YEZİD DÖNEMİ (EMEVİLER)

 

 

            Muaviye (ra) oğlunun yerine geçmesine razı değildi. Muaviye'nin hastalığı nedeniyle bir başını zora getirip yerine vekil tayin ettirdiler. Yezid Muaviye'den sonra varis olarak tahta geçer. Hz. Hasan (ra) ailesi tarafından zehirlenir, şehid düşer. Yezid:

            – Bana biât et, diye herkesi zorlar. Herkes, İmâm Hüseyin(ra)'in biât etmesini bekler.

            – "O biât ederse, biz de biât ederiz. O biât etmezse, biz de biât etmeyiz" derler. Yezid, İmâm Hüseyin (ra)'e biât etmesini söyler. İmâm Hüseyin (ra), Mekke Vâlisi Abdurrahman (ra)'ın yanına gider, Yezid'in kendisini biât için sıkıştırdığını, Yezid'e biât etmenin dînen sakıncalı olduğunu söyler.

            – Ben harb edeceğim. Bana yardımcı olun, der. Abdurrahman (ra):

            – Büyük kardeşin Hasan, babası Muaviye'ye biât etti. Sen de oğluna biât et. İmâm Hüseyin (ra):

            – Babası müslümandı, Ashâbtı. Oğlu şarap küpünün başından kalkmaz, nasıl biât edeyim? Allah (cc) yanında sorumlu olurum. Abdurrahman (ra):

            – Ya Hüseyin! Bu kadar servetimizi, malımızı ayak altına almamız olmaz. Sen ya biât et, ya bir tarafa git. Hem de harbte yenemeyiz. İmâm Hüseyin (ra):

            – Allah, bizim yardımcımız olur. Evvelki harblerde nasıl kazandıysak, bunda da kazanırız. İmâm Hüseyin (ra), Abdurrahman(ra)'dan  ümidini  kesince  Medine'ye  gelir.  Medine'lileri başına toplar. Abdurrahman (ra)'a yaptığı teklifi bunlara da yapar. Bunlar da Abdurrahman (ra)'ın dediğini der. İmâm Hüseyin (ra) en son uzak bir yere gitmeye karar verir. İmâm Hüseyin (ra) kendisinin baş pehlivanı Müslim (ra)'i, Kûfe'ye gönderir. Müslüm (ra)'ün geçeceği yolun üzerinden bir tavşan kalkar, tavşan önünden geçip yolunu keser. (Hadîs olsa gerek veya Evliyâ sözü):

            – Şüphelendiğiniz herhangi bir yolda helâl bir hayvan önünüzü keserse o yol hayırsızdır, tehlike işaretidir. Haram bir hayvan önünüzü keserse tehlike yok veya hayırlıdır derlerdi. Müslüm (ra)'ün önünü tavşan kesince, bu yol hayırsızdır diye İmam Hüseyin (ra)'e geldi. İmam Hüseyin (ra):

            – O bir hayvandır, herkesin yoluna çıkıp, herkesin yolunu kesebilir, dedi ve Müslüm (ra)'ü tekrar Kûfe'ye gönderdi. (Zamanımızda bazı kimselerin tavşanı kötü, uğursuz sayıp etini yemedikleri, bir çok kötü zanlarda bulundukları oradan ileri gelir. Hâlbuki, bu tavşan değil bütün hayvanlara toplum olarak söylenilen sözdür.) Kûfe'de Yezid'in adamları Müslüm (ra)'ün olduğu evi çevirir. Müslim (ra), iki oğlan çocuğunu biri sekiz, diğeri on yaşlarında, ev sahibine emanet eder. Kendisi harbe gider, çok sayıda Yezid askeri öldürür, kendisi de şehid düşer. Ev sahibi, çocukları gece şehirden dışarı çıkarır. Her çocuğun beline yüz altın bağlar.

            – Burası Medine'ye giden yoldur, ilk gelen kervancıya bu paraları verin. Kervancı, sizi Medine'ye götürür der. Kendisi geri gelir. Şehirde herkes çocukları arıyor. Çocuklar, gece çölde korkup şehire gelirler. Sabah namazı şehir kenarına su almaya gelen bir kadın çocukları görür.

            – Siz kimin çocuklarısınız? Çocuklar:

            – Biz, Müslim'in çocuklarıyız. Kadın bunları eve götürür, saklar. Kadının kocası da çocukları öldürmek için arıyor. Evin altında saklı olan çocuklar korkulu rüyâ görüp, ev sahibinin kendilerini bulduğunu, sonra da boğazladığını görürler. Birbirlerine sarılıp ağlarlar. Adam yukarıda sesi işitip aşağıya iner ve çocukları bulur.. Çocuklar:

            – Yüz'er altın paramızı al, bizi bırak, dediler. Kadın ne kadar yalvardı ise kadını da dinlemedi. İki çocuğun başını kesip, Kûfe vâlisine götürdü. Vâli:

            – Ben çocukları diri istiyordum. Onları kendi terbiyemde, babaları gibi pehlivan, kumandan yetiştirip, onlara ileride büyük işler gördürecektim, dedi. Sinirlendi, çocukların başını getirenin başını kestirdi. Kûfe'liler, İmâm Hüseyin (ra)'e yetmiş bin imzalı mektup gönderdi. Hanedanın uğruna canımız feda olsun, bize gel, dediler. Yemen'liler de aynı şekilde mektup gönderdiler. İmam Hüseyin (ra) yaşlı bir akrabasına sordu. O zât:

            – Kûfe'liler sözlerinde durmazlar. Baban Hz. Ali (ra)'a, İmam Hasan (ra)'a kalleşlik yaptılar. Müslim (ra)'in çocuklarını öldürdüklerinde sahip çıkmadılar. Kûfe'ye gitme, Yemen'e git. Kûfe'liler çok yemin edip, vaad edip, söz verdiler.

 

 

 

         KERBELÂ FACİASI

 

 

            İmâm Hüseyin (ra), Kûfe'ye gitmek için yola çıktı. Yezid geldiğini haber alıp, Kerbelâ'da önünü kestirdi. İmâm Hüseyin (ra) on gün muhasarada kaldı. Gelen asker, İmâm Hüseyin (ra)'in arkasında namaz kılar, ancak Yezid'e biât etmesini söylerler. Yezid, kumandanının İmâm Hüseyin (ra)'e müsamaha ettiğini duyunca:

            – Ya harb et, ya bana biât ettir, ya da seni kumandanlıktan azlediyorum diyerek mektup yazınca, kumandan mevkisine kıyamadı. İmam Hüseyin (ra)'e:

            – Ya biât et, ya harb edeceğiz, dedi. Muhasaranın onuncu günü su vermediler. İmâm Hüseyin (ra) çocuklar atların ayağı altında kalmasın diye yetmiş hanenin yatak denklerini yığdı, yatakların etraflarını çevirip yaktı. Çocuklar ve aileleri:

            – Biz ne olacağız? dediler. İmâm Hüseyin (ra):

            – İçinizde Acem kızı gariptir, ona kötülük etmek isterler. Sizin akrabalarınız var, size birşey olmaz. Ben ölürsem, at kaçar gelir. Acem kızı ata binip kaçsın. Benim atıma hiç bir at yetişemez. Atım onu Acemistan'a götürür, dedi. Kendisi de yetmiş iki kişi ile hücuma kalktı. Harb iki saat sürdü. İmâm Hüseyin (ra) attan düştü. At, İmam Hüseyin (ra)'nin üzerine kimseyi koymadı. At ağzına aldı, kaçıramadı. Atı okladılar, at kaçıp geldi.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1514)

            Manâ'sı: İşte bu oğlumda (Hz. Hüseyin (ra)'i kast ediyordu) Irak'ta Kerbelâ denilen yerde şehid edilecektir. İçinizden kim buna şahid olursa ona yardım etsin.

 

            Acem kızı atın sırtındaki okları çekip ata bindi ve kaçtı. Arkasından takip ettiler ama yetişemediler. Acem kızı her uğradığı kasaba, köy ve şehirde, İmâm Hüseyin (ra)'in karısı olduğunu, İmâm Hüseyin (ra)'in şehid edildiğini söyleyip taraftar kazandı. Kendisine katılanlar gittikçe çoğaldı ve Acemistan'a rahatlıkla yetişti.

 

*  *  *

 

            İmâm Hüseyin (ra), Yezid'e yalvarmadı. Erkekcesine er meydanına girip şehid düştü. Muharrem ayının onuncu (Aşure) günü Allah (cc) yanında en makbul gün olduğundan o günde şehidlere serdâr oldu.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 4119)

            Manâ'sı: Yanımdan (şimdi) Cebrâil kalktı, bana, Hüseyin'in Fırat kenarında şehid edileceğini anlattı. Ve dedi ki:

            – Sana onun (mübârek kanının döküleceği) toprağından koklatayım mı?

            – Evet! dedim. Hemen elini uzattı (mübârek kanının döküleceği) bir avuç toprak alıp bana verdi, gözlerimin yaşarmasını önleyemedim

 

 İmam Hüseyin (ra) Hz.leri şehid düştü diye yas tutmak gerekirmi ?

 

            İmâm Hüseyin (ra) şehid düştü diye yas tutmak iyi değildir. Aşure günü hem yılbaşı, hem müminlerin bayramı, hem de İmâm Hüseyin (ra)'e, Allahu Teâlâ'nın en sevdiği, en makbul ve en mükafaatı bol olan Aşure günü şehidlik nasip olmasıdır.

            İmâm Hüseyin (ra), daha evvelki harblerin hiç birisinde yoktu. El üzerinde büyüdü. Cennette, Allah (cc) yanında yukarda bu saydıklarımız çok büyük dereceler aldılar.

            Meselâ Uhud Cenginde, Peygamberimiz (sav)'e kılıç vuruluyor. Hiç bir şekilde önlemenin imkânı yok. Zübeyr ve Talha (ra)' lerin birisi Peygamberimiz (sav)'in üzerine atıldı, bacağını, diğeri kılıcı önlemek için kolunu kökten kestirdi. Ebû Deccane ve Esma binti Zema ismindeki kadın, Peygamberimiz (sav)'in düştüğü kuyunun üzerine kendi gövdelerini siper olarak attılar. Canlarını Allah (cc) ve Resûlullah (sav) ve dîn-i mûbin için seve seve fedâ ettiler. Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra)'in cennette onların makamını geçmesi lazım. Bu da Allah (cc) için, dîn uğrunda onlar gibi fedâkârlık yapması lazımdı.

            Onlardan da daha büyük derece almak ve şehitlere serdâr olmak için görünüşte feci, zor ama Allah için Allah yanında dereceler almak ve biât etmemek için kendi canını fedâ etti. Hz.  Hasan (ra) zehirle ve Hz. Hüseyin (ra), Kerbelâ'da şehid edildiler. Bunda büyük hikmetler vardır. Allah (cc) den emirsiz, izinsiz hiçbir şey olmayacağına göre Allahu Teâlâ'nın da en sevgilisi Peygamberimiz (sav) idi. Onun da en sevgilisi Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) idi. İşte bunların hepsini yapan Allah (cc)'dır. Yalancı, geçici dünyada zormuş olmaması lazımmış gibi görünüyor. Ebedi olan, sonu olmadığı bir hayatta, cennetteki makamları bir görülse Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra)'in bu dünyada çektikleri bunun yanında hiç kalır. Kur'ân-ı Kerimde "Hayatı tayyibe veririm"(Sûre-i Nahl, Âyet 97.) diye buyuruyor. Onun için İmâm Hüseyin (ra)'ın Kerbelâ'da şehidliği ve şehidlere serdâr olması ile övünmemiz lâzım.  Âyet-i Kerîmedeki "hayatı Tayyibe" (temiz ve ölmeyen, taze hayat) bunlara verildi. Yezid'e de hiç bir zaman için iyidir, haklıdır, öyle yapmazsa olmazdı demek, bu gibi hâller (haklı görmeler) haramdır.


Yezid'e lânet edilir mi?
            Yezid'e lânet edilir mi? sorusuna Bilâl Babam şöyle buyurdu:

            – Lânet kelimesine dilimiz alışmasın diye lânet denmez. Yoksa Yezit lânetliği haketmediğinden değil. Eğer Yezid'e lânetliğe gelirse, Yezid'e yüz bin sefer lânet. Yezid kâfirdir, mel'undur, dinsizdir.

            Bazı kimseler, İmâm Hüseyin (ra)'in üzerine kasîde söylerler. Övelim derken karaladıklarının farkında olmazlar. Meselâ:

 

            Annem Fatma cennette meleklerle kara bağlar.

            Babam Ali emir yoktur içi sızlar.

 

                        Karışmayın bana yahu torunu Mustafâ'yım ben.

                        Resûlü insi cinnin nûru ayni pür sefâyım ben.

 

 

            Bu gibi kasîdeler, İmâm Hüseyin (ra)'i, Yezid'e yalvarttırmaktır. Yezid'i övmek, İmâm Hüseyin (ra)'i karalamaktır. Aslında İmâm Hüseyin (ra), Yezid'e yalvarma değil biât etse bir şey olmayacaktı. İmâm Hüseyin (ra) hiç bir sûrette Yezid'e yalvarmadı. Erkekçesine er meydanına girip şehid düştü.

 

            Ol Hasan Hazretlerine zehir içirdi ol eşkiyâ,

            Hem Hüseyin oldu susuzluktan şehidi Kerbelâ,

            Bunlardır aslı nesli Âli, Resûlu Mustafâ,

            Ben onun Ali'ne evladına kurban olayım.

 

                                                                       Niyazi Mısrî

 

            Bilâl Babam şu kasîdeyi söylerdi:

 

            Geldi Aşure, Muharrem aşıka eyler salâ,

            Kim olur bu dem Hüseyin çün figane müptelâ,

            Kalbi uşşaka Hüseyin'in nûru vermişken cilâ,

 

                        Bir bölük gümrah elinde kaldı Şah-ı Kerbelâ.

                        Serveri cümle şehidan kıldı ol Şah-ı ulâ,

 

            Çıktı bir Mel'un o Şah'ın sine-i uryanına,

            Çaldı bıçak o Şah'ın gerdanına,

            Bir ateş ruzi saçıldı Kerbelâ meydanına,

 

                        Bir bölük gümrah elinde kaldı Şah'ı Kerbelâ.

                        Serveri cümle şehidan kıldı ol Şah-ı ulâ.

 

            İmâm Hüseyin (ra)'i övüp, Yezid'i kötüleyen kasîdeler söylenir.

 

            Muhammed'den şefâatdir ricâmız,

            Suna Kevser şerâbın Mürtezâmız.

 

                        Kulu kurbanıyız cân-ü gönülden,

                        Kabul etsin Hasen Hulk-ı Rızâmız.

 

            Yezide sad-hezâren lânet olsun,

            Şehid etti Hüseyn-i Kerbelâmız.

 

                        Benî Mervânîlerden bir münâfık,

                        Göçürdü hazreti Zeyn-el-Abâmız.

 

            Muhammed Bâkır'a cânım fedâdır,

            İmâmım Ca'fere'dir iktidâmız.

 

                        Musî-i Kâzımmı ben bendesiyim.

                        Nazar etsin Alî Mûsâ Rızâmız.

 

            Taki sultan-ı Din Şâh-ı Velâyet,

            Nakîdir Hak Tarika rehnümâmız.

 

                        Hasen-ül-Askeri'nin askeriyiz,

                        Muhammed Mehdîdir sâhib-livâmız.

 

            Murâdı Seyfi'nin bunlarla kopmak,

            Budur tâ haşrolunca muktedâmız.

 

                                   Seyyid NİZAMOĞLU

 

 

 

 

            Muhammed enbiyâ ser-defteridir,

            Âli cümle velîler rehberidir.

 

                        Hasendir Kurret-ül-Ayni Resûlün,

                        Yüzüm dergâhının hâk-i deridir.

 

            Hüseyn-i Kerbelâ anıldığı vakt,

            Yezîde lânet et gâyet yeridir.

 

                        Âli Zeyn-el-Abâ şâh-ı velâyet,

                        Havâric gözlerinin hançeridir.

 

            Muhammed Bâkırî'yim Ca'ferî'yim,

            Bunları sevmeyenler serserîdir.

 

                        Mûsî-i Kâzımın ben bendesiyim,

                        Âlî Mûsâ Rızâ Din serverîdir.

 

            Takîdir ehl-i takvâ pişvâsı,

            Naki münkir münafıkdan berîdir.

                       

                        Ayağı toprağı başımdan tâcım,

                        İmâmım şâh Hasen-ül-Askerîdir.

 

            Muhammed Mehdînin görsen cemâlin,

            Anın mü'min mevâlî askeridir.

 

                        Bugün Seyyid Nizamoğlu derûnî,

                        Muhibb-i Hânedân-ı Hayderîdir.

 

                                                           Seyyid NİZAMOĞLU

 

*  *  *

 

            İmâm Hüseyin (ra)'ın başı Yezid'e götürülecek, kimse götürmeye cesaret edemiyor. Kumandanlar:

            – Bizim paraya ihtiyacımız yok. Mükâfât almak isteyen götürsün. Çünkü İmâm Hüseyin (ra)'in şehid olması başının Şâm'a gitmesi bir anda ortalığı karıştırabilir. Onun için, esas kumandanlar Şam'a da gidemiyorlar, başı da götüremiyorlar. Bazı kimseler bunu çok basitmiş gibi yazarlar. Kumandanların içinde bunları düşünemeyen bir kumandan:

            – "Başı ben götürürüm" dedi. İmâm Hüseyin (ra)'in başını altın bir tabak içinde "Önce Mecûsi bir kadının gayri meşru çocuğu olan Kûfe Vâlisi, İbn-i Ziyad'a (Ziyad İbn-i Ebih) daha sonra da Yezid'e götürdüler."

 

            (Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 9, Hadîs No: 1514)

            Manâ'sı: Abdullah İbn-i Ömer (ra)'dan şöyle rivâyet olunmuştur:

            İbn-i Ömer'e (Iraklı) bir kimse sinek öldüren ihramlı kişi(nin hâlin)den sormuştu. İbn-i Ömer (hayret ederek):

            – Irak halkı sinek (öldürmek cinayet olup olmadığını) soruyorlar. Hâlbuki onlar (vaktiyle) Resûlullah (sav)'in kızı (Fâtıma)'ın oğlu (Hüseyin)'i öldür(mekten çekinme)mişlerdi. (O Hüseyin ki, kardeşi Hasan'la haklarında) Nebî (sav):

            – Onlar benim dünyadan (öpüp kokladığım) iki Reyhân'ımdır, buyurmuştur.

 

            Yezid iki eline, iki çöp almış, İmâm Hüseyin (ra)'in dudaklarını çöplerle aralar, açar ve der ki:

            – Bunlarda zamanında bize böyle yaptılardı. Yezid'in Başkumandanı elini kılıcına atar, yüksek bir sesle:

            – Çek elini oradan. Ben, o dudakları Resûlullah'ın öptüğünü gördüm. Sen kim oluyorsun da o dudakları çöple kurdalıyorsun. Bütün kumandanlar Yezid'e karşı cephe almaya başlar. Saray içi bir anda karışır. Yezid işin sarpa sardığını, çetine varacağını anlar, hemen vaziyetini değiştirir.

            – Benim, İmâm Hüseyin'e sonsuz saygım ve hürmetim vardır. Ben de müslümanım, ben sadece biât için çağırtmıştım. Ben öldürün diye emir vermedim. Kim bunu yapmış, kim öldürmüş, bu başı kim getirdi? Çabuk onu, bana bulun der. Başı getiren kumandanı derhal astırır. (Bazı kimseler İmâm Hüseyin (ra)'in şehidliğinden sonra aile ve çocuklarına hakâret yapıldığını, İmâm Hüseyin (ra)'in başı ile top oynandığını söylerler. Bunlar hep yanlıştır, ilâvedir, yalandır.) Yezid, ortalığı yatıştırabilmek için çok uğraştı ve yatıştırdı. İmâm Hüseyin (ra)'in başı müzeye kondu. İmâm Hüseyin (ra)'in aile ve çocukları meydanda görüldükçe her geçen gün ortalık biraz daha gerginleşiyordu. Yezid bunların başka bir yere götürülmeleri için emir verdi. İmâm Hüseyin (ra)'in evladlarından olan yedi yaşındaki Zeyne'l Âbidin başka yere gönderilmelerinin şartı olarak Cum'a hutbesini kendisinin okumasını ve ondan sonra gideceklerini söyledi. Yezid her ne kadar bunların gönderilmesi için emir veriyorsa da emri tatbik edeceklerden, engellemek isteyenler daha çok çıkıyordu. Yezid, yine çok telaşlı, nihâyet yedi yaşındaki çocuk, Cum'a hutbesine çıkıp:

            – Babamın intikamını almadıkça, siz yarın dedem Muhammed (sav)'in huzuruna ne yüzle varacaksınız, deyince ortalık daha da fazla karıştı. Yezid, çocuğu huzuruna çağırtıp:

            – Sen böyle söyleme, sonra seni öldürtürüm! deyince, çocuk:

            – Babamın öldürüleceğini, dedem Muhammed (sav) haber vermişti. Benim öldürüleceğimi söylemedi. Onun söylemediği sözde olmaz, yapılmaz. Sen, beni öldürtemezsin! Yezid:

            – Şu çocuğu tutun! Herkes Başkumandanın gözüne baktı. O da elini tekrar kılıcına atıp:

            – Çocuğa elini sürenin başını keserim. Çocuğu doğrudan Başkumandan himâye ediyordu. Yezid, işin daha kötüye gittiğini anlayınca, çocuğun bütün akrabalarını çağırttırıp, hazineyi açtırıp, çok sayıda para, kıymetli eşya, mücevherat gibi kıymetli şeyler verip, çok büyük bir saygı ile kendisi de uğurlamak mecburiyetinde kaldı.

 

*  *  *

Emevi halifelerinin zalimliği 

 

            Emevî halifeleri zamanında çok Evlad-ı Resûl şehid edildi. Bununla da kalmadılar. Evlad-ı Resûlün kökünü, geçirmek (kazımak) için bir plan hazırladılar. Çünkü Evlad-ı Resûl olanlar, saklanmışlar, bulamıyorlardı. Bulunanlar derhal astırılıyor, zindana atılıyordu. Yezid halifesi gizli bir oturum yapıp, Evlad-ı Resûl olanı maaşa bağlattıracak çok iyi davranacak, müslümanlar tarafından tam itimad edilince Evlad-ı Resûl maaş alabilmek için hepsi deftere kaydedilip, adresi ile belirlenecekti. En sonunda hepsini toplattırıp öldürtecekti. Bunu Yezid'in cariyelerinden birisi duymuş, müslümanların ileri gelenlerine gizlice aktarmıştı. Evlad-ı Resûl olup, kimsenin kendisini bilmediği ve şüphe edilmeyen kimseler hariç diğerleri o toprakları terkedip Evlad-ı Resûl olduğunu gizlediler. Başka memleketlere göç edip, yerleştiler. Dünyanın her yerinde bilinen Evlad-ı Resûl'den bilinmeyen Evlad-ı Resûl daha fazladır. Bilinmeyen dediğimiz Evlad-ı Resûl olan çok küçük çocukları kendi evladıymış gibi yanına alıp, benim oğlum diye sakladılar. Bilinenler orayı terk ettiler. Gidenler de gittikleri yerde yine ekseriyeti kendi kendilerini sakladılar. Onun için dünyanın her yerinde her milletten Evlad-ı Resûl vardır. Gâyette çoktur.

 

*  *  *

 

 

 

            (Sahîh-i Müslîm, Cild 7, Hadîs No: (2409) 38)

            Manâ'sı: Sehl ibn-i Sa'd (ra) şöyle dedi: Mervân ailesinden bir kimse Medine üzerine vâli tayin olunmuştu. Bu vâli (bir gün) Sehl ibn Sa'd (ra)'ı çağırdı da ona Ali'ye sövmesini emretti. Sehl'de sövmekten çekindi. Bunun üzerine vali ona:

            – Allah Ebû Turâbe lânet etsin deyiver, dedi. Sehl'de cevaben:

            – Ali'nin Ebû Turâb kadar hoşlandığı hiç bir isim yoktu. Biri "Ebû Turâb!" diye çağırınca pek ziyâde sevinirdi, dedi. Bu sefer vali,  Sehl'e:

            – Bu ismin konulması hâdisesini bize haber ver, Ali niçin "Ebû Turâb" diye isimlendirildi? dedi. Sehl'de şöyle anlattı:

            – Resûlullah (sav) bir gün kızı Fâtıma'nın evine geldi. Kızının kocası Ali'yi evde bulamadı. "Amucanın oğlu nerde?" diye sordu. Fatıma: "Aramızda birşey geçti, birbirimize öfkelendik, bu yüzden o gündüz uykusunu yanımda uyumadı da çıkıp gitti." dedi. Resûlullah bir insana: "Bak, o nerede?" buyurdu. O zât (gidip) geldi. Ve: "Ya Resûlullah! O mescidde uyumaktadır" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sav) mescide,  Ali (ra)'nin yanına geldi. Baktı ki, Ali(ra) yan tarafına yatmış, ridâsı bir yanından sıyrılmış, vücudu toprağa bulanmış hâlde! Resûlullah (sav): "Ebû Turâb! Kalk, Ebû Turâb! Kalk" diye diye bedeninden toprağı silkmeye başladı.

 

            Yezid'in sarayının altında zindanda yatan ve seksen sene sonra Yezid'in Halifelerinin en sonu olan Mervan'ın sarayının altında Ebâ Müslim gelip, elinden hüccet aldığı, bütün kitaplarda Zeyne'l Âbidin'in kendisi olduğunu söylerler.

            Bu hususta Bilâl Babam şöyle buyurdu:

            – Bin Zeyne'l Âbidin'dir. Yani Zeyne'l Âbidin'in oğludur. Yezid'ler Hz. Ali (ra)'nin adını Turâbi koydular.  Hz. Ali'nin birçok ismi var, bir ismi de Ebû Turab'dır. "Toprağın babası" demektir. Bu ismi Peygamberimiz (sav), Hz. Ali'ye söylemiş. Yezidler bu ismi yanlış manada kullanıp "öldü, toprak oldu, çürüdü" derler.

            Hâlbuki, (ahmaklar) toprakta ne bitmez! Herşey topraktan değil mi? Bizim aslımızda topraktan değil mi? Onlar "toprak oldu, çürüdü, hiç bir işe yaramaz" diye söylüyorlar. Onun için adını söylemeyip adını "turabi" koyuyorlar. Toprağın zenginliğini, insan oğluna, bütün mahlûkata hizmeti, faydaları, her mahsûlü yetiştirmesi sayılmakla bitmez. Biz onun için "Ebû Turab" deriz. Yezidler bunu kötü manada "turabî" derler. Bedir, Uhud, Hendek ve Mekke fethi muharebelerinde kendilerinden Hz. Ali (ra)'nin çok adam öldürdüğü için Hz. Ali (ra)'nin evladlarını öldürürlerdi. İmâm Hüseyin (ra)'nin torunu Zeyne'l Âbidin Hz. en son Emevî padişahı olarak Mervân tarafından zindanda uzun müddet hapsedildikten sonra astırılarak şehid edildi.

            Yezid, Zeyne'l Âbidin'in oğlu ve sülâlesini, Kûfe şehrine gönderdi. Yezid'in sözü çok geçersiz bir duruma geldi. Hurma bahçelerinin dibinde eğlence yapan kumandanları, Yezid huzuruna çağırdığı zaman ancak ikinci veya üçüncü çağırtmasında getirtebiliyordu. Nerdeyse kolundan tutulup atılacak duruma geldi. Yine Yezid'in sözü iki kumandanı bir araya getiremiyordu. Yezid kendine sadık olan adamlarını toplar, bu işin düzeltilebilmesi için bir yolunun bulunmasını, aksi hâlde akıbetlerinin kötüye gideceğini söyler. Kumandanlardan biri der ki:

            – Bizim bir genç kumandanımız var, adı Haccâc'tır. Bu işi ancak onu Başkumandan yaparsan düzeltir, dedi. Yezid, Haccâc'ı Başkumandan tayin eder ve geniş selâhiyet verir. Haccac bütün kumandanları sıra dayağına çeker ve disiplini sağlar. Yezid'in istediği tam yerini alır.

 

 

 

         AŞURE GÜNÜ

 

 

            Muharrem ayının, onuncu gününe Aşure günü derler. Aşr on, Aşure onuncu gün anlamındadır. Aşure günü müminlerin bayramıdır. Bu Aşure gününün fazileti unutulmuş, söylemiyorlar. Peygamberimiz (sav) zamanında:

            – Bir yılbaşı tayin edelim, demişler. Müşâvere yapılıyor, herkes fikrini söylüyor. Bazısı:

            – Peygamberimiz (sav)'in Mekke'den Medine'ye hicreti olsun. Bir kısmı da:

            – Hz. Ebû Bekir (ra)'in Mekke'nin beyleri ile yaptığı bahsi kazandığı ve meşhur olan Rûmi (Rum Sûresinin indiği gün) yılbaşı olsun diyorlar. Hz. Ali (ra):

            – Muharrem'in onuncu (Aşure) günü olsun diyor. Peygamberimiz (sav) bu fikri daha fazla beğeniyor. Yılbaşı, Muharremin onuncu (Aşure) günü kabul ediliyor. Şimdi her üçü de hesap ediliyor. Ramazandan sonra altı gün oruç tutulur. Bu oruç bir seneye bedeldir.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3828)

            Manâ'sı: Arefe orucu geçmiş ve gelecek iki yılın günâhlarına kefâret olur. Aşure orucu ise geçmiş senenin günâhlarına kefâret olur.

 

            Hadîste geçmekte olan arefe orucu, Peygamberimiz (sav), yılbaşı olarak Aşure gününü kabul edince bu arefe Aşureden bir gün evvelki oruç iki seneye, Aşure gününün orucu bir seneye bedeldir. Ayrıyeten Ramazan ve Kurban Bayramının arefeleri (bir gün evvelki) gündür. İhya edilen mübârek günlerden ve gecelerdendir. Hadîs-i şerifte de muharrem ayında üç gün oruç Aşureden evvel, Aşure günü, Aşureden bir gün sonra dediğinden de anlaşılıyor ki bu arefe orucu Aşurenin arefesidir. Ayrıca Muharrem ayında hangi günler olursa olsun, üç gün oruç tutan kimse bir sene oruç tutmuş gibi olur. Muharrem ayından bir gün evvel, üç günde muharrem ayında oruç tutan kimse bir seneyi oruçla bitirmiş, bir seneye oruçla başlamış olur.

 

            (Hadîs-i Şerîf, 30. Bölüm, REH No: 600)

            Manâ'sı: Peygamberimiz (sav) aşure orucunu tutardı ve onu emrederdi.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3832)

            Manâ'sı: Aşure günü oruç tutun (fakat) bir gün önce, bir gün de sonra tutarak yahûdilere muhalefet edin.

 

            (Hadîs-i Şerîf)

            Yahudilere muhalefet için tek oruç tutmayın.(H. Muhammed Bilâl-i Nâdirî Hz. nin vaaz bandından alınmıştır.)

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cilt 9, Hadîs No: 1320)

            Manâ'sı: Ebû Bekir (ra) Nebî (sav)'nin şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

Zaman (mikyas olan yıl hesabı) Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki ilk heyetine dönmüştür (artık) sene on iki aydır, bunlardan dördü harâm aylardır. Üçü metevalidir ki, Zilka'de, Zilhicce, Muharrem'dir. Recep'de cumada'l-âhir ile şaban arasında olarak mudar'ın ayıdır.

 

            Muharrem ayında üç gün oruç tutmak çok sevaptır. Eşhurul Horum: Dört mübârek aydan birisi de Muharrem ayıdır.

 

            (İhyâu Ulûmi'd-dîn, Cild 1, sayfa 669)

            Manâ'sı: Ramazandan sonra en makbul ay muharrem ayıdır.(Müslim, Ebû Hüreyre’den.)

 

            (Hadîs-i Şerîf)

 

            Aşure çorbası pişirmek, yemek, evde bolluk yapmak, hem çok sevaptır, hem de rızkı bollaştırır.( H. Muhammed Bilâl-i Nâdirî Hz. nin vaaz bandından alınmıştır.)

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5567)

            Manâ'sı: Kim Aşure günü çoluk çocuğuna bol yiyecek alırsa, Allah onun bütün senesini bereketli kılar.

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 5568)

            Manâ'sı: Kim aşûre günü kendine ve çoluk çocuğuna cömert davranırsa, Allah onun senesinin diğer aylarını bol ve bereketli kılar.

 

            (Hadîs-i Şerîf)

           

            Hayvanların bile oruç tuttukları gün Aşure günüdür.( H. Muhammed Bilâl-i Nâdirî Hz. nin vaaz bandından alınmıştır.)

 

            Mevlid-i Şerifte; Hikaye-i Geyik bahsindeki geyiğin oruç tutması ve kuşlardan bazılarının oruç tutması Aşure günüdür.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3614)

            Manâ'sı: Recep mübârek bir aydır. Allah o ayda sevapları kat kat yapar. Kim Recep ayında bir gün oruç tutarsa bir sene oruç tutmuş gibi ecre (sevaba) nail olur. Kim ondan yedi gün tutarsa Cehennem kapıları ona kapanır. Kim sekiz gün tutarsa ona sekiz cennet kapısı açılır. Kim ondan on gün tutarsa Allah'tan ne isterse onu verir, kim ondan onbeş gün tutarsa gökten bir münadi şöyle seslenir: Bütün geçmiş günahların bağışlandı. Haydi amele yeniden başla. Kim daha fazla tutarsa, Allah ona göre sevabını çoğaltır. Allah gemiye, Nûh'u Recep ayında bindirdi. O Recep'i oruçla geçirdi. Beraberindekilere de oruç tutmalarını emretti. Gemi tam altı ay onları içinde taşıyarak seyretti. Son gün Aşuredir. O gün Cudi Dağına indirildiler. Nûh, beraberindekiler ve bütün vahşi hayvanlar o gün, Allah'a şükretmek için oruç tuttular. Allah Benî İsrail'e denizi Aşure günü ikiye böldü. Aşure günü Allah, Âdem'in tevbesini kabul etti. Yûnus'un şehrindeki kavmini de o gün affetti. İbrâhim de o gün doğdu.

 

*  *  *

             Yeryüzüne ilk yağmur yağması, Âdem (as)'in tevbesinin kabulü, Firavun'un suya gark olması, Nûh (as)'un tufandan kurtulması, İsâ (as)'nın göğe çekilmesi ve daha bir çok Peygamberin sıkıntıdan kurtulması Muharremin onuncu (Aşure) günüdür. Allah(cc) yanında en makbul günlerden olan Muharremin onuncu (Aşure) günü İmâm Hüseyin (ra)'in Kerbelâ'da şehid düştüğü, şehidlere serdâr olduğu gündür.

 

            (Hadîs-i Şerîf)

            Aşure günü Şeyhinin ziyâretine giden, bir saat nasihatını dinleyen, dinlediği nasihatla amel eden ve onu halka tavsiye eden yetmiş hacc sevabı alır.( H. Muhammed Bilâl-i Nâdirî Hz. nin vaaz bandından alınmıştır.)

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5057)

            Manâ'sı: Aşure günü her kim sırma taşından sürme sürünürse gözleri katiyyen ağrımaz.

 

            Hadîs-i Şerîf:

 

            Manâ'sı: Peygamber Efendimiz (sav) sağ gözüne üç, sol gözüne ise iki sürme çekerdi ve şerefli olduğu için sağdan başlardı.(Taberanî İbn-i Ömer’den.)

 

            Buna göre sürme çekmek sünnet oluyor. Aşure günü Bilâl Babam, sürme çekmemizi söylerdi. Bizde sürme çekerdik.

 

            (Hadîs-i Şerîf, 30. Bölüm REH No: 662)

            Manâ'sı: Peygamberimiz (sav) her gece sürme sürerdi, her ay kan aldırırdı, her yıl ilaç içerdi."

 

            (Hadîs-i Şerîf, 30. Bölüm, REH No: 432)

            Manâ'sı: Peygamberimiz (sav) şu beşi ne seferde ne de hazerde yanından ayırmazdı: Ayna, sürme kabı, tarak, misvak ve ustura.

 

            Aşure günü İsmit (Sırma) taşı ile sürme çekinen, gelecek sene o güne kadar göz ağrısı görmez. Aşure günü gusl eden, gelecek sene aynı güne kadar ölüm hariç hastalık görmez. Diğer mübârek günlerin fazileti söyleniyor. Her nedense bu kadar hadîsler, müjdeli sözler söylenmiyor.

 

*  *  *

  

 

         KERBELÂ'NIN İNTİKÂMI

 

 

            İmâm Hüseyin (ra)'i şehid eden kumandanların içinde bir kumandan kendilerinin yaptıklarına çok pişman olmuştu. Tevbe eder. İmâm Hüseyin (ra)'in kabrine Kerbelâ'ya gelir.

            – Ya İmâm Hüseyin! Beni affet. Ben, senin intikâmını alacağım. Senin intikâmını almadıkça, yumuşak yatakta yatmayacağım, karnım doyasıya yemek yemeyeceğim, der ve müslümanlar arasında gizli faaliyetlerle taraftar toplamaya başlar. Hz. Ali (ra)'nin ordu kumandanı İbrâhim Ejder'i bulur. O da aynı iş için faaliyete başlar. Bu kumandanın adı Muhtar El Sahafey'dir. Muhtar El Sahafey, gece yatsı namazından sonra millet dağılır, bunlar dağılmaz. Camide harb planı hazırlarlar. Muhtar'la işbirliği yapan müslümanların sayısı on iki bini bulunca harb etme kararı alırlar. Harb edileceği günü eğer bir mani (mahzur) olmazsa bir dağın başına yığdıkları çalı ve odunu yakacaklar. Kararlaştırılan günde o ateş yanarsa herkes kılıcını çekip, şehrin meydanında birleşmelerine karar aldılar. Gece herkes dağılıp eve giderken, İbrâhim Ejder'in önüne muhafızlar çıktı. Gece sokağa çıkma yasağı olduğundan, nereden geliyorsun diye soruşturma yapmak ve kendini yakalamak istediler. Kendisi kılıcı çekip yakalanmamak için harb etmeye mecbur kaldı ve muhafızların çoğunu öldürdü, azı kaçtı. İbrâhim Ejder geri döndü, Muhtar-el Sahafey'i yatağından kaldırdı. İşin sarpa sardığını, kendilerini takip edeceklerini, dağın başındaki ateşin hemen yanmasını, isyanın başlamasını söyledi. Gece ateşi yakmak için bir kaç kişi gönderdiler, ateş yandı. Kendileri de dolaşıp ağızdan söylediler. Sabaha kadar adam topladılar. On iki bin kişi kadar olan isyancıdan ancak dört bin kişi şehir meydanında toplanabildi. Gece, Yezid'in askerleri de gelmişti. Sabaha karşı harb başladı. Muhtar-el Sahafey ve İbrâhim Ejder geride sekiz bin kişi adamlarının olduğunu düşünerek, şehir içinde kendilerine yardıma gelmelerinin zor olduğunu hesapladılar. Şehrin dışında ovada harb etmeyi kararlaştırdılar. İkisi önde, Yezid'in askerlerini yarıp, dört bin kişiyi ovaya çıkardılar. Sabah olunca, Yezid'in askerlerinin bütün gücü ve müslümanların sekiz bin kişisi de ovaya geldi. O günkü harbi Muhtar-el Sahafey kazandı. Kendilerinden kat kat fazla olan Yezid ordusunu hezimete uğratıp Kûfe şehrini aldılar. Muhtar-el Sahafey ve İbrâhim Ejder ilerde daha büyük, zor ve çetin savaşların olacağını düşünerek, her taraftaki müslümanlara kendilerine yardım etmeleri için haberci, (elçi) gönderdiler. Yezid'te çok sayıda asker gönderip iki taraf tekrar harb ettiler. Gene Muhtar-el Sahafey kazandı. Yezid'e çok büyük telaş düştü, bir an evvel isyanı önlemek istedi. Muhtar-el Sahafey ve askerlerini şaşırtabilmek için dört taraftan ordular hazırlatıp, dört yönden saldırıya geçmek istedi. Bunu tam zamanında haber alan Muhtar-el Sahafey kendi askerini beşe böldü. Dördünü dört yönden gelen Yezid ordularının önüne gönderdi. Hangi ordu zayıflarsa ona yardım edebilmek için kendisi dört bin asker ile ortada bekledi. Harb oldu, yine Muhtar-el Sahafey kazandı.

            Muhtar ile Yezid arasında olan bu harbin adına Kerbela'nın İntikâmı derler. Çünkü Muhtar-el Sahafey bu harblerde çok yer almış. İmâm Hüseyin (ra)'i şehid edenlerin hemen hepsini türlü ve çeşitli işkencelerle öldürmüştü. İmâm Hüseyin (ra)'in intikâmını ziyâdesiyle almıştır.

            İmâm Hüseyin (ra)'in başını kesen Şimri'yi bir oda içerisinde kıstırmış, Şimri çok çevik bir insan olduğundan teslim alamıyordu. Muhtar-el Sahafey'in maksadı, diri, sağ olarak ele geçirmekti. Dışardan ok atmayı, kılıçla yaralamayı Muhtar kabul etmiyordu. Böyle de olmayınca yakalanması da çok zor olacaktı. Muhtar odanın içine pencereden, kapıdan yatak, yorgan gibi ev eşyalarını attırmaya, doldukça üzerinden yuvarlamaya devam etti. Odanın içi ağzına kadar yatak dolunca içeride kılıç dönmez oldu ve yaralamadan yakaladılar. Şehrin meydan yerine getirdiler. Muhtar, kim daha fazla işkence ile öldürürse ona ödül vereceğini söyledi. En son bir Arab çıktı. Şimri'nin ilk defa bütün parmaklarını kırıp, gözlerini oydu, ara ara vücudundan bıçakla kesti, yardı. Çok uzun süre de ızdırap ile öldürdü. Diğerlerini atların kuyruklarına bağlayıp, ölünceye kadar halkın ortasında yerde sürüttürüp öldürttü. Onun için kitaplarda "Kerbelâ'nın İntikâmı" diye geçer.

 

*  *  *

 

            Yezid en son bütün ümitleri kesilmiş, son imkân olarak bir ordu hazırlatıp gönderdi. Mekke Valisi Abdurrahman, adamlarını toplayıp, bir konuşma yaptı:

            – Biz, İmâm Hüseyin (ra)'e sahip çıkmadık. Muhtar'-el Sahafey ise İmâm Hüseyin (ra)'in intikâmını alıyor. Muhtar, bizi de düşmanmış gibi görüyor. Şimdi Kerbelâ'da, İmâm Hüseyin (ra)'e sahip çıkmayanları türlü işkencelerle öldürüyor. İmâm Hüseyin(ra), bize çok yalvardı. Muhtar-el Sahafey, Yezid'i bitirirse, bize başlar. Onun için Muhtar-el Sahafey'in askerini arkadan vuralım, der ve Muhtar-el Sahafey Yezid'in askeriyle harbe başlayınca Abdurrahman ordusuyla birlikte Muhtar'ın ordusunu arkadan vurur. İki ordu arasında kalan Muhtar'ın ordusu bozulur, harbi Yezid kazanır.

 

*  *  *

 

            Peygamberimiz (sav) bir gün eline bir altın alır:

            "Ey Ümmeti Ashâbım! Ben sizin ve ümmetimin üzerine en korktuğum şey budur. Zamanı gelirse dîninizi, imânınızı buna satarsınız, buyurur. Bunun sebebi de:

            – Ya İmâm Hüseyin! Bizim mallarımız ayak altında kalacak. Sen ya biât et, ya başka bir tarafa git, demeleridir. Ama onlar, Ashâb ve Tâbîîn olduklarından onların hepsini Allah (cc)'ın rahmetinde biliriz. Maksadımız dünya sevgisinin insanoğluna neler yaptırdığını ve neler yaptırabileceğini anlatmaktır. Bu hususta temkinli, dikkatli davranabilmeyi hatırlatmaktır.

            Abdurrahman, Medine'liler, Mekke'liler, İmâm Hüseyin (ra)'i çok severlerdi. Alınan ganîmet mallarından çok zengin oldukları için rahatlığa alışmışlar ve "Harb edersek bu servetimiz elimizden gider" diye kendi rahatlarını bozmak istemiyorlardı. Bunun için İmâm Hüseyin (ra)'e sahip çıkmadılar. İmâm Hüseyin (ra)'i seviyorlar, Yezid'i sevmiyorlardı. İmâm Hüseyin (ra)'in şehid düşmesine, harbten kaçtıkları için kendileri sebep oldular. Onun için İmâm Hüseyin (ra) ve taraftarları tarafından düşmanmış gibi muamele görüyorlardı.

 

 

 

         HACCÂC-I ZÂLİM (Yûsuf bin Sakafî)

 

 

            Mekke, Medine halkı, Peygamberimiz (sav)'e en bağlı ve bütün Ashâb ve tâbiîn dolu, her ne kadar İmâm Hüseyin (ra) ile beraber olup harb etmedilerse de, Yezid'in sözlerine, görüşlerine uymayacaklardı. Yezid Sonunda muhakkak bir patlak vereceklerini biliyordu. Onun için Mekke'deki ve Medine'deki müslüman toplumlarını dağıtmak istiyordu. Bu nedenle Haccâc'ı ilk defa Mekke ve Medine üzerine harbe gönderdi.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2115)

            Manâ'sı: Enes İbn-i Malik Rad. Anh'den,

            Haccâc'ı (Zâlim)'in halka yaptığı zulüm ve itisaftan  (bir ara) Enes İbn-i Malik (ra)'e şikâyet olunmuştu. Enes İbn-i Malik (ra) şikâyetçilere sabrediniz (sakın memleketin nizamını bozmayınız). Çünkü siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, bundan sonra gelecek zaman muhakkak bundan daha fenâ olacaktır ve bu fenalık (siz ölüp de) Rabb'inize kavuşuncaya kadar "asırlarca" böyle sürüp gidecektir. Bu fenâlığın devam edeceğini ben Peygamberimiz Muhammed (sav)' den işittim, demiştir.

 

            Yezid, her tarafı ıslâh, yatıştırmak ve kendine biât için dünyaca zâlimliği meşhur olan Haccâc'ı Zâlim'i Mekke emiri Abdurrahman'ın üzerine gönderdi. (Adı Haccâc, zâlimliği için Haccâc-ı Zâlim denmiştir) Abdurrahman ordusuyla, Yezid ordusu harb eder. Abdurrahman dayanamaz, Kâbe'nin içine sığınmak mecburiyetinde kalır. Kâbe'nin avlu duvarının içine askeri çeker. Haccâc mancınık kurar, Kâbe'nin avlu duvarına taş atmaya başlar, hava bulutlanır, mancınığı idare edip taş atan askerin başına yıldırım düşer. Başka bir asker taş atar, ona da yıldırım isabet eder. Nihayet hiç bir asker mancınığa çıkmaya cesaret edemezler ve Haccâc'a gelirler.

            – Allah doğrudan doğruya bizimle harb ediyor, derler. Haccac, kendi mancınığın üstüne çıkar, elini havaya kaldırır:

            – Ey Allah'ım! Senin evin olan Kâbe'ye sonsuz saygım vardır. Ben senin Kâbe'ne saygısızlığımdan taş atmıyorum. Ben, İmâm Hüseyin (ra)'e yapılan gevşek davranışlardan dolayı bunlara kızdığım için her türlü işkenceyi, kötülüğü bunlara yapacağım. Ben yaptığım ve yapacağım işlerde kendimi haklı görüyorum. Ben Kâbe'nin yıkılan duvarının yerine daha sağlam, daha iyi duvar yapacağım. Eğer ben haksızsam benim de başıma bir yıldırım düşür, bu iş bitsin, der ve taşı kendi atar. Bulutlar dağılır, Kâbe'nin avlu duvarı yıkılır. Harb, Kâbe'nin avlusunun içinde başlar. Abdurrahman annesine gelir:

            – Anne, ben kaçayım mı, teslim mi olayım, harb edip öleyim mi? Annesi:

            – Kaçarsan, tutar işkence ile öldürür. Teslim olursan yine aynısını yapar, hem de kıyâmete kadar herkes seni kötü gözle görür. Sen de askerin gibi er meydanında erkekçesine harb et öl, der ve öyle de olur. Abdurrahman'ı da öldürürler. Haccâc, iyilik dışında, Mekke halkına akla gelen her kötülüğü, işkenceyi, zulümü millete yapar. İmâm Hüseyin (ra)'in ailelerine yapıldı dedikleri kötülükler yalandır. Haccâc'ın askerlerinin, Mekke'ye ve Medine'ye girişlerinde kadınlara yaptığı kötülükler doğrudur.

 

*  *  *

 

            Haccâc denince; bir insanı ölünceye kadar döver, herkesin gözü önünde ölüsünü köpeklere yedirir, dört bin kişiyi çölde güneşe karşı, çok az su ve yemek verip, senelerce güneş altında gevredip öldürür.

            Ashâbtan  âlimlerden ricaya gelenleri bayıltana kadar döver, hayvan pisliklerinin içine gömerdi.

            – Sen müslüman değil misin? sorusuna:

            – İmâm Hüseyin (ra), size gelip, yalvardığında merhamet etmediniz. Şimdi merhametten mi bahsediyorsunuz, derdi. Medine'de de aynısını yaptı.

            – Biz bu kadar serveti bırakıp, nasıl harb edelim, dedikleri için servetlerini ellerinden aldı.

            Haccâc, Kûfe'ye gelince, Haccâc'a:

            – Burada bir çocuk var. Adı Numan'dır, çok üstün bir zekâya sahib. (Bahsedilen çocuk İmâm-ı Âzam'dır.) Haccâc:

            – Çocuğu görelim, der. İmâm-ı Âzam yedi yaşında idi. Haccâc, İmâm-ı Âzam Hazretlerine sorar:

            – Nereden geliyorsun?

            – Mektepten.

            – Dersin nedir? İmâm-ı Âzam düşünmeden Kur'ân'dan bir sûre söyler. Haccâc kitabı alır, çocuğun dersinin Abese Sûresi olduğunu görür. İmâm-ı Âzam'a:

            – Senin için dünyanın en akıllı çocuğu diyorlardı. Sense dersini bilmiyorsun. İmâm-ı Âzam cevap verir:

            – Abese Sûresi, Peygamberimiz (sav)'e tekdir hâlinde indi. Ben, sana Abese Sûresi desem, seni tekdir etmiş olacağım. Sen de belki kızgınlığa gelir, bana bir kötülük edersin diye bir müjdeci âyet söyledim. Haccâc, bir altın çıkarıp:

            – Al bu parayı, der, İmâm-ı Âzam'a verir. İmâm-ı Âzam:

            – Niçin bana bu parayı veriyorsun? Haccâc:

            – Senin zekâ üstünlüğün için hediye veriyorum. Numan:

            – Almam. Annem beni döver.

            – Haccâc verdi dersin.

            – Derim ama inanmaz, bir yerden çaldın der. Haccâc:

            – Sen de ki, Haccâc verdi de.

            – Derim ama inanmaz. Haccâc:

            – Neden inanmaz? Numan:

            – Haccâc verse kese ile verirdi, der. Haccâc yanındakilerden utandığından İmâm-ı Âzam'a kese ile altının hepsini verir.

 

*  *  *

 

            Haccâc en sonunda kendi etini ısırıp, koparıp yiyerekten ölmüştür. Bu hastalık kudurma hastalığı değildir. İmâm-ı Âzam'a sorulan soruların içinde, on yedi soruyu cevapsız bırakmıştır. Bunların bir tanesi de:

            – Haccâc nasıl adamdır? İyi dese zulmü çok, kötü dese Kur'ân'ın esre, üstün ve harekelerini o koymuştur. Kıyâmete kadar Kur'ân öğrenmek isteyenlere büyük bir kolaylık sağlamıştır. Onun için müsbet, menfi bir cevap verememiştir. Ne iyi, ne kötü dememiştir.

            Hz. Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

            "Emevî halifelerini kendi döşeğimde maymun sûretinde görüyorum. Yalnız Ömer ibn-i Abdülaziz insan sûretindedir."( H. Muhammed Bilâl-i Nâdirî Hz. nin vaaz bandından alınmıştır.)

            O zâtın zamanında Evlad-ı Resûle maaş bağlandı ve müslümanlar rahat etti. Emevî Halifelerinin içinde bir tek Ömer ibn-i Abdülaziz'in ağzından alınan hadîsler sahih olarak yazılmıştır. Şu Hadîs Ömer ibn-i Abdülaziz'dendir.

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Âhiretinize tam çalışabilirseniz dünyalığınız ona tabidir.( H. Muhammed Bilâl-i Nâdirî Hz. nin vaaz bandından alınmıştır.)

 

            Yani sen, Allah yolunda hakkıyla tam çalışabilirsen, dünya rızkın, dünyada şan, şeref sen onlardan kaçsan bile senin arkana düşer.

 

*  *  *

 

            Evliyâullahtan bir zât, rüyâ görür. Rüyâsında bir kadın burnu ve topuğu yara. Sormuş:

            – Sen kimsin, bu yaralar nedir? Kadın:

            – Ben dünyayım. Beni kovalayan dünya ehlinden kaçtım. Bazen yetişti topuğuma bastı. Bazen kaçtım kurtuldum. Topuğuma basa basa topuğumu yara etti. Bazen bana yetişemedi. Benden kaçan ibâdetçi dervişleri kandırmak için önüne çıktım. Önlerine her çıktığımda, burnuma vurdu. Ben önlerine çıktım, onlar vurdu. Burnuma vura vura yara etti. Bazısını da kandırdım, dünya malına aldanıp, ibâdeti terkettiler, demiştir.

 

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5154)

            Manâ'sı: Kim Allah'a hakkı ile tevekkül ederse, onun sıkıntısını giderir. Ummadığı yerden rızkını verir, kim de kendini dünyaya kaptırırsa Allah onu daima dünyaya muhtaç kılar.

 

            Şeyh Muhiddîn-i Arabî buyuruyor:

            "En sonunda İslâm aleminin kazanmasına, kâfirlerin kaybetmesine her ikisinin de sebebi kadınlardır. Zâhirde sebep her ne olursa olsun maneviyâtta da sebep kadınlardır. Avrupa kadınları başka erkeklerle görüşürler nesil azar, piç olur. Allah gâdab eder, en sonunda kaybederler, sebep kadınlardır. İslâm âleminde kadınlar iffet ve namuslarını korurlar, isterse kocaları kötü olsun, doğan çocuk temiz olur. Allah (cc), onlara merhamet eder, en sonunda kazanırlar, sebep kadınlardır.

 

            (Kenzü'l İrfan, Hadîs No: 776)

            Manâ'sı: Zinâ gibi fuhşiyatın zuhuru hareketi arzın (zelzelenin) vukuuna sebep olur.(Deylemî, Müsned, Hadîs No: 1010.)

 

            (Sûre-i Rûm, âyet 41)

            Meâl'i: İnsanların ellerinin kazandığı şey sebebiyle karada ve denizde fesat zuhura geldiği onlara yaptıkları şeylerin bazısını tattırsın. Belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.

 

            Denizde ve karada fesatların vuku bulması insanların elleri ile ettiklerini çekiyor.

 

*  *  *

            Emevî halifelerinden olan Selman ibn-i Abdûlmelik bir rüyâ görüyor. Rüyâsında; Resûlullah (sav) kendisini kucaklayıp, bağrına basıyor. Bunu bütün âlimlere sordu:

            – Benim hangi amelimden Resûlullah razı oldu? Âlimler cevap veremediler. Verdikleri cevaplarda Selman ibn-i Abdûlmelik'i tatmin etmedi. En son Hasan Basri Hz.ne sordu. Hasan Basri Hz.:

            – Yaptığın hayır ve iyi amelleri hiç kaçırmadan liste halinde say. Selman ibn-i Abdülmelik saydı. Ne kadar saydıysa:

            – Bunlardan olmaz, dedi.  Cami, çeşme, yol, hayır, fakirlere yardım. En son:

            – Evlad-ı Resûle maaş bağlattım. Hasan Basri:

            – Onunla da olmaz. Daha yok mu iyi düşün, deyince Selman ibn-i Abdûlmelik:

            – İmâm Hüseyin'in başı, Yezid'in müzesindeydi, onu çıkarttım, kefene sardırdım, cenâze namazını Ashâbımdan bir cemaatle kıldım. Defnettirdim,  deyince:

            – İşte bu amelinden Allah razı oldu, Resûlulah bunun için seni bağrına bastı, diye buyurmuştur.

 

*  *  *

 

            Yine Selman ibn-i Abdûlmelik, İstanbul'u zaptetmek için çembere aldı. Deniz ve kara yollarını kesti. Çok uğraştı, alamadı. Nihâyet Konstantin Kralı ile uzlaşmaya vardı. Barış şartı olarak İstanbul'dan bir öküz derisinin kapladığı kadar yer, toprak vermesini şart koştu. Konstantin kralı, bunu kabul edince senet yapıldı. Selman İbn-i Abdûlmelik, öküz derisini çok ince bir şekilde sırım dildirip, İstanbul'un bir mahallesini içine aldı. İmâm Hüseyin (ra)' in iki kızı da içinde olan seksen bin müslümanı o mahalleye yerleştirdi. Mahallenin altına bodrum (zemin), üstüne ev, daha üstüne kat kat sığdırdı. Onlar için yirmi üç bin kişi, muhafız müslüman askeri koydu ve kendisi Şam'a geldi.

 

            (Sûre-i Neml, Âyet 34)

            Meâl'i: Bir hükümdar, bir hükümdarı yıkıp yerine geçerse, onun zamanındaki aziz, iş başındaki adamları yıkar, onları zelil eder. Zindanlara attırır. Onların sevmedikleri adamları aziz eder.

 

            Bilâl Babam, bu âyeti şöyle açıkladı:

            Evvelden beri adet, Kur'ân'da bu âyette de geçen bir hükümdar bir hükümdarı yıkar, yerine geçerse iş başındaki aziz ve şerefli adamları zelil, hor eder, hapislere, zindanlara attırır, cezalandırır. Zelil olan adamlarını da aziz eder. Ömer ibn-i Abdülaziz'de padişah olunca yapacağı, müslümanları iş başına geçirmek, onları zelil edenleri zelil yapmak olacaktı. Fakat yapmadı veya yapamadı. Öyle olursa o hükümdar tutulur, asla yıkılmaz. Ama azizi aziz olarak kalırsa, zelili zelil olarak kalırsa o hükümdar yıkılmaya mahkûmdur, sonu hüsrana uğrar.

            Ömer  ibn-i Abdülaziz, Evlad-ı Resûl'e maaş bağlattı. Onu, cariyesine zehirlettiler.

            Bilâl babam:

            – Siz de herhangi bir düşman memleketini alırsanız, muhakkak sûrette, Kur'ân-ı Kerim'deki emre riâyet edin. Evvelkilerin, iş başındakilerin azizlerini zelil, yani iş başındaki devlet büyüklerinin aziz, muhterem olanları hapislere atın, sürgünlere gönderin, asın, kesin, onların sevmediklerini de (zelil olanları da) aziz edin, iş başına getirin. Çünkü onlar, iş başına getirebilmek için karşı taraftan değilde aziz olandan değil, zelil olandan kendi tarafından getirirler.

            Atasözü "Düşmanına merhamet eden akabinde kan kusar", "düşmanın karıncaysa da hor bakma", "su uyur, düşman uyumaz". Bu sözler, bu âyetin mucibince atasözü olarak söylenmiş çok yerinde ve çok da doğrudur.

            İslâmiyette en ufak ceza; hiç bir suç teşkil etmese, onun hareketleri, davranışı ters görüşte ise, onu iddia ediyorsa en ufak cezası sürgünlüktür. Çünkü Peygamberimiz (sav), Mervân ibn-i Hakem, Kur'ân-ı Kerim''in bir kelimesini bilerek ters yazınca, bu da açığa çıkınca ona, o topluma ebedi sürgünlük verdi. (Bu konu kitabımızda geçti.) Şimdi Kur'ân-ı Kerim'in aksini iddia edenlere, ikaz ile ayıkmayıp, bildiğine gidenlere yine o sürgünlük verilmez mi? Şart şu ki; o adam âlim olup, Kur'ân-ı Kerim'i biliyorum diye, bilerek yanlış, ters fetvâ verirse, bunu yaparsa cezası sürgünlüktür. Bu sürgünlüğünde süresi yoktur. Çünkü bu sürgünlüğün süresini Hz. Osman kaldırdı. Hem büyük fitnenin çıkmasına, hem de kendinin şehid edilmesine sebep oldu. Bunda Allahu Teâlâ'nın büyük hikmetleri vardır. İlerisine aklımız yetmez. Biz sadece, Kur'ân'ın zâhir görüşlerini yazıyoruz ve uyuyoruz.

            "Hz. Osman uymadıysa küçük mü?" diyeceksin, daha evvel Peygamberimiz (sav) hakkında tekdir âyetlerinin geldiğini yazmıştık. Peygamberimiz (sav)'e evvela yaptı sonra tekdir âyeti geldi. Hz. Osman âyet geldikten sonra yaptı. "Kul beşerdir, yanılır" sözü çok mühimdir. Eğer yanılmazsa müşâvereye lüzum olmaz. Müşâvereyi de bizzat Peygamberimiz (sav) yapmış ve bütün ümmete, hepimize kalan bir sünnettir. Peygamberimiz (sav) beşer olmasa niçin müşâvere yapsın o da beşerdir (yanılabilir.). O'nun için Allahu Teâlâ'dan emir ile Cebrâil (as) gelmişse o emri tatbik edilir, müşâvere yapılmaz. Kalbine ilhâm doğmuşsa, kalbine doğan ilhâmla yapılır, müşâvere yapılmaz. Rüyâ görmüşse, görülen rüya tatbik edilir. yine müşâvere yapılmaz. Bunların hiç birisi de görülmemişse en son müşâvere yapılır. İşte daha evvelki saydıklarımız olursa Allah bildiriyor, bildirmesiyle yapıyor. Müşâvereye lüzum yok. O an için beşer değildi, onların hiç birisiyle bildirmezse beşerdir, müşâvere yapılır. Haklı söz, cemâate uygun söz kimden zuhur ederse onun dediği tatbik edilir. Hendek Muharebesi de müşâvereyle olmuştur. Müşâvere de Salman-ı Farisi Hz.nin sözü kabul edilmiş. Onun sözü üzerine Medine'nin kenarına hendek kazılmıştır. Peygamberimiz (sav) böyle yapınca, biz her yapacağımız mühim işe muhakkak müşâvere yapmamız lazım. Şayet rüyâ da görse, ilhâm da olsa onları dînle, en son yine kesin kararını ver, çünkü müşâvere sünnettir, müşâvereyi terketme.

 

*  *  *

 

            Daha sonraki halîfe zamanında yine müslümanlara işkence, zulüm ve zindanlarda çoğalmaya başladı. Bunu fırsat bilen Konstantin Kralı, kumandanları ile birlikte bu seksen bin nüfusu ve yirmi üç bin müslüman askerini öldürmek için fikir birliğine vardılar. Konstantin Kralı:

            – Eğer muvaffak olamazsak veya bunların öldürülmesi uzun sürerse İstanbul'a yeniden islâm ordusu gelir. İstanbul tüm elimizden gider, dedi.

            Selman ibn-i Abdûlmelik, İstanbul'u ilerde fethedebilmek için en meşhur kumandan ve en seçme pehlivanlardan kurulu yirmi üç bin kişilik bir ordu anlaşmaya göre seksen bin kişiyi muhafaza etsin diye oraya yerleştirmişti. Konstantinin (İstanbul'un) kumandanları:

            – Gece yarısı ani baskın yapıp habersiz olaraktan vurursak, bir gecede hepsini temizleriz, diye teminat verdiler. Konstantin Kralı üç sefer tekliflerini reddetti. "Selman ibn-i Abdûlmelik, bu yirmi üç bin kişiyi alelâde asker olarak değil, en meşhur pehlivanları getirdi" dediyse de kumandanlar dinlemediler.

            – Bir gecede hepsini öldürürüz, dediler. Kral izin verdi. Bunlar, öldürmeye başladılar. Müslümanlardan bu yirmi üç bin kişi silahlandı, sabaha kadar harb etti. Konstantin'in ordusu ikiye bölünmüştü, yarısı yirmi üç bin kişi ile harb ederken, yarısı seksen bin nüfusu kırdı. İmâm Hüseyin (ra)'in iki kızı da şehidler arasındaydı. Yirmi üç bin kişiye her ne kadar hücum ettilerse öldüremediler. Konstantin askerleri gittikçe azalıyor, kral yeni takviye gönderiyordu. O zamanda Galata Mevkii denilen yerde üç gün düşman çemberinde kalan yirmi üç bin kişilik ordunun yarısı şehid düşmüştü. Yüz binden ziyâde Konstantin askeri öldürülmüştü. Kalan müslüman askerleri canlarından ümitlerini keserek fikir birliğine vardılar. Biz nasıl olsa öleceğiz, askerleri öldüreceğimize Kral'ı, ailesini ve sülalesini öldürelim diye aralarında karar aldılar ve Konstantin sarayına girdiler. Kral ve sülâlesini beşikteki çocuğa kadar hepsini ne varsa öldürdüler. Bir çok düşman askerini öldürdükten sonra hepsi de şehid düştüler.

            Konstantin (İstanbul) de kral ve sülâlesi tükenince iki Konstantin kumandanı ben kral olacağım diye birbirleriyle harb ettiler. Yüz binden ziyâde iki taraflı asker kırıldı . Sonunda iki kumandan, kral olamayınca bir kadını kraliçe yaptılar. Veysel Karânî'nin yolunda çalışan bir mürid ile Bağdat Halîfesinin yakını ve kıymetli adamlarından bir kişi, elçi olarak İstanbul'a  gelmişlerdi. Müslüman şehidleri ve kâfir ölülerinden yüzbinlerce kişinin yerde yattığını gördüler. Bağdat halîfesinin elçisi buna çok sinirlendi ve Kraliçenin huzuruna çıktı. Kraliçeye çok ağır konuştu. Kraliçe sinirlenip o elçiyi öldürttü. İkinci elçi, Kraliçenin çok sinirli olduğunu öğrenince dedi ki:

            – Ben, arkadaşımın fikrinde değilim. Bizden bir kişi öldüyse, sizden beş kişi öldü. (Çünkü müslüman askerlerinin canı yandığından, ölen müslüman kadınlar ve çocukların intikamını almak için, kendileri de kadın, çocuk demeyip, Konstantin'de önlerine gelen hiç kimseyi sağ bırakmadılar. Bu yüzden Konstantinliler bire, beş ölü verdiler.) O elçi, Konstantin Kraliçesi olan kadına:

            – Sen, bana müsâade et ve yardımcı ol. Ben, bizim ölülerimizi kendi istediğim şekilde defnedeyim, dedi, Kraliçeyi yatıştırdı. Kraliçe, ikinci elçinin emrine dört bin at arabası verdi. Bu at arabaları ile hepsini defnetti. Ayrıca, İmâm Hüseyin (ra)'nın kızlarını da defnetti (İmâm Hüseyin (ra)'in kızları, İstanbul'da Sümbül Efendi de yatıyorlar. Kabirleri oradadır. Diğer seksen bin kişi Kasım Paşa Mahallesinde, Ok Meydanında, evvelce mağara olan yere konmuştu. Mağaralar dolduktan sonra geniş, büyük hendekler kazılıp, oraya defnedilmişlerdir. Onun için İstanbul halkı her sene bir Terâvih namazını Ok meydanında kılıp oradaki şehidlerin rûhuna bağışlarlar ve dua ederler).

            İslâm elçisi biraz önce bahsetmiş olduğumuz yerlere defnettirdi ve haritasını çizdi. İlerde İstanbul bize geçerse bunların yerleri ve mezarları belli olsun diye harita üzerinde işaretledi.

            Bilâhire Emevî Saltanatı bittikten sonra Abbasi Devleti kurulunca, Abbasi Hükümdarı, Seyyid Battal Gazi'yi ve Halifenin kardeşi olan Müslim'i Emir (Başkumandan) tayin edip, deniz yoluyla İstanbul'a gönderdi. Ölen şehitlerin intikâmını ziyâdesiyle aldı.

 

  

         EBÂ MÜSLİM'İN EMEVÎ SALTANATINA SON VERMESİ

 

 

            Ebâ Müslim, Emevî saltanatını yıkıp, Abbasi devletini kurunca halîfeye isyan eden müslümanları öldürmesi, Merve camisinde Cuma namazında caminin içindeki müslümanları öldürmesi, olaylarını göz önüne alıp, Eba Müslim iyi adam değildi, zâlimdi diyenlere:

            Ebâ Müslim tek başına meydana çıktı. Üç bini Sahla'nın ordusu, üç bini Merve'nin en zengini olan Osman ile Süleyman kardeşlerin servetini sarfedip İslâm aleminden gizlice getirerek Merve' ye yerleştirdiği ordu. Ebâ Müslim'in, Nasrı Zeyyad'ın ve Merva'nın zulmünden, hapisten ve idam sehpasından kurtardığı, üç bin kişilik ordu. Bunlar hemen çabuk değil çok zamanda, çok zorluklarla olan ve bu uğurda yüzlerce, binlerce şehit verilerek hazırlanmış dokuz bin kişilik bir ordu idi. Nasrı Zeyyad'la harbe başlayınca Nasrı Zeyyad'a her yerden yardım geliyordu. Bu dokuz bin kişilik ordunun hepsi kırıldı. Yalnız dörtyüz kişi bir dağ başına sığınmak zorunda kaldı. Dağ yolu üzerinde bir tek harb eden Eba Müslim'di. O da çok yorulmuştu. Artık Ebâ Müslim ve o dört yüz müslümanın da bütün imkânları kesilmişti. O zamanda İran'ın bir  parçası olan ayrı Şahlık yapan ufak bir müslüman devletinin reisi olan Harzem Şah'ı Muhammed Şah, kırk atlıyla ava çıkmıştı. Bu manzarayı gözüyle gördü. Müslümanlardan esir alınan ve dilleri kesilen, birbirleriyle zincire vurulan, dört yüz müslüman esirin çoğu ölmüştü. Bir kısmı da ölenleri sürüklüyordu. Bu hâli gören Harzem Şah'ı sordu:

            – Bu ne hâldir? Bunlar ağızlarını, dillerini gösterip, "dilimiz kesik konuşamıyoruz", diye işaret yaptılar. Bunların hepsini zincirden kurtardılar.

            Kalem getirdiler, bunlar durumu olduğu gibi yazıyla Krala bildirdiler. Ebâ Müslim ve arkadaşlarının çok zor durumda olduğunu, onlara yardım edilmesini yazdılar. Harzem Şah'ı:

            – Bizim Allah'ımız bir! Peygamberimiz bir! Kitabımız bir! Dinimiz birdir. Birazımız av yapalım, birazımız ölelim bu olma