(Aşağıdaki yazı Ahmed Cevdet Paşa'nın Faideli Bilgiler adlı eserinden alınmıştır.)

 

         VEHHÂBîLER
VE EHL-İ SÜNNETİN CEVABI

 

 

            Müslüman oldukları halde, İslâmiyeti yıkmağa uğraşanlardan biri de, Vehhâbîlerdir. Bunlara Necdî de denir.

            Vehhâbîliği kuran, Muhammed bin Abdulvahhab'dır. Hicretin 1111 (miladi 1699) senesinde Necid'de Hüreymile kasabasında dünyaya gelmiş, Hicri 1206 (miladi 1792) yılında ölmüştür. Önceleri, seyahat ve ticaret için, Basra, Bağdat, İran, Hind ve Şam taraflarına gitmiş, oralarda eline geçirdiği Harranlı Ahmed İbni Teymiye'nin hicri 661-728 (miladi 1328) Şam'da ehli sünnete uymayan kitaplarını okumuş. Kurnaz, çenesi kuvvetli olduğundan,(Şeyhi Necdî) diye meşhur olmuştur. Şöhretini artırmak için Medine-i Münevvere'de ve sonra Şam'da, Hanbelî Mezhebi âlimlerinden de okuyup Necd'de dönünce, bir çok kitap yazmıştır. Bunlardan (Kitab-ül Tevhid)'e Mekke-i Mükerreme âlimleri 1221 senesinde, çok güzel cevap yazarak, kuvvetli vesikalarla reddettiler. (Seyf-ül Cebbar) ismindeki bu reddiye, sonradan Pakistan'da basılmış ve hicri 1395 (miladi 1975) senesinde İstanbul'da ofset baskısı yapılmıştır. Abdulvahhab oğlu Muhammed'in torunu Abdurrahman, (Kitab-ül Tevhid)'i şerh etmiş ve Muhammed Hamid adında bir Vehhâbî, eklemeler yaparak, (Feth-ul mecid) adı ile Mısır'da basılmıştır. Abdulvahhab oğlu Muhammed'in düşünceleri, köylüleri ve Deriyye ahalisi ile reisleri Muhammed bin Suud'u aldatmıştır. Vehhâbîlik ismini verdiği fikirlerini kabul edenlere(Vehhâbî ve Necdî) denir. Vehhâbîler çoğalarak kendi kadı, Suud oğlu Muhammed'i emir ve hakim tanıtmıştır. Kendilerinden sonra hep çocuklarının bu makamlara geçmelerini kabul etmiştir.

 

*  *  *

 

            Muhammed'in babası Abdulvahhab, iyi bir müslüman idi. Bu ve Medine'deki âlimler, Abdulvahhab oğlunun bozuk bir yol tutacağını anlamış, herkese bununla konuşmamalarını nasihat etmişti. Fakat Hicri 1150 (miladi 1737) senesinde Vehhâbîliği ilan etti. Cahilleri aldatmak ve doğru yoldan kaydırmak için, din âlimlerinin içtihadlarını kötüledi. Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemaata kâfir diyecek kadar ileri gitti. Peygamberlerin ve evliyânın mezarına gidip de, ona karşı "Ya Nebiyyallah", "Ya Abdulkadir" gibi söyleyen müşrik olur, dedi.

            Vehhâbîlere göre; Allahu Teâlâ'dan başka bir şeyin bir iş yaptığını söyleyen müşrik, kâfir olur imiş. Mesela: "Filan ilaç ağrıyı kesti veya filanca Peygamber veya velinin mezarı yanında Allah duamı kabul etti" diyen müşrik olur imiş. Bu düşüncelerini ispat için, Fatiha sûresindeki "İyya kenestain" Yani biz yalnız senden yardım bekleriz, âyetini ve tevekkül etmeyi bildiren âyeti kerimeleri senet gösterdi. Ehli sünnet âlimlerinin, bu âyeti kerimelere verdiği doğru manâlar ve tevhid ve tevekkül meseleleri (Saadeti Ebediyye) kitabının ikinci kısım, tevekkül maddesinde uzun yazılıdır. Buradan okuyanlar, tevhidin doğru manasını öğrenir. Kendilerine Muvahhid diyen Vehhâbîlerin muvahhid değil, tevhid maskesi altında, Ehl-i Tevhidi yok etmek istediklerini, dinde reform yaptıklarını görür.

 

                        Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz,

                        Şahsın görünür rütbei aklı, eserinde.

 

            (El usul ül Erbea fi terdidil Vehhabiy'ye) kitabının ikinci asrın sonunda Farisi olarak diyor ki:

            Vehhâbîler ve bunlar gibi mezhepsizler (mecaz) ve (istiare) ne demek olduğunu anlayamıyorlar. Bir kimsenin bir iş yaptığını söylemeye bu söz mecaz olarak söylenmiş olsa bile hemen şirk ve küfür diyorlar. Halbuki Allahu Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'in bir çok yerinde, bir işin hakiki yapıcısının kendisi olduğunu mecazi yapıcısının da kullar olduğunu bildirmektedir.

 

            (Sûre-i En'am, Âyet 57 ve Sûre-i Yusuf, Âyet 40)

            Hüküm, ancak Allah'ındır.

 

            Yani hakim yalnız Allahu Teâlâ'dır, buyurdu.

 

            (Sûre-i Nisa, Âyet 64)

            Meâl'i: Aralarındaki anlaşmazlıklarda, seni hakim yapmadıkça, iman etmiş olmazlar.

 

            Buyurdu. Birinci âyeti kerime, Hakiki Hakim'in yalnız Allahu Teâlâ olduğunu bildiriyor. İkinci âyeti kerime ise, insana da, mecaz olarak hakim denilebileceğini bildiriyor.

            Her müslüman diriltenin ve öldürenin, yalnız Allahu Teâlâ olduğunu bilmektedir. Çünkü:

 

            (Sûre-i Yûnus, Âyet 56)

            Dirilten ve öldüren, yalnız O'dur.

ve

            (Sûre-i Zümer, Âyet 42)

            Ölüm zamanında insanı, Allahu Teâlâ öldürüyor.

Buyurmaktadır.

 

            (Sûre-i Secde, Âyet 11)

            Âyet-i kerimesinde mecaz olarak: Öldürmek için vekil yapılmış olan melek, sizi öldürüyor, buyuruldu.

            Hastalara şifa veren yalnız Allahu Teâlâ'dır. Çünkü:

 

            (Sûre-i Şuara, Âyet 80)

            Hasta olduğum zaman, bana ancak o şifa verir, buyuruldu.(Sûre-i Ali İmran, Âyet 49) ise İsa (as)'nın:

            "A'manın gözünü açarım ve baras illetini iyi ederim ve Allahu Teâlâ'nın izni ile ölüleri diriltirim" dediğini bildirmektedir. Baras, Ebreş (vitiligo) ve albino denilen cilt hastalığıdır. Derinin rengi gider, büyük beyaz lekeler olur. Yahut albino hastalığıdır. Vücudun tamamı beyazdır.

            İnsana evlat veren hakikatta odur. Cebrâil (as)'in mecaz olarak:

 

            (Sûre-i Meryem, Âyet 18)

            Sana temiz bir oğul veririm.

 

            Dediğini bildirmektedir. İnsanın hakiki sahibi Allahu Teâlâ' dır.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 257)

            Allahu Teâlâ, iman edenlerin velisidir.

 

            Bunu açıkça bildiriyor.

 

            (Sûre-i Maide, Âyet 56)

            Sizin veliniz Allah'tır ve onun Resûludur.

 

            (Sûre-i Ahzap, Âyet 6)

            Peygamber, mü'minlere kendilerinden daha çok sahiptir.

 

            Buyurarak, kulun mecaz olarak veli olduğu bildirilmektedir. Bunlar gibi hakiki yardımcı, Allahu Teâlâ'dır. Kullarına da mecaz olarak "Muin" demiştir.

 

            (Sûre-i Maide, Âyet 3)

            İyilikte ve takvada birbirinize yardımcı olunuz.

 

buyurulmuştur. Vehhâbîler, Allah'dan başkasının kulu diyene, mesela: Abdünnebi, Abdurrasul diyen müslümana müşrik diyorlar. Halbuki,

 

            (Sûre-i Nûr, Âyet 32)

            Meâl'i: Evli olmayan kadınlarınızı ve kullarınızdan ve cariyelerinizden salih olanları evlendiriniz, buyuruldu.

 

            İnsanların hakiki Rabb'ı, Allahu Teâlâ'dır. Fakat mecaz olarak başkasına da Rab denilir.

 

            (Sûre-i Yûnus, Âyet 42)

            Meâl'i: Rabb'inin yanında beni söyle, buyuruldu.

 

            Vehhâbîlerin en çok takıldığı söz istigase kelimesidir. Allah'tan başkasından yardım istemek, ona sığınmak şirktir, diyorlar. Evet hakiki istigase olunacak, yalnız Allahu Teâlâ'dır. Bunu bilmeyen hiç bir müslüman yoktur. Fakat, başkasından da istigase olunacağını, mecaz olarak söylemek caizdir. Çünkü:

 

            (Sûre-i Kasas, Âyet 15)

            Meâl'i: Onun kavminden olan, düşmanına karşı, ondan istigase eyledi, buyuruldu.

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            "Mahşer yerinde Adem (as)'dan istigase edeceklerdir! (yardım isteyeceklerdir)" buyuruldu. (Hısnül Hasin) de geçmekte olan

 

            Hâdîs-i Şerîf:

            "Yardım isteyen kimse ey Allah'ın kulları bize yardım ediniz desin" buyuruldu. Bu hâdîs-i şerîf yanında olmayan kimseye seslenerek, ondan yardım istemeyi emretmektedir. (El usul ülarbe'a) kitabından tercüme burada tamam oldu. Bu kitap Farisi olup hicri 1346 (miladi 1928) de Hindistan'da basılmış. Hicri 1395 (miladi 1975) de, İstanbul'da ofset usulu ile ikinci baskısı yapılmıştır. Bu kitabın yazarı, İmam-ı Rabbani Hz. lerinin torunlarından Muhammed Hasen Can Sahib'tir. Can Sahib, (Tarik un necat) kitabında da, Vehhâbîlere ve diğer mezhepsizlere kıymetli cevaplar vermektedir. Bu kitabı Arabî olup Urdu diline tercümesi ile birlikte, 1350 senesinde Hindistan'da basılmış ve hicri 1396 (miladi 1976) da İstanbul'da ofset baskısı yapılmıştır.

 

*  *  *

 

            Her kelimenin belli bir manâsı vardır. Buna hakiki manâsı denir. Bir kelime, kendi hakiki manâsında kullanılmayıp da, bir bağlantısı, ilişkisi bulunan başka bir manâda kullanılınca bu kelimeye (mecaz) denir. Allahu Teâlâ'ya mahsus olan bir kelime, mecaz olarak insanlar için kullanılınca Vehhâbîler onu hakiki manâda kullanıldı sanıyorlar. Bunu söyleyene "müşrik, kâfir" diyorlar. Böyle kelimelerin, âyet-i kerimelerde ve hâdîs-i şerîflerde de insanlar için mecaz olarak kullanıldıklarını düşünmüyorlar. Resûlullah (sav) ve Evliyâdan şefâat yardım istemek, Allahu Teâlâ'yı bırakmak O'nun yaratıcı olduğunu unutmak demek değildir. Bulut vasıtası ile Allah'dan yağmur beklemek, ilaç içerek Allah'tan şifa beklemek, top, bomba, füze, tayyare kullanarak Allah'tan zafer beklemek gibidir. Bunlar sebebdir. Allahu Teâlâ her şeyi sebeple yaratmaktadır. Bu sebeplere yapışmak şirk değildir. Peygamberler (aleyhisselam) hep sebeplere yapıştılar. Allahu Teâlâ'nın yarattığı suyu içmek için çeşmeye, onun yarattığı ekmeği yemek için fırıncıya gidildiği ve Allahu Teâlâ'nın zafer vermesi için harb vasıtaları ve tâlim, terbiye yapıldığı gibi, Allahu Teâlâ'nın duayı kabul etmesi için de, Peygamberin, evliyânın ruhlarına gönül bağlanır. Allahu Teâlâ'nın elektro-magnetik dalgalarla yarattığı sesi almak için radyo kullanmak, Allahu Teâlâ'yı bırakıp bir kutuya başvurmak değildir. Çünkü, radyo kutusundaki aletleri o özellikleri, o kuvvetleri veren Allahu Teâlâ'dır. Allahu Teâlâ her şeyde, kendi kudretini gizlemiştir. Müşrik, puta tapar. Allah'ı düşünmez, müslüman sebepleri, vasıtaları kullanırken sebeplere, mahluklara tesir, hassa veren Allahu Teâlâ'yı düşünür. İstediğini Allah'dan bekler, geleni Allah'dan bilir. Yukarıda yazılı âyeti kerimenin manası da, böyle olduğunu göstermektedir. Yani, mü'minler her namazda Fatiha sûresini okurken, "Ya Rabb'i, dünyadaki arzularıma, ihtiyaçlarıma kavuşmak için maddi, fenni sebeplere yapışıyor ve bana yardım etmeleri için, sevdiğin kullarına yalvarıyorum. Bunları yaparken ve her zaman, dilekleri verenin, yaratanın yalnız sen olduğuna inanıyorum. Yalnız senden yardım bekliyorum." demektedir. Her gün böyle söyleyen mü'minlere müşrik denilemez. Peygamberlerin, velilerin ruhlarından yardım istemek Allahu Teâlâ'nın yarattığı bu sebeplere yapışmaktır. Bunların müşrik olmadıklarını, halis mü' min olduklarını "Fatiha" sûresinin bu âyeti açıkça haber vermektedir. Vehhâbîler maddi, fenni sebeplere yapışıyor, nefislerinin isteklerine kavuşmak için her vesileye, her çareye başvuruyorlar. Peygamberleri ve Evliyâyı vesile edinmeye şirk diyorlar. Bu nasıl tevhid anlayışıdır?

 

*  *  *

 

            Abdulvahhab oğlunun sözleri nefse uygun geldiğinden, din bilgisi olmayanlar kolay aldandı. Ehli sünnet âlimlerine, doğru yoldaki müslümanlara kâfir dediler. Emirler kuvvetlenmek, topraklarını genişletmek için Vehhâbîliği uygun buldular. Arap kabilelerini, Vehhâbî olmağa zorladılar, inanmayanları öldürdüler. Köylüler ölüm korkusu ile Deriyye Emiri Muhammed bin Suud'un emrine girdi. Vehhâbî olmayanların mallarına canlarına, ırzlarına, kadınlarına saldırmak için, emire asker olmak işlerine iyi geldi.

            Abdulvahhab oğlu Muhammed'in kardeşi Şeyh Süleyman Efendi, Ehl-i Sünnet âlimi idi. Bu mübarek zat Vehhâbîliği reddeden (Savaik ül ilahiyye firredi alel Vehhâbîye) kitabını yazarak bu sapık fikirlerin yayılmasını önledi. Bu kıymetli kitap 1306 hicri senesinde basılmış, hicri 1395 (miladi 1975) de İstanbul'da ofset baskısı yapılmıştır. Muhammed'in kötü bir çığır açtığını anlayan hocaları da, onun bozuk kitaplarına güzel cevaplar yazdılar. Onun doğru yoldan saptığını açıkladılar. Vehhâbîlerin, âyet-i kerimelere ve hâdîs-i şerîflere yanlış mana verdiklerini ispat ettiler. Fakat bunların hepsi, Vehhâbîlerin ehli iman'a karşı olan kinlerini, düşmanlıklarını artırdı.

            Vehhâbîlik bozuk bid'at yolu, ilim ile değil, zulüm ederek, kan dökerek yayıldı. Bu yolda ellerini kana bulayan zâlimlerin en taş yüreklisi, Deriyye emiri Muhammed bin Suud idi. Şimdi Suudi Arabistan hükümetinin emirlerinin ceddi olan bu adam, Ben-i Hanife kabilesinden olup, Müseylemetül Kezzab'ın peygamberliğine inanan ahmâkların soyundan idi.

            Vehhâbîler güya Allah'ın birliğinde halis olmak, küfürden kurtulmak yolunda imiş. Bütün müslümanlar, altıyüz seneden beri şirk içinde imiş. Müslümanları şirkten, küfürden kurtarmaya çalışıyorlarmış. Kendilerini haklı göstermek için Ahkâf sûresinin beşinci ve Yûnus sûresinin yüz altıncı âyeti kerimelerini de ileri sürüyorlar. Halbuki bu âyeti kerimenin de bunlar gibi nice âyeti kerimelerin, hep müşrikler için gelmiş olduğunu, bütün tefsirler söz birliği ile bildirmektedir. Bu âyeti kerimelerin birincisi:

 

            (Sûre-i Ahkâf, Âyet 5)

            Meâl'i: Allahu Teâlâ'yı bırakıp da kıyamete kadar hiç işitmeyen şeylere dua eden kimseden daha sapık kimse yoktur.

 

            (Sûre-i Yûnus, Âyet 106)

            Meâl'i: Mekke müşriklerine söyle: Bana emir olundu ki, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere, faidesi ve zararı olmayan şeylere dua etme. Eğer Allahu Teâlâdan başkasına dua edersen, kendine zulüm etmiş, zarar etmiş olursun.

 

            Vehhâbîler (Keşfüş şubuhat) kitaplarında, Zümer sûresinin üçüncü âyetini de ele alıyorlar.

 

            (Sûre-i Zümer, Âyet 3)

            Meâl'i: Allah'tan başkasını veli edinenler, biz bunlara tapınıyorsak bizi Allah'a yaklaştırmaları için, bize şefâat etmeleri için tapınıyoruz derler, buyuruyor.

 

            Bu âyeti kerime, putlara tapan müşriklerin sözlerini bildirmektedir. Vehhâbîler, şefâat isteyen mü'minleri bu müşriklere benzetiyor. Müşriklerde putların yaratıcı olmadığını, yaratıcı yalnız Allahu Teâlâ olduğunu söylerdi." diyor. (Ruhul beyan) da bu âyeti kerimenin tefsirinde diyor ki:

            – İnsan, kendisinin ve her şeyin yaratıcısını tanımağa elverişli olarak yaratılır. Yaratıcısına ibadet etmek ve ona yaklaşmak arzusu her insanda vardır. Fakat böyle elverişli olmanın ve bu isteğin kıymeti yoktur. Çünkü nefis, şeytan ve kötü arkadaş, insanı aldatarak (yaratılışındaki bu arzuyu yok eder. Ya yaratana veya kıyamet gününe inanmaz olur. Komünistler ve masonlar böyledir. Yahud) müşrik yapar. Müşrik, Allahu Teâlâ'ya yaklaşamaz. Onu tanıyamaz. Şirkden uzaklaşıp, Tevhide sarılarak, hasıl olan marifeti tanımak kıymetlidir. Bunun alâmeti peygamberlere ve kitaplarına inanma ve bunlara uymaktır. İnsan Allahu Teâlâ'ya ancak böyle yaklaşabilir. Secde etmek, İblîsin yaratılışında vardı. Fakat nefsine uymayan bir şekilde secde etmek istemedi. Eski Yunan felsefecileri de, Allahu Teâlâya yaklaşmayı peygamberlere uyarak değil, kendi akıllarına ve nefislerine uyarak istedikleri için, kâfir oldular. Mü'minler Allahu Teâlâ'ya yaklaşmak için islâmiyete uyuyor, kalpleri nur ile doluyor, ruhlarına cemâl sıfatları tecelli ediyor. Müşrikler, Allahu Teâlâ'ya yaklaşmak için peygambere, islamiyete uymuyorlar. Nefislerine, noksan olan akıllarına, bid'atlara uyuyorlar. Kalpleri kararıyor, ruhları perdeleniyor. "Putlara, bize şefâat etmeleri için tapınıyoruz" demelerinin yanlış olduğunu Allahu Teâlâ bu âyetin sonunda haber veriyor. Görülüyor ki, Vehhâbîlerin:

 

            (Sûre-i Lokman, Âyet 25)

            Kâfirlere sorsan, yeri ve gökleri kim yarattı dersen, elbette Allah yarattı derler.

 

            (Sûre-i Zuhruf, Âyet 87)

            Allah'tan başkasına tapanlara, bunları kim yarattı diye sorsan, elbette Allah yarattı derler.

 

            Âyeti kerimelerini ele alarak "Müşriklerde yaratıcının yalnız Allah olduğunu biliyorlardı. Onlar putların kıyamette kendilerine şefâat etmeleri için tapınıyorlardı. Bunun için müşrik ve kâfir oldular" demeleri çok haksızdır.

            Vehhâbîlerin bu sözleri çok yanlış ve pek çürüktür. Çünkü, mü'minler, peygemberlere,  evliyâya tapınmıyor ve bunların Allahu Teâlâ'ya şerik ve ortak olmadığını söylüyoruz. Peygamberlerin ve evliyânın, mahluk birer kul olduğuna, ibadet edilmeye hakları olmadığına inanıyoruz. Onların, Allahu Teâlâ'nın sevdiği kulları olduğuna, Allahu Teâlâ'nın sevdiklerinin bereketi ile kullarına merhamet edeceğine inanıyoruz. Zararı ve faideyi yaratan yalnız Allahu Teâlâ'dır. Tapınmağa hakkı olan yalnız O'dur. Sevdiklerinin bereketi ile kullarına merhamet eder, diyoruz. Müşrikler, yaratılışlarında mevcud olan marifetten dolayı, putlarının yaratıcı olmadığını söylüyor ise de bu doğal marifeti peygamberlere uyarak oluşturmadıkları için, putların tapınmağa hakları olduğuna inanıyor. Bunun için tapınıyorlar. "Putların ibadet olunmağa hakkı vardır." dedikleri için müşrik oluyorlar. Yoksa bize şefâat etmelerini istiyoruz dedikleri için müşrik olmazlar. (Putlardan şefâat beklemek bâtıl, yani bozuk bir inanıştır. Böyle inanmak caiz değildir. Fakat böyle inanmak şirk de değildir. Putlara tapınmak şirktir.) Görülüyor ki, Vehhâbîlerin ehli sünneti, puta tapan kâfirlere benzetmesi, tamamen yanlıştır. Onların ileri sürdükleri âyeti kerimelerin hepsi putlara tapınan kâfirler ve müşrikler için gelmişti. (Keşfüş şubuhat) kitabı, âyeti kerimeyi tevil ederek âyeti kerimeye yanlış manâ vererek ve bozuk mantık yürüterek ehli sünnet olan müslümanlara müşrik diyor. Vehhâbî olmayan müslümanların öldürülmesini ve mallarının yağma edilmesini istiyor.

            (El fecrüs sadık firreddi alel münkirit tevessüli vel kerâmeti vel havarik) kitabında, bu âyeti kerime tefsir edilmiş Vehhâbîlerin âyeti kerimeyi tevil ederek yanlış manâ verdikleri ispat olunmuştur. Bu kitabı Irak âlimlerinden Cemil Sıdkı Zehavi yazmış. Hicri 1323 (miladi 1905) de Mısır'da basılmıştır. Hicri 1396 (miladi 1976) da İstanbul'da ofset ile ikinci baskısı yapılmıştır. Cemil Sıdkı İstanbul Üniversitesinde (ilm-i kelam) üzerinde dersler vermiş. Hicri 1355 (miladi 1936) da vefat etmiştir. 1956'da basılan (müncid) kitabında resmi vardır.

 

*  *  *

 

            Abdullah İbni Ömer (ra) Hz. nin bildirdiği iki hadisi şerifte;

 

            Hâdîs-i Şerîf:

            Onlar doğru yoldan ayrıldılar. Kâfirler için inmiş olan âyeti kerimeleri mü'minlere yüklediler.

 

            Hâdîs-i Şerîf:

            Ümmetim için korktuklarımın en korkuncu Kur'ân-ı Kerim'e kendi görüşlerine göre mana vermeleri, yersiz tercüme etmeleridir, buyuruldu.

            Bu iki hadisi şerif Vehhâbîlerin ortaya çıkacaklarını ve kâfirler için gelmiş olan âyeti kerimeleri mü'minlere yükleteceklerini, yanlış manâ vereceklerini haber vermektedir.

 

*  *  *

 

            Abdulvahhab oğlu Muhammed'in sapık fikirler taşıdığını müslümanlar için ileride zararlı olacağını anlayarak buna nasihat verenlerden biri Medine'nin büyük âlimlerinden Şeyh Muhammed bin Süleyman Medeni'dir. Şafiî fıkıh âlimi olan bu zatın çok kitabı vardır. İbni Haceri Mekki'nin (Minhac)'a yaptığı (Tuhfetül Muhtac) ismindeki şerhe olan haşiyesi meşhurdur. Hicri 1194(Miladi 1780) de Medine'de vefat etti. Vehhâbîliği reddeden (El Fetava) adındaki iki cilt kitabında:

            – Ey Abdulvahhab oğlu, müslümanlara dil uzatma. Allah rızası için sana nasihat ediyorum. Evet işleri Allah'tan başkası yapar, diyen olursa ona doğruyu söyle, fakat sebeplere yapışanların ve sebeplerin tesir kuvvetlerini de Allah'ın yarattığına inananların kâfir olduğu söylenemez. Sen de bir müslümansın. Müslümanların hepsi yerine birine sapık demek daha doğru olur. Sürüden ayrılanın sapıtması daha kolaydır.

 

            (Sûre-i Nisa, Âyet 114)

            Kendisine doğru yol gösterildikten sonra, Peygamberlerin yolundan ayrılan, mü'minlerin inanmışlarını ve ibadetlerini terkeden kimseyi,  ahirette dost olduğu küfür ve irtidat üzere diriltir ve cehenneme atarız, kelamı ilahisi bu sözümün doğru olduğunu göstermektedir, diyor.

 

*  *  *

 Vehhabi itikatının temel inançları nelerdir ?

            Vehhâbîlerin sayılmayacak kadar çok yanlış fikirleri varsa da; dinlerinin temeli üç şeydir:

            1) Amel, ibadet imanın parçasıdır, diyorlar. Bir farza inandığı halde, tembellikle yapmayan kimse, mesela: bir namazı kılmayan, hasisliğinden (cimriliğinden) dolayı zekat vermeyen kâfir olur, bunu öldürmeli, mallarını Vahhâbîlere taksim etmelidir, diyorlar.

            (Milel ve Nihal) tercümesi 63. sayfasında diyor ki:

            Ehli sünnet âlimleri söz birliği ile dediler ki; ibadetler imana dahil değildir. Farzların farz olduğuna inanıp, tembellikle yapmayan kâfir olmaz. Yalnız namaz kılmayan için söz birliği olmadı. Hanbelî mezhebine göre tembellikle namaz kılmayan için kâfir olur denildi. Diğer ibadetler için denilmedi. O halde Vehhâbîler bu bakımdan da Hanbelî sanmak yanlış olmaktadır. Ehli sünnet olmayanların Hanbelî de olmayacağını on dokuzuncu ve otuz üçüncü sayfalarda bildirmiştik. Dört mezhebten birinde olmayanlar, Ehli sünnet değildirler. (Kıyamet ve Ahiret) kitabının müslümana nasihat kısmında, bu konuda geniş cevap vardır. Lütfen oradan okuyunuz.

            2) Peygamberlerin ve evliyâların ruhlarından şefâat isteyen, bunların mezarını ziyâret edip, bunları vesile ederek dua eden kâfir olur. Meyyitte his yoktur, diyorlar.

            Mezardakine söyleyen kâfir olsaydı, Peygamberimiz (sav) ve büyük âlimler, veliler böyle dua etmezlerdi. Peygamberimiz (sav) Medine'deki (Baki) kabristanını ve Uhud şehitlerini ziyaret etmeye giderdi. Kabirdekilere selam verdiği ve onlarla konuştuğu Vehhâbîlerin (Fethul Mecid) adlı kitaplarının 485. sayfasında da yazılıdır.

            Peygamberimiz (sav) dua ederken:

            Dua: (Allahümme inni es elüke bi hakkıs sailine aleyke)

            Ya Rabb'i, senden isteyip de verdiğin kimselerin hatırı için senden istiyorum derdi ve böyle dua ediniz buyurdu. Hz. Ali'nin annesi Fatıma'yı (ra) kendi mübarek elleri ile mezara koyunca:

            (İğfirli ümmi fatımate binti Esed ve vessi aleyha Medhaleha bi hakkı Nebiyyike vel Enbiyailleziyne min kabli inneke erhamür-rahimiyn) demişti.

            Bu dua; Ya Rabb'i, annem Fatıma binti Esed'i mağfiret eyle. Yani günahlarını affeyle, içinde bulunduğu yeri genişlet. Peygamberinin hakkı için ve benden önce gelmiş, peygamberlerin hepsinin hakkı için bu duamı kabul et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin demektir.

            Ensar'ın büyüklerinden Osman bin Huneyfin bildirdiği Hâdîs-i Şerîfte: iyi olması için dua isteyen bir a'maya abdest alıp iki rekat namazdan sonra:

            (Allahümme inni es'elüke ve eteveccehu ileyke bi Nebiyylike Muhammedin Nebiyyirrahme Ya Muhammed inni eteveccehu bike ila Rabb'i fi haceti hazihi litakdiyeli allahümme şeffihu fiyye) duasını okumasını emir etmişti. Bu duada dileğin kabul edilmesi için Muhammed (sav)'i vesile etmesi emir olunmaktadır. Ashâbı kiram bu duayı hep okurdu. Bu dua (Eşi'at-ül lema'at) ikinci cildinde ve (Hisnül hasin) de senedleri ile birlikte yazılıdır. Şerh ederken Peygamberini vesile ederek sana dönüyorum demektedirler.

            Bu dualar gösteriyor ki, Allahu Teâlâ'nın sevdiklerini araya koyarak onların hatırı ve hürmeti ile dua etmek  caizdir.

 

*  *  *

 

            1361 Hicrî (Miladî 1942) senesinde vefat eden (Cami-ül ezher Kibarı ulemasından Şeyh Ali Mahfuz hicri 1375 (miladi 1956) da Mısır'da basılan (el ibda) kitabında, İbni Teymiyeyi ve Abduhu çok övdüğü halde 213. sayfasında (Evliyâ öldükten sonra, dünya işlerinde tasarruf ederler demek, mesela: hastaları iyi eder, boğulacakları kurtarır, düşman karşısında olana yardım eder ve gayb olan şeylere kavuşturur demek doğru değildir. Mertebeleri yüksek olduğu için Allahu Teâlâ bu işleri onlara bırakmıştır, dilediklerini yaparlar. Onlara sarılan aldanmaz, sanmak yanlıştır. Fakat Allahu Teâlâ, evliyâsı arasından dilediklerine sağ iken ve öldükten sonra ikram ederek onların kerâmeti ile hastayı iyi eder, boğulmak üzere olanı kurtarır, düşman karşısında onlara yardım eder, gayb olan şeyleri buldurur. Böyle olmasını akıl kabul eder. Kur'ân-ı Kerim'de bunları haber veriyor diyor. Cami-ul Ezher profesörlerinden Abdullah Desukî ve Yusuf Decvi, İbda kitabının sonuna takriz yazmışlar kitabı övmüşlerdir.

Kabir ehlinden yadım istenir mi ?

            Abdulgani Nablusi Hz. (Hadika) kitabının 180. sayfasında diyor ki:

            Buharinin Ebû Hureyre'den haber verdiği:

 

            (Hadîs-i Kudsi)

            "Allahu Teâlâ: Kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi, başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri yapınca onu çok severim. Öyle olur ki, benimle işitir, benimle görür, benimle her şeyi tutar, benimle yürür, benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca onu korurum." buyurdu denilmektedir.

            Burada bildirilen nafile ibadetler, farzları yapanların yaptıkları sünnet ve nafile ibadetlerdir. Böyle olduğunu (Merakıl Felah) ve bunun Tahtavi haşiyesi de açık yazmaktadır. Bu hadisi şerif gösteriyor ki, farzları yaptıktan sonra nafile ibadetleri de yapan Allahu Teâlâ'nın sevgisini kazanır ve duaları kabul olur. Bunların diri iken de, öldükten sonra da dua ettikleri kimseler muradlarına kavuşur. Öldükten sonra da işitirler. Diri iken olduğu gibi dileyenleri boş çevirmez dua ederler. Bunun için:

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            "İşlerinizde sıkıştığınız zaman kabirde olanlardan yardım isteyiniz" buyuruldu.

 

            Bu hadisin manâsı açıktır. Tevili caiz değildir. Alusi'nin tevil etmesi yersizdir.

            (Hadikatün Nediyye) kitabının iki yüz doksanıncı sayfasında diyor ki: Mü'minler uykuda iken olduğu gibi, öldükten sonra da mü'mindir. Peygamberler uykuda iken olduğu gibi öldükten sonra da Peygamberdirler. Çünkü mü'min olan ve Peygamber olan ruhtur. İnsan ölünce ruhu değişmez. Böyle olduğu İmam-ı Abdullah Nesefi'nin (Umdetül akaid) kitabında yazılıdır. Bu kitap hicri 1259 (miladi 1843) senesinde Londra'da basılmıştır. Bunun gibi Evliyânın da uykuda iken olduğu gibi öldükten sonra da Evliyâlıkları gitmez. Buna inanmayan cahildir, inatçıdır. Evliyânın öldükten sonra da kerâmet sahibi olduklarını ayrı bir kitabımda ispat ettim. Hanefî mezhebi âlimlerinden Ahmed bin Seyyid Muhummad Mekki Hamevî ve Şafiî mezhebi âlimlerinden Ahmed bin Ahmed Sücai ve Muhammed Şevberi Mısrî, Evliyânın kerâmetleri olduğunu, kerâmetlerinin öldükten sonra da devam ettiğini ve evliyânın kabirleri ile tevessül ve istigasenin caiz olduğunu vesikalarla isbat eden risaleler yazmışlardır. Bu üç risale, Ahmed Zeynî Dahlan Hz. (Ed dürerüs seniyye fireddi alel Vehhâbîyye) kitabı ile bir arada Hicri 1319 (Miladi 1901) senesinde Mısır'da basılmış ve hicri 1396 (miladi 1976) senesinde İstanbul'da ofset baskıları yapılmıştır.

            Konyalı Muhammed Hadimi Efendi, Hicri 1176 (miladi 1762) senesinde Konya'da vefat etmiştir. (Berika) kitabının 269. sayfasında diyor ki:

            Evliyânın kerâmet göstermesi, haktır, doğrudur. Veli, Allahu Teâlâ'ya ve sıfatlarına, mümkün olduğu kadar arif olan müslüman demektir. Taatları, ibadetleri çok yapar. Günahlardan ve nefsine, şehvetlerine uymaktan çok sakınır. Allahu Teâlânın âdetinin ve fen kanunlarının dışında olarak yarattığı şeylere harikulade şeyler denir. Harikulade şeyler sekizdir: Mucize, kerâmet, ianet (manevi yardım), ihanet, sihir, ibtila, isabeti ayn (nazar değmesi), irhas. Keramet, mütteki, arifi billah olan bir mü'minin elinde hasıl olan harikulade şey demektir.  Bu velidir, peygamber değildir. Şafiî mezhebi âlimlerinden Ebû İshak İbrahim İsferaini ve Mutezile fırkasında olanların hepsi kerâmeti inkâr eder. Mucize ile karışır, Peygambere inanmak güç olur dediler. Halbuki bir veliden keramet görülünce, kendisinin Peygamber olduğunu söylemez, kerâmetini göstermek istemez. Peygamberler ve veliler öldükten sonra da bunlar vasıtası ile Allahu Teâlâ'ya yalvarmak caizdir. Böyle dua etmeğe, tevessül ve istigase etmek denir. Çünkü bunlar ölünce mucizeleri ve kerâmetleri devam eder. Remli'de böyle söyledi. İmamül haremeyn diyor ki: Kerametin öldükten sonra da devam ettiğini yalnız Şiî inkâr eder. Mısır'daki Mâlikî mezhebinin büyüklerinden Ali Echuri diyor ki: Veli dünyada iken kınındaki kılıç gibidir. Ölünce kınından çıkan kılıç gibi olup tasarrufu, tesiri kuvvetlenir. Bu sözü Ebû Ali Senci de, Nurul Hidaye kitabında yazmaktadır. Kerâmetin hak olduğu, kitap, sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir. Evliyânın yüzlerce, binlerce kerâmetleri kıymetli kitaplarda bildirildi.

 

(Berika'dan tercüme tamam oldu.)

 

*  *  *

 

            (Mir'atı Medine) kitabının 106. sayfasından başlayarak diyorki:

            Hadîs âlimlerinden İbni Huzeyme ve Darı Kutni ve Tebarani'nin Abdullah bin Ömer'den bildirdikleri Sahih hadiste:

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            Kabrimi ziyaret edene şefâatim vacip oldu, buyuruldu.

 

            Bu Hâdîs-i Şerîf İmam-ı Münavi'nin Künüzüd dekaik kitabında da vardır. Ayrıca İbni Hibban'ın haber verdiği:

 

            Hâdîs-i Şerîf:

            Vefatımdan sonra kabrimi ziyâret eden hayatımda ziyâret etmiş gibidir, buyuruldu.

 

            Hâdîs-i Şerîfi ve Tebarani'nin bildirdiği "Kabrini ziyâret edene şefâat edeceğim." hâdîs-i şerîfini yazmaktadır. İmam-ı Bezzar'ın Abdullah İbni Ömer'den verdiği:

 

            (Hadîs-i Şerîf)

            Kabrimi ziyaret edene şefâatim helâl oldu.

 

            Hâdîs-i Şerîfi ve Müslim'de, Abdullah ibni Ömer'in bildirdiği:

 

            (Hadîs-i Şerîf)

            Beni ziyaret için Medine-i Münevvere'ye gelenlere, kıyamet günü şefâat etmekliğim hak oldu.

 

            Merfu hâdîs-i şerîfini her müslüman bilmektedir.

            Tebarani'nin ve Dârı Kutni'nin ve İbnül Cevzi'nin haber verdikleri:

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            Hac eden, sonra kabrimi ziyâret eden beni sağ iken ziyâret etmiş gibi olur.

 

            Hâdîs-i Şerîfi büyük müjdedir. Darı Kutni'nin bildirdiği:

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            Hac eden kimse, beni ziyâret etmezse beni üzmüş olur.

 

            Hâdîs-i Şerîfi hac edip de, özürü olmadığı halde kabri saadeti ziyâret etmeyenleri bildirmektedir.

 

*  *  *

 

            Medine-i Münevvere İslam Üniversitesi Rektörü Abdül Aziz, Tahkik ve İzah ismindeki kitabında, ziyaret etmeyi teşvik eden yukarıdaki Hâdîs-i Şerîflerin hiç birinin senedi, delili olmadığını yazıyor. Hepsinin mevzu' olduğunu Şeyh-ül İslam İbni Teymiyye bildirdi, diyor. Bütün Vehhâbîler gibi, inkâr ediyor. Halbuki Zerkâni'nin Mevâkib şerhinin sekizinci cildinde ve Semhudin'in (Vefâ-ül-Vefa)'sının dördüncü cildi sonunda bu hâdîs-i şerîflerin kaynakları, uzun yazılı olup, hasen hadis oldukları bildirilmiş, İbni Teymiyye'nin bu sözü mevzudur denilmiştir. Medine Üniversitesi'nin Rektörü ve hocaları böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarına gölge düşürmeye çalışmakta, vehhabiliği, sapık inançlarını kitapları ile dünyaya yaymaktadırlar. Vehhâbîler, dünyadaki bütün milletleri yani hem müslümanları, hem de başkalarını aldatmak kendilerini hakiki müslüman tanıtmak için yeni bir siyaset kullanıyorlar. Mekke-i Mükerreme şehrinde (Râbıtat-ül-âlem il-islâm) isminde bir islâm merkezi kurdular. Her memleketteki müslümanlar arasından cahil kiralık din adamlarını seçerek burada topladılar. Her birine yüzlerce altın maaş veriyorlar. Ehl-i Sünnet âlimlerinin kitaplarından haberi olmayan bu cahil din adamlarını kukla gibi kullanıyorlar. Vehhâbîlik, sapık inançlarını bu merkezden bütün dünyaya yayarak, bunlara Dünya İslam Birliği'nin fetvaları, diyorlar. 1395 hicri (m. 1975) Ramazan-ı Şerif ayında çıkardıkları böyle uydurma fetvalarında:

            "Kadınlara Cum'a namazı kılmak farzdır. Cum'a ve Bayram Hutbeleri her memlekette kendi dilleri ile okunur" dediler. Mekke'deki bu fitne ve fesat ocağına üye olan, Mevdudi'nin adamlarından Sabri ismindeki bir sapık, bu Vehhâbî fetvasını hemen Hindistan'a getiriyor. Hindistan'daki bol aylıklı apartmanlı, Vehhâbî casusları, kadınları zorla camilere sürüklediler, çeşitli dillerde hutbe okumağa başladılar. Hindistan'daki derin islam âlimleri, hakiki din adamları, bu yıkıcı, bölücü felaketi önlemek için kıymetli kaynaklardan fetvalar hazırlayıp yaydılar. Vehhâbîlere satılmış olan cahiller, ahmaklar bu ilmi yazılara cevap veremedi. Hakk sözün karşısında duramadılar. Hindistan'ın güneyindeki Kerala bölgesinde yüzlerce din adamı aldanmış olduklarını anlayarak tevbe ettiler. Tekrar Ehl-i Sünnet saflarına katıldılar. Ehl-i Sünnet âlimlerinin sağlam kaynaklara dayanan bu kıymetli fetvalarından dört adedi ofset yolu ile İstanbul'da bastırılarak bütün islam memleketlerine gönderildi. Her yerdeki hakiki din adamları bu Vehhâbî oyununa karşı müslümanları uyandırmakta, islâmiyeti içerden yıkan, parçalayan bu felaket ateşini söndürmeye çalışmaktadırlar. Elhamdülillah ki, dünyanın her yerinde temiz ruhlu, uyanık gençler hakkı bâtıldan ayırmakta, Vehhâbîlerin tuzaklarına düşmekten kurtulmaktadırlar.

 

*  *  *

 

            İbni Abidin, Cum'a hutbesini ve iftitah tekbirini ve namaz içinde duayı anlatırken buyuruyor ki: "Hutbeyi arabiden başka lisan ile okumak, namaza dururken başka dil ile iftitah tekbirini söylemek gibidir. Bu da namazdaki diğer zikirler gibidir. Namaz içindeki zikirleri ve duaları Arabiden başka dil ile söylemek ise tahrimen mekruhtur. Hz. Ömer (ra) yasak etmiştir. Namazın vaciplerini anlatırken diyorki: "Tahrimen mekruh işlemek küçük günah olur. Buna devam edenin adaleti gider." Tahtavi de diyor ki: "Küçük günaha devam eden fasık olur. Fasık olan veya bid'at işleyen imamların arkasında namaz kılmamalı, başka camide kılmalıdır."

            Ashâbı kiram ve Tabiin-i İzam, Asya'da ve Afrika'da hutbelerin tamamını hep arabî okudu. Çünkü, hutbenin hepsini veya bir kısmını başka dil ile okumak mekruh ve bid'at olur. Bid'at ise büyük günahtır. Halbuki, dinleyenler arabi bilmiyorlar, hutbeleri anlayamıyorlardı. Din bilgileri de yoktu. Onlara öğretmek lazımdı. Fakat yine hutbenin hepsini arabî okudular. Bunun için Osmanlı İmparatorluğundaki Şeyh-ul İslam efendiler ve dünyada ün salmış olan büyük islam âlimleri altı yüz seneden beri hutbelerin türkçe de okutarak cemaatin anlamasını çok istediler ise de caiz olamayacağını bildikleri için buna izin veremediler.

            İmam-ı Beyhaki'nin Ebû Hureyre (ra) den haber verdiği:

 

            (Hadîs-i Şerîf)

            Bir kimse bana selam verince Allahu Teâlâ ruhumu cesedime verir. Onun selamını işitirim, buyuruldu.

 

            İmam-ı Beyhaki bu Hadîs-i Şerîfe dayanarak, Peygamberler kabirlerinde bizim bilmediğimiz bir hayat ile diridirler demiştir.

            Vehhâbîlerin baş müftüsü Abdulaziz bin Abdullah da, El Hac vel Umre kitabının 66. sayfasında bu hâdîs-i şerîfi yazıp bu hadis onun meyyit olduğunu gösteriyor" diyor. Aynı sayfada "Kabrinde bilinmeyen bir hayat ile diridir" de diyor. Sözleri birbirini tutmuyor. Halbuki bu hâdîs-i şerîf mübarek ruhunun geldiğini, selamlara cevap verdiğini bildiriyor. Yine bu kitabın 73. sayfasında: İki hâdîs-i şerîfte:

 

            (Hadîs-i Şerîf)

            Kabir ziyaret ederken "Esselamü aleyküm ehlel diyarı minen mü'minin, denilmesi emir buyurulmaktadır. Vehhâbînin de bildirdiği bu hadîs-i şerîfler, bütün müslümanların kabirlerine selam verileceğini emir ediyor. İşitene selam verilir, işiten ile konuşulur. Vehhâbî müftü, hem bu hadîs-i şerîfleri haber veriyor, hem de meyyit işitmez diyor. Meyyitin işittiğine inananlara "müşrik" diyor. Âyeti kerimeleri ve hadîs-i şerîfleri yanlış tevil ederek, müslümanları parçalamağa, bölmeye çalışan bid'at sahiplerine aldanmamalıyız.

            Resûlullah (sav)'nin kabrinde bilinmeyen bir hayat ile diri olduğunu bildiren çok hadîs-i şerîf vardır. Çok olmaları sıhhatlerini gösterir.

 

            (Hadîs-i Şerîf)

            Kabrim başında söylenen salâvatı işitirim. Uzaktan söylenen salâvat bana bildirilir. Ve bir kimse kabrim başında bana salâvat okursa Allahu Teâlâ bir melek gönderip, bu salâvatı bana bildirir. Kıyamet günü ona şefâat ederim.

 

            Hâdîs-i Şerîfleri, meşhur altı hadis kitabında yazılıdır.

            Herhangi bir müslüman dünyada iken tanıdığı bir müslümanın kabri yanına gidip selam verirse, kabirdeki kimse selam vereni tanır ve cevap verir. İbni Ebü'd-Derda'nın haber verdiği hadîs-i şerîfde, müslüman meyyitin, selam vereni tanıdığı ve sevindiği, cevap verdiği haber verilmektedir. Tanımadığı mevtalara selam verirse, selama sevinerek cevap verirler. Salihler ve şehitler selam vereni tanır ve cevabını verir de, Resûlullah (sav) tanımaz olur mu? Gökte güneş her tarafa ışık saldığı gibi Resûlullah (sav) de, bir anda her yerde söylenen selamlara o anda cevap verir.

 

            Hâdîs-i Şerîf:

            Vefatımdan sonra da diri iken olduğu gibi işitirim.

 

            Ebû Ya'lâ'nın bildirdiği hâdîs-i şerîfte:

            Peygamberler kabirlerinde diridir. Namaz kılarlar.

 

            Buyuruldu. İbrahim bin Bişar ve Seyyid Ahmed-ür Rıfaî ve daha nice veliler Resûlullah'a verdikleri selamın cevabını işittiklerini bildirmişlerdir.

            Büyük islâm âlimi İmam-ı Celâleddin-i Süyûti Hz.ne:

            – Seyyid Ahmed-ür Rıfaî'nin, Resûlullah'ın mübarek elini öpmüş olduğu doğru mudur? dediklerinde cevap olarak "Şeref-ül Muhkem" adında bir kitap yazmıştır. Bu kitabında Resûlullah (sav) efendimizin kabri saadetlerinde, bilinmeyen bir hayatla diri olduğunu ve selamları işitip cevap verdiğini, akli ve nakli deliller ile ispat etmiştir. Mirac gecesi Resûlullah, Mûsa (as)'yı, kabrinde namaz kılarken gördüğünü de bu kitabında bildirmiştir.

 

            Aişe-i Sıddika (ra)'nın haber verdiği bir Hâdîs-i Şerîf:

            Hayberde yediğim zehirli etin acısını duymaktayım. O zehrin tesiri ile, ebher (aort) damarım şimdi çalışamayacak hale geldi.

 

            Buyuruldu. Allahu Teâlâ'nın insanların en üstünü olan Muhammed (as)'a Peygamberlikle birlikte şehitlik derecesini de vermiş olduğunu bu hadîs-i şerîf göstermektedir. Allahu Teâlâ Kur' ân-ı Kerim'de:

 

            (Sûre-i Ali İmran, Âyet 169)

            Meâl'i: Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız. Onlar Rablarının yanında diridirler. Rızıklandırılmaktadırlar, buyuruyorlar.

 

            Allah yolunda zehir yedirilen o büyük peygamberin bu âyeti kerime de bildirilen şerefli derecenin en üstünde bulunduğu şüphesizdir.

            İbni Hibban'ın bildirdiği:

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Peygamberlerin mübarek vücutları çürümez. Bir mü'min bana salâvat okursa bir melek o salâvatı bana getirip, ümmetinden felan oğlu felan sana salâvat ve selam söyledi der, buyuruldu.

 

            İbn-i Mâce'nin bildirdiği:

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            Cum'a günleri bana çok salâvat getirin. Okunan salâvat bana hemen bildirilir, buyuruldu.

 

            Onu işitenlerden Ebû'd-Derda Hz.:

            – Öldükten sonra da bildirilir mi? deyince:

            – Evet, ben öldükten sonra da bildirilir. Çünkü toprağın peygamberleri çürütmesi haram kılındı. Onlar öldükten sonra diridirler, rızıklandırılırlar, buyuruldu.

 

*  *  *

 

            Hz. Ömer (ra) Kudüs'ü Şerifi kâfirlerden aldıktan sonra, doğru hücre-i saadete gidip, kabri nebeviyi ziyâret etti ve selam verdi. Evliyânın büyüklerinden olan Ömer bin Abdülaziz Hz., Şam' dan Medine'ye memur gönderip Kabri Saadette selat ve selam okuturdu. Abdullah ibn-i Ömer Hz. yolculuktan döndüğü zaman doğruca hücre-i saadete girer önce Resûlullah'ı, sonra Ebû Bekir Sıddık-ı en sonra da babasını ziyaret edip selam verirdi. İmam-ı Nâfi diyor ki:

            – Abdullah ibn-i Ömer Hz. kabri saadete gelerek "Esselamu aleyke ya Resûlullah" dediğini yüzden fazla gördüm.

            Hz. Ali (ra) bir gün mescid-i şerife girip Hz. Fatıma (ra)'nın mübarek makamını görünce ağladı. Sonra hücre-i saadete giderek çok ağladı ve:

            – Esselamü aleyke ya Resûlullah ve Esselamü aleyküm ya iki kardeşlerim, diyerek Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'e selam verdi.

            İmam-ı Azam Ebû Hanife'ye göre önce hac yapmalı, sonra Medine-i Münevvere'ye gidip Resûlullah'ı ziyâret etmelidir. Ebûl-leysi Semerkandi'nin fetvasında da böyle yazılıdır.

            (Şifa) kitabının sahibi kadı İyad ve Şafiî âlimlerinden İmam-ı Nevevi, Hanefî âlimlerinden İbni Hümam, "kabri saadeti ziyâret lazım olduğuna icma-i ümmet hasıl olmuştur" dediler. Bazı âlimler ise "vacip"tir dediler. Zaten kabir ziyâretinin sünnet olduğunu, Vehhâbîlerin  Fethul Mecid kitabı da yazıyor.

 

            (Sûre-i Nisa, Âyet 63)

            Onlar nefislerine kötülük ettikten sonra, eğer sana gelerek, Allahu Teâlâ'dan af dilerse, Allah'ın Resûlu de onlar için af dilerse Allahu Teâlâ'yı tevbeleri elbette kabul edici ve merhamet edici bulurlar, buyuruyor.

 

            Bu âyeti kerime Resûlullah'ın şefâat edeceğini ve şefâatinin kabul olacağını bildiriyor. Ayrıca kabri saadeti ziyâret için uzaklardan gelip şefâat dilemeyi emir buyurmaktadır.

 

            Hâdîs-i Şerîf:

            Ancak üç mescide gitmek için uzun yolculuğa çıkılır.

 

            Hâdîs-i Şerîfi, Mekke'deki Mescid-i Haram'ı ve Medine'deki Mescid-i Nebiyyi, ve Kudüs'teki Mescidi Aksa'yı ziyâret için uzun yolculuğa çıkmanın sevap olduğunu bildirmektedir. Bunun için Hacca gidip de Mescid-i Nebi'deki kabri saadeti ziyâret etmeyenler bu sevaptan mahrum kalırlar.

            İmam-ı Malik:

            – Kabri saadeti ziyârete gelenlerin Hücre-i saadet yanında çok durmaları mekruhtur buyurdu. İmam-ı Zeynel Abidin, kabri saadeti ziyaâret ederken, Ravzai Mutahhara tarafındaki direk yanında durur, yanaşmazdı. Hz. Aişe vefat edinceye kadar Hücre-i saadetin kapısının dış yanında, kıbleye karşı ayakta durarak ziyâret ederlerdi.

            Hadîs âlimlerinden Abdülazimi Münziri Hz. "Kabrimi bayram yeri yapmayın" Hadîs-i şerifine mana verirken:

            – Kabrimi bayram gibi yılda bir ziyâret etmekle bırakmayın, her zaman ziyâret etmeye gayret edin, demektir buyurdu. "Evlerinizi mezarlık yapmayın" hadîs-i şerîfi de, evlerinizi namaz kılmamakla kabirlere benzetmeyin, demek olduğu için, Münzir'in verdiği manânın doğru olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü kabristanda namaz kılmak caiz değildir. Hadîs-i şerifin manâsı: "Kabrimi ziyâret için bayram gibi belli gün tayin etmeyin" demek de olabilir denildi. Yahudiler ve Hıristiyanlar, Peygamberlerinin mezarlarını ziyâret için toplanıp çalgı çalar, şarkı söyler, bayram yaparlardı. Siz böyle yapmayın, ziyâret için, bayramda haram şeylerle eğlenir gibi, ney, dümbelek çalmayın, toplanıp merasim yapmayın demektir. Ziyâret için, gelip selam vermeli, dua etmeli fazla durmamalıdır.

            İmam-ı Azam Ebû Hanife buyurdu ki:

            – Kabri saadeti ziyâret etmek sünnetlerin en kıymetlisidir.

            Vacip diyen âlimler de vardır. Bunun için Şafiî mezhebinde kabri saadeti ziyâret etmek nezr olunur.

            Mir'atı Medine'nin 1282. sayfasında başlayarak diyor ki:

            – Allahu Teâlâ seni yaratmasaydım, hiç bir şeyi yaratmazdım, buyurarak Muhammed (as)'ın Habibullah olduğunu, onu çok sevdiğini bildiriyor. Bu hadisi kudsi, İmam-ı Rabbani mektubatı' nın üçüncü cildinin 122. mektubunda da yazılıdır. Aşağı bir insan bile, sevgilisinin hatırı için istenileni boş çevirmez. Aşıka maşukunun hatırı için iş gördürmek kolaydır. Bir kimse: "Ya Rabb'i, Habibin Muhammed (as)'ın hatırı için senden istiyorum" dese isteği red olunmaz. Fakat değeri olmayan dünyalık işler için Resûlullah'ın hatırını, hürmetini vesile etmek layık değildir.

 

*  *  *

 

            İmam-ı Azam Ebû Hanife buyurdu ki:

            – Medine'de idim. Salihlerden şeyh Eyyûbi Sahtiyan-i, Mescid-i Şerife girdi, ben de birlikte girdim. Şeyh Hz., kabri Nebeviye karşı dönerek ve kıbleyi arkada bırakarak durdu. Sonra dışarı çıktı. İbn-i Cemâ'a Hz. Mensek-i kebir adındaki kitabında diyor ki:

            – Ziyâret  ederken  minber  yanında  iki  rekat  namaz  kılıp, duadan sonra hücre-i saadetin kıble tarafına gelmeli, mübarek başını sol tarafa alıp Merkad-ı şerif duvarından iki metre kadar uzak durmalı, sonra yavaş yavaş kıble duvarını arkaya alıp Muvacehe-i Saadete karşı döndükte selam vermelidir, bütün mezheplerde de böyledir.

            Hadika'da dil afetlerinin 23. sünü anlatırken diyor ki:

            – Dua ederken, peygamberlerin hakkı için, veya diri yahut ölü olan velinin hakkı için diyerek, Allah'tan bir şey istemek tahrimen mekruhtur. Yani Allahu Teâlâ hiç kimsenin istediğini yapmaya mecbur değildir. Çünkü Allahu Teâlâ'da hiç bir mahlukun hakkı yoktur denildi. Evet öyledir. Fakat, Allahu Teâlâ sevdiği kullarına söz vererek, kendinde onlar için hak tanımıştır. Yani dileklerini kabul edecektir. Kullarına, kendine hak ihsan ettiğini Kur'ân-ı Kerim'de bildirmiştir. Mesela;

            – Mü'minlere yardım etmek, üzerimize hak oldu, buyurmuştur. Bezzaziyye fetvasında diyor ki:

            – Ölü veya diri olan bir Velinin veya bir Nebi'nin ismini söyleyerek, bunun hürmeti için dilekte bulunmak caizdir. Şir'a şerhinde:

            – Peygamberlerini ve salih kullarını vesile ederek dua etmelidir.

            Hisn-ül-hasin'de de böyle yazılıdır, demektedir. Görülüyor ki, İslâm âlimleri, Allah'ın sevdiklerine verdiği hak ve hürmet için, Allahu Teâlâ'ya dua etmek caizdir, dediler. Kulların, Allah üzerinde hakları vardır sanıp, bu hakları için istemek şirk olur, diyen hiç bir âlim yoktur. Bunu yalnız, Vehhâbîler söylemektedir. Vehhâbîler Feth-ül-Mecid kitaplarında Bezzaziyye fetvasını övdükleri, bunun fetvalarını vesika olarak ileri sürdükleri halde, burada, ona da karşı gelmektedirler. Berika'da da, yine dil afetlerini açıklarken diyor ki:

            – Peygamberin, Velinin hakkı için demek, onun Nübüvveti hakdır, Vilâyeti hakdır, demek olur. Peygamberimiz de bu niyet ile "Peygamberin Muhammed hakkı için" demiş ve harblerde Allahu Teâlâ'dan, muhacirlerin fukarası hakkı için yardım dilemiştir. İslâm âlimlerinden "senden istedikleri zaman verdiğin kimseler hakkı için" ve "Muhammed Gazali'nin hakkı için" gibi dualar yapanlar ve kitaplarına yazanlar çok olmuştur.

            Hısnül Hasin kitabı böyle dualarla doludur.

            Ruhul Beyan tefsirinde diyor ki:

            Ömer-ül Faruk (ra)'un haber verdiği:

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            Adem (as)'ın yanıldığı zaman, Ya Rabb'i, Muhammed (as) hakkı için beni affet dedi. Allahu Teâlâ da:

            – Muhammed'i daha yaratmadım. Onu nasıl tanıdın dedi.

            – Ya Rabb'i, beni yaratıp ruhundan bana ihsan edince, başımı kaldırdım. Arşın eteklerinde, "Lâ İlahe illallah, Muhammedun Resûlullah" yazılmış olduğunu gördüm. Sen isminin yanına en çok sevdiğinin ismini yazarsın. Bunu düşünerek onu çok sevdiğini anladım, dedi. Allahu Teâlâ da buna karşılık:

            – Ey Adem, doğru söyledin, mahluklarımın içinde en çok sevdiğim odur. Onun için seni affeyledim. Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım, dedi. Buyuruldu.

 

            Bu hâdîs-i şerîf İmam-ı Beyhaki'nin Delail kitabında yazılıdır. Alûsinin Galiyye kitabında da yazılıdır.

            Vehhâbîlerin temel kitapları olan Fethül Mecid kitabının 259. sayfasında, İmam-ı Zeynel Abidin Ali Hz. nin, bir kimsenin, Resûlullah'ın kabri yanına gelip dua ettiğini görünce, buna mani olduğunu ve bana "Salât okuyunuz, her nerede olursanız verdiğiniz selam bana ulaştırılır". Hadîsini okuduğunu yazıyor. Hadiseyi yanlış anlatarak, burada anlaşılıyor ki, dua ve salat okumak için kabir yanına gitmek yasak edilmiştir, bu kabri bayram yeri yapmanın bir kısmıdır. Mescid-i Nebi'ye namaz kılmak için giren kimsenin, selam vermek için kabrinin yanına gitmesi yasaktır. Ashâbın hiç biri böyle yapmazdı. Böyle yapanları da men ettiler. Peygambere, yalnız ümmetinin okudukları salat ve selam bildirilir. Başka işleri bildirilmez diyor. Buna mani olmak için Suud Hükümetinin Mescid-i Nebi içinde (Hücre-i saadet) yanına asker koyduğunu da 234. sayfasında yazıyor.

            Yusuf Nebhani Şevahidül Hak kitabının çeşitli yerlerinde bunlara cevap vermektedir. 80. sayfasında İmam Zeynel Abidin (ra) Resûlullah'ın mübarek kabrini ziyâret etmeyi yasak etmemiştir. İslâmiyete uygun olmayan saygısızca yapılan ziyâreti yasak etmiştir. Torunu İmam-ı Cafer Sadık, Hücre-i Saadeti ziyâret eder, Ravza tarafındaki direk yanında durur, Resûlullah'a selam verirdi ve "Mübarek başı buradadır" derdi. "Kabrimi bayram yapmayınız" demek ziyâretinizi bayram gibi belli zamanlara bırakmayın, her zaman ziyâret ediniz, demektir. 88. ve 106. sayfalarında Ebû Abdullah Kurtubi tezkiresinde buyuruyor ki: Resûlullah "ümmetimin amelleri her sabah ve her akşam bildirilir" 89 ve 116. sayfalarında diyor ki: Halife Mansûr, Resûlullah'ı ziyâret ederken, İmam-ı Malik'e sordu: "Yüzümü Kıbleye karşı mı, kabre karşı mı döneyim?" İmam-ı Malik buyurdu ki: Yüzünü Resûlullah'tan nasıl ayırabilirsin. O (sav), senin ve baban Adem'in affolmasına vesiledir. 92. sayfada diyor ki: "Kabirleri ziyâret ediniz" Hâdîs-i Şerîfi emirdir. Ziyâret yaparken haram işlenirse, ziyâret yasak edilemez, haram yapması yasak edilir. 98. sayfada diyor ki: "İmam-ı Nevevi Ezkar kitabında, Resûlullah'ın ve salihlerin kabirlerini çok ziyâret etmek ve her ziyârette kabir başında çok durmak sünnettir." buyurmaktadır. 100. sayfada diyor ki: İbni Hümam, Feth-ül Kâdir kitabında Dar-ı Kutni'nin ve Bezzari'nin bildirdikleri hâdîs-i şerîfi yazıyor.

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            Başka bir iş görmeyip, yalnız beni görmek için gelene, kıyamet günü şefâat etmek üzerimde hakkı olur, buyuruldu.

 

            118. sayfada buyuruyor ki: Allahu Teâlâ, evliyâya kerâmet vermiştir. Öldükten sonra da tasarruf ederler. Bunları Allahu Teâlâ'ya vesile etmek caizdir. Fakat islamiyete uygun olarak istigase (yardım) etmelidir. Cahillerin "dilediğimi verirsen veya hastamı iyi edersen sana şu kadar vereceğim" demesi caiz değildir. Fakat buna, küfür şirk denilemez. Çünkü çok cahil olan da, Velinin icat edeceğini düşünmez. Veliyi, Allahu Teâlâ'nın sevgili kulu olduğunu düşünmektedir. "Dilediğimi yapmasını Allah'tan iste, Allahu Teâlâ senin duanı red etmez" demektir. Çünkü Resûlullah(sav):

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            Aşağı değersiz sanılan bir çok kimseler vardır ki, onlar Allahu Teâlâ'nın sevgili kullarıdır. Bir şey yapmak dileseler, Allahu Teâlâ o şeyi elbet yaratır, buyurdu.

            Bu hâdîs-i şerîf, Vehhâbîlerin Feth-ül Mecid kitabı, 381. sayfasında yazılıdır. Müslümanlar böyle hâdîs-i şerîflere güvenerek evliyâyı vesile etmektedir.

            İmam-ı Ahmed, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Malik ve İmam-ı Azam Ebû Hanife:

            – Salihlerin kabirleri ile teberrük etmek caizdir, dediler. Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birinde olduğunu, Elh-i Sünnet olduğunu söyleyen bir kimsenin de böyle söylemesi lazımdır. Böyle söylemezse Ehl-i Sünnet olmadığı, yalancı olduğu anlaşılır. Fetâvâ-yi Hindiyye'de başkası yerine Hacca gitmeyi anlatırken diyor ki:

            – Yapılan ibadetin sevabını başkasına bağışlamak caizdir. Böylece namaz, oruç, sadaka, hac, Kur'ân-ı Kerim okumak, zikir etmek ve Peygamberlerin, şehitlerin, evliyânın, salihlerin kabirlerini ziyâret etmek, mevtaya kefen vermek, bütün hayrat ve hasenat sevapları bağışlanır.

            Evliyâ kabirlerini ziyâret etmenin sevap olduğu buradan da anlaşılmaktadır.

            Buraya kadar bildirilenlerin vesikaları arabî ve ingilizce kitaplarımızda uzun yazılıdır. Bu kitaplar, Vehhâbîlerin yalancı ve sapık olduklarını, tevhid maskesi altında islamiyeti parçalamak yolunda olduklarını, bölücülük yaptıklarını ortaya koymaktadırlar. Allahu Teâlâ müslümanlara birleşmeyi emir ediyor. O halde her mü'min Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemaat itikadını öğrenip, bu büyük âlimlerin kitaplarında bildirdikleri gibi iman ederek, bu doğru ve hak yolda birleşmeleri lazımdır. Doğru yolun, yalnız Ehl-i Sünnet yolu olduğunu Peygamberimiz haber vermiştir. Müslümanları aldatmak isteyen sapıklara ve din kitabı ticareti yapan cahil din adamlarının yaldızlı yazılarına aldanıp Ehl-i Sünnet birliğinden ayrılmamaya çok dikkat etmelidir. Müslümanların birliğinden ayrılanların cehenneme gideceklerini Allahu Teâlâ, Nisa Suresinin 114. âyetinde açık olarak bildirmektedir. Dört mezhepten birini tatbik etmeyenin Ehl-i sünnet birliğinden ayrılmış olacağı, böyle mezhepsizin de sapık veya kâfir olacağı, büyük âlim Ahmed Tahtavi'nin Dürrül-Muhtar haşiyesinde ve El besair alel-münkirit-teves-sül-ü bilme-kâbir kitabında, vesikaları ile yazılıdır. Bu kitap, Feth-ül Mecid kitaplarına karşı reddiye olup Pakistan'da yazılmış ikinci baskısı İstanbul'da yapılmıştır.

            Vehhâbîlerin ve Vehhâbîlik felaketinin ortaya çıkmasına sebep olan İbni Teymiyye'nin, Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemaat mezhebinden ayrılmış oldukları, Et-tevessül-ü bin Nebi vecehalet-ül-veh-habiyyin kitabında ispat edilmiştir.

 

*  *  *

 Mezar üzerine türbe yapmak haram mıdır ?

            Mezar üzerine türbe yapmak ve türbelerde hizmet ve ibadet edenlere kandil yakmak ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak, şirk, küfür imiş. Harameyn ahalisi şimdiye kadar kubbelere, duvarlara tapınıyorlar imiş.

            Kabir üzerine türbe yapmak, süs için gösteriş için olursa haramdır. Kabrin harap olmaması için ise mekruhtur. Hayvanın, hırsızın açmaması için ise caizdir. Fakat ziyâret yeri yapmamak lazımdır. Yani "belli zamanlarda ziyâret etmek lazımdır" dememelidir.

            İnsanı önceden yapılmış bina içine defn etmek mekruh değildir. Ashâb-ı Kiram, Resûlullah'ı ve iki halifesini bina içine defn ettiler. Hiçbiri buna karşı gelmedi. Onların söz birliğinin delalet olmadığını hâdîs-i şerîf haber vermektedir. Büyük islam âlimi İbni Abidin Dürr-ül Muhtar haşiyesi 5. cilt, 232. sayfasında buyuruyor ki:

            – Âlimlerden bir kaçı salihlerin ve velilerin kabirleri üzerine örtü sermek, başlık, sarık koymak mekruhtur, dedi.

            Fetâvâ-ı Hucce'de: Kabirlerin üzerine örtü örtmek mekruhtur, diyor. Fakat bize göre, kabirdekinin kıymetini herkese bildirmek için örtülürse ve ona hakaret olunmaması, ziyâret edenlerin saygılı, edepli davranmaları için ise caizdir. Edille-i Şer'iyye ile yasak edilmemiş olan ameller, işler, niyete göre değerlendirilir. Evet, kabirler üzerine türbe yapmak, sanduka, örtü koymak Ashâb-ı kiram zamanında yoktu. Fakat Resûlullah'ın ve Şeyheynin odaya defnedilmelerini inkâr edenleri de hiç olmadı. Bunun için kabirler üzerine basmayınız, ölülerinize saygısızlık etmeyiniz, emirlerini yerine getirmek için ve yasak edilmiş olmadıkları için, bunların sonradan yapılmaları bid'at olmaz. Veda tavafından sonra Mescid-i Haram'dan hemen çıkmak, böylece Kâ'be-i Muazzama'ya saygı göstermek lazım olduğunu bütün fıkıh kitapları haber veriyor. Halbuki Ashâb-ı Kiram böyle yapmazdı. Çünkü onlar, her hareketlerinde Kâ'be'ye saygı gösterirlerdi. Sonra gelenler, böyle saygı göstermedikleri için, âlimlerimiz mescidden geri geri çıkarak saygı gösterilmesini bildirdiler. Ashâb-ı Kiram gibi saygılı olmayı böylece sağladılar. Salihlerin, velilerin kabirlerine Ashâb-ı kiram gibi saygılı olabilmek için, üzerlerine örtü serilmesi, türbe yapılması da bunun gibi caiz oldu. Büyük âlim Abdülgani Nablûsi Hz., Keşf-ün-Nûr kitabında bunu uzun anlatmaktadır. Keşf-ün-Nûr kitabı Celâleddin-i Suyûti'nin, Tenvir-ul-halek fi imkân-ı rü'yetin-nebi ciharen vel-melek kitabı ile birlikte arabi olarak hicri 1393(m. 1973) de Minhat-ül-vehbiyye adı ile İstanbul'da neşredilmiştir. Arabistan'da, türbeye (meşhed) denir. Medine-i Münevvere' de, Baki kabristanında meşhed dolu idi. Vehhâbîler hepsini yıktı. Vehhâbîlerden başka, hiçbir islam âlimi, türbe yapmanın ve türbe ziyâret etmenin şirk küfür olacağını söylememiştir. O sapıklardan başka türbe yıkan hiç görülmemiştir.

            (Halebî-i Kebir) sonunda diyor ki:

            "Bir kimse tarlasını kabristan yapsa, birisi mevta defn için buraya türbe yapsa kabristanda boş yer varsa, caiz olur. Başka yer yoksa türbe yıkılıp, yerine kabir kazılır. Çünkü burası, kabir yapmak için vakf edilmiştir." Türbe şirk olsaydı, put olsaydı, her zaman yıkılması lazım olurdu.

            Yeryüzünde bulunan İslam türbelerinin birincisi Resûlullah(sav)'in medfun olduğu hücre-i muattaradır. Resûlullah (sav) Efendimiz, çok sevdiği zevcesi Aişe (ra) validemizin odasında, hicretin 11. senesi, Rebi'ul-evvel ayının 12. pazartesi günü öğleden önce vefat etti. Çarşamba gecesi, bu odaya defnedildi. Hz. Ebû Bekir (ra) ile Hz. Ömer (ra) de bu türbe içinde defnedildiler. Ashâb-ı Kiram'dan hiçbiri buna mani olmadı. Vehhâbîler, Ashâb-ı Kiramın bu sözbirliğine karşı geliyorlar. Şüpheli delili yanlış tevil ederek(İcma-i Ümmet) inkâr etmek, küfür olmaz ise de, bid'at olur.

            Aişe (ra) hazretlerinin odası, üç metre yüksekliğinde ve üç metre genişlik ve dört buçuk metre uzunlukta kerpiçten yapılmıştı. Biri garp, diğeri şimal duvarında iki kapısı vardı. Hz. Ömer (ra) halife iken, hücre-i saadetin etrafına kısa bir taş duvar çekti. Abdullah bin Zübeyr halife iken, bu duvarı yıkıp siyah taş ile yeniden yaptı. Duvarı güzel sıvattı. Bu duvarın üstü açık olup, şimal tarafında bir kapısı vardı. Hz. Hasan (ra), hicretin 49. senesinde vefat edince, vasiyeti gereğince, Hz. Hüseyin (ra), kardeşinin cenazesini Hücre-i Saadet kapısına getirterek tevessül ve dua edeceği zaman, buraya defn edeceklerini sanarak içeri sokmasını istemeyenler oldu. Gürültüyü önlemek için Baki kabristanlığına defn olundu. İleri de böyle çirkin haller olmaması için duvarın ve odanın kapısını duvarla örüp kapadılar.

            Emevi halifelerinin altıncısı olan Velid,  Medine valisi iken taş duvarı yükseltti ve üzerini küçük bir kubbe ile örttü. Halife olunca,  Medine valisi olan  Ömer bin Abdülaziz'e emir vererek Hicri 88 (m. 707) senesinde, Mescid-i şerifi tevsi ettirirken, bu duvarının etrafına ikinci bir duvar yaptırdı. Bu duvar beş köşeli idi ve üstü kapalı idi. Hiç kapısı yoktu. Daha çok bilgi almak için Kıyamet ve Âhiret kitabının "Müslümana Nasihât kısmı 15. maddesinin sonunu okuyunuz.

            Vehhâbîlerin meşhur Feth-ul Mecid kitabının 133 ve sonraki sayfalarında diyor ki:

            (Ağaç, taş, kabir ve benzerleri ile teberrük eden müşrik olur. Kabirler üzerine kubbeler yapılarak putlaştırıldı. Cahiliyye ehli de Salih kimselere ve heykellere tapınırlardı. Bunların hepsi ve daha kötüleri şimdi türbelerde, mezarlarda yapılıyor. Salih insanların kabirleri ile teberrük etmek, lat putuna tapmak gibidir. Bu müşrikler, evliyânın duayı işiteceğini ve cevap vereceğini zannediyorlar. Kabirlere nezir yaparak, sadaka vererek, ölülere yaklaşılır diyorlar. Bunların hepsi büyük şirktir. Müşrik kendine başka isim verse de yine müşriktir. Ölülere saygı ve sevgi göstererek dua etmeye, hayvan kesmeye, adak ve benzeri işler yapmaya ne isim verilirse verilsin, hepsi şirktir. Zamanımız müşrikleri, bu yaptıklarına tazim ve teberrük ismi vererek, caiz diyorlar. Bu şüpheleri yanlıştır)

            Vehhâbîlerin, ehli sünnet olan müslümanlara yaptıkları bu saldırılara ve iftiralara islam âlimlerinin verdikleri cevaplardan bazılarını türkçeye tercüme ederek, çeşitli kitaplarımızda yazdık. Burada, (Usulül erbe'a fi terdid-il Vehhâbîyye) kitabının birinci aslından, bir miktar tercüme ediyoruz. Dikkat ile okunursa, Vehhâbîlerin aldandıkları, doğru yoldan ayrıldıkları ve müslümanları felakete sürüklemekte oldukları hemen anlaşılır.

            Allahu Teâlâ'dan başkasını tazim etmenin caiz olduğunu, Kur'ân-ı Kerim ve Hâdîs-i Şerîfler ve Selefi Salihinin sözleri ve işleri ve âlimlerin çoğu bildirmişlerdir.

 

            (Sûre-i Hac, Âyet 32)

            Meâl'i: Bir kimse Allahu Teâlânın Şeairini tazim ederse bu iş, kalplerin takvasındandır" buyuruldu.

 

            Şeair nişanlar, alâmetler demektir. Abdulhak-ı Dehlevi "Rahime Rabbüh" buyuruyor ki:

            'Şeair, şaireler demektir. Şaire, alamet demektir. Görülünce Allahu Teâlâ hatırlanan her şey, Allahu Teâlâ'nın şeairi olur.)

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 158)

            Meâl'i: Safa ve Merve, Allahu Teâlâ'nın şeairindendir.

 

            Buyuruldu. Bu âyeti kerimelerden anlaşılıyor ki, Allahu Teâlâ' nın şeairi yalnız Safa ve Merve tepeleri değildir. Bunlardan başka şeairde de vardır. Bunun gibi şeair Arafat, Muzdelife ve Mina denilen yerler değildir. Şah Veliyullahı Dehlevi, (Huccetullahil Baliga) kitabının 69. sayfasında diyor ki:

            (Allahu Teâlâ'nın şeairinin en büyükleri dörttür: Kur'ân-ı Kerim, Kâ'be-i Muazzama, Peygamber aleyhisselatı vesselam ve namaz) Şah Veliyullah, (Eltafül Kuds) kitabının otuz üçüncü sahifesinde diyor ki: (Allahu Teâlâ'nın şeairini sevmek demek, Kur'ân-ı Kerim'i ve Peygamberi ve Kâ'be'yi sevmek demektir. Hatta Allahu Teâlâ'yı hatırlatan herşeyi sevmektir. Allahu Teâlâ'nın evliyâsını sevmek de böyledir) Çünkü:

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            "Evliyâ görülünce, Allah hatırlanır." Bu hâdîs-i şerîf İbni Şeybe'de ve (Künuzud dekaik) de yazılıdır. Bu hâdîs-i şerîften anlaşılıyor ki, Evliyâ da Allahu Teâlâ'nın şeairindendir. Mekke-i Mükerreme şehrinde, Mescid-i Haram'ın yanında bulunan Safa ve Merve ismindeki iki tepecik arasında, İsmail (as) annesi Hz. Hacer, gidip geldiği için, bu iki tepecik, Allahu Teâlâ'nın Şeairi oluyorlar. O mübarek anneyi hatırlamaya sebep oluyorlar da, bütün mahlukların en üstünü ve Allahu Teâlâ'nın sevgilisi olan Muhammed (as) doğduğu, büyüdüğü, ibadet ettiği, hicret ettiği, namaz kıldığı ve vefat ettiği yerler ve mübarek türbesi ve Â'lînin, Ashâbının yerleri niçin şeairden olmasınlar? Vehhâbîler neden bunları yıkıyorlar?(Burada Âl kelimesi, mübarek zevceleri ve ehli beyti demektir.)

 

            Kur'ân-ı Kerim dikkat ve insaf ile okunursa, bir çok âyeti kerimenin, Resûlullah'ı tazim ettiği, kolayca görülür.

 

            (Sûre-i Hucurat, Âyetler 1, 2, 3, 4, 5)

            "Ey iman edenler, Allahu Teâlâ'nın ve Resulünün önüne geçmeyiniz. Allahu Teâlâ'dan korkunuz.

            Ey iman edenler, Peygamberin sesinden daha yüksek sesle konuşmayınız. O'na birbirinize seslendiğiniz gibi seslenmeyiniz. Böyle yapanların ibadetlerinin sevapları yok olur.

            Resûlullah'ın yanında seslerini kısanların kalblerini, Allahu Teâlâ, takva ile doldurur. Onların günahlarını affeder ve çok sevap verir.

            Onu dışarıdan bağırarak çağıranlar, düşünemiyorlar. Dışarı çıkıncaya kadar bekleseler, kendileri için iyi olur" buyuruldu.

            Bu beş âyeti insaf ile okuyan, düşünen bir kimse Allahu Teâlâ'nın, sevgili Peygamberinin tazimini, ne kadar çok yükselttiğini iyi anlar. O'na karşı ümmetinin edebli, saygılı olmasını ehemmiyetle emir ettiğini görür. Ona karşı seslerini yükseltenlerin bütün ibadetlerinin yok olacağını düşünen kimse, bu önemin derecesini anlayabilir. (Beni Temim) kabilesinden 70 kişi, Medine' ye gelip dışardan bağırarak, Resûlullah'ı saygısızca çağırmışlardı. Bu âyeti kerimeler, bunlara ceza olarak geldi. Şimdi Vehhâbîler, kendilerinin beni Temim soyundan olduklarını söylüyorlar. Bunun içindir ki;

 

            (Hâdîs-i Şerîf)

            "Kaba ve işkence yapıcılar şarktadır ve şeytan buradan fitne çıkarır." buyurarak mübârek eli ile Necd tarafını gösterdi. Vehhâbîlerin bir ismi de (Necdi) dir. Necd ülkesinden türedikleri için, bu isimle de anılmaktadırlar. Yukardaki hâdîs-i şerîfin haber verdiği fitne, bin iki yüz sene sonra ortaya çıktı. Vehhâbîler Necd' den Hicaz'a gelerek, müslümanların mallarını yağma ettiler. Erkeklerini öldürdüler. Kadınlarını ve çocuklarını esir aldılar. Kâfirlerin yapmadıkları kötülükleri, alçaklıkları yaptılar.

            FAİDE: Yukarıdaki âyeti kerimelerde, tekrar tekrar (Ey iman edenler) buyuruldu. Bu da, kıyamete kadar gelecek olan bütün müslümanların, Resûlullah'a (sav) edebli olmalarını emretmektedir. Yalnız ashâb-ı kiram için emir edilseydi, (Ey Ashâb) denirdi. Nitekim (ey Resulun zevceleri) ve (Ey Medine ehalisi) buyurulmuştur. Namazın, orucun, haccın ve zekatın ve başka ibadetlerin, kıyamete kadar, bütün müslümanlara farz olduklarını bildirmek için (ey İman edenler) buyurulmuştur. Böylece Vehhâbîlerin (Resûlullah diri iken tazim lazım idi. Öldükten sonra saygı gösterilmez ve ondan yardım istenmez) sözleri, âyeti kerime ile çürütülmüş oldu.

            Yukardaki âyeti kerimeler, Allahu Teâlâ'dan başkalarına da tazim lazım olduğunu göstermektedir.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 104)

            "Ey İman edenler, Raina demeyiniz, bize nazar et deyiniz. Allahu Teâlâ'nın hükümlerini dinleyiniz." buyuruldu.

 

            Mü'minler, Resûlullah (sav)'a (Raina), yani bizi gözet, koru derlerdi. Raina Yahudi lisanında söğmek, kötülemek olup, Yahudiler, Resûlullah (sav)'a bu manâda Raina derlerdi. Kötü manâsı da olduğu için bu kelimeyi kullanmayı, Allahu Teâlâ, mü'minlere yasak etti.

 

            (Sûre-i Enfal, Âyet 33)

            "Sen aralarında olduğun için, Allahu Teâlâ onlara azab yapmaz" buyuruldu. Kıyamete kadar azap yapılmayacağı vaad edildi. Bu âyeti kerime Vehhâbîlerin (O, aranızdan gitti, toprak oldu) sözlerini red etmektedir.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 34)

            "Meleklere, Adem'e karşı secde ediniz dediğimiz zaman, secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi." buyuruldu. Bu âyeti kerime, Âdem (as) tazim olunmasını emretmektedir. Şeytan Allahu Teâlâdan başkasına tazim olunmasını inkâr ederek ve Peygamberlere hakaret ederek bu emri dinlemedi. Vehhâbîler de şeytan yolundadırlar. Yûsuf (as)'ın anası babası ve kardeşleri de kendisine secde ederek saygı gösterdiler. Allahu Teâlâ'dan başkasına saygı, tazim, şirk ve küfür olsaydı, Allahu Teâlâ sevdiği kullarını anlatırken bununla övmezdi. Ehli sünnete göre, Allah'tan başkasına secde haramdır. Tazimi gösterdiği için değil.

            Şeytan, Resûlullah (sav)'a, hep Necd'li ihtiyar şeklinde görünürdü. Kâfirler Mekke'de (Darun Nedve) denilen yerde toplanıp, Resûlullah'ı öldürmeğe karar verdikleri zaman, şeytan Necd'li bir ihtiyar şeklinde görünüp, nasıl öldüreceklerini öğretmişti. Onlar da Necd'li ihtiyarın dediğini yapalım demişlerdi. O günden beri, Şeytana (Şeyhi Necdi) denilmektedir. Muhiddin-i Arabi hazretleri (Müsamerat) kitabında diyor ki: Kureyş kâfirleri, Kâ'be'yi tamir ederken, kabile reislerinden her biri (Hacer-ül Esved) taşını, yerine ben koyacağım dediler. Yarın sabah ilk geleni hakem yapalım. Aramızda onun seçeceği kimse koysun, dediler. İlk olarak Resûlullah (sav) geldi. O zaman yirmi beş yaşında idi. Bu gelen emindir. Bunun sözüne uyarız dediler. (Bir kilim getirip taşı içine koyunuz ve hepiniz kenarlarından tutup, taşın konulacağı yere kadar kaldırınız) buyurdu. Sonra mübârek elleri ile taşı kilimin içinden alıp, duvardaki yerine koydu. O anda, Şeytan Şeyhi Necdi şeklinde görünüp bir taş göstererek "bunu da destek olarak yanına koy" dedi. Maksadı o çürük taşın ileride ayrılarak Hacer'ül Esved'in yerinden oynaması, bu yüzden herkesin Resûlullah'a uğursuz demesi idi. Resûlullah (sav) bunu anlayıp "Euzubillahimin eşşeytanirracim" dedi. Şeytan o anda kayboldu, kaçtı. Muhiddin-i Arabi Hz. bu yazısında, şeytanın (şeyh-i Necdî) olduğunu dünyaya yaydığı için, Vehhâbîler bu büyük veliye düşman oldular. Hatta kâfir dediler. Vehhâbîlerin üstadlarının önderlerinin şeytan olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Resûlullah'tan yadigar kalan mukaddes yerleri bunun için yıkıyorlar. "Bu yerler, insanları müşrik yapıyor" diyorlar. Mübârek yerlerde Allahu Teâlâ'ya dua etmek şirk olsaydı, Allahu Teâlâ Hacca gitmemizi emretmezdi, Resûlullah(sav) tavaf yaparken Hacer'ül Esved'i öpmezdi, Arafat'ta ve Müzdelife'de dua edilmez, Mina'da taş atılmaz ve Safa ile Merve arasında koşulmazdı, bu mübarek yerlere böyle tazim olunmazdı.

            Ensar'ın toplandığı yere reisleri olan Sa'd İbni Mu'az gelince, Resûlullah (sav) "Reisiniz için ayağa kalkınız" buyurdu. Bu emir Sa'd'i tazim etmeleri içindi. Sa'd hasta idi, onu hayvandan indirmek içindi, demek yanlıştır. Çünkü hepsine emir olundu. İndirmek için olsaydı, bir iki kişiye emir olunurdu. Sa'd için denirdi. Reisiniz demeye lüzum olmazdı.

 

*  *  *

 

            Abdullah bin Ömer (ra), Hac için Medine'den Mekke'ye giderken yoldaki mübârek yerlerde, Resûlullah'ın oturduğu yerlerde durur namaz kılar, dua ederdi. Buralarla bereketlenirdi. Resûlullah'ın minberine ellerini koyar, sonra yüzüne sürerdi. İmam-ı Ahmed bin Hanbel, Hücre-i Sa'adeti ve minberini öperek bereketlenirdi. Vehhâbîler hem Hanbelî mezhebinde olduklarını söylüyorlar, hem de bu mezhebin imamının yaptığına şirk diyorlar. "Hanbeliyiz" demelerinin yalan olduğu anlaşılıyor. İmam-ı Ahmed bin Hanbel, İmam-ı Şafiî'nin gömleğini ıslatıp bu suyu içti, bununla bereketlendi. Halid ibni Zeyd Ebû Eyyüb-el Ensari (ra), Resûlullah'ın mübârek kabrine yüzünü sürdü. Biri gelip kaldırmak isteyince "Beni bırak, taşa, toprağa gelmedim, Resûlullah'ın huzuruna geldim." buyurdu.

            Ashâb-ı Kiram (Aleyhimürrıdvan), Resûlullah'ın eserleri ile teberrük ederlerdi. Abdest alırken kullandığı su ile, mübârek teri ile bereketlenirlerdi. Gömleği, asası, kılıcı, nalinleri, kadehi, yüzüğü ile ve kullanmış olduğu herşey ile bereketlenirlerdi. Mü'minlerin annesi ümmi Seleme (ra)'nin yanında mübârek sakalından bir kıl vardı. Hasta gelince kılı su da bırakır, sonra çıkarıp bu suyu ona içirirdi. Mübârek kadehine  su kor, şifa için içerlerdi. İmam-ı Buhâri'nin kabrinden misk kokusu duyulurdu. Bereketlenmek için toprağından alıp götürürlerdi. Hiç bir âlim ve müftü buna mani olmazdı. Hadîs ve fıkıh âlimleri bunlara izin vermiş, Vehhâbîler buna şirk demiştir.

            (Usül-ül-erbe'a'dan tercüme burada tamam oldu.)

 

*  *  *

 

            Ashâb-ı Kiram ve tabiin-i-izam zamanlarında, hatta 1000 senesine kadar evliyâ, süleha çoktu. Herkes bunları ziyâret ederek, bereketlenir, dualarını alırlardı. Kabirle tevessül etmeğe, cansız eşya ile bereketlenmeğe lüzum kalmazdı. O zamanlarda bunların az yapılması caiz olmadıklarını göstermez. Caiz olmasalardı, mani olanlar bulunurdu. Hiç bir âlim mani olmadı. Âhir zaman yaklaştıkça küfür alâmetleri, bid'atler çoğaldı. İslâm düşmanları, fen adamı, din adamı şekline girip, gençler aldatıldı. Fen adamı şekline girip aldatanlara (fen yobazı) din adamı şekline girip aldatanlara (zındık) denildi. Dinsizlik, irtidat, nefislerine uyan azgınların, diktatörlerin işlerine yaradığı için, bu felaketi körüklediler. Âlimler, veliler azaldı. Son zamanlarda hiç görülmez oldular. Evliyânın kabirlerinden, eşyasından bereketlenmek zaruri oldu. Her işte, her ibadette olduğu gibi, bunlara da haramlar karıştırıldı. Böylece karışık olan meşru işlere mani olmamak, bunlara karışmış olan bid'atleri temizlemek lazım olduğunu, islâm âlimleri söz birliği ile bildirmişlerdir. Âlimlerin bu sözleri (Ed-dürer-üs-seniyye firredd-i alel Vehhâbîyye) kitabında yazılıdır. Okuyanların hiç şüphesi kalmaz. Bu kitap 1319 ve 1347 senelerinde Mısır'da basılmış ve Hicri 1395 (m. 1975) de, İstanbul'da ofset baskısı yapılmıştır.

            (Yukarıda yazılmış olan yazı Ahmed Cevdet Paşa'nın Faideli Bilgiler adlı eserinden alınmıştır.)

 

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU