Halid (ra)'ın Hz.Ömer tarafından kumandanlıktan azledilmesi
Hz. Ömer (ra), halife olur olmaz, ilk olarak Halid (ra)'i Başkumandanlıktan azletti, yerine Ebû Ubeyde Bin-i Cerrah (ra)'i tayin etti. Ebû Ubeyde (ra), Şam'a geldi.
Harbi geriden izledi. Halid (ra)'in yaptığı kumandanlığa hayran kaldı. Şam'ı zapdetmenin kendinin işi olmadığını anladı. Hele Halid (ra)'in kumandanlıktan azledildiğini duyup harbten tüm vazgeçerse, iş daha da zorlaşacaktı. Halid (ra) dışında bütün kumandanlar gizli bir toplantı yaptılar. Halifenin mektubu okundu. Ebû Ubeyde (ra):
– Ben, Halid gibi kumandanlık yapamam. İçinizde yapacak var mı? Kumandanların hepsi:
– Biz de yapamayız, dediler.
– Bu mektubu Halid'e göstermezsek Halife Ömer kızar, Halid'e göstersek Halid kumandanlıktan ayrılır, küserde giderse, bu harb kazanılmaz. Nihâyet Halid (ra)'i çağırdılar. Hz. Ebû Bekir (ra)' in vefâtı, Hz. Ömer (ra)'in halife oluşu, Halid (ra)'in Başkumandanlıktan azledilmesi mektubu okundu. Mektubun arkasından Ebû Ubeyde (ra):
– Ya Halid! Ömer, seni azletti, biz etmiyoruz. Sen içimizden gitme. Halid (ra):
– Ben ne Ömer için, ne sizin için, ben Allah için harb ediyorum. Başkumandanlıktan azlederse, yedek kumandan olarak harb ederim. Ondan da azlederse, küçük bir kumandan olarak harb ederim. Ondan da azlederse, er olaraktan harb ederim. Erlikten de beni azledemez ya, hiç korkmayın. Devamlı içinizde olacağım. Çünkü Halid (ra)'in zaferlerini duymayan kimse kalmamıştı. Benzeri bir kumandan gelmediğini kâfirler de tasdik etmişti. Hz. Halid'in korkusundan Konstantin Kralı, Antakya'ya yerleşmiş; devamlı barış için elçi gönderiyordu, çok para vaad ediyordu. Bir ara kumandanlarını çağırıp şu teklifte bulundu:
– Anlaşmak için Şam'ı verelim. Yanında çok para verelim, sulh olalım. Yoksa Halid bu gidişle çoğa kalmaz Antakya'yı, diğer topraklarımızı da alır diyor, fakat kumandanları iknâ edemiyordu. Konstantin kralı daha evvel yazdığı bir şiirde, Halid gibi bir kumandanım olsa, dünya düşmanım olsa gam yemem. Şiiri kumandanları sinirlendirmişti. Halid, Kralı müslüman edecek sözü yayıldı. Gerçekten Halid (ra)'in kumandanlığını, yiğitliğini kâfir kumandanları da tasdik ediyorlardı. Şâm'ı teslim etmeyi onurlarına yediremiyorlardı.
Şöyle ki, geçmişte iki ordu karşılaşınca Halid (ra) ortaya at sürmüş, Konstantin kumandanını harbe davet etmişti. Konstantin kumandanı, yanındakilere soruyor:
– Bu adam kimdir? Tercüman:
– İşte ordularımızı kıran, topraklarımızı alan, Allah'ın kılıcı dedikleri Arab işte budur. Konstantin kumandanı titrer.
– Beni harbe çağırıyor, ne yapayım? Gitmezsem orduda gözden düşerim. Gitsem beni öldürür. "Bir kumandan, bir kumandanı harb meydanına çağırınca harbe gelmezse çok ayıp olurdu." Çarnaçar karşısına çıktı.
Halid (ra) bir vuruşta kumandanı attan düşürüp, bir eliyle ayağından tutup sürüyüp, kılıcın yanıyla döverekten çadıra hapsetti. İkinci kumandanı harb meydanına çağırdı. İkinci kumandan, tercümana:
– Ben ne yapayım? Tercüman:
– Sen bilirsin. Kumandan:
– Hiç kurtuluş yolu yok mu? Tercüman:
– Gitmezsen kurtulursun.
– Gidersem ne olur?
– Gidersen sana da bir sefer vurur. İkinci kumandan Halid (ra)'in karşısına varınca:
– Ya Halid! Birinci kumandanın kim olduğunu biliyor musun? Halid (ra):
– Konstantin'in damadıdır. İkinci kumandan:
– Onun başını bana gönderirsen sana bin altın veririm. Ölümden kurtulmak için Halid (ra)'e açıktan rüşvet teklif ediyordu. Halid (ra) alay ederek:
– Onun başının bin altın olduğunu öğrendik. Senin başını da keseceğim, onu da peşin vermen lazım deyip onu da bir vuruşta yere düşürdü. Döve döve aynı çadıra hapsetti.
* * *
Başka bir harbte Konstantin kumandanı kayalar arasına gizlediği elli pehlivana güvenerek, Halid (ra)'e:
– Burada ben, seni alt edersem, sana yardımcı gelir. Sen, beni alt edersen bana yardımcı gelir. Kendine güveniyorsan, şu kayaların içine girip dövüşelim. Halid (ra) işin farkına varır.
– Sen kayalara mı güveniyorsun, yoksa kayaların arkasındakine mi? der, kayalara giderler. Hem kumandanı, hem de onun elli pehlivanını öldürür. Konstantin Kralı müslüman olduğundan değil, korktuğundan taviz veriyor. Antakya'dan ileri geçemiyordu.
* * *
Yine Halid (ra)'in yedi oğlu, bir de kendi harbte üstünlük sağlayamayınca yedişer kat zırh giyip, Konstantin kumandanının çadırını göstererek:
– Bu çadır yıkılıp, içindeki düşman kumandanının başı kesilip, düşman bayrağının inip, yerinde kumandanın başı ile bizim bayrağımız sallanmadıkça zafer kazanmış olmayız. Oğullarına:
– İçimizden birisi yaralanır, esir düşerse hiç bakmayın, aynı hedefe devam edin. Önde kendi, arkada çocukları düşman askerinin içine dalıp giderken, oğlunun birinin kılıcı kırılıp esir düştü. Sıkı emir verip:
– Kardeşinize bakmayın, hedefinize devam edin, dedi ve altı oğlu düşman kumandanının çadırının etrafını çevirdi. Kendisi içeri girdi.
Kumandanın başını kesti. İslâm bayrağı ile Kumandanın başını çadıra asınca düşman bozuldu.
– Şimdi bu tamam, kardeşinizi kurtaralım. Yedisi birden hücum edip, çocuğu kurtardılar.
* * *
Halid (ra) zekâ üstünlüğü ve cesaretle düşmanın en zayıf yerinden başlar, başarıya ulaşırdı. Hz. Ali (ra) aynı taktiği tek başına düşmanın en kuvvetli yerinden hücum edip yapardı. Başarıya ulaşırdı. Şam harbinde müslüman kumandanlar sırasıyla kumandanlık yapıyorlardı. Her gün birisi Başkumandan oluyordu. Her sırası gelen Kumandan:
– Ben bu gün hastayım, der yatağa yatar, Halid (ra)'i yerine vekil tayin ederdi. Nihâyet Halid (ra) kumandasındaki islâm ordusu, Şam'ı aldı.
* * *
Halid (ra), hamamda temizlik ve koltuk, kasık kıllarını gidermek için hamam otunu sürerdi. O hamam otu rakıyla terbiye olurdu. Hz. Ömer (ra)'e bu haber duyuruldu. Çünkü Hz. Ömer (ra)'in her kumandanının yanında o kumandanın her hâlini inceleyen, Hz. Ömer (ra)'e bildiren, gizli casusları vardı. Bunlar hem asker, hem casustu.
– Hz. Ömer (ra) bunu haber alınca Halid (ra)'e tekdir hâlinde bir mektup yazdı.
– Sen rakıyla terbiye olan, içinde rakı karışımı olan şeyi nasıl vücuduna sürersin? Halid (ra) cevap verir:
– Ben alkolünü giderip vücuduma sürdüm. Hz. Ömer (ra) yine mektupla cevap verir.
– Senin alkolünü gidermek için eline aldığın zaman yine haramdı. Bir islâm kumandanı olarak haramı niçin eline aldın? Halid (ra) mektupla cevap verir:
– Yapılışı içki maksadıyla yapılmamış, temizlik aleti olarak yapılmış. İslâm dininde niyet başta gelir. Yapılış niyeti temizlik için yapıldığı bellidir. Onun için içki sayılmaz. Ben bunu temizlik aleti olarak elime aldım.
(İhyâu Ulumi'd-dîn, Cilt 4, s. 660)
Manâ'sı: Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.
(Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 30)
Manâ'sı: Müminlerin niyetleri amellerinden ve münâfıkların da amelleri niyyetlerinden hayırlıdır.(Suyûtî, el-Camiûs-Sağır, II, 194.)
(Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 33)
Manâ'sı: Cenâb-ı Allah'ın tahsil-i rızası (hoşnudluğunu kazanmak) için beslenen niyyet, hasene (iyilik) sahibini cennete dahil eyler.(Münavî, Künüzü’l Hakaik, s. 156.)
Benim niyetimde temizlik aleti olarak elime aldım. Niçin haram olsun.
Buna göre Hz. Ömer (ra), şu zamanda gelse ispirto, kolonya kullanılmasını yasak eder, haram derdi. Halid (ra) gelse ispirto, kolonya mübah der, kendi de kullanırdı. Bunun birisi Ömer'ül Faruk'tur, her şeyi fark edendir. Birisi Allah'ın kılıcıdır. Yine görüşler birbirine terstir. İşte meşreb ayrılığı.
* * *
Bir kumandan aldığı yere işkence yapınca, o kumandanı Hz. Ömer (ra) kumandanlıktan azletmişti. O kumandan:
– Ben artık hiç kumandan olamaz mıyım? deyince Hz. Ömer (ra):
– Senin aslın çobandı. Yedi sene çobanlık yaparsan, zulüm yapmamayı öğrenirsin. Ondan sonra ordunun başına dönebilirsin, demişti. O kumandan aynısını yapmıştır.
* * *
Yine Hz. Ömer (ra) bir Vâli tayin eder. Tayin ettiği Vâli, Hz. Ömer (ra)'in huzurunda, o sırada Hz. Ömer (ra)'in çocukları yanına gelir. Hz. Ömer (ra)'in üzerine atılırlar. Tayin ettiği Vâli:
– Ya Ömer! Bizim çocuklar, benim yanıma gelmeye korkarlar. Senin yanına çocuklar serbest geliyor. Hz. Ömer (ra):
– Senin yanına çocuklar böyle gelse ne yaparsın? Vâli:
– Döverim. Hz. Ömer (ra), Vâlinin elindeki yazdığı yazıyı alır.
– Kendi çocuklarına merhamet etmeyen başkasının çocuklarına hiç merhamet etmez. Sen Vâlilik yapamazsın der ve vâlilikten azleder.
(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 1971)
Manâ'sı: Aişe (ra)'den:
Bir kere Nebî (sav)'e bedevi bir a'rab gelip, Ya Resûlulah siz çocuklarınızı öper (sever) misiniz? Biz çocuklarımızı öpüp okşamayız demişti. Hz. Resûlullah (sav):
– (Ey oğul) Allah senin gönlünden merhamet ve şefkati çekip, çıkartmıştır. Ben ne yapabilirim diye cevap verdi.
* * *
[Sahîh-i Müslim, Cild 7, Hadîs No: (2420) 55]
Manâ'sı: Huzeyfe (ra)'den:
Necran ehli Resûlullah'a geldiler. Müteakiben:
– Ya Resûlullah, bize emin bir kimse gönder, dediler. Resûlullah (sav)'da:
– Ben muhakkak suretde size kemâli ile ve hakkıyla emin bir kimse göndereceğim, buyurdu. Resûlullah'ın bu sözü üzerine sahâbiler o yüce emniyete mazhar olmak heyecanı ile beklediler, nihâyet Resûlullah Ebû Ubeyde bin Cerrah'ı gönderdi.(Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadîs No: 4005, 5006, 4007, 4008.)
Şam fetholunca, Halid (ra), Başkumandanlığı Ebû Ubeyde (ra)'ya devredip, kendisi süvari kumandanı oldu. Konstantin Kumandanı bütün gücünü toplayarak ikiyüz kırk bin kişilik bir ordu hazırlar. Hem de bu ordu Müseylemetül Kezzab'ın ordusu gibi derme çatma değil, en üstün silahlarla donatılmıştı.
Ebû Ubeyde (ra), bu muazzam kuvvetin geldiğini haber alınca kumandanlardan kurulu bir heyet kurar, müşâvere yaparlar. Harb için Şam'ın tehlikeli olduğunu ileri sürerler.
Medine'ye yakın takviye ve haberleşmeyi kolaylıkla yapacağımız bir yerde olsun, derler. Harb sahasının Ürdün'de olmasına karar verirler. Bir tek Halid (ra), harbin Şam'da olmasını ister.
– Alınan şehri vermeyelim, der. Sözü dinlenmeyince, Ürdün'e çekilirler.
* * *
Bayram günü herkes Halifeyle bayramlaşmak ister. Hz. Ömer (ra):
– Bunlar sırayla gelip bayramlaşsınlar, der. Halk dışarda Halife ile bayramlaşmak için sıra bekliyorlar. Hz. Ömer (ra):
– İlk defa Bedir cenginde bulunanlar gelsin, der. Onlar bayramlaşıp çıkar.
– Uhud cenginde bulunanlar gelsin. Sırası ile Hendek muharebesinde bulunanlar gelsin, onlar da bayramlaşıp çıkar. Hadibiye mevkiinde bulunanlar gelsin, Mekke'nin fethinde bulunanlar gelsin. En son Mekke'nin fethinden sonra müslüman olanlar gelsinler. Mekke'nin fethinden sonra da Mekke'nin beyleri, beylerbeyi Ebû Süfyan (ra) müslüman olduğundan en sona onlar kalmıştı. Ebû Süfyan (ra), Hz. Ömer (ra)'e:
– Ya Ömer! Şaşarım senin aklına. Senin ilk (evvela) bayramlaşmaya çağırdığın adamlar söz konuşmasını bile bilmezler, nezaket bilmezler. Sen de çok iyi bilirsin ki, onlar bizim hizmetçilerimizdi. Bizi niçin evvela çağırmayıp, onları çağırdın? der. Hz. Ömer (ra) cevaben:
– Bizde ağaya, beye, söz bilene, nezaket kurallarını bilene değil, kim evvela islâmiyete girmiş, kim islâmiyet yolunda fazla fedakârlık yapmış, ona kıymet verilir. Siz, bizimle düşman olup, bizi yok etmek istediğiniz zaman onlar, bizimle beraber el ele, omuz omuza verip, sizinle harb ediyordu. Şimdi ister söz bilsinler, ister bilmesinler, siz onlar gibi olamazsınız. Ebû Süfyan (ra):
– Hiç mi imkânı yok, hiç mi olamayız? Hz. Ömer (ra):
– Bir harb olursa, herkesin gözü önünde onlardan daha üstün fedakârlık yaparsanız, o zaman olur. Ebû Süfyan (ra):
– Bir harb olursa o zaman belli olur demişti.
* * *
Konstantinlilerle, Müslümanların, Ürdün'de yaptıkları en büyük savaş hazırlığı başlamıştı. Hz. Ömer (ra), Ürdün cephesine takviye için asker topluyordu. İslâm tarihinde mecburi askerlik ilk defa başlamıştı. Hz. Ömer (ra) yeni yeni kumandanlar tayin ediyor, her kumandanın emrine elli, yüz, üç yüz, beş yüz asker verip, tâlimat veriyordu. Ebû Süfyan (ra)'ın yanında çoğu bey, bey oğlu olan yetmiş kişi adamlarıyla sırada beklerken asker bitti. Ebû Süfyan (ra) yine:
– Ya Ömer! Harb başka şeye benzemez. Senin emrine asker verip cepheye gönderdiğin kumandanlar harb usulünü bilmezler, askeri boşuna kırdırırlar. Harbin içinde yetişen en iyi muharip olduğumuzu bildiğin halde neden bizi kumandan tayin etmiyorsun? Bizi böyle mi harbe göndereceksin? Hz. Ömer (ra):
– Ben, sizi harbe sokmayacağım. Çünkü size itimadım yok. Belki düşmanla bir olur, bizim askeri arkadan, içten vurursunuz. Size harbin dışında görev vereceğim. Bu görevi doğru, dürüst yaparsanız bundan sonraki harbte sizi, bizim askerle o zaman harbe gönderirim. Bu harbtir, başka şeye benzemez. Siz iki dağın arasını bekleyin. Harbte bozulan, kaçan müslümanları geri çevirin, sizin vazifeniz budur. Harbin birinci günü otuz beş bin kişilik islâm ordusu, iki yüz kırk bin kişilik Konstantin ordusuyla karşılaştı. Bu durumda Halid (ra) süvari kumandanı olarak düşman süvarisinin önünde gerileme yapıp, elli bin düşman süvarisini ordudan bölüp, ayırdı. Halid (ra)'i yendiklerini zanneden düşman süvarisi, Halid(ra)'i takip ediyordu. Halid (ra), evvelce harb etmek için planladığı yere çekilip o zamana kadar misli görülmemiş harb manevralarıyla düşman askerini imha etmişti. Harbin ikinci gününde, her düşman süvârisini, Halid (ra)'in korkusundan iki okçu koruyordu. Konstantin ordusu ne kadar çok, islâm ordusu da ne kadar az zayiat verse müslümanların sayısı gittikçe azalıyordu. Harbin yine ikinci gününde Corc isminde bir kâfir, ortaya at sürdü.
– Karşıma Halid çıksın, dedi. Halid (ra) meydana çıkar. Corc:
– Ya Halid! Sana bazı şeyler sormak istiyorum. Doğru söyler misin? Halid (ra):
– Doğru söylerim. Corc:
– Sana, Allah bir kılıç vermiş. O kılıcı çekersen bütün ordular önünde bozulurmuş, doğru mu? Halid (ra):
– Yalandır. Corc:
– Öyleyse neden sana, Allah'ın kılıcı diyorlar? Halid (ra):
– Resûlullah, benim hakkımda Allah'ın kılıcı, dedi. Onun sözü yalan çıkmaz. Corc:
– Keşke bende sizden olsaydım. Halid (ra):
– Bizden olmaman için bir engel yok. Corc:
– Hiç yüzünü görmediğim, kendisiyle harb etmeye geldiğim, düşman olduğum bir Peygambere; ben, sizden oldum, dersem beni kabul eder mi? Halid (ra):
– Biz de kendisi ile düşman olduk, çok adamını öldürdük. Gözümüzle gördüğümüz halde imân etmedik. En sonunda imân edince kabul etti. Seninkini neden kabul etmesin? Corc şehâdet getirdi, müslüman oldu. Hem de Halid (ra)'ın çadırına müsâfir oldu. Harb çok çetin bir şekilde devam ediyordu. Ebû Ubeyde (ra), Halid (ra)'ı, Konstantin Kumandanına elçi olaraktan gönderdi. Konstantin Kumandanı çok sayıda para teklifi yaptı. Reddolundu. Halid (ra):
– Ya müslüman olun, ya harb olacak, dedi.
Ebû Ubeyde (ra)'ye, Çore isminde birisi elçi olarak gönderilmişti. Çore, bir gün evvel müslüman olan Corc ile beraber Halid (ra)'nın müsâfiri oldu. Çore de müslüman oldu. Harb bittikten sonra Corc ile Çore islâm şehidlerinin içinde bulundu, cenâze namazları kılınıp müslüman şehidleri ile defnolundular. Bu harbte düşman askeri biteceğe benzemiyordu.
Savaşın üçüncü günü müslümanlar peyderpey kaçmaya başladı. Kaçanların yolunu Ebû Süfyan (ra) ve Mekke'nin fethinden sonra müslüman olan beyler, iki dağ arasında kesmişlerdi. Ebû Süfyan (ra):
– Buradan ileriye sizi geçirmem, diyordu. Ebû Süfyan (ra)'ın karısı Hind Kadın (ra), Uhud cenginde nasıl saçını yolup, "Bizi düşmana bırakmayın" diye kaçan kâfirleri geri çevirdiyse ve kâfirlerin üstünlük sağlamasına büyük ölçüde yardımcı olduysa, şimdi bu harbte de aynısını daha fazlasını müslüman askerlerini geri çevirmek için yaptı. Kaçan müslümanları geri çeviriyordu. Ama kaçanlar bir türlü haber anlamıyorlardı. Ebû Süfyan (ra)'ın ağzı köpürmüş:
– Ey Ensâr! Ey Muhâcir ne oldu sizlere? Halife Ömer yanında ilk defa siz bayramlaşmaya gidiyordunuz. Kumandan olarak da siz harbe gidiyordunuz. Bizi beğenmiyor, emniyette etmiyordunuz. Şimdi bizim, sizi harbe geri çevirmemiz ne kadar ayıp oluyor. Ama kaçanların sayısı gittikçe artıyor. Ebû Süfyan:
– Bu yaptığınızdan Allah ve Resûlullah razı olur mu? Allah ve Resûlullah aşkına geri dönün, diyor kimseye söz dinletemiyordu.
Diğer bir yönde Hz. Ali (ra) nâra atarak, düşmanı kırarak düşman kumandanının çadırına doğru ilerliyordu. Düşman askerinin otuz altı saf (sıra) hiç yarılmaz zannettikleri saflar yarılıyor. Düşman pehlivanları gruplar halinde Hz. Ali (kv)'ye saldırıyorlar, bir türlü önleyemiyorlardı. Şah-ı Merdane Hz. Ali (kv) coşmuştu. Kan kalesinde olduğu gibi kılıcından süzülen kan, bileği ile dirseği arasında deve hörgücü (deve sırtı) gibi hörgüç bağlamıştı. Ama ne yazık ki, Hz. Ali (kv)'nin yanında müslüman askerleri yoktu. Sadece kendisi ilerlemişti. Kâfirler etrafını çevirmişti. Devamlı olarak ilerlemesi engelleniyordu.
Diğer tarafta Ebû Süfyan (ra) kaçanlara hâlâ ısrar ediyordu. Kaçanlar, Ebû Süfyan (ra)'a:
– Yolumuzdan çekil, yoksa seni de öldürürüz, deyince ister istemez Ebû Süfyan (ra) ve yanındakiler de kılıçlarını çektiler. Ebû Süfyan (ra) bir kaç kişinin başını kesince, bunları islâm kumandanına haber verdiler.
– Ebû Süfyan, kâfirlerle birleşti. Müslümanları öldürüyor. Kumandan cepheyi bırakıp, atını var gücü ile koşturarak geldi ve dedi ki:
– Ya Ebû Süfyan! Sen de mi düşmanlarla beraber oldun, müslümanları öldürüyorsun? Ebû Süfyan (ra):
– Halife Ömer, bana bu vazifeyi verdi. Bunlar kaçıyor, ben çevirmeye çalışıyorum. Ben çevirmezsem, bunlar kaçsa harbi kaybedeceğiz. Ben bunları geri çevirmek için harb ettim. Kumandan, Ebû Süfyan ve beyleri dinleyince gözleri yaşardı. Attan indi Ebû Süfyan (ra)'ı kucakladı.
– Ben, sizin gerçek müslüman olduğunuza inandım, benim size sonsuz itimadım var. Halife Ömer (ra) adına size emrediyorum. İstediğiniz yerde, istediğiniz şekilde harb edebilirsiniz. Halife Ömer (ra) namına ve onun tarafından gelecek her mesuliyet bana aittir. Ebû Süfyan (ra) kaçanlara döndü:
– Harbin en şiddetli yerine biz girersek, siz arkamızdan gelmez misiniz? Onlar:
– Geliriz. Ebû Süfyan (ra) kendi adamlarına:
– Biz, Ömer ve müslümanlar yanında ne kadar hor oluyorsak, Allah (cc) ve Resûlullah (sav) yanında aynı olacağız. Halife Ömer haklıdır, biz haksızız. Bizim hem Allah, hem Resûlullah, hem Halife Ömer ve müslümanlar yanında itibar kazanacak son şansımız bu harbtir. Bizim hizmetçilerimiz, halife yanında en üst başa oturup evvel bayramlaşsın, bizi de harbe göndermeye itimat edemesinler. Ölüm bizim için bundan çok daha iyidir. Harbte ya hepimiz öleceğiz, ya da Allah (cc), Resûlullah (sav) ve müslümanlar yanında bir meziyet, şeref, mevki kazanacağız. İçinizden birisi gevşek davranır, harbten kaçarsa dönüşümde Allah'a vaad olsun onu kendi ellerimle öldüreceğim, dedi ve önde kendi, ileri gelen adamlarıyla beraber, kaçanlar arkadan hücuma kalktılar. Hangi düşman cephesine hücum ettilerse bozdular.
Ebû Süfyan (ra) ile Ebû Cehil'in oğlu İkrime (ra), dokuzar yerlerinden ağır yaralar almışlardı. Nihayet İkrime (ra) dayanamadı, attan aşağıya düştü. Halid (ra) yanı başında yerde yatan amcasının oğlu İkrime (ra)'yi görünce attan inip, başını dizinin üzerine alıp:
– İkrime, İkrime, diye salladı. İkrime (ra)'de ses yoktu. Kırba (deriden yapılan matara)sından ağzına su verdi, kulağına çağırdı.
– Ey amcam oğlu! Biz ne yaptıysak bunlara yaranamadık. Bana da yakın zamana kadar itimat etmediler. Amma bizi bizden daha iyi gören ve bilen Allah (cc) vardır. O hak yemez. Ben, senin nasıl harb edip, nasıl yaralandığını gözümle gördüm, mahşerde sana şahidim. İsterse hiç birisi itimat etmesin. İkrime (ra) can verirken, Halid (ra)'in gözleri yaşarıyor. Bir atlı, Halid (ra)'in başucunda:
– Ey Halid! Amcanın oğlunun başucunda ağıt çalacak zaman değil, harbin mukadderatı her an için aleyhimize çevrilebilir. Atına bin, ordunun başına dön. Ebû Süfyan (ra) ile Halid (ra) yine coşmuşlardı. Kılıç sallarken, diğer taraftan Hz. Ali (ra)'yi engellemeye çalışan pehlivanlar geriliyordu. Başkumandan, iki yüz kırk bin kişilik Konstantin ordusunun baş pehlivanına emir veriyor. Hz. Ali (ra)'yi göstererek:
– Şu Arabı durdurun. Baş Pehlivan, Hz. Ali (ra)'yi karşıladı. İki taraflı hamleler başladı. Ancak beş altı hamle arada hatalı geçti. Hz. Ali (ra)'yi ancak yarım saat kadar engelleyebildiler. Konstantin' in baş pehlivanı yerde cansız yatıyordu. O sırada Ebû Süfyan (ra) arkasındakilerle düşman askerine hücum edip bozmuştu. Düşman askeri bozulmuştu. Çünkü Hz. Ömer (ra) ve müslümanların kendilerini harbe bile itimat edememeleri Ebu Süfyan ve yanındakilerin çok ağrına gitmişti:
– Ya Rabb'i! Bu harbte zaferi bize nasip et, diye çok dua etmişlerdi. Zafer onlara nasip olup, duaları kabul oldu. Hz. Ömer(ra)'e bu haber duyurulunca, Hz. Ömer (ra), Ebû Süfyan (ra) ve yanındakileri, Medine'ye dört saatlik mesafede karşılar, bağrına basar.
– Bundan sonra benim de size sonsuz itimadım var. En evvel sizinle bayramlaşıp, benim yanımda en üstün makamı siz alacaksınız, der ve öyle yapar. Ebû Ubeyde (ra) alınan yerleri yatıştırmaya kalıyor. Halid (ra) süvarilerle birlikte, düşmana toparlanma fırsatı vermeyip hücum eder. Şam, Hama, Humus ve Antakya'yı alır.
(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 1926)
Manâ'sı: İbn-i Abbas (ra)'dan; Resûlullah (sav) buyurdu ki:
– Bana bütün ümmetler arzolunup gönderildi. Her peygamber, yanlarında onar, yirmişer, otuzar, kırkar ümmetleriyle beraber önümden geçmeye başladılar. Bir peygamber de yanında bir ümmeti bile olmaksızın geçti. En sonunda uzaktan büyük bir karaltı gösterildi. Bu (kesif) karaltı nedir? Bu benim ümmetim midir? diye sordum. Bu, Mûsâ Peygamberle kavmidir diye cevap verildi, sonra bana ufka bak denildi. Bakınca ufku dolduran sevad-ı a'zamı gördüm. Sonra bana sema ufuklarının şurasına ve bu tarafına da bak denildi. Birde ne göreyim, bir sevâd-ı a'zam baştan başa ufku kaplamıştı. Bana:
– Bu senin ümmetindir. Bunlardan yetmişbin kişi hesaba çekilmeksizin cennete girecektir, denildi. Resûl-i Ekrem (bu hitabesinden) sonra (odasına) girdi ve (hesaba çekilmeden cennete gireceklerin evsafı hakkında) mecliste bulunanlara birşey söylemedi, artık meclistekiler dağıldı. (ve şöyle münâzara ediyorlardı):
– Biz, Allah'a imân ve Resûlü'ne itbâ eden kimseleriz. Artık biz cennete hesabsız gideceğiz, yahut; O bahtiyarlar evlatlarımızdır, onlar İslâm camiası içinde doğmuşlardır. Biz ise cahiliyyet devrinde doğduk, diyorlardı. Bu münazara Resûlullah'a erişmekle hemen hane-i saâdetten çıkıp:
– Cennete hesapsız girecek müminler efsun etmiyenler, teşe'üm eylemiyenler, şifânın (Allah'tan olduğuna inanıp) keyden olduğuna (ateşle dağlamak, dağdan) inanmayanlar ve her hususta Allah'a tevekkül edenlerdir, buyurdu. Bunun üzerine Ökkâşe İbn-i Mahsen:
– Ya Resûlullah ben onlardan mıyım? diye sordu: Resûl-i Ekrem:
– Evet onlardansın buyurdu. Sonra başka birisi ayağa kalkarak:
– Ben onlardan mıyım? dedi. Resûl-i Ekrem:
– Bu hususta Ökkâşe senden öne geçti, buyurdu.
Hz. Ökkâşe (ra), Peygamberimiz (sav)'in sancaktarıydı. Peygamberimiz (sav) zamanında ve daha sonra murtâdlar devrinde devamlı harb yaptı. Peygamberimiz (sav) ile olan hâdiseleri çoktur. Hz. Ökkâşe (ra) çok güzel lokma yapardı. Peygamberimiz(sav)'i evine davet edip, o lokmalardan ikrâm etti. Peygamberimiz (sav) çok beğendi. Beline lokmacıların piri olduğuna dair kuşak bağladı.
– Sen lokmacıların pirisin, buyurdu.
Hâlen her yıl Türkiye'de, Ahilik Bayramı kutlanmaktadır. Burada Ahi Evran Hz.nin kuşak bağlama törenleri yapılmaktadır. Bu kuşak bağlama Hz. Resûlullah'ın sünnetidir.
Hz. Ökkâşe (ra) Kur'ân-ı Kerim'i mühre kazar, deri üzerine basar, hastalar şifâ bulurdu. Onun için Peygamberimiz (sav):
– Sen mühürcülerin de pirisin, buyurdu.
Vefâtına yakın Peygamberimiz (sav):
– Bende kimin hakkı varsa gelsin alsın, buyurdu. Hz. Ökkâşe (ra):
– Ben deve üzerinde idim, sende deve üzerinde idin. Elinde kamçın vardı. Deveye vurayım derken bana vurdun. O hakkımı alacağım. Peygamberimiz (sav):
– Gidin, Fâtıma'dan o kamçıyı isteyin. Kamçıyı getirdiler. Hz. Ökkâşe (ra) "Hakkımı alacağım" diyor. Bütün Ashâb:
– Resûlullah'a vurma, bize vur, dediler. Hz. Ökkâşe (ra) eline kamçıyı almış:
– Hakkımı alacağım, diyor. Bütün ashâb "tek vurduğunu gözümüz görmesin" diye yüz üstü düşüp ağlaştılar. Hz. Ökkaşe (ra):
– Ben bir gömlekle idim. Sen, bana öyle vurdun, dedi. Peygamberimiz (sav) soyundu, bir gömlek kaldı. Hz. Ökkâşe (ra) arka tarafına geçti, gömleği kaldırdı, Nübüvvet Mührüne kapandı ve öptü:
– Benim maksadım bu mührü görmek ve öpmekti. Bana bin kamçı vursan helâl olsun, dedi. Peygamberimiz (sav):
– Sağlığında cennetlik bir adam görmek isteyen, Ökkâşe İbn-i Mahsen'in yüzüne baksın, buyurdu.
(Hadîs-i Şerîf, 30. Bölüm, REH No: 673)
Manâ'sı: Peygamberimiz (sav) (nübüvvet)mührünün görülmesini istemezdi.
Hz. Ökkâşe (ra), Halid (ra) kumandasındaki orduda öncü keşif koluna kumandanlık yaparken, İslahiye'nin Kırkpınar köyü ovasında, kırk bin kâfirin pususuna düşüp, şehit olurlar. Kırk bin kâfirin pususuna düştüğü için "Kırk bin er ovası" denmiştir. Hz. Ökkâşe İbn-i Mahsen (ra)'in üç yerde kabri vardır. En kuvvetli deliller, bizim burada İslâhiye'nin Hamidiye Köyü hududunun içinde olduğunu göstermektedir. Evliyâ Çelebi Seyahatname isimli kitabında der ki:
– Antakya alındıktan sonra Maraş'ın kıblesinde, tarih'ül Ahzab kitabında da Nikola şehri yakınlarında sivri bir dağın başında Hz. Ökkâşe şehit düştü diyor. O zamanda şimdiki İslâhiye'nin ismi Nikola olduğundan öyle söylüyor. Evvelce çok azgın ağalar varmış. Derviş Paşaya; padişah, "orayı islâh eyle", dedi. O da insanları islâh edip, düzeltince Padişahın emri yerine geldi. Adamları islâh oldu. İslâhiye ismi oradan kalıyor.
– Hz. Ökkâşe İbn-i Mahsen (ra)'ın üç yerdeki kabrini gezdim, yerinde inceledim, araştırdım. Her ne kadar üç yerde kabri varsa da en kuvvetli deliller, Maraş'ın güneyinde sivri bir tepe başında olan kabri olduğunu tesbit ettim. Bütün delillerde burda olduğunu gösteriyor.
Hz. Ökkâşe (ra), Maraş'ın güneyinde sivri bir tepe başında kabri şerîfinin bulunduğunu inkâr edenler var. Hatta "siz ziyarette kurban kesiyor, hataya varıyorsunuz, haram yiyorsunuz. Allah'tan başkasına kurban kesilmez. Hz. Ökkâşe'de kesinlikle orada yoktur" diyorlar.
Peygamber, Ashab ve Evliya makamlarınınbir çok yerde olmasının sebebi
Bilâl Babam buyurdu:
– Hz. Ökkaşe'nin üç yerde kabri var. Ashâb-ı Kehf'in üç yerde makamı var. Veysel Karani'nin üç yerde kabri var. Peygamberlerin üç yerde kabri ve makamı vardır.
Mesela: Peygamberimiz (sav)'in:
1. Mekke'de doğumu.
2. Medine'de vefatı.
3. Kudüs'te mirac'a çıkması. Üçü de büyük ziyârettir. Her ziyâret edilen makamda yerde bulunur, görür, onlara şahit olur. Evliyâlarda aynıdır, makamlarında, kabrinde ziyâret edilir. Onlara, o ziyâret edenlere şefâat eder, kurtarır. Bir yerde ziyâret edilse, bir yerdekini kurtarması lâzım. Oralardaki ziyâret edenleri kurtarabilmek için ziyâret edilir ve kendisi onları hem görür, hem şahit olur, hem de kurtarır.
Bundan maksad Allahu Teâlâ, üç yerde ziyâret etsinler, her ziyâret edene de şefâat etsinler. Kabri bir yerde olsa, bir yeri ziyâret ederler. O insanlar şefâat edilmeye hak kazanır, diğer yerler mahrum kalır. Hz. Ökkâşe de üç yerde hazırdır. Üçünde de vardır. Çünkü ruh Allah'dan gelmedir. (Ve gulir rûhi min emri rabbi)(Sûre-i İsrâ, Âyet 85.) âyeti delildir. Rûha göre uzak, yakın yoktur. Rûh bir anda bir çok yerlerde olabilir. Çünkü aslı Allah'dandır. Bu zâtlar kabri olsun, makamı olsun her ziyâret edeni bilir ve şefâat eder. O, "Hz. Ökkâşe'ye gitmeyin, gidilmez, câiz değildir" diyen kimseler kendi kendilerine yapıyorlar, şefâattan mahrum kalıyorlar. Kabir ziyâretini inkâr görüşü aslı, kökü, esası, ilerisi Vehhâbiliğe dayanır.
Allah'dan başkasına kurban kesilmez; ziyâret olsun, sağ insan olsun onlara kurban kesilmez diyenlere cevap:
Her kesilen kurban Allah rızası için kesilir, yönü kıbleye getirilir ve kesilirken üstüne Allah'ın ismi zikrolunur. Kesilirken Allah'ın ismi zikrolunursa nerde kesilirse kesilsin câizdir, helâldir, mübâhtır. Bu millet Elhamdülillah müslüman her kestiği kurbanın yönünü kıbleye getirip, "Bismillahi Allahu Ekber" diyerek keser. O da helâl olur.
Ziyârette veya büyük bir zât evine gelince keseceğin kurban şu niyetle olur. Eti mü'minlere, canı Allah'a, sevabı felan zâta, Allah rızası için kurban. Bismillahi Allahu Ekber, der keser. Yönünü kıbleye getirir. Kestiği kurban helâl olur. Bu şartlar altında kim keserse, nerde keserse helâldir, mübâhtır.
Bir muhterem zât, bizim eve geldi. Eve gelince kapı önünde kurban kesecek olmuşlar, kestirmemiş. "Allah'tan başkasına kurban kesilmez" demiş. Öyle duymuş, duyduğunu söylüyor. Allah'tan başkasına kurban kesilmez dediği eski putperestler gibi keserse Allah için kesmiş olmaz. Yani yönünü Hz. Ökkâşe'ye çevirse kesse, bıçağı çalarken de kabir sahibinin ismini anıp, onun ismine bıçağı çalarsa o zaman Allah için kesmemiş olur. Allah için kesilmeyen haramdır dediği odur. Bir zât evine gelince, kurbanın yönünü kıbleye getirip "Bismillahi Allahu Ekber" deyip keserse niye haram olsun? Evinin önüne gelince aynı şartlarla kurbanı kesme ile evde otururken kesme arasındaki fark nedir? Her ikisi de caizdir.
(İhyau Ulûmi'd-dîn, Cild 1, Hadîs-i Şerif, Sh. 551)
Manâ'sı: Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz, çok güzel iki koç kurban etti ve bunları kendi eliyle keserken bunların biri benim diğeri de ümmetimden kurban kesemeyenler içindir "Bismillâhi Allahu Ekber" diyerek kesti. Peygamberimiz (sav)'in ömründe hiç bir şey kesmediğini söyleyenler çok çok yanlıştır.(Buhârî ve Müslim’de de Enes’den rivâyet edildi.)
* * *
Halid (ra), bu harbi haber alır, kâfirleri kırar, şehitleri defneder. Maraş'ın yakınındaki Ali Kayası, Düldül'ün Dağı meşhurdur. Hz. Ali (ra), oralarda harb edip, oraları alırken kendisinin silah arkadaşı ve baş pehlivanı Melîk-i Ejder, Maraş'ın çok yakınında şehid düşer. (Ejder demek, ejderha demek. Yani ejderha gibi pehlivan demektir.) Halid (ra), Diyarbakır'ı fethederken oğlu Süleyman (ra) ve yirmiyedi arkadaşı ile orada şehid düşmüştür. Diyarbakır'da medfûndur.
Düşman askeri Pozantı'ya toplanır. Halid (ra) orada da düşmanı bozar. En son harb Pozantı'da olmuştur. Bir küffâr şâiri, İslâm ordusunu, Halid (ra)'i överek bir şiir söyler. Halk arasında o şiir çok beğenilir. Halid (ra)'in de şiir hoşuna gider. Şâire bin dirhem hediye eder. Bu para altın olarak hesaplanırsa, üç kilo altı yüz elli gramdır. Yine bu haber Hz. Ömer (ra)'e duyurulur. Hz. Ömer(ra) bir mektup yazar.
– Çok açıldık maksad düşmandan toprak almak değil, alınan yerlere İslâmiyeti yaymaktır. Bundan sonra ileriye geçmeyin, alınan yerlere de islâmiyeti yayın. İkinci emirde ise Halid (ra)'i şaire altın hediye ettiği için kumandanlıktan aldı, Medine'ye çağırdı. Halid (ra), Hz. Ömer (ra)'in huzuruna varınca içeriye girer selam vermez. İlk sözü sert bir şekilde:
– Beni çağırmışsın geldim. Bir an evvel suçumu söyle, suçumu öğrenmek istiyorum, diye sert bir şekilde çıkışır. Hz. Ömer(ra), Halid (ra)'e yer gösterir ve oturtur.
– Evet, ben çağırdım. Sen bir kâfir şâirine bin dirhem altın hediye etmişsin. Bunu sen kendi parandan mı verdin, beyt-ül mâldan (devlet parasından) mı verdin? Halid (ra):
– Kendi paramdan verdim. Hz. Ömer (ra):
– Bu kadar bol para harcadığına göre ganîmet malından kendine hakkından fazla ayırıyorsun demek. Halid (ra):
– Şüphen varsa servetimi hesap ettir. Hz. Ömer (ra):
– Servetin ne kadar? Halid (ra):
– Tam hesap etmedim ama altmış bin dirhem çıkar. Hz. Ömer (ra):
– Ya fazla çıkarsa? Halid (ra):
– Fazla çıkarsa, Beyt-ül mâlın olsun. Hz. Ömer (ra) hesap ettirir, malı seksen bin dirhem çıkar. Hz. Ömer (ra):
– Ya Halid! Malın seksen bin dirhem çıktı. Ne diyorsun? Halid (ra):
– Altmış bin dirhemin fazlası Beyt-ül mâlındır. Hz. Ömer(ra):
– Ya Halid! Ben seni buraya soymak için çağırmadım. Seksen bin dirhem, yüz zafer kazanan kumandana çok azdır. Demek ki, bizim zannımız yanlış, sen haklıymışsın. Ben yirmi bin dirhemi alıp hazineye koymayacağım. Sana, seksen bin dirhem çok azdır. Halid (ra):
– Bende buraya söz verip, sözümde durmamak için gelmedim. Ben, senin şahsına ait bir şey verirsem kabul etmeyebilirsin. Ben bunu hazineye veriyorum. Hazine ne senindir, ne de benimdir. Hz. Ömer (ra) mahçup olur.
– Ya Halid! Bin dirhem kendi malını verdin ama bu İslâm dinine göre isrâf değil mi? İsrâf haram değil mi? Halid (ra):
– Ben şahsım için harcarsam, haram olur. Şahsım için değil, İslâmiyeti tanıtmak için, İslâmiyetin şerefi için verdim. Ben bir İslâm kumandanı olarak şehre girdim. O şâire verdiğim İslâm kumandanının iyi ve merhametli olduğunu, kin taşımadığını öğretmek için, islâm dininin üstünlüğünü, büyüklüğünü öğretmek için, islâm dîninin benimsenip büyümesi için verdim. Bunun için de israf olmaz. Hz. Ömer (ra), bir suç unsuru bulamadı. Hz. Halid'e:
– Ya Halid! Nerede ikâmet etmek istiyorsun? Halid (ra):
– Aldığım yerler içinde Humus'u beğendim, orada ikâmet edeceğim. Halid (ra) kırk yaşında müslüman oldu. Elli yaşında Humus'a geldi. Dört sene Humus'ta kaldı, elli dört yaşında vefat etti. Vasiyeti:
– Beni mezarlığın Medine'ye en yakın tarafına defnedin. Ben istedim ki Halid er meydanında al kanlar içerisinde şehid düşsün, ayağı bağlı develer gibi kendi yatağımda öleceğim. Yüzden fazla yara aldım. Vücudumda yaralanmadık bir karış yer kalmadı. Yüzden fazla harbe girdim, yüzden fazla zafer kazandım. En büyük sıkıntım, üzüntüm, bana şehidlik nasip olmadı. Kendi yatağımda ve evimde çocuklarımın içinde ayağı bağlı develer gibi uzanıp ölmektir ve buna benzer sözleri vardır.
– Ben öleceğim zaman ayağa kaldırın. Azrail (as)'ın, benim yatakta canımı almasını istemiyorum. Benim canımı ayakta alsın. Yanındakiler:
– Ne yapıyorsun, üzülme ya Halid. Fethettiğin topraklarda can veriyorsun bunu düşün, dediler. Hz. Halid devam etti:
– Yazıklar olsun İslâmiyet uğrunda fedakârlık gösteremeyenlere der ve rûhunu teslim eder. Allah (cc) şefaatlerinden mahrum etmesin. (Âmîn).
(Sünen-i Tirmizî, Cild 6, Hadîs No: 4051)
Manâ'sı: Abdullah İbn-i Amr (ra)'dan; Resûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu işittim:
– Ebû Zer'den daha doğru olanı ne gök gölgelendirmiş, ne de yer sırtında taşımıştır.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 6130)
Manâ'sı: Ey Ebû Zer, ben seni güçsüz görüyorum! Kendim için istediğimi senin için de isterim. İki kişiye (dahi olsa) emir verme, yetim malını katiyyen üstüne alma!
Ebû Zer-il Gıfârî (ra) için bir gün, Peygamberimiz (sav):
– Ya Ebû Zer, Medine'nin evleri Selâ mevkisine yetişirse o zaman Medine seni sıkar. Sen Medine'de duramazsın, bir köye gider orada vefat edersin, demiştir.
(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, sayfa 411 izahında)
Manâ'sı: Peygamberimiz (sav):
"Abdullah İbn-i Mes'ûd (ra)'den rivâyet edilmiştir."
– Ebû Zer yalnız gezer, yalnız yaşar, yalnız ölür.
(Bu hadîs beşinci baskı gazveti Tebûk bahsinin izahında geçmektedir.)
(Sünen-i İbn–î Mâce, Cild 1, Hadîs No: 5)
Manâ'sı: Ebü'd-Derdâ (ra)'dan, şöyle dediği rivâyet edilmiştir. (Biz fakirliği anlatırken ve ondan duyduğumuz endişeleri belirtirken Resûlullah (sav) bu konuşmamız üzerine geldi:)
– Fakir düşmekten mi korkuyorsunuz? Nefsim kudret elinde olan Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, muhakkak surette dünya malı üzerinize akıtılacaktır. Öyle zengin olacaksınız ki, servetten başka hiç bir şey herhangi birinizin kalbini Hakk yoldan sapıtmayacaktır. Allahû Teâlâ'ya yemin ederim ki, ben sizleri gecesi ve gündüzü apaydın olması bakımından eşit olan tertemiz gönüllere sahip olarak bıraktım.
Ebû'd-Derdâ diyor ki:
– Vallahi, Resûlullah (sav) doğru söyledi. Vallahi gecesi ve gündüzü aydınlık olması bakımından eşit olan tertemiz gönüllere sahip olarak bizi bıraktı.
Şam'a yerleşen Ebû Zer (ra), Resûlullah (sav)'ın makamını, Kabri Şerifini ziyâret için Medine'ye geldi. Bir çocuk, çok cins bir ata binmiş, sırmalı elbiseler giymişti. Ebû Zer (ra) çocuğa sordu:
– Sen kimin oğlusun? Çocuk:
– Ashâbtan felanın oğluyum. Ebû Zer (ra):
– Senin baban arpa ekmeği bulamazdı yemeye, bu zenginlik size nereden kaldı? Çocuk:
– Medine'nin hepsi böyle zengin oldu. Medine'nin evleri Selâ mevkisine yetişmiş, gerçekten Medine, Ebû Zer (ra)'i sıkar. Ebû Zer (ra) kızar, Hz. Ömer (ra)'in yanına gelir. Hz. Ömer (ra) o sırada kumandanları toplamış, büyük bir toplantıda. Ebû Zer (ra) kumandanların giyiminden çok zengin olduklarını görür ve ayakta deyneği yere vurur.
(Sûre-i Tevbe, Âyet 34-35)
Meâl'i: "Ey imân etmiş olanlar! Yehûd bilginlerinden ve rahiplerden bir çoğu nâsın mallarını elbette haksız yere yerler ve Allah'ın yolundan çevirirler. O kimseler ki, altını ve gümüşü toplarlar da onları Allah yolunda sarfetmezler, artık onları acıklı bir azâp ile müjdele.
O günde ki, bunların üstü cehennemin ateşinde kızdırılıp onunla alınları, yanları ve arkaları dağlanır. İşte bu kendi şahıslarınız için hazine haline getirdiğinizdir, artık toplayıp biriktirdiğinizin tadını tadınız denilir.
– Sizin biriktirdiğiniz paralar, mallar gövdenize cehennemde dağ olarak basılacak. Âyetini okur ve Hz. Ömer (ra)'den cevap vermesini ister. Hz. Ömer (ra):
– O senin dediğin Âyet zekâtı verilmeyen, hayrı yapılmayan mallar için söylenir. Biz, zekâtını veriyoruz, hayrını yapıyoruz. Ebû Zer (ra):
– Neden biriktiriyorsunuz? Resûlullah böyle mi yapıyordu? Bu paraları biriktirmek neyin nesi? Hz. Ömer (ra):
– Bu paralar, Allah ve Resulünün vaadi yerini buldu. Resûlullah (sav) bunların hepsini söylemişti. Ebû Zer (ra):
– Neden dağıtmıyorsunuz? Neden biriktiriyorsunuz? Hz. Ömer (ra):
– Bizim düşmanlarımız çok kuvvetli ve silahca üstünler. Bizim de kuvvetli ve silahlı olmamız lazım. Askeri silahlandırabilmek, onların masraflarını görebilmek için bu paralara ihtiyacımız var. Ebû Zer (ra):
– Size yardım olarak Allah'ın yardımı yetmez mi? Âyetini okur.
(Sûre-i Nisa, Âyet 45)
Meâl'i: Ve Allahu Teâlâ sizin düşmanlarınızı daha ziyâde bilicidir. Ve Allahu Teâlâ bir velî olarak kâfidir. Ve Allahu Teâlâ bir yardımcı olarak da kâfidir.
Hz. Ömer (ra):
– Biz her yardımı Allah'dan isteriz. Bunların elimize geçmesi yine Allah'ın yardımı. Paraya güvenmeyiz, Allah'a güveniriz. Allah ve Resûlunün vaadi, yerini buldu. Ganîmet malı helâldir, atalım mı? Ashâbtan birisi ayağa kalkar.
– Ebû Zer, ne kadar uzattın. Karşındaki koskoca bir halife, senin kadar Resûlullah'ı, biz de gördük. Ebû Zer kızar:
– Seni felanın oğlu, dün karnın arpa ekmeği ile doymazdı, ne çabuk adam oldun, der ve elindeki deynekle vurur, başını yarar. Başı yarılan adam:
– Ben kısas isterim. Ben de aynı deynekle vurup başını yaracağım der ve deyneği eline alır. Hz. Ömer (ra) araya girer:
– Bu Resûlullah'dan bize hediyedir. Ne yapsa hoş görmemiz lazım. Kısas için benim başıma vurun der. Kendisi başını açar. Hz. Ömer (ra) araya girince adam davadan vazgeçer. Ebû Zer (ra)'i camiye imâm tayin eder. Hz. Ömer (ra) kendi kölesine bir tabak altın verir.
– Git, Ebû Zer'e de ki, bunu sana Halife Ömer hediye olarak gönderdi, de. Ebû Zer (ra) Kur'ân okuyor. Ebû Zer (ra)'e:
– Ya Ebû Zer! Halife Ömer, sana bunu hediye olarak gönderdi. Altınları bırakır gider. Hz. Ömer (ra)'in tavsiyesi üzerine bir gün sonra aynı köle gelir.
– Ya Ebû Zer, o altınlar sana değil, başka birine gidecekmiş, ben yanılmışım. Halife Ömer, altınları geri istiyor, der. Ebû Zer (ra):
– Allah bilir ki ben o altınları geldiği gün dağıttım, der. (Ebû Zer (ra) niçin böyle yaptı diyenlere) Resûlullah (sav) buyurdu:
– Şeytan, benim ümmetimin sâlihlerini iki şeyle kandırır. Biri kadınlarla, biri parayla. Ebû Zer (ra) bu hadîslerden korktuğu için dağıtıyor. Ebû Zer (ra):
– Ben paranın hepsini dağıttım. Köle gider, tekrar gelir.
– Ya Ebû Zer! Halifenin, sana selâmı var diyor ki: Kendinde para olmadığı için, herkese kızıyor, paranızı dağıtın diyor. Kendine para göndereyim de bakalım herkese dağıtacak mı, yoksa saklayacak mı? İşte bu sebeple, seni denemek için bir tabak altını gönderdi. Kendi sözüne sadıkmış, altını madem dağıtmış, kimseye borcu yok, diye beni sana gönderdi. Ebû Zer (ra) kızar:
– Ben, kendisi gibi paraya mı taptım der. Hz. Ömer (ra)'in yanına gelir:
– Ben, sizin gibi paraya mı taptım? Araya girerler, Ebû Zer(ra)'i zor yatıştırırlar. Hz. Ömer (ra):
–Resûlullah buyurdu ki: Medine halkı zengin olur, evler Selâ mevkiine yetişir. Ya Ebû Zer, Medine şehri o zaman seni sıkar. Medine'de duramaz, Rebze Köyüne gider, orada vefat edersin, buyurmuştu. Hz. Ömer (ra), Ebû Zer (ra)'e yüz sağımlık deve, bir köle, bir cariye, bir de Ebû Zer (ra)'in kızını, Medine'den, Rebze Köyüne gönderir. Ebû Zer (ra)'in yanına ziyarete gelenler, yeni elbise giyemezler, atla gidemezler. Resûlullah (sav)'ın zamanında ne yiyip, ne giyiyorsa herkes onu giymeye ve yemeye mecburdur. Aksi takdirde kavga çıkar, kafası yarılır. Bir gün Ebû Zer (ra) kendi kızına:
– Kızım, evin damına yani üstüne çık. Bak yolda gelen var mı? Kız çıkar bakar kimseyi göremez. Üç sefer kızı evin üstüne dama çıkarttırır, baktırır, üçüncüde kız bakar gelir:
– Uzaktan üç karartı geliyor. Ebû Zer (ra):
– O gelenlerin birisi Abdullah İbn-i Mes'ûd, birisi felân, birisi de felân. Onlara de ki:
– Babamın vasiyeti var. Şu kuzuyu kesin, ben yemek yapacağım. İbn-i Mes'ûd, beni yıkasın, o biri cenâze namazımı kıldırsın, o biri kabire indirsin. Şimdi ben öleceğim der, yönünü kıbleye döner, yatar. Sağ elini başının altına koyar, ayaklarını toplar, sesli bir sefer şehâdet kelimesi getirir, gözlerini yumar ve ruhunu teslim eder. Ebû Zer (ra)'in vasiyetini gelenler yerine getirir.
(Sünen-i İbn-î Mâce, Cild 1, Hadîs No: 149)
Manâ'sı: ... Büreyde (Bin El'Husayb el-Eslemi) (ra)'den Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
– Şüphesiz Allah dört kişiyi fazla sevmemi emretti. Onları sevdiğini bana haber verdi.
– (Ashâb tarafından): Yâ Resûlullah bu dört zât kimlerdir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem (sav) buna cevaben:
– Ali onlardandır, peygamber bu cümleyi üç defa tekrarladı. (Kalan üç zâtı şöyle sıraladı: Ebû Zer-il Gıffârî, Selman-ı Fârisî ve Mîkdad bin Esved) dir buyurdu.
* * *
Ölü
çıkan yemek yenmesi caiz midir ?
Hz. Ömer (ra), Ebû Zer (ra)'in kızını kendi himâyesine alır, gelin eder. İşte ölü çıkan evde yemek yemek câiz midir? sorusuna, Babam bunu delil getirdi.
Ebû Zer ölmüş, kızı yetim kalmıştı. Ebû Zer (ra) kuzunun kesilip onlara yemek yapılmasını vasiyet ediyor. Onlar da o vasiyeti yerine getiriyorlar. İşte câiz oluyor.
Bilâl Babam: En ağır yemek ölü çıkan evde yemek yemek, en hafif yemek düğün yemeğidir. Şart:
1. Kadınlar dışarıda oynamazsa.
2. İçki içilmezse. Ölü çıkan evde ölü için yapılan yemek yeme caiz oluyor. Bu ölü çıkınca bir defaya mahsustur, yenir. Ondan sonra yetimin vasisi olmayıp sade yetimlerse onların evinde ne yemek, ne su içmek caiz değil, haramdır. Onlar Peygamberimiz (sav)'den duymadıklarını ne yaparlar, ne de vasiyet ederler.
Meşreb: Şerîatı en fazla inceleyen Hz. Ömer (ra)'in, Ebû Zer-il Gıffârî (ra)'nin görüşüne göre Hz. Ömer (ra)'de çok eksiklik var. Gelelim, Hz. Râbiat-ül-Adavîyye'ye iki akçeyi iki eline alıp, kollarını açar gider. Hasan Basri Hz. sorar:
– Niçin iki akçeyi bir avucuna almadın? Hz. Râbiat-ül-Adavîyye cevap verir:
– İkisi bir araya gelirse fitne çıkarır, beni kandırır, Allah sevgisinden uzaklaştırır diye korkuyorum, demiştir. Buna göre Ebû Zer-il Gıffârî (ra)'nin meşrebi ile Rabiat-ül-Adaviye'nin meşrebi aynıdır. İkisi de dünya malından son derece sakınıyor.
Hz. Veysel Karânî ile Hz. Ömer (ra)'in görüş ayrılıkları da meşreb ayrılığından ileri gelmektedir.
İşte meşreb ayrılığı, işte görüş ayrılığı, bunların her birisinin meşrebinde, her birisinin görüşünde müridler çalışa çalışa en sonunda makamı yükselirse, bunların görüş ayrılığı gibi her birisinde ayrı ayrı, görüş ayrılığı olur. Dört mezhebin birbirinden amelde görüş ayrılıkları, onlarda; meşreb ayrılığından ileri gelmektedir.
* * *
Hz. Ömer (ra)'in yanına bir yel değirmeni ustası gelmişti. Hz. Ömer (ra) onu huzuruna çağırttırdı,.
– Ben size bir yel değirmeni yapacağım, dedi. Hz. Ömer de çok memnun oldu. Anlaştılar. Bu ise Ebû Lü'lü isminde bir köleydi. Hz. Ömer (ra), namaz kıldırırken, yel değirmeni ustası zehirli hançerle Hz. Ömer (ra)'i, arkadan vurup şehit etti.
ÖMER İBN-ÜL HATTÂB (ra)'IN ÖLÜMÜ
Hz. Ömer ibn-ül Hattâb (ra)'ın ölümü bahsi İhyâu Ulûmi'd-dîn kitabından alınmıştır.
Amr b. Meymun'e anlatıyor: Hz. Ömer sû-i kasde uğradığı vakit, onunla aramızda Abdullah b. Abbâs (ra) vardı. Hz. Ömer namazı kıldıracağı zaman saflar arasına durur, safları düzeltir ve bu iş tamam olduktan sonra tekbir alarak namaza dururdu. Cemâatın yetişmesi için çoğunlukla sabah namazının ilk rekâtında Yûsuf, En-Nahl ve benzeri uzun sûreleri okurdu. Bu sabah da tam safları düzeltip tekbir aldığı sırada Muğire b. Şûbe'nin mecûsî olan kölesi Ebû Lü'lü onu bıçağı ile yaraladı. Hz. Ömer: "Şu it beni öldürdü" dedi. Adam bunun üzerine bıçağı ile sağa sola saldırarak kaçmağa teşebbüs etti. Bu arada on üç kişiyi yaraladı. Bunlardan dokuzu veya yedisi öldü. Irak'lı hacılardan birisi bu durumu görünce, boyun bağını adamın boynuna doladı. Adam kurtulamayacağını anlayınca hemen bıçağı kendisine saplayarak intihar etti. Hz. Ömer, Abdurrahman b. Avf'ı imâmlığa geçirdi. Benim gibi, Ömer'e yakın olanlar durumu müşâhede edebiliyordu. Fakat arka saflarda olanlar durumu göremiyor, ancak Hz. Ömer'in sesini duymadıkları için, "Sübhânallah, sübhânallah" deyip duruyorlardı. Abdurrahman kısa bir namaz kıldırdıktan sonra, Ömer (ra) Abdurrahman'a: "Bak bakalım, beni kim bıçakladı?" diye sordu. Abdurrahman da Muğîre' nin kölesinin bıçakladığını öğrendi ve Hz. Ömer'e haber verdi. Hz. Ömer de: "Allah kahretsin, ona ben iyilik yapmıştım" dedi ve devamla: "Allah'a hamdolsun ki, beni bir müslüman değil de, müslüman olmayan öldürmüştür" dedi ve devamla: "Sen ve baban bu gayr-ı müslimleri Medine'de çoğaltmamızı isterdiniz. Onlara en çok acıyanı da Abbâs idi" dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs (ra):
– Emredersen hepsini öldürelim, dedi. Hz. Ömer:
– Dilinizi konuşup, dinînizi kabûl edip, kıblenize döndükten ve Haccınızı yaptıktan sonra böyle şey olur mu? dedi. Hz. Ömer'i evine götürdüler. Biz de beraber gittik. İnsanlar sanki böyle bir felâketle daha karşılaşmamış gibi şaşkına döndüler. Bir kısmı yarası önemli değil, bir kısmı ise tehlikelidir, deyip duruyordu. Sonra doktor bir hurma suyu getirtti, içirdiler, fakat su karnından çıktı. Süt içirdiler, o da aynı şekilde çıktı. Bunun üzerine herkes öleceğini anladı. Artık hepimiz ziyâretine girdik. Gelen kendisini medh u senâ ediyordu. Bu arada genç bir delikanlı:
– Ey müminlerin emîri, sana müjde olsun ki, sen, Resûl-i Ekrem'in sohbetinde bulunmuş, ilk müslümanlardan olup İslâmiyet uğrunda çalışmış bahtiyar bir insansın. Sonra idareyi eline alarak adaleti zirvesine ulaştırdın ve en sonunda şehâdet mevkiini ihrâz ettin, dedi. Delikanlı bunları söyleyip oradan ayrılmak üzere geri dönünce, eteklerinin yerlere süründüğü görüldü. Hz. Ömer: "Delikanlıyı bana çağırın" dedi. Delikanlı geldi. Hz. Ömer: "Yeğenim, eteklerini yerlere sürdürme. (Böyle uzun etek, eski Arab ileri gelenlerinin âdetlerinden idi) onları topla. Hem elbisen daha çok dayanır, hem de kibirden uzaklaşmakla Rabb'ine karşı daha saygılı olursun" dedi. Sonra oğlu Abdullah'a döndü ve:
– Bak bakalım, ne kadar borcum var? dedi. Hesâb ettiler, seksen altı bin dirhem civarında borcu çıktı ve Hz. Ömer: "Çocuklarımın serveti buna kâfi gelirse borcumu ödesinler. Şayet yetişmezse Adiy kabîlesine müracâat edin. Şayet bu da yetişmezse Kureyş'den bu borcu temin edin ve başkalarına baş vurmayın" dedi. Sonra devamla: "Hz. Âişe'ye git ve Ömer'in sana selâmı var, de; sakın müminlerin emîrinin selâmı var, deme. Çünkü şu andan itibaren ben müminlerin emîri değilim. De ki: "Ömer, arkadaşlarının, yani Resûl-i Ekrem ile Ebû Bekir'in yanına defnolmak ister. (Burası Hz. Âişe'nin yeri idi). Abdullah gitti, Hz. Âişe'yi ağlar buldu. Ömer'in selâmını tebliğ etti. Hz. Âişe: "Burayı kendime ayırmıştım amma, Ömer istedikten sonra onu kendime tercih ederim" dedi. Abdullah geri dönünce, Hz. Ömer:
– Ne haber? diye sordu. O da:
– İstediğin gibi oldu. Hz. Âişe teklifini kabûl etti, dedi. Ömer:
– Elhamdülillâh, benim için bundan önemli bir şey yoktur. Ben öldüğüm vakit, beni oraya götür, Âişe'ye selâm ver, şayet yine kabûl eder ise oraya defnedin, kabul etmezse müslümanların umumî mezarlığına defnedin, dedi.
Bu sırada Hz. Ömer'in kızı müminlerin annesi Hafsa (ra) perişan bir vaziyette babasının yanına geliyor, kadınlar da onun üstünü başını örtüyorlardı. Onu görünce biz oradan ayrıldık. Hafsa (ra) babasının üzerine yıkıldı ve bir süre ağladıktan sonra, erkekler müsâade istedi, ben de onlarla içeri girdim. Hafsa'nın (ra) ağlamasını duyuyorduk. Bunun üzerine Hz. Ömer'e:
– Ey müminlerin emîri, bize vasiyet et ve yerine bir halef bırak, dedik. Hz. Ömer:
– Ben bu işe, Resûl-i Ekrem'in irtihâlinde kendilerinden razı olduğu Ali, Osman, Zübeyir, Talha, Sa'd ve Abdurrahman'dan başkalarını reva görmem. Bunlardan birini seçersiniz. Oğlum Abdullah size şâhid olsun, zaten emirlikte onun hakkı yoktur. Emirlik Sa'd'e isâbet ederse ne güzel, şayet diğerlerinden olursa Sa'd ile istişâre etsin. Zîra benim onu Kûfe vâliliğinden azletmem, âcizliğinden dolayı değildi, dedi. Ve devamla: "Benden sonra halife olacak zâta tavsiyelerimden birisi, ilk muhacirlere hürmet edip saygı göstermesidir. Ayrıca ilk imânı kabul edip servetlerini muhâcirlerle bölüşen Ensâr'a karşı iyi davranmasını iyiliklerini takdirle karşılayıp, kusurlarını bağışlamasını tavsiye ederim. Bütün şehir halkına karşı iyi davranmasını tavsiye ederim. Zîra onlar İslâmiyetin yardımcıları ve orduyu ayakta tutan servet kaynakları ve aynı düşmanın kızdıkları kimselerdir. Onlardan ancak kendi rızaları ile mallarının fazlasını almalıdırlar. Ayrıca Bedevîlere de iyi muâmelede bulunmasını tavsiye ederim. Çünkü onlar Arabın aslı ve İslâm'ın madde-i asliyyeleridir. Onların mallarından aldıkları zekât ve sadakaları, onların yoksullarına dağıtmalıdır. Ayrıca zimmîlere karşı da iyi davranmasını, onlara karşı verdiği sözde durmasını, güçlerinin yetmeyeceği ağırlığı onlara yüklememesini tavsiye ederim" dedi.
Her fanî gibi o da rûhunu teslim edince, gerekli işlem yapıldıktan sonra cenâzeyi alarak Hz. Âişe (ra) validemizin kapısına geldik. Oğlu Abdullah izin istedi. Hz. Âişe müsaade etti ve biri Resûl-i Ekrem, diğeri de Sıddîk-ı A'zam olan iki arkadaşının yanına defnedildi.
Rivâyete göre Resûl~i Ekrem:
"Cebrâil aleyhisselâm bana, "İslâmiyet Ömer'in ölümüne ağlasın" dedi" buyurmuştur. Abdullah İbn Abbâs'ın (ra) anlattığına göre Hz. Ömer bir taht üzerine kondu. Oradan kaldırılmadan cemâat namazını kıldı ve kendisine dua ettiler. Ben de o arada bulunuyordum. Benimle kimse ilgilenmiyordu. Birisi arkadan eteğimi çekti, bir de baktım ki, Hz. Ali'dir. Hz. Ömer'e acıdı ve: "Senin amelin gibi amel ile Allah'a mülâkî olacak kimseyi geride bırakmadın. Senin, o iki arkadaşınla beraber olacağına kat'i kanâatım vardır. Çünkü ben çok defa Resûl-i Ekrem'in:
"Ben, Ebû Bekir ve Ömer gittik. Ben, Ebû Bekir ve Ömer çıktık. Ben, Ebû Bekir ve Ömer girdik." dediğini, yani her ikisini daima bir arada andığını duyardım. Ümid ederim ki Allahu Teâlâ seni de onların arasına alacaktır" dedi.
İlyau Ulûmi'd-dîn kitabından alınan kısım burada sona erdi.