MEZHEBLER
Peygamberimiz (sav) buyurdu:
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 3992)
Manâ'sı: Avf bin Mâlik (ra)'den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
– Yahûdiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. (Bunlardan) biri cennette ve yetmişi ateştedir. Hristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldı. (Onlardan da) yetmiş bir fırka ateşte ve biri cennettedir. Muhammed'in canı (kudret) elinde bulunan (Allah)a yemin ederim ki, benim ümmetim muhakkak yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennette ve yetmiş iki fırka ateştedir.
– Yâ Resûlullah! Cennette olan fırka kimlerdir? diye soruldu. O:
– (Sahâbilerin yolunda olan) cemâat, diye cevap verdi.
Bu Hadîs-i Şerîf'te yahûdi olup, zamanla Mûsâ (as)'na imân edenleri kast ediyor. Hıristiyanlara gelince Rum Sûresinde Hz. Ebû Bekir ile kâfir beyleri bahse girmişti. Onun için sizin kardeşleriniz bizim kardeşlerimiz diyorlardı. Yani Mecûsiler, Mekke müşriklerinin kardeşleri, Rumlarda müslümanların kardeşleridir. Sûre-i Rum'daki Âyet rumları müslümanlara kardeş olarak kabul ettiğini Hz. Ebû Bekir'in sözünü tasdik ediyor. Kur'ân-ı Kerim'in bazı Âyetlerinde ehl-i kitaptan bazıları Allah'ın ismini zikreder diyerek rumları kastediyor. Yahûdilerden bir tek cennete girebilmesi için ya gizli din taşımış olması lazım. (Gizli müslüman olur). Ya da Ehl-i sünnetin Allahu Teâlâ'ya, peygamberlere inandığı gibi inanması lazım. Onun dışında hepsi cehennemliktir.
* * *
Emevîler zamanında, Peygamberimiz (sav)'in dediği olmuştu. Mezheb sayısı yetmiş üçe çıkmıştı. Emevîlerin son padişahı Mervan zamanında, Ebâ Müslim meydana çıktı. Evvel Allah'ın yardımı ile Emevî saltanatını yıkıp, yerine Peygamberimiz (sav)'nin amcası Hz. Abbas'ın soyundan birini padişah yaptı. Bunun için onlara Abbâsi hükümdarları denir. Abbâsi devleti kurulunca, yetmiş üç mezhebin kitaplarının hepsini toplatıp, 500 din ulemasına heyet olarak her bir mezhep kitabını ayrı ayrı, tek tek, âyetle, hadîsle incelettirdi. yetmiş ikisinin âyet ve hadîse yanlış, ters düşen tarafları, kavilleri, sözleri çıktığından iptal edildi. Bir tanesi tam âyeti, hadîsi Peygamberimiz (sav)'in sünnetlerini takip ettiği için ve sünnetten ayrılmadığı için ona "Ehli Sünnet ve'l-cemaat" mezhebi (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1126.) dendi. Yer yüzündeki bütün müslümanların aynı görüşte, aynı itikadda, aynı mezhebe bağlı olması lazım. Aksi takdirde Peygamberimiz (sav)'in dediği gibi Cehennemden kendisini kurtaramaz. Çünkü itikad noksanlığı, yanlışlığı, insanın imânsız gitmesine sebeb olur. Bu mezheb:
Ağacın kökü bir olup, itikadda dallarının dörde ayrıldığı gibi bunun da kökü itikadda bir Ehli Sünnet Ve'l-Cemaat mezhebidir. Amel de bu mezheb dörde ayrılır. Şafiî, Mâlikî, Hanbelî, Hanefî. Bunun hepsine birden dört mezheb denir. Bir mezhebte denir. İtikâd diyeceksen bir mezheb, bu da Ehli Sünnet ve'l-cemaat mezhebidir. Amel çalışmak diyeceksen dört mezhepten birinden olmak lâzımdır.
Kitabımızın başında bahsettiğimiz Ebû Mûse'l Eş'âri, onun soyundan olan yine Eş'âri ismini taşıyan Ehl-i Sünnet mezhebinin ikinci İmâm-ı Eş'âridir. Birinci İmâmı: İmâm-ı Muhammed Mâtûridi'dir.
Şimdi bu bâtıl mezheblerin en hazin tarafı dört mezhebin dışındakilere beşinci mezheb (mezheb harici) denir ki bu beşinci mezheb'in kitaplarını, sözlerini, itikâdlarını çok iyiymiş, çok doğruymuş gibi yazıp kitap halinde, lisanen milleti islâma söylüyorlar. İlerisini bilmeyenler çok doğru zannediyor. Hem müslümanlar arasında bölünmeye, görüş ayrılığına sebep oluyor, hem de dini bakımdan itikâd bozukluklarına sebep oluyor.
(Sûre-i Enbiyâ, Âyet 93)
Meâl'i: (İnsanlar) kendi aralarında (din ve hükümet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.
"Mezheblere ne lüzum var? Dar-ül harptir, Cum'a namazı kılınmaz. Mevlid okumak bid'âttir. Kur'ân 20. asra göre, aklın kabul edeceği bir şekilde yeniden tefsir olunmalı, ibâdet devri geçti, imân kurtarma devri başladı". Bu sözler batıl mezheblerin görüşleri ve sözüdür. Söyleyen belki kendi de bilmez. Ama söz bâtıl, fikir yanlıştır. Eskiden Müfessiri İzâm Efendilerimizin yaptığı tefsirleri, Kur'ân da bazılarını göremiyoruz diye itiraz etmeleri, bunlar hep itikâd bozukluklarına sebep oluyor. Bunlar bâtıl mezheb görüşleridir. Bunun gibi bir çok şeyler vardır.
Peygamberimiz (sav) buyuruyor:
– Âhir zamanda bazı âlimler gelir, evvelkilerini beğenmezler. Kendileri yeniden fetvâ vermeye kalkışırlar. Onlar, benim üzerinde olmadığım, sevmediğim, beğenmediğim, benimsemediğim bir çok sünnetlerle size gelirler. Onlar bid'ât ehlidir. O bid'ât ehline uyanlar, onlar da bid'ât ehlidirler.
(Hadîs-i Şerîf REH No: 995)
Manâ'sı: Bid'ât ehli cehennem ehlinin köpekleridir.
(Hadîs-i Şerif, REH No: 6255)
Manâ'sı: İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, avam halk Kur'ân okuyacak, ibâdete kendini verecek, (fakat) bid'ât ehlinin işleri ile meşgul olacaklar; hissetmedikleri yerden şirke sapacaklar, söz ve ilimleri vasıtasıyla rızık elde edecekler, dîn(i) alet ederek dünyalık edinecekler. İşte bir gözü kör deccalın uyduları bunlardır.
Avâm; tarîkata girmeyen şerîatta olup, şerîatı tam yapamayan; sevapla, günahı birbirine karıştırana denir. Onlar, Kur'ân okuyacak, ibâdete kendini verecek görünüşte çok sofu müslüman görünecek; fakat bid'ât ehlinin işleri ile meşgul olacaklar. Yani sünneti Resûlullah'tan uzak, sünnetin zıddı olan bid'âtleri yapacak, bilmedikleri anlayamadıkları yerlerden şirke sapıp küfre varacaklar. Söz ve ilimleri vasıtasıyla rızıklar elde edecekler. İlmi, dünya kazancına alet edecekler, Allah rızası için değil; dünya menfâati, halktan birşeyler toplamak için şunu bunu bahane ederler. Kur'ân okurlar, âlim oldukları halde dünya kazancı gelsin diye zenginlerin kapılarında yüz suyu döker, onlardan dünyalık umarlar. Hem de yeri gelirse Kur'ân okur, Hadîs söylerler. Maksadı ilim öğretmek değil, dünyalık koparabilmektir. "işte esas deccalın bir gözü kördür" Hadîs-i Şerîf'te buyuruyor. Bunlarda deccalın yardımcıları, uyduları, gayri deccallardır. Deccal ama deccallığı tam kesinleşmemiş olanlardır. Allahu Teâlâ'nın sevmedikleridir.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 6093)
Manâ'sı: Allah bid'ât sahibinin ne namazını, ne orucunu, ne zekâtını, ne Haccını, ne umresini, ne cihadını ve ne de küçük, büyük herhangi bir amelini katiyyen kabul etmez. Hamurdan kıl çeker gibi islâmdan çıkar.
(Hadîs-i Şerîf)
Manâ'sı: Kur'ân'ın zâhiri var, bâtını var. Hatta yedi bâtına kadar bâtını var. (H. Muhammed Bilâl-i Nadirî Hz.lerinin vaaz bandından alınmıştır.)
Yani evvelki Müfessiri İzâm Efendilerimiz (Kur'ân tefsir edenler) ne demişlerse haklıdırlar, doğrudurlar. Kur'ân manâları genişletilmezse olmaz. Kur'ân yirmi sekiz peygamberin hayatını, farzı, vacibi bir çok şeyleri içine alır. Onun için özettir. Nûh (as) dokuz yüz doksan senelik ömrü ve diğer peygamberlerin ömrü ve başından geçenler tam yazılsa Kur'ân-ı Kerim'in kalabalığının yüz misli kitap olur. Bir tefsirin herhangi bir yeri Âyete, hadîse ters düşerse o kabul edilmez. Allah, o büyük Müfessiri İzâm Efendilerimizden ve ehli sünnet itikadında olan mezheb imâmlarından razı olsun. Bizler için hiç unutulmamış ve misli görülmemiş büyük eserler bırakmışlardır.
(Hadîs-i Şerîf)
Manâ'sı: Korktuklarımın içinde en korkuncunu size haber vereyim mi? dedi.
– Ver Ya Resûlullah, dediler.
– Âhir zamanda münâfıklar ilmi amel etmek için değil, sevabı için değil, sadece ümmetimin sâlihleri ile uğraşıp onları yanıltmak için ilim öğrenirler. (H. Muhammed Bilâl-i Nadirî Hz.lerinin vaaz bandından alınmıştır.)
Diye buyurmuştur. Buna benzer bir çok hadîs-i şerîfler vardır.
Ashâb soruyorlar:
– Biz, o zamanda olsak ne yapalım? Peygamberimiz (sav):
– Allah ve Resûluna sarılın! Sordular:
– Allah ve Resûlunu nerede bulalım? Peygamberimiz (sav):
– Allah'a sarılın dediğim, Kur'ân'dır! Resûluna sarılın dediğim, sünnet ve hadislerimdir! Yani bir âlimin sözü; Kur'ân'a uyarsa, hareketi fiili, yaşantısı Kur'ân'a, sünnetlerime uyarsa, Hadîslerime uyarsa, onların gösterdiği gibi amel ederse, sözü, fiili, hareketleri tam uyarsa, kabul edin. Sözü, fiili, hareketleri, yaşantısı Kur'ân'a, hadîse ters düşen tarafı varsa kabul etmeyin.
Sırası ile Kaderiye, Cebriye, Mu'tezile, Vehhâbî, Şiî ve Hulûliye gibi yetmiş ikiye kadar varır. Allah, Ümmeti Muhammedi ve bizleri yanlış itikadlardan esirgesin. Onları da ayıktırsın, ikaz etsin düzeltsin. (Amîn).
Bâtıl mezheblerin her birisinin Kur'ân'a ters düşen yanlış görüşleri olduğundan bâtıl oluyor. Dört mezhebin Şafiî, Mâlikî, Hanbelî ve Hanefîlerin amelde abdest, namaz, oruç gibi ayrı olup, görüşleri Kur'ân'a ters değildir. Hepsi Kur'ân'dan alınmadır. Bâtıl görüş, itikâd meselesinde Kur'ân-ı Kerim'in söylediğinin aksini iddia etmektir. Bunlar bâtıldır. Meselâ:
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 5670)
Manâ'sı: Ümmetimin helâkı şu üçtedir. Asabiyet, Kaderiye, bir de kitap ve sünnete dayanmayan (boş) rivâyet.
Demek ki; kitaba sünnete dayanmayan şu şöyle dedi; bu böyle dedi, şöyleymiş, böyleymiş bunları söyleyen, dinleyen, inanan onların tarafı olanlar hepsi helâke gidiyor ve helâkın en büyüğü ise cehennemliktir. Onun için âyete, Hadîse dayanmayan onlarla tasdik edilmeyen sözleri kabul etmeyin. Sözün doğruluğu, büyüklüğü Âyet ve Hadîs ölçüsü ile meydana çıkar.
Müslümanda asabiyet, sinirlenme olmaz. Sinirlense hemen tevbe estağfirullah el azim çeksin. Euzubillahimineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmanirrahîm. Ve Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyül azim (Hadîs-i Şerîf, REH No: 914.) desin. Seher vaktinde; Tevbe-i istiğfarı çok getirsin.
Ben bir zaman kamillere danıştım.
Ne istersin söyle biraz dediler.
Dedim bana kolay bir yol gösterin,
Zikre çalış durma kış, yaz dediler.
Dedim efendiler incitmen beni,
Devasız dert ile inletmen beni,
Dedim yeter artık ağlatman beni,
Güle güle dost bulunmaz dediler.
Dedim acep bana kimler yâr olur,
Dedi çalış sana aşk üstâd olur,
Dedim alem güler, oynar şâd olur,
Hakk'ı seven burda gülmez dediler.
Dedim ben gafilim bende selâhiyet yok,
Dedi gaflet gibi bir kabahat yok,
Dedim bende çalışmaya takat yok,
Çalışmayan murad almaz dediler.
Dedim ben bir cahil avareyim,
Çok günahkâr hem bir yüzü karayım,
Utanmadan Hakk'a nasıl varayım,
İstiğfâr et günah kalmaz dediler.
Dedim kime şikayet edem hâlimi,
Dediler ki çekeceksin âlemi,
Manada verdiler defter kâlemi,
Seyyid Seyfi bir divan yaz dediler.
Seyyid NİZAMOĞLU
Seyyid Nizamoğlu'nun "istiğfâr et, günâh kalmaz dediler" dediği gibi istiğfar günâh bırakmaz. Kalbi yıkar, temizler. Günâhın telâfisi seherlerde çok istiğfar edip, kalbin temizlenmesidir. Kur' ân-ı Kerim'deki:
– Tezkiyeyi nefis, tasfiyeyi kalp budur. Nefsini terbiye, kalbini temizleme, kötülükleri çıkarma, safileştirme demektir. Bu da zikrullaha çok devamla olur.
Sinirlenme, öfkelenme; bir tek Hz. Ömer (ra)'in öfkelenmesi (kendi nefsi için değil) Allah için, dîn için, islâmiyet için olursa ona "Asabiyeti dîniyye" denir, o iyidir. Hz. Ömer (ra)'in, Tüleyha'yı Tura'sıyla dövmesi, Hz. Halid (ra)'in Hz. Ömer (ra)'in görüşüne göre islâmiyeti ihmal edip bazı şeyler yapması, hamam otu sürmesi, izinsiz hacc'a gitmesi, bir kafir şairine bin dirhem altın hediye etmesi, Ashâb'tan hiç kimseyi sinirlendirmiyor, Ebu Zer-il Gıffârî'nin sinirlendiği gibi. Hz. Ömer (ra)'i son derece sinirlendiriyor. O sinirlenme iyidir. Meşrebine göre Hz. Ebû Bekir (ra)'in sinirlenmeyip hoş karşılandığı gibi olmak, o da iyidir.
Müslüman sinirlenmez demiştik. İmâm-ı Azâm'ı iddiayla bir gece sabaha kadar, evine taşınıp sinirlendiremediler. Evliyâ olan kasabın sinirlenmesi için, bir gövde eti kendisine birer batman, birer batman kestirip, çektirip, paket yaptırıp, sonradan da almayacağız deyip sinirlendiremediklerini yazmıştık.
Dört halife devrinde de bu ayrı görüşler vardı.
Allah bir, ben müslümanım deyip, Allah'a tam inanmayan, inanılacak şeylere eksik inananın suçu, Allah yanında affolmaz.
Bunlar yetmiş iki tane bâtıl mezhebtir. Bu mezheblerin bâtıl inançları:
Her şeyi kadere, takdire, alın yazısına bağlar, daha doğrusu suçu Allah'a bulur. Allah alnıma cennetlik, cehennemlik ne yazdıysa ibâdet, taat onu değiştirmez inancındadırlar. Kur'ân-ı Kerim' in bir çok âyetlerine ters gelen bu itikadları yüzünden cehennemlik olurlar.
(Sûre-i Â'li İmran 182, Nisa 79, 124, 147, En'âm 17, 18, Yûnus 52, 106; İbrâhim 51; Kehf 57; Hac 10, 11; Rum 9, 12, 41, 44; Zümer 7, 41; Mü'min 17, Fussilet 46; Şûrâ 30, Zuhruf 36; Casiye 22; Kaf 29 gibi âyetlerde belirtilmektedir.
Belki bu adam ibadetçidir, hocadır, müftüdür. Ne olursa olsun bu görüş Kur'ân'a terstir.
Kaderiye: Hayır, şer, takdir olunmamıştır, diyenler. Allah her şeyi takdir etmiş, iradeyi cüz'iye dümenini, direksiyonunu eline vermiş daktilo makinesini önüne koymuş, o makinenin harflerine tuşlarına basma senin elinde. O makine senin idamlığını da yazar, beraatını da. Ama tuşuna harfine sen basarsın aynı onun gibidir. Evvelki yazgı var, ona itiraz etmiyoruz ama iradeyi cüz'iyeyyi inkar etmemek lazım. Buna dair Âyetler çoktur. Daktilonun hangi tuşlarına basarsan aynı onun gibi yazar. "Allah'a iftira etmeyin" âyeti (Sûre-i Yûnus, Âyet 69.) alnıma yazmış o da bozulmaz dersen, o Allah'a iftiradır. Yazar da, bozar da, çizer de, idam eder, icad eder, her şeye kadirdir.
"Allah her şeye kadirdir" (Sûre-i Â’li İmran, Âyet 189.), "Allah her işinde baliğdir" (Sûre-i Talâk, Âyet 3.), Serbesttir. İstediğini yapabilir. Allah'ın yanında levh-i mahfuz, mektepteki yaz boz tahtası gibidir. Hiç bir kimse değiştiremez. O değiştirme, Allah'a göre kolaydır. İbrâhim Hakkı Hz. nin marifetname kitabından:
Allahu Teâlâ: Yirmi dört saat içinde levh-i mahfuza üç yüz altmış sefer nazar eder. Her nazar edişinde birçok değişiklikler yapar. Cennetliği cehennemliğe, cehennemlikse cennetliğe değiştirir, takdir olmayanı takdir eder. Takdir olanı takdirlikten çıkarır. Bu vaazı Bilâl Babam bizzat defalarca yapmıştır. Bilal Babam buyurdu:
– Hakk'a vasıl olanlara, Allahu Teâlâ her birisine bir çeşit, bir sıfatıyla tecellî eder. O da meşrebine göre olur. Bunlardan bir çeşidi de Levh-i Mahfûzda cennetliği cehennemlik, cehennemliği cennetlik, takdir olanı bozup, takdir olmayanı yapar. O makama varana "hayret makamı" derler. Allahu Teâlâ'nın tecellîsini, her birisi bir şekilde görür, o mevzuda hayrete düşer. Dünya yüzündeki mahlukların yaradılış sırlarını, gayelerini, neye yararlılığını, hem zâhir sebebini, hem de manen niçin, nasıl olduğunu Allahu Teâlâ kendilerine gösterir. Herbirine bunun gibi çeşit çeşit bölümlerle, ayrı ayrı veya bir kaçını gösterir. O, o konuda hayrete düşer.
Bu adımı kimdir atan,
Ağzımdaki lezzet neden,
Bu çiğneyip kimdir yutan,
Hayretteyim hayretteyim.
Gözümdeki nedir basar,
Kulağım işitir haber,
Ayak yürür bu el tutar,
Hayretteyim hayretteyim.
Gönlümde kimdir inleyen,
Kulakta kimdir dinleyen,
Kimdir bu idrâk eyleyen,
Hayretteyim hayretteyim.
Seyyid NİZAMOĞLU
İşte Allahu Teâlâ bunların esas yaradılış, yapılış gayesini, şeklini, onunla tecelli etmesini anlamakla, anlatmakla, saymakla bitmez. Başka âlemlerin sırlarını seyreder, hayrete düşer.
Tarîkatta beş âlemin, beşincisine Âlem-i hayret (Âlem-i Gayb) demişler. Kimsenin bilemediği o makama ancak varınca bilinir. Yûnus (as)'ın kavmi duayla hepsi cehennemlikken bir anda duaları kabul olup, hepsi cennetlik oldu. Bunu Kur'ân'da okuyor, görüyor, inanıyoruz. Bunun tecellîsi zuhûr etmeyince ilerisini bilemiyor, hayrete de düşmüyoruz.
Allahu Teâlâ kendi büyüklüğünü, neler yaptığını, yapacağını, insanların günâhlarından dolayı Allah'ın yardımından, umudunu kesmeyip, sımsıkı sarılması bize ibrettir. Ashâb-ı Kehf'te aynı. Kâfirdi, ben Allah'ım diyen kâfirin yanında vezirdi (bakandı). Allah'lık iddia edip, dünyaya hükmeden Takyanus'un yanında, bakanlığı bırakıp tevbe edip, kaçıp bir mağarada yatıyor. O arada hiç ibâdeti yok. İşte Allahu Teâlâ'nın affı, mağfiretinin büyüklüğü, cehennemliği cennetlik etti. Hem de cennetin en üst makamına geçirdi. Kendilerini bekleyen köpeği de cennetlik oldu.
Ayrıca onların ve köpeğinin hakkında; Kur'ân'da sûre indi. İşte Allahu Teâlâ ben böyle tebdil ederim, (değiştiririm). Buna itiraz etmeyin. Benim kullarımı ayıktırıp, kabul etmeleri, aksini idia etmemeleri için, Kur'ân'da böyle âyetler indirip gösterdim. Daha bundan apaçık delil olur mu?
Peygamberimiz (sav)'in elinden tutan, biât eden binlerce kişi kâfirdi. Ümmet oldu. Ashâb oldu, cennetlik oldular. Yine Murtad'lar zamanında onlar eski dinlerine döndüler. Murtad oldular, kâfir oldular, cehennemlik oldular. Bunlardan bizim ibret almamız lazım. Bunların aksini iddia eden, bu âyetlere, bu hadîslere, âyet ve hadîsle delil getirmeden itiraz etmek Allahu Teâlâ'ya, onun emirlerine karşı gelmek olur. İslâmiyetten, dinden çıkar.
(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 4, Hadîs No: 666)
Manâ'sı: Ali (ra) şöyle demiştir. Biz bir kerre Bâki-i Garkâd (Kabristanda) bir cenâzede bulunduk. Nebi (sav) yanımıza gelip oturdu. Biz de etrafına oturduk. Resûlu Ekrem'in elinde bir âsa vardı. O hazret başını eğdi. Âsası ile yere vurmağa başladı. Sonra buyurdu ki:
– Sizden hiç bir kimse nüfusu mahlukadan hiç bir nefis yoktur ki, onun Allahu Teâlâ tarafından cennetteki ve cehennemdeki yeri takdir ve tayin edilmemiş olsun. Onun şâkî ve said olduğu tesbit edilmemiş bulunsun. Bunun üzerine Ashâbı Kiramdan birisi dedi ki:
– Öyle ise Ya Resûlullah ameli ve ibâdeti bırakıp, Cenâb-ı Hakk'ın takdirine itimat edemez miyiz? Bizden sâadet ehli (olması mukadder) olan her kişiyi kazayı ilahi, ehli sâadetin hayır ameline sevkeder. Kişi cennete nail olur. Yani bizden ehli şekâvetten (olması mukadder) olan her kişiyi de kazayı ilahî ehli şekâvetin (şer) ameline sevkeder (bu da cehenneme girer). Resûlu Ekrem buyurdu:
– Sâadet ehline, sâadet sahiplerinin (hayır) ameli (sevdirilerek) ifası kolaylaştırılır, buyurdu. Sonra Resûlullah (sav) şu mealdeki âyeti kerimeyi okudu. (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 78.)
(Sûre-i Leyl, Âyet 5)
Meâl'i: O kimse ki Allah'a Hakk'ını verir, Allah'tan korkar, güzel kelimeyi (Lâ ilâhe illâllah) kelimeyi tevhidini tasdik eder, muhakkak biz o kimseye hayra karşı yüsrü mucib bir haslet müyesser kılarız. O kimse ki Hakk'a, Hakk'ullaha buhl edip inâyeti ilâhiyeden istiğna ve güzel kelimeyi tekzib eder. Ona da hayra karşı usri şiddeti mucib bir haslet müyesser kılarız.
Allah'ın İlm-i Ezeliyesinde cennetlik, cehennemlik, sait, şaki, şöyleydi, böyleydi, var mı, yok mu? diye sormak hatalıdır. Bu Allah'ın zât'ına aitir. Levh-i Mahfûz'dan evvelisine İlm-i Ezelîyye denir. Ona karışmak, sormak, söylemek, karşıdan cevap istemek, Allah'ın zât'ına karışmak olur. Soran da, cevap veren de kâfir olur. Allah'ın yaşı kaç? Boyu kaç, erkek mi, dişi mi? gibi şeyleri sormakla, ilm-i Ezelîyye'yi sormak arasında bir fark yoktur. Levh-i Mahfûz evliyâlara görünür. İlm-i Ezelîyye görünmez.
Peygamberimiz (sav):
– Ey ümmeti Ashâb'ım sizi üç şeyden men ederim:
1. İlm-i Ezelîyye'den bahsetmek de, sorma da, cevap verme de insanı kafir eder. Ona karışmayın.
2. Yıldızlar ilminden bahsetmeyin. Her ne söyleseniz eksik söylersiniz. Hataya varırsınız.
3. Ashâb'ım arasındaki olacak ihtilafa karışmayın. Onda da Allah'ın büyük hikmetleri vardır. Ne söylerseniz hataya varırsınız. İmâm-ı Âzam kendisine on binlerce sorulan sorunun on yedisine cevap vermemiştir. Çünkü iyi dese hataya varır, kötü dese hataya varır, Allah'ın bileceğidir. Sen hiç bir zaman için İmâm-ı Âzam' dan büyük olamazsın. Dikkat edilirse Peygamberimiz (sav):
– Sizden hiç bir kimse yoktur ki, ilm-i ezelîyye de onun için hayır, şer takdir olunmasın. Ashâb:
– O zaman ibâdete ne lüzûm var diye, Peygamberimiz (sav)'e sorunca: (İyi dikkat etmek lazım) Peygamberimiz (sav) cevap vermiyor. İbâdetle, taatle cennete girileceğine, yanlış inançla, itikatla cehenneme girileceğine dair âyeti okuyor. Peygamberimiz (sav) o mevzuda cevap vermeye çekiniyor. Bu sofu görülen adam da doğrudan doğruya çatır çatır ilm-i ezelîyye'de Allahu Teâlâ cennetliği cehennemliği biliyor mu, bilmiyor mu? diye soruyor.
Murcie, imân sözden ibarettir, amelden değildir. (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3824.) İster amel edilsin, ister edilmesin. Halbuki imânsız amel, amelsiz imân kabul değildir. Sen cehennemde yanacağını, azap çekeceğini bilirsen, onu yapar mısın? Yapmadığın, pasif davrandığın inanmadığından değil mi? Sana mahkemeden o adamı öldürdün diye, bir iftira atılsa, seni de mahkemeye çağırırlarsa, korkundan yatamazsın, şahit ararsın, şahit tutarsın, cezalanmamaya çalışırsın. Sana da Allahu Teâlâ; Kur'ân-ı Kerim'de bir çok yerlerde amel yapmayanları cehennemde yakacağını va'd ediyor. Bu dünyada seni adam öldürdü diye mahkemeye verirlerse telaşlanır, şahit arar, bulursun. Allahu Teâlâ söyleyince niçin çalışmıyorsun? Çalışmayan, inanmış sayılır mı? Az çok muhakkak çalışması lazım. Mesela; Ashâb-ı Kehf inandı, hiç çalışmadı, gitti bir mağaraya yattı, cennetlik oldu. Ama onlar hiç kimsenin yapamadığı evini, malını, mülkünü, çoluk çocuğunu, makamını, her şeyini bırakıp ölümü tercih edip bir mağaraya gidip yatması da birer çalışmadır, ameldir. Hem de Aliyyul Alâ'sıdır. Âsiye Validemiz, Firavun'un sarayında hiç ibâdet yapamadı. Ama Kur'an-ı Kerim'de:
– Firavun'un ve yanındakilerin, şerrinden sana sığınırım (Sûre-i Tahrim, Âyet 11.) demesi Mûsâ (as)'a sahib çıkıp onu koruması, bunların hepsi ameldir. "Benim imânım var" deyipte onu tasdik edecek hiç bir hareketi yoksa o imân makbul değildir. Bu saydığımız gibi çeşitleri nasıl olursa olsun inancından dolayı dayanamayıp yapması amel sayılır. Hem de Mûsâ (as) nehirden çıkartılıp, Firavun'un sarayına alınınca Âsiye Validemiz Mûsâ (as)'ın üstüne atılıp:
– Ben ölürüm, bu çocuğu vermem, hem de sizin aradığınız çocuk bu değil! Deneyin, ondan sonra öldürün! demesi, çalışmanın Aliyyul Alâ'sıdır. İmân yetmiş fırkaya ayrılır. En büyüğü:
"Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammedin abduhu ve Rasûluhu. Lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullah demesi. En küçüğü cami yolunun üstünde müslümanların, camiye gitmesine engel olan taşları atmaktır. Bu amel değil mi? Açıkta rüzgârda yanan bir mum hemen söner. O mumun muhafazası için, onu bir (fanus) fener içerisine koyarlar. (Fanus) fener mumu muhafaza eder. İmân mumdur, amel muhafazasıdır. Tıpkı mum, fener gibi. Hem imân, hem de amelin Aliyyul Alâsıdır. Allahu Teâlâ ilmi ezeliyyeyi:
"Bilmiyor" derse Allah'a acizlik isnad edilmiş olur, "biliyordu" derse; Kur'ân-ı Kerim'e terstir, her ikisi de birçok âyette ibâdetle, inançla cennete girileceğini vadediyor. Cennetliği cehennemlik, cehennemliği cennetlik yaptığına dair âyetler vardır. Bilmiyordu demek, Kur'ân'a terstir. O da küfürdür. Peygamberimiz(sav) bu soru karşısında Kur'an-ı Kerim'deki, o âyeti gösterince; Ona ben karışmıyorum. Ben Kur'ân'daki âyeti gösteriyorum. Bu mahsurludur, sizde Kur'ân'a bakın demek oluyor. Kur'ân-ı Kerim'de, Allah (cc)'dan korkmak, Allah (cc)'a hakkını vermek, "Lâ ilâhe illâllah" kelimesi Allah (cc)'a doğru yükselir, hiç zayi olmaz. Allahu Teâlâ hakkını verir. Allahu Teâlâ:
– Ey Allah'a imân edenler! Allah'ı çok zikredin, (Sûre-i Azhab, Âyet 41.) buyuruyor. İşte farzları yaptıktan sonra çok zikrederse, Allah (cc)'a hakkını vermiş oluyor. Allah (cc)'dan korkma; yine zikirle, bir insan bir şeyden hem çok korkar, hem de çok severse onu dilinden eksik etmez. Sen de Allahu Teâlâ'yı çok seviyorsan hem korkman, hem de çok zikretmen lazım. Kur'ân-ı Kerim'de:
– Az zikredenler münafık olur (Sûre-i Nisa, Âyet 142.). Çok zikredin deyince Allah (cc)'a hakkını vermek, Allah (cc)'dan korkmak, kelime-i Tevhid'i tasdik etmek çok zikretmektir. Çünkü bunların hepsi Allah (cc)'a hakkıyla imân etmekle olur. Bunlar da Allah (cc)'a imandan ileri gelir. Allah (cc)'a imân da, çok zikretmekle olacağından çok zikreden bunlara riâyet eder. Az zikreden veya etmeyen riâyet etmemiş olur.
Kader dua ile değişir: Duada:
"Yâ Rabb'i! Ben, filan saatte kalkıp sana ibâdet etmek istiyorum" diye cidden dua et, yalvar. Yahutta "Yâ Hacı Muhammed Bilâl-i Nadir Hz.! Ben filan saatte kalkmak istiyorum. O saatte, o dakikada kalkayım. Allahu Teâlâ, senin hürmetine beni kaldırsın!" dersen aynı o dakikada kalkarsın. İşte senin niyetine göre olur. İstiharede, benzeri dualarda aynıdır. Takdir değilse, takdir oluyor. Takdirse kesinleşiyor. Ezeldeki takdir bozulmazsa, istihareyi yapınca Allah (cc), seni ayıktırıyor. Yapmazsan ayıktırmıyor. Şeyh sebeptir, seni uyandıran Allah (cc)'dır. Bu duaları yaptığın gün, sana ibâdet yapmak nasip oluyor. Yapmadığın gün uyanamıyorsun. İşte irade-i cüz'iye takdiri değiştiriyor.
Esnediğinde içine bir şeytân girer. Şeytânın en sevmediği, Peygamberimiz (sav)'dir. Esneyeceğin veya esnerken, selâvat-ı şerifeyi ağzına almayı hatırına getirip, söylediğin an esnemen geçiyor. Şeytânın yanında bulunmaması; senin, Peygamberimiz (sav)'e salavât getirmekle oluyor. Şeytânın, seni esnetmesi ve içine girmesi nasib edilmiş ise onu nasibden çıkarıyor. Bunu yapmazsan esnetmesi sana nasib oluyor, esnediyor. İşte niyet her şeyi değiştiriyor.
Ne kovalar sıralarsın bre hey kuru kovan
Yüzü güldüğünü gerçek mi sanırsın bu cihân
Dışını ziynet edersin düzedip kukla gibi
İçin ammâ ayı, maymun dolu hınzırla yılan
Zâhirâ gerçi dilindeki ibâdetler eyi
Dahî kalbin dili öğrenmedi İslâmı lisân
Zerrece var ise bu kalbinde dünya hubbü
Ma'den-i mezbelesin sana ne lâyık irfân
Aklını başına devşir bu cihân bâki değil
Kime kaldı idi ki sana kala devr-i zemân
Mansıb-ı devlet-i dünya deyü ömrün çürüdü,
Hizmet-i Hakk'ı koyup eyledin imana ziyân.
* * *
Yüzüm kara elim boş, dostu sever geçerim.
Dünya ile başım hoş, dostu sever geçerim.
Sofuyum der gezerim, hırkam tâcım düzerim.
Nice gönül bozarım, dostu sever geçerim.
Dışım eyidir eyi, içim dopdolu ayı.
Böyleyken gönül evi, dostu sever geçerim.
İnanman'ız sözüme, bakman'ız dış yüzüme.
İçimde bin putum var, dostu sever geçerim.
Tesbihim var elimde, ne'm var ise dilimde.
Nesne yoktur hâlimde, dostu sever geçerim.
Nefsim beni azdırdı, bir kıl ile gezdirdi.
Bu ne aceb sözdürür, dostu sever geçerim.
Seyyid Seyfi yârimi, isterim dildârımı.
Terk etmedin ârımı, dostu sever geçerim.
Seyyid NİZAMOĞLU
dediği budur. Niyet fasık, yanlış. İçinde bunlar dolu. Niyetini düzeltip, hem niyet ve hem duayla bunları temizledin. Bunlar çıkar, yerine iyi şeyler girer.
Hemen bu dediklerimi doğru mu, yanlış mı? diye sormaya kalkışma. Denemesini yap, gözünle gör. O âlim dediğin belki ömründe görmemiş, duymamış olabilir, onun için aksini iddia edebilir. Evvelki Peygamberlerin devrinde amel yok, bir tek imân vardı. İmânla cennete gidiyordu. Allahu Teâlâ, Nûh (as)'a:
– Sapık iken, imânla düzelenler senin gemine bindi ise, o imânlıdır ve o senin evladın oldu. Gemiye binmeyen evladın değildir, buyurdu. İmân, niyeti düzeltir veya ondan bir parçadır.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 2793)
Manâ'sı: Kaderiye taifesi bu ümmetin mecûsileridir. Hastalanırlarsa ziyaret etmeyin, ölürlerse cenazelerinde bulunmayın. (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 92; Sünen-i Ebû Dâvud Kitabü’s-Sünneti Kader babı.)
Hadîs-i Şerîfte: "Kaderiye taifesi, bu ümmetin mecusileridir" buyuruyor. Mecusiler şöyledir: Uzun tehlikeli bir yola gideceği zaman annesini razı etmesi lazımdı. Onu da razı etmek için annesiyle zinâ ederlerdi. Peygamberimiz (sav)'in zamanında, Mecusilerin âdeti öyle idi. Peygamberimiz (sav)'in bu hadîsine göre bunların ne kadar kötü olduğunu anlatıyor. Mecusilerin kötü âdetleri bunun gibi saymakla bitmez. Hayır, şer, takdir olmamıştır. Takdir olunmuşsa bozulmaz, diye söylerler. Peygamberimiz (sav) bunları çok nefretle söylüyor. Hem de onları "hastalanırsa ziyâret etmeyin, ölürlerse cenâzelerinde bulunmayın" buyuruyor. Bundan anlaşılıyor ki, ölürlerse cenâze namazı kılınmaz. Bizim maksadımız karalamak, kötülümek, sevmemek, buğz etmek değil; bu hadîs-i şerîf'i açıklamaktır. Kaderiyecilik meselesi ne kadar mühimmiş. Allahu Teâlâ, onları ayıktırıp, bize canla başla hakiki dîn kardeşi olmak ve o fikirlerinden vazgeçmek nasip eylesin. Amîn.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 3824)
Manâ'sı: Ümmetimden şu iki sınıfın İslâmdan nasibi yoktur. Murcîe, Kaderiye:
– Murcîe nedir diye sordular:
– İmân sözden ibarettir, amelden değildir diyenlerdir.
– Kaderiye nedir? diye sordular:
– Kaderiye: Şer takdir olunmamıştır diyenlerdir. (Sünen-i Tirmizî, Cild 4, Hadîs No: 2239.)
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 4610)
Manâ'sı: Allah hiç bir peygamber göndermemiştir ki, ümmeti içinde insanların kafalarını karıştıracak kaderiye (Kaderi inkâr edenler ve kul fiilinin yaratıcısıdır diyenler) ve murcieler kulun yaptığı işler Allah'a aittir. Onda kulun bir hakkı yoktur diyenler bulunmasın. Şunu iyi bilin ki: Allah hem Kaderiye'ye, hem Murcîye'ye 70 Peygamber dilinde lânet etmiştir.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 79)
Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den, şöyle dediği rivâyet olunmuştur:
Resûlullah (sav) buyurdu ki:
Kuvvetli mümin, zayıf müminden daha hayırlı ve Allah'a daha sevimlidir. Her ikisinde de hayır vardır. Sana menfâatı olan şeylere düşkün ol. Allah'tan da yardım dile ve (faydalı şeyleri istemek, Allah'tan da yardım dilemek hususunda) gevşeklik etme. Eğer (hoşlanmadığın) bir şey sana isâbet ederse (başına gelirse) ben şunu isteseydim, bunu yapsaydım (bu iş başıma gelmezdi) söyleme ve lâkin: Allah (böyle) takdir buyurdu ve dilediğini yapar, demelisin. Çünkü Lev (şunu yapsaydım, böyle olsaydı kelimesi) şeytân (vesvesesine ve) işine yol açar. (kadere karşı gelmek düşüncesini kalbe sokar) (Müslîm, Kader bölümünde; Nevevî, Kader bölümünde.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 80)
Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre kendisi, Resûlullah (sav)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:
Âdem ve Mûsâ (as) münâkaşa ettiler. Mûsâ (as), Âdem (as)'a:
– Yâ Âdem (as)! Sen babamızsın. İşlediğin günâhla bizi zarara soktun ve bizi Cennetten çıkarttın, dedi. Âdem (as)'da Ona:
– Yâ Mûsâ (as)! Allah, insanlar içinden seni seçip kelâmını sana verdi. Senin için Tevrât'ı eliyle yazdı. Allah'ın, beni yaratmadan kırk yıl önce hakkımda takdir buyurmuş olduğu bir şey (günâh) üzerinde sen beni kınıyor musun? dedi.
Böylece Âdem, Mûsâ'yı yendi. Böylece Âdem, Mûsâ'yı yendi. Böylece Âdem, Mûsâ'yı yendi. (Bu cümleyi 3 defa tekrarladı) (Müslîm, Kader kitabında; Nevevî ve Kadı Iyas’da rivâyet etmiştir.)
(Sûre-i Hadîd, Âyet 22)
Meâl'i: Ne yerde ve ne de kendi nefislerinizde musibetten birşey isâbet etmez ki, illâ o, onu yaratmamızdan evvel bir kitapta yazılmıştır. Şüphe yok ki, bu, Allah'a göre pek kolaydır.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 3750)
Manâ'sı: Âhir zamanda ümmetime kader meselesinin kapısı açılacak, hiç bir şey bu kapıyı kapatamayacak, onlara şu âyetle karşı çıkmanız size kâfidir. (Yer yüzünde ve size isâbet eden bir musibet yoktur ki, kitapta Allah katında yazılı olmasın).
(Sûre-i Rum, Âyet 41)
Meâl'i: İnsanların ellerinin kazandığı şey sebebiyle karada ve denizde fesat zuhura geldiği onlara yaptıkları şeylerin bazısını tattırsın belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.
Yerde, gökte olan ve olacak her şey (Allah'ın kitabında) Levh-i Mahfûzda yazılıdır. Yazılmayan hiçbir şey yoktur.
Karada ve denizde olan fesatlar, insanların elleriyle yapıp, hak edip kazandıklarıdır. Buna göre ezelde yazılan yazgı var. Kulun dünyaya geldikten sonra çalışıp, sai gayret etmesi onu değiştiriyor. İrade-i cüz'iye dümenini, direksiyonunu Allahu Teâlâ, insanlara vermiştir. Onu kullanmakla her şeyi değiştiriyor. Kullanan insan, değiştiren Allahu Teâlâ'dır. Onun için atalarımız demişlerdir ki:
"Kula belâ gelmez kul azmayınca,
Kul kaderini görmez Hakk yazmayınca."
"Kul azar, Hakk yazar." sebep olan kul, yapan Allahu Teâlâ' dır.
Şimdi zamanımızda bâtıl mezheb olan beşinci mezheb, Kaderiye mezhebinin görüşünü iddia edip, Allah'ın takdiri bozulmaz diye şeytânın sözünü, itikadını söyleyenler var. Allah'ın takdirini insan bozamaz ama insan dua eder, Allah bozar.
(Sûre-i Yûnus, Âyet 97, 98)
Meâl'i: Onlara (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile acıklı azabı görünceye kadar (imân etmezler. Azabı görünce inanacaklar ama, o zaman da imânları onlara bir fayda sağlamayacak.)
"Yûnus'un kavmi müstesna (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) her hangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azab gelmeden) imân etse de imanları da kendilerine fayda verseydi. Onlar imân edince, onlardan dünya hayatındaki rusvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre daha (dünya nimetlerinden) faydalandırdık." İşte Allah azabını kaldırıyor.
Yûnus (as)'ın kavminin azması, Allah'a âsi olması, Allah'ın belâ vermesi. Kendileri insan, hayvan hepsinin bağırması, Allah'ın affetmesine sebep oldu. Hepsi kâfirdi, hepsi ölümü hak etmişti, hepsi cehennemlikti. Affoldu, müslüman oldu, cennetlik oldu. Ömürleri bitmiş iken uzadı. Anlaşılıyor ki, takdir, mukadder, yazgı hepsi bir anda değiştirilebilirmiş bu da kulun sai gayretine ve sai ameline bağlı imiş. Bunun gibi bir çok deliller vardır. Kader, takdir, yazgı bozulmaz diyenler çok yanılırlar.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 81)
Manâ'sı: ... Ali (ra)'den, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Kul (şu) dört şeye inanmadıkça imân etmiş olmaz. Allah'ın varlığına, birliğine, ortağının olmadığına, şüphesiz benim; Allah'ın Resûlü olduğuma, öldükten sonra dirilmeye ve kadere (imân etmesi gerekir)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 83)
Manâ'sı: ... Ebû Hüreyre (ra)'den:
Kureyş kabilesine mensup müşrikler gelip Resûlullah (sav) ile kader konusunda mücadele ve çekişmeye giriştiler. (Müşrikler kaderi inkâr ediyorlardı.) Bu hâdise üzerine şu iki Âyet indi:
O gün ki, mücrimler yüzleri üzerine (cehennem) ateşi içinde sürükleneceklerdir. (Ve onlara): Tadın cehennemin (şiddetli) dokunuşunu (denecektir.) Şüphesiz her şeyi bir kader ile yarattık. (Sûre-i Kamer, Âyet 48, 49.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 84)
Manâ'sı: ... Ebû Müleyke (ra)'den rivâyet edildiğine göre Aişe (ra)'ye giderek kader konusunda ona birşeyler anlattı. Âişe:
– Ben, Resûlullah (sav)'den işittim. Buyurdular ki:
Kim kader meselesine ait az bir konuşma bile yaparsa Âhiret günü bu konuşmasından sorumlu tutulur. Ve kim bu konuda hiç konuşmaz ise niçin konuşmadı diye sorguya çekilmez.
Peygamberimiz (sav), kader meselesinde; konuşmamamızı, her ne sûrette olursa olsun, onu Allah'ın ilmine bırakmamızı ve kader hakkında ne söylersek kesinlikle hataya varacağımızı buyuruyor. Bunun için kader meselesi Allahu Teâlâ'nın ilm-i ezeliyesinde takdir edilmiş. O takdir, Allahu Teâlâ tarafından bir değişiklik olmazsa muhakkak başına gelir.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 87)
Manâ'sı: .. Şa'bî (ra)'den:
Adiy bin Hâtim Kûfe'ye geldiği zaman Kûfe halkının fıkıhçılarından bir grupla yanına vardık ve ona:
– Resûlullah (sav)'den işittiğin Hadîsleri bize naklet, dedik. Kendisi de dedi ki:
Ben, Resûlullah (sav)'e vardım. Resûl-i Ekrem, bana:
– Ey Hâtim oğlu Adiy! Müslüman ol ki selâmete eresin. Ben de O'na:
– İslâm nedir? diye sordum. Kendileri:
– (İslâm) Allah'tan başka İlâh olmadığına ve benim şüphesiz Allah'ın Resûlü olduğuma şehadet etmen ve kaderin hayrine, şerrine, tatlısına, acısına, tümü ile imân etmendir, dedi.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 90)
Manâ'sı: ... Sevban (ra)'den, Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurdu:
Bir (hayır, iyilik, ihsan)'den başk birşey ömrü arttırmaz ve duadan başka bir şey kaderi geri döndürmez. Şüphesiz adam, işlediği günâh yüzünden de rızkından mahrum kılınır.
Bu Hadîs-i Şerîf'te; Peygamberimiz (sav); açık açık kaderi duadan başka bir şeyi geri döndürmez, diye buyuruyor. İşte insan, Allah (cc) tarafına yönelmesi, kendinin dua etmesi veya başka birinin yani Allahu Teâlâ'ya duası geçerli olan bir zâtın kendisine dua etmesi, bunlar kaderi değiştiriyor. Bu hususta kitabımızda bir çok duayla değişen kaderleri yazmıştık. "Kader yazılmamış, ilm-i ezelîyede böyle bir yazgı yok" demek, öyle inanmak küfürdür. "Kader var, yazılmıştır. Alnına yazılan, başına muhakkak gelir. O hiçbir sûrette geri çevrilmez, tebdil olmaz." Bu gibi sözlerde bu Hadîs-i Şerîf'e göre terstir. Şeytân daima Allah'tan affı mağfiret istemeyip, başına gelenleri, "Allahu Teâlâ ilm-i ezelîyyesinde yazmıştı, olacaktı" demeyle, şeytân ebedî cehennemlik oldu. Peygamberimiz (sav) bir Hadîs-i Şerîfinde:
– Siz evvelki Peygamberlerin ümmetleri gibi, sora sora küfre varmayın. Onlar sora sora kâfir oldular, diye buyurmuştur. Bu Hadîs-i Şerîflerden anlaşılıyor ki, kader meselesinde sormak, cevap vermek, onu incelemek, onun üzerinde durmak, çok tehlikelidir. İnsanı küfre götürür. Amel, ibâdet, itikâd (babından) konusundan sor, öğren ve amel et. Bunları bilgi edinmek, öğrenmek, öğretmek gayesi ile sormak, cevap vermek çok sevap ve iyidir. Ama soruyu imtihân kastıyla, karşısındakini şaşırtmaya, küçümsetmeye, mahçup etmeye çalışmak; Allah rızası için değil de nefis hevası için sormak; sorduğu hususta amel etmek için değil, imtihân etmek için ilim öğrenmek; sorularıyla onu yanıltıp acze düşürmek maksadı ile sormak, insanı küfre götürür. Peygamberimiz (sav)'in "imtihâncılar mel'undur." Hadîs-i Şerîfine göre, onlarda küfre varır. Peygamberimiz (sav):
– Yâ Ali! Yâ âlim ol, herkese bir şeyler öğret! Ya öğrendiği ile çalışan, yapan ol! Ya da dinleyen ol, duy, öğren, onunla da çalış! buyuruyor. Bunlarla çalış. Bu açıdan çalış git, demektir. İşte bunların dışında kader hakkında ve imtihan etmek gayesi ile sormak, cevap vermek, imtihân etmek, o da insanı küfre götürür. Yasak olan soruları sormak; dolu olan tabancanın insanı öldüreceğini bilmeyen adamın, onu kendinden tarafa çevirip, kurcalayıp tetiğine basması ne kadar tehlikeli ise, kader meselesi de öyle tehlikelidir. İmtihâncılıkta aynıdır. Bir insan ömür boyu; "bildiğimin âlimiyim, bilmediğimin tâlibiyim", demelidir. Bildiğimin âlimiyim; onu yaparım, söylerim, öğretirim. Bilmediğimin talibiyim; onu öğrenmek için can atarım, tâlib olurum.
Bunun üzerinde ne kadar çok durdunuz, diyeceksiniz. Düşününüz bir kere, insan ömür boyu abdest, namaz, ibâdetle cenneti kazanıyor. Ömür boyu uğraşıp, kazandığı, kazanacağı makamı, yeri en basit bir soru sormakla hepsini kaybedip, cehennemlik oluyor. Bunu tam açıklamakta; öylesi olanları o fikirden vazgeçirmek, onları düzeltmek ve cennetlik etmek oluyor. Beş dakikalık bir söz söylemek, kendini iknâ etmek için, Hadîs ve sözleri kendisine söylemek ikâz etmek, kendisinin ömür boyu yaptığı ibâdetin hepsinden daha iyi oluyor. Duymasa, öğrenmese, aksini iddia etse cehennemlik; duyup, öğrenir, düzelirse cennetlik oluyor. Münâfık, fâsık, zındık ve hâricîler başka bir dîn düşmanı millet değil, İslâmiyette çok emek sarfetmiş, yalnız bu gibi şeyde küfre gitmiş ve ebedi cehennemden çıkmayacaklardır. Siz de bunu iyi anlayıp, kafanıza iyice koyun. Allah'ım cümlemizi ayıktırsın, ikâz etsin. (Âmîn). (Kitabımızda dünya, iğnenin deliğinden geçer mi, geçmez mi? sorusuna verilen ters cevapta aynı bunun gibidir. Oraya bakınız.)
(Sûre-i Nahl, Âyet 97)
Meâl'i: Her kim ameli sâlih işlerse ister erkek, ister kadın hakkı ile de mü'min olursa ona yeniden ölmez bir hayat veririm.
Veririm demekle ayırt etmiyor. Evveliyatı takdiri, mukadderiyatı ne ise de vereceğine işarettir. Çünkü her kim diye söylüyor. Umumu (hepsini) içine alıyor.
(Sûre-i Mü'min, Âyet 60)
Meâl'i: İsteyin vericiyim, ne isterseniz onu veririm.
İyilik amel-i sâlihse; onu bul, al. İstemek, vermek demek ki; insanın kendi elinde. İrade-i cüz'iyye insanın kendi elinde olmazsa "isteyin vereyim" demez.
(Sûre-i Yûnus, Âyet 69)
Meâl'i: Allah'a iftira etmeyin.
Kulun, Allah'a iftirası nasıl olabilir? "Allah, benim alnıma kötü yazgı yazmış, benim bir kabahatim yok, Allah yaptırdı" demek Allah'a iftiradır.
Meselâ, "bana öfkeyi verdi. Allah vurdurmazsa ben de o öfke olmasa vurmazdım. O öfkeyi veren Allah" derler. Bunlar hep yanlıştır. "Alnıma bunu yazmış benim bir kabahatim yok", bunlar Allah'a iftiradır.
(Sünen-i Tirmizî, Cild 4, Hadîs No: 2223)
Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edilmiştir. Dedi ki, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Her çocuk İslâm millet (dîn)i üzere doğar ve sonra anne ve babası onu Yahûdi veya Hıristiyan veya müşrik kılarlar. Bunun üzerine:
– Ya Resûlullah! Ya bundan (yahûdi, hıristiyan veya müşrik yapılmadan) önce ölenler! Resûl-i Ekrem (sav):
– Onların (yaşamış olsalardı) ne yapacak olduklarını ancak Allah bilir, buyurdu.
(Sûre-i Furkan, Âyet 68)
Meâl'i: (Âyetin başında) bir insan şu kötü ameli yaparsa, bu kötü ameli yaparsa (diye sayar). (Yaktilunen nefselleti) haksız yere adam öldürürse, (vela yeznun) zinâ ederse vaad olsun onu esame cehennemine atar, yakarım.
Demek ki, kendisi önce kabahat işliyor, ondan sonra cehennemde yanıyor. Kaderine göre cehennemde yanacak olsa, niçin Cenâb-ı Allah, "kötü amelleri yapınca cehennemde yakarım" buyursun. Cehenneme müstahak olduktan sonra, tevbe edip, ameli salih işlerse onun günâhlarını affetmeden başka sevaba çeviririm (Sûre-i Furkân, Âyet 70.). Demek ki kader, takdir, mukadder, her ne yazılı ise ona göre değil; insanın niyetine, ameline, itikadına göre muamele olurmuş.
Yaradılışta müslüman, kâfir ayırt edilmiştir bazısının alnına, cennetlik, bazısının alnına cehennemlik diyenlerin sözleri bu hadîse terstir. Sana sorsalar:
– Ne zamandan beri müslümansın? diyeceksin ki:
– "Galu Belâ'dan beri"
– Galu Belâ ne demektir?
– "Elestü bi Rabbikum" hitabının cevabıdır. Ruhlar yaratıldığında ruhlara Allahu Teâlâ:
– "Ben, sizin Rabbınız değil miyim?" (Sûre-i Araf, Âyet 172.) diye sorunca:
– "Galu Belâ" bizim Rabb'ımızsın, dediler. Bunlar âyettir.
– O zamandan beri müslümanım diyeceksin. Dikkat edilirse, her anadan doğan, İslâm üzere doğar, deyince doğanların hepsini içine alıyor. Kâfirde ne olursa olsun doğanlar, akıl baliğ oluncaya kadar müslümandır. (Sûre-i Rum, Âyet 30.)
Bir hadîste, Peygamberimiz (sav):
– Siz, sahibine âsi olan deve gibi, Allahu Teâlâ'ya âsi olmadıkça cehenneme girmezsiniz, buyuruyor. O zaman, kader, takdir, nerde kalıyor? Kader, takdir var. Ama âsi olmak seni cehenneme götürüyor. Sahibine âsi olan erkek (gilgil) kızgın deve yuları kırar, ayağını bağladıkları ipi kırar, ağzı köpürür, kaçar. Önüne geleni ısırır. O zaman yanına yalnız bakıcısı girebilir. Yerde yatmış vaziyette ayakları sıkıca bağlanır. Kırk gün zemheri de yanına yaklaşılmaz. Sahibleri o zaman o deveye çok az yem verir, çok yük yükler, yine de zapt edemezler. Kur'ân-ı Kerim'de:
– "Cehennem, sarı erkek deve gibi kükrer" diyor. (Sûre-i Mürselât, Âyet 33.) Karşılığında şu hadîs var:
Hadîs-i Şerîf'te:
– Bir kul; Allahu Teâlâ'ya, sahibine âsi olan kızmış erkek deve gibi, Allah'a âsi olmadıkça cehenneme girmez. Devenin sahibini dinlemeyip, saldırması gibi, ağzını köpürtüp, (bağırıp, ağzında dili şişmiş balon gibi, et parçası dışarı çıkar). Bağırır, bağırır dilini geri yutar. Sahibine hiç bakmaz, itâat etmez. Kul da, Allah'a karşı böyle olmadıkça cehenneme girmez. Âyeti, Hadîs-i söyleyenlere hiç aldırış etmezse, kızgın devenin ağzının köpürüp istediği yere gittiği gibi, Nefsinin, şeytânın istediği yere giderse, cehenneme girer. Böyle olmadıkça da cehenneme girmez.
Ben küçükken; bizim köyde aynı bir erkek deve kızdı, ipini kırdı, kaçtı. Çeviremediler, kimse önüne geçemedi, öylece kayboldu.
Cehennem kükreyip taştığı zaman,
Ateşin âleme saçtığı zaman,
Annesi kızından kaçtığı zaman,
Allah, Muhammed'i göster, görelim.
Yunus EMRE
(Sûre-i Furkân, Âyet 70)
Meâl'i: Yalnız tevbe ederse, hakkı ile de ameli sâlih işlerse onun günâhlarını affetmeden başka günahlarını sevaba çeviririm.
(Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2100)
Manâ'sı: Abdullah İbn-i Mes'ûd Rad. Anh. dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Bir kerre Resûl-u Ekrem'e bir kimse:
– Ya Resûlullah, Cahiliyet zamanında müslüman olmazdan önce işlediğimiz günâhlardan dolayı ceza görecek miyiz? diye sordu? Resûlullah (sav):
– Her kim müslümanlıkta güzel hareket ederse cahiliyet hayatında işlediği günâh ile muaheze olunmaz. Fakat her kim müslümanlıkta sebat etmeyip irtidat (dönme) etmek fenalığında bulunur ve küfür üzerine ölürse o hem evvelce cahiliyetteki ameli ile hem de müslümanlıktaki küfür ve irtidadı ile muaheze olunur. Ebedi cehennemde kalır.
Eğer Hz. Ömer (ra)'in ve Halid (ra)'in günahları sevaba çevrilmeseydi ne Hz. Ömer Farukluğu ve Cihâr-ı Yarlığı, ne de Halid seyfullahlığı kazanamazdı. (Halid (ra) için Peygamberimiz Allah'ın kılıcı "Seyfullah" dedi.) Çünkü ömürlerinin çoğu küfürle ve Peygamberimize düşmanlıkla ve cahiliyetle geçmişti. Bunların günâhları sevaba çevrildi ki kendilerinden evvel müslüman olanların hepsini geçti. Birisi Farukluğu diğeri de Seyfullahlığı kazandı. İşte âyette de hakkı ile tevbe edenin hem günâhını gideriyor, hem de günâhını sevaba çevireceğini va'd ediyor. Günâh sevaba çevrilir deyince bahsetmiş olduğumuz Âdem (as) iki bin seneye yakın yaşamış bunun kırk veya yüz senesini günâhını affettirmek için ağlamış, Hz. Ömer, Peygamberimiz (sav)'e suikast yapmak için geldi. Aynı saatte müslüman oldu. Ezân-ı Muhammediye'yi serbest okutabilmek için fedâi seçildi. Halid (ra) müslüman olunca ilk işi iki yüz bin altın kıymetinde babasından kalan malının hepsini değerlendirip müslüman fakirlere dağıtmak oldu.
Onun için günâhları, sevaba çevrildi. Ashâb-ı Kehf'te, Allah (cc) için her şeyinden vazgeçti. Onun için onunda günâhları, sevaba çevrildi. Evliyâlığın zirvesine çıktı. Kendilerinin hatırı için, köpekleri de cennetlik oldu. Günâhı sevaba çevrilmese, hiç amelleri yoktu. Amelleri sadece Takyanus'tan kaçmak, mağaraya gelip yatmak. Ama Peygamberimiz (sav)'in hicreti gibi, hicret yaptılar. Allah (cc) için mal mülk, şan, şeref, vezirlik (bakanlık) aile çocuk her şeyi terkedip, Allah (cc) korkusundan bir mağaraya yattılar. Daha evvel şu ameli vardı, diyecek bir ameli yok. İşte Âyetteki; "Günâhlarını, sevaba çeviririm" dediği oldu. Hadîs-i Şerîfte, Peygamberimiz (sav)'in "Âlimin uykusu abidin ibâdetinden efdaldir." buyurduğu oldu. Hiç bir şey bilmedikleri halde kendileri âlim oldu. Yata yata, uyuya uyuya Evliyâ oldular. Üç yüz dokuz sene yatmaları, üç yüz dokuz sene ibâdet yapmalarından daha hayırlı oldu. Çünkü Abid ibâdetinde, Allah (cc)'dan korkmayı yapamaz. Onlar uykularında yatarken, kalkarken, o huzurla, Allah'dan korkmayla yatar, Allah'dan korkarak kalkar, uyumaları ibadetten hayırlı olur. Anlaşılıyor ki, âlim; okuyan, bilen değil, Allah'tan korkandır. Ashâb-ı Kehf'te de, bir tek Allah (cc) korkusu vardı. Uykusu ibâdetten efdal olunca, uyumadığı zamanı ibâdetten ne kadar daha efdal olur. Şart, Allah (cc)'ın emirlerini ve yasaklarını harfi harfine yerine getirmesi lazımdır.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 4587)
Manâ'sı: Allah korkusundan yaşla dolan bir göze, Allah cesedin diğer kısımlarını da ateşe haram eder. Oradan yanaklarına bir damla akarsa o yüz siyahlanmaz. Zillette görmez. Bir ümmet içinde bir adam Allah korkusundan ağlarsa onun sayesinde hepsi esirgenir. Her şeyin bir miktarı ve mizanı vardır. Göz damlası böyle değil, onunla ateş denizleri söndürülür. (Hadîs-i Kudsî, REH No: 6385.)
Allah (cc) korkusundan ağlayan kimsenin cesedine cehennem haram oluyor. Ağlarken sessiz ağlamalıdır. Göz yaşı çok mühimdir. Göz yaşından yanaklarına bir damla akarsa, âhirette o yüzler nûrlu, beyaz ve cennetliktir. Allah (cc) için göz yaşı dökmeyenlerin yüzleri siyah, nûrsuz ve cehennemlik oluyor. Müminlerin nûrlarının önlerinde, sağlarında gideceğine dair Âyet var. Allah (cc) korkusundan, bir damla yaş yanağına dökülürse, o yüz yarın mahşerde siyahlanmaz, nurludur ve cennetliktir. O adam zillet, yani mahşerde horluk, yokluk görmez. Allah (cc) korkusundan ağlayanın hürmetine diğerlerini de Allah (cc) esirger. Zelzele (deprem), tufan, sel gibi şeyler onun hürmetine, onun sayesinde olmaz. Yine alın yazısı takdirle değil, takdir var ama; takdir, mekteplerdeki yaz-boz tahtası gibi, takdir olur, değişebilir. Hadîs-i Şerîfte: İyi kimselerin hürmetine, gelecek belânın kalkacağını söylüyor. Her şeyin miktarı, ölçüsü vardır. Göz yaşının ölçüsü yoktur. Onun bir damlası ile ateş denizleri söndürür. Kur'ân-ı Kerim'de Yûnus(as)'ın kavmi ağlayıp, yalvardıkları için, kendilerini yakacak ateş denizlerini söndürdü. Hepsi cehennemlikti. Ağlamaları, gözyaşı hepsini cennetlik etti.
Bir derviş, bu ve bunun gibi hadîsleri okuyunca cehennemi söndürmek için ağlar. Bir tasa (kaba) doldurduğu göz yaşını diğer bir Hadîs-i Kudsi'de: "Allahu Teâlâ'nın "Ben bir kulumu seversem, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı ben olurum" diye buyuruyor. Bu dervişte bu Hadîs-i Kudsî'ye güvenip "o göz yaşını serper, cehennemi söndürürüm" diye düşünür.
Allahu Teâlâ, Cebrâil (as)'e; "Git, bunun aklını başına getir." diye emretti. Cebrâil (as), bir zabit (subay) kıyafetinde, ata binili, çok öfkeliymiş gibi heybetle gelip, elindeki kırbaçla dervişe vurup:
– Felan köyün yolu nerden gider? Derviş:
– Şurdan gider. Cebrâil (as):
– Yalan söylüyorsun, doğru söyle, diyor ve bir kaç kırbaç daha vuruyor. Dervişin canı çok yanıyor; "Varsın böylesi kimseler cehennemde yansın" der. Tasın içindeki gözyaşını yere döker. Cebrâil (as):
– Neden o tastaki suyu döktün? der, bir kaç kırbaç daha vurur.
Derviş:
– Ben hata etmişim. Cehennemi söndüreyim diye gözyaşını biriktirdim, cehenneme serpecektim. Varsın senin gibi zâlimler yansın, diye gözyaşını döktüm, dedi. Cebrâil (as) dervişe:
– Ben Cebrâil'im! Allah, sana; Allah'ın işine karışmaman ve haddini bilmen için beni gönderdi. Bir kaç kırbaç yeyip, canın yanınca hemen gözyaşını döktün. Benim için, varsın bunlar cehennemde yansın diyorsun. Halbuki dünyaya ne Şeddat'lar, ne Nemrut'lar, ne Firavun'lar geldi. Haksız yere on binlerce kişiyi zindanlarda, dayakla, işkence ile öldürdüler. Cehennem sönünce, bunlar azap çekmeyecekler, yanmayacaklar. Sen ise canın yanında hemen gözyaşını döktün. Senin canının yanmasının binlerce kat fazla eziyet çekenleri ve öldürenleri düşün. Sen, Allah'ın işine karışma, haddini bil! deyip, kendini uyardı. Derviş tevbekâr oldu. Bizim içinde, Allah (cc)'ın işine karışmanın hata olduğunu öğretmiş oldu.
(Sûre-i Rahman, Âyet 46)
Meâl'i: Rabb'inin, huzuru celâlinden havf eden (korkan) kimsenin ecri, biri Allah'tan korkmasına diğeri masiyeti (günâhı) terk etmesine mukabil olmak üzere iki cennettir.
(Hadîs-i Kudsî, REH No: 4072)
Manâ'sı: Allah (cc) buyuruyor. Lâ ilâhe illâllah benim kelâmımdır. İşte kim onu derse kale'me girmiştir. Kale'me giren ise azabımdan emin olmuştur.
Dünya ve âhiret sıkıntısı, korkusu ve korkulacak şeylerden kurtulur demek oluyor. Onun için bu tevbeyi yapanlar beş vakit namaz, oruç, islâmın şartını yerine getirdikten sonra zikrullahı çok yaparsa, seher vaktinde (Estağfirullah el aziym'i) çok çekerse tevbesinin kabul olduğunun bir işâreti de Allah korkusundan gözleri yaşarmaya başlar. Bu ağlama sesle olursa şeytândandır.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 5229)
Manâ'sı: Allah'ı zikreden kimsenin Allah korkusundan gözleri yaşla dolu olup yere yaşları düşerse, Allah onu kıyamet gününde katiyyen azaplandırmaz.
Peygamberimiz (sav) buyuruyor:
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 3075)
Manâ'sı: Müminin ağlaması kalbden, münâfığın ağlaması baykuş (cinsinden) dir.
"Mü'minin ağlaması sessiz olur, gözünden yaş gelir. Münâfığın ağlaması gözünden yaş gelmez, Baykuş bağırması gibi olur." diye buyurur.