HZ. ALİ (kv) HALİFELİĞİ

 

 Osman (ra) Hz.lerinin Şehid edilmesinden sonra gelişen olaylar

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 871)

            Manâ'sı: (Ey Sehl) Ben, Ebû Bekir, Ömer ve Osman vefat ettiğimiz vakit sen de ölebiliyorsan öl! (Çünkü o zamanda akıl ve hayale gelmeyen fitneler zuhur edecektir.)

 

            Hz. Osman (ra)'ın şehit düştüğü haberi duyulunca millet hücuma geçti, içeri girdi. O dokuz kişi, kadın elbisesi giyip kaçtılar. Duvarı kim deldi? Hz. Ebû Bekir (ra)'in oğlu. Dört kişi. Hz. Osman(ra)'ı kim öldürdü? Sonradan giren altı kişi. İçeride bulunan evvelki suçlularla birlikte dokuz kişi olup, hepsi ondokuz kişi, bu ondokuz kişi öldürülmek için aranıyor. Hz. Ebû Bekir (ra)'in oğlu duvarı deldi. "Ben duvarı deleyim, siz öldürün" dedi. Hep konuşuklu pazarlık diye millet arasında dedikodular çoğalıyordu. Hz. Ebû Bekir (ra)'in oğluna da herkes kin bağlıyordu.

            – Bu on dokuz kişinin muhakkak hepsi öldürülmeli diyorlardı. Bu on dokuz kişinin hepsi üç gurup, hepsi birbirine düşman, hepsi Hz. Ali (ra)'nin evine sığındı. İsyancılar, Hz. Ali (ra)'nin evinin önünde toplanmaya başladılar.

            – Ya Ali! Bu on dokuz kişiyi bize teslim et, hepsini öldüreceğiz. Hz. Ali (ra) buyurdu:

            – Hz. Osman (ra) niçin şehid düştü? Dokuz kişi öldürülmesin diye. Ben, size teslim edersem, on dokuz kişinin hepsini öldürürsünüz. Bunun mes'quliyeti daha büyüktür. Mahkeme kararı olmazsa hiç kimseyi size teslim etmem.

 

            (Sûre-i Enfâl, Âyet 25)

            Meâl'i: Ey müminler, öyle bir fitneden sakınınız ki o, hiç de sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz (onun musibeti günâhsızlara da dokunur).

 

            Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            – Benden sonra üç ordu harb eder, hepsi de müslümandır. İkisi haklı, birisi haksızdır.

            – Hangisi haksız ya Resûlullah? Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            – Av'af'ın köpekleri hangi orduya ürürse (havlarsa), o ordu haksızdır, diğer iki ordu haklıdır. Yine Peygamberimiz (sav) buyurdu: Hz. Ali (ra)'ye dönerek:

            – Benim ailelerimden birisi seninle harb eder. Sen kazanırsın. O zaman, benim ailemi yerine sen gönder.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3769)

            Manâ'sı: Benden sonra fitne baş gösterecek. Böyle bir şey olursa Ebû Tâlib'in oğlu Ali'den ayrılmayın. Çünkü o Hakk ile bâtılı ayırandır.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3758)

            Manâ'sı: (Hz. Ali'ye) Senin ile Âişe (ra) arasında bir iş zuhur edecek. buyurdu. Hz. Ali (ra):

            – Ey Allah'ın Resûlü! Şu hâlde ben onların en kötüleriyim, dedi. Peygamberimiz (sav):

            – Hayır lâkin böyle bir şey olursa Onu (Aişe'yi) emniyetli olarak eski evine götür, buyurdu. Hz. Aişe (ra):

            – Ya Resûlullah Ali ile harb edecek hangi ailendir. Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            Hz. Aişe (ra)'nin yüzüne bakıp,

            – Ey kırmızı! Sakın o da, sen olmayasın demişti. Hz. Aişe (ra) ye iftira edilince Peygamberimiz (sav)'in çok canı sıkılmıştı.  Hz. Ali (ra), Peygamberimiz (sav)'in bu sıkıntısını görünce:

            – Ya Resûlullah! Bu kadar üzülme, bir kadın değil mi, onu boşa kurtul demişti. Hz. Aişe (ra), bu sözü duyunca Hz. Ali (ra) ile konuşmaz oldu.

 

 

         CEMEL VAKASI

 

 

            Hz. Osman (ra)'ın şehit düşmesi, katiller ve sebep olanların Hz. Ali (ra)'nin yanında ve himayesinde olduğu herkesin canını sıkmıştı. Hz. Aişe (ra) kumandasında bir ordu hazırlanmıştı. Yolda gece giderlerken köpekler çevirir. Hz. Aişe (ra) sorar:

            – Burası neresi deyince:

            – Av'af derler. O zaman Hz. Aişe (ra):

            – Demek ki haksız olan benim ordummuş der, kumandanları çağırır. Hz. Aişe (ra):

            – Peygamberimiz (sav) Av'af'ın köpeklerinin havladığı ordu, haksız demişti. Köpekler, bize havladı. Haksız olan biziz dönelim, der. Kumandanlar döndük deyip, başka yoldan gittiler. Nihayet iki ordu karşılaştı. Hz. Ali (ra), karşıdaki müslümandır diye kendisi kılıç çekmedi. Askerlerine de:

            – Öldürmeye değil, yaralamaya, esir almaya bakın, çünkü karşıdaki müslümandır diyordu. Hz. Ebû Bekir (ra)'in oğlu Muhammed, bacısının kendi üzerine asker çekip geldiğine çok sinirlenmiş, üzerine kat kat zırhlarını giyip, iki ordu birbirlerine girince kendisi harb ede ede Hz. Aişe (ra)'nin üzerine doğru askeri yarıp ilerledi. Bacısının bindiği devenin arka ayaklarını kılıç ile kesip deveyi yıktı. Devenin üzerinde mahvenin içinde olan Hz. Aişe (ra)'yi çekip çıkardı. Eline aldı. Hz. Aişe (ra):

            – Bana, Resûlullah (sav)'ın elinden başka el değmedi, kimmiş bu? dedi. Baktı ki kardeşi, bir eliyle kendini havaya kaldırmış, bir elinde kılıç hemen indirecek, Hz. Aişe (ra) o zamana kadar konuşmadığı Hz. Ali (kv)'yi çağırdı:

            – (Ahsente ya ebel Hasen) Bana iyilik et beni kurtar, Hasan'ın babası, dedi. Çünkü kardeşi çok kızgın, can korkusundan Hz. Ali (ra)'den imdat istedi. Hz. Ali (ra) çağırdı:

            – Ya Muhammed! O elindekini yere bırak, eğer bırakmazsan ölünceye kadar seninle konuşmam. Muhammed (ra) kardeşi Hz. Aişe (ra)'yi yere bıraktı. Hz. Ali (ra)'nin yanına geldi. Hz. Aişe (ra) yüksek bir yere çıkıp, yüksek bir sesle kendi askerini çağırdı ve durdurdu. İki taraf durdu.

            Resûlullah buyurmuştu ki:

            – Benden sonra üç ordu harb eder, haksız olan orduya Av'af'ın köpekleri havlar dediğini duydum. Köpekler bize havladı. Biz haksızız, Ali haklıdır. Ben, sizi Ali'nin askeri olmaya, onun emrine girmeye davet ediyorum, diye çok güzel bir şekilde çağırdı. Bir nevi nutuk verdi.

            Peygamberimiz (sav): "Av'af'ın köpekleri hangi orduya havlarsa, o ordu haksız" demesi ile Hz. Âişe validemizin ordusu Hz. Ali' nin ordusuna göre haksızdır. Bu Allahu Teâlâ'nın emri ve Peygamberimiz (sav)'in evvelce söylediğidir. Biz; "Hz. Âişe haksızdı, ordusu da haksızdı. Niçin gittiler harp ettiler, Hz. Âişe bir kadındır böyle gitmesi doğru değildir" ve benzeri sözleri söylersek, biz haksısız. Çünkü Hz. Âişe'nin Sıddîka (Sıddık, sağlam, doğru) olduğuna dair, dokuz Âyet inmiştir. Çok büyük derece aldığı malumdür. Askeri ise Ashâb ve Ashâb-ı Suffa'dır. Bunların hakkında da birçok Âyet ve Hadîsler vardır. Onun için bunlarda haklıdır. Hepsi mümin ve Ashâbtır. En az binlercesi cennetliktir, en büyük Ashâbdır ve başlarında kumandan olarak Hz. Âişe'dir. Biz her ne kadar haklı ve Allah yanında çok fazla sevilmiş olsak onların zerresine de yetişmemize imkân yoktur. O böyle yaptığına göre zamanı yeri gelirse demek ki yapılırmış.

            Hz. Aişe (ra)'ye Peygamberimiz (sav), o ordu haksız demiştir, ama yine onlardan ölenler de şehiddir. Niyetleri doğrudur.

            [Bir kadın hangi şartlar altında olursa olsun, kimseyle (Erkeklerle) konuşamaz derler. Hz. Aişe (ra) kardeşi üzerine harbe geldi. Günlerce yol gelip harb ediyor. Hâlbuki zamanı ve yeri gelirse konuşur, gider harb de edebilirmiş

            Her ne şart altında olursa olsun kadının sesini, kimse duymasın derler. Hâlbuki zamanı ve yeri gelince söylemesi, hatta harb etmesi bir çok şeyleri câiz oluyor. Hadibiye mevkiinde kadınlarda Peygamberimiz (sav)'in elinden tutup biât ettiler. Uhud cenginde, Esmâ bint-i Zemâ (ra) ismindeki kadın, Peygamberimiz (sav)'in yardımına gelip harb etti, şehid düştü. Peygamberimiz (sav)'e atılan mızraklar, kuyunun ağzından içine gittiğini gören Ebû Deccane (ra) ve yaralı olan Esmâ bint-i Zemâ (ra) kendi vücutlarını köprü olarak kuyunun üzerine atmışlardı.]

            Nihayet bu iki ordu birleşti. Hz. Ali (kv) ile, Hz. Aişe (ra) arasındaki olan harbe "Vak'ayı Cemel" derler. Cemel, deve demektir. Vak'a (olay), harb demektir. Yani "Deve Harbi" demek oluyor. Devenin arka ayakları kesilip yere düştüğü için Deve Harbi dendi.

 

 

 

SIFFîN HARBİ

 

 

            Muaviye (ra), Şam'da vâli idi. Hz. Osman (ra) ile Muaviye (ra) amca çocukları idi. Hz. Osman'ın şehit edildiği haberi Muaviye(ra)'ye gelince, o da bir ordu hazırladı. Muaviye (ra)'nin ordu kumandanının ismi Amr İbn-il As (ra)'dır. Halid (ra) ile müslüman olmazdan evvel arkadaştılar, beraber müslüman oldular. Müslüman olduktan sonra daha fazla samimi olmuşlardı. Halid (ra)'in ordu kumandanlığını geçtikten sonra, en kurnaz, en üstün, en bilgili kumandan Amr İbn-il As (ra)'tır. Muaviye (ra) ile Hz. Ali (ra) dört ay müşâvere yaptılar, sulh olmaya çalıştılar, sözleri bir araya gelmedi. Muaviye (ra) on dokuz kişinin  kendisine teslim edilmesini isteyip ve Hz. Ali (ra)'ye şöyle dedi:

            – Onları bana teslim et, halife sen ol. Hz. Ali (ra):

            – Bu on dokuz kişiyi mahkeme yap, mahkeme cezasını versin. Ben, sana biât edeyim, sen halife ol, dedi. İkisinde de halifelik mühim değildi. Bu on dokuz kişi mühimdi.

            Bu harbte Hz. Ali (ra)'nin kardeşi Âkil geldi:

            – Ya Ali! Benim çocuklarımın nafakasını, yiyeceğini ver, sana asker olacağım, der. Hz. Ali (ra):

            – Ben, sana onu veremem. Onda yetimlerin hakkı var, dedi. Âkil:

            – Ben de, Muaviye'ye asker olurum, der ve olur. Hz. Muaviye, onu maaşa bağlatır. Bazı kimseler:

            – Bunların arasındaki halifelik davasıydı derler. Bu yanlıştır. Muaviye (ra) haklı olduğuna dair şöyle diyordu:

            – Bir insanın akrabası haksız yere öldürülür, elinde dava imkânı varken dava etmezse, Allah yanında sorumlu olur, ondan korkuyorum. Hem bir islâm halifesi, hem amcam oğlu haksız yere öldürülmüş. Bunun ölümüne sebep olanlar, bu on dokuz kişinin hepsinin ölmesi lazım, der. Kur'ân-ı Kerim'e göre; haksız yere öldürülen kişinin hakkını, şer'i hükümlere göre aramak, öldüren kişiyi şer'i mahkemede dava etmektir.

            Bizim şark vilayetlerinde olduğu gibi yatışmış bir olayı tekrar canlandırıp, kendi öfkesine kapılıp, kan davası adıyla adam öldürme değildir. Bu haramdır.

            Hz. Ali (ra) ile Muaviye (ra)'yi Allah'ın rahmetinde biliriz.

            Hz. Ali (ra):

            – Mahkemesiz teslim edersem, haksız yere adam öldürülür. Bu öldürülenlerin de mes'uliyeti bana olur. Ben, bunların öldürülmesine razı olursam, Ebû Bekir (ra)'in oğlu, benim akrabamdır, bu da suçsuzdur. Bunları teslim edersem, haksız yere öldürülecekler. Ben mes'ul olurum" Bu konuşmalar devam ederken, Cum'a günü gelir. Hz. Ali (ra) imâm olur. Hz. Ali (ra)'nin askeri ve Muaviye(ra)'nin askeri (iki ordu) Hz. Ali (ra)'nin arkasında Cum'a namazını kılar, ikinci Cum'aya kadar münâkaşa devam eder. Böyle böyle dört ay geçti. Hep Cum'aları Hz. Ali (ra), onların hepsine kıldırdı. Bu arada Konstantin kralı; müslümanlar birbirine düştü sevinci ile Muaviye (ra)'ye:

            – Seninle harbim var diye yani, nasıl olsa Ali ile harbte, ben de sıkıştırırsam, benimle harb müttefiki olur, yahut her dediğimi kabul eder, düşüncesiyle bir elçi gönderir. Muaviye (ra) cevaben şöyle yazar:

            "Ey Konstantin kralı! Benimle Ali arasında olan halifelik davası değil, amcamın oğlu Halife Osman (ra)'ın kan davasıdır. Siz araya girerseniz, ben amcamın oğlunun kan davasından vazgeçerim. O sisli, dumanlı Konstantin şehrini başına geçirir, bahçeden turp söküp, dışarı attıkları gibi sizi İstanbul'dan dışarı atmadan geri dönmem". Bunun üzerine Konstantin kralı özür diledi. Muaviye (ra), Amr İbn-il As'a:

            – Biz, Ali'yle harb edersek kazanabilir miyiz?

            Amr İbn-il As:

            – Bizim, Ali'nin askeriyle harbi kazanmamıza (yenmemize) imkân yok, ancak bir oyunla, hileyle kazanabiliriz.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 8. Hadîs No: 1268)

            Manâ'sı: Ebû Hureyre Rad. Anh'den

Nebî (sav)'in harb hud'a'dır (hiledir)"

 

buyurduğu rivâyet olunmuştur.

            Harb hiledir. Kimin hilesi kuvvetli gelirse o kazanır, demektir. Muaviye (ra) sorar:

            – Nasıl?

            – Bu harbin ortasında bir hile yapar, Ali'nin askerini kendisine düşman ederiz.

            – Ali'nin askeri, kendisine düşman olur mu?

            – Olur.

            – Ya bizim asker bizi tutar mı? Amr İbn-il As (ra):

            – Tutar.

            – Ne biliyorsun tutacağını?

            – Askeri sınayalım. Askeri çağırıp, toplayıp, sınamak ister.

            – Biz iki gün sonra harbte olacağız, Cum'a namazı kılamayız. İki gün sonraki Cum'a namazını iki gün evvel kılmamız lâzım der. Asker abdestlenir, iki gün evvel Cum'a namazını kılarlar. (O zamanda harbte Cum'a namazı kılınırdı.)

            O kadar asker içinde itiraz edenler olmadı. Cum'a namazını kıldılar. (Şimdi harb yok, cami açık, her kolaylık, her imkân var, Cum'a namazını kılmıyorlar. Biz her örneği Peygamberimiz (sav)' den ve Ashâbdan almamız lazım.) Aslında Cuma gününün dışında, Cuma namazı kılınmaz. Eğer bütün müslümanlar kılıyorsa itiraz da edilmez. Hz. Ali (ra)'ye derler ki:

            – Bu iş, toplanıp dağılmayla biteceğe benzemiyor. Ya dediğimizi kabul et, ya harb edeceğiz, ya da seni evinden dışarı çıkarmayacağız. Hz. Ali (ra), Muaviye (ra)'ye mektup yazar:

            "Ya Muaviye! Sen seni bilmiyor musun, beni bilmiyor musun?" Muaviye (ra) bu mektubu anlar ve şu cevabı yazar:

            "Ben, senin büyüklüğünü biliyorum ama ben bu dediklerimi yapmaya mecburum". Hz. Ali (ra) mektubunda:

            "Bu kadar müslüman arada boş yere ölmesin, ikimiz meydanda dövüşelim" der. Muaviye (ra):

            "Ya Ali! Bu zamana kadar harbte senin karşına çıkan sağ dönmedi. Beni de öldürürsün". Hz. Ali (ra) tekrar:

            "Dua edelim ikimizden hangisi haklıysa Allah ona yardım etsin. Duamız kabul olsun. Sen haklıysan sen kazanırsın, ben haklıysam ben kazanırım".

            Aynı Dâvud (as)'un zincirine haklı olan yetişti, haksız olan yetişemedi. Yine Dâvud (as)'a inen kılıçlar, haklının kılıcı kesti haksızın kılıcı kesmedi. Hz. Ali (ra)'de demek istiyor ki:    "Sen haklıysan senin kılıcın kessin. Ben haklıysam benim kılıcım kessin.(Kitabımızın birinci cild sayfa 258'e bak) Aynı onun gibi olsun dediyse de Muaviye (ra) kabul etmedi.

            Hz. Ali (ra) harb etmemek için elindeki bütün imkânları kullandı. En son harb etmeye mecbur kaldı. Hz. Ali (ra) ile Muaviye (ra) arasında olan harbin adına Sıffîn harbi derler. İki taraftan yetmiş bin asker şehid düşmüştür. Hz. Ali (ra) askere öldürme emri değil:

            – Yaralamaya, esir almaya çalışın, karşınızdakinin müslüman olduğunu unutmayın. Hz. Ali (ra) harbe girmedi:

            – Ben müslümana kılıç çekmem, dedi. (Onun kılıç çekmeye kıyamadığı askere şimdi en sofu olan kimseler kötü söyleyip, buğz ediyor). Hz. Ali (ra) yanında birisi harb başlayınca Muaviye (ra)'ye sövdü. Muaviye (ra)'ye söven adamı Hz. Ali (ra) huzurundan kovdu.

            – Ya Ali! Bu kadar kayırıyorsun, niçin harb ediyorsun? Hz. Ali (ra)'de:

            – Muaviye'de de bir hak var diye buyurmuştur. (Biz ancak ikisi de haklı deriz. Her iki taraf askeri de Ashâbtı.)

            Hz. Muaviye'nin huzurunda Hz. Ali'nin sözü geçince:

            – O, bizden çok âlimdir. Onun işine aklınız yetmez, diye buyururdu.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5622)

            Manâ'sı: Allah'ın kitabından öğrendiklerinizle amel etmeniz gerekir. Kimse onu terketmekte mazur olamaz. Allah'ın kitabında yoksa benim sünnetim geçerlidir. Eğer benim sünnetimde de geçmiyorsa, Ashâbımın sözleri muteberdir. Çünkü Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisini rehber alırsanız doğru yolu bulmuş olursunuz. Ashâbımın ihtilâfı ayrıca sizin için rahmettir.

