BİLÂL-İ NÂDİR’İN DİLİNDEN

 

 

(Hediye olarak dağıtılan “4 Soru-4 Cevap” kitabından alınmıştır.)

 

Mezheplere gerek kalmadan Ayet ve Hadisle çalışılması yeterli olurmu ?

            Aşağıdaki dört sorunun güncel bir durum gösterdiği ve bazı çevrelerce de yanlış yorumlar ve açıklamalar yapıldığı görülmektedir. Babam Hacı Muhammed Bilâl Nâdir Hazretlerinin zamanında da bir çok soruları Bilâl Babama sorarlardı. Onlara babam cevap verirdi. Onun cevap vermesi, milleti aydın-atması olmuştur. O sorulara benzer sorular bana da sorulunca ben de en fazla Bilâl Babamdan duyduğum sözleri söyleyip izah ediyorum. Günümüzde en fazla sorulan ve güncel konu haline gelen 4 sorunun cevabını defalarca ayrı ayrı yerlerde sordular. Bunları cevaplandırdım. Daha da fazla ihtiyaç duyulduğundan bu hususta vatandaşı aydınlatmak için kitap olarak yazmayı uygun buldum. Bu dört sorunun cevabını yazacağım inşallahu Teâlâ.

            Bu dört soru şunlardır:

            1. Şimdi zamanımızda mezheplere ne lüzum var? Âyet, Hadis olduktan sonra Âyetle ve Hadisle çalışırsak olmaz mı?

            2. Darul Harptir, Cuma namazı kılınmaz diyenlere,

            3. Zuhru Ahir diye bir namaz yoktur. Bu namaz ne farz, ne vacip, ne sünnettir. Dolayısı ile kılınmaz diyenlere,

            4. “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözüne itiraz edenlere.

            1. ŞİMDİ ZAMANIMIZDA MEZHEPLERE NE  LÜZUM VAR? ÂYET VE HADİS OLDUKTAN SONRA ÂYETLE VE HADİSLE ÇALIŞIRSAK OLMAZ MI? Diyenlere cevap:

 

 

            Peygamberimiz (sav) zamanında herkes yapacağı işi, hareketi Peygamberimiz (sav)’e sorardı. Onun için mezheplere lüzum yoktu. Dört halife devrinde yine herkes yapacağını onlardan sorardı. Meşrep ayrılığı olsa da yine halifenin sözü dinlenirdi. Meşrep ayrılığı görünüşte fikir ve görüş ayrılığı gibidir.

            Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

            - “Bir dağ bir dağın üzerine bindi derlerse inanın, bir adam ahlakını değiştirdi derlerse inanmayın.” Bir insanda kalb islah olursa vücut azalarının hepsi ıslah olur. Hepsi iyiye yönelir. Kalb kararır, körelirse zulumat, pislik kaplarsa vücut azalarının hepsi kötüye yönelir. Ahlak yine değişmez. Bir insan ahlakını değişti diyorlarsa yalandır, yanlıştır. O alışkanlığı terketmiştir.

            Misal: Hz. Ömer (ra) Müslüman olunca ahlakı zerre kadar değişmedi. Ahlakının yönü değişti. Müslümanlara şiddet gösterin Hz. Ömer (ra); o şiddeti Kâfirlere gösterdi. Allah (cc)’ın en sevmediği ahlak, en sevdiği ahlak oldu. İşte Meşrebe en fazla benzeyen de ahlaktır. Aradaki fark bir tek şudur:

            Ahlak doğuşta, yaradılışta insan ile beraber doğar, ölünce hatta öldükten sonra insandan hiç ayrılmayandır. İnsandaki bu ahlakların hepsi de iyiye yönelirse çok iyi, kötüye yönelirse çok kötüdür. Meşrep doğuşta değil, orta yaşlılıkta değil, ya orta yaşlılıkta veya fazla yaşlılıkta Allah (cc) yolunda devamlı çalışanlarda kemal bulunca zuhur eder. Çalışmazsa kapalı kalır. Çalışa çalışa en sonunda kendisine yaradılışta Allah (cc)’ın vermiş olduğu meşrebi zuhur eder. Meşrep zuhur edince kemal bulmuş, büyük bir zat demektir. Müridler meşrep zuhur etmeden Şeyhinin ziyaretine ne kadar sık gelir, ne kadar çok kalır, vaaz nasihatını ne kadar çok dinlerse istifadesi o kadar çok olur. Meşrep zuhur ederse o müridde görüş ayrılığı başlar. O mürid şeyhinin yanına geç gelir, az oturur, tez kalkar. Şeyhinin sağlığında kendi meşrebini onun muhitinde açıklamaz. Sair yerlerde açıklar. O mürid şeyhi ile bir beldede oturmaz. Yunûs Emre’nin Şeyhi son zamanlarda:

            - “Bir postta iki aslan oturmaz” diye kendini başka beldeye gönderdi. Tarikat Pirlerindeki erkan, görüş ayrılığı, mezhep imamlarındaki görüş ayrılıklarının başı bu meşreplere dayanır. Tasavvuf kitaplarını incelerseniz; Şeyhler arasındaki bu meşrep ayrılıklarını daha iyi anlarsınız. Şart şu ki: Âyete, Hadise, Edile-i Şer’iyyeye her uygun söz kabul edilir. Hepsi de uygundur.

             Peygamberimiz (sav)’den sonra birisi Hz. Ömer-ül Faruk (ra) birisi Seyfullah Allah (cc)’ın kılıcı Halid bin Velid (ra), Ebu Zerr-i Gıffari, Hz. Ali (ra), Hz. Ömer-ül Faruk (ra) arasında, Hz. Ömer (ra)’le Veysel Karani Hazretleri arasında,Hz. Ebu Bekir (ra)’le Hz. Ömer (ra) arasında olan meşreb ve görüş ayrılıklarını tafsilatı ile Zuhurat-ı Bilâl-i Nâdiri adlı kitabımızda yazdık. Meşrep ayrılığı hakkındaki geniş bilgi kitabımızdan öğrenilebilir.

            Bir baba kuyumcu olur. Kendi oğlunu demirci olarak çalıştırır, yetiştirir veya oğlunun kabiliyeti kuyumculuğa değil de demirciliğedir. Onu demirci olarak yetiştirir. En küçük çocukluğundan büyüyüp, evlenip yeni bir dükkan idare edebilecek kapasiteye gelinceye kadar babasının yanında onun her ihtiyacını babası karşılar. Babasının her sözü ona hoş gelir. Kendisi ayrı bir dükkan açarsa babasının sözü kendisine ters gelir. Kendisinin mesleği başka, babasının mesleği başkadır. Hangi memlekette demirciyi daha fazla ihtiyaç varsa babası daha iyi bilir ve oğlunu o zaman oraya gönderir. İki meslekte de görüş ayrılığı var ama fikir de aynıdır.

            Onun gibi bir Şeyhte müridini tam yetiştirince meşrep müridde zuhur ederse o, Şeyhinin istediği memlekete, istediği yere belki yabancı lisan konuşulan, hiç bir şey bilmeyen (gayri Müslim) memlekete gönderir. Orda dergah kurar. Yanına herkes gelir, toplanır. İslamiyet genişler, büyür, hatta kendi Türkiye’de oturup, Avrupa’daki kâfirleri kendi kabrine getirip, onlara rüyada ve sair ikazlarla çoklarını da Müslüman eder. Bu hal kendinden öldükten sonra da gitmez. Artar eksilmez, çoğalır azalmaz. Çünkü yardımı, desteği bizzat Allahu Teâlâ’dan almaktadır.

 

            Kaside:

 

                        Sana bakıp durur gözü,

                        Sohbet edip söyler sözü,

                        Lakin Hakk iledir özü,

 

                                   Sen anı öyle sanırsın

                                   Sencileyin bir Adem’dir,

                                   Evliya’nın sırrı vardır,

                                   Gizli ayan elindedir.

 

            İşte Şeyh Abdülkadir-i Geylani Hz., Şeyh Muhiddin-i Arabi Hz., Seyyid Ahmed-ür Rıfai Hz., Veysel Karani Hz’nin, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi Hz.’nin vefatına asırlar olmuş, onların yaptığını kimse yapamaz. İkazı, irşadı, ayıktırması, hasılı bu gibileri kimse yapamaz. Yaparım diyene de deli derler. İşte bu Allah (cc)’tan gelen kuvvettir. Allah (cc)’tan gelen kuvvet artar, eksilmez; kul kula bir şey verir, ödünç verdim veya benim dediğim gibi yap, der. Aksi yapılırsa elinden alır. Veya kendinde ihtiyaç yok olur, yine elinden alır. Allah (cc)’da bu adet yoktur. Kesinlikle lütfünden verdiğini almaz, artırır. Çünkü verdiği hazinesinden hiçbir şey eksilmez. Yine insan düşmanına emniyet edip serbest olmaz. Belki bir noksanımı bulur, der temkinli davranır. Allah (cc)’da bu adet de yoktur. Gadabından verdiğini almaz.

 

            Âyet:

            Onların yaptıklarına karşı Allah’da Hüd’a yapar.

 

            Âyet:

            Şeytan onların amellerini ziynetlendirir.

 

            Bunun için Allah (cc) kahrından verdiğini almaz, icab ederse aklını alır. Lütfünden verdiğini almaz, azdırırsa kahrına uğrarsa, aklını alır.

            Dört halife ve Muaviye (ra) devri de geçtikten sonra Emeviler devri başladı.

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Ma’nası: Emevi halifelerini kendi döşeğimde maymun suretinde görüyorum. Yalnız Ömer İbn-i Abdulaziz ile Selman İbn-i Abdulmelik bu ikisinden başkası kâfirdir, mel’undur.

 

            Selman İbn-i Abdulmelik evladı Resûle yaptığı büyük hizmetle Allah (cc)’ın rızasını kazandı. Mesela; İmam Hüseyin (ra) şehit edildiğinde Yezit kumandanlarından olan ve İmam Hüseyin (ra)’i şehit edenler içinde bir kumandan olan Muhtar’is Sahafey yaptıklarına pişman olup, İmam Hüseyin (ra)’in kabrine gelip yemin etti.

            - Senin intikamını almadıktan sonra karnım doyasıya yemek yemeyeceğim, yumuşak döşekte yatmayacağım” dedi. Hazreti Ali (ra)’nin hem baş pehlivanı hem de ordu kumandanı olan Melik Ejder’in oğlu İbrahim Ejder’le birleşip, isyan etti. Zaferi kazandı. İmam Hüseyin (ra)’in intikamını ziyadesiyle aldı. İmam Hüseyin (ra)’i şehide edenlere önderlik yapanları atların arkasına bağlayıp, sürütmek, parmaklarını kırmak, gözlerini oymak gibi çeşitli işkencelerle öldürdü.

            Selman İbn-i Abdulmelik’de  Peygamberimiz (sav)’i rüyasında gördü. Peygamberimiz (sav) kendisine çok iltifatta bulundu. Uyandı. Peygamberimiz (sav)’i böyle rüyasında gördüğünü alimlere anlatıp:

            - “Ben bu kadar büyük iltifata layık değilim. Peygamberimiz (sav) benim neyimden memnun oldu” dedi. Alimlerin hiç birisi kendisini tatmin edici cevap veremedi. Hasan-ı Basri Hz’ne gitti. Hasan-ı Basri Hz:

            - “Yaptığın iyilikleri, hayırları say” dedi. Saydı.

            - “Onlarla olmaz” dedi.

            - “Sen herhalde Evlad-ı Resûle büyük bir hizmette bulundun” deyince Selman ibn-i Abdulmelik:

            - “İmam Hüseyin (ra)’in başı Yezit’in hazinesinde idi. Kefenledim. Kendime ait bir cemaatle namazını kıldım, defnettim” deyince:

            - “İşte bu halin Allah (cc)’a ve Resûlüne hoş geldi. Bu amel seni Allah (cc) Hazretlerine ve Resûlüne sevdiren” dedi.. Muhtar’is Sahafey’in Evlad-ı Resûl için harp etmesi İmam Hüseyin (ra)’ hürmetine büyük derece aldığı gibi Selman ibn-i Abdulmelik’te aynısı oldu. Bu İmam Hüseyin (ra)’in başını kefenleyip, defnetme işini Ömer ibn-i Abdulaziz yaptı derler. Ben de öyle biliyordum. Bilâl Babamın bu hususta bir vaaz bandını (kasetini) dinledim. Bunu şimdiki yazdığımız şekilde Selman ibn-i Abdulmelik’in yaptığını söylüyor. Doğrudur. Çünkü bu hususta Bilâl Babam eski Türkçe yazı olan çok tarih kitapları okumuştur. Hangisi doğru ise onu konuşmuştur.

            Emevi halifelerinin hepsi İslam ve Evlad-ı Resûl düşmanıdır. Muaviye (ra) bunlardan değildir. O Ashâb-ı Resûlullah’tandır.

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Manâsı: Benden sonra benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır. Hepsi cehennemliktir. Yalnız birisi kurtulur.

            - O kurtulan fırka hangisidir ya Resûlullah? Buyurdu ki:

            - Ben ve benim Ashâbım ne yolda, ne itikatta gidiyorsak ondan ayrılmayanlardır.

 

            Bu Emevi halifeleri zamanında Evlad-ı Resûl’e son derece düşman, İslamiyeti, dini bozmak için var güçleriyle seksen sene çalıştılar. O devirde Emevi halifelerinden Ömer İbn-i Abdulaziz ile Selman İbn-i Abdulmelik hariç hepsi içki içerdi. Evlad-ı Resûller zindanlara atılır, asılırdı. Taraftarları da aynı muameleye tabi tutulurdu. Maymunların başına sarık sararlar, hutbeye çıkartırlardı. Peygamberimiz (sav)’i, Hz. Ali (ra)’yi ve taraftarlarını karalamak, kötü göstermek için ellerinden geleni yaparlardı. İmam-ı Âzam’ın da ölümü aynı oldu. Diyanet İşleri Reisi olacaksın dediler. Maksatları kendi kurduğu mezhebin muhalifine ağzından fetva alıp, kendi kurduğu mezhebine muhalif fetva verdirip, mezhebi çürüğe çıkartmak istiyorlardı. Bunu çok iyi bilen İmam-ı Âzam’a:

            - “Diyanet Reisi ol” dediler.

            - “Olmam” dedi.

            - “Şer’an Diyanet Reisi olmaya kim layık?” dediler.

            - “Kim alimse o layıktır” dedi.

            - “Senden alimi var mı?” dediler.

            - “Yok” dedi.

            - “Öyleyse Diyanet Reisi ol” dediler.

            - “Ben olmam” dedi.

            - “Diyanet Reisi olmaya layık kimseye Diyanet Reisi ol diye teklif ederler de red ederse cezası nedir?” dediler.

            - “Ona yüz değnek vurmak lazım” dedi.

            - “Öyleyse yaz fetvayı ver” dediler. Öyle bir an geldi ki İmam-ı Âzam ya Diyanet Reisi olup, tazyikle, baskı ile kendisine, kurduğu mezhebin muhalifi fetva verdirip mezhebini çürüğe çıkartacaklardı. Yahutta Diyanet Reisliğini reddedip ölümü tercih edecekti. Canından geçti, mezhebinden geçmedi. Kendi ölüm fetvası olan 100 değneği kendine vurmaları için fetvayı yazdı, ellerine verdi. 100 değnek vurdular, öldü.

 

«        «        «

 

            İmam-ı Âzam demek büyük İmam demektir. İmam-ı Şafii Hazretleri kendi mezhep kitabını yazdıktan sonra, İmam-ı Âzam’ın mezhep kitabı eline geçiyor. Hepsini okuyor ve hayran kalıyor. Yalnız iki mevzu kafasına sığmıyor. İmam-ı Âzam’a kadar geliyor. İmam-ı Âzam’ın 100 değnek (recm)’le öldürüldüğünü söylüyorlar ve kabrini gösteriyorlar. İmam-ı Şafii Hazretleri İmam-ı Âzam’ın kabrine gidiyor,

            - Ya İmam, senin mezhep kitabını okudum, çok beğendim. Yalnız iki yerini kafam almadı. Eğer sen hayatta olsa idin, seninle tartışacaktım. Bu iki yere Lâ (yok öyle değil) diyecektim. O zaman İmam-ı Âzam’ın kabrinden yüksek sesle şehadet kelimesi işitiliyor. Arkasından:

            - Lâ de (yok de) diye sesleniyor. İmam-ı Şafii:

            - Şehadet kelimesine yok denmez, diyen Kâfir olur. İmam-ı Âzam:

            - Öyle ise benim kitabımda Lâ diyeceğin yeri Âyetle, Hadisle karşılaştır. Ben Âyetle, Hadisle yazmamışsam Lâ de. Ben her yazdığımı Âyetle ve Hadisle karşılaştırıp öyle yazdım. Ayrıca başka diğer iki İmamın kavillerini de aldım. İmam-ı Şafii Hazretleri tekrar okuyup Âyetle, Hadisle karşılaştırınca Âyete, Hadise tam uygun yazıldığını görüyor. Tekrar İmam-ı Âzam’ın kabrine geliyor diyor ki:

            - Ya İmam eğer ben mezhep kitabımı yazıp dağıtmamış olsa idim, ben de senin mezhebine girer, senin mezhebinle amel ederdim. Sen hepimizin büyüğüsün, gerçekten de İmam-ı Âzam’sın diyor. İmam-ı Âzam’ın yazdığı kitap ve sözleri ne kadar mühimse yaptığı ibadet, yazdığı kitap sayısı ve yaşantısı da akıllara durgunluk verecek kadar çoktur ve kendisinde büyük haller zuhur etmiştir. İmam-ı Âzam’ın 54 sefer Hacca gitmesi, 17 sene Hadis toplaması, akşam namazının abdesti ile sabah namazını 40 sene kılması vardır.

 

«        «        «

 

            Bir Hacca gidişinde Medine-i Münevvere’nin dışında kenar mahallede bir evde ibadet edip Resûlullah (sav)’ın zahir kulağımla “Bana gel, ben senden razıyım” diye emretmedikçe gitmeyeceğim der. Bir hafta gitmez, ibadet, taat eder, müsaade ister.

            Medine-i Münevvere’de oturan bir Arab 100 altın borçlanmıştı. O borçlarını ödeyebilmesi için her gün Ravza-i Mutahhara’da Peygamberimiz (sav)’e yalvarır. Peygamberimiz (sav)’i Arab rüyasında görür. “İmam-ı Âzam’a git benden selam söyle. Ben ondan razıyım. Senin 100 altın borcunu da versin” der. O senden işaret sorar. Sen de ki: Her gün yatarken Peygamberimiz (sav)’in ruhuna 100 Salavat-ı Şerife okumadan yatmazmışsın, dün gece onu unutmuşsun. Her gün Salavat-ı Şerife gönderiyordu, alıyordum dün göndermedi, gelmedi, alamadım. Senin sözünün doğruluğu için işaret budur diyeceksin.”

            Arab sabahtan İmam-ı Âzam’ın yanına geldi, olduğu gibi anlattı. İmam-ı Âzam 100 altın verdi. Arab çıkıp giderken tekrar çağırdı. Yeniden sordu:

            - “Resûlullah ne dedi?” Arab  baştan aşağıya anlatıp 100 altın borcunu da versin dedi deyince, yine 100 altın verdi. Arap çıkıp giderken ikince defa tekrar çağırdı. Arab’a:

            - “Resûlullah ne dedi?” diye sordu. Arab tekrar anlattı. Sonunda 100 altın borcunu versin dedi, deyince yeniden 100 altın verdi.

Sonra Ravza-i Mutahhara’ya Peygamberimiz (sav)’i ziyarete gitti.

            İmam-ı Âzam 40’ların başkanı idi. 40’lardan bir tanesi ölmüştü. Sabah namazı olmadan yerine birisi seçilecekti.İmam-ı Âzam’ın evinde 40’lar huzura varmışlar. Sabah namazı olmadan seçilmesi lazımdı. Gece seher vakti ibadetlerini geçirmeyenlerin içinden seçeceklerdi. Yine Bağdat’ta bir derviş vardı. Bu derviş çok borçlanmış, borcunu ödemesine imkan yok. Borcunu ödeyebilmek için tek çare İmam-ı Âzam’ın bir altın şamdanı var.

            - Bunu çalar satar, borcu öderim.Sonra da İmam-ı Âzam’a, Ya İmam ben cahillik yaptım. Bana hakkını Helâl et. Zamanında senin şamdanını çalmıştım, derim. Herkese hakkını Helâl ediyor, bana da Helâl eder. Bu borçtan ancak böyle kurtulurum, diye düşünür. Şamdanı çalabilmek için evin alt katında herkesin uyumasını bekler. İmam-ı Âzam da Kırklar’a sabah namazına kadar gözlerini yumdurup gece ibadet eden bir zakiri Kırklar’a karıştırmak istiyor. Sabah yaklaştıkça sık sık baktırıyor. Bu kimsenin Bağdat’ın içinden seçilmesi lazım, aksine o gece kimse kalkıp ibadet etmiyor. İmam-ı Âzam uyanık yatağının içinde sadece birkaç sefer istiğfar tevbe getiren kimse de olsa getirin, diyor. O da bulunamıyor. En son sabah olacak.

            - Bizim şamdan hırsızı aşağıda akşamdan beri “Beni bunlara rüsvay etme, tevbe olsun, şamdanı da çalmam, tek millete rezil olmayım, ya Rabbi beni affet” diye yalvarıyor, uyumuyor. İmam-ı Âzam:

            - “Onu getirin” diyor. Onu getiriyorlar. Kendini Kırklar’a karıştırıyor. Şamdanı da hediye ediyor.

 

«        «        «

 

            Peygamberimiz (sav) bir vali tayin ediyor. Valiye soruyor:

            - Sen gittiğin yerde ne ile amel edeceksin? Vali:

            - Allah’ın kitabı Kur’an ile, Kur’an’da ne söylerse ondan ayrılmayacağım. Peygamberimiz (sav):

            - Kur’an’da bulamadığın, içinden çıkamadığın bir mevzu olursa ne ile amel edersin? Vali:

            - Senin sözlerinle, sünnetinle amel edeceğim. Peygamberi-miz (sav):

            - Öyle bir mevzu ile karşılaştın ki, ne Kur’an’da, ne Hadîs-i Şerîf’te aynısını bulamadın. O zaman ne ile amel edersin? Vali:

            - Yapacağım işi Âyetle, Hadisle karşılaştırır, Âyete ve Hadise yakın, uygun tarafı nasılsa ona göre içtihad yaparım. Onunla amel ederim. Peygamberimiz (sav):

            - Sen valilik yapabilirsin diyor ve fikrini beğeniyor. Vali tayin ediyor. Diğer bir deyimle Valilik imtihanını kazanıyor.

            Bu içtihad meselesi çok mühimdir. İçtihad yapan tam kamil olursa dini mübini korur. Âyetten ve Hadisten ayrılmaz. Bu içtihad yapan cahil olursa şeytan içtihadına ve kendisine müdahale eder. Hakkı batıl olarak batılı da hakk olarak içtihad yaptırır. Yani yanlışı doğru, doğruyu yanlış görür. Kur’ân-ı Kerim’de (Sûre-i Bakara, Âyet 7)’de:

            - “Gözleri var görmez, kulakları var duymaz, kalblerine bir şey girmez” dediğinin bir tanesi de bunlardır. Bütün evliyaullahlar dualarında: “Allahümme erinel hakka, hakkan verzugna ittibaehu ve erinel batıla batılan verzugna içtinabehu” derler.

            Manâsı: “Allah’ım sen bize hakkı hakk olarak göster. Ona tabi olmak nasib eyle, batılı batıl olarak bildir, ondan da sakınmak nasib eyle. Açıkcası doğruyu doğru göster, doğruya tabi eyle. Eğriyi eğri göster, ondan da sakınmak nasib eyle.”

 

            Demek ki doğruyu doğru bilemeyip tabi olmayanlar olduğu ve yanlışı yanlış bilip ayrılmayanlar olduğu gibi. Batılı, yanlışı, yanlış olarak bilip ayrılmayanlar varmış, doğruyu doğru bilip tabi olmayanlar da varmış. Yine Kur’ân-ı Kerim’de:

 

            (Sûre-i Nemil, Âyet 5)

            “Ve Zeyyene lehümuş şeytane ama lehum”

            Meâl’i: “Onların amellerini şeytan ziynetlendirir.”

 

            Evvelce bu çok mühimdi. Bir insan her söylediği sözü ya Âyetle, Hadisle tasdik ederdi, ya da Âyete, Hadise en uygun yollarını bulup, bununla herkesi ikna ederdi.

 

            Hadîs-i Şerîf:

            “Mare ahul mü’minune hasen fe hüve indallahu hasen”

            Ma’nası: Mü’minler toplumu tarafından iyi görülen muhakkak Allah yanında da iyidir.

 

            Bazı Peygamberlerin ve Evliyaların yaptıkları geçice olarak kabul edilmez. Sonunda onun hikmeti meydana çıkınca haklı, doğru ve gerçek olduğu herkesçe  anlaşılırdı.

            - “Biz yanılmışız, o yanılmamış” denilirdi. Sûre-i Kehf’deki  Hızır (as) ile Mûsa (as) arasında olan gemiyi delme, oğlanı bo-ğazlama, duvarı yapma gibi. Mûsa (as) muhalefet etti. Bir de söylediği sözler Âyet ve Hadisle herkesi ikna edecek sözler söyler.

Dinin afatı kaçtır ?

            Hadîs-i Şerîf:

            Dinin afatı üçtür:

            1. Zalim beyler,

            2. Fasık hocalar,

            3. Cahil içtihadçılar.

 

            Şimdi bütün mezhepler Âyete, Hadise dayanmış oluyor. İçtihad yapmış oluyor.  Ehli Sünnet ve dört mezhep görüşü hariç, diğerlerinin sözlerinin çoğu Kur’an’a terstir. Onun için batıl oluyor. Sözleri ile amel edilmez. Hoca olur, Şeyh olur, Müftü, Vaaz olur. Hatta Diyanet Reisi de olsa ölçü Kur’an’dır. Ölçü İslam toplumudur. Hakiki mü’min toplumu her şeyi seçer, ayırır.

            Mesela: Bir derviş Peygamberlerden. Evliyalar büyüktür diye vaaz etmiş. Bunu Şer’i Mahkemeye getirmişler. Hakim kararına göre ya suçlu bulunup değnek vurulacak, ya da beraat edecek. Hakim:

            - “Sözünü isbat et” der. Derviş:

            - “İki insan Hindistan’dan İstanbul’a gitse, biri atlı birisi de yaya, hangisi daha yiğit, hangisinin yaptığı takdir edilir” der. Hakim:

            - “Yaya gideninki takdir edilir” der. Derviş:

            - “Peygamberler atlı gibidir. Mucize var, mucizat göstermesi serbest. Aynı yolda giden Evliya var fakat kerâmet göstermesi yasak. Onlar atlı bunlar yaya gibidir. İkisi de aynı yola gidiyor. Birisine mucize serbest, birisine kerâmet yasak.

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Peygamberlerin helâkına sebep mucizatını saklamaktır. Evliyaların helâkına sebep kerâmetini aşikareye çıkartmaktır.

 

            Bir Peygamber benim Rabbım yapar, ne gibi mucize istiyorsunuz size göstereyim diyebiliyor ve yapıyor. Evliyaya gelince Muhiddin-i Arabi asılıyor, taşın altında altın var diyemiyor. Nesimi, Mansur yine aynı oluyor, ölüyor açıklayamıyor. Derviş berat ediyor.

 

«        «        «

Aşure ne demektir ?

            Muharrem ayının onuncu gününe Aşure derler. Aşr on, aşure onuncu gün anlamındadır. Aşure günü mü’minlerin bayramıdır. Bu aşure gününün fazileti unutulmuş, söylemiyorlar. Peygamberimiz (sav) zamanında:

            - Bir yılbaşı tayin edelim demişler. Müşavere yapılıyor, herkes fikrini söylüyor. Hicreti, Peygamberimiz (sav)’in “Mekke’den Medine’ye hicreti olsun,” bir de “Rumi (Rum Suresi’nin indiği gün) yılbaşı olsun” yani Hz. Ebu Bekir (ra)’in Mekke’nin beyleri ile yaptığı bahsi kazandığı ve meşhur olan Rumi yılbaşı olsun, diyorlar. Herkes fikrini söylüyor. Hz. Ali (ra):

            - Muharrem’in onuncu aşure günü olsun, diyor. Peygamberimiz (sav) bu fikri daha fazla beğeniyor. Yılbaşı Muharrem’in onuncu aşure günü kabul ediliyor. Şimdi her üçü de hesap edilir.

 

            Hadîs-i Şerîf, REH No: 3828

            Arefe orucu, geçmiş ve gelecek iki yılın günahlarına kefaret olur. Aşure orucu ise geçmiş senenin günahlarına kefaret olur.

 

            Ramazandan sonra altı gün oruç tutulur, bu oruç bir seneye bedeldir.

 

            Hadîs-i Şerîf, REH No: 3832

            Aşure günü oruç tutun, (fakat) bir gün önce, bir günde sonra tutarak Yahudilere muhalefet edin.

 

            Muharrem ayında üç gün oruç tutmak çok sevaptır. Eşhür’ül Hurum olan dört mübarek aydan birisi de Muharrem ayıdır.

            (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, 9. Cild, Sayfa: 9, No:1320’ye müracaat)

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Hayvanların bile oruç tuttukları gün aşure günüdür.

 

            Mevlid-i Şerif’de Hikaye-i Geyik’teki geyiğin oruç tutması ve kuşlardan bazılarının oruç tutması aşure günüdür. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Aşure çorbası pişirmek, yemek, evde bolluk yapmak hem çok sevaptır, hem de rızkı bollaştırır.

 

            Hadîs-i Şerîf, REH No: 5567

            Kim aşure günü çoluk çocuğuna bol yiyecek alırsa, Allah onun bütün senesini bereketli kılar.

 

            Yeryüzüne ilk yağmurun yağması, Adem (as)’in tevbesinin kabulü, Firavun’un suya gark olması, Nuh (as)’ın tufandan kurtulması, İsa (as)’ın göğe çekilmesi ve daha bir çok Peygamberin sıkıntıdan kurtulması; Muharrem’in onuncu aşure günü İmam Hüseyin (ra)’in Kerbela’da şehit düştüğü gündür. Şehitlere serdar olmuştur.

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Aşure günü Şeyhinin ziyaretine giden, bir saat nasihatını dinleyen, dinlediği nasihatla amel eden ve onu halka tavsiye eden yetmiş hacc sevabı alır.

 

            Aşure günü gusül eden, gelecek sene aynı güne kadar ölüm hariç hastalık görmez.

 

            Hadîs-i Şerîf, REH No: 5057

            Aşure günü her kim sırma taşından sürme sürünürse gözleri katiyen ağrımaz.

 

            Aşure günü ismit (sırma) taşı ile sürme çekilen gelecek sene o güne kadar göz ağrısı görmez. Diğer mübarek günlerin fazileti söyleniyor, her nedense bu kadar Hadisler, müjdeli sözler söylenmiyor.

            İmam-ı Hüseyin (ra) şehit düştü diye yas tutmak iyi değildir. Aşure günü hem yılbaşı, hem mü’minlerin bayramı, hem de İmam-ı Hüseyin (ra)’a, Allahu Teâlâ’nın en sevdiği gün olan, en makbul ve mükafatı bol olan aşure günü şehitlik nasip etmiştir. Peygamberimiz (sav), Uhud cenginde yaralanıp attan yere düşünce, kâfirler devamlı Peygamberimiz (sav)’e kılıç vurmaya çalışıyorlar. Ashâb o kılıç darbelerini önlemek için canlarını feda ediyorlar. Zübeyr ve Talha (ra) Hazretleri, Peygamberimiz (sav)’e kılıç değmemesi için üzerine atıldılar. Birisi kolunu siper yaptı kolu kesildi, diğeri üzerine atılıp bacağını kestirdi. Ebu Deccane, Peygamberimiz (sav)’in düştüğü kuyuya kâfirlerin mızrak attığını görünce vücudunu siper yapıp kuyunun üzerine atıldı. Tuzak için hazırlanan ağzı dar kuyunun bir tarafını kapattı, diğer tarafından yine kâfirler mızrak atıyorlardı. Medine’den harp için gelen ve ağır yaralanan Esma Bint-i Zema ismindeki kadın kuyunun boşluk yerine kendi vücudunu siper yaptı, attı.

 

«        «        «

 

            Mekke’de iken niceleri güneşe karşı çarmıha gerilip, kamçıyla dövülerek şehit düştüler. Yüzlerce kişiye yiyecek ambargosu uygulayıp şehirden dışarı sürdüler.

            - Siz, Muhammed’e tabi oldunuz diye suçlayarak senelerce yiyecek ambargosu uyguladılar, açlıktan ölenler oldu. İmam-ı Hüseyin (ra) bu harplerin hiç birisinde yoktu. El üzerinde büyüdü. Cennette Allah (cc) yanında bu saydıklarım çok büyük dereceler aldılar. Onlardan da daha büyük derece almak ve şehitlere serdar olmak için görünüşte feci, zor ama Allah (cc) yanında dereceler almak için, Allah (cc) için, biat için kendi canını feda edip şehit düşmüştür. Allah (cc)’tan emirsiz, izinsiz hiçbir şey olmaz. Allahu Teâlâ’nın en sevgilisi Peygamberimiz (sav) idi. O’nun da en sevgilisi Hazreti Hasan (ra), Hazreti Hüseyin (ra) idi. İşte bunların hepsini yapan Allah (cc)’tır. Yalancı, geçici dünyada zormuş, olmaması lazımmış gibi görünüyor. Hem de ebedi olan, sonun olmadığı  böyle bir hayatta Hz. Hasan (ra) ile Hz. Hüseyin (ra)’in cennetteki makamı bir görülse bu dünyada kendilerinin çektikleri hiç kalır. Kur’ân-ı Kerim’de (Hayatı Tayyibe) diye söyler. Onun için İmam Hüseyin (ra)’i Kerbela’da şehitliği ile, şehitlere serdar olmasıyla övünmemiz lazım.

            İşte Muharrem’in 10’uncu günü, o yüksek, o ulvi makamı kazandığı gündür. Onun için mü’minlerin bayramıdır.

            Yezit’e hiçbir zaman için iyidir, haklıdır, öyle yapmazsa olmazdı demek bu gibi haller (haklı görmeler) haramdır.

            - Yezit’e lânet edilir mi? Sorusuna Bilâl Babam:

            - Lânet kelimesine dilimiz alışmasın, diye lânet denmez, yoksa Yezit, lânetliği hak etmediğinden değil, eğer lânetliğe gelirse Yezit’e yüz bin sefer lânet.

            Babam şu kasideyi söylerdi:

 

            Geldi aşure Muharrem aşık’a eyler sala,

            Kim olur bu dem Hüseyin çün figane müptela,

            Kalbi uşşaka Hüseyin’in nuru vermişken cila,

            Bir bölük gümrah elinde kaldı şah’ı Kerbela.

 

            Serveri cümle şehidan kıldı ol Şah’ı ula,

            Çıktı bir mel’un o şah’ın sine-i uryanına,

            Çaldı bıçak o şah’ın gerdanına,

            Bir ateş ruzi saçıldı Kerbela meydanına,

            Bir bölük gümrah elinde kaldı Şah’ı Kerbela.

 

«        «        «

 

            İmam Hüseyin (ra)’i övüp, Yezit’i kötüleyen kasideler söylenir.

            Yunûs Emre, İbrahim Etem gibi binlerce zat, Şeyhe gitmiş çalışmış, kendilerinde büyük ilim, fütuhat ve ilmi ledün olmuş, hem kendi zamanlarında, hem kendilerinden sonra kıyamete kadar sözlerinden, kasidelerinden ilimlerinden bütün millet istifade etmiştir. Nerede kabri ziyaret edilen Hazretleri ve baba denilen zat varsa git, sor, öğren; ya Şeyhtir, ya müriddir. Hem kendini kurtarmış, hem de kıyamete kadar kabri ziyaret edilip, sözleri kasideleri ile yaptıkları işlerden ibret alacak şekilde nice 100 binlerce insanı kötülükten kurtarmıştır. Tarikata girmeyen, Şeyhi olmayanların, kendi kendilerine çalışanların hiç birisi böyle olmamıştır.

 

            Kur’ân-ı Kerim’de (Sûre-i Bakara, Âyet 154)

            Meâl’i: Siz Allah yolunda ölenleri öldü sanmayın, onlar diridir. Lakin siz bilmezsiniz.

 

            Diyor. İşte bu Âyete göre bir tarikat meşayıhının, bir Yunûs Emre gibi müridlerin ölmediği kabirlerine asırlar sonrası 100 binlerce insanın ziyaret edişinden anlaşılır.

            (Sûre-i Bakara, Âyet 138)

            Zahir ilmi: Boya, pudra, allık ile güzel görünen gibi ise maneviyat ilmi anadan doğma güzel olan gibidir. İkisi de yıkanırsa birinin yıkandıkça çirkinliği artar, öbürünün yıkandıkça güzelliği artar. İnsanların hamamı da teneşir tahtasıdır. Orda yıkananın ya güzelliği ya da çirkinliği artacaktır. Kendinde tarikat, maneviyat yok, sadece zahir ilim, sarık, cübbe, kıraat, vaaz var. Herkes bunları kulağı ile duyuyor, gözü ile görüyor. Ölünce gözle görülmez, kulakla duyulmaz olur. İşte kıraat, Kur’an okuma, vaaz kesildi, boya gitti, cilası gitti, çirkinleşti. En yakın bir arkadaşı bile kabrine gelip bir fatiha okumak aklına gelmedi. Sadece yaptığı amelle baş başa kaldı.

            İkincisi maneviyat ilmi: Beşeriyet hali kendini çirkin gösteriyor. Sözü Hakk’tan ilhamla söylediği için Hızır (as)’ın sözü Mûsa (as)’a ters geldiği gibi bunun sözü de herkese ters geliyor. Kendi ölünce söylediği sözlerin büyüklüğü, yaptığı işlerin hikmeti meydana çıkıyor. Mıknatıslı demirin mıknatıssız demirleri çekip aldığı gibi herkesi, mü’minleri çekiyor. Üstünden zaman geçtikçe asırlar geçtikçe, sözleri dilden dile yaptığı işler meclislerde konuşuluyor. Onun sözleri Reşat altını gibi gittikçe değer kazanıyor. 700 sene evvel vefat etmiş olan Yunûs Emre’nin kasideleri Mevlânâ’nın Mesnevileri, Abdulkâdir-i Geylanî Hazretlerinin sözleri, vaazları, kerâmetleri gittikçe yayılıyor, değer kazanıyor. O zamanda 100 binlerce zahir alimin hangisinin yaptığı iş, söylediği söz söyleniyor ve ibret alınıyor. Birisinin gittikçe güzelliği artıyor, birisi gittikçe unutuluyor, çirkinliği artıyor.

            Zahir alimi dediğimiz kitap yazan büyük zatlar yine bir Şeyhten ders, talimat almakla, onun ayıktırması ile yazıyor. Zahir alimlerden kitap yazanlar bir dervişe geldiler, dediler ki:

            - Bunun da fikrini alalım. Birisi dedi ki:

            - Bunun sözü ağır gelir kaldıramayız, yazamayız sormayalım, dedi. Diğerleri ille de soralım dediler, yanına geldiler, sordular:

            - Ben bir vakit namazı geçirdim, hangi vakit olduğunu bilmiyorum. Nasıl kaza edeceğim? Derviş:

            - Size göre mi söyleyim, bize göre mi söyleyim? Soranlar:

            - Şeriat’ın sizesi, bizesi var mı? Size nasıl olur? Bize nasıl olur? Derviş:

            - Sizinki  kolay beş vakit namazın hangisinin kazaya kaldığını bilemiyorsan, beş vakiti de kaza edersin, bir vakit geçirdiğinin yerine olur. Diğerlerini fazladan kılmış olursun. Yazar:

            - Size göre nasıl olur? Derviş:

            - Bize göre bir vakit namazı geçirmiş ise onun da hangi vakit olduğunu bilemiyorsa, namazı bu kadar hafife almışsa (küçümsemişse) unutmuşsa, ben isem de boynumu burdan kesmek lazım, diye boynunu gösteriyor.

 

«        «        «

 

            İbrahim Etem Hazretleri bir dervişe:

            - Ne yapıyorsun demiş? Derviş:

            - Allah bir şey verirse yiyoruz, vermezse sabrediyoruz. İbrahim Etem Hazretleri:

            - Bizim Horasan’ın köpekleri de aynısını yapıyor. Allah verirse yiyor, vermezse sabrediyor. Derviş:

            - Siz nasıl yapıyorsunuz? İbrahim Etem Hazretleri:

            - Allah verirse infak edip dağıtıyoruz. Vermezse hamdediyoruz.

 

«        «        «

 

            Bir Şeyh’e:

            - Zekat kaçta bir diye sormuşlar. Şeyh:

            - Size kırkta bir, bize yüzde yüzdür demiştir. İşte bunlar İlmi Ledün’den söylüyor. Yunûs Emre’yi imtihan için geldiler. Aciz kalıp kitapları bıraktılar. İlmine hayran kaldılar.

            - Bunları kimden öğrendin? Senin okumuşluğun yok, nerden biliyorsun dediler.

            Şu kasideyi söyledi:

 

            Kadılar, müftüler cümle geldiler.

            Kitaplarını bir araya koydular.

            Sen bu ilmi nerden aldın dediler.

            Bir Kamil mürşid’e varmazsan olmaz.

 

                        Niceleri gitti mürşit arayı.

                        Arayanlar buldu derde devayı.

                        Bin kerre okusan aktan karayı.

                        Bir Kamil mürşid’e varmazsan olmaz.

 

            Gel kardeş seninle gidelim bile.

            Nice aşıkların bağrını dele.

            Delildir Cebrail Muhammed’e bile.

            Bir Kamil mürşid’e varmazsan olmaz.

 

                        Yunûs Emre bunda manâ var dedi.

                        Bir Kamil mürşide sende var imdi.

                        Niçin Mûsa’ya Hızır’a var dedi.

                        Bir Kamil mürşid’e varmazsan olmaz.

 

            Kur’an’da Allah (cc)’ın rızık verdiğini, dilediğine rızkı bolaltacağını, dilediğine rızkı daraltacağını, Allah (cc)’ın her şeye kadir olduğunu, Allah (cc)’a dayanmayı, Allah (cc)’a sığınmayı, Allah (cc)’tan istemeyi bir çok yerlerde defalarca söyler. İşte buna tam inanan Allah (cc)’a tam tevekkül eder. Allah (cc) ona sebepli de sebepsiz de verir. Kimseye muhtaç etmez. Kudret eli ile de verdiği sebepsizdir. Hazreti Meryem’e cennetten devamlı yemek gelmesi gibi, onu Âyetle haber veriyor. Hele Mûsa (as), İsa (as) Peygamberdi. Onlara havadan (cennetten) sofra geldi. Ama Hazreti Meryem, Peygamber değil, evliyadır. Ona da cennetten devamlı meyve, yemek geliyor.

 

            (Sûre-i Ali İmran, Âyet 37)

            - “Küllema dahale aleyha zekeriyyel mihrabe vecede indeha rızga, gale ya meryemü enna leki haza”

            - “Ya Meryem, bunlar sana nerden geldi” diye Zekeriya (as) sorunca:

            - “Rabbım tarafından gönderildi. Cennet meyveleridir.”

 

            Derdi. Şimdi iyice düşünecek olursak Hazreti Meryem’de o tevekkül, o teslimiyet, o sabır, o itikat var. (Küllema dahale deyince) Her dahil oluşumda diyor. Yani her odasına girişimde cennet meyveleri görürdüm. Ömür boyu demek ki. Allah (cc) hiçbir sebepsizde cennetten yemek yediriyor. Bu kulun hulusuna, inancına göre olunca amel aynı, arada itikat farklılığı var. Biz tam inanamıyoruz. Onlar tam inanıyor. İşte hakiki şeyhler tam inanır, tam mutmain olur. Mutmain olma Kur’ân-ı Kerim’de İbrahim (as)’a Allahu Teâlâ kuşları boğazlatıp diriltmesi ile gösteriyor. Kalbi mutmain oluyor. Kur’ân-ı Kerim’de (Sûre-i Bakara, Âyet 260):

            - “Keyfe Tuhyil mevta gale evelem tü’min gale bela velakin liyatmainne kalbiy” dediği budur.

 

«        «        «

Tarikattaki makam ve nefis mertebeleri nelerdir ?

            Tarikatta yedi makam yedi nefis mertebesi vardır:

            1. Emare: Nefsine esir olanlar.

            2. Levvame: Nefsinin kendini aldattığını ve aldatıldığını bilen pişman olan (levm) kınamak olunca kendi nefsini kınayan.

            3. Mülhime: İlham olunan, ilhamla bilme, Allahu Teâlâ ilham eder, ilhamı, nefis ve şeytan da eder. Allah (cc)’tan olana İlham-ı Rahmani, Nefisten olana İlham-ı Nefsani, Şeytandan olana İlham-ı Şeytani derler. İlhamı Rahmani veya İlham-ı Rabbani şudur:

            Olunan ilham hem kendi, hem ümmeti Muhammed için en gerekli ikaz edip, düşündükçe manâsı derinlere varır. İlham-ı Nefsani:

            Nefsinin devamlı arzu ettiği, istediği nefse hoş gelen ilhamdır. İlham-ı Şeytani olan şeriata ters tarafı olup, Allah (cc)’ın emrinin muhalifi olan şekilde olur.

            4. Mutmaine: Allahu Teâlâ’nın yaptığına, yapacağına kalbi mutmain olan, kalbi tam kanaat getiren, hiç en ufak şek, şüphe kalmadan her şeyin Allah (cc)’tan geldiğini ya gören, ya görmüş gibi bilendir. Mesela: Bir dağ arkasındaki yangının ateşi görmeden ateşin dumanını, çıngısını görüp yangın olduğuna kanaat getiren gibi olur.

            5. Raziye: Allah (cc)’ı tam razı etmiş,

            6. Marziyye: Allah (cc)’ta kendinden razı olmuş, yani raziye Allah (cc)’ın  razı olması, marziye Allah (cc)’ın kulu razı etmesi.

            7. Safiye: O Allah (cc)’la gizli pazarlık, kaleme gelmez, söylemeye dil aciz kalır. Kendi de bilmez nasıl olduğunu. Dünyada bir misli yoktur. Bu yedi makam hakkında Âyetler ve Hadisler vardır. Biz kısa yazdık. Bir hocaya:

            - “Çorapsız yalın ayak niçin namaz kıldırdın?” diyen kardeşimizin sorusuna cevaben hoca (imam) şöyle söyler:

            - Kâ’be’de yalın ayak kılıyorlar. Peygamberimiz (sav) zamanında çorap mı var dı? Bunu da nerden çıkardınız. Cevaben deriz ki:

            - Peygamberimiz (sav)’in en büyük sünnetlerinden birisi de mest giymektir. Aslında başta hocalarımız ve hepimiz mest giymemiz lazım. Çünkü Peygamberimiz (sav) Mekke’nin en sıcak günlerinde bile mesti çıkarmamıştır. Mestle namaz kıldırmıştır. İhramda herkes yalın ayak basarak kılar ve gezer. Mest giyen seferide üç gün, hazeride 24 saat çıkarmasa abdestli mestine elini sürerek niyet eder, kılar. Hocam Türkiye’de serin yerde çorap giymeye zorsunuyor. Peygamberimiz (sav)’in yaptığı ise mest giymektir. Hocam sünnetten taviz verilmez. Amma çorap giyersen ayağın yalın ayak olmamış olur. Sen bunu da kabul etmiyorsun.

 

         2. DAR-ÜL HARPTİR, CUMA NAMAZI KILINMAZ DİYENLERE:

 

 

            Cuma namazı Peygamberimiz (sav) zamanında ve dört cihar-ı yari devrinde bir şehirde bir yerde ve bir camide kılınmıştır. Kıldıran o şehrin valisi olmuştur. Cephede bir yerde kıldırılmış, kıldıran başkumandan olmuştur.

            Kesinlikle bunların dışında kılınmamış, kıldırılmamıştır. Hasta ise o gün için geçerli olmak üzere yerine vekil tayin eder. O tayin ikinci Cuma için geçerli değildir. Bu şartlara riâyet edilmiştir. Cuma namazı kılınacak yerde, çarşı, pazar, jandarma, polis, otel, dükkan, han olması lazım.Bunların olmadığı yerde Peygamberimiz (sav) ve ashâb kılmamışlar, kıldırmamışlar. Köylerde bir yerde kılınır. Bu şartlar yok, şehirde bu şartlar var. Fakat çok yerde kılınıyor. Ne köyde ne şehirde şartlar tam olmuyor. Şimdi bir şehirde 50 camide Cuma namazı kılınıyor.

            Peygamberimiz (sav) harpte Cuma vakti gelince Cuma iki defa, iki yerde kılınmaz. Muhakkak bir yerde, bir defa kumandan kıldıracak, hepsi Cuma namazına dursa kâfirler hücum edecek, ölüm tehlikesi var. Kıldırmasa veya bazısı kılmasa farzı ayındır, kılınması lazım. Peygamberimiz (sav) düşünürken (Sûre-i Nisa, Âyet 102) nazil oldu. Ömer Nasuhi Bilmen’in tefsirinden Meâl’en şöyle:

            Sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir zümre seninle beraber namaza dursun, silahlarını da alıversinler. Bunlar secde edince arka tarafınızda bulunsunlar ve namazı kılmamış olan diğer bir zümre de gelsin seninle beraber namazı kılsın ve ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını da alıversinler. Kâfir olan kimseler arzu ederler ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil bulunasınız da sizin üzerinize bir baskın ile baskında bulunuversinler ve eğer size yağmurdan bir eziyet varsa veya siz hasta bulunmuşsanız silahlarınızı bırakmanızdan dolayı üzerinize bir günah yoktur ve ihtiyat tedbirlerinizi alınız. Şüphe yok ki Allahu Teâlâ kâfirler için hakaret bahş olan bir azap hazırlamıştır.

 

            “Sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir zümre” diyor.İyice dikkat edilirse hepsini namaza durdurmuyor. Bu Âyete göre yarısı namaza duruyor, yarısı namaz kılanları korumak için muhafız kalıyor. Bir zümre bir kısmı deyince hepsi değil.

            “Silahlarını da alıversinler. Bunlar secde edince arka tarafınızda bulunsunlar.” Bunlar secde edince arka tarafınızda bulunsunlar demek:

            Bunlara secde emretmiyor. Namaz kılanları muhafaza etmek için secde edenlerin arkasında bulunsunlar.

            “Namaz kılmamış olan diğer bir zümre de gelsin, seninle beraber namaz kılsın.” Birinci zümre bir rekat kılıp, düşman karşısına geçip muhafız olacak, ikinci zümre ikinci rekatta yine imama uyacak.

            “İhtiyat tedbirlerini ve silahlarını da alıversinler.” Anlaşılıyor ki cephede en tehlikeli anda ne namaz kılanlar ne muhafız olanlar ikisi de silahlarını çıkartmadan bütün ihtiyaç tedbirlerini ve silahlarını  yanlarına aldırtan sonra yarısı imama uyup, bir rekat kılıyor. Yarısı muhafız olarak geride kılıçlar çekilmiş vaziyette bekliyor. İmam ikinci rekata kalkınca askerler yer değiştiriyor. Muhafızlar namaza, namazdakiler muhafızlığa emrolunuyor. Bu âyete göre cephede ölüm tehlikesine rağmen ne iki yerde kılınıyor, ne iki defa kılınıyor. Bir defa bir yerde kılınıyor. Askerin yarısı muhafız oluyor, yarısı kılıyor. Tekrar muhafızlar namaza, namazdakiler muhafızlığa geçiyor. Şimdi de bu âyete göre bir şehirde ne kadar ölüm tehlikesi olsa bir yerde kılınmalıdır. Şehirde, köyde bir tehlike olursa yarısı silahlanıp namaza durmalı, yarısı silahlanıp muhafızlığa geçmelidir.Aynı cephedeki gibi birinci rekat sonunda namazdakiler muhafızlığa, muhafız olanlar namaza yer değişmesi lazım. İmama uyar. İmam ikinci rekatı kılar selam verir. Bunlar selam vermez, ayağa kalkar, ikinci rekatı kendi kendilerine kılarlar, selam verirler. Silahları ile düşman önüne geçer. Bir rekatı imamla kılan evvelki asker gelir, ikinci rekatı da kendi kendilerine kılarlar. İşte Allah (cc)’ın emri budur.

            Şimdi (Buhari, Kitabül Havf, C. 1, S. 226’da) Abdullah İbn-i Ömer Rad. Anh’den rivayet olunmuştur. O der ki:

            - “Savaşmak üzere Hz. Peygamber (sav) ile birlikte Necid’e gitmiştim. Düşmanla karşı karşıya gelince, saflarımızı düzenledik. Bir müddet sonra Hz. Peygamber (sav) bize namaz kıldırmak için kalktı. Bir kısmımız onunla namaza dururken, diğer bir kısmımız da düşmana doğru yöneldi. Hz. Peygamber (sav) kendine uyanlarla birlikte rükûya varıp, iki defa secde etti. Sonra namaza duranlar derhal namaza durmayanların yerlerini aldılar. Bu seferde diğerleri Hz. Peygamber (sav)’in arkasında namaza durdular. Hz. Peygamber (sav) onlarla da rükûya vardıktan sonra iki kere secde edip selam verdi. Sonra onlardan her biri kendileri için bir kere rükûya varıp iki defa secde ettiler.”

            İşte Allah (cc)’ın emri yukarıda Âyet-i Kerime ve açıklamalarını yazdık. Ayrıca Hz. Resûlullah’ın kıldırdığı namaza ait Hadîs-i Şerîf’i de yazdık

            İşte Resûlullah’ın ve Ashâbının yaptığı ve kıldığı Cum’a namazı böyledir.

 

 

         3.  ZUHRU AHİR DİYE BİR NAMAZ YOKTUR. BU NAMAZ NE FARZ , NE VACİP, NE SÜNNETTİR. DOLAYISI İLE KILINMAZ DİYENLERE:

 

 

            Ey Müslüman kardeşim!

            İyi düşün, senin ve benim hepimizin dinimiz İslam, kitabımız Kur’ân-ı Azimüşşan, İtikatta mezhebimiz Ehl-i Sünnet Vel Cemaat, amelde mezhebimiz Şafii, Maliki, Hanbeli, Hanefi olup, bu dört mezhepten biridir. Bunların görüşlerine, fetvalarına, itikatlarına ters görüşü kabul etme. Âyet ve Hadisten ayrılma. Zamanımızda Zuhru Ahir namazı yok diyenlere, mevlüd bid’at, camide musafaha olmaz, Salavat-ı Şerife getirmeyin, Kur’an yirminci asra göre yeniden tefsir olmalı, ibadet devri geçti, iman kurtarma devri başladı; bu ve bunlar gibi fetvalar hep beşinci mezhep dediğimiz fırka-ı dalle görüşleridir.

            İmam-ı Gazali Hazretlerinin Huccetül İslam isimli kitabında Peygamberimiz (sav) ile Hızır (as)’ın camide musafaha yaptıklarını bilahare Peygamberimiz (sav) camide:

            - “Musafaha benim sünnetim, her kim camide musafaha yaparsa her parmağı sayısınca bir senelik günahı affolur” der ve bir çok faziletlerini sayar.

            İmam-ı Âzam mezhebi uğruna canını feda etti. İşte mezhep bu kadar mühimdir.O zamandan bu zamana kadar bütün dünyada şu meseleye İmam-ı Âzam şunu söylemiş. İmam-ı Yusuf ve İmam-ı  Muhammed bunu söylemiş, İmam-ı Şafi’ye, İmam-ı Malik’e, İmam-ı Hanbeli’ye göre şöyledir, böyledir denilir. Bunların dışında bunlara ters düşen fetvalar kabul edilmezdi. Şimdi aynı Hanefi mezhebi veya dört mezhepten imiş gibi görünüp, onların sözü imiş gibi kendi batıl mezhep görüşlerini ileri sürüyorlar.

            İmam-ı Âzam’ın 80 yaşının her gününe yazdığı kitap sayısı 17’dir. Onun kadar çok kitap yazan beklide gelmemiştir. Kitapları Âyetle, Hadisle tasdik edilip, Edile-i Şer’iyyeye tam uygundur. Açıklamadığı hiçbir mesele, en ufak gizli bir taraf ve şüpheli kısım bırakmamıştır. Sözleri ve kavli Reşat altını gibi gittikçe değer kazanmaktadır. Bunların kavillerini bırakıp, kendi mezheplerinin görüşlerini söyleyen felan alim, felan hoca, felan fakı, felan şeyh şöyle dedi, böyle dedi diye fikirleri kurcalayan, milleti ayrı ayrı görüşlere, zihniyetlere bölen sözler söyleyip, batıl fikirler ortaya atılmaktadır. Sen İmam-ı Âzam mezhebinden isen avurdunu doldura doldura neden evvelkiler gibi İmam-ı Âzam’a İmam-ı Yusuf’a, İmam-ı Muhammed’e göre şöyle, İmam-ı Şafi’ye, İmam-ı Hanbeli’ye, İmam-ı Malik’e göre böyle demiyorsun. İsmini cismini duymadığımız vehhabi fikirli yeni isimlerle fetva veriyorsun. Onlarda alim olabilir, amma hiçbir zaman için İmam-ı Âzam ve yukarda saydıklarımızın dengi olmasına imkan yoktur. İmam-ı Âzam deyince her cebinden yüzbinlerce o alimlerden alim çıkar. Dünyanın hiçbir yerinde ehli sünnetten ve dört mezhepten olan İslam toplumu bin küsur seneden beri (Zuhru Ahir’i) terk etmemiş, kılmıştır.

            Evvela ZUHRU AHİR namazı yok diyenlere:

            Cuma namazının 12 şartı var. Bu 12 şartın yerine getirilememesini göz önüne alan ve bizim bir senede düşünemeyeceğimizi ve bulamayacağımızı birkaç dakika içerisinde düşünen, bulan ve buna göre fetva veren İmam-ı Âzam dünyanın hiçbir yerinde kıyamete kadar devlette yardım etse, herkes titizlikle çaba gösterse bu 12 şartın bir araya gelmesine imkan yoktur. Bunu çok iyi bilen İmam-ı Âzam “Kıyamete kadar her camide Cuma namazı kılınsın, Zuhru Ahir ve sünnetler kılınmak şartı ile” demiştir.

            Peygamberimiz (sav) ve dört cihar-ı yari güzin devrinde bu 12 şart vardı. Şimdi bu 12 şart yerine getirilememektedir. Kesinlikle benim namazım kabul oldu diyemezsin. Sen Allah (cc)’ın emrettiğinden milim ayrılmayıp, Resûlullah (sav)’ın ve Ashâbın kıldığı, kıldırdığı gibi kılarsan, kıldırırsan, o zaman senin namazın kesin olarak kabul olur. Buna da imkan yok. Bunu da çok iyi bilen İmam-ı Âzam Cuma namazını:

            İmam-ı Âzam, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed ittifaken 16 rekat kılınmasına karar vermişlerdir. İmam-ı Âzam’dan başka iki imam, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed:

            - “Son iki rekat sünnet kılınsın” demişler. İmam-ı Âzam ona lüzum görmemiş. Bunların ikisinin kavline İmameyn kavli derler. Evla ve makbul olanı da İmameyn kavlidir. Çünkü İmam-ı Âzam tek kalıyor.

            Zuhru Ahir namazı, dört mezhebe göre kılınır. Şafiiler cemaatle kılar, Hanefiler ayrı ayrı kılar. Diğer iki mezhepte kılarlar. Biz bunları örnek alacağız. Vehhabiler kılmaz, onları örnek alıyorlar. Şu alim şöyle yazmış diye verilen isimler Vehhabidirler.

            Ey Müslüman kardeşim! İyi dikkat et!

            Vehhabiler Peygamberimiz (sav) öldü der. O da bizim gibi bir insan der. Kabir ziyaretini inkar eder, sünnet namazlarının hiç birisini kılmaz, namazdan sonra tesbih çekmez. Hacca gidenlerden sorun. Hz. Hamza (ra) ile Hz. Osman (ra)’ın kabirlerini bile yıkmışlar. Onlar örnek alınacaksa sadece Zuhru Ahir değil, hepsinin örnek alınması lazım. Belki de bunlar zaman zaman, sindire sindire (alıştıra alıştıra) hepsini söyleyecekler, Vehhabiler fikirlerini ilk defa Zuhru Ahir’i terk ettirmekle sokarlar.

            Şiilerde aynı Zuhru Ahir’i ve sünnetleri kılmaz. Onlarda fikirlerini ilk defa Muaviye (ra), Hz. Ebu Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra)’i karalamakla işe başlarlar. Ondan sonra diğer fikirlerini sokarlar. Bir Suudi Arabistan’a bak, bir de İran’a bak. Bunların itikatları, sözleri, inançları, Ehl-i Sünnet’e, dört mezhebe tam ters düşer. Onun için bu gibi sözlere kanma. 72 batıl mezhepten bu ikisini söylüyorum. Çünkü bunların gerisinde birer devlet gücü var. Fikirlerini hızla yayabiliyorlar.

            Şimdi Zuhru Ahir kılmak için 12 şart demiştik. Çünkü Peygamberimiz (sav) ve dört cihar-i yarı devrinde bu Zuhru Ahir kılınmazdı.Bu şartlar tamamdı. Zuhru Ahir yalnız Türkiye’de iki yüz seneden beri kılınıyor diyenlere:

            Bu kimin kavli imiş, yine bu iki yüz sene evvel Türkiye’nin 67 vilayetinin bütün köylerine bir anda nasıl yayılmış. 200 senelik İslam tarihini onlardan başka hiç okuyan olmamış mı?

            Zuhru Ahir bid’attır diyenlere:

            Allah (cc)’ın Kur’an’da (Nisa Suresi, Âyet 102’de) Cuma namazını cephede düşman ile göğüs göğüse  çarpışıldığı sırada Cumayı bir yerde bir imam arkasında kılınacağı zaman karşıda kâfir hücum eder diye kılıp kılmamakta tereddüt edilince, acaba iki yerde ayrı ayrı, yarısı kılsın, diğer yarısı muhafız olsun, namaz bitince o bir yarısı yine cemaatle kılsın mı? Bir yerde mi kılalım, iki defa mı, bir defa mı kılalım.O zaman bu âyet geldi. Bu âyete göre askerin tümü abdestlenir, yarısı düşman önüne kılıcı çeker, muhafız olarak bekler. Yarısı imama uyar. İmamla bir rekat kılar, bir rekat kılan asker kılıçları çeker, düşman önüne durur. Düşman önündeki asker gelir, ikinci rekata imamın arkasına durur, imama uyar. İmam selam verir, bunlar selam vermez, ayağa kalkar ikinci rekatı kendi kendilerine kılar, selam verirler. Bunlar düşman önüne geçer, kılıçları çekerler, düşman önünde duran, bir rekatı imamla kılan evvelki asker gelir. Birer rekatı da kendi kendilerine kılarlar. İşte Kur’an, işte Allah (cc) emri, işte Peygamberimiz (sav) ve Ashâbının kıldığı namaz. Kesinlikle Cuma namazı için emrolununca vakit namazında da aynı kılınır. Şimdi harp yok, darp yok. Ne bir yerde toplanılıyor, ne de böylesi bir tehlike anında böyle bir namaz kılınıyor. İşte bir şehirde 50 cami olsa bir yerde kılınması lazım. Bir yerde kılınırken çok büyük ölüm tehlikesi olursa ikiye bölünüp, yukarda izah ettiğimiz gibi kılınması lazımdır.

            Sen Allah’ın emrettiği ve Resûlu’nun da tatbik ettiği gibi yapamazsan bid’attan, sünnetten dem vurmaya hakkın yok. İmam-ı Âzam bu on iki şartı göz önüne alıyor. Bir yerde kılınsın diyor. İşte İmam-ı Âzam’ın bu 12 şarttan bir tanesini söyledik. Diğerleri de aynı. Cephede bu şartlar nasıl meydana geliyor diye sorarsan, Âyette senin ümmetine bütün Arz’ı mescit kıldım. Her yerde kılabilirler demektir. 12 şarttan birisi de beraattir. Caminin beratı olması lazım. Cephede bu berat nerede dersen Başkumandanın kılıcını diktiği yer berat sayılır. Ordaki berat Başkumandana aittir. Şimdi askerde acemilik bitince silahları koyup, yemin merasimi dedikleri de aynen odur. Sahabeler, tabiinler ve daha sonraki gelenler ateşli silahlar çıkana kadar devamlı bunu uygulamışlardır.

            Bu Âyet cephede Cuma için inmiş, cephede başka vakit namazlarında da uygulanmıştır. Bunun gibi (11) şart daha var, zordur. Hatta bazı şartları daha da zordur. Bu şartların dünya yüzünde kıyamete kadar hepsinin bir araya gelmesine imkan olmadığı için şartlar olmadan kılınmasın dese, şartların bir araya gelmesine imkan yok.Şartlar olmadan kılınsın dese  ne Allah (cc)’ın emrine, ne Resûlullah (sav)’ın sünnetine ve yaptıklarına benzemiyor. Onun için Zuhru Ahir yedek olarak kılınsın demişler. Zuhru Ahir son öğle namazı demektir. Cuma sahih ise, kabul ise, kemal bulmuş ise, en son bir öğle namazı kaza etmiş oldun. Cuma kabul olmadı ise, o günkü öğle namazını kılmış oldun. Eğer Cuma kabul oldu ise kaza namazında, yoksa nafile namazı kılmış oldun.

 

            (Sûre-i Kalem, Âyet 12)

            “Mennain lil Hayri mutedin esiym”

            Meâl’i: Kimsenin yapacağı hayra mani olmayın.

 

            Peki ya siz neden Zuhru Ahir kılınmasına mani oluyorsunuz. 

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU