KUR'ÂN YİRMİNCİ ASRA GÖRE

TEFSİR OLUNMALI DİYENLERE

 

 

 

            Kur'an yirminci asra göre tefsir olunmalı, yeniden yirminci asrın tefsiri ayrı olur diyenlere:

 

            (Sûre-i Hıcr, Âyet 9-10)

            Meâl'i: Kur'ân-ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.

            Yemin olsun ki: senden önceki milletler arasında da elçiler gönderdik.

 

            Bilâl Babam; Kur'ân-ı Kerim kendi kendini korur duyurdu: Bir âyeti kaldırsan onun kalktığını onun yerine yanlış âyet konduğunu diğer âyetler gösterir. Âyetlerin manâları zamanı geldikçe ve fen ilerledikçe daha iyi anlaşılır. "Biz iki deniz yarattık, birbirine karışmaz" (Sûre-i Furkan, Âyet 53; Sûre-i Rahman, Âyet 19-20.)

            Kur'ân-ı Kerim'in her âyetinin çok büyük içiçe derin manâları vardır. Bâtınan derin manâlıdır. Peygamberimiz (sav) Hadîs-i Şerîfinde; Kur'ân'ın zahiri var, bâtını var, hatta yedi bâtına kadar bâtını var. Bu gibi âyetlerin zahiren manâları açıktır. Zahiri fen adamları bile bu manâlarını düşündükçe derinlere varır. Kul sözü olmadığı meydana çıkar. Daha bunun gibi bir çok delilleri var. Nell Armstrong, Kaptan Custo, İngiltere'deki pop şarkıcısı Ceith Stevens (Yusuf İslâm) ve bunun gibi bir çoklarının müslüman olması vardır. Fen ilerleye ilerleye Kur'ân-ı Kerim'in büyüklüğü meydana çıkıyor. (Kitabımızda geniş açıkladık oraya bak).

            Kaptan Custo günümüzde denizdeki yaptığı araştırmalarla büyük ün kazanmış, Fransa'da Paris Sorbon Üniversitesi'nin bir profesörüdür. Kızıldeniz'de yaptığı araştırmalarda deniz suyunun bir kısmını tatlı ve bir kısmının tuzlu ve acı olduğunu görür ve bunların birleştikleri yeri tespit eder, neden birbirlerine karışmadıklarını kendine araştırma konusu yapar. Tesbit ettiği bu keşfini kamu oyuna ve bütün dünya basınına açıklamak için Paris'e döner. Aynı üniversiteye mensup bir profesör arkadaşına keşfini açıklar. Arkadaşı ona:

            – İslâm dininde Allahu Zül Celâl Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de Sûre-i Furkan Âyet 53 ve Sûre-i Rahman âyet 19 ve 20'de bundan 1400 küsur sene evvel açıklamıştır. Sen neyi keşfediyorsun? der. Kaptan Custo, sükût-u hayale uğrar. Kur'ân-ı Kerim'i inceler ve biz İslâm dininden 1400 sene gerideyiz der ve islâm dini ile şereflenir.

            Amerikan Uzay Merkezi'nin astronot olarak yetiştirdiği ve uzaya gönderdiği Neil Amstrong uzayda iken bir ses işittiğini, bu sesin ne olduğunu bilemediğini ve çok araştırdığını söyler. Dünya gezisinde Mısıra geldiği sırada o sesi (Ezan-ı Muhammediye'yi) duyar. "Ben bu sesi uzayda dinledim, çok araştırdım bulamamıştım. Bu ses nedir?" der. Mısırlılar İslâm dini cemaatını câmiye davet etmek için okunan Ezan-ı Muhammediye olduğunu söylerler. Bunun üzerine Neil Armstrong'ta islâm dinini araştırarak inceler, islâm ile şereflenir ve müslüman olur. Bu konuların hepsi dünya basınında ve memleketimizde birçok gazete ve dergilerde yayınlanmıştır. Bunlar halkımızın bilgileri dahilindedir.

            İngiltere'deki pop şarkıcısı Ceith Stevens müslüman oldu. Yusuf İslâm adını aldı. Bunun da sebebi; İngiltere'nin en şöhretli şarkıcısı olan bu adam İncil'i şarkıyla besteledi, söyledi. Şarkı ile söyleyip plaklara, bantlara, videolara aldı. Tevrat'ı, Zebur'u da aynı şekilde besteledi. En son Kur'ân-ı Kerim'i şarkı yapmak için bestelemek istedi. Ne kadar uğraştı ise Kur'ân-ı Kerim'i besteleyemedi. İyice ümidini kestikten sonra Kur'ân-ı Kerim'i incelemeye karar verdi. İncelerken, incelerken kul sözü olmadığı Allahû Teâlâ'nın kelâmı olduğuna onun için de şarkı yapılamayacağına kanaat getirdi ve müslüman oldu. İncil, Tevrat, Zebur'a kul sözü karışa karışa Allahu Teâlâ'nın sözü içinde hiç kalmamıştı. Kul sözü besteye geliyor. Kur'ân-ı Kerim'e kul sözü karışmamıştı. Allahu Teâlâ'nın kelâmı çok büyük olduğundan şarkıya besteye gelmediğinin kanaatine vardı. Bu yüzden müslüman oldu. Çok fazla birikmiş olan servetinin hepsini islâmiyet uğrunda harcamaya başladı ve harcadı. Allah onlar gibi diğerlerini de hidâyetine kavuştursun onlar da müslüman olsun (amin).

            Bir arkadaşımız nakletti. Eski diyânet işleri başkanı Süleyman Ateş'in Ankara İlahiyat Fakültesinin son sınıfında öğrenci iken ramazan ayında Samanpazarı Çift Şerefeli camide vaazında anlattığını nakletti.

            O sene edebiyat derslerine İstanbul Edebiyat Fakültesinin edebiyat profesörü olan Hamdullah Suphi Tanrıöver'in haftada iki gün İstanbul'dan uçak ile gelerek bunlara edebiyat dersi verdiğini söyledi. Bu ders esnasında çok ilginç bir olay anlattı. Olay aynen şöyle:

            "O zamanlar "Robert Koleji" adıyla anılan (şimdiki Boğaziçi Üniversitesi)'ne İngiltere'den yaşlı bir müzik profesörü gelir. Kendisi dinsizdir. Hiç bir dine mensup değildir. Kendine hakiki bir din aramaktadır. Bundan evvel İngiltere'de, İsrail'de görevler yaptığını dünyadaki mevcut dinleri notaya almak suretiyle incelediğini, fakat hepsinde de kesiklik olduğunu, kul sözü karıştığına ve hakiki din olmadığına kanaat getirmişti. Türkiye'ye de gelince bir islâm memleketi olduğundan kendisi Türkçe bilmediği için İngilizce'yi ve islâm dinini çok iyi bilen bir kimse araştırıyor. Sonunda Hamdullah Suphi Tanrıöver'i buluyor. Onunla arkadaşlık kuruyor, ona isteklerini anlatıyor ve Kur'ân-ı Kerim'i beraber çalışarak notaya almaya başlıyorlar. Süre-i Bakara'nın son âyetlerine gelince takılıyor, notaya alamıyor.

            "Eyvah! Allah'ım ben dinsiz mi öleceğim? Her yapıştığım dal elime geliyor" diye ağlar ve Hamdullah Suphi Tanrıöver'i İstanbul' da her yerde arar, bulamaz. Hamdullah Suphi'nin arkadaşlarına kendisi ile çok acele görüşmesini bildirir, ağlayarak not bırakır. O gün Hamdullah Supri Tanrıöver Ankara İlahiyat Fakültesine derse gelmişti. Bu durum talebelerinde ilgi ve dikkatini çektiği için her derste hocalarına: "Sonuç ne oldu?" diye sorarlar. Sonunda bazı takıldığı yerlerde Kur'ân-ı Kerim'i yanlış okuduğu için hata yaptığını anlar ve düzeltirler. Uzunca bir çalışma sonunda bütün Kur' ân-ı Kerim'i kesiksiz notaya alır. Bütün din kitaplarının notaya tam gelmediğini en sonunda Kur'ân-ı Kerim'in notaya tam gelip milimi milimine eksiksiz olduğunu anlayınca notaya alır ve yazar. Bu müzik profesörü de Hamdullah Suphi Tarıöver kanalı ile İstanbul Müftülüğünde islâm dini ile şereflenir, müslüman olur.

            Bu ve bunun gibi pek çok olayları okuyucularımız da duymuşlardır. Allah bu ve bu gibilerden razı olsun.

            Peygamberimiz (sav), Hadîs-i Şerifinde;

            "El Kur'anü zahiren, batınan batınan hatta seb'ate ebtin." (H.Muhammed Bilâl-i Nadir Hz. nin vaaz bandından alınmıştır.) Kur'ân-ı Kerim'in zahiri var, bâtını var, bâtınının bâtını hatta yedi bâtına kadar bâtını var. O bâtını bilen ile bu bâtını bilen yine aynı ilmi bilmiş anlamında değildir. O da çok teferruatlı çeşitli olur. Kur'ân-ı Kerim'de Musa (as), Hızır (as)'ı bulmadan ledün ilmini öğrenemedi. Onun vasıtası ile öğrendi. Ledün ilmi Kur'ân-ı Kerim'den ayrı değildir. İncil'den, Tevrat'tan, Zebur'dan bunların hakikisinden de ayrı değildir. Şimdikilere kul sözü karışmış. Onun için şimdikiler ayrıdır. Musa (as)'da ilim var. Peygamberlik var, kendisine kitap inmiş, o kitabın içinde ilmi ledün var. Kendi o ilmi ledünü bilmiyor. Allahu Teâlâ'nın emri ile Hızır (as)'dan öğreniyor.

            Kâfirlerin en yüksek papazı, Halid (ra)'den peygamberimizin söylediklerinden Kur'ân'dan bir çok sorular soruyor, papaz bilmiyor. Halid (ra) İlm-i Ledün ile bilip papazın her sorduğu soruya tam olumlu cevabı veriyor. Mûsa (as)'nın bilmediğini, içinden çıkamadığını Hızır (as) biliyor, söylüyor. Sonunda hikmetlerini kendine açıklıyor. Mâsa (as) tatmin oluyor.

            Hz. Ömer (ra) ömür boyu peygamberimiz (sav)'den zahir, bâtın bütün ilimleri duymuş, öğrenmiş çok büyük sahabedir. Kendinden derecede çok küçük olan Veysel Karani Hz.'den ilim öğreniyor. O ilim yine Kur'ân'da var. Kur'ân bütün ilimlerin başıdır. Ama Veysel Karani Hz.'ne Allahu Teâlâ başka yönden tecelli edip aynı Kur'ân, aynı hadîsle Peygamberimiz (sav)'i ömründe hiç görmeden, Hz. Ömer'in de bulmadığı manevi ilimler kendinde zuhur ediyor. Yine kitabımızda açıkladık.

            Hz. Ömer (ra) Peygamberimiz (sav)'den ömür boyu öğrendikleri âyet ve hadîslerle bilgisi çok fazla idi. Yalnız Veysel Karani Hz.'nin yanına gelince işler değişti. Veysel Karani Hz.'ni Peygamberimiz (sav) ömründe görmemiş ağzından âyet, hadîs duymamıştı. Veysel Karani Hz'ni Peygamberimiz (sav) gönül yolu ile kalp âlemi ile maneviyatta yetiştirmişti. Hz. ömer (ra)'in de bilmedikleri pek çok mevzuyu Hz. Veysel Karani, Hz. Ömer (ra)'e söylüyor, açıklıyor. Sorularına cevap veriyor. Hz. Ömer'e sorduğu soruya Hz. Ömer (ra) cevap veremiyor. Kur'ân-ı Kerim'in manâları çok büyüktür, hem çok çeşitlidir. Hz. Ömer (ra) bir yönden, Veysel Karani Hz; hem o yönden hem de başka yönden bildiği için Peygamberimiz (sav) Veysel Karani Hz.'ni kalp âlemi, gönül yolu ile maneviyattan yetiştirmişti. Onun bildiği ilmin hepsi de Kur'ân' dadır. Onun için o büyük zatların birinin bildiğini birisi bilemiyor. Kur'an'ın büyüklüğü, derinliği, kelamı söyleyen Allahu Teâlâ'nın büyüklüğündendir. Allahu Teâlâ'nın büyüklüğü Kur'ân'dadır. Biri çözemez o biri çözer düşündükçe manaları derinlere varır. Kur' ân-ı Kerim ile ilgili olmayan zahir, bâtın, fenni, fensiz okuma ile değil gönül yolu ile Veysel Karani Hz. gibi, deve yaydığı yerde hepsini öğrendi, manen yetişti. Öyle yetiştiren daha bir çok ilimler Kur'ân-ı Kerim'de var. Dahası da var. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de Allahu Teâlâ; "Denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa, yedi denizde arkasından yardımlasa, Rabb'ının Kelâmını yazmak ile bitiremez."(Sûre-i Lokman, Âyet 27.) Bunların hepsi de Kur'ân-ı Kerim'de olduğuna göre bir adamın bilmediğini o bir adam bilir. Onların bilmediğini Allahu Teâlâ'nın başka bir ilim verdiği diğer adam bilir. Misal; çok gelişmiş bir elektronik alet var; bu alet on bin çeşit, yüz bin çeşit vazife görüyor. Herkes ondan öğrenip bildiği kadar vazife yaptırır, ona aklı yeter, fazlasına aklı yetmez. Yüz vazife gördürür. O biri başka yönlerini de biliyor. O da iki yüz vazife gördürür. Daha o biri bunların bildiğini bilmiyor. Ama başka yönlerini biliyor. O da bunların bilmediği yüz çeşit görevi yapar, yaptırır. Bunların yaptığını o yapamaz. Onların yaptığını da bu yapamaz. Kur'ân-ı Kerim yazılacak olsa yarım litre mürekkep Kur'ân-ı Kerim'i bir kaç sefer yazar. Ama bütün ilimlerin toplumu Kur'ân'dır. Bunları da yazacak olsan Kur'ân-ı Kerim'in her âyeti değil de her harfi yüz trilyonlarca trilyon defa çarpsan onları da birbiri ile çarpsan onları da yine çarpsan Kur'ân-ı Kerim'in içindeki olanları bitiremez. Bütün denizler mürekkep olsa yedi denizde arkasından yardım etse Kur'ân-ı Kerim'in içindeki olan ilmi yine de yazma ile bitiremezler. Onun için bir tek zahir manasını bile her adamın anlayabilmesine imkân yoktur.

            Halid (ra) harb dönüşünde bir papazla karşılaşır, kilise cemaatinden de bir topluluk huzurunda Hz. Halid'e papaz bazı sorular sorar. (Bu konu kitabımızda daha da geniş anlatıldı.) Halid, papazın anlayacağı şekilde cevap veriyor, ikaz ediyor. Mesela papaz:

            – Cennette tuba ağacı var, kökü yukarda olup, dalları, meyvaları, yaprakları cennetteki her evin penceresinden içeri girer. Bunun da dünyada aynısı vardır, diye sizin peygamberiniz söylüyor. (Çünkü Peygamberimiz (sav); "Dünyada ne varsa âhirette de aynısı var. Âhirette ne varsa dünyada da aynısı var. Zahirde ne varsa bâtında da aynısı var, bâtında ne varsa zahirde aynısı vardır" buyuruyor). Ben de cennete sizin Peygamberimizin var dediklerinin karşılığını bu dünyada göremiyorum, dedi ve bunları sordu. Halid(ra):

            – Onun bu dünyadaki benzeri güneştir. Güneşin kökü yukarda, ısısı mikrop kıran ışığı aşağıdadır. her evin penceresinden içeri güneş girer, evi ışıtır; mikrobu kırar. Kökü yukarda, ısısı aşağıdadır. Papaz:

            – Sizin peygamberiniz dedi ki; cennette bir saray var, yürüyüp üstüne çıkılması 80 yıllık yol, çıkılmasına imkan yok, el ettin mi? (işaret ettin mi) saray yere eğilir, bindin mi geri doğrulur. Bunun dünyadaki karşılığı nedir? Halid (ra):

            – Onun karşılığı devedir. Deveyi, hiç kimse yere yatırmadan binemez. Devenin yularından tutar, yere başını eğer "ıh" dersin yere yatar, binersin kalkar. Bu ve bunun gibi papazın bir çok sorularını cevaplandırdı. Onun gibi müzik profesörü Kur'ân-ı Kerim'i inceliyor. Yanındaki adam kendini ikaz ede ede notaya alıyor, müslüman oluyor. Birisi de ne kadar uğraşıyor ise notaya alamıyor, hayret ediyor. Birisi notaya uyduğundan müslüman oluyor, o birisi notaya uyduramadığından müslüman oluyor. Halbuki Kur'ân-ı Kerim'in derinliğinin nihâyeti yoktur. Bizce bunların bilgilerinin dışında nota gibi bir şeye alacak olsa yüz milyon defa notaya uygun gelir. Ayrı ayrı, çeşit çeşit yönlerden yüz milyon defa da notaya uymaz. Çünkü birisi notaya uymazsa müslüman olacak birisi notaya uyarsa müslüman olacak. Her ikisinin de müslüman olması lazım. Her ikisinin de dediği oluyor. O kimse Allah'ın hidâyetine mazhar olur.

            Mesela; Peygamberimiz (sav) buyuruyor: "Bir kadının başı açılıp saçı görülürse melekler kaçar, örterse gelir." Hem de Kur' ân-ı Kerim'de Cebrail (as) insan sûretinde Hz. Meryem'in yanına geliyordu. Hz. Meryem:

            – Ben çıplağım, yanıma gelme. Cebrail (as):

            – Ben insan değilim, ben meleğim, sana müjdeci havadis ile geldim (Sûre-i Meryem, Âyet 17-18.) dedi. Başı açık değil, tüm soyunmuş yıkanıyor. Peygamberimiz (sav)'in söylediği hadîs çok doğrudur. Kur'ân-ı Kerim'de yıkanan Hz. Meryem'in yanına Cebrail (as)'ın gelmesi de çok doğrudur. Zahirde birbirine ters ama manen doğrudur. Sakınma bakımından, namahremlik bakımından onu kullara öğretmek için Peygamberimiz (sav) Allahu Teâlâ'dan aldığı emir ile kadının saçı, başı açılan yerde melek durmaz, kaçar, buyuruyor. Hem de normalde kaçar, bunu öğretmektir.

            İkinci de melek Allahu Teâlâ'dan aldığı emri hiç bir sûrette tehirlemeyip, geciktirmeyip, hemen yapmasıdır.

            Allahu Teâlâ'dan Cebrail (as); "Git Meryem'e müjdele". O da yıkanma yerinde çıplak olduğu halde geliyor, müjdeliyor. Lût (as)' ın kavmini livata, zina hallerinde iken Cebrail (as) yere batırıyor. Çünkü emri öyle almıştı. Halbuki başı açılma değil zina halinde meleğin yaklaşmaması lazımdı. Bunun gibi Kur'ân-ı Kerim iç içe çok manâ taşır, her manâ birçok bölümlere ayrılır. Aynı onun gibi birisine Allahu Teâlâ hidâyet edecek. Kalbi, niyeti, fikri düzgün, o notaya gelirse müslüman olacak. Ona notaya getirttiriyor, o biri notaya gelmezse müslüman olacak, ona da notaya getirttirmiyor.

            Yine Ebû Cehil Peygamberimiz (sav)'in yanına geldi. Allahu Teâlâ Ebû Cehil'e kahrı ile, gadabı ile, tecelli etmişti, Rahmetten affı mağfiretten uzaktı. Peygamberimiz (sav)'i güzel görse belki kalbi yumuşardı. Ebû Cehil Peygamberimiz (sav)'i çok çirkin gördü.

            – Ya Muhammed ne kadar çirkinsin, dedi. Peygamberimiz(sav); Ebû Cehil'e;

            – Doğru söyledin! Biraz sonra Hz. Ebû Bekir (ra) Peygamberimiz (sav)'in yanına geldi. O da çok güzel gördü. O da Peygamberimiz (sav)'e;

            – Ya Resûlullah bu gün ne kadar güzelsin, dedi. Peygamberimiz (sav):

            – Çok haklısın, çok doğru konuştun buyurdu. Ashâb Peygamberimiz (sav)'e:

            – Ya Resûlullah! Ebû Cehil çirkin dedi ona doğru konuştun dedin. Ebû Bekir ne kadar güzelsin dedi. Buna da doğru konuştun dedin, buna ne dersin? Peygamberimiz (sav);

            – Ben bir aynayım bana bakan kendini görür. Ebû Cehil Allah'ın kahrına, gadabına uğradı. Küfür ve masiyete dalmış çok çirkindi; kendini bende çirkin gördü. Onun için doğru dedim. Ebû Bekir de güzelsin dedi. Kendini bende güzel gördü. Her ikisi de gördüğünü söyledi, dedi.

            Bir ayna ki dev aynasıdır, seni çok büyük gösterir, başka bir ayna ki seni çok küçük gösterir. Bir başka ayna seni iki tane gösterir, o birisi seni çapraşık gösterir. Aynı bunun gibi Allahu Teâlâ' nın kendisi kuluna ne çeşit tecelli etti ise, kulu o anda öyle görür. O biri de başka türlü görür.

            Mansur'u Bağdadî Hz. leri "Enel Hakk" "Ben Allah'ım" dedi. Kendini kestiler kanı "Enel Hakk" dedi. Yaktılar külünü savurdular. Külü "Enel Hakk" dedi. Allahu Teâlâ ona öyle tecelli etmişti. Bunları anlatabilmek çok zordur, ne kadar anlattım, anladım dersen, daha anlayamadığın bilemediğin şeyler çoktur. Çünkü Allahu Teâlâ'nın tecellisi nihâyetsizdir. Misâl; güneşin önüne pembe, yeşil, kırmızı, sarı, mor, her renkten ayrı ayrı yerlere cam koysan, herkes gördüğü rengi söyler. Allahu Teâlâ'nın tecellî-i ilahî rengi milyarlar, trilyonlarcadır. Her tecelli de ayrı bir ilim, her ilimde ayrı bir manâ, ayrı bir görüş vardır, nihâyetsizdir. Allah'ım hepimize anlamak ve anlatmak nasip etsin (amin).

            Nasreddin Hoca ömür boyu gülüyor, güldürüyor. Birçok evliyalar ömür boyu hem kendi ağlıyor, hem de Allah korkusunu millete söylüyor, onları  da ağlatıyor. Nasreddin Hoca'da çok büyük evliya, o birisi de çok büyük bir evliya hiç insanlara karışmıyor. Pehlûl Dane, Çakalıt Tayyar ve Veysel Karani Hazretleri gibiler millete karışmıyor söz ile onları ikaz, irşad ediyor.

            Bilâl Babamın yanına iki fakir geliyor. Birisi kendine dua etmesini bu sıkıntıdan, fakirlikten kurtulmasını diğer biri de para istiyor. para isteyene çok para veriyor. Dua isteyene de, o sıkıntıdan, o fakirlikten, hastalıktan kurtulması için dua ediyor. İkisi de gidiyor. Bilâl Babama:

            – Paranın birazını öbür fakire versen olmaz mıydı? diyorlar Bilâl Babam:

            – O benden para istedi, öbürü dua istedi. Verdiğim para biter ama diğeri beni tam acındırıp, dua ettirdi. Allahu Teâlâ onu muhakkak kabul eder, o dua bitmez, ikisinin de sonuna bakın dedi. Hakikaten para verdiği bir müddet harcadı, yine fakirliği devam etti. Öbür fakirin işi düzeldi, zengin oldu, hem dünya, hem âhiretçe her işi düzeldi. Zahirde görünüşte yanlış ters gibi oluyor.

 

            Seyyit Nizamoğlu dostun bir kez tecelli ettiğin

            Yetmiş cennet seksen huri yüz bin gılmana vermezem.

 

 

            Tecellî ettiğin kula

            Lütfun ile bilinirsin

            Muhabbetin nuru ile

            Ol gönülde salınırsın.

 

                        Tecellî-i cemâl ister,

                        Gönül eğlenmez aldanmaz,

                        Teselli-i visal ister,

                        Gönül eğlenmez aldanmaz.

 

            Ne dünyada ne ukbada,

            Gönül bir özge sevdada,

            Ne cennette ne tubada,

            Gönül eğlenmez aldanmaz.

 

                        Cemâlin nurunu ister,

                        Ana kâr eylemez söyler,

                        Fikrim mevlâm seni özler,

                        Gönül eğlenmez aldanmaz.

 

            Siva savmunu kim tuttu,

            Visalin aydına yetti,

            Cemalin vasfın işitti,

            Gönül eğlenmez, aldanmaz.

 

 

            Bir kurmay Binbaşı kafasına takılan bir dini mevzuyu pek çok din adamına ve en sonunda bir müftüye sorar. Aldığı cevaptan tatmin olmaz. En sonunda Bilâl Babama mektup yazarlar. Soru şu:

            Hz. Aişe validemiz; "gece kalktım Resûlullah yatakta yoktu, ışık sönmüş nerdedir diye aradım, elimle sağı, solu, ileri, geri araştırırken elim Peygamberimiz (sav)'in topuğuna değdi. Bildim ki namazda" bu söz ne derece doğrudur? İkincisi; mevlitte Peygamberimiz (sav)'in

 

            Sadrı Nurundan karanlık geceler

            Yolda yürürdü yiğitler kocalar

 

                        İnci dişleri şuaından gece

                        İğne düşse bulunurdu ey hoca.

 

            Diyor. Bu söz doğru mu? der. Hocalar: "Evet doğru" diyorlar, Binbaşı: "Ya bu yalan ya da bu yalan, veyahut ikisi de yalan" diyor. Bilâl Babam; mektuba cevaben;

            Allahu Teâlâ'nın 99 ismi vardır. Sevdiği kullara bir veya birkaçı ile tecellî eder. Peygamberimiz (sav)'e hepsi ile de tecelli ederdi. Göğsünün nurundan karanlıkta, ihtiyarlar, gençler yürürdü. Dişlerinin nurundan gece yere düşen iğne bulunurdu dediği Allahu Teâlâ; Allah Rahman, Rahim nurlu isimleri ile tecellî ettiği zamandı. "Gece kalktım, yatağımda yok, elimle araştırdım, bulamadım. En son topuğu elime değdi, bildim ki namazdadır". "O kadar nurlu ise her yeri ışıtıyorsa niçin görmedi, eli ile araştırdı?" diyorsun. Peygamberimiz (sav)'e o zamanda Allahu Teâlâ, zülumat, karanlık, kahhar, cebbar isimleri ile tecellî ettiği zamandı. Nurlu isimleri ile tecellî edince, karanlık oluyordu, diye cevap yazar. Mektubu okuyan subay kabul ediyor. İşte biri o birine ters, dört cihar-ı yar'dan her birisine Allahu Teâlâ bir başka çeşit tecellî etmiştir. (Kitabımızda bunları geniş açıkladık mevzuyu uzatmamak için yazmıyorum.)

 

            (Sûre-i Saffat, Âyet 139-140-141-142)

            Meâl'i: Doğrusu Yûnus'ta gönderilen peygamberlerdendi.

            – Hani o dolu bir gemiye kaçmıştı.

            – Gemi de olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de yenilenlerden oldu.

            – Yunus kendisini kötülerken onu bir balık yuttu.

 

            "Biz Kur'ân-ı 20. Asra göre aklın kabul edeceği şekilde tefsir edeceğiz", diyenlerin sözleri bu yazdığımız âyetlere göre yanlıştır, imkansızdır, terstir.

 

            (Sûre-i Yûnus, Âyet 98)

            Meâl'i: Yûnus'un kavmi müstesna (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de imanları da kendilerine fayda verseydi! Onlar iman edince, onlardan dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre daha (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.

 

            Ömür artmaz, ilm-i ezeliye de alnına ne yazılmışsa başına o gelir. Dua ile, falanla imkansız değişmez diyenler bu âyete dikkat etsinler.

 

            (Sûre-i Kalem, Âyet 48-49-50)

            Meâl'i: Sen Rabb'inin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi(Yûnus) gibi olma. Hani o dertli dertli Rabb'ine niyaz etmişti;

            Şâyet Rabb'inden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka çırılçıplak, kınanacak bir halde ortaya atılacaktı.

            Fakat ardından, Rabb'i onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı. (Kitabımızın 1. cildine bak).

 

            (Sûre-i Yûnus, Âyet 90-91)

            Meâl'i: Biz İsrail oğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere arkalarından onlara yetişti. Nihâyet (denizde) boğulma haline gelince, "Gerçekten, İsrail oğullarının inandığı Allah'tan başka Allah olmadığına ben de imân ettim. Ben de müslümanlardanım!" dedi.

            "Şimdi mi (iman ettin)? Halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun".

 

            Firavun:

            – Ben, Ben-i İsrail'in iman ettiği yere iman edeceğim, beni kurtar demişti.  Mûsa (as) Firavuna:

            – Şimdi boğulacağın zaman mı iman ettin, dedi. Onu da Allahu Teâlâ kabul etmedi.

 

            (Sûre-i Naziat, Âyet 24, 25)

            Meâl'i: Firavun dedi ki: "Ben, sizin en yüce Rabbinizim" dedi. Allah onu, herkese ibret olarak dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı. (Dünya azabı denizde boğulmak, âhiret azabı cehenneme gitmektir.)

 

            (Sûre-i İbrahim, Âyet 6)

            Meâl'i: Hani bir zamanlar Mûsa kavmine demişti ki; Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü o, sizi işkencenin en kötüsüne sürmekte ve oğullarınızı kesip kadınlarınızı (kızlarınızı) bırakmakta olan Firavun ailesinden kurtardı. İşte bu size anlatılanlarda, Rabb'inizden büyük bir imtihan vardır.

 

            (Sûre-i İsrâ, Âyet 102-103)

            Meâl'i: (Mûsa Firavun'a) "Pek âlâ biliyorsun ki, dedi, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi. Ey Firavun! Ben de senin hakikaten mahvolduğunu sanıyorum!

            Derken, Firavun! Onları ülkeden çıkarmak istedi. Bu yüzden biz onu ve maiyetindekilerin hepsini (denizde) boğduk.

 

            Mûsa (as) asası ile denize vurdu. Denizden on iki yol açıldı. On iki yarık oldu. Her aşiret bir yoldan gidiyorlardı. Mûsa (as)'ya yalvardılar. "Yâ Mûsa dua et aradaki sular havaya kalksın" dediler. Mûsa (as) asası ile suya vurdu. Su havaya kalktı. Firavun, adamlarına onları takip etmesini söyledi. Adamları: Mûsa (as)'ın arkasından yürüdüler. Cebrail (as) dişi bir ata binmişti. Firavunun evvelce yazıp kendisine verdiği "Efendisine asi olan köleyi suya atmalı" yazısını kendisine verdi. Firavun suya atılacak olanın kendisi olduğunu anladı. Ama atı erkekti, hem de aygırdı (aygır; görüntülü, gösterişli, çok kuvvetli, zapt edilmesi çok zor olan erkek ata denir) Firavun aygırı zapt edemediği için dişi atı takip ediyordu.

            Cebrail (as)'e:

            – Bana yaklaşma ben atımı zapt edemiyorum, dedi. Çünkü aygır dişi atın kokusunu almıştı, üzerine atlıyordu. Cebrail (as) Firavun'a:

            – Sen nasıl tanrısın ki bir atını zapt edemiyorsun, dedi.

            At denizin ortasına kadar Cebrail (as)'ın atını takip etti. Her iki at da var gücü ile koşuyorlardı. Cebrail (as) denizin ortasında atı ile kayboldu. Firavun'un askerlerinin üzerine havadaki deniz suyu indi. Firavun ve adamları suya gark oldu. O zaman iman ettim dedi. Ama imanı kabul olmadı. Mûsa (as) askerleri ile beraber denizin karşı tarafında kendini seyrediyordu. (Kitabımızın birinci cildinde geniş açıklandı).

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 49, 50)

            Meâl'i: Hatırlayın ki sizi, Firavun ailesinden (onun taraftarlarından) kurtardık. Çünkü onlar size azabın kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, fenalık için kızlarınızı yaşatıyorlardı. Ve o size reva görülenlerde (ve sizi onlardan kurtarmada) sizin için Rabb'inizden büyük bir imtihan vardı.

            Yine hatırlayın ki, siz görüyorken sizin sebebinizle denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun taraftarlarını denizde boğduk.

 

            (Sûre-i Hud, Âyet 40, 44)

            Meâl'i: Nihâyet emrimiz gelib de tandır kaynayınca, Nûh'a dedik ki: (hayvan çeşitlerinin) her birinden iki çift ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında– âileni ve iman edenleri gemiye yükle. Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti.

            Nûh dedi ki: Gemiye binin, onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabb'in çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

            Gemi Dağlar gibi dalgalar arasında onlarla birlikte yüzüp gidiyordu. Nûh, gemiden uzakta bulunan oğluna "Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma" diye seslendi.

            Oğlu:

            Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım dedi. Nuh:

            – Bugün Allah'ın emrinden, azabından merhamet sahibi Allah'tan başka koruyucu yoktur, dedi. Aralarına dalga girdi. O da boğulanlardan oldu.

 

            Nuh'a dedik ki, hayvan çeşitlerinden birer çift gemiye al, "tabian da binsin. Nuh (as) oğlu Kenan'a:

            – Oğlum tufan olacak, gemiye bin dedi. Oğlu:

            – Ben dağa tunçtan bir oda yapar, girerim tufan bitince çıkarım, dedi. Tufan olacağına inancı vardı. Kasıtlı gemiye binmiyordu. Allahu Teâlâ; yâ Nuh ben senin ehlini suya gark etmem, demişti. Dalga vura vura oğlu Kenan'ın tunçtan odasını parçaladı. Kenan gemiye doğru yüzmeye başladı. Nuh (as) oğlundan tarafa gemiyi çevirdi:

            – Yâ Rabbi! Benim ehlimi helak etmeyecektin, benim evladım boğuluyor, dedi. Allahu Teâlâ:

            – Kim senin gemine bindi ise o evladın, gemiye binmeyen evladın değil, ben seni aklı selime çekiyorum. Sen cahillerden oluyorsun. Gemiyi oğlundan tarafa çevirme; oğlunu gemiye alma, o senin ehlin değildir, diye ikaz etti.

            Ey Kavmim! Allah'ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; gemiye binin, dedi. Çünkü onlar Rabb'lerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum". Her âlim, her hoca okuduğu Kur'ân, mevlüd, cenaze yıkamak, defnetmek vesairelerin ücretini bir tek Allah (cc)'dan beklemeli, aksi takdirde Allah (cc) için yaptığını para ile satmış olur. Âhirete sevabı kalmaz. Meğer ki, kendi kesim kesmesin. Veren ücret değil, hediye olarak versin, o zaman olur.

            "(Kâfirler boğulduktan sonra yerle göğe);

            Ey yer! suyunu yut, ey gök! (Sen de suyunu) tut! denildi. Su çekilip azaldı, iş bitirildi, (gemi de) Cûdi (dağının) üzerine yerleşti. Ve o zâlimler topluluğu yok olsun! denildi.

 

            Nuh (as)'ın oğlu Kenan:

            – Ben bir dağa sığınacağım beni korur (Sûre-i Hud, Âyet 43.) dedi. Tunçtan oda yaptırıp içine girdi. Her tarafı kapattı. Tunçtan bina dalgaya dayanamadı, parçalandı ve boğuldu. Kenan kendi aklı ile hareketk etti. İşte akıl sıfırda kalıyor. Allahu Teâlâ'nın dediğine uyması lazım.

           
Mucizelerin akla sığmayacağına ait bilgiler

Peygamberimiz (sav)'in mucizesini akla sığdırmak isteyen Kureyşliler aklı ile ölçtü, gözleri ile gördüler, akla sığmıyor diye inanmadılar, kâfir oldular. Peygamberimiz (sav)'e ay geldi, şehadet kelimesi getirdi. "Sen Allah'ın hakk Resûlüsün, ben inandım sizde inanın" dedi. Peygamberimiz (sav) yanmış hurma ağacını salladı, ağaç anında büyüdü, dallandı, budaklandı (hurma tuttu) hurma verdi. İkiyüz hurma ağacını diktiği an büyüdü, dalları yere sarktı, (hurma tuttu) hurma verdi (Kitabımızda açıkladık). İmam Gazâli Hz.'nin İhyâ'u Ulûmid-dîn, Cild 2, syf: 900'de Peygamberimiz(sav)'in mucizeleri yazılıdır. Akıl ile ölçmeye çalışanların hepsi akıllarına sığdıramadılar ve kâfir oldular. Akıl ile ölçmeyip imanla ölçenler, hakiki müslüman oldular. Bizim aklımız kuyumcu terazisi gibidir. Azami üç, beşyüz gram tartabilir. Ama Kur'ân-ı Kerim' dekiler vapur, tren, tır, kamyonun yüküne benzer. İlle de ben bu vapur, tren, tır, kamyonun yükünü olduğu gibi kuyumcu terazisinde tartayım dersen, kuyumcu dükkanı yıkılır, masa, terazide parçalanır yine ölçülmez. Peygamberimiz (sav)'in miraca çıkması, yedi kat seb'i semavati geçip Arş-ı Âlâ'da Allahu Teâlâ ile doksan bin soru, doksan bin cevap, karşılıklı konuşması vardır. Ayrıca cennet ehli ile Peygamberimiz (sav)'in konuşması, kitabımızda (Cild 1, sayfa 318'de) yazılıdır. Bu hangi akla sığar.

            Yine kitabımızda mahşerde (o bir dünyada, cennette) zamanın mekana, mekanın zamana tebdil olmasını yazmıştık. Cennettekilerin cehennemdekilere su vermesinin, Allahu Teâlâ'nın emrine muhalif olduğu için vermediklerini Âyetle ve Hadîs-i Şerîfle yazıyor. (İhya’u Ulumi’d-din, Cild4, Hadîs No : 680, sayfa 950.) Demek ki Allahu Teâlâ emretmiş olsaydı ellerini uzatıp cehennemdekilere su vereceklerdi. Bunlar hangi akla sığar. Yetmiş bin veya beşyüz bin senelik yol olan cennet ile cehennemin arasından kolunu uzatıp, oraya su verebilmesi. Misalde en basit dediğimiz traktör, taksi, yeni yapılan elektronik cihazlara göre en basidi sayılıyor. Daha yeni çıkanlarda, ondan evvel çıkanlar ile karşılaşınca evvelki çıkanlar sonrakilere göre en basidi sayılıyor. Fennin buluşunda nihâyetini bulamıyorlar. Bu böyle olunca, Kur'ân-ı Kerim bunlardan milyonlarca defa daha hassas büyük değil mi? Bu kulun yaptığına akıl yetmez de Kur'ân'a nasıl akıl yeter. Bir elektronik beyin yap desen, kulun yaptığını yapmadan aciz kalır. Allahu Teâlâ'nın yaptıklarını da akıl ile ölçmeye kalkışır. Allahu Teâlâ'nın yarattıklarını bulup fen yapıyor. Allahu Teâlâ'nın yaratmadığı herhangi bir şeyden zerre kadar bir şey yapmalarına imkan yok. Bilâl Babama:

            – Evvelce tavukları kuluçkaya yatırır, civciv çıkartırlardı. Şimdi o civciv makina ile çıkıyor. Fen büyüdü buna karşın ne dersin? dediler. Bilâl Babam buyurdu:

            – Milyolarca civcivi çıkartmasınlar, tavuksuz, horozsuz, annesiz, babasız bir yumurta yapsınlar. Ondan da civciv çıkartsınlar. Bir buğday tanesini tarlaya ekmeden hiç yoktan yapsınlar. Yapılmış şeyi geliştirme yeniden yapma değildir. İşte yaratmak bir tek Allahu Teâlâ'ya aittir.

            Kur'ân'ın kendisi de, hükmü de kıyamete kadar bâkidir. Bunu söyleyen Allahu Teâlâ (cc) Hazretleri 19. asrı da, 20. asrı da evveli, âhiri her şeyi bilendir. Biz Kur'ân'ı mantıkî olaraktan aklın kabul edebileceği şekilde tefsir edeceğiz diyenler yanlıştır. Kur' ân'ı 20. asra göre tefsir yapan bir âlim Yûnus (as)'ı yutan balığın içi oksijen dolu idi. Onun için ölmedi diyor. Bu sözler yanlıştır. Allah dilerse oksijenli de oksijensiz de yaşatır, diyemiyor.

            Bu zamana kadar hangi balığın karnının içi oksijen dolu imiş demezler mi? Yalnız bununla bitmiyor, balığın midesi neden hazmetmedi? Neden hastalanıp ölmedi, demezler mi? Allah'a acizlik isnat etmiş oluyorlar. Oksijensiz yaşama demek, yaşatamaz demek, çok büyük hatadır. Küfre gider. Aynı Hoca, Mûsa (as) denize asası ile vurunca denizden yol açılması veya denizin havaya kalkması olmazmış, mantığa uygun değilmiş, bunun aslı şöyle imiş:

            Çok kuvvetli rüzgar gelmiş denizi bir tarafa itmiş, denizin havaya kalkması akıla mantığa yirminci asra ters düştüğünden rüzgar denizi bir tarafa itermiş. Bu ve buna benzer fikirlerin hepsi tamamen yanlıştır, saçma fikirlerdir. Milyonlarca ton suyu bir tarafa iten rüzgar insanları itip parçalamaz mı? Bu zamana kadar rüzgâr denizi değil de hangi gölü kurutmuş demezler mi? Çünkü Adem(as) den bu yana bütün yeryüzünü sulayan nehirleri ırmakları selleri meydana getiren yağmur bulutları havada durmuyor mu? Nuh(as) tufanında en yüksek dağın başından 40 arşın daha yükselecek kadar suların yükselmesi yani dünyanın her yeri deniz olduktan sonra en yüksek dağın da en sivri tepesinden ve zirvesinden 40 arşın yukarı su yükselmesi, bu suların hepsi havadan inmedi mi? Kızıl Deniz'in bir zerresi olan insanların geçebileceği kadar suyun havaya kalkması, Nuh (as) tufanında yağan yağmur suyunun, yanında karşılaştırırsan ancak onun zerresinin zerresi kadar da olamaz. Buna inanamayan suyun havaya kalkmasını müsbet ilme dayamak isteyen hoca Nuh (as) tufanına, Peygamberimizin miracına, Ashâb-ı Kehf'in 309 sene uyumasına, havadan kan yağmasına, kurbağa yağmasına, Asaf bini Berhaya'nın Sûre-i Nemil'de "Veleha arşın azıym" dediği Kur'ân-ı Kerim'de "arş" diye söylüyor. Buna bazı âlimler arş oturduğu koltuk demişler, bazıları da sarayı derler, ekseriyesi sarayı der. Biz de sarayı diyoruz. Çünkü koltuk her ne kadar büyük olsa bir kişilik, bir kişilikte çok büyük olmaz, odaya sığmaz kaldırıp indirmesi temizlemesi imkansız olur. Saray olursa ne kadar büyük olsa olur. Kur'ân-ı Kerim'de onun sarayı çok büyüktü diyor. Çok büyük olunca içine 10 binlerce adam alan köşkü diyoruz. Onu başını çevirip bakana kadar getirmesine, Hz. Meryem'in yanına Zekeriya (as)'ın her gelişinde cennet meyveleri görmesine, havadan bıldırcın ve kudret helvası yağmasına, Mûsa(as), İsa (as)'a gökten yemek inmesi, dağ yarılıp içinden deve çıkması ve 25 sene yaşaması gibi bunların hepsi âyetle sabittir. Buna inanamayan hoca, bunların hangisine inanır. Bunların hepsinden de anlaşılıyor ki, Kur'ân mantık, akıl, dini değildir. Akılla ölçülmez. İnsanın aklı bir kuyumcu terazisine benzer. En fazla 300 ila 500 gr. tartar. Kur'ân'da olup saydığımız bu hadiseler vapur yüküne benzer.  Kuyumcu terazisinde vapur, tren, tır yükünü muhakkak tartacağım dersen kuyumcu terazisi, masası kırılır, dükkân yıkılır, yine de tartılmaz. Allah'ın verdiği akıl, Allah'ın yaptıklarını, ölçmeye değil de, Allah'ın yaptıklarının varlığını, birliğini, kuvvetini Allah'ın büyüklüğünü, azametini, Allah'ın sıfatlarını, onların derecesinin büyüklüğünü anlamaya yarar. Misal:

            Çok fazla büyük bir fabrikada milyonlarca işçi çalışıyor. Akla gelen her çeşit mal üretiliyor. Her şey yerli yerince kurulmuş, bunları anlamak için çok uzun zaman uğraşa uğraşa akıl idrak eder.

 

            (Sûre-i Kehf, Âyet 17)

            Meâl'i: Ve güneşi görürsün ki, doğduğu zaman onların mağaralarının sağ tarafına meyleder ve grub ettiği vakit de, onları sol taraflarına dönüverir ve onlar ondan bir geniş orta yerdedirler. Bu Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidâyet ederse o hidâyet bulmuş olur ve kimi de idlal (hidâyetten mahrum) ederse artık onun için bir irşad edici yardımcı bulamazsın.

            Ve onları uyanıklar sanırsın, halbuki onlar uykudadırlar ve onları sağ taraflarına ve sol taraflarına çeviririz ve köpekleri de iki kolunu kapı tarafına uzatmış bir haldedir. Eğer onların bu hallerine muttalî olsa idin, elbette onlardan döner firar ederdin ve onlardan korku ile dönüp kaçardın.

 

            (Sûre-i Kehf, Âyet 25)

            Meâl'i: Ve onlar mağaralarında üç yüz sene durdular, dokuz (sene) da artırdılar.

 

            309 sene uyudular. Acıkmadılar, ihtiyarlamadılar, tırnakları, saçları uzadı. Kendileri; dün mü yattık, bu gün mü yattık en son bizim yattığımızı ancak Allah bilir, dediler.

 

            (Sûre-i Neml, Âyet 36-40)

            Meâl'i: Hediyeyi getirenlere Sultan Süleyman (as) dedi ki:

            – Sizin hediyeniz, sizi ferahlandırır. Bana müslüman olarak gelsin.

            Onlara dön, elbette onlara öyle ordular ile gelirim ki, onların bunlara karşı takatları yoktur. Ve elbette onları zelil ve onları hakir (kuvvetten mahrum) kimseler oldukları halde oradan çıkarırım.

            (Hz. Sultan Süleyman (as)) Dedi ki:

            – Ey ileri gelenler! Hanginiz bana onun tahtını, onların bana müslümanlar olarak gelmelerinden evvel getirir.

            Cin taifesinden bir ifrit dedi ki:

            – Ben onu daha sen oturduğun yerden ayağa kalkmadan sana getiririm ve şüphe yok ki, ben onun üzerine elbette kuvvetliyim, eminim.

            Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat da dedi ki:

            – Ben onu sana başını çevirip bakıncaya kadar getiririm. Vakta ki (Hz. Süleyman (as)): Onun sarayını kendi sarayının yanında gördü. Dedi ki:

            – Gale hâzâ min fadlı Rabbi" Bu benim Rabb'ımın büyük bir fadlıdır. Ben şükür mü edeceğim, küfür mü edeceğim, diye beni sınamak için veriyor. Ya  Rabb'i sana yüzbinlerce şükürler olsun, diye secdeye kapandı.

 

            İlk defa cinlilerden bir ifrit Yemen'den Kudüs'e onun muazzam sarayını oturduğu yerden kalkmadan getirecekti. İnsanlarınınkinin daha fazla olması lazımdı. Hz. Pir kitabında; Sultan Süleyman (as)'ın hem ümmetinden, hem de baş veziri insan olan Asaf bin-î Berhaya, "Sen başını çevirip bakıncaya kadar getiririm", dedi. Sultan Süleyman (as) başını çevirip baktı ki köşk gelmiş. "Hemen bu benim Rabbımın büyük bir fadlıdır. Benim ümmetimde bu gibi büyük keramet gösteren zatlar yetişiyor. Bana küfür mü edecek, şükür mü edecek diye sınamak için veriyor. Yâ Rabbi! Sana yüz binlerce şükürler olsun" diye secdeye kapandı.

 

            (Sûre-i Sad, Âyet 37)

            Meâl'i: Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgarı, bina kuran (yapan) ve dalgıçlık yapan (denize dalıp, denizin içinden mücevher çıkaran) şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları (dev: çok iri adamlara denir. Hem vahşi, hem çok iri olup, asî gelenleri zincire vurur, yer yarılıp su çıkarmak icap ederse onlara kazdırır, suyu çıkartırdı) onun emrine verdik.

 

            Rüzgarı emrine verdik diyor, rüzgara az es, çok es hiç esme. Şu sarayımı kaldır havada götür ne derse onu yapardı. Sarayda günün doğuşundan batışına kadar bir aylık gün batmasından doğuşuna kadar bir aylık yol giderdi.

 

            (Sûre-i Sebe, Âyet 12)

            Meâl'i: Süleyman'a da sabah gidişi bir aylık mesafe akşam dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgârı verdik (emrine amade kıldık) ve onun için erimiş bakırı da kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izni ile cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azab tattırırdık.

 

            (Sûre-i Naml, Âyet 18-19)

            Meâl'i: Nihâyet karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin: Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.

(Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki; Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi iş yapmamı gönlüme getir. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.

 

            (Sûre-i Â'li İmran, Âyet 37)

            Meâl'i: Rabbi Meryem'e husn-i kabul gösterdi; onu güzel bir bitki olarak yetiştirdi. Zekeriya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya onun yanına, ma'be de her girişinde orada bir rızk bulur ve:

            – Ey Meryem, bu sana nerden geliyor? der. O da:

            – Bu Allah tarafındandır, çünkü Allah, dilediğine sayısız rızk verir, derdi.

 

            Zekeriya (as) Hz. Meryem'in odasına her gelişinde cennet meyvaları bulurdu:

            – Yâ Meryem! bunlar sana nerden geliyor. Hz. Meryem:

            – Cennet meyvalarıdır. Rabbım tarafından gönderiliyor. derdi. Kur'ân-ı Kerim'de her gelişinde diyor. Her odasına gelişinde cennet meyvaları bulurdu. Demek ki; Allahu Teâlâ dilerse cennetten devamlı meyve getirttirip yediriyor. Rızkı kimsenin ayağına gelmez diyenler buna baksın. Allah hiç sebebsiz rızk veriyor.

 

            (Sûre-i Kamer, Âyet 27)

            Meâl'i: Şüphe yok ki, biz onlar için bir fitne olmak üzere o dişi deveyi göndericileriz. Artık onları gözetle ve sabret.

 

            (Sûre-i Â'li-İmrân, Âyet 7)

            Meâl'i: Sana kitabı indiren O'dur. O'nun (Kur'ân'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabıhtır. İşte kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun te'viline yeltenmek için müteşabih âyetlere yapışıp, onlarla uğraşır dururlar. Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir. İlim de yüksek payeye erişenler ise: "O'na inandık. Hepsi Rabbimiz tarafındandır" derler. Bu inceliği ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.

 

            Onun için Kur'ân-ı Kerim'i biz 20. asra göre aklın kabul edeceği şekilde tefsir edeceğiz diyenlerin sözleri bu âyete de ters geliyor.

 

            (Sûre-i Kamer, Âyet 1-2)

            Meâl'i: Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir mu'cize görürlerse hemen yüz çevirirler ve "Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür" derler.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 259)

            Meâl'i:  Yahut görmedin mi o kimseyi, evlerinin çatıları duvarları üzerine çökmüş (yıkık dökük olmuş) ıssız bir kasabaya uğradı. "Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba?" dedi. Hemen Allah onu öldürdü, yüz sene sonra tekrar diriltti.

            – Ne kadar kaldın burada? dedi.

            – Bir gün yahut bir kaç saat, dedi. Allah ona:

            – Bilakis yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de eşeğine bak. Seni insanların için bir âyet (ibret işareti) kılalım diye (yüz sene) ölü tuttuk sonra tekrar dirilttik. Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl birbiri üstüne koyuyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz" dedi. Durum kendisince anlaşılınca "Şüphesiz Allah'ın her şeye kâdir olduğunu bilmeliyim" dedi.

 

            Eşeğin her şeyi çürümüş, bir tek kemikleri kalmıştı. Eşeğin kemikleri gözünün önünde bir araya toplandı. Et, deri yerli yerince geldi. Eşek ayağa kalktı, anırdı, yüz sene evvel ağaçtan mendiline topladığı incir daha solmamıştı.

 

            (Sûre-i Şuara, Âyet 154-157)

            Meâl'i: Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir. Salih;

            "İşte (mucize) bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" dedi.

            "Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir."

            "Onlar ise deveyi kestiler; fakat pişman da oldular."

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 260)

            Meâl'i: Bir zamanlar,  İbrahim'de Rabbi'ne:

            – Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, dedi. Rabbi Ona:

            – Yoksa inanmadın mı? deyince:

            – Hayır, inandım. Lakin kalbimin mutmain olması için görmek istedim, dedi. Bunun üzerine:

            – Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala) her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azizdir, hakimdir, buyurdu.

 

            (Sûre-i Neml, Âyet 10)

            Meâl'i: Asânı at!" Mûsa (asayı atıp) onu yılan gibi debrenir görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Dedik ki); "Ey Mûsa! Korkma; çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz".

 

            (Sûre-i Araf, Âyet 107)

            Meâl'i: Bunun üzerine Mûsa âsâsını (bastonunu yere) attı. Bir de ne görsünler o, apacık bir ejderha (oluverdi)!

 

            (Sûre-i Şuara, Âyet 63)

            Meâl'i: Bunun üzerine Mûsa'ya "Asan ile denize vur" diye vahyettik. (Vurunca deniz) Derhal yarıldı, (on iki yol açıldı) her parça koca bir dağ gibi oldu.

 

            İşte bunlar akıl ile tefsir edilmez. Akıl, mantık kabul etmez. Ancak iman kabul eder.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 57)

            Meâl'i: Sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın kebabı indirdik ve verdiğimiz güzel nimetlerden yeyiniz, dedik. Hakikatte onlar sadece kendilerine kötülük ediyorlar.

 

            (Sûre-i Taha, Âyet 80)

            Meâl'i: Ey İsrail oğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, Tûr' un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın lutfettik.

 

            (Sûre-i Araf, Âyet 160)

            Meâl'i: Biz İsrail oğullarını (Yakûb'un on iki oğlundan gelen) oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi Mûsa'dan su isteyince ona, "asanı taşa vur!" diye vahyettik. Derhal on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. (Onlara dedik ki): "Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yeyiniz" Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) bize değil kendi kendilerine zulmediyorlardı.

 

            (Sûre-i Kasas Âyet 81)

            Meâl'i: Nihâyet biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 4373)

            Manâ'sı: Allah Mûsa aleyhisselamla konuştuğu zaman (Mûsa) karanlık gecede beyaz taşın üstünde yürüyen karıncayı on fersahlık mesafeden rahatlıkla görebiliyordu.

 

            Allahu Teâlâ, Mûsa (as) ile konuşurken onun tecellisinden Mûsa (as) gece ayın karanlığında kırksekiz kmlik yerdeki karıncayı görüyordu.

 

            (Sûre-i Enbiya, Âyet 69)

            Meâl'i: Ey Ateş! İbrahim için soğuk ve selamet ol, dedik.

 

            Tek soğuk ol dese, İbrahim (as) ateşin içinde donardı. Selamet ol deyince üşütmeyecek bir soğuk oldu.

 

            (Sûre-i Saffat, Âyet 103-111)

            Meâl'i: Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca "Ey İbrahim! Rüyayı doğruladın. Biz muhsinleri böyle mükafatlandırırız. Çünkü bu gerçekten çok açık bir imtihandır" dedik.

            Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. (Büyük iri cüsseli bir koç gönderdik). Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık. "İbrahim'e selam" dedik. Biz muhsinleri böyle mükafatlandırırız. Çünkü o, bizim mü'min kullarımızdandır.

 

            Bu koçun boynuzunun Kâbe'nin kapısında asılı olduğunu yüzlerce sene evvel hacca giden hacılar her boynuzun uzunluğunun bir kulaç olduğunu dilden dile söylerlerdi.

 

            (Sûre-i Enbiya, Âyet 83-84)

            Meâl'i: Eyyûb'a gelince o Rabbine "Başıma bu dert geldi! Sen merhametlilerin en merhametlisisin! diye niyaz etmişti.

            Bunun üzerine biz tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere, onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.

 

            Bir mislini daha verdik dediği, on sekiz sene hastalıktan sonra iyi oldu, gençleşti. İkisi de onsekiz sene evvelki yaşına döndü. Rahime kız da, Eyyûb (as) da genç delikanlı oldu. Taze, temiz, yeni bir hayat kazandılar. (Sûre-i Nahl, Âyet 97.)

 

            (Sûre-i İsrâ, Âyet 1)

            Meâl'i: Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, noksan sıfatlardan müezzehtir; o gerçekten işitendir, görendir.

 

            Peygamberimiz (sav)'in gece miraca gitmesi ile ilgili âyettir.

 

            (Sûre-i Necm, Âyet 8-16)

            Meâl'i: Sonra ona yaklaştı ve sarktı. İki yay kadar yahud daha yakın oldu. Allah vahyettiği şeyi bunun üzerine vahyetti (gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.

            Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısın?

            Yemin ederim ki onu, Sidretü'l-Münteha'nın yanında önceden bir defa daha görmüştü.

            Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır.

            Sidre'yi kaplayan kaplamıştı.

 

            (Sûre-i Raad, âyet 3-4)

            Meâl'i: O yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve (akan) ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden iki çift yaratandır. Geceyi de gündüzün üzerine o örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

            Yer küresinde bir birine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi bir su ile sulandığı halde yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda da akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.

 

            Misal: Bir dönüm münbit (verimli) tarla, buna çiçek ekersen, her çeşit çiçekten çiçeklerin sayısını, kokularını, renklerini, eşkallerini sayamazsın. Aynı tarlaya dünyanın her yerinden her çeşit ağaçtan eksen, ağaçların sayısını, rengini, eşkalini, meyvelerinin renklerini, tadını sayamazsın. Yine aynı tarlaya dünya yüzünde zehirli otları eksen yetiştirsen bunların ne derece zararlı, ne kadar tehlikeli olduğunu dünyanın en büyük profesörü, saydıklarımızı bir dönüm tarlanın yetiştirdiğini, kokusunu, rengini, tadını, şeklini, eşkalini yazdıklarımızın hepsini yazıp bir kitap yazmaktan aciz kalır. Bu dünyanın her yerini sulayan yağmur, her çeşit bitkileri meydana getiren anasırı Erbaa: toprak, hava, su, güneştir. Bir dönümün hesabına aciz kalırlar bütün dünyanın, denizlerin kuru yerlerin, çöllerin her yerin hesabını ancak Allah bilir. Biraz evvel bahsettiğimiz gibi kul ancak bunları düşünmeye ve Allah'ın büyüklüğünü, idrak etmeye acizliğini itiraf etmeye yarar. Kur'ân-ı Kerim'in yüzlerce yerinde:

 

            (Ya eyyühelleziyne amenu) ilâ âhir.

 

            "Ey Allaha iman edenler" diye söyler. İman edenler bilebilir, imanla ölçülür, demektir. Kur'ân'la zikirle çalışarak Kur'ân-ı Kerimde söylenen aklı selimi kazanırsa o akıl yanılmaz. (Sûre-i Şuara, Âyet 89.) O Allah'ı bilmene, imana yardımcı olur.

            İnsanlar der ki: Aklıma gelmedi, aklımdan çıktı. Aklım başımdan gitti. Akıl ereceği yok, akıl işi değil, hem bunlar söylenir, hem Kur'ân akılla nasıl ölçülür. Yani kulun işine akıl yetiremediğini, aciz kaldığını, kendi lisanı ile söylerse, Allah işi Kur'ân'ı nasıl akılla ölçebilir. Nasıl asra göre manâ verebilir.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 5671)

            Manâ'sı: Ümmetimin helâki kitap ve binalardadır. Kitaba gelince (Kur'ân okurlar fakat yanlış yorumlarlar. Binalar yaparlar fakat cemaatı ve dini toplantıları terkederler.)

 

            Kur'ân'ın büyüklüğü akılla ölçülemeyeceği, Allah işi olduğu, manâlarının çok derinlere vardığı, Kur'ân'daki olan hikmetler, şifalar, zahiri, bâtını bu gibi şeyleri düşünüp imanı kuvvetlendirmek için, akıl imanın yardımcısıdır. Kur'ân imanla ölçülür.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4369)

            Manâ'sı: Allah aklı yarattığı zaman ona şöyle hitap etti: Bana dön, döndü. Arkanı dön buyurdu. Akıl döndü. Otur dedi, oturdu. Konuş dedi, konuştu. Sus dedi, sustu. Sonra buyurdu ki: Senden daha sevimli, daha şerefli bir yaratık yaratmadım. Seninle tanınırım, seninle hamd edilirim, seninle itaat edilirim, seninle kullarımın sevaplarını alırım (kabul eylerim). Seninle kullarımın sevabı ve derecesi verilir. Sana itab ederim. Sevap senindir, ikap da senin üzerinedir. Sana sabırdan daha iyi bir şey ikram etmedim.

 Bilal Nadir Hz.lerine "yaptıkların doğru değil" diye mektup yazan Müftü

            Zamanla çok meşhur ve ağadan olan bir müftüye Bilâl Babamın bazı hallerinin üstüne çok ilâve yapılıp söylüyorlar. Müftü kızıyor. Babama tekdir halinde mektup yazıp "bu yaptıkların doğru değil" diyordu. Babam mektuba cevaben:

            – Müftü efendi, bendeki haller o senin dediğin gibi değil, çok ilâve yapmışlar. Hem sen zahir âlimisin, ilmi zahirle ilmi batını bilemezsin. Sen ilmi zahirle ilmi bâtını ayıramazsın, diye yazıyor. Müftü mektubu eline alınca daha çok kızıyor. Cum'a hutbesine çıkıp (bir elinde Kur'ân-ı Kerim, bir elinde babamın yazdığı mektup):

            – Bilâl Hoca şu yazdığı mektupta diyor ki; "Sen ilmi zahirle ilmi bâtını ayıramazsın, (Kur'ân'ı gösterip) bizim bildiğimiz zahiri de, bâtını da bir tek bu Kur'ân'dır. Bundan başka bizim bildiğimiz var mı? Benim bildiğimi Kur'ân'da bilmez diyen kâfir olmaz mı? Ben bu adama kâfir demeyeyim de ne diyeyim? Kur'ân'ın dışında bir ilim yoktur. Benim bildiğim bu Kur'ân'dır, diyor. Cemaatten Deli Mıstık isminde bir kişi camiden çıkınca müftüye:

            – Müftü efendi, sen baltayı taşa vurdun. Beni ne devlet, ne millet, ne hapis uslandıramadı. Ben, çok yanlış yolda gidiyordum. Her kötülük bende vardı. Bilâl hoca hakkında senin gibi beni de kızdırdılar. Ben dedim ki: Gidip Bilâl Hocayı dinleyelim dedikleri gibi ise kendini cemaatte ya döver, ya rezil ederim. Geldim konuştuğu sözlere hayran kaldım. Ders istedim, bana vermedi. Niçin ders vermiyorsun diye sordum.

            – Sen beni dövmeye, rezil etmeye, kötü niyetle geldin dedi. Yalvardım. Bir hafta arkası sıra gezdim zor gönlünü yaptım. Bana ders tarif etti. Şimdi seher vaktinde kalkıp göz yaşı döküyor ve kendisine de duacı oluyorum. Sen de ilk karşılaştığın gün bana ders ver diye yalvaracaksın. Seninle çok zamandan beri beraberiz. Sen benim hiç bir kötü ahlâkımı terkettiremedin. Benim ne biçim adam olduğumu sen biliyorsun. O, ilk karşılaştığım gün beni islah etti. Sen de kendisini görünce aynı benim olduğum gibi olacaksın.  Müftü çok âlim adam, düşünüyor.

            – Hakikaten el sözü ile bu adama çok kötü söyledik, bu adamı görüp karşılaşıp konuşmamız bize farz oldu, der. Deli Mıstık'la bir gün tayin ederler.

            – Cum'a günü Şekeroba camisine geleceğim. Kendi de gelsin. Şekeroba camisinde Cum'a günü her ikisini de buluşturup birbirlerini ikna etmeleri için kararlaştırdık. O gün Müftü daha evvel gelmiş ve Hutbeye çıkmıştı. Bu hadiseyi bilen insanlar, kibrit kutusu misali camiyi doldurmuşlardı. Hangisi haklı çıkacak diye Müftü'ye bağlı olanlarla diğerleri merak edip bir an evvel karşılıklı konuşmanın olabilmesi için sabırsızlanıyorlardı. Müftü bir elinde Bilâl Babamın mektubu bir elinde Kur'ân-ı Kerim.

            – Bilâl hoca diyor ki: Sen ilmi zahirle, ilmi bâtını bilemezsin. Bizim bildiğimiz bu Kur'ân'dır. Zahiri de budur, bâtını da budur. Bundan başka bizim bildiğimiz var mı? Bu söz benim bildiğimi Kur'ân bilmez demektir. Benim bildiğimi Kur'ân bilmez diyen kimse kâfir olmaz mı? Ben bu adama kâfir demeyeyim de ne diyeyim deyince, Bilâl Babam ayağa kalkıyor:

            – Müftü efendi bir dakika müsaade. Müftü, babama sert bir şekilde:

            – Söyle bakalım, deyince Bilâl Babam:

            – Sen o elindeki Kur'ân'ın zahir, bâtın bütün manâlarını biliyorum dersen sen kâfirsin. Kur'ân'ın bazı manâları, gıylu gal ile, bazı manâları hâl ile anlaşılır. Sen de hâl yok ki bilesin. Eline almışsın Kur'ân'ı bizim bildiğimiz bu Kur'ân'dır diyorsun. O Kur' ân'ın manâsını ne derece biliyorsun.

 

            Hâdîs-i Şerîf:

            (El Kur'anu zahiren batınan batınan hatta seb'atı ebtın)

            Manâ'sı: Kur'ân'ın zahiri var, bâtını var, bâtınının bâtını var. Hatta yedi bâtına kadar bâtını var.

 

            Peygamberimize sordular:

            – Kur'ân mı büyüktür, sen mi büyüksün? Peygamberimiz buyurdu:

            – Kur'ân büyüktür. Yine sordular:

            – Sen Kur'ân'ı Cebrail'in sana getirdiği gibi bize okuyup bütün manâlarını biliyor musun? deyince Peygamberimiz (sav):

            – Ben de bütün manâlarını bilemiyorum, diye buyurdu.

            – Sen ilmi zahirle, ilmi bâtını bilemezsin demek Kur'ân bilmez demek değil, sen bilemezsin demektir. Eğer elindeki Kur'ân' ın zahir, bâtın bütün manâlarını biliyorum dersen sen kâfirsin. Çünkü Kur'ân'ın bazı manâsı gıylu gal ile anlaşılır. Yani okuma ile anlaşılır. Bazı manâları hâl ile anlaşılır.  Sen de hâl yok ki bilesin, deyince müftü oturuyor. İki elinin arasına başını alıp sıkıyor, çok düşünüyor ve ayağa kalkıyor. Babamı göstererek:

            – Şeyh Efendi hazretlerinin dediğini şimdi anladım. Evet bilmeyen benim. Siz bana diyeceksiniz ki biraz evvel küfrüne fetva verdiğin adama, ne çabuk dönüş yaptın hazretleri diyorsun, diyeceksiniz. Bana farz, vacip, hac, zekat, mal, miras, şeriatın emri olan şeyleri sorarsanız ben onlara cevap veririm. Çünkü bunlar Kur'ân'ın zahir manâlarıdır. Ama siz bana ders çekerken yüreğim sıkılıyor, namaz kılarken bana bir sıkıntı, korku geliyor, içerimde evham vesvese var. Gözüme bazı korkutacak şeyler görünüyor derseniz ben bunları bilmem. Bunları şeyh efendiler bilir. Bu da Kur'ân-ı Kerim'de var deyince, Deli Mıstık ayağa kalkıyor:

            – Ben sana demedim mi? İlk karşılaştığın gün sözünü kabul eder, söylediklerine pişman olursun, bana da ders ver diye yalvarırsın demedim mi? diye sert bir şekilde bağırarak kapıyı örtüyor. Bu mesele hallolmadan hiç kimseyi buradan çıkartmam diye bıçak çekiyor. Adı üstünde Deli Mıstık.

            Müftü Deli Mıstık'a sordu:

            – Sen mü'min misin, müslüman mısın? En kolay soru. Müftü kendi sorusuna cevap veriyor:

            – Sen hem mü'minsin hem de müslümansın ben de evveli şeriatçı idim. Şimdi ise hem şeriatçıyım, hem tarikatçıyım diyor. Babam Mıstık'a çağırıyor.

            – Müftü bizim dediğimizi kabul etti. Yerine otur dedi. Mıstık yerine oturuyor. Müftü hocalara dönüp, Bilâl Babamı göstererek:

            – Şöyle adamın aleyhinde söyleyip beni de söylettiniz. Allah sizi kör mü etti? Bu bizim için bir nimettir. Allah (cc) hazretleri bizim için bu zamanda bir güneş doğdurmuş bundan hepimiz istifade etmemiz lazım. Ben ders alacağım, sizin hepinizde ders alacaksınız. Yalnız benim nefsim çok zâlim. Hem müftülük, hem ağalık var. Servetim yerinde, bendeki kibir, gurur çoktur. Sizin hepinize bir ders versin. Bana ayriyeten (özel olarak) ders versin. Hocalar:

            – Biz seninle arkadaştık, arkadaşsak beraber almamız lazım diyorlar. Babam evvela cemaatin tümüne sonra Müftüye ders veriyor. Müftü babamın yanından 15 gün ayrılmıyor. O hal herkese tesir etmiş, sıraya girip herkes Babamla Müftüyü davet ediyorlar. 15 gün babam söylüyor. Müftü ağlıyor. Babam söylüyor müftü yazıyor. Babam kendisine sıkıldığı zaman huzur edip çağırmasını söylüyor. Bir sene sonra müftü fakirlere yardım olarak ödünç para dağıtmış, parayı veremeyen fakirler paranın tutarı kadar müftüye tütün getirmişler. Müftü evden ayrı bir yerde ufak bir anbara tütünleri istif etmiş, müftüyü sevmeyenler "Müftü tütün kaçakçılığı yapıyor, Tütünleri depo edip satıyor" diye şikâyet etmişler. Tütünü kolcular (tekelciler) basmışlar zapta başlamışlar. Müftülük gidecek, şan şeref zedelenecek. Müftü ne kadar yalvardı ise kolcular bırakmıyorlar. Bilâl Babama huzur edip çağırma aklına geliyor. Babama huzur edip çağırıyor. O esnada Bilâl Babam Şekeroba köyünün ufak bir mahallesinde Mevlüd okurlarken babam mevlit okuyan adamı durduruyor. Ellerini havaya kaldırıyor.

            – Ben bir dua edeceğim, siz de amin deyin diyor. (Babam ellerini kaldırıp) Ya Rabb'i Müftü Efendinin başındaki sıkıntıyı, belayı şu dakikada kaldır diyor. O zamanın gününü saatını yazıyorlar. Bilâhare Müftü Efendiyi görünce soruyorlar:

            – Bilâl Efendi felan gün felan saat mevlidi kestirip (durdurup) senin için ellerini havaya kaldırıp dua etti. Biz de amin dedik. O zaman başında ne sıkıntı vardı. Müftü olan hadiseyi anlatıp:

            – O dakikada tütün anbarında yangın çıktı. Zapta geçecek birşey kalmadı. Ben de kurtuldum, diyor. Müftü Efendi Maraş'a gidiyor. Maraş'ın hocaları:

            – Sen hepimizin büyüğü idin. Hepimiz her şeyi senden öğrenirdik. (Babamın yaşı o zamanda çok genç olduğundan)

            – Sen gittinde küçük Bilâl'in elini öptün, diyorlar. Müftü diyor ki,  küçük Bilâl'den gördüğümü, sizden görsem, sizin elinizi değil ayağınızı da öperdim, diye tütün hadisesini anlatıyor.

            Peygamberimiz buyuruyor:

            "Benim ümmetimin en hayırlı âlimi haklı söz aleyhine ise de kabul edendir" İşte bu hadise göre bu müftünün en hayırlı âlim olduğu anlaşılıyor. Çünkü haklı söz aleyhine olduğu halde kabul etti. Bilâl Babam bu müftünün her sözü oldukça yukardaki hadisi okur ruhu için fatiha okurdu. Biz de ruhuna her sözü oldukça fatiha dememiz lazım. Allah mekanını cennet etsin ve derecesini Cenneti Â'lâ'da en yüksek makam eylesin, amin.

 

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU