Allah!" diye vurdu. Her vuruşunda Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz., kendisine fetholunacak yerleri gösteriyordu. Gördüklerini anlatıp, diğer ikinci vuruşu yapıyordu. Bir vuruşunda dedi ki:
– Ben, Allah'ın birliğine yemin ederim ki, benden sonra, benim ümmetim, sizler İran'ı alacaksınız. İran'ın sarı sarı saraylarına benim ümmetimin, sizlerin, harble girdiğini gördüm, deyince Ashâbtan, İran Sarayında Şah'ın kızına aşık olup, sonunda müslüman olan çok temiz, saf kalpli bir Sahâbe:
– Ya Resûlullah! İran sarayında bir kız var, adı da felan, ben ona aşığım. Sen, bunlara tenbih et. O zaman o kızı bana versinler. Peygamberimiz (sav) o zâtın yüzüne bakıp, tebessümle güldü ve buyurdu ki:
– Versinler ama sahip olabilirsen. O zât, Halid (ra)'e:
– Resûlullah'a söyledim. O kızı, bana ver. O kız yaşlanmış, kimseye varmamış, Resûlullah'ın sözü yalan çıkmayacak. Halid (ra), kızın kardeşlerini çağırıp meseleyi anlattı. Kardeşleri dediler ki:
– Ya Halid! İmâm Hüseyin (ra)'e, kızımızı aldığınıza çok sevindik, o onun dengidir. Ama bu kimse bizim hizmetçimiz idi. Bizim dengimiz değil! Aklı saf, bir şeye aklı yetmez. İran Şahı'nın kızı böylesi bir kimseye nasıl verilir? Halid (ra):
– Resûlullah'ın sözü yere düşmemesi için sizin hepinizi öldürme pahasına da olsa kız kardeşinizi buna vereceğim. Kardeşleri kızı çağırdı.
– Seni, buna verip, onunla beraber giderken, sen çarşıda deliymiş gibi bağır, çağır, deli hareketi yap. O ne yapacağını şaşırır. Biz, seni kendinden satın alırız. Bu adama da dediler ki:
– Bu kız delidir, saldırır, ısırır, bağırır, çağırır, sana acıyoruz. Yolda beraber giderken, kız aynı denilenleri yapmaya başladı. Millet başına toplandı.
– Ne oldu, ne var? Bu zât dedi ki:
– Bana bir kız verdiler. O da deli çıktı. Ne yapacağımı bilmiyorum. Kızın kardeşleri:
– Bu kızı, bize sat.
– Satayım.
– Ne verelim?
– Bin altın verin. Hemen birisi, bin altını verdi. Elindeki muameleler alındı. Kızda hakkı olmadığına, terk ettiğine dair şahitli yazı alındı. O zât, Halid (ra)'in yanına gelince, Halid (ra):
– Kızı ne yaptın?
– O kız, deli çıktı. Bana yaramaz sattım. Halid (ra):
– Kim diyor deli diye, kaça sattın?
– Bin altına. Halid (ra):
– Acem Şahı'nın kızı bin altına satılır mı? Yüz bin, beş yüz bin, ne kadar altın desen alırdın. Adam düşündü. Halid (ra) yine:
– Neden fazla istemedin? Adam:
– Ya Halid! Ben binden fazla sayı olduğunu bilmiyordum ki. Halid (ra) güldü. Yanındakilere dedi ki:
– Biz şimdi gülüyoruz. Resûlullah (sav), Hendek muharebesinde hendek kazılırken; bu kızı, bana versinler deyince:
– Versinler ama sahip olabilirsen, diye buyurdu ve güldü. Halid (ra)'in yanında bulunanlara: Biz şimdi anladık ki, Resûlullah (sav) buna güldü. Biz Resûlullah (sav)'ın gülüşüne bir mana verememiştik.
İran'ın başkenti alınmış, İran'ın zaptı kolaylaşmış, canavarın beli kırılmış, isyanların bastırılması, bazı yerlerin alınmasına kalmıştı.
Şam'a giden İslâm ordusu bir üstünlük sağlayamamış, Şam'ın yakınında çakılıp kalmıştı. Konstantin ordusu çok kuvvetli idi. Hz. Ebû Bekir (ra), Halid (ra)'e yazdığı bir mektupta:
– İran'daki orduya, yerine bir vekil tayin et. Sen, Şam'daki ordumuzun başına gel. Başkumandan olarak Şam'ın fethiyle görevlisin. En kısa zamanda vazifene başla. Halid (ra) yerine Kaga'yı tayin etti. Kendine sadık iki bin kişi kadar bir orduyla yola çıktı. Yolda yüz elli kişi kadar ihtiyar, hasta, yaralı ayırıp Medine'ye gönderdi. Kendisi Şam yolunda ilerledi. Şam'a gidebilmek için iki yol vardı. Birisinin önünde beş günlük yol, dümdüz ova, hiç ağaç yok, çok sıcak, yolu çıkarabilmek çok zordu. Onun için kimse bu yoldan gitmeye cesaret edemezdi. Az şaşırırsan çölden çıkmanın imkânı yok. Su bulmak imkânsız ama çok kısa. Diğer yoldan gitmek kolay ama uzun süren bir yol idi. Herkes uzun yolu tavsiye ederdi. Burada da herkes uzun yolu tavsiye ediyor. Halid (ra), su ikmâli yapıp kısa yoldan gitmeye karar verdi. Büyük iri develeri susuz bırakıp yola çıkacağı zaman sulattırdı. Develer çok su içtiler. Develerin alt dudaklarını yarıp, üst dudaklarıyla bağlattırdı.
Geviş getiren hayvanlar, geviş getirmezse midesindeki ne suyu, ne yemi hazmetmez. Onun için develere geviş getirtmeyip, su tankeri olarak kullandı. Kendi önde, gece kutup yıldızını (Demir Kazık yıldızını) sağ kaşı üzerine alıp sabaha kadar gidiyor. Yıldız görünmez olunca, gündüz yatıyorlar, gece gidiyorlar. Develeri kestirip, develerin karnındaki suyu atlara, atların sırtındaki suyu askerlere içirip çölü geçti. İlk suyu bulduğu yerde şehri harble alırken, şehrin beyi şarap sarnıcına düşüp boğuldu. Bu ikinci olmuştu. Şarap sarnıcında boğulan birisi de Yemen'deydi. Halid(ra), Şam'daki ordunun kumandasını ele alınca Halid (ra)'in geldiğini duyan Konstantin kumandanı, yüz yirmi bin kişiyle oğlu Heraklis'i, Şam'a takviye gönderdi. Halid (ra) haber alıp, Heraklis'in yolunu kesti. Heraklis'i öldürdü. Ordusunu kırdı, dağıttı. Şam'ı kuşattı, Şam'ın giriş çıkış yollarını bağlattı. Bu sırada Hz. Ebû Bekir (ra) vefat etmiş, Hz. Ömer (ra) halife olmuştu.
EBÛ BEKİR SIDDÎK (ra)'IN ÖLÜMÜ
Aşağıdaki yazı İmâm-ı Gazâlî Hz.nin İhyâu Ulûmi'd-dîn adlı eserinden alınmıştır:
Hz. Ebû Bekir (ra) ölüm döşeğine yattığı vakit, kızı Âişe (ra) yanına gelerek:
"Ölüm gelip çattığı ve göğüs sıkıştığı vakit, artık servet bir fayda vermez." meâlindeki beytini okuyunca, Ebû Bekir (ra) gözünü açarak: "öyle deme, belki,
"(Bir gün bakarsın ki) ölüm baygınlığı gerçek olarak gelmiş. İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir" (Sûre-i Kâf, Âyet 19.) buyurdu. Ve sonra da: "Şu iki elbisemi yıkayın ve beni onların içinde defnedin. Zîra hayattakilerin yenilere ihtiyacı daha çoktur" dedi. Yine Hz. Âişe:
"Yüzü suyu hürmetine yağmur yağan, yetimlerin baharı ve dulların koruyucusu" meâlindeki beytini söyleyince, Hz. Ebû Bekir: "O, dediğin, Resûl-i Ekrem'dir" buyurdu.
Ebû Bekir'in (ra) hastalığı ağırlaşınca yanındakiler:
– Bir doktor çağıralım da sana baksın, dediler. Hz. Ebû Bekir:
– Benim tabibim bana baktı ve ben dilediğimi yaparım, diye söyledi" dedi.
Selmân-ı Farisî ziyâretine gelerek:
– Bize öğüt ver, dedi. Hz. Ebû Bekir:
– Allahu Teâlâ size dünyayı fethettirecek, kapılarını açacaktır. Siz, ihtiyacınızdan fazlasını almayınız. Bilmiş ol ki, sabah namazını kılan kimse, Allah'ın himâyesindedir. Allah'ın hakkını küçümseme, zîra yüzüstü seni Cehennem'e atar, dedi.
Hastalığı ağırlaşıp artık iyileşmek ümidi kesildiği vakit, halk:
– Yerine birisini tâyin et, diye müracaât etti. O da:
– Ömer'i size halife veriyorum, deyince, halk:
– Çok katı yürekli, sert bir adamı, başımıza musallat ediyorsun, Allah'a ne cevap vereceksin? dediler. Ebû Bekir (ra):
– Ben de Allahu Teâlâ'ya, "Kullarının en hayırlısını, onların başına tâyin ettim" derim, dedi. Sonra Hz. Ömer'i çağırtarak ona şöyle öğüt verdi: "Bilmiş ol ki; Allahu Teâlâ'nın, insanlar üzerinde gündüzde hakkı var, onu gece kabûl etmez; gece hakkı var, onu da gündüz kabul etmez. Farzlar ödenmedikçe nâfileleri kabul etmez. Kıyâmet günü mizânın ağır gelmesi, dünyada hakka uymak ve hakkı ağır getirmekle mümkündür. Ağır gelmesi için mizânın hakkı, ona ancak hakkı koymaktır. Kıyâmet gününde terazisi hafif gelenler, bâtıl olan şeye uyanlardır. Hafif gelmemek için mizânın hakkı, ona bâtılı koymamaktır. Allahu Teâlâ Cennet ehlini güzel amellerle, Cehennem halkını da çirkin işleri ile anmıştır. Onların iyi amellerini onlara iade etti de onlar birbiri arasında, "Ben falancadan iyiyim" dedi. Allahu Teâlâ'nın rahmet ve azab âyetlerini bir arada anmasındaki hikmet, kulun korku ile ümid arasında yaşaması ve kendisini tehlikeye atmayıp boşu boşuna Allah'a ümid beslememeleri içindir. Şayet bu vasiyetime riâyet edersen ölümden daha sevimli olarak ulaşacağın bir yitiğin olmazki, ölüm muhakkak seni de bulacaktır. Şayet dediklerime riâyet etmezsen, ölümden daha arzulamadığın bir kaybın olmayacak. Halbuki o yine seni yakalayacaktır. Ondan kendini kurtaramazsın" dedi.
Saîd İbnü'l-Müseyyeb de şöyle anlatıyor: "Ebû Bekir (ra) ağırlaşınca, bazı kimseler yanına girerek: "Bize bir şeyler ver, tavsiyelerde bulun. Zîra biz senden endişe ediyoruz" dediler. Ebû Bekir(ra) de: "Ölmeden önce şu anlatacaklarımı okuyanların rûhu ufûk-i mübîne yükselir" dedi. Onların: "Ufûk-ı mübîn nedir?" diye sormaları üzerine, Hz. Ebû Bekir (ra): "O, Arş'ın önünde geniş bir ovadır. Akar suları, bahçeleri ve bol meyveleri vardır. Buraya her gün yüz rahmet iner. Şu duaya devam edenin, ölünce rûhu bu makama yükselir. Dua şudur: "Allah'ım, hiç bir ihtiyacın olmadan ve karşılıksız olarak mahlûkatı yarattın. Sonra da birini Cehennemlik, diğerini de Cennetlik olarak ikiye ayırdın. Sen beni Cehennemliklerden değil, Cennetliklerden kıl. Allah'ım, insanları yaratmadan önce fırkalara ayırdın. Kimini şakî, kimini saîd, bir kısmını azgın ve sapık, bir kısmını da doğru yolda kıldın. Sana isyân ile beni azdırma. Allah'ım, herkesin ne yapacağını, onları yaratmadan önce de bilirdin. Senin bilginde değişiklik olmaz. Ve ilminin dışına çıkılmaz. Sen beni, ibâdetinde daim kullarından eyle. Allah'ım, sen dilemedikten sonra kimse dileyemez. O halde benim sana yaklaşmamı dilememi dile. Allah'ım, kullarının bütün hareketlerini sen takdir ettin. Senin iznin olmadan bir şey kımıldayıp hareket edemez. Bütün hareketimi senin rızâna uygun kıl. Allah'ım, hayrı-şerri ve her birini işleyecekleri sen yarattın. Beni, bu iki kısmın iyilerinden, hayır işleyenlerinden kıl. Allah'ım. Cennet ve Cehennemi sen yarattın. Herbirinin adamlarını da yarattın. Beni Cehennem halkından değil, Cennet ehlinden eyle. Allah'ım, bazı kimseler hakkında sapıklığı irâde ettin ve onların göğüslerini daralttın. Sen benim göğsümü iman nûru ile genişlendir ve kalbimi imân nûru ile süsle. Allah'ım, bütün işleri sen sevk u idare edersin ve sana yönelirler. Öldükten sonra beni temiz bir hayata ulaştır ve beni sana yaklaşanlardan kıl. Allah'ım, başkalarına güvenerek sabahlayıp akşamlayanlar varsa da, benim itimadım her an sanadır, ümidim sendedir. Kuvvet ve kudret senindir. Sana güveniyorum, Allah'ım" de, dedi ve bütün bunların Allahu Teâlâ'nın kitabında olduğunu bildirdi.
İmâm-ı Gazâlî Hz.nin İhyâu Ulûmi'd-dîn adlı eserinden alınan kısım burada sona ermiştir.