 

            Bazı kimseler Muaviye (ra) ile Hz. Ali (ra) harb ettiği için Muaviye (ra)'yi kötülerler, küçümserler. Bizce ikisi de Ashâbtır. Peygamberimiz (sav)'in akrabasıdır. Yalnız aradaki fark, Hz. Ali (ra) Ashâbın en büyüklerinden, Muaviye (ra) orta hallilerindendir. İkisi de ölünceye kadar Peygamberimiz (sav)'den ayrılmamışlardır.

            Bilâl Babam buyurdu: Her kim Muaviye (ra)'yi ele alır, kurdalarsa, yani onunla Hz. Ali (ra) arasında olan harbi incelerse, ona ilim açılır.

 

            (Hadîs-i Şerîf)

            Manâ'sı: Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır, Muaviye o kapının (taktakısı, şakşakısı), çalacak tokmağıdır.(H. Muhammed Bilâl-i Nâdirî Hz. Nin vaaz bandından alınmıştır.)

 

            Peygamberimiz (sav)'den gelen manevî ilim kapısı  Hz. Ali(ra), kapının çalacağı Muaviye (ra) olunca kapı çalınmadan kapı açılmaz. Hz. Ali (ra) ile Muaviye (ra) arasındaki harb o ilim kapısını çalıp açmaktır. Peygamberimiz (sav)'i, Hz. Ali (ra)'yi, Muaviye(ra)'yi yaşantılarını, ikisi arasında olan harbi inceledikçe ilim doğar.  Amr İbn-il As (ra) Muaviye (ra), Hz. Ali (ra), Hz. Aişe (ra) aralarındaki olan harbler bunlara şu haklı, şu haksız, şu şöyle yapacak, şu böyle yapacak, şu neden böyle yaptı, neden böyle yapmadı demek hatalıdır. Onların hepsi Ashâb-ı Resûlullah'tır.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 2190)

            Manâ'sı: Peygamberimiz (sav); Hz. Muaviye (Rad. Anh) için buyurdu: Allah'ım ona ilmi öğret, onu kılavuz kıl, onu hidâyete ermiş bir kişi kıl, ona hidâyet et ve onunla (halka) doğru yolu göster.

 

            Her kim Hz. Ali (ra), Muaviye (ra) harbini inceden inceye düşünür, incelerse ona ilim açılır. Kapıya vurmadan kapı açılmaz. Yine Peygamberimiz (sav), Muaviye (ra) ile Hz. Ali (ra) arasındaki olacak harb o kapıyı çalmak ve açmak diye buyurmuştur. Bazı kimseler Hz. Ali (ra)'ye yapılan hileden dolayı Muaviye (ra)'ye ve Amr İbn-il As (ra)'a kızarlar ve kötü söylerler. Senelerce evvel Peygamberimiz (sav) aynı hadîseleri hem görmüş, hem söylemiş, "aradaki olacak harb, ilim kapısını açmaktır" diye buyurmuştur. Kur'ân-ı Kerim'de bile bir çok yerlerde olan hâdiseler zâhir görüşte insana (akis), ters gelebiliyor, onda hikmet var diyoruz, öyle olunca bunda da hikmet var.

 

*  *  *

 

            Sûre-i Kehf'te; Hızır (as)'ın çocuğu boğazlaması, gemiyi delmesi, duvarı yapması Mûsâ (as)'a ters geldiği gibi. Mûsâ (as) anlayınca, hikmetini öğrenince kabul etti. Biz de bu harblerin hikmetini öğrenirsek tam kabul ederiz. Öğrenemediğimiz yerler varsa, Allah'ın bunda bir hikmeti var deriz. Yani bizim anlayamadığımız tarafları var. Vesselâm. Şimdi bize sorsalar deriz ki:

            – Bir Evliyâ ne kadar büyük olsa Gavsul Azam Şeyh Abdulkadir (kaddasellâhu sırrahu) ve İmâm-ı Azam gibi olamaz. Bunlar ne kadar büyük olsa en küçük sahabe gibi olamaz. Yani biz en küçük sahabenin zerresinin zerresi olmadığımızı söylüyoruz. Misalde onlar; Başbakan, İç İşleri Bakanı, Dış İşleri bakanı, milletvekili dokunulmazlığı var. Biz onlara bir iş yaptırabilmek için onların kapısındaki kapıcısına saatlerce yalvarmamız lazım. Sözde bu kadar büyük biliyoruz da nasıl onların işlerine karışmaya cesaret ediyoruz. Onların, Allah (cc) yanındaki mevkisi öyle, bizim onlara göre durumumuz böyledir. Samanlıkta yatan bir kimse rüyâda kendisini Sarayda görme ile padişah olamaz. Vesselâm.

 

*  *  *

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2123)

            Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre: Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

            – İki büyük (islâm) ordusu biribiriyle harbetmedikçe kıyâmet kopmayacaktır. Bu iki camiânın ikisi de bir iddiada oldukları (ikisi de islâm ve hak iddiâsında bulundukları) hâlde aralarında büyük harb olacaktır. ilâ âhir...

 

            (Bu hadîsin kitaptaki izâhında:)

            Hadîsin baş tarafında hak iddia ederek karşılaşacakları Resûl-i Ekrem tarafından haber verilen iki büyük islâm ordusunun birisi Hazret-i Ali (ra)'in, öbürüsüde Muaviye (ra)'in orduları olduğunu şarih Kirmânî bildiriyor. Sıffîn harbi adıyla anılan bu kanlı muhaberebede iki taraftan yetmiş bin kişinin şehid olduğunu tarih kitapları kaydeder. Her iki tarafın hak iddialarına gelince, bunu Zührî'den naklolunan sebeb-i harbe dair rivâyet ifade etmektedir. Sahîh bir senedle naklolunan bu rivâyete göre, Zührî der ki:

            – Hazret-i Ali (ra) Cemel (bu Fiten bahsinin baş tarafına bakınız) vak'asında gâlib olunca, bu defa Muaviye (ra) Hazret-i Osman (ra)'ın kanını davaya kıyam etti. Vâli bulunduğu Şam ahalisi bu davete icabet etti. Bunun üzerine Hazret-i Ali (ra) ordusuyla hareket etti. İki ordu Sıffîn'de karşılaştılar.

            Müellif Buhâri'nin üstadlarından Kûfe'li Yahya İbn-i Süleyman'ın Sıffîn adlı kitabında doğru bir senetle rivâyetine göre, Resûl-i Ekrem'in vefatı üzerine Şam'da İhtiyar-ı ikamet eden Ebû Müslim Havlânî bu muhalefet üzerine Muaviye'ye:

            – Hilâfet hususunda sen Hazret-i Ali ile nizah mı (münâkaşa) etmek istersin ve sen, Ali'ye benzer misin? diye sormuş, Muaviye:

            – Hayır, ben Ali'ye hilâfet hususunda rekabet etmek istemem. Ve pek iyi bilirim ki, Ali benden efdaldir ve hilâfete daha ziyade lâyıktır. Fakat pek iyi bilirsiniz ki, Hazret-i Osman (ra) mazlûm olarak şehid edilmiştir. Ben Osman'ın amucası oğluyum ve velisiyim. Onun kanını taleb ediyorum. Haydi Ali'ye gidiniz, Hazret-i Osman'ın katillerini bana teslim etmesini söyleyiniz, demiş. Ebû Müslim de bazı kimselerle gelip Hazret-i Ali'ye bunu teklif etmişler. Hazret-i Ali de:

            – Muaviye iptida biat etsin, sonra maznunların muhakemeleri için bana müracâat etsin, diye cevab vermiştir. Fakat Muaviye(ra) biâttan imtinâ etmiştir. Bunun üzerine Hazret-i Ali (ra) Irak' tan ordusuyla hareket edip Sıffîn mevkiine gelmiş, Muaviye (ra) de gelip buraya inmiştir. İki ordunun bu telâkâsi Hicret'in otuz altıncı sene-i zilhicce'sine müsâdiftir (tesadüf eder.).

            İbtidâ siyâsî mürâselât ile fasledilmek (halledilmek) istenildi ise de mümkün olmamış, sonra harb başlamış. İbn-i Sa'd mukâtelenin Safer'in ibtidasında başladığını bildirmiştir. Şam ordusu mağlub olmaya başlayınca Muaviye'nin müşâvir-i hâssı Amr İbn-il As'ın talîmi ile mızrakların uçlarına mushaflar takılarak Hazret-i Ali (ra) ordusuna karşı çıkılmış ve:

            – Biz, sizi Kur'ân'ın hükmüne davet ediyoruz! denilmiş. Bunun üzerine harb tatil olunup ihtilafın tarafeyn hakemleri marifetiyle hâlledilmesine karar verilmiş. Sonra tarihi malûm olan ihtilaf cereyan etmiş, Muaviye de Şam'da istibdâd yolunu tutmuştur.

            İzâhiyle meşgul bulunduğumuz Ebû Hüreyre hadîsinin sarahati vechile Sıffîn vakası eşrât-ı saatten bir fitne olmakla beraber Yahya İbn-i Süleyman'ın haber verdiği üzere her iki zümrenin başkanlarının içtihadlarına müstenittir. Hazret'i Ali (ra) tam bir devlet reisi sıfatiyle ilk önce Muaviye'nin biâtini istemesi, sonra Muaviye'nin Hazret-i Osman (ra)'ın velisi sıfatıyla hükümete müracâat ederek katillerin cezalandırılmasını dilemesini teklif etmesi, usul-i hukukiye muktezası olmakla şüphesiz doğru bir içtihaddır. Muaviye'ye gelince, henüz biât etmeden katillerin hükümet eliyle yakalanıp kendisine teslim edilmesini istemesi ve bizzat ahz-i intikam talebinde bulunması, hatalı ve devlet mefhûmuna aykırı bir içtihaddır. Fakat müctehidin her içtihâdında isabet bulunmaz. Hususiyle kan davalarında asabiyetle böyle hatalı ve tehlikeli içtihadlarda bulunulur. Şu kadar ki, müctehid hatasından dolayı muâhaze olunmaz. Bu cihetle sahib-i mezheb imâmları Cemel, Sıffîn, Kerbelâ gibi birer fitneden ibaret olan vakalar üzerinde tevakkufu muvafık bulmamışlardır. Çünkü dîni bir zaruret ve mecburiyet olmayan ve her vesile ile Resûl-i Ekrem'in tahzîr buyurduğu birer fitneden ibaret bulunan bu kanlı hâdiseler üzerinde tevakkuf, İslâmiyetin ilk devirlerinde islâm birliğini bozmağa başlamış ve Şî'a, Ravâfid, Havâric gibi bir takım delâlet mezheblerinin zuhuruna sebep olmuştur. Bu cihetle selef uleması bu kanlı badirelerden bahsetmek isteyenlere: Bir kan ki eliniz bulaşmamıştır, diliniz de bulaşmasın, diye men ederlerdi.

            İbn-i Asâkir'in Muavyie'nin hal tercemesinde Ebû Zür'a'dan naklettiği bir cevabı ne kadar doğrudur: Ebû'l-Kâsım der ki:

            – Amucam Ebû Zür'a'ya birisi geldi. Müsâhabe esnasında: "Muviye'ye buğz ederim! dedi. Amucam: "Niçin?" diye sorunca: "Haksız yere Ali'yle harb ve kıtâlde bulundu!" demesi üzerine amucam şöyle cevap verdi: "Muaviye'nin Rabb'ı çok merhamet sahibi olan Allah'tır. Hasmı da kerem sahibi olan Hazret-i Ali'dir; sana ne oluyor ki, ikisi arasına giriyorsun?"

            Muaviye (ra)'nin askeri, Hz. Ali (ra)'nin askerinden çok fazla olduğu hâlde yine dayanamazlar. Muaviye (ra)'nin ordusu kaçmaya başlar. Muaviye (ra), Amr İbn-il As (ra)'a:

            – Harbin ortasında bir hile yapıp Ali'nin askerini kendine düşman edecektin. Bizim asker bozuldu ne duruyorsun? Amr İbn-il As (ra):

            – Bizim asker sıkılmadan bizim sözümüzü belki tutmaz der ve zamanını bekler. Mızrakların başına Kur'ân-ı Kerim sayfaları taktırıp:

            – Ey Ali'nin askerleri, biz sizi Allah'ın kitabına davet ediyoruz. Kur'ân ne diyorsa öyle yapalım. Harbi durdurun diye bağırdılar.

            Hz. Ali (ra)'nin askeri durdu. Hz. Ali (ra)'ye gelip:

            – Bizim dediğimizi kabul ettiler. Hz. Ali (ra):

            – Bunlar harbi kaybedeceklerini aklı kesince bizi birbirimize düşürmek için harb hilesidir, bizim dediğimizi kabul ediyorlarsa kılıçlarını ellerinden atsınlar. Yoksa gidin harb edin. Bunlar harbe başlar. Yine Amr İbn-il As (ra) der ki:

            – Siz Allah'tan korkmuyor musunuz? Biz sizin dediğinizi kabul ediyoruz, müslüman şehid düşüyor, Kur'ân ayak altında tepeleniyor diye bağırdılar. Tekrar Kumandanlar Hz. Ali (ra)'nin yanına gelip:

            – Ya Ali! Harbi durdur, Kur'ân ayak altında tepeleniyor. Bunlar dediğimizi kabul ediyorlar. Hz. Ali (ra):

            – Biz Kur'ân'ın hükmü ayak altına girmesin diye harbediyoruz, hükmü yapraklarından üstündür. Harb sonunda yerdeki Kur' ân'ı toplamak kolay, hükmünü toplayamayız. Harbedin. On yedi kumandan yeniden harbe başlar. Amr İbn-il As (ra) yine bağırır:

            – Siz nasıl müslümansınız? Siz, Kur'ân'la geleni öldürüp Kur' ân'ı ayak altında tepeliyorsunuz. On yedi kumandan yine Hz. Ali(ra)'nin yanına gelip:

            – Ya Ali! Kesinlikle harbi durdur, yoksa biz de size askerimizle vuracağız. Hz. Ali (ra):

            – "Enel Kur'ân" (Kur'ân benim, benim sözüme bakın) dediyse de söz dinletemedi. Meliki Ejder (ra)'in yerine oğlu İbrahim Ejder geçmiş o da babası gibi Hz. Ali (ra)'ye çok bağlı, aynı onun gibi kumandan ve pehlivan olmuştur. Hz. Ali (ra):

            – Bana İbrâhim'i çağırın. Çünkü yalnız, kumandanlardan İbrahim Ejder harb ediyordu, diğer kumandanlar harbi terk etmişti. Hz. Ali (ra):

            – Ya İbrâhim! Harbi durdur, dedi. Çünkü Muaviye  (ra)'nin askeri yalnız İbrahim Ejder karşısında bile dayanamıyordu. İbrahim Ejder:

            – Ya Ali, bir saatlik bir harbimiz kaldı, zafer bizim, bana dur deme. Hz. Ali (ra):

            – Bende durmasına razı değilim ama şu gördüğün kumandanlar; askeri durdur, yoksa biz de askerimizle size vuracağız, diyorlar. İbrahim Ejder:

            – Ya Ali! Sen bana müsâade et, ben hem Muaviye'nin askeriyle, hem bunlarla harb ederim, yine zafere ulaşırım. Hz. Ali (ra):

            – Olmaz Ya İbrâhim! Ben, Allah yanında mesul olmayayım diye harb ediyorum. Mesuliyet benden gitti. Yapılacak haksızlıkların sorumlusu bunlardır. Harbi durdur, daha fazla müslüman ölmesine razı olamam. Harb durdu. Sözde Hz. Ali (ra) kazanmış oldu. Ama aslında harb hilesi yerini almış, Hz. Ali (ra) harbi, savaşı kaybettiğini biliyordu. Eve geldi, evdeki on dokuz kişiye:

            – Biz harbi kaybettik, çoğa kalmaz bizimkileri yine kandırırlar. Ben bizimkilere söz dinletemiyorum. Bizimkiler dağılırsa hepsi size düşmandır, ben sizi koruyamam, bilinmedik uzak yerlere gidin saklanın, başınızın çaresine bakın, dedi. Kendi askerine küsüp, oraları terk edip Kûfe'ye geldi. Ne kadar yalvardılarsa da gitmedi.

 

*  *  *

 

            Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            (Ya Ali zaman gelir öfke, kalbinden gırtlağına, gırtlağından ağzına, ağzından dilinin ucuna gelir, orada dolaşır. Bir şeyler söyleyecek olursun, söyleyemez geri yutarsın. Yine kalbinden dilinin ucuna kadar gelir yine yutarsın.) İşte o bu harbte olmuştur.

            Amr İbn-il As (ra) ikinci hileye baş vurdu. Atı sürüp, Hz. Ali (ra)'nin askerinin içine gelir:

            – Ben bir şey düşündüm, münasip görürseniz, Muaviye'yi ve Ali'yi her ikisini de hilâfetten azledip, yerine en âlim bir insanı seçelim. Bunun ikisi de olmazsa olmaz mı? Konuştular (o zaman kimin ezberinde fazla hadîs varsa ona âlim derlerdi. En fazla hadîs ezberleyen de Hz. Ali (ra)'nin askerinin içinde Ebû Mûsel Eş'âri(ra) isminde birisi vardı.) Bunlar düşündüler, Ebû Mûsel Eş'âri(ra)'yi münasip gördüler. Oradan Kûfe'ye geldiler. Hz. Ali (ra)'ye:

            – Biz, sana vekâleten Eş'âri'yi seçtik ne diyorsun? Hz. Ali(ra) acı acı güldü ve dedi ki:

            – Sizde hiç akıl yok mu? Amr İbn-il As'ın karşısında en fazla kanacak adamı seçmişsiniz. Bir zamanlar ben Kûfe'ye gelince Ebû Mûsel Eş'âri, Valiliği elimden alır diye beni Kûfe'ye koymak istemedi. Benim harb edeceğimi anlayınca önümden çekildi. O benim hakkımı savunamaz, ancak kendi menfaati için konuşur, onu da yapamaz. Kendisini kandırırlar.

            Hz. Ali'nin ilm-i maneviyat ve ilm-i Ledün Sûre-i Kehf'deki Hızır (as)'ın, Mûsâ (as)'a öğrettiği ilimdir. Peygamberimiz (sav)'in "Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır" dediği maneviyât ilmidir. Diğer insanların görüşü en âlim Ebû Mûsel Eş'âri'dir. Anlaşılıyor ki, Hz. Ali'deki olan ilm-i Ledün'ü millet anlayamıyor. En âlim Eş'âri diyorlar. O da yanılıyor, aldanıyor. Asıl ilim Hz. Ali (ra)'nin ilmi olan ilm-i Ledün. O yanılmıyor. Daima ilerde, geleceği ve aslını biliyor, görüyor.

            Ebû Mûsel Eş'âri (ra), Hz. Ali (ra)'nin vekili olarak seçildi. Muaviye (ra) tarafından Amr İbn-il As (ra) vekil tayin edildi. Bunların ikisi halifeyi seçeceklerdi. İki ordu arasındaki meydana ikisi de at sürüp konuşmaya başladılar. Amr İb-il As (ra):

            – Ey Ebû Mûsel Eş'âri! Allah, senin gibi çok büyük muhterem zâtla, benim gibi bir acizi bu ümmeti Muhammed'in mukadderâtını tayin için seçtirdi. Ey Ebû Mûsel Eş'âri, Muaviye'yi de, Ali'yi de hilâfetten azledip, en âlim bir kimseyi seçelim. Eş'âri düşündü, en âlim kendisi olduğuna göre bütün sözler kendisinin halife olmasını gösteriyordu. Âlim kendisi olunca kendisi seçilecek, kabul etti. Amr ibn-il As Ebû Mûsel Eş'âri (ra)'ye dedi ki:

            – Sen, Ali'yi; ben, Muaviye'yi önce hilâfetten azledelim, ondan sonra konuşup, en âlim kimse onu seçelim. Ebû Mûsel Eş'âri yine kabul etti. Ebû Mûsel Eş'âri'ye:

            – Evvela sen, Ali'yi hilâfetten azlet. Şu kılıcı kınından çekip çıkardığım gibi, vekili olduğum Ali'yi hilâfetten çıkardım, azlettim de. Ben de vekili olduğum Muaviye'yi şu kılıcı kınından çıkardığım gibi çıkardım, azlettim derim. Sonra ikimiz düşünelim, konuşalım, en âlim birini tayin edelim, dedi. Ebû Mûsel Eş'âri yüksek sesle:

            – Vekili olduğum Ali'yi şu kılıcı kınından çıkardığım gibi hilâfet makamından çıkardım, azlettim dedi ve kılıcı kınından çıkardı. Amr İbn-il As (ra)'a,

            – Sen de, Muaviye'yi azlet deyince, Amr İbn-il As (ra):

            – Onun zamanı var, dedi. Hz. Ali (ra)'nin askerine gelip, "Sizin vekil gönderdiğiniz adam, Ali'yi hilâfetten azletti. Bir itirazınız var mı? Onlar:

            – Hayır, dediler. Amr İbn-il As (ra) "Vekili olduğum Muaviye' yi şu kılıcı kınından çekip çıkardığım gibi çıkardım, şu kılıcı kınına koyduğum gibi hilâfet makamına koydum" dedi ve atı sürdü.

            Hz. Ali (ra) bir rivâyete göre: "Dört sene, dört ay halifelik yaptı, sadece üç ay halife oldu", diyenler de var. Halifeliği Kûfe'de yaptı.

            Biz dört otobüs, üç taksi, yüz yetmiş iki kişi kadar vardık. Hz. Ali (ra)'nin Kûfe'deki evini, mescidini ziyâret ettik. Orda birşey dikkatimizi çekti. Hz.Ali (ra)'in kuyusunun suyunu, dolapla çekip içtik. Suyun tadının zemzemden ayırt edilmesine hiç imkân yoktu. Aynı zemzem tadı idi. Zemzem: sıcak, ama bu biraz soğuk idi. Bir kardeşimiz: "Kâbe'den, zemzem kuyusundan buraya gelene kadar soğumuştur." dedi. Hepimiz suyun aynı zemzem tadı olduğuna hayret ettik. Kitabımızda; İnsan-ı Kâmil Allah (cc) yanında Kâbe' den hayırlıdır. Kâbe'deki zemzem karşılığı, İnsan-ı Kâmildeki hakîkat ilmi, ledün ilmi (maneviyât ilmi) diye yazmıştık. Hz. Ali (ra) ilm-i ledün'ün sultanı, Peygamberimiz (sav)'in ledün ilminin varisidir. "Hakîkat ilmi sende zemzem" bu manevisi; bu kuyunun suyunun aynı zemzem olması, o da zâhirisidir.

 

 

            Yazıldı Hakk'ın âyâtlarıdır cümle âlem,

            İçinde Âdem oldu İsm-i A'zam.

 

                        Diyen Kur'ân'a mahlûk oldu kâfir,

                        Ki nâtık biledir lâfz ile her dem.

 

            Seni bildin mi kimsin cân-ı âlem,

            Yarattı Hakk seni gayet mükerrem.

 

                        Vücudun Kâbe'sidir kâinatın,

                        Hakikât ilmi sende zemzem.

 

            Sücûd etmediğiyçün sana iblîs,

            Takıldı tavk-ı lânet ana ol dem.

 

                        Gönül âyînesinin sil gubârîn,

                        Tecelli ede ol Zât-ı Muazzam.

 

            Bilirsen Seyfi kendin Hakk'ı bildin,

            Budur ben bildiğim vallâhü a'lem.

 

                                                                                                                                                                                                        Seyyid NİZAMOĞLU

 

 

            Ebû Mûsel Eş'âri (ra) çağırdı:

            – Hani bir âlim seçecektik. Amr İbn-il As (ra):

            – Allah aşkına ne duyduysanız onu söyleyiniz, Ali'yi azletti, kimseyi tayin etmedi. Reyini bana vermiş oldu, bana bıraktı. Ben de Muaviye'yi uygun gördüm. Zaten ikimizin de konuşmamız, anlaşmamız böyle idi. Hz. Ali (kv)'nin askerinin çoğu dağıldı. Buna rıza gösterdiler.

 

 

         NEHREVAN CENGİ (Harb'i)

 

 

            Evvelce bahsetmiş olduğumuz on yedi kumandan, Kûfe'ye gelip Hz. Ali (kv)'ye:

            – Ya Ali! Bizi aldattılar, kalk yeniden harb edelim. Hz. Ali (kv):

            – Ben, size demedim mi, neden sözümü tutmadınız? Benim maksadım bu on dokuz kişiyi şer'i mahkeme neticesinde mahkeme kararı ile cezalandırılsın, haksız yere adam öldürülmesin diye harb ettim. Onlar da kaçtılar, haksız yere işkence ile öldürüldüler. Niçin harb edeyim? Ebû Bekir'in oğlu, İran'a kaçtı, takip ettiler. Oradan Yemen'e kaçtı, yine takip edildi. Yemen'den Hindistan'a kaçarken, Hindistan yolunda yakaladılar. Güneşe karşı Hindistan sıcağında ellerini ayaklarını iplerle bağlayıp, gergin vaziyette güneşte gevrederek öldürdüler. (Hz. Aişe (ra) ölünceye kadar "benim kardeşimi kebap ettiler" diye kebap yemedi) Diğerlerini de feci şekilde öldürdüler.

            On yedi kumandan dediler ki:

            – Sen, on dokuz kişi öldürülmesin diye harb ettin. Bizden ölen on dokuz bin kişiyi çoktan geçti. Kalk bu öldürülenler için harb edelim, dediler. Hz. Ali (kv):

            – Bir insan öldürülmesin diye harb edilir. Öldürülmüş insan için harb edilmez. Kumandanlar:

            – Senin on dokuz kişiyi, bizim on dokuz bin kişiden daha fazla müdâfaa ediyorsun. Münâkaşa büyüdü, en sonunda Hz. Ali(kv)'ye:

            – Sen haksızsın, adaletsizsin, on dokuz kişiyi, ondokuz bin kişiden ileri tutuyorsun. Gittiğin yol da yanlış, islâmiyetten de dinden de çıktın, senin dînin de hak değil deyince, Hz. Ali (kv):

            – Bana, İbrâhim Ejder'i çağırın. İbrahim Ejder geldi:

            – Ya İbrâhim! Aişe'nin askeri müslümandı, kılıç çekmedim. Muaviye'nin askeri müslümandı onlara da kılıç çekmedim. Bunlar harb ortasında bana çok karşı geldiler. Müslümandır diye bunlara da kılıç çekmedim. Şimdi dînden çıktılar. Serbestçe kılıç sallayabilirim. Askeri hazırla harb edeceğiz. Bu harbin adına Nehrevan Cengi derler. Hz. Ali (ra) kendine isyan eden, dînden çıkan, kendi askeriyle harb etti.

 

            (Sünen-i İbn~i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 167)

            Manâ'sı: ... Abîde (Bin Amr-es-Selmanî (ra) dan; Hz. Ali (ra) haricîlerden bahsederken şöyle söyledi):

Haricîler arasında kolları doğuştan çok kısa olan bir adam vardır. Eğer sizlerin amelleri bırakacak ve günâhları işlemeye cesaret edecek derecede sevinmeniz endişesi olmasa idi haricîleri öldüren kimseler için Allah'ın (Hz.) Muhammed (sav)'nin (mübarek) dili üzerinde söz verdiği mükâfata ait hadîsi rivâyet edecektim.

            (Râvi Abîdi diyor ki:) Ben (Hz.) Ali'ye:

            – (kast ettiğin) Hadîsi Hz. Muhammed (sav)'den işittin mi? diye sordum. (Hz.) Ali üç defa:

            – Evet! (Ben bizzat Resûlullah (sav)'den işittiğime) Kâbe Rabb'ine yemin ederim, dedi.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 173)

            Manâ'sı: ... İbn-i Ebî Evfa (ra)'dan Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: Haricîler cehennemin köpekleridir.

 

            (Sünen-i İbn~i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 176)

            Manâ'sı: Ebû Gâlib (ra)'den Ebû Ümame (ra) şöyle buyurmuştur:

            Öldürülen haricîler, gök cildi (görülen tabakası) altında öldürülenlerin en kötüleridir. Öldürülen insanların en hayırlısı da haricîlerin öldürdüğü kimselerdir. (Çünkü şehid olurlar) Haricîler cehennem ehlinin köpekleridir. Bunlar müslüman idiler, sonra kâfir oldular. (Ravî Ebû Gâlib diyor ki:) Ben Ebû Ümâme'ye: Bu söz senin söylediğin bir şeydir, dedim. Ebû Ümâme: Hayır! Ben bu sözü Resûlullah (sav)'den işittim dedi.

*  *  *

            Harblerde her Kumandanın askerlerinin birbirine karışmaması için askerinin başına ayrı bir renkte sarık sardırılırdı. Renklerden kırmızı renk Hz. Ali (ra)'ye düştüğünden, kırmızı başlılar dendi. Bilâhire Nehrevan Cenginde bunlar, Hz. Ali (ra)'ye isyan ettiler. Bunlar evvelce kendinin askeriydi. Hz. Ali (ra) Nehrevan Cengini kendi askeriyle yaptı. "Alevî" demek doğrudan Ali tarafı demektir.

            Zamanla Evlad-ı Resûl'den bir zâta, bir arkadaşı sordu:

            – Askerin ne oldu? Kimse kalmamış. O zât buyurdu ki:

            – Rafizûnî: (Rafizûnî: o zamanın lisânınca beni terk ettiler demektir.) Bu isimlerin neden, niçin kaldığının söylendiğini soruyorlar. Bu isimlerin kalış sebepleri böylelikle olmuştur.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1748)

            Manâ'sı: Ya Ali sen ve cemâatin cennettedir. Lâkabları olan ve kendilerine (Rafıza) denilen bir kavim gelecektir. Onlara rastlarsanız öldürün. Çünkü onlar müşriktirler.

 

            Kendi askerlerinden on yedi bin kişiyi kılıçtan geçirdi. Harb sahasının yakınında bulunan bir ırmağın karşı tarafına da sağ kalabilenler kaçtılar. Bunlara Nehrevan cengi artıkları ve haricîler denir. Bunlar toplanıp:

            – Bizim üç düşmanımız var. Üçünün de ölmesi lazım.

 

            1) Ali, kendi askeri olduğumuz halde bizi kırdı.

            2) Muaviye elimizden halifeliği aldı.

            3) Amr İbn-il As bizi kandırdı, hile yaptı.

 

            Hz. Ali (ra), Kûfe'de, Muaviye, Şam'da, Amr İbn-il As Mısır'da, Cum'a namazını kıldırırdı. Üç fedâi seçip aynı gün, aynı Cum'a namazında her birisi Cum'a namazını kıldırırken, fedâiler arkalarında dursun, zehirli hançerlerle namazda vursunlar. Üçü de aynı Cum'a namazında öldürülsün diye topluca karar verdiler.

 

         Bu aşağıdaki kısım İmâm-ı Gazâlî Hz.nin İhyâu Ulumi'd-dîn adlı eserinden alınmıştır.

 

 

 

         HZ. ALİ (ra)'NİN VEFATI

 

 

            Esbağu'l-Hanzalî diyor: Hz. Ali'nin sû-i kasda uğrayacağı sabaha yakın, müezzinlerinden İbn-i Tiyâh, sabah namazı için kendisini gelip uyandırdı. Halbuki o, üzerine ağırlık çökmüş vaziyette yaslanıyordu. İkinci defa gelip seslendi. Aynı vaziyette idi. Üçüncü defa seslenince kalktı mescide doğru yol aldı ve giderken:

            "Ölüm için hazır ol ve sıkı dur, zîra mutlak sûrette ölüm seni yakalayacaktır."

            "Ölüm kapıyı çaldıktan sonra, feryâd ü figan etme, çünkü fayda vermez." diyerek gidiyordu. Küçük kapıya vardığı vakit İbn-i Mülcem tarafından bıçaklandı. Bunu duyan Hz. Ali'nin Hz. Fâtıma' dan doğma kızı ve Hz. Ömer'in zevcesi olan Ümmü Gülsüm, ağlayarak, "Bu sabah namazının benimle işi ne? Daha önce kocam Ömer sabah namazında sû-i kasda uğradı. Şimdi de babam aynı vakitte, aynı durum ile karşılaştı." dedi. Kureyş'in yaşlılarından birisi: "Hz. Ali'yi İbn-i Mülcem vurduğu vakit, "Kâbe'nin Rabbi hakkı için umduğuma nâil oldum" dedi. Oğullarına gerekli vasiyetini yaptıktan sonra ancak bir Kelime-i Tevhid getirerek irtihâl etti" demiştir.

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU