ÖNSÖZ

 

         EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACÎYM

         BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎYM

 Bilal Nadir Hz.lerinin kitaplarının aslını değiştirmeye çalışanlar

            Milletin en fazla hüsnü zannı olan bir âlimin adamlarından birisi, bizim arkadaşlardan birinin evine geliyor. Babam'ın yazıp, benim bastırdığım kitabı göstererek,

            – Bu kitabı çok beğendik ama bazı yerlerinde hata var. Kader, takdir meselesi yanlış yazılmış.

            – Bilâl Babam'ın eseridir, yazan HİLMİ KUTLUBAY diye bazı yerlerini değiştirip yeniden bastıracağız, demişler.

            Arkadaşımız kitapları ellerinden alıp tekdir etmişler. Yine Bilâl Babam'ın kitabını bastırıp Ankara'da satmışlar. Kitabı okuyan bir kişi benim bastırdığımı zannederek benden o kitabı istedi. Ben dedim ki:

            – O kitabı daha biz bastırmadık. Aslının ne kadar değişip değişmediğini bilmiyorum.

            Diğer birisi:

            – Ben, Bilâl Baba'nın kitabının yanlış yerini buldum. Oğullarını gördüm, yanlış olduğunu kendilerine kabul ettirdim, dediğini söylediler.

            Doğrudan yanlış dese, kimse sözüne inanmayacak. Kitabın tam aslını okuyabilmek için, kitabı bizim adresimizden veya bizim göstereceğimiz adresten isteyiniz.

            1. Babam'ın kitaplarına ve bantlarına ve vaazlarının bazı yerlerine itiraz edenler çıkıyor. Yanlıştır diyorlar, onlara cevap vereceğim. Bulduğumuz aynı hadîsleri kitabıyla, hadîs numarasıyla yazdık. Aynı konuda benzeri olanları da yazdık.

            2. Babam'ın sözü imiş gibi "Bilâl Baba dedi" diye Babam'ın söylemediği sözleri, kendi fikirlerini yayabilmek için "Bilâl Baba' dan duydum, onun sözüdür, o söyledi" diyenler, doğrudan "Ben söylüyorum" dese kimse inanmayacak. Bizzat Babam'ın sözlerini ve görüşlerini ben yazacağım İnşallahu Teâlâ.

            3. Ben, Babam'ın vaazlarının yüzde doksanını bizzat kendim duydum ve yazıyorum. Yüzde beş veya on kadarını güvenilir kaynaklardan duydum, onları da yazacağım. Bu yazacağımız muhakkak, kati şekilde âyet meâl'leri, Hâdîs-i Kudsî ve manaları, Hâdîs ve manalarıdır. İçinde ârifler ve Evliyaların sözleri de vardır.

            Ama kesinlikle yazdığım deliller muhakkak Âyet, Hâdîs, Hâdîs-i Kudsî'dir. Babam Hacı Muhammed Bilâl Nâdir buyurdu ki:

            – Benim dediklerimi yapar büyük bir mükâfat kazanırsanız, Ahiret'te fazla kazancınızdan bir hak iddia etmeyeceğime, benim dediklerimde bir hata yanlış çıkarsa, Allah (cc) ve Rasulullah huzurunda, bu sözü ben söyledim, söz bana aittir, bunların hiç suçu yok diyeceğime ve hepsini üstleneceğime Allah'a vaad ederim. Çünkü sözlerim Âyet ve Hâdîslerin hem kendisi, hem de tefsiri olduğu için yanlış çıkmayacağına eminim. Ama benim dediklerimi bırakır, başkalarının sözü ile amel ederseniz, o da yanlış çıkarsa veya benim söylediklerimi değiştirmeye kalkışırsanız, benim söylemediğim sözü bana istinâden, ben söylemişim gibi millete söylerseniz, Allah'a vaad ederim ki en ufak bir mes'uliyet kabul etmem. Bütün mes'uliyet size aittir.

Bilal Nadir Hz.lerinin gölgesi altında iş çevirmeye çalışanlar           
Babam Türkiye çapında tanınmış bir Âlim olduğundan, Babam'ın gölgesi altında iş çevirmeye, kendi fikirlerini yaymaya çalışıyorlar. Şöyle ki son günlerde,

            – Ben, Bilâl Baba'nın Halifesiyim, Ben Bilâl Baba'nın oğluyum, Bilâl Baba, (Sen, benden çok büyüksün) dedi, Bilâl Baba da bize bağlıdır; diyerek, bu gibi bir takım iftiralar, yalanlar söylüyorlar. Bunlar hep yalandır, yanlıştır, iftiradır. Mesela, bazı kimseler Babam'ın adına o göndermiş, o delil olmuş gibi para toplarlar.

            Bilâl Babam'ın en sevmediği, hoşlanmadığı şey kendi namına gizli iş çevirmek, makbuzla veya makbuzsuz para toplatmaktı. Bilâl Babam halk arasında çok büyük bir meziyet ve şeref kazanmış, çok sayılıp, ilgi ve alâka görmüştür. Babam'ın halk arasında sevilmesinden faydalanıp, "Onun Oğluyum" diye veya O göndermiş gibi para toplayan birini Babam duyuyor. Yanına geldiğinde onu tekdir etmiş ve çok dövmüştür.

            Babam ve biz ne sergi ile, ne makbuzla, ne imâ ile (anlaştırmakla) hiç bir surette para toplamadık ve yapmayız da.

            Bu kitabımızda olan âyetleri Kur'an'dan, Hâdîsleri Ramuzul Ahadis, Sahih-i Buhari, Kenzül İrfan, Buharî, Müslim gibi hâdîs kitaplarından aldık. Yazılan hâdîslerde hata olmaması için âyet ve hâdîsleri filme alıp kitabımıza aynen koyduk. Onun için eski yazılar tek tip olmadı.

            Ben bu kitabı Âyet, Hadis, Hadis-i Kudsiler, Edille-i Şer’iyye, İcma-i Ümmet, Kıyası Fukaha ile tam yerli yerinde iki yüzün üzerinde soruya üç binin üzerinde Âyet ve Hadislerle Allah ve Resûlullah’ın rızası için cevap veriyorum. Bu kitabımız birçok görüşlere ters düşebilir. Buna siz, biz, hepimiz: şu Âyete göre:

 

            (Sûre-i Al-i İmrân, âyet 103)

            Meâl’i: Allahu Teâlâ’nın ipine sımsıkı sarılın ve birbirinizden ayrılmayınız. ilâ ahir…

 

            Allah (cc)’in ipi dindir. Din ise, âyet ve hadislerle kaimdir. Onun için dini ip ile tabir etmişler. Buna hepimiz sımsıkı sarılmamız lazımdır. Herkes kendi görüşüne ters gelen görüşleri terk edip, âyet ve hadisin ışığı altında toplanmalıyız. İslâmda görüş olmaz. İslâmda âyet ve hadisin görüşü ne ise o olmalıdır. Tefrika’ya (ayrılığa) düşmemeliyiz.

 

 

                                                                                                          HACI

                                                                                  MUHAMMED HİLMİ KUTLUBAY

 

 

 

 

 

ASHABA KÖTÜ SÖYLEYENLER

 Muaviye Hz.leri ve ashaba kötü söyleyenler

 

            (Sûre-i Haşr, Âyet 9)

            Meâl'i: Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinden bir kaygı duymazlar. Kendileri zarûret içinde bulunanlar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

 

            Demek ki, kim nefsinin cimriliğinden korunursa rahata (felaha) erenler, kurtulanlar onlardır. Kim de cimrilikten kurtulmazsa; mıhrız (cimri, nekes) gözü aç, yedirmez, içermez, fakir-fukaraya dağıtmaz, malını toplar yığar. Cimri olan kişi ise cehennemliktir. Mal, mülk hepsi Allah (cc)'ın, fakir-fukara da Allah(cc)'ındır. Sen üzerinde bir emanetçisin. Kimin malını kimden esirgiyorsun? Kabire, mahşere dünyadan ne götürebileceksin? Bu malından Allah (cc) yolunda neler sarf edip verdiysen onları götürürsün.

 

            (Sûre-i Hac, Âyet 57)

            Meâl'i: İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar için alçaltıcı bir azab vardır.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 150)

            Manâ'sı: Sahâbemi bana terkediniz. Nefsim kendi yed'inde (elinde) olan Cenâb-ı Allah'a yemin ederim ki fukara ve fakir düşkünlere Uhud Dağı ağırlığında altın infak etseniz, onların amelinin sevabı gibi bir sevaba nail olamazsınız. (Buhâri, fedailü ashâbın-Nebî 5; Müslim, fedail’üs-Sahâbe 221-222; Ebû Dâvud sünen 16; Tirmizi, menâkıb 58; İbn-i Mâce, mukaddime 11.)

            Hadîs-i Şerîf'te: Ashâbımı bana bırakınız. Yemin ederim ki, Uhud Dağı kadar altın dağıtsanız, fakir-fukaraya infak etseniz onların sevabına eremezsiniz, buyuruyor. Demek ki, onlarla kendimizi mukayese etmememiz ve onları kendimize bir numune ve baştacı bilmemiz lazım. Ashâbın tümü Allah (cc) yanında böyledir.

            Şimdi zamanımızda Ashâb-ı Resûlullah'a dil uzatan, kötü söyleyenler var. Ashâbın en küçüğüne bile buğz edenin, beğenmeyip, benimsemeyenin davacısı Peygamberimiz (sav)'dir. Çünkü "Onun hakkında ben davacı olurum." diye buyuruyor.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 157)

            Manâ'sı: Yâ Rabbi! İlm-i hesab ve kitabı Muâviye'ye tâlim et (öğret) ve kendisini azab-ı âhiretten (âhiret azabından) muhafaza buyur (koru). (İbn-i Hibban, Sahih, IX, 170.)

 

            Peygamberimiz (sav)'in duası boşa gitmez. "İlmi, hesabı ve kitabı Muâviye'ye öğret" diye buyuruyor. Bu dua kabul oldu. Hz. Muâviye (ra) zamanında Afrika kıtasının bazı yerleri ve Kıbrıs fethedildi. Çünkü Peygamberimiz (sav): "Yâ Rabbi! Muâviye'ye hesab ve kitabı öğret, azaptan da koru" diye buyuruyor. Allahu Teâlâ hesabı öğretince, o hesap ile hesap edip, harb yapma, plan çizme ve başarma çok kolay oldu. "Kitabı da öğret" diyor. Kitab; Kur'ân-ı Kerim ve hadîslerdir. Onların bâtın manâlarıdır. Bütün her şey bunların içindedir. Onu da öğrenirse neyi düşünmez, neyi bilmez, ne yapmaz. "Azabtan koru" diye buyuruyor. Evvelce Bedir, Uhud, Hendek Muharebelerinde Mekke'nin fethinden evvel kâfirlerle Peygamberimiz (sav) ve ashâb çok büyük mücadele geçirdiler. Kâfirler tarafından baskı yapıp, kervan yolunu kesip, aç bırakmak ve mal satmayıp (şimdiki deyimle ambargo uygulamak gibi) vb. şeylerle geçmişte Peygamberimiz (sav) ve ashâbın büyük sıkıntı çekmelerine sebep olmuşlardır. O zamanlar Muâviye (ra)'nin babası Ebû Süfyan, annesi Hind Kadın ve amcaları, dayıları Mekke'nin ileri gelen beyleri müslüman değildi. Peygamberimiz (sav) ve ashâba en büyük işkence ve sıkıntıyı yapan bunlardı. Muâviye'de Mekke'nin Beylerbeyi Ebû Süfyan'ın oğlu olunca o sıkıntıyı yapmada Hz. Muâviye'nin de çok büyük katkısı olmuştu. İşte bu kimseye Peygamberimiz (sav) dua ediyor: "Yâ Rabbi! Muâviye'yi azaptan koru" diye buyuruyor. Çünkü onu yapanlar cehennemde azap içindedir. Onların pek azı müslüman olmuş ama yine onlar için sorgu var. Peygamberimiz (sav) Muâviye (ra)'ye kesinlikle o hususta azab edilmemesi için azabtan koru diye dua ediyor.

            Peygamberimiz (sav)'in bu kadar büyük dua ettiği ve kayınbiraderi olan Muâviye (ra)'ye dil uzatmak, kötü söylemek ne haddimizdir. Diğerlerinin hepsini bırak Muâviye (ra) hakkında onu övücü birçok hadîsler var. Hepsini bir tarafa bırakıp bir tek bu hadîsteki Peygamberimiz (sav)'in Muâviye (ra)'ye duası onu kurtarmaya kâfi gelmez mi? Peygamberimiz (sav) zamanında onun için dua etsin, sende ona ümmet olarak Muâviye (ra)'ye buğz et. Bu demek oluyor ki: Yâ Resûlullah! Ben seni çok seviyorum ama senin sevdiğin, övdüğün Muâviye'yi de hiç sevmiyorum" dersen Peygamberimiz (sav)'e olan sevgin gerçek sayılmaz. Bunu da Peygamberimiz (sav)  seni mahşerde kabul etmez.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 158)

            Manâ'sı: Şüphesiz ümmetimin en ziyade edepsizi ashâb-ı kirâmımın aleyhinde dil uzatmaya cür'et ve cesaret eden kötülerdir. (Ebû Nuaym, Hilye, II, 183, Kenzü’l-İrfan Hadîs No:161.)

 

            Ümmetimin en edepsizi, hayasızı, utanmazı, sıkılmazı Ashâb-ı Kirâmının aleyhinde dil uzatmaya cür'et eden kimsedir deyince, Peygamberimiz (sav) daha bundan ağır nasıl konuşsun. İyi dikkat et bak! Muâviye (ra) hakkında ne kadar övücü hadîs vardır.

            Peygamberimiz (sav) bu hadîs-i şerîfinde, açıktan açığa kendi davacı oluyor. Peygamberimiz (sav); senin için utanmaz, sıkılmaz, edebsiz, ümmetimin en hayasızı diyerek mahşerde yanından kovarsa senin cennete girmene imkân var mı? Şimdi zamanımızda dört cihar-ı yara, Hz. Aişe Validemize, Muâviye (ra)'ye kötü söyleyip dil uzatıyorlar. Bu söz onlaradır.

            Mevâhib-i Ledünniyye adlı kitabın İmam-ı Mâlik Hz. Sûre-i Fetih'in son âyetine dayanarak Ashâb-ı Kirâma dil uzatan Rafizileri tekfir (kâfir) etmiştir.

            Beyhakî'nin rivayetinde Hz. Ali'den rivayet edilmiştir ki:

            – Benim ümmetim arasında bir topluluk olurki Râfıze diye isimlendirilirler. Onlar İslâm'ı terkederler, buyurmuşlardır. (İmam-ı Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 2, Sayfa 386.)

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 160)

            Manâ'sı: Damatlarımla, kayınpeder ve kayınbiraderlerim gibi zevcelerime karabeti (yakınlığı) bulunanların cennete girmeleri için Cenâb-ı Hakk'a tazarru ve niyaz eyledim. Cenâb-ı Hakk dahi kabuluyle beni mesrur eyledi. (Münâvî, Künûzü’l-hakâik, s. 77.)

 

            Damatlarım, kayınpeder ve kayınbiraderlerim gibi zevcelerime (ailelerime) yakınlığı bulunanların hakkında affı mağfiret diledim. Allahu Teâlâ kabul etti. Damatlarım dediği; Peygamberimiz (sav)'in kızlarını alan kimseler, sonunda tevbe-istiğfar ederse, Allahu Teâlâ'dan büsbütün affedileceklerine dair vaad aldım, buyuruyor. Kayınpederi Ebû Süfyan (ra), Kayınbiraderi Muâviye (ra) ve daha birçoklarının affı için Peygamberimiz (sav) Allahu Teâlâ'ya duada bulunuyor. Allahu Teâlâ da söz veriyor. Sende ötesini, berisini düşünmeden, "Peygamberimiz (sav)'e ve ashâba şunu yaptılar, bunu yaptılardı." deyip aleyhlerinde söylüyorsun. Davayı açacak da, bağışlayacak da Peygamberimiz (sav)'dir. Senin arada işin ne?

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Her haseb ve her neseb kaybolur. Yalnız benim hasebim, nesebim ve sıhrım kaybolmaz. (H. Muhammed Bilâl-i Nadir Hz. lerinin vaaz bandından alınmıştır)

 

            Neseb dediği; Hz. Fatıma Anamızın evlatları, Peygamber sülâlesidir. Haseb dediği; tarikat silsilesi yolu ile elden tutup biat eden, tarikata giren "benim bu nesebim de kaybolmaz, kıyamete kadar devam eder" buyuruyor. Sıhrı dediği: "Kız verdiğim, kız aldığım kimselerin sülâlesi kıyamete kadar devam eder kaybolmaz, batmaz" buyuruyor.

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 1, Hadîs No: 3, s. 524)

            Manâ'sı: Hz. Cabir (ra) Resûlullah (sav)'ın şöyle dediğini nakletmiştir:

            Cenâb-ı Hakk, ashâbımı Nebiler ve Peygamberler hariç bütün cin ve ins'e tercih etmiş, üstün tutmuştur.

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 1, Hadîs No: 6, s. 525)

            Manâ'sı: Hz. Enes (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) buyurdular ki:

            – Allah beni ve ashâbımı seçti. Onları bana hısım (akraba) ve yardımcılar kıldı. Bilesiniz âhir zamanda bir gürûh çıkıp onların kadirini (kıymetini) düşürmeye çalışacak. Sakın onlarla evlenmeyin, onlara kız vermeyin, onlarla birlikte namaz kılmayın, cenazelerine namaz kılmayın. Onlara lânet etmeniz helâldir.

 

            Peygamberimiz (sav)'in hısmı akrabası: Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), kayınbabası; Hz. Osman (ra) ile Hz. Ali (ra) damatlarıdır. Hz. Muaviye (ra) Peygamberimiz (sav)'in kayınbiraderidir. şimdiki şiiler ve birçok kimseler bunları beğenmiyor, aleyhlerinde kötü söylüyor. Onlara nasıl muamele edileceğini Peygamberimiz (sav) hadîs-i şerîfinde kendi lisanıyla buyuruyor.

            Yine bu hadîs, "Yezid'e lânet denmez" diyenlere çok büyük bir cevaptır. Âhir zamanda onları sevmeyen bir gurup çıkar buyuruyor. Yezid ise ashâbı sevmeyenlerin başı. Onlara lânet edin deyince Yezid'e niçin lânet olmasın.

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 1, Hadîs No: 7, s. 525)

            Manâ'sı: Abdullah ibn-i Muğaffel (ra), Resûlullah (sav)'in şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

            – Ashâbım hakkında Allah'tan korkun. Onları kendinize hedef edinmeyin. Kim onları severse bu bana olan sevgisi içindir, kim de onlara buğz ederse bu da bana olan buğzu sebebiyledir. Onları kim incitirse beni incitmiş olur. Beni inciten de Allah'ı incitir. Allah'ı incitenin ise belâsı yakındır.

 

            (Sûre-i Neml, Âyet 59)

            Meâl'i: De ki: Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?

 

            Bu ve bunun gibi birçok hadîsler vardır. Biz Peygamberimiz (sav)'e kız verenlerin sülâlesinin kaybolmayacağını anlatmak istiyoruz. Ebû Süfyan ve Hind Kadın'ın kızını Peygamberimiz (sav) aldı. Bununla Mekke'nin zenginleriyle fakir müslümanlarını barıştırmış oldu. (Kitabımızda c.2, s. 322'ye bak).

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 5886)

            Manâ'sı: Ashâbıma sövmeyin, kim ashâbıma söverse Allah'ın, Meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olur. Kıyamette de onun büyük, küçük hiç bir ameli kabul olunmaz. (Beyhakî es-Sunenü’l-kübrâ VI, 372; Kenzü’l-İrfan Hadis no: 155.)

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 622)

            Manâ'sı: Ashâbıma sövenleri görürseniz Allah'ın lâneti kötünüz üzerine olsun deyiniz. (Kenzü’l-İrfan Hadîs No: 154; Buharî fedailü ashabın-nebî 5, Müslim, fedailüs-sahâbe 221-222; Ebû Dâvud, Sünne 10, Tirmizi, menakıb 58.)

 

            Ashâbımı kabul etmeyenlere şefaat etmem, ashâbıma kötü söyleyenlerin yarın mahşerde davacısı ben olurum. Bu din, Kur'ân benim ashâbımın eliyle ihya edilmiştir. Ashâbımı kabul etmeyen doğrudan benim dinimi kabul etmemiştir. Kur'ân-ı kabul etmemiştir. Ne yazık ki şimdi bu saydıklarımızın hepsi, tamamı var. Muâviye (ra) ashâbtır. Ona kötü söyleyenler var. Hz. Ali (ra)'ye hilafeti vermedi diye Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman(ra)'ı benimsemeyenler, sevmeyenler bu zamanda bile var. Bunlar en dindar sofu, en takva görünen âlim, hoca, vaiz gibi mevkilerde bulunanlarda var. Ben şahsen, Dörtyol'un yakınında Erzin içmesinde iken, İskenderun Demir Çelik'te işçi olarak çalışanlar bir münibüs dolusu geldiler. Bunların içinde bir de başkanları vardı. Kendilerinin konuşması, giyimi, görünüşü kılı kırk yaracak kadar sofu görünen kimseler bana soru soruyorlar. Bir ara:

            – Humeyni hakkında ne dersin? dediler. Ben dedim ki:

            – Humeyni'yi görmedim. Bazıları övüyor, övüyor göklere çıkarıyor. Bazıları da çok kötülüyor. Humeyni'nin; Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra)'a kötü söyleyip, buğz ettiğini söylediler. Eğer gerçekten Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman (ra)'a buğz edip, kötü söylüyorsa; o bütün dünya kadınlarına çarşaf giydirse; dünyadaki içki şişelerinin hepsini kırsa; yine noksandadır, hatta küfre varır. Hz. Ali (ra)'yi Peygamberimiz (sav)'in denginde, daha üstün veya bir peygamber gibi görürse onda büyüklük aranmaz. Peygamberimiz (sav): "Ashâbıma kötü söyleyenlerin davacısı ben olurum." diye buyuruyor. Bunlarsa ashâb'ın en büyüklerindendir, diye gece yarısına kadar sohbet ettik, konuştuk. Gittiler. Sabahtan bulunduğum yere beni görmeye gelenlerle haber gönderiyor:

            – Ben, abdesti alır, namazı kılar, orucu tutar, İslâmi vecibeleri yerine getirirsem, cennete girmek için ille de Ebû Bekir'i sevmeye mecbur muyum? diye haberini getirdiler.

            Peygamberimiz (sav) zamanında insanlar ikiye ayrılırdı. Bir kısmı, Peygamberimiz (sav)'i, dört cihar-ı yar'ı ve ashâbı sever. Diğer bir kısmı da onların aleyhinde atarlardı. Onların aleyhinde atanlar eğer namaz kılan kimselerse ya münâfık ya da fâsıktırlar.

            Peygamberimiz (sav)'e bir adam:

            – Yâ Resûlullah! Felan'ın köpeği ben camiye gelirken bana havlayıp saldırıyor, başkasına saldırmıyor, dedi. Peygamberimiz (sav), köpeğin yanına geldi:

            – Hey hayvan! Sen, buna niçin saldırıyorsun? dedi. Köpek lisana geldi ve önlerine düşüp o adamın evine girdi. Adam kapının sağına Ömer, soluna Ebû Bekir diye yazmış. Camiye giderken bir ona, bir de ona tükürüyor sonra camiye gidiyor. Köpek:

            – Ben, buna bunun için saldırıyorum, dedi. (Ashâb-ı Kehf'in köpeği cennetlik olup, çok büyük işler gördü, hem de konuştu). Peygamberimiz (sav)'in zamanında da bu köpek konuştu, hem de "onu parçalayacağım" diye yine saldırdı. Bu, Peygamberimiz (sav)' in mucizesiydi.

            Şimdi aynı o iddiada olanlara o köpek saldırmaz mı? Peygamberimiz (sav) onlara ümmetim diye sahip çıkar mı? O ümmetim diye sahip çıkmazsa senin kuru sofuluğunun ne kıymeti kalır. Sen, senin yaptığın ibadetle; Allah'tan affı mağfiret, Peygamberimiz(sav)'den şefâat olmadıkça kendini nasıl kurtarırsın?

            Bunlarda kılı kırk yaracak kadar sofu görünen insanlardır. Yine Hz. Ali'yi küçümseyip kötü söyleyip, benimsemeyip, hatta yaptığı işleri yanlış yapmış gibi görenler ve hutbe'ye çıkıp Yezid'i savunanlar var.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 732)

            Manâ'sı: Ümmetimin arasında bid'atlar zuhur edip de ashâbıma sövülürse âlim olan bu baptaki bilgilerini izhar etsin. Eğer bunu yapmazsa Allah'ın lâneti onun üzerine olsun.

 

            Bana sen bir çok toplumlar hakkında "ağır konuşuyorsun, az konuş veya kapalı konuş" diyorlar. Ben de diyorum ki:

            – Peygamberimiz (sav), beni böyle konuşmaya mecbur ediyor. Konuşmazsam Allah (cc)'ın lânetinden, Peygamberimiz (sav)' in bedduasından korkuyorum. Bir insanın Allah (cc)'tan korktuğu nesinden belli olur? Peygamberimiz (sav)'in bedduasını alır, Allah (cc)'ın lânetini alır, yine de sesini çıkartmaz. Sen onu âlim zannediyorsun. Halbuki o Allah (cc)'ın lânetini Resûlullah (sav)'ın bedduasını almıştır. Ama diğer birisi hiç okumuşluğu, ilmi olmadan da bildiği kadar müdafaa etmiştir. Sûre-i Cuma, Âyet 5:

            "Alim zannedilen eşektir, cahil zannedilen de âlimdir."

            "Yezid ashâbmış, Yezid haklı imiş" diye vaazında ve Cum'a hutbesinde vaaz ediyor. Bir çok hocalarımızda Şam'da yedi sene okudu. Şimdi biz buna karşı bir şey  söyleyemeyiz, diye onun yaptığı vaazı kuzu kuzu dinliyor, en ufak bir itirazda bulunmuyor. İşte mağbun müslüman, işte ahmak müslüman bunlardır. Vaazlarını ve bütün dikkatini bir yerde toplamış, açıklar şöyle, çıplaklar böyle ömrünün sonuna kadar bir kaç mevzu üzerinde vaaz ediyor da din-i islâmı içinden köküne balta atanlara karşı da hiç sesini çıkartmıyor. Belki senin çıplak dediğin adamların içinde Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra) ve Hz. Muaviye (ra) hakkında kötü söylense dayanamayıp lisanen de olsa karşı çıkanlar olur. Eğer o karşı çıkar, sen de sükût edersen senin ondan neren iyi, o senden daha iyi değil mi?

            Misâl: Bir hocanın "Hz. Ali (ra), Hz. Hüseyin (ra)'in babası, Hz. Muaviye (ra) Yezid'in babası, Hasan (ra)'ın babası Yezid'in babası ile harb etti. Onu normal karşılıyorsunuz da Muaviye (ra)'nin oğlu Yezid, Hz. Ali (ra)'nin oğlu İmam Hüseyin (ra) ile harb etti. Neden bunu normal karşılamıyorsunuz?" diye vaaz ettiğini söylediler.

            Öyle söyleyenlere karşı verdiğim cevapta dedim ki:

            – Hz. Ali (ra) ashâbtı, Muaviye (ra)'da ashâbtı. Muaviye (ra) Peygamberimiz (sav)'in kayınbiraderi, Hz. Ali (ra) damadı idi. Hz. Ali (ra) ile Muaviye (ra) ömür boyu birbirleri ile iyi geçindiler. Her ikisi de Peygamberimiz (sav)'in yanında idiler. En son aralarındaki dava hilafet davası değil, Hz. Osman'ın kan davasıdır. Onun için kan dökmeden sulh olmak için dört ay çalıştılar. Birbirlerini ikna edemediler, en son harp etmeye mecbur kaldılar. (Kitabımızın 2. cildinde açıklandı). Yezid ile İmam Hüseyin arasındaki olan dava hem hilafet, hem din davası idi. İmam Hüseyin'e dediler ki:

            – Sen harb etme, biat et. Kardeşin Hasan'ın, Yezid'in babası Muaviye (ra)'ya biat ettiği gibi deyince Hz. İmam Hüseyin:

            – "İçki küpünün başından kalkmayan sarhoş, ayyaş bir adama ben biat edemem. Bütün millet benim biat etmemi bekliyor. Ben biat edersem bütün mes'uliyetin hepsi benim olacak" buyurdu. Muaviye (ra)'ye biat etmede bir mahzur yoktur. Hz. Ali (ra) ile Muaviye (ra)'nin ikisi de müslüman, ikisi de birbirini  öldürmek istemiyor. Sulh için dört ay bekliyor, konuşuyor. Bütün imkânlar kesilince yani birbirlerine sözleri ters gelince en son harbe karar veriyorlar. Bununla Küfe'ye sığınmak için giden İmam Hüseyin'in Kerbelâ'da önünü çevirttirip, sırf intikam için harbettiren ve şehit edenin bir olmasına imkân var mı? Birisinin harbi Hz. Osman(ra)'ın kanı batmasın diye, birisinin harbi Bedir'de öldürülen kâfirlerin intikamını almanın için, bu buna hiç benzer mi?

            Yezid'in İmam Hüseyin ile olan harbi ecdadlarının intikamını almak içindi. Aslında ne hakla İmam Hüseyin'in Kerbelâ'da önünü çevirttirip şehit ettiriyor. Bazı hocalarımız Yezid'i haklı görürler. Halbuki o hocanın çocuğunun kulağını biraz fazla çeksen seninle haftalarca, aylarca küskünlük (dargınlık) çıkarır, çekişir. Ortada ölen, öldürülen iki cihanın sultanı, âlemlerin efendisinin öz torunu İmam Hüseyin. Öldürenin ecdadı ise müşriklere kâfirlere dayanır. Onun intikamını almak istiyor. Bu buna benzer mi?

 

*  *  *

 

            Zamanla Hac'da ihramlı iken bir sinek öldüren Küfeli "günah işledim" diye bir âlimden bunun telafisi için "ne yapmalıyım?" diye soruyor. (İmam Hüseyin yeni şehid olmuş millet hüzünlü idi.) Âlim soruyor:

            – Siz, Kerbelâ'da iki cihanın sultanı, Âlemlerin efendisinin torununu kasıtlı olarak öldürmeğe hiç tereddüt etmiyorsunuz da, kazaen sinek öldürdüğünün telafisini mi soruyorsun? diye cevap veriyor. Bir insanın oğlunu kasıtlı olarak öldürseler onunla barışmak ona ne kadar ağır gelir. Ya aralarındaki dava İmam Hüseyin ile Yezid arasındaki olan dava gibi din davası ise barışmasına imkân var mı? Hepimizin varacağımız, şefâat isteyeceğimiz, sancağının altında duracağımız, Cenneti Â'lâ'ya, Allah'ın Cemaline, didarına beraber gideceğimiz, bakacağımız, bakmak isteyeceğimiz, beraberinde olacağımız Peygamberimiz (sav) değil mi? Yezid'i savunanlar hangi hakla, ne yüzle yüzleri kızarmadan Peygamberimiz (sav)'in huzuruna çıkabilecekler. Hem de çıkmalarına, özür dilemelerine imkân var mı? Ashâbıma kötü söyleyen ümmetim değildir diyen Peygamberimiz (sav)'dir. Kerbelâ'da din davası için, din için harb olundu. Bunda Yezid'i haklı görenlere Peygamberimiz (sav)'in sahip çıkmasına, ümmetim demesine, Allahu Teâlâ' nın kulum demesine, cennete gitmesine imkân var mı?

 

*  *  *

 

            Ebâ Müslim, Yezidlerin kökünü geçirdi (kazıdı), kurtulduk derken aynı yolu takip edenler Yezid namına hutbe okur gibi hutbede Yezid'i övenler çıktı. Bunlar Yezid Hz. diye hutbe okuyor. Aradaki fark: Yezidler Yezid'i överler. Hz. Ali (ra)'ye hutbede Tûrabi diye lânet okurlardı. Bunlar Yezid'i övüyorlar, Hz. Ali'ye lânet okumuyorlar. Belki daha fazla gelişseler onu da yaparlar. Müslüman uyanık olmalı, bunlara cevap vermeli. Yoksa sen neme gerek, ben namazımı kılarım yeter, karışmam dersen Allah (cc) o namazını kabul etmez. Sen de ne kadar sünneti yapıyorum dersen bid'atçısın yine cehennemliksin. Çünkü dinin yıkılacağı yere, kandırmalarına ve onbinlerce kişinin yoldan çıkmasına sebep olanlara engel olmadın. Söz ile engel olmak istemedin. Ama kılı kırk yaracak kadar sofu oldun. O sofuluğun neye yarar?

            Bir insan namaz kılsa, oruç tutsa, bütün ibadetleri kendini cehennemden kurtarmak için değil, cennete girmek için de değildir. "Eğer insanın yaptığı ibadet kendini kurtaracak olsa o ibadetin kurtarması ile kimse cennete giremez". (Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, C. 12, Hadîs No: 1918.) O senin yaptığın ibadetin seni kurtaramaz. Allahu Teâlâ'nın seni affedebilesi için, Peygamberimiz (sav)'e, O'nun ashâbına buğz etmeyip, onları kendine bir numune bilip çalışırsan Allahu Teâlâ onların hürmetine seni kurtarır. İbadetin, taatin ve Allahu Teâlâ'ya ve onlara sevilmene, onları da senin sevmene vesile, sebep olur. Tıpkı imam namazı kıldırdıktan sonra cemaate karşı yönünü döner, imam cemaatin, cemaat imamın yüzüne bakar, yüz sıfatullahtır. İmamın yüzü hürmetine cemaatin, cemaatin yüzü hürmetine imamın duası kabul olur. Onun gibi.

            Yine bir adam ölse, kırk kişi "Allah rahmet etsin" derse, Allah (cc) ona rahmet eder. Cenaze namazını kırk müslüman kılar, dua ederse onu da Allahu Teâlâ affeder. (Sünen-i İbn-i Mâce, C. 4, Hadîs No: 1493.) Cenaze namazı kılanların içinde büyük bir zat varsa cenazeyi kurtarıyor. Ölen büyük bir zatsa, kendinin cenaze namazını kılanların hepsini kurtarıyor. Peygamberimiz (sav); Hadîs-i Şerîf'te:

            – (Peygamberimiz (sav) ve ashâbların yanından) bir cenaze geçiyor. Herkes: "İyi adamdı, Allah rahmet etsin." dedi. Peygamberimiz (sav): "Vacib oldu." diye buyuruyor. Biraz sonra bir cenaze daha geçiyor. Onlar: "Çok şerli bir adamdı." diyor. Peygamberimiz (sav): "Vacib oldu." buyuruyor. Sebebini soruyorlar. "Sizin burdahayırla söylemeniz, cennete girmesine, cennetin kendisine cavib olmasına sebep oldu. İkinci cenazeye kötüdür demeniz, onun cehenneme vacib olduğunu söylüyor." (Sünen-i İbn-i Mâce, C. 4, Hadîs No: 1492.) buyurdu.

            Halk arasında: "Halkın dili, Hakk'ın kalemi." dedikleri budur.

            Hz. Ebû Bekir (ra) ilk hutbesinde; üç sefer "elhamdülillah" dedikten sonra: "Allahu Teâlâ'ya yüzbinlerce kez şükürler olsun. Beni bu ümmete sevdirdi." diyor. Peygamberimiz (sav) Hadîs-i Şerîfinde:

            "Ölüleriniz hakkında hayır konuşun. Sizin konuşmanıza melekler "amin" der." (Sünen-i İbn-i Mâce, C. 5, Hadîs No: 1447.) buyuruyor. Melekler amin derse o dua kabul olur. O dua kabul olursa cennetlik olur. Onun için biz birbirimizin cennetlik olmamıza sebep oluyoruz. Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (sav)'in en sevdiği ashâbdır. Onlar bir kimse hakkında iyi derse, şahitlik yaparsa o da cennetlik olur.

            Peygamberimiz (sav)'in bile kendi ibadeti kendini kurtaramıyor. Halbuki nafile namazı çok, nafile orucu çoktur. İbadette O'na yetişmemize imkan yok. O'nun biri bizim binimize denk oluyor. Hadîs-i Şerîf'te: "Benim ibadetim de beni kurtarmaz. Ancak Allah'ın affı mağfireti kurtarır." (Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, C. 12, Hadîs No: 1918.) buyuruyor.

            Peygamberimiz (sav) dünyadan gitmiş vefat edeli bin dört yüz küsur sene olmuş, başka yerdeki camide kılınan namazla Peygamberimiz (sav)'in camisindeki kılınan namaz bir hadîs-i şerîfe göre bin misli, diğer bir hadîs-i şerîfe göre beş yüz misli sevap alır. Biri bine veyahut beş yüze geçer. Öyle olduğu halde Peygamberimiz(sav)'in kurtulmasına sebep kendi ibadeti değil, Allahu Teâlâ'nın affı mağfiretidir. Peygamberimiz (sav) ve bütün şefâat eden büyük zatların hepsinin şefaatı da Allah'tandır. Onlar arada bir sebeptir. Öyle olunca senin ibadetinin seni kurtarmasına imkan var mı?" Ben abdestimi aldım, orucumu tuttum, haccımı yaptım, zekâtımı verdim. İlle de Ebû Bekir'i sevmeye mecbur muyum? diyor. Onu Allah (cc) sevmiş, Peygamberimiz (sav) sevmiş. Hadîs-i Şerîf'de:

            "Onların sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemek" diye buyuruyor. Sen, Hz. Ebû Bekir (ra)'i ve Peygamberimiz (sav)'i sevmeyip, hiçe sayarsan İblisi memnun edersin. Onun da sana büyük ikramı cehennem olur. Allah esirgesin (Amin).

            İnsanı, Allah (cc)'ın affı, Peygamberimiz (sav)'in şefaatı kurtarır. Aksi takdirde insan kendini cehennemden kurtaramaz. Çünkü ibadeti kabul edip, etmeyecek Allahu Teâlâ'dır. Kabul edeceği, etmeyeceği ibadeti kimseye sormaz. Ben ibadet ettim de niçin kabul etmedin? diye itiraz da edemezsin. Böyle olunca, münâfıkların namazı, ibadeti var, Allah kabul etmiyor. Ahlâk-ı zemime kendisinde olanların ibadeti var. Yine Allah (cc) kabul etmiyor. Cehennemden de çıkmıyor. Hiç kimse, bunların ibadetini niçin kabul etmedin diye bir hak da iddia edemiyor.

            Sen, sevgili Habibi'nin ashâbı olan Muâviye (ra), Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra)'nin birisine buğz eder; Yezid'i haklı görür, ona buğz etmezsen; Yezid'in İmam Hüseyin (ra)'i şehid etmesini normal karşılarsan, Allah (cc) o namazını, ibadetini kabul etmez. Zorla kabul ettiremezsin. O mahkemeden daha üst makam yok ki baş vurasın. Sapık mezheblerin hatırı için ilâ cehennemi zümaraya atılırsın. İyice düşün! Peygamberimiz (sav) Hz. Hasan (ra), Hz. Hüseyin (ra), dört cihar-ı yar olan Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra), Muâviye (ra) bir tarafta, sen de Yezid'le ve ashâbı sevmeyenlerle bir tarafta mahkeme olsanız. O da Allahu Teâlâ'nın bizzat kendisinin mahkeme edeceği, hiçbir şahit dinlemeyip sadece Peygamberimiz (sav)'in şahitliğinin (Sûre-i Nisa, Âyet 41.) dinleneceği mahkeme-i kübra'da o mahkemeyi kazanmana, haklı çıkmana imkan var mı? Bu mahkemeyi yapacağını Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de söylüyor, buyuruyor.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4243)

            Manâ'sı: Kıyamet gününde herkes azaptan kurtuluşu ümit edecektir. Ashâbıma sövenler asla, çünkü mahşer halkı onlara lânet edecektir. Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti ashâbıma sövenlerin üzerine olsun.

 

            Bazıları da ashâbın en büyüğü olan Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra)'ı kabul etmiyor. Bazıları Hz. Ali (ra)'yi ve onun yaptığı işleri küçümsüyor. Bazıları Muaviye (ra)'nin aleyhinde söylüyor. Allah cümlemizi muhafaza etsin, ayıktırsın. Amin.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 1196)

            Manâ'sı: Allah bana samimi sahâbeler ihsan etmiştir. Onları Ashâbım damatlarım ve yardımcılarım olarak ihsan etmiştir. Bana onlardan sonra öyle bir kavim gelecek ki, onları gözden ve itibardan düşürmeye çalışacaklar. Onlara sövecekler, onlara erişirseniz, kız verip almayın, onlarla yiyip içmeyin, onlarla namaz kılmayın, cenazelerini de kılmayın.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1197)

            Manâ'sı: Allah beni seçti ve bana Ashâb da ihsan etti. Onlardan bazılarını bana vezir yaptı. Kimini de damatlar ve yardımcılar kıldı. Onlara kim söverse, Allah'ın meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun, kıyamet gününde onun hiç bir ameli kabul olunmayacak.

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 9, Hadis No: 1491)

            Manâ'sı: Ebû Saidi Hudri (ra) den Nebi (sav) şöyle buyurmuştur:

            – Ey müstakbel müslümanlar sakın ashâbıma sebb-ü şetmetmeyiniz (küfür etmeyiniz). Onların şeref ve fazileti yüksektir. Bakınız sizden birinin Uhud dağı kadar altın sadaka verdiği farzedilse bu muazzam sadakanın sevabı ashâbdan birinin iki avuç hurma sadakası faziletine erişemez. Hatta bunun yarısına da ulaşamaz. (Kenzü’l-İrfan Hadîs No: 150, Müslim fedailü’s-sahabe 221-222, Ebû Dâvud sünne 16, Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadîs No: 4114.)

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 9 Hadis, No: 1495)

            Manâ'sı: Enes ibn-i Malik (ra) dan rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir. Bir kimse Nebi (sav) kıyametten sual edip:

            – Ya Resûlullah, kıyamet ne zaman kopacak? dedi. Resûlullah ona hakimane bir uslûpla:

            – O saate, o güne ne hazırladın? diye sordu. Soru sahibi:

            – Hiç birşey hazırlamadım. Yalnız ben Allah'ı ve Nebi (sav)'i seven bir adamım, dedi. Resûlullah da:

            – Öyle ise sen sevdiklerinle beraber bulunacaksın, diye müjdeledi. Enes ibn-i Malik der ki: Nebi (sav)'in bu sen sevdiklerinle berabersin müjdesine, sevindiğimiz gibi hiç bir şey bizi sevindirmedi. Yine Enes der ki:

            – Nebi (sav)'i, Ebû Bekir, Ömer'i severim. Onlara olan bu aşk ve muhabbetim sebebi ile kıyamette onlarla beraber olacağımı Allah'ın inâyetinden umarım. Velev ki onların hayır işlerine benzer hayır ve ibadet işlememiş olayım.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 151)

            Manâ'sı: Ashâbımı bana bırakınız, onların aleyhinde  lisan ile bana eziyet verenleri, yevmi kıyamette Cenâb-ı Allah onları cezalandırsın. (Müslim, fedailü’s-sahabe 221-222; Ebû Dâvud, sünne 16.)

 

            Allah (cc)'ın ve Peygamberimiz (sav)'in de en sevdiği Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra)'dir. Bunlara buğz edilirse bu buğuz, bu sevmeme doğrudan Allah (cc)'adır. Yine bunlar hakkında âyet inmiştir. Bunlara buğz etmek, bu buğuzu hoş karşılamak Kur'ân'a buğuzdur.  Kur'ân'ı sevmemektir.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 1050)

            Manâ'sı: En üstün iman, (sevdiğini) Allah için sevmen, sevmediğini de Allah için yermen (sevmemen), dilini Allah'ın zikrinde daim etmen; kendi nefsin için sevdiğini insanlar için sevmen, (yine) kendi nefsin için hoşlanmadığını insanlar içinde hoşlanmaman; (velhasıl) hayrı söylemen ya da susmandır.

 

            Amelin en efdalı Allah için sevmek, Allah (cc) için buğuz etmek olunca Allah (cc)'ın da, Resûlullah'ın da en sevdiği Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra) olunca bunlara "buğuz Allah için sevin ve Allah için buğuz edin" hadisinin tam aksi, tersi değil mi?

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 137)

            Manâ'sı: İmam-ı Ali Hz.'nin vechi şeriflerine bakmak ibadet makamına gaimdir.

 

*  *  *

 Ali (ra) Hz.lerinin ruhaniyeti

            Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

            – Mi'raca çıktığımda çok büyük, iri bir aslan gördüm. Cebrâil (as)'e sordum. "Bu aslan kimdir?" Buyurdu ki:

            – O aslan Ali'nin ruhaniyetidir. Yüzüğünü çıkart ağzına at, hikmetini görürsün, diye buyurdu. Ben de yüzüğü çıkarttım, aslan ağzını açtı ve ağzına attım.

            Sabahtan, Peygamberimiz (sav) mi'rac meselesini söyleyince, herkes inanıp, inanmamada tereddüt ediyor. Bu aslan mevzusunu söyleyince Hz. Ali (ra) ağzını açtı ve ağzından yüzüğü çıkardı. Onun için mi'raca ilk inanan Hz. Ali (ra), ikinci inanan Hz. Hatice Validemiz oldu. Hz. Ali (ra) çocuk olduğundan şehadeti kabul edilmedi.

            Allahu Teâlâ:

            – "Salı günü ikindi vaktine kadar eğer sana inanan olmazsa seni yeryüzünden kaldırır, dünyayı helâk ederim", diye buyuruyor.

            Peygamberimiz (sav), ashâb-ı inandırabilmek için var gücü ile onları iknaya çalışıyor. Hz. Ali (ra) ilk inanandır. O da hem inanıyor, hem de bizzat yüzüğü ağzından çıkarıp veriyor. Halkı da inandırmaya çalışıyor. Fakat kimse inanamadı. Bu söz Hz. Ebû Bekir (ra)'e duyuldu. O herkese:

            – Ben inandım, siz de inanın doğrudur, haktır, gerçektir, diyordu. Ona:

            – Yâ aklını bozdu ise sorusuna; Hz. Ebû Bekir (ra):

            – O'nun yardımcısı Allah'tır. O aklını bozmaz, hem de Muhammed-ül Emin (En emniyet edilir, en doğru adam)dir. Yalan söylemez, dedi. Diğerleri:

            – Bu akla, mantığa sığmaz. Bir anda Kudüs'e gitsin, Allahu Teâlâ ile doksan bin kelâm konuşsun; bir çok haller, işler bir anda nasıl olur, diye kabul etmediler.

            Şimdi zamanımızda, Kur'ân-ı Kerim'i yirminci asra göre, aklın mantığın kabul edeceği şekilde tefsir edeceğiz, diyorlar. Bu hangi akla, hangi mantığa sığar. Ancak imana sığar. Hz. Ebû Bekir (ra)'in imanı o kadar kuvvetli idi ki, kendisinden duymadan başkalarının ağzından duyunca hemen iman etti. İşte akıl ile ölçülse o kadar insanın hepsi deli değil, içinde çok akıllıları da var. Hatta bazıları bu aslan mevzusunu çok ileri götürüp:

            Haşa sümme haşa böyle söylerler. "Ali Allah'tır, Ali Allah olarak, miraçta Muhammed ile konuştu. Muhammed Allah'tır diye Ali'yi görmeye gitti. Miraç'tan döndü. Cennette Ali'yi aslan suretinde gördü. Yüzüğü aslanın ağzına attı, sabahtan da (Peygamberimiz (sav) miracı anlatırken) bu seferde Allah Ali oldu. Ağzından yüzüğü çıkardı, kendine verdi" derler.

            Bunlar hepsi yanlış, saçma sapan sözlerdir. Allah (cc) doğmaz, çocuğu olmaz, evlenmez, büyümez, yaşlanmaz (ihtiyarlamaz), ölmez, yemez, içmez, tuvalete gitmez. Şayet yiyecek olsa, kendi yarattığı yemeği yer, kendi yarattığı havayı koklar mıydı?

            Peygamberimiz (sav), Hz. Ali (ra)'nin ruhaniyetini aslan şeklinde cennette gördü. Yedi kat seb'î semavatı geçip cenneti, cehennemi her ne yaratılmışsa hepsini geçip Arş-ı Âlâ'da Allahu Teâlâ ile konuştu.

 

                        Arş'tan yüce kurulur, divanı dervişlerin,

                        Arş-ı, kürsi, levh-i kalem seyranı dervişlerin,

                        Hızır'a yoldaş olmaz, Mûsa'ya sırrın vermez,

                        Süleyman neden bilmez, lisanın dervişlerin.

                                                                       Eşrefoğlu RUMİ Hz.

 

            Peygamberimiz (sav) bir gün Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra) hakkında onların iyi hallerini, herkesten üstünlüğünü söyledi. Hz. Ali (ra) hakkında:

            – Ya Resûlullah Ali hakkında neden söylemedin? deyince Peygamberimiz (sav) buyurdu:

            – İnsanın kendi kendini övmesi doğru değildir. Ali bendendir, eti etimdendir, kanı kanımdandır.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 141-142)

            Manâ'sı: Hasan ile Hüseyin'i seven hakikatte beni sevmiş olur. Onlara buğuz eden muhakkak bana buğuz etmiş olur.

            Hasan (ra) ve Hüseyin (ra)'i seven kimse muhakkak beni sevmiş olur. (İbn-i Mâce, Mukaddime: 11.)

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 3520)

            Manâ'sı: İçinizden en hayırlısı Ali, gençleriniz arasında en hayırlıları Hasan ile Hüseyin, kadınlarınızın da en hayırlısı Fatıma'dır.

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih 9. Cilt, s. 368)

            Manâ'sı: Fatıma (tü'z-Zehrâ) benden bir parçadır. Her kim onu öfkelendirirse şüphesiz beni darıltmış olur.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 6221)

            Manâ'sı: Ey Fatıma, Allah sen öfkelendiğinde öfkelenir, sen hoşnut olduğunda hoşnut olur.

 

            Onun için bunların hiç birisini diğer birisinden ayırmak, biri için diğerine buğz etmek, sevmemek doğru değildir. Hepsini de büyük bilmek, hepsini de sevmek lazımdır.

 

            Eti etimdendir, kanı kanımdan,

            Nice pek sevmez müslüman onları kendi canından.

                                                           Hacı Muhammed Bilâli Nâdir

 

            Yine Hz. Fatıma hakkında:

            – Ya Fatıma, benim babam Peygamberdir, diye benim gösterdiğim yolu bırakıp babam nasıl olsa beni kurtarır dersen, benim yolumu tutmazsan, benim evladım değilsin. Sana şefaatım olmaz, buyurdu.

 

*  *  *

 

            Peygamberimiz (sav), "Hz. Ebû Bekir (ra) hakkında, güneş doğduğu zaman Hz. Ebû Bekir'den daha üstün bir kimsenin üzerine doğmuyor" diye buyurmuştur.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 6123)

            Manâ'sı: Ey Ebû Bekir, şüphesiz Allah sana sıddık adını vermiştir.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 6121)

            Manâ'sı: Ey Ebû Bekir Allah sana Rıdvan-ı Ekberi verdi.

            – Rıdvan-ı Ekber nedir? diye sordu:

            – O'nun Rıdvan-ı Ekberi, halka umumi olarak tecelli etmesi, sana da özel olarak tecelli etmesidir, buyurdu.

 

            (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2267)

            Manâ'sı: Sevban (ra)'dan rivâyet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            – Allah, benim için yeryüzünü katladı ve ben, yeryüzünün doğu ve batıları (her tarafı)nı gördüm. Ümmetimin hükümranlığı, yeryüzünün benim için katlanan kısımlarına muhakkak ulaşacaktır. Ve ben ümmetim için Rabb'imden, onları umumî kıtlıkla helâk etmemesini ve kendilerinden olmayıp köklerini kurutacak (haricî) bir düşmanı onların başına musallat kılmamasını diledim. Rabbim şöyle buyurdu: "Ya Muhammed! Kat'iyetle hüküm verdim ve bu hüküm asla değişmez. Ümmetin için sana (şunu) veriyorum; onları umumî kıtlıkla helâk etmeyecek ve kendilerinden olmayıp köklerini kurutacak bir düşmanı onların başına musallat kılmayacağım; hatta onlara karşı dünyanın (çeşitli) bölgelerinde bulunanlar (veya "dünyanın bölgeleri arasından" buyurdu) bir araya gelseler bile! Fakat sonunda onlar (senin ümmetin) birbirini kıracak ve birbirini esir edeceklerdir.

 İslâm dışardan gelen kuvvetle yıkılmaz, içinden yıkılır,

            Peygamberimiz (sav):

            – Benim ümmetim dışardan gelen kuvvet ile yıkılmaz. Kendi içinden yıkılır, diye buyuruyor.

            İşte harb ile İslâmı yıkamadılar. Bölünme ile birbirlerine karşı cephe alma ile tefrikaya düşürdüler, yıkmaya çalışıyorlar. Ben müslümanım diyen herkes kafayı çalıştırmalı, hiç kimsenin sözüne bakmayıp, bunları kendi düşünüp incelemelidir. Şunun, bunun sözü ile, emir ile konuşmamalıdır. Peygamberimiz (sav)'in şu hadîs-i şerîfi vardır:

            Cennet saadetini isteyen kişi, cemaate büyük cemaate ki, sahâbe ile tabîinin ve ehl-i sünnetin topluluğuna sarılsın. Sakın tefrikaya düşmeyin. (Hadîs-i Şerîf REH No: 1126.)

            Sorulsa bâtıl mezheblere sahip çıkan yok. Koruma ve korunma içinde çoğalma ise var. Allahu Teâlâ bunu kabul etmez.

            Müslümanlar ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinden olup, hepimiz el ele, omuz omuza verip, bâtıl mezhebleri bir tarafa bırakıp, Allah ve Resûlullah (sav)'ın gösterdiği yolda âyet ve hadîslerin ışığı altında birleşelim. Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebini her birimiz bir yerden çekiştirir, kopartır, böler, bâtıl mezheblerin fikirlerine çevirirsek, ne Allahu Teâlâ, ne Peygamberimiz (sav), ne de büyüklerimiz razı olur. Yarın mahşerde onların huzuruna ne yüzle çıkacağız, ne diyeceğiz. Bunu çok iyi düşünmemiz lazımdır. Allah (cc) ve Resûlünden korkup, herşeyi bir tarafa bırakıp, "Allah'ın ipine hepimiz birden sımsıkı sarılalım".(2) âyetine uyarak ehl-i sünnet vel cemaatte birleşelim. Allah (cc) birleşmek nasip etsin (Amin).

            Bazı kimseler benim yanıma geldikleri zaman: "İslâmın toplanması nasıl olacak? Gayemiz İslâmı birleştirmek" diyorlar. Bizim dediğimize de hiç yaklaşmıyorlar.

            Türkiye'de şu zamanda müslümanlar ancak şöyle birleşir: Büyük bir "İslâm Toplantısı" yapılır. Her görüşteki İslâm toplumu davet edilir. Her toplumun lideri o toplantıda tek tek görüşünü açıklar. Peygamberimiz (sav)'ın "Mü'min mü'minin aynasıdır."(3) ve "ümmetimin arasındaki ihtilaf rahmettir."(4) dediği ihtilaf rahmet olsun. Herkes kendi görüşünü açıklasın, tartışılsın. Tam hakiki, gerçek müslümanlar sesini duyuramıyor veya korkuyor ya da duyurma imkanı bulamıyor.

            Bu ehl-i sünnet mitinginde her görüşteki bütün müslüman liderler konuşturulsun. Hakikat neyse meydana çıksın. Büyük balık küçük balığı yutar tabiri gibi olmasın. İslâm birleşsin, bir toplum olsun, söz de İslâmın olsun. Âyet ve hâdis ne diyorsa onunla tartışılsın. Bu müslümanlar içimizi, gerçek yönümüzü iyice anlasınlar. Tartışa tartışa birbirlerini ikna etsinler. En sonunda İslâm toplumu, kendi liderini kendisi seçsin. Maalesef böyle değil, bazılarının yaptığı gibi benim toplantımda ben söylerim, başkası söyleyemez. Benden başkası konuşamaz. Onların toplantısına da gidilmez, şayet giderseniz küfre rıza göstermiş olursunuz denilmesin. Birbirlerinin toplantısına gitsin, birbirlerini ikna için tartışılsın. Yalnız tartışmanın âyetle ve hadîsle olması lazım. Başkası müslüman değil mi? Onların toplantısına niçin gidilmesin. Sahâbiler bir gayr-ı müslim'i bile söyleye söyleye müslüman etmediler mi? Kendi müslüman, anne ve babası müslüman doğruyu arayan bir adamı niçin ikna etmeyelim. Siz yanlış yolda olduğuna inandığınız müslümanı ikna edeceksiniz,  bu toplantı niçin caiz olmasın?

            Hz. Ömer (ra) halife olunca, kendisine bir keder, bir üzgünlük hali vardı. Sordular:

            – Resûlullah (sav)'ın makamına geçtin neden üzülmüyorsun? Buyurdu ki:

            – Ben de bir insanım yanılırım. Yanlış bir iş yapabilirim .Bir adam benim yanlışımı söyleyecek olsa onu ona söyletmezler. "Resûlullah (sav)'ın, Ömer (ra) hakkında şu kadar hadîsleri var, sen ona söz söyleyecek adamı mı oldun?" derler. Ben de noksanımı kendiliğimden bilemem, helâke giderim, diye korkuyorum, deyince, sahâbiden birisi ayağa kalktı:

            – Ben, Resûlullah (sav)'ın zamanını gördüm, sen Ömer olmazsan ne olursan ol. O'nun zamanındakinin aksini yaparsan ilk defa seni tenha (gizli) bir yere götürüp ikaz maksadı ile söylerim. Ya ayıkır, düzelir; ya da beni ikna edecek bir söz söylersen davamdan vazgeçerim. Ne beni ikna edebildin, ne de o yaptığından vazgeçtin aynı devam edersen; ikinci defa seni en sevdiğin adamların yanında senin ağrına gelecek ve sert bir şekilde ihtar ederim. Yine beni ikna edecek bir söz söyler veya yaptığından vazgeçersen ben de davamdan vazgeçerim. Bunların hiç birisini söylemeyip yine aynı bildiğine gidersen, (belinden kılıcı biraz çekip:) Vallahi seni bu kılıçla düzeltirim, diyor. Hz. Ömer (ra) o adamı kucaklayıp, bağrına basıp, gözlerinden öpüyor:

            – Hayatta benim en iyi dostum sensin. Ben helâke düştükten sonra arkamdan onun zamanında, ben, şu sözünü, şu hareketini beğenmedim, diye söylemek en kötüsüdür. En iyisi de Resûlullah (sav)'ın yaptığı ile beni ikna etmeye çalışmaktır. Yine düzelmezsem kılıçla beni düzeltmektir. En sevgili dostumda sensin, diye buyuruyor.

 

            (Sahih-i Buhâri, Tecrid-i Sarih, C. 8, Hadîs No: 1152)

            Manâ'sı: "Ebû Bekre (Nufey' ibn-i Hâris) (ra)'den rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir: (Bir kere) Nebî (sav)'in huzurunda bir kişi öbür kimseyi senâ etmişti (övmüştü). Bunun üzerine Resûlullah (sav) tekrarlayarak:

            – Tuhaf şey? Sen (böyle övmekle) arkadaşının boynunu vurdun, yazıklar olsun sana! Sen arkadaşının boynunu vurdun, buyurdu. (ilâ âhir).

 

            Kitabımızda yedi yaşındaki Sultan Süleyman (as)'ın, babası Dâvud (as)'ın çözemediği konulara çözüm yolu bulmasını yazmıştık (Bak Cild I, s. 259).

            Peygamberimiz (sav)'den sonra, Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra)'yi İslâm'ın bir bölümü, bir kısmı seçmedi, bütün İslâm toplumu seçti. Şimdi sizinle aynı görüşte olmayan İslâm toplumuna ağır söz söyleye söyleye dağıt. Sonra da, biz İslâm'ı birleştirmek istiyoruz, hakiki bir İslâm toplumu yetiştireceğiz de! Size kim inanır.

            Peygamberimiz (sav)'in:

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 3992)

            Manâ'sı: Avf ibn-i Mâlik (ra)'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:

            – Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. (Bunlardan) biri cennette ve yetmişi ateştedir. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldı: (Onlardan da) yetmiş bir fırka ateşte ve biri cennettedir. Muhammed'in canı (kudret) elinde bulunan (Allah'a) yemin ederim ki, benim ümmetim muhakkak yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennette ve yetmiş iki fırka ateştedir.

            – Yâ Resûlullah! Cennette olan fırka kimlerdir? diye soruldu. O:

            – (Sahâbilerin yolunda olan) cemaat, diye cevap verdi.

 

            Biri kurtulur, diğerlerinin hepsi cehennemliktir, dediği fırkanın bâtıl mezhebin görüşü söylenmesin, müslümanlar bu hususta ikaz edilmesin. Bu, Peygamberimiz (sav)'in hadîs-i şerîfine terstir.

            Hadîs-i Şerîf'te:

            İslâm dışardan gelen kuvvetle yıkılmaz, içinden yıkılır, (Hacı Muhammed Bilâl-i Nadir Hz. vaaz bandından alınmıştır.) diye Peygamberimiz (sav) buyuruyor. İşte İslâm içinden particilikle yıkılıyor. Parti halkı birbirine düşürüyor. Herkes gözü bağlı kuş gibi kendi görüşündeki İslâmi gazeteyi okur. Şahin kuşunun gözünü bağlarlar. Gözü açık olsa gördüğü kuşa saldıracak. Av avlayacağı yere gelip istediği avı avlayacağı zaman gözünü açarlar. Particilerde kendi yazdığı gazeteyi okusun diye sadece o konuda gözünü açar. Başka gazete okumak yasak. Şiilerin yalınayak mesh ettiğini, haftalık, aylık, günlük nikah kıydığını, imamın cemaate karşı dönüp sadece onları eğittiğini, imamın rükû secde yapmayıp, yönünü cemaatten tarafa, cemaatta yönünü imama dönüp secde ettiği saklanıyor, yazılmıyor. Onlar da sizin toplumunuzda olduğundan haliyle siz de onlardansınız.

            Bu konular müslümanlar arasında tartışılmaz, birbirlerinin küfrüne fetva verir, birbirini düşman görür, birbirlerinin toplumuna, vaazına gitmez, sonra da müslümanlar birleşsin der, onları bölmeyi de kendileri yapar.

            Hz. Ebû Bekir (ra) deveyi zekat verip de, devenin ayağını bağladıkları ipi zekat olarak vermeyeni kâfir kırar gibi kırarım diyor. Sen, Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), H. Osman (ra)'a buğz eden, kötü söyleyen, Hz. Aişe (ra) validemize "fahişe" diyen şiileri normal gör, içinde onları sakla, onlar kendi görüşünü senin vasıtanla hakiki müslümanlara aşılasın, kanser hastalığı gibi onları sarsın. Onlar: "Ben ille de Ebû Bekir'i sevmeye mecbur muyum?" desin. Devenin ayağını bağladığı ipi vermeyeni kâfir kırar gibi kırarım diyen Hz. Ebû Bekir (ra), sizin bu yaptığınızı, bu söylediğinizi şimdi olsa duysa idi, sizi kâfir kırar gibi kırmaz mıydı?

            Müslüman olup, harbte kâfir olan; müslümanlar galip gelince, "müslümanım" diye şehadet kelimesi getiren; kâfirler galip gelecekmiş gibi olunca; "Ben, Muhammed'in dininden döndüm" diyen; üçüncü sefer kâfirlerle birleşen, sonra müslümanlar galip gelince, şehadet kelimesi getirip "müslümanım" diyenin üçüncü defa müslüman olmasını kabul etmeyen bir sahâbi vurup başını kesti. peygamberimiz (sav) o sahâbiyi huzurundan kovdu. O zat:

            – Üçüncü sefer müslüman oldu, yine kâfir oldu. Yalandan şehadet kelimesi getirip müslüman oldu, deyince, Peygamberimiz (sav) o sahâbiye:

            – Ne biliyorsun? Kalbini yarıp baktın mı? dedi. Huzurundan kovdu. Bilahere adam öldü, toprağa gömdüler, toprak kabul etmeyip, dışarı attı. Suya attılar, su da dışarı attı. En son Peygamberimiz (sav) ashâbına:

            – Bu size Allah (cc) tarafından büyük bir ihtardır. Siz "Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah" diyeni müslüman oldu diye kabul edin, toprak da onu kabul eder, buyurdu. Bütün ashâb:

            – "Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah" diyenin müslümanlığını kabul ederiz, dediler. Onu defnettiler. Toprak da onu kabul etti. Ondan sonra "Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah" diyene müslümanlığını o zamandan bu zamana kadar ashâb ve her müslümanda kabul etti.

            Ebû Cehil'e Peygamberimiz (sav) "Cahillerin babası" demiş. Sen de müslümansın. Peygamberimiz (sav)'den fazla söyleyemezsin. Çünkü O, Ebû Cehil'e bile tağut şeytan demiyor. Sen, "Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah" diyenlere müslüman demen lazım. Müslüman ama cahil müslüman. Peygamberimiz (sav), Ebû Cehil'e "cahillerin babası" desin, sizin de görüşünüze az tersse hemen "tağut (şeytan)" dersin! Tağut şeytanın adıdır. Müslümana şeytan demek çok çok hatalıdır.

            Harbte kâfirle karşılaşır, harb eder. Kâfir ölüm korkusundan da olsa "Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah" derse o öldürülmez, müslüman sayılır. Ne kadar günah işlerse işlesin ona kâfir denmez. Bunların yüzde doksan dokuzu "Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah" desin, ekseriyatında abdest, namaz olsun, müslüman da ibadet etsin. Sen sadece "benim görüşümde değiller" diye "tağut (şeytan)" de.

            Bir harpte kâfirlerle beraber olan kimse iyi de görünse kâfirdir. Müslümanlarla beraber olan da müslümandır görünüşü fiili, hareketi ikinci sıraya gelir.

            Hadîs-i Şerif:

            "Hangi kavmin kalabalığını artırırsanız ondansınız".

            Harpte İran'ın fethinde şarap içen adamı recm edeceklerdi. Harpte çok büyük yararlıklar yapmıştı. Başkumandan atını hediye etti. Bütün müslümanlar topluca recm ettirmedi. Hz. Ömer (ra) de Medine'nin dışında çok uzaktan, kendini karşıladığı meşhurdur.

            Âyetsiz, hadîssiz, edille-i şer'iye ile ispat edilmeyen kuru iddiaları kabul etmem. İmanlıyı, imansızı ancak Allahu Teâlâ bilir. İblisin o kadar ibadeti, ilmi, ameli var iken, yetmiş bin sene secde edip, ibadet etmiş, Arş-ı Â'lâ'ya kadar yükselmişken ordan düştü zındık oldu. Hz. Ebû Bekir (ra) puthanede puta inanmadı, kalbinden buğz etti, sıddık oldu.

 

            Kimin puthanede sıddık eder,

            Kimin arştan düşürür zındık eder.

 

dediği budur. Siz bu sözlerinizle Allahu Teâlâ'nın nazarından düşüp, gadabına uğrayacağınızı hiç düşünmüyor musunuz? Allah ayıktırsın (Amin).

 

            Mal sevgisi seni eylemiş esir,

            Hırslık tamahlık kalpte bir basir,

            Daima âlemde ararsın kusur,

            Bu gibi fiilden koru Allah'ım.

 

            "Bütün kâfir devletlerinden hacca gidenlerin hiç birisinin hacc'ı kabul olmuyor mu?"

            Biz bu düzeni değiştirmeden haccımız kabul olmaz diyenlere:

            Peygamberimiz (sav); zamanında 360 put Kâbe'nin içinde idi. Mekke'liler onlara taparlardı. O vaziyette Peygamberimiz (sav) haccını yapardı. Peygamberimiz (sav)'in haccını Allahu Teâlâ kabul ediyor da bizim haccımızı niçin kabul etmesin?

            "Ey Habibim! Sen olmasan yerleri, gökleri yaratmazdım. Herşeyi senin hürmetine yarattım" desin. O da içi put dolu olan Kâbe'ye gitsin, tavaf etsin, hacı olsun. Bizim ki neden kabul olmasın? Allah (cc) hiç bir kimsenin gücünün yetmediği şeyden onu sorumlu tutmaz.

            Peygamberimiz (sav) ve ashâb çölde odun toplarken, Peygamberimiz (sav)'de odun topluyordu. Ashâb:

            – Yâ Resûlullah! Sen otur, biz odunu toplarız, deyince, Peygamberimiz (sav):

            – Allah, kendini başkalarından yüksek görenlerden etmesin, diye buyuryor.

            Hz. Musa (as)'ya Allah (cc):

            – Benim huzuruma kötü bir kul getir, dedi. Mûsa (as); insanları gezdi, kimseye kötü diyemedi. "Belki Allah'a sevilen bir tarafı vardır" dedi. Hayvanları gezdi, uyuz bir köpeğin boynuna ipi taktı. Onu götürürken; "bu köpeğe uyuzluğu veren de Allahu Teâlâ'dır. Nasıl huzuruna götüreyim" dedi. İpi kendi boynuna taktı, öyle Tur-i Sina'ya vardı. Allahu Teâlâ:

            – Yâ Mûsa! İpi boynuna takıp gelmese idin, seni peygamberlikten silerdim, buyurdu.

            Kibir, ucup, riya gibi ahlak-ı zemime Allah (cc)'ın en sevmediği ahlâklardır. Kendi kendinin ibadetini, iyi haklı görüp başkalarını haksız görmek ahlak-ı zemime değil mi?

            Hiç ibadetsiz bir tek iman ile Ashab-ı Kehf evliyâlığın zirvesine çıktı.  Kendileri de köpekleri de cennetlik oldu. (Sûre-i Kehf, Âyet 13, 14, 16-19, 22, 25.)

            Bir tek Takyanus Allah değildir, dediler. O zamana kadar "Allah" diyorlardı. Allah olmadığına inandılar. Allah'ın bir olduğunu, kendilerini hesaba çekeceğini, Takyanus'un yanında dururlarsa, Allahu Teâlâ tarafından sorumlu olacaklarını düşünüp, Allah korkusundan kaçarak bir mağaraya gelip, ölümü tercih edip yattılar. Hiç ibadetsiz, yalnız Allah'a inanıp her şeyini terk etmeleri kendilerini evliyâ etti. Haklarında Kehf Sûresi indi. Köpeklerinin hakkında da âyet indi.

            Asiye Validemizde aynı. Firavun'a tapanlarla, korkusundan tapmış gibi görünüyor. Gizli yerde "Yâ Rabbi! Sen, beni firavunun ve adamlarının gittiği yoldan esirge" diye dua ediyor. Hiç amelsiz, itikad ile o da cennetin en yüksek zirvesine çıkıyor.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 225)

            Manâ'sı: Kendisinden sual edilen (sorulan) bir mes'eleyi ehlinden gizleyip, cevap vermeyen âlimin ağzına nar-ı cahimden (cehennem ateşinden) bir gem vurulur. (Ebû Dâvud, İlim, 9; Tirmizi, İlim, 3; Ahmed ibn-i Hanbel, I, 431; II, 263, 296; İbn-i Mâce, ahkam, 3.)

 

            Allahu Teâlâ dostluğunu kazanmak için, onun dinini müslümanlara tam şartıyla anlatmamı, onları ikaz etmemi kendime bir dini görev biliyorum.

            Dünya, yaratılanlar ve bütün insanlar gelip geçicidir. Allahu Teâlâ ve O'nun sorgusu, hesabı, mahkemesi, mahşeri, mizanı, cenneti, cehennemi, âhireti hepsi haktır, gerçektir, bakidir. Bir insan ömrünü zindanda geçirse, cehennemin bir dakikalık azabı ile kıyas olunmaz. Ömrünü padişahlıkla geçirse, dünyaya hükmetse cennetin bir dakikalık hayatına erişemez. Oysa dünya gelip geçici ve yalancıdır. Âhiret, cennet bakîdir, devamlıdır. Kendimizi âhirete hazırlamalıyız.

 

            Dört Cihar-ı Yar Hakkında:

 

            Sûre-i Fetih, Âyet 18-19, 29 (İzahlı açıklaması kitabımızın C.1, s. 369'da).

 

            Hz. Ebû Bekir (ra) Hakında:

 

            Sûre-i Rum, Âyet 1-4, Sahîh Buhâri Tecrid-i Sarîh, C. 9, Hadîs No: 1488, Ramûz'ül-Ehadîs No: 3096, 6123, 6303; Sünen-i Tirmizi C. 6, Hadîs No: 3909, 3916; Kenzü'l-İrfan Hadîs No: 101-105, 112, 114 (Kitabımızın C.1, s. 357-368'e bak).

 

            Hz. Ömer (ra) Hakkında:

 

            Sûre-i Hucurat, Âyet 1-3; Sûre-i Bakara, Âyet 98, 125, 219; Sûre-i Ahzab, Âyet 59; Sûre-i Tevbe, Âyet 85; Sûre-i Maide, Âyet 90-91; Sûre-i Nisa, Âyet 43, 65; Sünen-i ibn-i Mâce, C. 10, Hadîs No: 4034; Ramûz'ul-Ehadîs No: 3603, 4669, 4670; Sünen-i Tirmizi, C. 6, Hadîs No: 3942; Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, C. 9, Hadîs No: 1494; Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, C. 12, Hadîs No: 1971; Sahih-i Müslim, C.7, Hadîs No: 2396, 2399; Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 117, 118 (Kitabımızın C. 1, s. 369-384'e bak).

 

            Hz. Osman (ra) Hakkında:

 

            Sünen-i Tirmizi, C. 6, Hadîs No: 3946, 3947, 3949, 3954, 3956, 3957; Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh C. 9, Hadîs No: 1492, 1497.

 

            Hz. Ali (ra) Hakkında:

 

            Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 128, 133, 134, 137; Sünen-i Tirmizi, C. 6, Hadîs No: 3959, 3965, 3976; Ramûz'ul-Ehadîs No: 871, 1748, 2183, 3406, 3520, 3666, 3758, 3769; Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, C. 8, Hadîs No: 1236 (Kitabımızın C. 1, s. 385-403'e bak).

 

            Hz. Aişe (ra) Hakkında:

 

            Sûre-i Nur, Âyet 11-19; Sûre-i Ahzab, Âyet 11. (Kitabımızın C. 2, s. 323-339'a bak).

 

            Ashâb-ı Öven Âyetler:

 

            Sûre-i Â'li İmran, Âyet 110; Sûre-i Bakara, Âyet 143; Sûre-i Fetih, Âyet 18; Sûre-i Tevbe, Âyet 100; Sûre-i Vakıa, Âyet 10-12; Sûre-i Enfal, Âyet 64; Sûre-i Haşr, Âyet 8-9.

 

            Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra), Hz. Aişe (ra) Validemiz ve Ashâb hakkında överek, övücü olarak bu kadar âyet ve hadîs gelmiştir. Daha bunları beğenmemek, benimsememek veya beğenmeyen, benimsemeyen kimselerle iyi olmak onları içinde barındırmak Peygamberimiz (sav)'i ve Allahu Teâlâ'yı ne kadar gücendirir.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 162)

            Manâ'sı: Şefaatım ümmetimden her birine şamildir, yalnız ashâbıma sebb-ü ve şetm edenler (sayıp sövenler) mahrumdur. (Münâvi, Künûz’ül-hakâik, s. 81.)

 

            Yani şefaatım herkese var, bir tek ashâbıma sövenlere yoktur. Bu da zamanımızda çoktur. Kadiri dervişiyim deyip, Hz. Muâviye (ra)'ye kötü söyleyenler var.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 163)

            Manâ'sı: Ashâbıma ihtiram ile şan ve şerefimi muhafaza eden kimse cennetteki havuzumdan su içer; (yani etmeyen içmez.) Zira dinimizin esası bulunan âyet-i kerîme ve ahâdis-i şerîfe onlardan rivâyet olunduğu cihetle onlara isnâd-ı fısk (fasıklık isnadı) ancak din-i mübînin ibtâline (ortadan kaldırılmasına), teşne (çok istekli) olan bir zındıktan beklenir. (Münâvi, Künûz’ul- hakâik, s. 140.)

 

            Yani, ashâbıma hürmet eden, seven cennetteki havuzumdan su içer. Çünkü; benim dinimin esası (temeli) ashâbımın agzından alınan hadîslerle kurulmuştur. Hem Kur'ân-ı, hem de hadîs-i yeryüzüne sahâbiler yaymıştır. (İmam-ı Azam kurduğu mezhebi, Hz. Pir kurduğu tarikatı sahâbilere borçludur. Çünkü onlar, âyeti, hadîsi yeryüzüne yaymasalar, bunlar onu kuramazdı.) Onların birine kötü söyleyen benim dinimi hiçe saymış, yalanlamış, yıkmaya çalışmış olur. Onun da davacısı mahşerde ben olurum, demektir.

            Dinin sahibi Peygamberimiz (sav) olduğuna göre onlara fasıklık isnad eden din-i mûbinin ortadan kaldırılmasına çok istekli olan bir zındıktan beklenir. Zındık: şeriatta ve tarikatta çalışıp, sonradan azdırıp aksini yapan Allah (cc)'ın gadabını kazanıp kalbi, kulağı, gözü kara mühür ile mühürlenene denir.(3)

            Ayrıca, ashâba fasık diyen kimse zındıktır, diyor. Yani ashâba şunu da yapmasa iyi idi, iyi ameli vardı. Ama şu, şu, şu amelleri de kötüdür diye ashâba, iyi amelle kötü ameli birbirine karıştırdı, fasık oldu demek budur. Bunu diyen bir kimse zındık olur. Zındık kâfirden de, her şeyden de aşağıdır. Cehenneme gitmesi kesinleşmiştir. Cennete gitmesi için söylediğin söz, vaaz kulağına girmez. Kulağı mühürlüdür. Kalbine girmez, kalbi mühürlüdür. Gözü ile ibret almaz, gözü mühürlüdür. Tevbe-istiğfar etmesine hiç imkan yok. Bunlar, Allahu Teâlâ'nın basiretini bağlamış olduğu kimselerdir. Peygamberimiz (sav), ashâbına kötü söyleyenlere zındık diye buyuruyor. Daha nasıl ağır konuşsun.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1490)

            Manâ'sı: İnsanlar malı çoğaltacaklar, ashâbım ise (zühd ve takva sahibi olduklarından) malı azaltacaklar. Ashâbıma sövmeyin. Kim onlara söverse Allah'ın lâneti üzerine olsun"

 

            Demek ki, zühd ve takva sahibi hakiki mü'min dünya malını azaltır, Allah (cc) yoluna dağıtırmış. Ashâb'ın en iyi alâmetlerinden zühd ve takva sahibi diye buyuruyor. Zühd; dünyayı terk etmek. Takva; şeriatın en ince noktasına kadar inceledikten sonra takva yoluyla daha fazla incelemek, daha fazla derine dalmaktır. Bunlar gibi yapan, yapabilen bunlardan sayılıyor. Dünyaya meyli, sevgisi çok olursa din hususunda incelemez, kabadan giderse, o da ashâbın yaptığının aksini yapıyor.

 

            (Sahîh-i Buhari Tecrid-i Sarîh, C. 1, Hadîs No: 45)

            Manâ'sı: Abdullah ibn-i Mes'ud (ra)'den rivâyet edildiğine göre:

            – Nebiyy-i Muhterem (sav): "Müslümana sövmek fısk, onunla kıtal etmek (vuruşmak, öldürmek) küfürdür" buyurdu.

 

            (Sûre-i Nisa, Âyet 48)

            Meâl'i: Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.

 

            Ne zaman, Allah ikidir, üçtür, daha fazladır, Allah'ın oğlu, kızı, karısı felandır diye O'na birden fazlalık, evlat, aile isnad edilirse işte o kâfir olur. Peygamberimiz (sav)'den evvelki Peygamberlerin Peygamberliğini inkar etmek, onları sevmemezlik, onların aleyhinde söyleyen kâfir olur. Kur'ân-ı Kerim'de on kişinin cennetlik olduğuna dair âyet indi. On cennetliğin dördü, dört cihar-ı yar'dır: (Sûre-i Fetih, Âyet 10) Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra)'dir. Bunların her hangi birine küfür isnad etmek sevmemek, beğenmemek, Kur'ân-ı inkârdır, küfürdür. Yine Kur'ân-ı Kerim'de cehennemlik dediklerine cennetlik, iyi adamdı demek, tıpkı iblise (şeytana) iyidir diyen gibidir. O kimse Allah'ın gadabındadır. Peygamberimiz (sav) hak Peygamberdir, baş tacıdır, âlemlerin efendisidir. Bütün âlemlere rahmettir. Kur'ân-ı Kerim' de Allahu Teâlâ'nın övdüğünden milim noksana düşürülmez. Allah (cc), Kur'ân'da çok yerde övdüğü için bize de övmek farzdır. Cennetlik diye övdüklerinin aksini ve cehennemlik diye söylediğin aksini iddia etmek kâfirliktir.

            Peygamberimiz (sav)'in sözlerinde hiçbir yalan, en ufak bir şüphe ve pürüz olmaz. Doğru söylediğine, O'na ashâb olup, tabi olanların hepsini rahmetle, iyilikle anmak; onu övmeyip, buğz edenlerin hepsini azgın, sapkın, küfürde bilmek farzdır. O da Allah'ın emridir. Aksini iddia etmek kâfirliktir. Abdest, namaz, oruç, hac, zekat hiç birini veya benzeri ibadetleri yapmamak günahkârlıktır; bu gibi amelleri yapıp, Allah'ın dediğinin aksini iddia etmek kâfirliktir.

            Yarın mahşerde, Peygamberimiz (sav) ve O'nun ailesi Hz. Aişe Validemiz, O'nun sevdiği dört cihar-ı yar hepsi beraber gelseler ne yüzle, nasıl yanına varacaklar. O'nun da "ümmetim" diye sahip çıkmasına imkan var mı? Peygamberimiz (sav)'in sevdiklerine buğz edip, kötü söyleyenlere müsamaha edip, onları hoş gören, saklayan, çoğaltan, içinde barındıran topluma Peygamberimiz (sav) ümmet diye sahip çıkar mı? O sözleri ile onlar kâfir olmaz mı? Onlara müsamaha edip içinde barındıranlar küfre hizmet etmiş olmuyor mu? Sana kızıp, senin ailene, karına kızgınlıkla fahişe diyene sen de bilerek o adamla konuşur musun? Sana işi düşse işini yapar mısın? Yanından kovmaz mısın? Cezalanmasını istemez misin? Peygamberimiz (sav)'de onların cehennemde cezalanmasını niçin istemesin, niçin sahip çıksın? Peygamberimiz (sav)'i hem en büyük Peygamber bilsin, hem de ailesine "fahişe" desin. Peygamberimiz (sav) ne ona, ne onları içinde barındıran topluma ne de o toplumu haklı görenlere, onlara katılanları yanından kovmamasına, onların cehennemde yanmasını istememesine imkan var mı?

 

*  *  *

 

            Alimin yüzüne bakmak ibadettir. Yüz sıfatullahtır. İlim de sıfatullahtır. Allah'ın sıfatlarındandır. Âyet, hadîs ve bütün ilimler bunlar vasıtası ile yayılmıştır. İlmin başı bunlardır. Bunlarda Allah' ın ilim sıfatı vardır. Bunlara buğuz, ilme buğz. İlme buğuz Allah'a buğz. Allah'a buğz bütün islâmlıktan çıkmaktır.

            Âlime hürmet ilmine hürmettir. İlim Allah'tan gelmedir. Şimdi zamanımızda Allah'ın en sevdiği dostları olan Peygamberimizin en kıymetli arkadaşları, dostları olan Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra) bunlara buğz edenleri hoş karşılayanlar ve Hz. Ali (ra)'yi bu üçünden ayırıp ona da Peygamber gözü ile bakanlar ve yine onu söyleyenleri hoş karşılayanlar yarın mahşerde Allah ve Resûlunun huzurunda mahkeme-i Kübra olan o mahkemede Allah hakim, Peygamberimiz şahit, dört cihar-i yar'da yanlarında en sevgili olarak dururken nasıl onların yüzüne bakacak, nasıl mahkemeden kurtulacak, nasıl onlar kendinin hakkında iyidir, kefilim diye şahitlik yapacak. Yine bizi mahşerde Allah ve Resûlunun huzurunda Kur'ân kurtaracaktır. Kur'ân'da Peygamberimiz (sav) ve bunlar övüldüğü halde o Kur'ân-ı o fikirde olanları kurtarmasına imkân var mı? Allah hepimizi ayıktırsın. Amin.

 

         4)  Vehhâbî Mezhebi:

 Gayrı Deccal

 

            Bunlar, peygamberde bizim gibi bir adamdı. Mucizatı Enbiyâyı, Keramâti Evliyâyı, Şefâatı Enbiyâyı, Kabir ziyâretini, Kabir talkınını inkâr eder. Peygamberimiz (sav)'in mucizelerini, şefâatını onun büyüklüğünü inkâr eder. O'nu çok översen kızar. Salâvât-ı Şerîfe'yi musafahayı sevmez. Hatta Peygamberimiz (sav)'i küçümsediğinden sünnet namazlarını da kılmazlar. Bir tek farz namazlarını kılarlar. Sünnet yerine nafile kılanlar normaldir, küçümseyerek terk etmek vehhabiliğe dayanır. Buna benzer bir çok şeyleri inkâr ederler Bunlar da sapıktır, cehennemliktir.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 5521)

            Manâ'sı: Kim benim için insanların en hayırlısıdır demezse küfretmiş olur.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 1609)

            Manâ'sı: Kıyametten önce deccal vardır. Deccaldan önce de 30 veya daha çok yalancılar vardır (Zuhur edecektir). Sahabelerin biri tarafından:

            – Bunların alâmetleri nedir? diye soruldu. Resulu Ekrem:

            – Ey sahâbelerim sizin içinde bulunmadığınız bir yol (din ve şeriat) onlar size getirecek ve o bid'atlerle yolunuzu ve dininizi değiştirecekler. Onları gördüğünüz zaman onlardan uzak ve onlara düşman olunuz.

 

            Deccal, gayrı deccal derler. Yani ikinci (gayrı) deccal otuzdur. Onlarda deccaldır. peygamberimiz (sav)'e:

            – Bunların alâmetleri nedir? diye sordular. Peygamberimiz(sav):

            – Sizin içinde bulunmadığınız din ve şerîatı onlar size getirecekler. O bid'âtlarla yolunuzu, dininizi değiştirecekler. Onlardan uzak ve onlara düşman olunuz, buyurmuştur. Deccal; Allah ve Resulü'nün ve mü'minlerin düşmanıdır. Bunların alâmetleri; sünnetin zıddı, aksi olan bid'atlarla sizin dininizi değiştirecekler.

            Bid'ât, Peygamberimiz (sav)'in sevmediği, yapmadığı bid'ât-ı Seniyye'yi size getirirler. Onunla dininizi değiştirirler. Demek ki gayrı deccallar başka bir kavim değil. Abdesti, namazı, orucu, haccı, zekatı var ama kendisi sünnetten uzak, sünnetin zıddı olan bid'âtları yapıyor. Bunu yapan âlim bu hadîs-i şerîfe göre deccalın yardımcılarıdır. (Ayetsiz, hadîssiz, ispatsız, delilsiz söylerler. Şimdi bunların (tamamı) hepsi vardır. Âyet ve hadîsler Peygamberimiz(sav)'i ashâbı cihar-ı yar'ları över. Şiiler aksini iddia ederler. Bazısı da: "İbadet devri geçti, iman kurtarma devri başladı. Kur'ân 20. asra göre tefsir olunmalı, mezheplere ne lüzum var" derler. Çünkü dört mezhep her mevzuuyu âyetle, hadîsle yazmış. Bunlar da bid'atle dininizi değiştirirler dediği aynı kaderiye, cebriye, mutezile, vehhabi, şii, hululiye gibi yetmiş ikiye varan mezhep hepsi fırkaî dâlledir. Âyetle, hadîsle değil, aksini iddia ederler.) Deccal ise Allahu Teâlâ ve Resûlullah'ın düşmanıdır. Onlar deccalle beraber cehenneme girer, ebedi çıkmaz. İlmi, ünvanı halk yanında derecesi her ne olursa olsun deccalın en güzide adamıdır. Çünkü deccal, Peygamberimiz (sav)'in kendisini yalanlamaya ve aksini iddia etmeye, islâmı kökünden yıkmaya çalışacak. Müslümanlara son derece zulüm edecek. Bu da sünneti inkar edip, bid'âtı yapmakla deccalın en samimi adamları, arkadaşları oluyor. Buna göre gayrı deccaller cahil adamlardan olmaz, okumuş olur, herkese sözü geçer, kendi âlim olur, bid'âtları uygular, sünneti terk eder. Bu da zamanımız da çoktur. Her şeyin bir ölçüsü vardır. Onunla ayırt edilir. Mü'minin, müslümanın ölçüsü de sünneti Resûlullah'a tâbi olmaktır. Peygamberimiz (sav) ne demişse, ne yapmışsa milimi milimine onu takip etmektir. Âlim, aksini (zıddını) bid'âtı yapar, müslümanlara bid'âtı yapmalarını tavsiye eder. Size geldiklerinde bir takım bid'âtlerle gelirler, dediğinden de anlaşılıyor ki, onlar deccallerdir ve Allah'ın düşmanıdır. Hiç bir peygamber, hiç bir ashâb, hiç bir evliyâ korkusundan, şeklini, giyimini, yaşantısını, sünnete uymasını zerre kadar değiştirmemiştir. Hatta o uğurda kafasını, canını vermiş, sünnetten ve Allah'ın emrinden ayrılmamıştır. Şimdi zamanımızda bu çoktur. En Âlime:

            – Sen şu sünneti niçin yapmıyorsun? deyince o:

            – Bilmem kaçıncı sünnet ona gelene kadar daha nice sünnetler var, deyip onu kapatmak istiyor. Yine âlimlerimizin hepsi sünneti ihmal ediyor. Sünnete kıymet vermiyor. Dil, lisân ilmine kıymet veriyor. Bilâl Babam:

            – Sakallı imamın olduğu yerde, sakalsız imam namaz kıldıramaz, deyince dediler ki:

            – Sakalsız olan imamın, sakallı imamdan iktidarı, bilgisi fazlaysa yine mi kıldıramaz? Bilâl Babam buyurdu:

            – Zaten sakallının yanında namaz kıldıramaması, iktidarının olmadığındandır. Ne kadar âlim olsa yine cahildir. Hatta Hadîs-i Şerifin de Peygamberimiz (sav); kendi lisan ile söylüyor:

            – Yalancılar, gayri deccallar; her kim sünneti yapmazsa hem yalancı hem de gayrı deccaldır, diye buyuruyor. Şimdi de bir âlime:

            – Sen, neden sünnet olarak sakal bırakmıyorsun? Sen hocasın, imamsın, devlet sana bir şey demez, serbestsin, hiçbir mahsuru yok deyince, kendisi bin dereden su getiriyor. Çeşitli bahaneler yapıyor. Büyük zat denilen kimsenin okumuşluğuna değil, sünnete uymasına bakılır. Bu kimseler, müslümanları kandırıp, dinlerini değiştirecekleri apaçık meydandadır. Âlim, büyük din önderi denilen kimselerin başına toplanan müslümanların yaşantısı, sözü, hareketleri sünnetten uzak, bid'ât ehli ise, o kimse sizin dininizi değiştirecek diye buyuruyor. Onun için din önderi denilen kimselerin yaşantısı, sözü, fiili, hareketleri sünnetle mi, bid'âtle mi? Bu hadîs'e göre sizin sünnetinizi bid'âtle değiştirecekler. İşte onlar gayrı deccallardır. Onları görürseniz, o bid'âtçılardan uzak ve onlara düşman olunuz, buyuruyor. Bu söz; Sultan-ı Enbiyâ, Resûl-i Kibriyâ, Muhammed Mustafa (sav)'in sözüdür ve O sözünde yanılmaz. Buna göre bu zamanede arkasına düşeceğimiz âlimin, sünnete uymasına, takvasına, işleğine, yaşantısına bakacağız. O bid'âtçılara karşı, ilmini söylemeyip, saklayan âlimlerimiz de bid'âtçıdır.

 

            Hadîs-i Şerîf: