ŞEFAAT

 

 

            (Sûre-i Meryem, Âyet 85-87)

            Meâl'i: Takvâ sahiplerini hey'et halinde mahşerde çok merhametli olan Allah'ın huzurunda topladığımız, günâhkârları da susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün.

Rahmân nezdinde söz ve izin olandan başkasının şefâata gücü yetmez.

 

            Allah'tan başkasının şefâata gücü yetmez. Ancak Kur'ân-ı Kerim'de Âyet-el Kürsi'de (menzellezi yaşfau indehu illa biiznih) "O günde kimse kimseye şefâat edemez ancak Allah'ın izin vermiş olduğu kimseler şefâat eder". (Sûre-i Bakara, Âyet 225.) Yani; izni Allahu Teâlâ verir, O'nun izni ile şefâat eder. Peygamberler de, evliyalar da Allah'tan izin almadan şefâat edemez.

 

            (Sûre-i Yunus, Âyet 3)

            Meâl'i: Şüphesiz ki sizin Rabbiniz (yaratanınız; yaşatanınız ve terbiye edeniniz), gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra da işleri (yerli yerince) idare ederek arşa yerleşendir. Onun izni olmadan hiç bir kimse şefâatçı olmaz. İşte özellikleri size anlatılan o güç, Rabiniz Allah'tır. O halde ona kulluk edin. (Bunca delillere rağmen Allah'ın ibadete layık olduğunu) Hâlâ düşünmüyor musunuz?

 

            (Sûre-i Enbiya, Âyet 28)

            Meâl'i: Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de(yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefâat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler.

 Şefaat kimler , kimlere edebilecek

            Şefâat edilecek bu dünyada iken islâmiyetin veya şefâat edecek zatın gayretini gütmüş, aleyhinde kimseyi söyletmemiş. "Ya Rabbi bu adam dünyada iken benim aleyhimde kimseyi söyletmezdi. Bunun bir maksadı vardı. Bu adam Allah'a sevgilidir, yarın mahşerde bana faydası olur diyordu. Sen bunu gözümüz önünde cehenneme atar, bizi de cennete koyarsan, biz bu cennetin hiç bir tadını alamayacağız", der. Allahu Teâlâ'da, öyleyse onları size bağışladım, der. Şart şu: Şefâat edilecek kanuni ilâhiyyeye uyması lazım. Aksi takdirde Peygamberimiz (sav) bile en yakın akrabalarını cehennemden kurtaramıyor. Nuh (as)'a: "Senin ehlin gemine binendir. Oğlun gemine binmedi. Onu kurtarma" diye ihtar ediyor. Yani gittiği yolu benimsemesi ve o zatın aleyhinde söyleyene kızması gayretini bu dünyada yapması lazımdır. Bu da ona şefâat edilmesine sebep olur.

 

            (Sûre-i Sebe, Âyet 23)

            Meâl'i: Onun huzurunda şefâat fâide vermez. Kendisine izin vermiş olduğu kimse müstesnâ. (Yalnız kendisine izin verilmiş olanlar şefâat eder.) Nihâyet kalplerinden korku giderilince derler ki: Rabbiniz ne buyurdu? (Hakkı) buyurdu derler ve O, çok âli, çok büyüktür.

 

            (Sûre-i Mü'min, Âyet 18)

            Meâl'i: Ve onları o yakın gün ile korkut. O vakit ki, yürekler gırtlağa dayanmış olarak korku ile dolmuş bulunur. Zalimler için ne bir yakın dost vardır, ne de itaat olunacak bir şefâatçı vardır.

 

            (Sûre-i Zuhruf, Âyet 86)

            Meâl'i: Ondan başka ibadet eder oldukları şeyler, şefâat etmeye malik değildirler. Ancak o bilir oldukları halde Hakk'a şehâdet edenler müstesnâ.

 

            Vehhâbîler insandan ne beklenir derler, kerâmeti evliyâyı, şefaatı enbiyayı inkâr ederler. Bunlar Vehhâbîlerdir. Ehli sünnet görüşünün tersidir, zıddıdır. Onlar kabir ziyaretini inkâr eder, kerâmeti evliyâyı, şefaatı enbiyayı inkâr eder, peygamberimiz(sav)'i fazla översen canı sıkılır. Mûsafahayı, Salavati şerifeyi inkâr eder, kısıtlar. İnsandan ne beklenir der. Peygamberimiz de bizim gibi bir adamdır der. Peygamberimiz (sav)'i öven âyetleri ve onun şefaatini hiçe sayar. Şefaat âyetleri: (Sûre-i Enbiya âyet 28; Sûre-i Sebe, âyet 23; Sûre-i Zümer,  âyet 43-44, Sûre-i Zuhruf, âyet 86, Sûre-i Duhan, âyet 42, Sûre-i Müddesir, âyet 48,; Sûre-i En'am, âyet 51)

 

            (Sûre-i Taha, âyet 109)

            Meâl'i: O günde şefâat fayda vermez. Ancak Rahman kime izin verirse ve kimin için söylemeye razı olduysa müstesnâ olur, şefâat eder.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 2608)

            Manâ'sı: Beş şey (bu ümmet için kıyamet günü) şefâatçıdır. Kur'ân, Sıla-i Rahm, emanet, Peygamberiniz ve dininizin ehli.

 

            Dininizin ehli; buyurduğu zatların kabrini senede on binlerce müslüman ziyâret eder, Kur'ân okur, hayır yapar ve şefâat bekler. Allah (cc) onların hüsnü zannını boşa çıkartmaz. Hem mahşere varmadan bu dünyada da şefâat eder. İşte ölü olan kimsenin kabrine kimse gitmez. Diri olan kimsenin kabrine herkes akın eder. Onlar dirilerin yapamayacağı şeyi yapar. Nice yollar var ki yapılırken kabristana tesadüf ediyor. Yolun kabristanın veya türbenin olduğu yeri içine alması gerekiyor. Yol yapımcıları bazen hepsini yıkıyorlar birini yıkamıyorlar, kabir karşı koyuyor. Onları ya yolun bir kenarına alıyorlar ya da yolu değiştiriyorlar. Veyahutta o kabri yolun ortasına bulvar şeklinde koymak mecburiyetinde kalıyorlar. Ama sağ olan bir adamın evine geldiği zaman kimse karşı koyamıyor. İşte bu zatların bu kadar sevilip sayılmasının nedeni Allah'ın emirlerini ve emri olan infakı, fakir fukaranın gönlünü hoş tutmakla, daha bir çok amellerle Allah'a sevilmiş ve Allah (cc) de onun sevgisini halkın gönlüne koymasıyla oluyor.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 255)

            Meâl'i: O günde kimse kimseye şefâat, yardım edemez. Ancak Allah'ın izin vermiş olduğu kimseler şefâat eder.

 

            Onun izni olmaksızın onun yanında şefâat edecek kimdir. Allahu Teâlâ şefâat etmek için izin verir. Allah'tan izin alanlar izin aldığı miktarca şefâat eder. Şefaat izni verince o şefâat de Allah' tandır. O gün de kimse kimseye şefâat edemez. Yalnız Allah'ın izin vermiş olduğu kimseler şefâat eder, diyor. Her hadisin karşılığında bir âyet her âyetin karşılığında bir veya bir kaç hadis vardır. Peygamberimiz (sav); "Benim hadisimi Kur'ân'la karşılaştırın. Kur'ân'a ters düşerse o hadis benden değildir. Ben ne söyledimse Kur'ân-ı Kerim'de aynısı vardır. Başka her şeye el katarlar bir tek Kur'ân-ı Kerim'e el katamazlar. O da hepsini seçer". (Kitabımızda geniş açıklanmıştır.)

 

            (İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadis No: 672, syf: 946)

 

            Manâ'sı: Resûl-i Ekrem (sav):

            "Bana beş şey verildi ki, bunlar benden önce hiç kimseye verilmemiştir. Daha bir aylık mesafede düşmanlarımın korkusu ile bana nusret verildi. Ganimet malı benden önce kimseye helâl değil iken bana helâl oldu. Bütün yeryüzü benim için mescid ve her tarafı temiz oldu. Herkes bulunduğu yerde namazı kılabilir. Bana şefâat verildi. Her peygamber yalnız kendi kavmine, ben ise bütün insanlara peygamber olarak gönderildim, buyurmuştur." (Tirmizi, İbn-i Mâce Ubeyy b. Kâ’b’den (ra) rivayet edilmiştir.)

 

            Bir aylık mesafeden Peygamberimiz (sav)'in düşmanlarının kalbine Allah (cc) korku koyardı. Diğer peygamberlerde de bu nusret vardı ama Peygamberimiz (sav)'inki gibi değildi. Yanına geldiği zaman ondan korkarlardı. Firavun:

            – Ben tanrıyım, dedi.

            Mûsa (as) ile karşılaştı. Mûsa (as) elindeki değneği yere attı. Asa (değnek) Firavun'un bütün sihirlerini yuttu. Nil nehrinin üzerine yaptırdığı Firavun'un muazzam sarayının etrafını dolandı, gövdesi ile çembere aldı. Boynunu sarayın üzerine uzattı. Kubbesini iki dişinin arasına aldı, çekti, kopardı. Firavun:

            – Ya Mûsa! Tut sana iman edeceğim, dedi ve çok korktu.

            Tanrı tuvalete gitmez görüşü, herkeste vardı. Firavun'da tuvalete gittiğini saklardı. Firavun korkusundan karın ağrısına tutuldu. Yirmidört saatte kırk sefer tuvalete gitti. Tuvalete ulaştıramayıp altına kaçırdı. Bu Mûsa (as) Firavun ile karşılaşınca oldu. Peygamberimiz (sav)'e bir aylık yoldan nusrat verildi. Nusrat kâfirin kalbine korku koymak, onlara heybetli, güçlü görünmek, kâfirin moralini kırmak, kendi moralini yükseltmektir. (Askerlikteki hücuma Allah Allah diye katılmakta askerin moralini yükseltir. Kâfirin moralini sıfıra düşürür.)

 

            (İhyâu Ulûmi'd-dîn, Cild 4, Hadîs No: 675, syf: 947)

            Manâ'sı: Yine İbn-i Abbas'ın (ra) rivâyetinde Resûl-i Ekrem (sav):

            – Kıyamet günü peygamberler için altından kürsüler kurulur ve benden başka herkes kürsüsüne oturur, benim kürsüm boş kalır. Ben dimdik olarak ayakta ve Rabbimin huzurunda dururum. Benim korktuğum husus:

            Kendimin cennete gidip, ümmetimin geride kalmasıdır. Bu arada:

            – Yâ Rabb ümmetim, derim. Allahu Teâlâ:

            – Ümmetine ne yapmamı istiyorsun, diye sorar. Ben de:

            – Ey Rabbim, bir an önce hesaplarını görmeni istiyorum, derim. Böylece durmadan onlara şefâat ederim. Ta ki cehenneme gönderilen bazı kimseler hakkında Rabb'imden bana huccet verilinceye kadar. O dereceye kadar ki cehennem'in mâliki olan hazin:

            – Ya Muhammed, Rabbinin gadabından cehennem kendisinden senin ümmetinden kimseyi bırakmamış, kimse orada kalmamıştır, der buyurmuştur (Taberâni, “Evsat’ında” rivâyet etmiştir.).

 

            (İhyâu Ulûmi'd-dîn, Cild 4, Hadîs No: 676, s. 947)

            Manâ'sı: Resûl-i Ekrem (sav):

            – Ben kıyamet gününde yerdeki ağaç ve kum sayılarından daha çok, şefâat ederim, buyurmuştur. (Ahmed ibn-i Hanbel ve Taberâni Bureyde’den Hasen Sened ile rivâyet etmişlerdir.)

 

            En çok şefâat eden hakkında peygamberimiz (sav):

            – Üveys müdir kabilesinin koyunlarının kıllarının sayısınca kimseye şefâat eder, diye buyuruyor. Mudir kabilesi koyununun sayısının çokluğu ile meşhur olan bir kabiledir. Onların koyunlarının kıllarının sayısınca kimseye şefâat ediyor. Peygamberimiz(sav) yerdeki ağaç ve kum sayılarından daha çok kimseye şefâat ederim, buyuruyor. Dünya yüzünde bir tek sadece bir denizin kenarında bin metre deniz kıyısı oraya biriken kum sayısı mudir kabilesinin koyunlarının kılının sayısından daha fazladır. Öyle olunca Peygamberimiz (sav)'nin şefâat etme selahiyeti Veysel Karani Hz.'ninkinin yüz milyarlarca mislinden daha fazla veya sayılamayacak kadar kimseye şefâat eder. Onun şefâatı ile milyonlarca günah-ı kebair işleyen kimseler cennete girecektir. Bu dünyada bir adam ateşte yanacak, ona yardım edip kurtarmak ne demektir. O kurtulan ömür boyu onu söyler över. Bizse Peygamberimiz(sav)' yi mevlüd'de niçin övmeyelim, niçin söylemeyelim.

            Siz diyeceksiniz ki kumların, yerdeki ağaçların sayısınca kimseye şefâat ederim diyor. Halbuki kumların sayısınca insan yok ki! Neye şefâat edecek? Bu şöyle; kanuni ilahiyye'ye uyan kimseye şefâat edebilir. Kendisinin yakın hısım ve akrabalarından imansız gidenlere şefâat edemez. Bu demek oluyor ki, Ey Habibim! Ben sana şefâat etme iznini senin memnun olduğundan kat kat daha fazlasını verdim. İşte kullar, işte şefâat, işte sen, kurtarabildiğin kadar kurtar. Seninkine sayı hesap yoktur. Bir âyette de: Ey Habibim senin mennun olduğundan daha ziyadesini sana şefâat etme iznini verdim. Bir insan; çok zengin bir adamdan para almak ister, o da kasanın anahtarını verir, ne kadarını alacaksan alabilirsin, bana sorma demektir. Bir de sevgili Habibimin benim yanımda şefâate ne kadar bol ve bana ne kadar sevilmiş. Onun hatırı için yapamayacağım, yapmayacağım hiç birşey kesinlikle yoktur. Sizin aklınız varsa ona sevilmeye ve onun size şefâat etmesi ile cennete girmeye çalışın, demektir.

 

            (İmam Şa'rânî, "Ölüm, Kıyamet, Ahiret" Sayfa: 230, Hadis No: 344)

            Kıyamet günü şefâat yalnız ümmetimden büyük günahları işleyen, sonra da bu fiil üzere ölenler içindir. Bunlar cehennemin birinci, kapısının içindedirler. Onların yüzleri simsiyah kesilmez, gözleri gök rengine çevrilmez. (Elleri) bukağı (ve zincir) lerle bağlanmazlar, şeytanlara arkadaş edilmezler, demir kamçılarla, gürzlerle dövülmezler, cehennemin derin çukurlarına atılmazlar. Onlardan kimi var ki cehennemde bir saat kaldıktan sonra çıkarılır, (kimi cehennemde bir gün kaldıktan sonra çıkarılır) kimi cehennemde bir ay kalır, sonra çıkarılır. Kimi de var ki orada bir sene kalır, sonra çıkarılır. Cehennemde en uzun kalanları dünyanın yaratıldığından itibaren yıkılıp kıyamet kopuncaya kadar olan dünya (nın ömrü) kadar kalandır. Bu müddette yetmiş bin yıldır (Hakim-i Tirmizi, Ebû Hüreyre’den rivayet etmiştir.).

 

            Allahu Teâlâ dünyayı yaratınca yetmiş bin sene dünyaya ömür vermiştir. Bir rivayete göre altmış üç bin senesi, bir rivâyete göre de altmış bin senesi insanoğlundan evvel gelen can, cin kavimleri ile geçmiştir. Şimdi dünya yüzünde insanoğlunun yapmadığı ve akıllara durgunluk veren bazı harikuladeler can, cin kavminden kalmadır, onların eseridir. Bilinmeyenler mecmuasında sıra ile yazdıklarının bazıları ondan kalmıştır. Yedi bin veya dokuz bin veya on bin senesi insanoğlu ile geçecektir. Peygamberimiz (sav): "Adem (as)'dan bu yana benim zamanım ikindin vakti gibidir." Yani Adem (as) zamanında güneş doğdu ikindin vakti Peygamberimiz(sav)'in zamanı, Peygamberimizin zamanından kıyametin kopmasına kadar da ikindi ile akşam vakti gibidir. Onun için kıyamet alametlerinin ilki Peygamberimiz (sav) zamanında olmuştur. Peygamberimiz (sav)'in gelmesi Kur'ân'ın inmesi Peygamberimiz (sav)'in dininin yeryüzüne yayılması âyet ve hadislerin ashâb eliyle yeryüzüne yayılması kıyametin birinci alametidir.

            Peygamberimiz (sav) deccaldan bahsederken söylüyor, söylüyor. Ashâb:

            – Biz o zaman ne yapalım ya Resûlullah? dediler. Peygamberimiz (sav):

            – Siz korkmayın, benim zamanımda deccal çıkarsa muhakkak ki ben ona galib gelirim ve sizi korurum, benden sonra gelirse alacakları tedbiri söylüyor. İşte Peygamberimiz (sav): "Deccal benim zamanımda gelirse onun şerrinden ben sizi korurum" diyor. Bundan da Peygamberimiz (sav)'in âhir zamanda geldiği anlaşılıyor. Evvelki Peygamberler âhir zamanda bir peygamber gelecek, adı "Muhammed" olacak diye söylüyorlar. Ondan da âhir zamanda Peygamberimiz (sav)'in geldiği anlaşılıyor.

 

            İmam Gazali "Keşfü Ulûmi'l-Âhire" kitabında şöyle zikretmiştir:

 

            Muhammed (sav) ümmetinden büyük günah sahiplerini ihtiyarlar, acûzeler, orta yaşlı erkek, kadın ve gençler olarak (cehenneme) getirirler. Cehennemin kumandanı Malik adındaki melek onları görünce:

            – Ey şakiler güruhu, sizler kimleriniz? Çünkü ben ellerinizin bağlanmadığını, üzerine bukağılar, zincirler konulmadığını, yüzlerinizin kapkara kesilmemiş olduğunu görüyorum, yanıma sizden daha güzel hiç kimse gelmemiştir, der. Bunun üzerine onlar:

            – Bizler Muhammed'in (sav) ümmetinin şakileriyiz, bizleri bırak da günahlarımıza karşı ağlayalım, derler. Malik de onlara:

            – Ağlayın, ağlamak size hiç fayda vermeyecektir, der. İşte (orada) nice ihtiyarlar vardır ki ellerini sakalları üzerine koyup:

            – Vay ihtiyarlığım, vay uzun hasretim, vah uzun müddet kalacağım yer, zayıfladı kuvvetim, takatsizliğim, diyerek feryad eder. Nice orta yaşlı insanlar da var ki:

            – Vay başıma gelen musibetler ve çok uzun kalacağım yerler, diyerek nida eder. Nice gençler de var ki:

            – Vay teessüfüm, vay tazecik güzelliğini değiştiren gençliğim diye feryad eder. Nice kadınlar da var ki alınlarını ve saçlarını yakalayarak:

            – Vay başıma gelen kötülüklerim, haya perdesini yırtarak açık saçıklığım, diyerek nida eder. Bunlar böylece bin sene ağlaşırlar. Sonra birdenbire Allah tarafından:

            – Ey Malik, bunları cehennemin ilk kapısından ateşe sok, diye nida işitilir. Ateş bunları yakalamayı kastedince bunlar hepsi birden: "Lâ ilâhe illâllah" derler. Bunun üzerine ateş bunlardan 500 senelik uzağa kaçar. Sonra onlar ağlamaya başlayıp seslerini yükseltirler. Tekrar Allah tarafından:

            – Ey Ateş, yakala bunları. Ey Malik bunları cehennemin birinci kapısından içeri sok, diye nida gelir. İşte o zaman da onlara şiddetli gök gürültüsü gibi bir ses işittirilir. Ateş kalpleri yakmak istediği zaman Malik ateşi menederek:

            – İçinde Kur'ân bulunan kalbi yakma, kalp iman kabıdır, demeye başlar. O sırada zebaniler onların karınlarının içine  ve midelerine boşaltılması için kaynatılmış su getirirler de Malik:

            – Ramazan-ı şerifin aç bıraktığı karınlara sıcak su koymayınız, diyerek zebanileri men eder. Yüce ve münezzeh olan Allah'a secde etmiş olan alınları ateş yakmaz. Nihâyet onlar cehennemde kalplerinde iman parlar bir halde vücutları simsiyah kesilmiş kömürler haline dönerler.

 

            (İhyau Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadis no: 680, sayfa 950)

            Manâ'sı: Enes İbn-i Malik'den Resûl-i Ekrem:

            – Bir cennetlik cehenneme doğru bakar ve orada birisine gözü ilişir. O adam bunu çağırarak:

            Beni tanımadın mı? diye sorar. Adam:

            – Hayır, tanımadım, sen kimsin? der. O:

            – Falan vakitte sen benden su istemiştin, ben de sana su vermiştim. İşte ben o adamım. Bunun üzerine cennetlik:

            – Evet, hatırladım, der: Cehennemlik:

            – Ne olur, sen de benim hakkımda şefâat et, der. Cennet'lik durumu aynen Cenâb-ı Allah'a arzeder ve: "Beni bu adama şefâatçı kıl" der. Allahu Teâlâ da onun şefâatini kabul eder. Ve adamın cehennem'den çıkmasını emreder. Adam da cehennem'den çıkar, buyurmuştur. (İmam-ı Şa’rânî, «Ölüm, Kıyamet, Ahiret», Sayfa : 224, Hadis No : 326, Ebû Mansur Deylemi rivayet etmiştir.)

 

            Bilâl Babam buyurdu: En az, en basit görülen amel susamış bir mü'mine su vermektir. Onun sevabını bir bilseniz durmadan müslümanların meclislerinde su dağıtırsınız. Allah'ın öyle kulları vardır ki; onların sözünü duasını yeminini Allahu Teâlâ boşa çıkarmaz. O sana içten gelerek Allah razı olsun derse kâfi! Bu da islâm toplumunun cemaatının içinde olur.

            Susamış kamil bir mü'min içerisi yanaraktan dua edince, Allahu Teâlâ'nın öyle kulları var ki, onların dualarını geri çevirmez.

            Hatta peygamberimiz (sav):

            – Veysel Karani Hazretleri hakkında o herhangi bir şey üzerine yemin ederse Allahu Teâlâ onun yeminini boşa çıkarmaz. (Râmûz-ul Ehâdis, No: 1617.)

            Yani biz Allahu Teâlâ'dan "Ya Rabbi! Şu duamı kabul et, şunu ver, bunu ver", diye dua ediyoruz. Buna niyazla yalvarma derler, bundan daha ileri nazla yalvarma vardır. Bir evlat babasına nazlanır. Bağırarak, çağırarak, ağlayarak tekmesini yere vurarak ister, Allah'a sevilen öyle zatlar var ki Allahu Teâlâ hazretlerine niyazla değil nazla yalvarırlar. Aynı onun gibi olur.

 

            (İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadis No: 678, sayfa 949)

            Manâ'sı: Resûl-i Ekrem (sav):

            – Ümmetimden yalnız bir kişinin şefâatiyle, Rebi'a ve Mudar kabilelerinden daha çok kimseler cennete girer, buyurmuştur. (Hasen senedle rivâyet edilmiştir). (İmam-ı Şa’râni, “Ölüm, Kıyamet, Ahiret”, syf. 225, Hadis No: 329.)

            Bu zat Veysel Karani Hazretleridir.

 

            (İhyâu Ulûmi'd-din, Cilt 4, Hadis no: 679, sayfa: 949)

            Manâ'sı: Resûl-i Ekrem (sav)

            – Kıyamet günü adama: "Ey falan, kalk şefâat et" denir. O da kalkar kabilesine, ehl-i beytine ve amelindeki kuvveti nisbetinde bir veya iki kişiye şefâat eder, buyurmuştur. (Tirmizi Ebû Said’den rivayet etmiştir.)

 

            Demek ki, bir veya iki kişiye şefâat eden olacakmış en azı bu. Normali yine hadîste:

            Ev, aile, çoluk çocuğa şefâat eder, buyuruluyor.

            Hadîs-i Şerîfte:

            Ameli nisbetince şefâat etme izni verilir. Ameli çok olanların şefâat etmesi biraz daha fazladır. En çoğu da ümmetimden sorgusuz sualsiz yetmişbin kişi cennete girer. Yetmişbin kişinin her birisi cehenneme müstehak olmuş yetmişbin kişiyi cehennemden kurtarır, beraberinde cennete götürür.

            Hadîs-i Şerîf:

            Mudir kabilesinin koyunlarının kıllarının sayısınca kimseye şefâat eder, der. Bu da Veysel Karani Hazretleridir.

            Allahu Teâlâ, "O kulum benden bir şey istese de versem" der.

            Bu mevzu Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinin Müzzekki-n-Nüfus isimli kitabında Beyazıd-ı Bestami Hazretleri ile bir derviş arasında olan bir vakadır. Kâ'be'de dervişin nazla yalvarması:

            – Ya Rabbi, benim karnım aç! Şimdi bir saate kadar yüz dirhem helva, bir ekmek acele bana gönder. Ben çok acıktım, ismin hakkı için, ismine yemin ederim ki; helva ile ekmeği bir saatten fazla geciktirirsen elimdeki değnek ile beytindeki kandillerin hepsini kırarım, dedi ve Kâbe'nin avlusuna yine yattı. Bunu gören Beyazıd-ı Bestami Hz. nasıl olacak diye merak etti, bekledi. Bir saat dolmadan bir hamal elinde yüz dirhem helva, bir ekmeği yatan dervişin önüne koydu. Derviş yeyince artanını geri götürdü. Beyazıd-ı Bestami Hz. hamala:

            – Sana buraya ekmek, helva getir diye kim söyledi? dedi. Hamal:

            – Ben hamalım yattım uyuyordum. Bana Kâ'be'nin avlusunda bir adam yatıyor, şu şekilde ona acele yüz dirhem helva ile ekmeği yetiştir, dediler. Ben de getirdim, verdim. Başkasını bilmiyorum, der. Beyazıd-ı Bestami Hz.'leri levhi mahfuza baktı o dervişi ve ismini orda göremedi.

            Allahu Teâlâ Hz'ne; "Ya Rabbi! Herkes burda ağlıyor, yalvarıyor, tavaf edip dua ediyor. Bunun da levh-i mahfuzda evliyalar defterinde ismi yazılı değil. Sende bu adamdan korkmadığına göre bu yüz dirhem helva, bir ekmeği buna niçin gönderdin, der. Allahu Teâlâ; ilham ile:

            – Ya Beyazıd; herkes bana yalvarır dua eder, duasını kabul ederim. Ben de bu kulum için benden bir istek istese de versem derim. Ben beni, sevenlerin ismini, levh-i mahfuza yazdım. Sen ancak onu okuyabilirsin. Benim sevdiklerimin ismi levh-i mahfuzda yok. Onların ismini benden başkası bilmez. Bu da onlardan birisidir. Senin aklın yetmez, demektir.

            Aynı şekilde olan bir zata, Mûsa (as):

            – Bizim için dua et, dedi. O zat:

            – Benim Allahu Teâlâ ile aram açık küskünüm, dargınım hiçbir şey de istemiyorum, dedi. Mûsa (as):

            – Sebebi nedir? diye sordu. O zat:

            – Bir dua ettim Allahu Teâlâ kabul etmedi. Benim de kafam bozuldu. Ben de bu duamı kabul etmedikçe hiç dua etmem, dedi; Mûsa (as) yine sordu:

            – Senin isteyip de Allahu Teâlâ'nın kabul etmediği dua hangisidir?  Derviş; ben şöyle dua ettim: "Ya Rabbi, benim vücudumu bu cehennemi dolduracak kadar büyük yap. Hiç bir kimse cehennemde yanmasın, hepsinin yerine ben yanayım." dedim. Allahu Teâlâ duamı kabul etmedi. Ben de konuşmuyorum, dedi. Mûsa (as) Tur-i Sina'ya geldi:

            – Ya Rabbi, bu adamın hangi ibadetinden memnun olup da bu büyük dereceyi verdin. Onun dua etmesini, istemesini hemen kabul edeceksin. Allahu Teâlâ;

            – Benim kullarıma ondan daha fazla merhamet eden bu asırda yok. (Allah'ın sünneti; ayıpları örtmektir. Peygamberimizin (sav) sünneti; suçluları bağışlamaktır. Evliya sünneti; kötülük edene iyilik etmektir.) Bu da kendinde benim kullarıma karşı o kadar, o kadar çok sevgi var ki, canın yakmak istiyorsa cehennemi dolduracak kadar benim vücudumu büyük yap, diye yalvarıyor. Bunu cidden yalvararak diyor. Bu duasından bende o kadar memnun oldum ki, işte bu amelinden dolayı kendinin her sözünü kabul edeceğim, ama o dua etmiyor.

            Yine Pehlül Dane Hz.'lerinin zamanında yağmur kıtlığı olmuş. Yağmura çok ihtiyaç vardı. Herkes dua ediyor, yağmur yağmıyor, ümitleri kesiliyor, Pehlül Dane Hz.'ne geliyorlar.

            – Bir dua et de yağmur yağsın, diyorlar. Pehlül Dane Hz.'leri koltuğunun altına bir yağ küleği alıyor, çarşıda gidiyor. Herkes Pehlül'e:

            – O koltuğundaki nedir? diye soruyorlar. Pehlül:

            – Yağ diyor. O biri soruyor, ona da yağ diyor. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlıyor. İşte Allahu Teâlâ'dan dua ile değil, kendini saklama ile oluyor. Bu sefer yağmur durmuyor. Her taraftan seller akıyor, durması için çok dua ediyorlar. En son Pehlül'ün yanına geliyorlar. "Bir dua et de şu yağmur dursun" diyorlar. Pehlül Hazretleri cebine şeker, fıstık, üzüm, gibi şeyler koyuyor, birbirine karıştırıyor, çocukların yanına gelip saçıyor. Hem de çocuklara çağırıyor. "Yağma, yağma, yağma!" Yağmur derhal duruyor. İşte Allahu Teâlâ'ya karşı şakadan da dua etse, Allahu Teâlâ kabul ediyor.

            Hadîs-i Kudsi'de:

            Allahu Teâlâ melekuti arşında şöyle buyuruyor:

            Allahu Teâlâ'nın öyle kulları var ki; onların ol, olsun diye cidden söylediği her şey olur.

            Onun için Peygamberimiz (sav) Veysel Karani Hz'nin eve gelmesini kendisi göremedi. Yerden arşı alaya bir nur dikildiğini gördü:

            – Ya Fatıma bugün eve kim geldi. Hz. Fatıma annemiz:

            – "Yemenin Karan köyünde Üveys isminde bir miskin geldi" dedi. Peygamberimiz (sav):

            – Sen onu gözlerinle gördün mü?

            Hazreti Fatıma annemiz:

            – Evet, gördüm.

            Peygamberimiz (sav) tekrar mescidi saadete döndü ve ashâba şöyle dedi:

            – Ey ümmeti ashâbım bugün benim gözüme çok bakın.

            – Ya Resûlallah, her gün gözlerine bakıyoruz, dediler. Peygamberimiz (sav):

            – Bugün benim gözlerim Üveysi göreni gördü. (Ve Veysel Karani Hazretleri için) O Üveys herhangi bir şey üzre yemin ederse Allahu Teâlâ onun yeminini boşa çıkarmaz. İçinizde onu görenler olursa benim için dua et diye yalvarsın, çünkü onun duası muhakkak kabul olur, buyurdu.

            Hz. Ömer (ra), Peygamberimiz (sav)'nin hırkasını, tacını, veVeysel Karani Hazretlerine Peygamberimiz (sav)'in vasiyeti üzere vefatından sonra götürdü. Kendine dua etmesini istedi.

            Daha evvel yazdığımız gibi Allahu Teâlâ her kuluna bir çeşit tecellî eder. O tecellî diğerlerininkine, öbürünün tecellîsi de bunlarınkine benzemez diye yazmıştık. İşte Veysel Karani Hazretleri gibilerine ayrı bir tecellî olur. Tenha, ıssız yerde ya zikrullah (Allah'ı zikretmek), ya fikrullah (Allah'ı düşünmek), ya da ibretullah; (Allahu Teâlâ'nın yarattıklarına ibret nazarı ile bakmak), yirmidört saati bunların üçünden biri ile olur. Diğer bir başka tecellî-i ilahî de bütün insanlara tersmiş gibi olur, ama esas gerçeğini doğrusunu yapıyor. Mansuri Bağdadî Hazretleri "Enel Hakk" ben hakkım dedi. Beyazıd-ı Bestami Hazretleri; "Sübhanî ... mâ âzâmi şânî". Ben Sûbhan değilmiyim, ben Allah değil miyim, benim şanım büyük değil mi? dedi. Hz. Ali (ra); "Ben görmediğim Allah'a iman etmem." Hacı Bektaşi Veli Hz; hırsızlık, çalınmış öküzü bile bile hem yedi, hem de müridlerine yedirdi. Kur'ân-ı Kerim'de Sûre-i Kehf'te Hızır (as) bindiği gemiyi deldi, suçsuz oğlanı boğazladı, bir yıkılmış duvarı yaptı. Mûsa (as); bunları bilemedi ve karşı çıktı:

             Niçin gemiyi deldin? Gemi batacaktı. Çocuğun suçu yoktu, niçin boğazladın. Bizi misafir almadılar, karnımız aç, gece yarısından sonra bunların duvarlarını niçin yaptın?

            Hızır (as) hikmetini söyleyince, Mûsa (as) ben bilemedim, dedi. Halbuki Mûsa (as) Kelimullah'tır, kitap kendine inmiş, büyük peygamberdir. Hızır (as)'ın peygamber olup olmadığında şüphe vardır. Bazıları peygamber, bazıları evliya demişlerdir. Peygamber ise Mûsa (as)'dan çok küçüktür. Onun için Niyazı Mısrî kasidede der ki:

 

            Hem Mûsa gibi Hızır'a gemisini deldire ol,

            Yıkık duvarı yapuben Katil'i  oğlan gerek.

 

            İşte bu sözlere akıl yetmez, ehli bilir görünüşte ters, yanlış gibi, hikmeti açığa çıkınca doğru olduğu anlaşılıyor. Tam yazsak uzun sürer (Kitabımızda açıklanmıştır).

            Bilâl Babam:

            – Bütün evliyalar genellikle 12 meşreb üzeredir. Hacı Bektâşi Veli Hz.'nin meşrebi mayhoştur (acı değil, tatlı da değil ama mayhoştur.) Mayhoşluktan her adam yiyemez. Onları o yaptıkları işi de her adam kabul edemez. Havsalasına da sığmaz. Çünkü Allahu Teâlâ onlara öyle tecellî etmiştir. Hacı Bektâşi Veli Hz. çalınmış öküzü sahibi ile zahirde helallaşmadan hem kendi yedi, hem de müridlerine yedirdi. Hacı Bektâşi Veli Hz. açıklayıncaya kadar herkes müridlerinin de kendinin de haram öküzü yediği kanaatında idi. Hikmeti meydana çıkıp kendi açıklayınca herkes inandı kalbi mutmain oldu. Haram değil helâl yedi. (Bak Cild 1, syf: 40). Herşeyi Allahu Teâlâ çift yaratmıştır. Bunun birisi de Sûre-i Kehf'tedir. Mûsa (as) Kelimullah, Resûlullah, ulul azim peygamber olduğu halde Hızır (as)'ın gemiyi delmesine, oğlanı boğazlamasına, duvarı yapmasına akıl erdiremedi. Her ikisinin de meşrebi mayhoştur.

 

            (Sûnen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis no: 2732)

            Manâ'sı: Harise bin Vehb El-Huzai (ra)'dan rivâyet edilmiştir, diyor ki: Resulullah (sav)'den şöyle buyurduğunu işittim:

            – Dikkat ediniz, cennet ehlini size bildireceğim.

            Her güçsüz ve çelimsiz insan ki, Allah'a karşı yemin etse onun yeminini behemahal yerine getirir. (Riyazet, mücahede ede ede güçsüz, çelimsiz olur.) Dikkat ediniz, size cehennem ehlini bildireceğim. Her kaba, haris ve büyüklük taslayan kişi, diye buyurdu.

 

            (İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadis No: 681, Sayfa 950)

            Manâ'sı: Enes'in (ra) rivâyetinde Resûl-i Ekrem (sav):

            – İnsanlar dirilecekleri zaman yerden ilk çıkacak olanı benim. Bir araya toplandıkları vakit ilk hatibleri (konuşan, nutuk veren) benim. Ümitlerini kestikleri vakit ilk müjdecileri benim. O gün livâü'l-hamd benim elimdedir. Ve ben Rabbimin katında, ademoğlunun en keremlisiyim. Bunu böbürlenmek için söylemiyorum, buyurmuştur (İhyâu Ulûmi’d-din, Cild 4, Hadîs No: 673, Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4308, Tirmizi’den rivayet edilmiştir.).

 

            Peygamberimiz (sav) bu gibi hadîsleri söyler söyler, en sonunda (ma iftihar), iftihar etmek, övünmek için söylemiyorum, anlatmak için söylüyorum derdi. Bir âlimde övünme gayesi ile değil, anlatma gayesi ile söylemeli."  Öğünürse kibir olur, kibirse Allah'ın sevmediğidir.

            Bilâl Babam da kendinde olan bazı halleri söyler. Peygamber (sav) "ma iftihar" iftihar için söylemiyorum. Size anlatmak için söylüyorum derdi. Bende iftihar için değil size anlatmak için söylüyorum. Niyet halis iman selamettir, niyet fasık iman melâmettir.

 

            Kıyamette görünür bu eserin

            Livâü'l-hamdin var gölgesi serin

            Pek çok soğuk hem tatlıdır kevserin

            İçir bundan ya Muhammed Mustafa.

 

            (İhyau Ulûmi'd-din Cild 4, Sayfa 951. Hadîs No: 682)

            Manâ'sı: Peygamberler hakkında konuştuklarınızı ve İbrahim Aleyhisselam'ın Allah'ın halili olduğuna taaccüb ettiğinizi duydum ki, gerçek böyledir. Mûsa'nın Kelimullah olduğuna hayret ettiğinizi duydum ki, gerçek böyledir. İsa'nın ruhullah olduğunu söyleyip buna şaştığınızı duydum. Bu da böyledir. Adem'in safiyyullah olduğuna taaccüb ettiğinizi duydum, bu da böyledir. Bana gelince; ben de Allah'ın habibiyim, fakat fahirlenmek (böbürlenmek) yok, livâü'l-hamd benim elimdedir, fakat iftihar yok. İlk şefâat edecek olan ve ilk şefâati makbul olacak olan da benim, bunda da fahirlenmek yok. Cennet'in zilini ilk çalıp kapusu kendisine açılacak ve ilk cennete girecek olan da benim. Fakirlerde benimle beraber cennete girecek. Bunda da fahirlenmek yok. Gelmiş ve geçmişlerin en keremlisi yine benim, bunda da fahirlenmem yoktur. (Tirmizi’de rivayet edilmiştir.)

 

            (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2554)

            Manâ'sı: Ebû Ümame (ra)'den rivâyet edilmiştir; diyor ki: Resûlullah (sav)'den şöyle buyurduğunu işittim:

            – Rabbim, bana ümmetimden yetmiş bin kişiyi hesap ve azab görmeden cennete sokacağını va'detti. Aynı zamanda her binle birlikte yetmiş bin ve Rabbimin tutamlarından üç tutam va'detti.

 

            Toplamı yetmiş tane yetmiş bin (4.900.000) cehennemlikten Allahu Teâlâ kurtarıyor.

 

            (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2555)

            Manâ'sı: Abdullah İbn-i Şakik'ten rivâyet edilmiştir. Dedi ki:

            Bir grupla beraber Kudûs'te idim. Bunlardan biri şöyle dedi: Resûlallah (sav)'den işittim. Buyurdu ki:

            – Ümmetimden bir adamın şefâatiyle Tamimoğullarından daha çok kişi cennete girecektir. Bunun üzerine:

            – Ya Resûlullah! denildi. Siz(in şefâatiniz)'den başka mı? Resûl-i Ekrem (sav): "Ben (im şefâatim)den başka!" buyurdu.

            Bunu müteakib (hadîsi rivâyet eden zat) kalkınca "bu zat kimdir?" diye sordum. Oradakiler: "Bu zât İbn-i Edil-Cez'â'dır" dediler.

 

            (Sûnen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2556)

            Manâ'sı: Ebu Said (ra)'den rivâyet edilmiştir. Resûlullah (sav) buyurdu ki:

            – Ümmetim içinde, insanlardan büyük cemaatlere şefâat edecek kişi vardır. Onlardan kimi bir kabileye, kimi bir zümreye, kimi de bir kişiye şefâat edecek ve netice de bunlar cennete gireceklerdir. (İmam Şa’râni, “Ölüm, Kıyamet, Ahiret”, Hadîs No: 330, sayfa: 226.)

 

            Şefâat yok diye kesen

            Mahşere varınca susan

            Kevser şarabını bulsan

            Nasıl içen kabahatli.

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 6326)

            Manâ'sı: Kıyamette bir şehid, ehl-i beytinden (ev halkı ve akrabasından) tam yetmiş kişiye şefâat edecektir.

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 2608)

            Manâ'sı: Beş şey (kıyamet günü bu ümmet için) şefâatçıdır: Kur'ân, sıla-i rahim, emanet, peygamberiniz ve dininizin ehli.

 

            Bu saydıklarının çoğu itikad değil ameldir, insana şefâat edip kurtarıyor.

 

            Veli olmaz kişi taşlanmayınca,

            Siva endişesi başlanmayınca,

            Kemale eremez salik diriga,

            Bu aşkın oduna haşlanmayınca.

 

                        Amel çokluğuna yoktur itibar

                        Kulundan Haliki hoşlanmayınca,

                        Guddusi gel sen de olma tembel,

                        Vücut bulmaz bir iş başlanmayınca.

 

                                                           Aşık Guddusi

 

            Kulun amelinden Allahu Teâlâ razı olursa ona şefâat ettiriyor: O adamı onun eli ile kurtarttırıyor. Yine Allahu Teâlâ yaptığı amelden hoşlanmıyorsa o ameli kendisine suç, kabahat sayılıyor. "İlmi ile amel etmeyen âlim kitap yüklü eşşek gibidir."( Sûre-i Cum’a, Âyet 5.) Eşşeğe kitabın ağırlığından başka birşey kalmaz. İlmi ile amel etmeyen alime de ilmin mes'uliyetinden başka bir şey kalmaz. Bir insan herkesin onu görüp sarığın ne güzelmiş gibi dedirttirmek ve gösteriş için sarık sarıyorsa yarın mahşerde amel var, sevap yok.

            – Ya Rabbi, benim bu amelimin niçin sevabı yok, der. Allahu Teâlâ:

            – Sen o amelinin karşılığını dünyada iken aldın. Sen sarığı bana beğendirmek için değil, halka gösteriş için yaptın. Herkeste güzel, iyi sarık sarmışsın dedikçe sen sarığını daha fazla itina ile giydin. Herkesin görmediği yerde sarığı sarmadın. Görüp de beğenecekleri yerde sardın. Herkeste sana dünyada iken ne iyi sarığın var, dedi. Sen de ondan yeterince hoşlandın. Şimdi ne sevap bekliyorsun, der. (Müzekki-n-Nüfus Kitabı.)

            Kur'ân-ı Kerimi; Allah rızası için okuyup, öğrenip, onunla amel etmek ve başkasına da öğretmektir. Karşılığında hiçbir şey istemeyip ve beklemeyip, ecrini mükafatını bir tek Allahu Teâlâ'dan beklemektir.

            Sila-i Rahim; hasta, yoksul, akrabayı ziyâret edip, onların gönlünü almak, işini görmek veya hediye vermek, onunla hoş sohbet etmektir. Dinimizin ehli, dinimizi çok iyi bilen, çok iyi öğrenen, öğreten eğiten demektir. (Dinimizi çok iyi bilen onun ehlidir). Sen şu işi yap derse ben o işin ehli değilim, falan onun ehlidir. O yapsın derler. Dinimizin ehli size öğreten, iyi yapan, Allah rızası için yapan o da şefâatçıdır.

 

            (Kenzû'l İrfan, Hadis No: 330)

            Manâ'sı: Ümmetimden bir kavim cehenneme dahil olduktan sonra şefâatim sayesinde çıkarlar ki, bu kavim "cehennemi" tesmiye olunurlar. (Burada bunlara cehennemî adı verilir)

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 332)

            Manâ'sı: Tahkik, muhakkak (şüphesiz) bir kavim cehennemden şefâat sayesinde çıkarlar. (Buhâri, Rıkak 51, Müslim, İman 318.)

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 4598)

            Manâ'sı: Allah bana "Ve lesevfe yû'tike Rabbüke feterda" Gerçekten Rabbin sana (şefâat makamını) verecek de hoşnut olacaksın" (Sûre-i Duha, Âyet 5.) Âyetinden daha ümit verici bir âyet indirmemiştir. Onu (şefâatımı) ümmetim için kıyamete sakladım.

 

            Senin istediğin hoşnut olduğun, gönlün tam razı oluncaya kadar şefâat etme izni verecek. Şefaat yapabildiğin kadar yap demektir.

            Bir adamın çok sevdiği bir şeyi vermeyip başka bir şey verirler. O da memnun olmaz. Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (sav)'i her çeşit müjdelerdi. "Ümmetin şarkı, garbı tutacak". Kur'ân-ı Kerim'de müjdeci âyetler, hadîs-i kudsiler ile ne kadar söyledi ise, Peygamberimiz (sav) memnun olmadı, esas dileğini, isteğini mahşere bıraktı. Onda da; "Ümmetimi bana ver" dedi. Allahu Teâlâ'da bu âyette; "İşte senin memnun olacağından daha fazla sana şefâat etme izni verdim. İstediğine, istediğin kadar şefâat edebilirsin" buyurdu. Bunun ölçüsü rakamı tartısı yoktur. Kurtarayım dediğin, iman ile giden her ne kadar günahkârsa da kurtarabilirsin. Misal; bir yerde büyük bir yangın olur. Kovalarla atılan su, yangına hiç tesir etmez. Onu söndürmek için suyu bitmeyen bir gölden su alan, çok fazla tazyik ile su basan, büyük bir itfaiye olması lazım. Onun suyunu yangına tutdukça tuttuğu yer söner. Öbürleri de söndürür. Fakat günahı kebairlere karşı diğer normal kimselerin şefâatı kova ile su dökmek gibidir, yangına büyük tesiri olmaz. İşte Peygamberimiz (sav)'in şefâatı; o büyük suyu hiç bitmeyen itfaiye gibidir. Allahu Teâlâ böyle söyleyince, Peygamberimiz (sav)'de ümmeti için çok haris, çok merhametlidir. Peygamberimiz (sav)'in karşısında büyük bir hasmı olan İblis ümmeti Muhammed'in cehennemde yanmasını istiyor. Elbette ki Allahu Teâlâ İblis'i memnun etmeyecek. Peygamberimiz (sav)'i memnun edecek, o da şu şefâatledir.

            Bilâl Babam'da:

            – Çilede esas dileyip isteyeceğimi istemedim. Ya Rabbi benim şimdiki aklım yetmez, ne söylersem eksik söylerim. Ben bunu tam iyice her yönüyle düşünüp tam tamına yararlı bir şey için dua edeceğim, sen de o zaman kabul et, dedim. Benim bu söylediğimi manen yazanlar kabul ettiler, buyurdu. Bilâl Babama ne zaman o duayı yapacaksın diye sormadık, O da söylemedi. Allahu Â'lem Bilâl Babamın duası o isteği mahşeredir.

            Peygamberimiz (sav); "Üveys'e söyleyin sizin için dua etsin" buyuruyor. Peki Peygamberimiz (sav) bu kadar bol şefâat ile müjdelenmiş iken niçin Veysel Karanî Hazretlerinin şefâatını övüyor. O sizin için dua etsin diyor. Kendisi yetmiyor mu? diyenlere deriz ki:

            Allahu Teâlâ Peygamberimiz (sav)'e ancak senin memnun olduğundan daha ziyade sana şefâat selâhiyeti verdim. İstediğini kurtar, deyince Peygamberimiz (sav) memnun oldu. Peygamberimiz (sav)'i de memnun edebilmek için, bizim ona sevdiği en kıymetli hediyeyi vermemiz lazım. Peygamberimiz (sav)'in en sevdiği ümmetini kim fazla kurtarıp şefâat ediyorsa, Peygamberimiz (sav) yanında ondan daha sevgili kimse olamaz. Onun için, Peygamberimiz (sav) benim ümmetimde bu gibi şefâat edecekler var diye bütün ümmetlere evvelki peygamberlere iftiharla söylüyor. Çünkü Hadîs-i Şerifte de:

            "Her peygamber ümmetinin çokluğu ile iftihar eder. Benim ümmetim hepsinden çok olunca ben de ümmetim ile sair peygamberlere karşı iftihar ederim", diye buyuruyor.

            Taif'te kendini taşladıklarında, Cebrâil (as); "Taif'i yerin dibine batırayım. Allahu Teâlâ öyle emretti ne buyuruyorsun. Sen kabul edersen yerin dibine batırayım mı?" diye üç sefer geldi. Çocukların taş atmaları devam ediyordu. Peygamberimiz (sav); "Bunlar bilmiyorlar, belki ilerde ayıkırlar, içlerinde müslüman olanlar olabilir, onun için batırma" diye yalvarıyordu. İşte ümmet olan değil, ileride ümmet olma ihtimali var. Onun için, kendisini taş yağmuruna tutanların helâk olmasını istemiyor. Cebrâil (as)'e batırma diye yalvarıyordu. Peygamberimiz (sav)'i bir düşün; ümmetini cehennemden kurtarıp, cennete götüren meşayıhın, büyük zatın öyle yaptığını görürse ne kadar sevinir, memnun olur. Mevlüd bid'at, salâvati şerife getirmeyin, musafaha camide olmaz; sünneti Resûlullah'a kıymet vermez. Peygamberimiz (sav)'i fazla övenlere canı sıkılır. Bunlara yazıklar olsun. Bu gibiler bu hadîslerden ibret alıp bir düşünsünler:

 

            Mahşerde gel sen bizi arattır,

            Kendin gel günahımız hafif tarttır,

            Bir dar köprü vardır adı sırattır,

            Geçir bundan ya Muhammed Mustafa.

 

*  *  *

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 329)

            Manâ'sı: Şefâat-ı mahsusam (özel şefâatim) ümmetimden ehl-i beytime muhabbet edenler içindir. (İmam-ı Celâleddin-i Süyûtî, el-camiûs Sagir, II, 42.)

 

            Malûm ola ki, ehl-i beyte muhabbet onların amel ve ibâdetlerine (uymaktır). Yoksa (sadece söz) yahud maazallah diğer ashâb-ı Kirâma adâvet manâsına değildir. Zira şeker gibi tatlı olan ehl-i beyt sevgisi zehir gibi zararlı ve tehlikeli olan buğz-ı ashâb(sahâbilerden nefret) ile karışırsa şüphesiz zarardan başka bir faydayı müntic olamaz (meydana getiremez).

            Ehl-i Beyte muhabbet sözle değil, onların yolunu izini onların yaptığı gibi yapıp,  takip etmekledir. Sadece sözle değildir. Allah esirgesin, ashâba küfretmekle değildir. Muaviye (ra), Hz. Ali (ra) ile niçin harb etti? Hz. Ali (ra), Hz. Aişe (ra) ile niçin harb etti? diye onlara buğz etmek doğru değildir. Onların hepsi de ashâbtır.

 

            Ebû Bekir, Ömer, Osman

            Ali'yi çok seven sultan

            Ehl-i beyte canlar kurban

            Muhammed'den güzeli yok.

 

                                               Aşık Tâki

 

            Öyle olunca bu dünyada da, âhirette de evliyâlar ve Peygamberler Allah'ın yardımıyla şefâat ediyorlar. Mucizat, Kerâmet, harikulâde haller hepsi Allah'ın yardımıdır.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 84-85)

            Meâl'i: Her şey için sebep vardır. Sebepsiz bir şey olmaz.

 

            Allah yapacağı şey için onları sebep eylemiştir. Yapan Allah' tır. Onlar sebeptir. Âyette her yardımın Allah'tan denmesi yine evliyâdan ve Peygamberden istenen yardım Allah'tandır. Yoksa kulda ne var. Eğer Allah'tan yardım olmazsa onlarda insan gücü dışında bir şey yapamaz. Ama onlar, Allah'a sevildikleri için Allah'ın yardımıyla yapmaya muktedirler. Bunu böyle bilmek lazımdır.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 1599)

            Manâ'sı: Cennet ehli, cennette mutlaka âlimlere muhtaçdırlar. Çünkü onlar Allah'ı her Cum'a günü ziyaret edecekler, Allah onlara:

            – İstediğinizi dileyin diyecek. Bunun üzerine onlar âlimlere baş vurarak:

            – Rabb'ımızdan ne isteyelim? diye soracaklar. Alimler de onlara:

            – Şunu şunu isteyin diyecek. Hulâsa dünyada olduğu gibi cennette de onlar âlimlere muhtaç olacaklar.

 

            Elif okudum ötürü,

            Başımı verdim götürü,

            Yaradılmışı severim,

            Yaratandan ötürü.

 

            Yine hepsini yaratan yapıyor demektir.

 

            (Sûre-i İsra, âyet 82)

            Meâl'i: Biz Kur'ân-ı mü'minlere şifa ve rahmet olarak indirdik.

 

            İşte Kur'ân'ın şifa ve rahmet olması Peygamberimiz (sav)' dendir.

            Allahu Teâlâ; Peygamberimiz (sav)'i, "Bütün âlemlere rahmet olarak indirdim." (Sûre-i Enbiya, Âyet 107.) buyuruyor. Rahmet olması:

            Kendinin duası kabul olup, yaptığı dua kurşun gibi geçer, reddolmaz. Dertliler deva bulur, hastalar şifâ bulur. O'nun okumasıyla, duasıyla her müşküller hallolur. Hakiki Evliyâ da aynı olur. Bu emri ilâhi olan âyettir. Yapılması, Kur'ân'ın bu şifası bu rahmeti meydana çıkması lazım. İşte Allahu Teâlâ sevdikleri kimselere bu meziyeti vermiştir. Onun da okumasıyla dertliler deva bulur, hastalar şifa bulur. Bütün müşkül işler hallolur. Batında sıkıntıları gider. Zahirde hastalıkları iyi olur. Bunu Allahu Teâlâ hangi kulunu daha fazla seviyorsa onun okumasına bu şifayı verir. "En büyük şifa, Kur'ân'dadır" diyoruz. Öyleyse göster, dersen gösteremiyor. Bir Peygamberin mucizesine itiraz etmek, insanı kâfir ediyor. Bir evliyânın en zor, en imkansız, iyi olmadan ümidi kesilmiş hastaları okuyup, onun okumasındaki Kur'ân nuru o hastayı iyi ediyorsa ki; O, doktor değil, hekim değil sadece okuyor, iyi ediyor. Onu iyi eden Allah (cc)'dır. Ona inanmamak, Allahu Teâlâ'ya inanmamaktır. Allahu Teâlâ, yarın mahşerde; "O da senin gibi bir kuldu. Ben, Kur'ân'da (Kur'ân şifadır, rahmettir) (Sûre-i İsra, Âyet 82.) diye âyet indirdim. Bunun da okumasına şifayı verdim. Senin buna inanman lazımdı. Niçin muhalefet ettin. Bunun okumasına bu şifayı veren ben değil miyim? Sen âlim olduğun halde itiraz ettin? diye soracak.

 

            (Sûre-i Enbiya, âyet 107)

            Meâl'i: Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.

 

            Peygamberimiz (sav) 18 bin âleme rahmet olarak gelmiştir. Bunların hepsi Peygamberimiz (sav)'in mucizatıdır.

 

            (Sûre-i Nisa, âyet 85)

            Meâl'i: Her kim güzel bir şefâatla şefâatta bulunursa onun için ondan bir hisse vardır. Her kim kötü bir şefâatta bulunursa onun için ondan bir hisse vardır. Allahu Teâlâ her şey üzere nazırdır.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîdi, Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 1712)

            Manâ'sı: Abdullah İbn-i Ömer Rad. Anh'den

            Kıyamet günü insanlar küme küme her ümmet Peygamberinin peşinde (ileri geri) dönüşürler ve büyük Peygamberlere:

            – Ey falan şefâat et, ey falan şefâat et, derler. En son şefâat dileği Nebi (sav) erişip nihâyet bulur. Bu şefâat vakıası Allahu Teâlâ'nın Peygamberi Muhammed Mustafa'yı Makamı Mahmud'a gönderdiği gün vuku bulur. Herkes o gün Muhammed Mustafa'ya tebcil eder.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild. 10, Hadis No: 4307)

            Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den Resûlullah (sav) şöyle buyurdu.

            Her peygamberin kabul edilen bir duası olur ve her peygamber bu duasında acele etti. (Yani dünyada etti). Fakat ben (makbul) duamı, ümmetime şefâat için sakladım. Bu sakladığım dua ümmetimden olup da Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmadan ölen herkese nasip olur. (Muhtarü’l-ehadisin-Nebeviyye, Hadîs No: 339 ve 952; Buhâri, daavat; Sahih-i Müslim, Cild 1, No: 334 (198); REH No: 4598; Nevevi-Enes’den Sünen-i Tirmizi Cild 4, Hadîs No: 2558, İhyau Ulûmi’d-din, Cild 4, sayfa 947, Hadîs No: 674.)

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 4309)

            Manâ'sı: Ebû said-i Hudrî (ra)'den, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            Ateş ehli olan (yani ebedi olarak cehennemde kalacakları, Kur'ân'da bildirilen) cehennemliklere gelince, şüphesiz onlar ateşte ne ölürler, ne de yaşarlar. (Yani devamlı azapta olurlar.) Lakin günahları yüzünden veya hataları sebebiyle kendilerine cehennem ateşi isabet eden bir takım insanlar da vardır ki, ateş onları tam manâsı ile öldürür. Nihâyet onlar (yanıp) kömür olunca onlar için şefâate izin verilir. Ve onlar gruplar halinde getirilip cennet nehirlerine atılırlar. Sonra (cennet halkına hitaben:)

            Ey cennetlik olanlar! Şunların üzerine cennet nehirlerinin sularını dökünüz, denilir. Bunun üzerine (su dökülünce) onlar selin taşıdığı (çamur ve benzeri) kalıntıda olan tohumun (hızla) bittiği gibi bitiverirler, buyurdu.

            Bu buyruk üzerine cemaatten biri: "Resûlullah (sav) (sel durumlarını bilmesi açısından) çölde imiş gibidir, dedi. (Buhâri İman; Sünen-i Müslim, Cild 1, Hadîs No: 306 (185); Nesei’de rivayet etmiştir. İmam-ı Şa’râni “Ölüm, Kıyamet, Ahiret“, Sayfa 224, Hadîs No:325.)

 

            Cehennemde canlı desen yana yana küçülmüş, ölü desen hayat var. Ateşte yana yana küçülür, küçülür ve yok olur, ölür. Allahu Teâlâ onları, tekrar diriltir. Yine yana yana küçülür, hiç kalmaz, yok olur. Yine Allahu Teâlâ onu yaratır. onların üzerine mai hayat (hayat suyu) dökülür. Allahu Teâlâ'nın emri ile onlar geri gençleşir, dirilir, yaraları iyileşir. Sapa sağlam olur. Cennete girecek bir duruma gelir. Bu dünyada Ab-ı Hayat (hayat suyu) derler, Köroğlu ve atı bu sudan içmiş, kıyamete kadar yaşamış gibi sözler söylerler. O su bu dünyada olmaz, o su cehennemdekiler yanmış kül olmuş, görünmez olmuş, yok olmuş, işte onların üzerine dökünce bu su onları diriltir. O su âhirettedir.

 

            (İmam-ı Şa'rânî "Ölüm, kıyamet, ahiret" syf. 229, Hadis No: 340)

            Hayır (benim) şefâat (im ancak) hata edip kirlenen günahkarlar içindir, buyurulmuştur (İmam-ı Şa’râni, “Ölüm, Kıyamet, Ahiret„ sayfa:228, Hadîs No:339.).

 

            (İmam-ı Şa'rânî, "Ölüm, Kıyamet, Ahiret) syf: 229, Hadis No: 341)

            Evet ben ümmetimin şerlileri için (şefâat edeceğ)imdir. Sahâbeler;

            – Ya Resûlullah sen ümmetinin hayırlıları için nasıl olacaksın? diye sordular da Resûlullah:

            – Onların hayırlıları amelleri ile cennete girecekler, şerlilerine gelince onlar da şefâatimle cennete girecekler, buyurmuştur.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 4310)

            Manâ'sı: Cabir bin Abdillah (ra) dan kendisi:

            Ben Resûlullah (sav)'i şöyle buyururken işittim, demiştir:

            Şüphesiz kıyamet günü benim şefâatım ümmetimden büyük günahlar işleyenleredir.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis no: 4311)

            Manâ'sı: Ebû Musâ el-Eş'ari (ra)'den Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            "Ben, şefâat etmek ve(ya) ümmetimin yarısının cennete girmesi arasında muhayyer (serbest) kılındım. Ben şefâat etmeyi seçtim. Çünkü şefâat daha umumî ve daha çok yeterlidir. Siz bu şefâatımı takva sahibi (yani Allah'tan korkup kulluk görevlerini yerine getiren ve yasaklardan sakınan) müminler için mi sanırsınız? Hayır (öyle sanmayınız) ve lakin o (şefâatım) günahkar, hatalı ve pis işlere karışan (müslüman) lar içindir.  (İmam Şa’râni “Ölüm, Kıyamet, Ahiret” sayfa: 228, No:338. Sünen-i Tirmizi Cild 4, Hadis No: 2558; Ebû Davûd, Nese-, Ahmed bin Hanbel, Kenzü’l-İrfan Hadis No: 327, Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 4317, rivayet etmişlerdir.)

 

            Günah-ı Kebair (en büyük günah) işleyenler içindir, demektir. Bu dünyada normal cezayı herkes verir, kurtarır, çok ağır mahkumun çok büyük şefâatçısı kurtarıcısı olmazsa kurtaramaz. Peygamberimiz (sav)'inki de öyledir. Bilâl Babam buyurdu:

            "Ben müridlere şefâat etmem. Çünkü onlar birbirini kurtarır, ben muhiblere şefâat ederim. Günahkâr, ama tarikatı, beni seven; her yerde gayretimizi gütmüş, aleyhimizde söyleyenlere cevap vermiş, "O sizin dediğiniz gibi değil, iyi adamdır" demiştir. Yarın mahşerde Allahu Teâlâ şefâat etme izni verince; "Ya Rabbi! Bu adam dünyada iken bizim gayretimizi güderdi, aleyhimizde kimseyi söyletmezdi. Bunun bir maksadı vardı. Yarın mahşerde bana yardımcı olur. Belki beni kurtarır, cennete götürür, derdi.

            Günahkâr hatalı pis işlere karışan, günah-ı kebair işleyen, kimseler ölürken, can çeker, kabirde, mahşer yerinde; Peygamberimiz (sav) şefâat edeceği zamana kadar azap çeker. Peygamberimiz (sav) kendisine şefâat edince idamlık mahkumun afdan yararlanıp hür, serbest olduğu gibi olur. Bu da Peygamberimiz(sav)' in şefâatinden yararlanır, cehenneme değil, cennete girer.

 

            Peygamber çok hesap olmaz sayısı

            Bunların beyisin sen hem reisi

            Cümlesinin sensin şefâatçısı

            O dar günde Ya Muhammed Mustafa

 

            "Ben, şefâat etmek ile ümmetimin yarısının cennete girmesi arasında muhayyer (serbest) kılındım. (İstersem yarısını kurtarabileceğim kurtarıp kurtarmamak bana ait. Ben şefâat etmeyi seçtim". Çünkü şefâat dahi umumi, kurtarmasam cehenneme girer, kurtarırsam cennete girer, ben bunda muhayyerim, buyuruyor. Bir malı muhayyer alırsan beğenirsen alırsın, beğenmezsen onun malını geri verir, parasını alırsın, aynı onun gibi olur.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 4312)

            Manâ'sı: ... "Enes ibn-i Mâlik (ra)'den rivâyet edildiğine göre: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:

            Mü'minler kıyamet günü toplanarak; Rabb'imize bir şefâatçı göndersek de Rabb'imiz bizi bu (sıkıntılı) yerimizden rahata kavuşturursa diyecekler. (Bunu söylemeleri için Allah tarafından gönüllerine ilham edilir (veya onlar sıkıntıya gereken önemi verirler. "Bu tereddüd Râvi Said'e aittir") Bunun üzerine mü'minler Âdem (as)'a varırlar ve (ona):

            Sen Âdem'sin, bütün insanların babasısın. Allah, seni (kud-ret) eliyle yarattı ve meleklerini sana secde ettirdi. Artık (ne olur) bizim için Rabb'in katında şefâat et de bizi şu (sıkıntılı) yerimizden (kurtarıp) rahata kavuştursun, derler. Fakat Adem (as):

            Ben sizin dediğiniz (şefâat) makamında değilim (ve Âdem vaktiyle işlediği hatayı onlara yakınarak anlatır, bundan dolayı haya eder) ve lakin Nuh'a gidiniz. Çünkü O, Allah'ın yeryüzündekilere gönderdiği ilk resûl (elçi)dir, der. Bunun üzerine müminler Nûh(as)'a varırlar. O da:

            Ben, sizin dediğiniz (şefâat) mevkiinde değilim. (Ve Nûh, hakkında bilgisi olmayan birşeyi "Ki oğlunun aile fertlerinden oluşu dolayısıyla tufanda boğulmaması isteğidir" Rabb'inden dilediğini anlatır ve bundan dolayı haya eder) ve lakin Halîlu-r Râhmân (yani Allah'ın dostu) İbrahim (as)'ın yanına gidiniz, der. Sonra mü'minler İbrahim Peygambere varırlar. Fakat O da:

            Ben sizin dediğiniz şefâat mevkiinde değilim. Ve lakin Allah'ın kendisi ile konuştuğu ve Tevrat'ı verdiği kulu Mûsa (as)'ya gidiniz der. O da:

            Ben orada (yani şefâat makamında) yokum (ve Mûsa bu arada vaktiyle kısas durumu olmaksızın bir adamı öldürdüğünü anlatır) ve lakin siz, Allah'ın kulu, Resûlü, kelimesi ve rûhu (denilen) İsa' nın yanına gidiniz, der. Bunun üzerine mü'minler İsa'ya varırlar. O da:

            Ben, sizin dediğiniz şefâat makamında yokum velakin Muhammed (sav)'e Allah'ın kendisinin geçmiş ve gelecek hatalarını bağışladığı (o yüce) kula gidiniz, der. Resûl-i Ekrem (sav) buyurdu ki:

            Bunun üzerine mü'minler benim yanıma gelirler. Ben de kalkıp giderim. (Râvi demiştir ki: Şeyhim: "Ve mü'minlerden iki saf arasında yürürüm" buyruk cümlesini el-Hasan'dan naklen anlattı.) Râvi demiştir ki sonra Enes (ra)'ın Hadîsine döndü. Resûl-i Ekrem (sav) (sözüne devamla buyurdu ki:)

            Bunun üzerine ben, Rabb'imin huzuruna çıkmak için izin isterim. Bana izin verilir. Sonra Rabb'imi gördüğüm zaman hemen secdeye kapanırım. Allah dilediği sürece beni secde halinde bırakır. Sonra (bana):

            (Başını) Kaldır yâ Muhammed! Ve söyle, işitilirsin; işte istediğin verilir ve şefâat et, şefâatın kabul olunur, buyurulur. Bunun üzerine ben (başımı secdeden kaldırarak) O'na zatının bana öğrettiği bir hamd şekliyle hamdederim. Sonra (genel ve özel) şefâatta bulunurum. Bunun üzerine Rabb'im bana bir sınır (ve çerçeve) çizer. Ben de o sınır (yani ölçü) içinde kalanları cennete dahil ederim. Sonra ikinci defa (şefâat için) dönerim ve O'nu görünce secdeye varırım. Allah, beni dilediği kadar secdede bırakır. Sonra bana:

            (Başını) kaldır (yâ) Muhammed, söyle; işitilirsin; iste istediğin verilir ve şefâat et, şefâatın kabul olunur, buyurulur. Bunun üzerine ben de başımı kaldırıp O'na bana öğrettiği biçimde hamd ederim. Sonra şefâat ederim. Allah'ım Rabb'im benim (şefâat edeceğim kimseler) için bir sınır (ve çerçeve) çizer. Ben de o ölçü içine girenleri cennete dahil ederim. Sonra üçüncü defa (şefâat etmeye) dönerim ve Rabb'imi görünce secdeye kapanırım. Rabb'im beni dilediği kadar (secdede) bırakır. Sonra:

            (Başını) kaldır (yâ) Muhammed! Söyle, işitilirsin, iste, istediğin verilir ve şefâat et, şefâatın kabul olunur, buyurulur. Ben de başımı kaldırıp O'na, bana öğrettiği biçimde hamd ederim. Sonra şefâat ederim. Allah'ım (yine) bana bir sınır tayin eder. Ben de onları cennete dahil ederim. Sonra dördüncü kez (Rabb'imin huzuruna) dönerek:

            Yâ Rabb'i (cehennemde) Kur'ân'ın hapsettiği (yani ebedi olarak cehennemde kalmalarına hükmettiği) kişilerden başka hiç kimse kalmadı, diyeceğim." (Buhâri Tefsir, Tevhid ve rikake bölümlerinde; Müslim İman; Nese-i Tefsir bölümünde ve Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2551’de rivayet etmiştir.)

            Râvi demiştir ki: Katar'da bu hadisin hemen arkasında şöyle dedi: Ve Enes ibn-i Malik (ra) Resulullah (sav)'in şöyle buyurduğunu da bize rivâyet etti:

            Kalbinde bir arpa (tanesi) ağırlığında hayır (yani iman) bulunduğu halde "Lâ ilâhe illâllah" Allah'tan başka ilah yoktur" diyen herkes cehennemden çıkacaktır. Keza; kalbinde bir buğday (tanesi) ağırlığınca hayır (yani iman) bulunduğu halde "La ilâhe illâllah" diyen herkes cehennemden çıkacaktır."

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 4813)

            Manâ'sı: Osman bin Affan (ra)'dan Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            – Kıyamet günü üç (zümre) şefâat eder: Peygamberler, sonra din bilginleri, sonra şehidler. (Muhtar’ul-Ehadisin-Nebevviyye, Hadis No: 1392, sayfa 642; İmam-ı Şa’râni “Ölüm, Kıyamet, Ahiret” sayfa: 225, Hadis No:325.)

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4314)

            Manâ'sı: Übeyy b. Kâab (ra)'dan, Resûlallah (sav) şöyle buyurdu:

            Kıyamet günü olduğu zaman ben peygamberlerin imamı, hatibi ve şefâatlerinin sahibi olurum. (Bu sözüm) bir böbürlenme değildir.

 

                        Peygamber çok hesap olmaz sayısı,

                        Bunların beyisin, sen hem reisi,

                        Cümlesinin sensin şefâatçısı,

                        O dar günde, Ya Muhammed Mustafa.

 

 

            Aslın güzel, kendin güzel, cinsin pâk,

            Demiş mevlam sana levlâke levlâk,

            Senin için yaratmış yer gök eflâk,

            Ol aşkından yâ Muhammed Mustafa.

 

                        Mahşerde gel sen bizi arattır,

                        Kendin gel günahımızı hafif tarttır,

                        Bir dar köprü vardır adı sırattır.

                        Geçir bundan, yâ Muhammed Mustafa.

 

            Cezalılar içinden bizi kaçır,

            Saliklar defterine ismimiz geçir,

            Yoktur senden başka halimiz acır,

            O dar, günde yâ Muhammed Mustafa.

 

                        Cehennemde var bir zakkum ağacı,

                        Suçluya verilir meyvası acı,

                        Yer yemez dökülür dişi, hem saçı,

                        Korkum bundan, yâ Muhammed Mustafa.

 

            Bir peygamber mirac'a varamadı,

            Hakk'ın cemâlin biri göremedi

            Bu murada kimseler eremedi,

            Ancak sensin ya Muhammed Mustafa.

 

                        Bu mucizatı açık herkes gördü,

                        Hurma diktin ol saat meyva verdi,

                        Lokum gibi meyvası hemen erdi,

                        Dakikada ya Muhammed Mustafa.

 

            Mucizatların çoktur, birisi bu,

            Parmağından çeşme olup aktı su,

            On bin asker içti tükenmedi o,

            Ashâbından ya Muhammed Mustafa.

 

                        Gözlerim seni meydanı mahşerde,

                        Herkes nefsim vay nefsim der şaşarda;

                        Sancak altına al, koyma dışarda,

                        Ol mahşerde, yâ Muhammed Mustafa.

 

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4315)

            Manâ'sı: İmran ibn-i Husayn (ra)'den, Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

            – Muhakkak bir takım (mü'min) insanlar cehennemden benim şefâatımla çıkacaklar (ve cennete girecekler)dir. Onlar cehennemlikler diye adlandırılacaklardır. (Tirmizi Cehennem, Buhâri Rikak, Ebû Davûd Sünnet bölümünde, rivayet edilmiştir.)

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 4316)

            Manâ'sı: Abdullah ibn-i Ebi'l-Ced'ân (ra)'den, Peygamberimiz (sav):

            Benim ümmetimden bir adamın şefâatıyla Temim oğulları (kabilesinden) daha çok (mü'min) kimseler muhakkak cennete girecektir, buyururken işitmiş (ve orada hazır bulunanlar):

            – Yâ Resûlullah! Senden başka bir adam (mı)? diye sorunca O:

            – Evet, buyurmuştur.

            (Râvi Abdullah bin Şakik demiş ki): Ben (Abdullah bin Ebi'l-Ced'an'a:) Bu hadîsi Resûlullah (sav)'den sen kendin (mi) işittin? dedim. O:

            – Ben kendim ondan işittim, dedi. (Tirmizi Darimi rivâyet etmişler, İmam Şa’rânî “Ölüm, Kıyamet, Ahiret” sayfa: 225, Hadîs No: 328.)

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4317)

            Manâ'sı: Avf bin Mâlik el-Eşcar (ra)'den Resûlullah (sav):

            Rabb'imin bu gece beni ne hakkında muhayyer (serbest) kıldığını bilirmisiniz?" diye (bize) sordu. Biz:

            – Allah ve Resûlü (her şeyi) en iyi bilendir, dedik. O:

            – İşte Rabb'im ümmetimin yarısını cennete dahil etmek ve şefâat (etmem) arasında şüphesiz beni muhayyer kıldı. Ben şefâat etmeyi seçtim, buyurdu. Biz:

            – Yâ Resûlullah! Bizi şefâat edeceğin kimselerden etmesi için Allah'a dua buyur, dedik O:

            – Şefâatım her müslümanadır, buyurdu.

 

 

            Dediler bir gün Ashâblar Resûle

            Şefâat ma'deni asl-ül-usûle.

 

                        Neye benzer bu âlem yâ Muhammed

                        Haber ver bize ey lûtf ıssı Ahmed

 

            Bu dünyanın misâli dedi server

            İki kapısı var bir hana benzer.

 

                        Tenezzül eyleyip ervâh yerinden

                        Birinden girip çıkarlar birinden.

 

            İkinci benzer ağaç gölgesine,

            Konarlar tok ile aç gölgesine.

 

                        Ederler anda bir lâhza kararı,