ŞEYHİ OLMAYANIN ŞEYHİ ŞEYTANDIR SÖZÜNE İTİRAZ EDENLERE
Bilâl Babamın kendi el yazısı ile yazdığı, bizim bastırdığımız Cevahir-ül İslam isimli kitabın başına Bilâl Babamın tarikata nasıl başladığını izah edip, açıklarken Bilâl Babamın MÜZEKKİ-N-NÜFUS adlı tasavvuf kitabı eline geçer, onu okur, onunla amel eder. Bu kitapta:
“Şeyhi olmayanın Şeyhi şeytandır” yazısını görür. O sebepten Şeyh arar. Bu söz Müzekki-n-Nüfus kitabını yazan EŞREFOĞLU RUMİ Hazretlerine aittir. Bu zat ise sıradan bir adam olmayıp, yazdığı kitabı Âyetle, Hadisle her sözünü tasdik ederek tasavvufu, tarikatı en ince noktasına kadar yazmıştır. Asırlardan beri bu kitap, elden ele, dilden dile zamanımıza kadar gelmiştir. Şimdi zamanımızda yeni yazı ile MÜZEKKİ-N-NÜFUS kitabı basılmış olup, kitapçılarda mevcuttur. (Salah Bilici Yayınevi 38 No’lu İstanbul baskılı kitabın 7. Sayfasında) EŞREFOĞLU RUMİ Hazretlerinin hal tercümesi kısaca şöyledir:
Eşrefoğlu Rumi Hazretleri ilk tahsilini İznik’te tamamlıyor. Bursa’da Sultan Mehmet Han dersanesinde tahsiline devam ediyor. Daha sonra bu Medresede Müderris Yardımcılığına yükseliyor. Bir çok medreselerde de ders vermeye başlıyor. Bu arada Bursa’da Ehlullah’tan Ebdal Muhammed adında bir veli ile tanışıyor. (Ebdal Arapça da Kırklara denir.) Bu zatın telkinleri ile zahir ilminin kafi olmadığını anlayarak tasavvuf yoluna girmiş olup, Emir Sultan adı ile anılan Halveti Meşayihi ile tanışır. Bu zatın da tavsiyesi ile Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Kuddise Sırrahul Celi Hazretlerine intisab etmiştir. Seyri sülukunu burada ikmal eylemiştir. Daha önce Akşemsettin Hazretleri ile Muhammediye kitabı yazarı Çanakkale’li Muhammed Yazıcızadenin ve Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinin seyri sülukuna merkez olan meşhur çilehane, Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Camii Şerifinin altında el yevm mevcuttur. Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin kızı Hayrunnisa hanımefendi ile evlenip, kendisine damat olmuştur.
Eşrefoğlu Rumi Hazretleri manen kuvvet aldığı HAMA şehrinde Gavsul Âzam Hazretleri Pir Abdulkâdir-i Geylanî’nin torunlarından olan Şeyh Seyit Hüseyin HAMAVİ’ye Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri tarafından gönderilmiştir. Asıl manevi kemalini orada bulmuştur. Sonra doğum yeri İznik’e dönmüştür. Hazreti Pir’den sonra Kadiri Tarikatının ikinci piri (Piri Saniliğe) yükselmiştir. Vefatı Hicri 874, Miladi 1466’dır.
Tekkesi ve kabri şerifi halen İznik’tedir.
Bu zatın Şeyhi Seyit Hüseyin HAMAVİ, onun şeyhi ve daha onun şeyhi elden ele 16’ncısı Hz. Ali Kerremallahu Veche, 17’ncisi Peygamberimiz (sav)’dir. 524 yıldan beri defalarca kitabı basılan bu zatın 11 adet daha kitabı vardır. En meşhuru ve tasavvuf ehlince çok sevilen Müzekki-n-Nüfus kitabıdır. Diğerleri sırası ile:
1. Tarikatname
2. İbadetname
3. Mazeretname
4. Delailün Nübüvve
5. Fütüvvetname
6. Elestname
7. Hayretname
8. Münacaatname
9. Nasihatname
10. Esraruttalibin
11. Tacname’dir.
Bizim bastırdığımız Bilâl Babamın “Cevahir-ül İslam” isimli kitabına Müzekki-n-Nüfus kitabında:
“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” yazısını görüp şeyh aradığını yazmıştık. Buna karşı nasıl “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytan olabilir” diye bazı müftü ve hocalar itiraz edip, kesinlikle, asla böyle bir şey olamaz diye bizi yalanlamaya kalkıştılar.
“Şeyhi olmayanın Şeyhi şeytandır” sözünün Bilâl Babama veya bana aitmiş gibi her yerden sorular ve tepkiler geliyor. Bunun için bunu savunup izahını yazacağım inşallahu Teâlâ. Bunun üzerine cevaben Müzekki-n-Nüfus kitabının yazarının sıradan bir adam olmayıp Evliyaların Piri Şeyh Abdulkâdir-i Geylanî Gaddese Sırrahul Aziz’i geçtikten sonra ikinci pir sayılan “Piri Sani” diye anılan Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinin 524 sene evvel yazdığı Müzekki-n-Nüfus kitabı defalarca basılıp, dağıtılıp, günümüze kadar gelmiştir. Şimdi tasavvufu, tarikatı, maneviyatı, ilmi hikmeti, ilmi ledünü, manevi alemleri ve buna benzer anlaşılması tasavvufça güç olan bir çok konuları en açık bir şekilde izah etmektedir. Her söylediği sözü Âyetle, Hadisle, Hadisi Kudsilerle isbat edip, Edille-i Şer’iyyeye tam uygun olarak yazmıştır. Aksini iddiaya mahal yoktur. Bu kitaba karşı gelmek bizzat Allah (cc) ve Resûlüne, Âyete ve Hadise, Edille-i Şer’iyyeye karşı gelmek demektir. Bu kitaba uymayan akıl, görüş her ne olursa olsun küfre varır. Bu kitabın 414’ncü sayfasından 429’ncu sayfasına kadar okursan nice Âyet ve Hadisler vardır ki, hepsi tam izah ediliyor. Ayrıyeten “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” ve “kimin üstadı yoksa şeytan ona üstad olur” yazısı aynı kitabın 419’ncu sayfasındadır.
“Kimin üstadı yoksa şeytan ona üstad olur” sözü Sultanül Arifiyin Şeyh Bayazıd-ı Bestami Hazretlerinden alınan ve bu sayfaya kaydedilen sözdür.
Hocam, sen bunları inkar ediyorsun, amma iyi düşün bunlara Hazretleri deniyor. Daha sana Hazretleri denmiyor. Bunların sözlerinden, yaptıklarından 100 binlerce insan irşad oluyor veya faydalanıyor. Senin sözünle de Müslümanlar tefrikaya düşüyor. Bunların sözleri hep Âyet, Hadisle, senin sözlerin kulaktan kulağa duyma iledir. Hazreti Pir Abdulkâdir-i Geylanî deyince gayri Müslimlerden Müslüman edip, tarikata girdirdiğinin sayısı on binlerin üzerindedir. Diğerleri de onunkinin bir benzeridir. Onlar İslama bu kadar faydalı, biz ise sadece biz bizeyiz. Allah onların bu dünyada Himmeti, Maneviyatından, Ahirette de komşuluk şefaatinden ayırmasın. Amin.
Ömründe tasavvufun, tarikatın ne olduğunu bilmeyen, tasavvuf kitabını hiç okumayan kimseler, nasıl olur da bunların manâsını bilir. Sûre-i Kehf’de Hızır (as)’ın yaptıkları Mûsa (as)’a hem ters geldi, hem de bilemedi. Onun için bu ilme çalışmayan ne kadar yüksek zahir alim de olsa bilemez. Çünkü Ulul Azim bir Peygamber olan Mûsa (as)’da bilemedi. Hızır (as), Mûsa (as)’a şeyhlik yaptı.
(1) Nesimi, Mansur, Muhiddin-i Arabi’nin halleri,
(2) Şems Hazretlerinin, Mevlânâ’ya kitaplarını suya attırması. Bunlar ve bu gibi haller Müzekki-n-Nüfus kitabındaki bir çok sözler ehline aittir, doğrudur. İçinde olup, o hali yaşayan bilir. Zahir alimlerinin bunlara aklı yetip bilse idi, ne Muhiddin-i Arabi Hazretleri asılırdı, ne Nesimi, ne Mansuri Bağdadi asılır derisi yüzülürdü. Ne de Mevlânâ’ya Şems’e iftira edilirdi. Ne de Şems Hazretleri öldürülüp kuyuya atılırdı. Şems Hazretlerini en takva sofu olan ve görünen kimseler öldürttü ve öldürdü. Daha sonra atıldığı kuyudan çıkartılıp, üstüne türbe ve cami yapılıp ziyaret edildi.
İşte zahir alimi ilk defa bilemiyor, sonra biliyor. Sonra takdir ediliyor. Şimdi aynı zatlar, aynı sözü söylese, aynı işi meydana çıkarınca anlaşılır. Bunları astıran, kestiren, derisini yüzdüren, İngiliz, Fransız ve Rus değil, İslamiyetin en kuvvetli olduğu zamanda yüksek düzeyde zahiri din adamlarının fetvaları ile asılmıştır. Anlaşılıyor ki; bilemiyorlar, anlayamıyorlar. Ne kadar anlıyoruz deseler de anlayamıyorlar.
(Sûre-i Nahl, Âyet 43)
Meâl’i: Siz bilemediğinizi ehli zikirden sorun.
Yani bilinmeyen her şeyi zikir ehli bilir. Aksine şu zamanda ehli zikrin hali zahir alim olup, ehli zikir olmayanlardan soruluyor. Onun için ters, yanlış anlaşılıyor. Nesimi, Mansur ve Muhiddin-i Arabi Hazretlerinin yaptıklarının hikmetini, nasıl olduğunu açıkla, izah et desen, sorsan:
- Aradan asırlar geçtiği halde bunlar haklı mı idi? Haksız mı idi?
- Haklı idi, derler.
- Ne sebepten haklı dersen, cevap veremez. Kekeler kalır. İşte ehli olan o anı yaşayan bilir. Sayılacak olsa tasavvufta olan zahir ilme ters gelen bunun gibi yüzlerce çıkar.
Bilâl Babama aynı soruyu sordular:
- Şimdi Enel Hakk diyen kâfir oluyor. Mansuri Bağdadi neden kâfir olmadı?
Bilâl Babam buyurdu:
- Bir demirci küresinin (ocağının) üzerinde ateşin içinde kızaran bir demir rengi ateş, sıcaklığı da ateş, ne kadar dikkatli baksan ateşi demiri fark edemezsin. Elle dokunsan ikisi de ateş, ikisi de yakıyor. O demire demir desen olur, ateş de desen olur. O demir ben ateşim derse yalan söylemiyor. Çünkü rengi de sıcaklığı da ateştir. Yerde soğuk buz gibi duran siyah demir, ben ateşim derse yalan söylüyor. Allahu Teâlâ’nın kula tecellisi o ateş gibidir. Kendinde tecelli olmayan da o hal olmaz. Bayazıd-ı Bestami zikirde:
- Subhaniy ma Âzami şani, “Ben Sübhan değil miyim, benim şanım büyük değil mi? Ben Allah değil miyim?” dedi. Zikirden sonra:
- Neden böyle söylüyorsun, diye sordular?
- Ben söylediğimi bilmiyorum. Bir daha böyle söylersem beni öldürün, dedi. Yine zikirde söyleyince kılıçla vurdular. Kılıç çeliğe vurmuş gibi ağzı kırıldı. Zikirden sonra:
- Yine söyledim mi? Diye sordu.
- Söyledin, dediler.
- Neden beni vurup öldürmediniz?
- Vurduk, kılıçların ağzı kırıldı. Çeliğe değmiş gibi elimiz ağrıdı. Kılıçları yere attık, dediler. Bayazıd-i Bestami Hazretleri eline ince bir iğne alıp, etine batırdı, kan çıktı.
- Gördünüz mü? Benim etim iğneye bile dayanamadı. Demek ki, o sözü söyleyen ben değilim.
Hz. Ali Kerremallahu Veche:
- “Ben görmediğim Allah’a iman etmem” sözü yine aynı. Onlar içinde bulunduğu (yaşadığı hali) söylüyor. Ateşte kızaran demir, ben ateşim derse yalan söylemiyor. Soğuk siyah demir ben ateşim derse yalan söylüyor. Sıcak demirde o hal var, soğuk demirde o hal yok. Onlarda o hal var, bizlerde o hal yok.
Tecelli İlahiye olan ateşte kızaran demir gibi, tecelli ilahiye olmayan yerde soğuk buz gibi duran demir gibidir. Onlarda o hal olunca onlar içinde bulunduğu, yaşadığı hali söylüyor. O hal olmayan soğuk demir, o hal olan ateşte kızaran demir gibi değildir.
Bir insan çok ibadet yaparsa o kimsenin de Şeyhi yok ise veya Şeyhi var, Şeyhi hakiki Şeyh değilse, Şeyhinin manevi yardımı yetişmiyorsa, maneviyatı yoksa, o kimse çok çalışırsa kendisine şeytan musallat olur. Şeyhi şeytan olur. Şimdi zamanımızda tarikata girme, zikire gitme, kafayı oynatırsın, delirirsin. Felan tarikata girdi. Sıkıntı, vesvese, evham ve sonunda kafayı bozdu. Bu sözler ne? İşte çok ibadet yapınca şeytan musallat oluyor. Şeyhi şeytan olur demek odur. Ben Şeyhim diye ders vermek kolay, mekirden mürit kurtarmak zordur. Nefsin, şeytanın ahlakı zemimenin hilelerini bilip onlardan hem vaaz, hem nasihatla korumak, hem de Allah’ın verdiği manevi yetki ile korumaktır. İbadeti az yapana, beş vakit namaz, bir ay oruç gibi az çalışana şeytan açıktan müdahale etmez. “Sen de tarikata gir dersen ben de felan gibi kafamı bozarım” deniyor. Şeyh aramak hakikisini bulmak bunun için çok mühimdir.
Tarikata girip, Şeyhsiz ders çeken veya Şeyhi kamil olmayıp, kendini şeytandan, onun hilelerinden korumayanların bazısı da meczup olur. Ne deli diyebilirsin, ne akıllı diyebilirsin. Şeytan kendisine evham, vesvese, sıkıntı ile bazı şeyleri benimsetmiş, söz, iş, hareket İslamiyete ters, ne kadar izah edip ayıktırsan söylediği söz, su üzerine çizgi çizmiş gibi kaybolur, bildiğinden şaşmaz. Bazısı da zındık olur. Bizim namazımız kılınmıştır. Namaza ihtiyacımız kalmadı. Hakk’a vasıl olduk, Hakk olduk. Hakk’a vasıl olanlar denize düşen damlaya benzer. O da deniz olur, o da Hakk olur. Namaz ibadet ortadan kalkar derler. Ehli Sünnet itikadına göre Allah Halık’tır, yaratandır. Kul mahluktur, yaratılandır. Kul ne kadar ilerlese mahlukluktan, acizlikten kurtulamaz. Kul doğar, büyür, yaşar, ihtiyarlar ve ölür. Yer içer, havayı teneffüs eder. Tuvalete gider, def’i hacet yapar, buna mecburdur. Firavun ve Nemrud:
- “Ben Allah’ım” deyince:
- “Allah def’i hacet yapmaz, tuvalete gitmez” dediler. Onlar def’i hacetlerini gizlerler, çok gizli yaparlardı.
Mûsa (as) ile Firavun iddialaşınca Mûsa (as) asayı yere attı. Asa bir mil (1800) metre uzunluğunda bir ejderha oldu. Firavun’un sarayının etrafına dolanıp, halka oldu. Boynunu uzattı. Sarayın üst kubbesini iki dişi arasına alıp, çekti kopardı. Ordan aşağı başını uzattı. Firavun:
- Ya Mûsa asayı tut, diye feryad etti. O zaman Firavun korkusundan karın ağrısına tutuldu. Bir günde 40 sefer tuvalete taşındı gizleyemedi. Her tarafı batırdı, rezil oldu. İşte:
- “Hakk’a vasıl olduk, hakk olduk, bizim için ibadet kalmadı, biz Allah’tan bir parça olduk, bizim için günah kalmadı, biz kemal bulduk” diyenlere: Allah (cc) tuvalete gitmez, kendi yarattığını yemez, yarattığı havayı teneffüs etmez, doğmaz, büyümez, ihtiyarlamaz, ölmez. Aksini iddia edenler zındık olup İslamiyetten çıkar. İnsan ne kadar ilerlese bu acizliklerden kurtulamaz. Allah (cc) ise bunların hepsini yaratandır. Bu acizlikler kendinde yoktur. Müzekki-n-Nüfus kitabında Eşrefoğlu Rumi Hazretleri:
- “Şeyhi olmayanın Şeyhi şeytandır” dediği işte budur. İmam-ı Âzam’da çok çalışınca şeytan kendisine alenen görünüp vesvese, sıkıntı, evham vermeye başladı. Şeytan kendisine sordu:
- Allah kaç tane? İmam-ı Âzam cevap verdi:
- Allah bir tane.
- Delilin nedir? İmam-ı Âzam:
- Gülhu vallahü ahad: Allah birdir demektir. İblis; Allah’ın çok olduğuna dair Âyetler okudu.
- “Kur’an’da buyuruyor ki: Annâ, Künnâ, Minnâ var. Biz bizler diye hitap ediyor. Biz diye bir kişiye mi yoksa çok kişiye mi denir. Öyleyse Allah çoktur.” İçinden vesvese verirken, karşısında konuşurken İmam-ı Âzam tam bunaldı. İmam-ı Muhammed, İmam-ı Âzam’a bu sıkıntısını sordu. İmam-ı Âzam anlattı. İmam-ı Muhammed dedi ki:
- Bana da şeytan aynı şekilde musallat olmuştu. Mısır’da bir Şeyhten ders almıştım. Ona huzur edince yanımdan kaçtı.
Hadîs-i Şerîf:
“Gale innallahe Teâlâ: Yeb’asü lihazihil ümmeti Alâ ra’si külli mieti senetin men yüceddidü leha diyneha”
Manâsı: Her yüz yılda bir dini tazeleyici, yenileyici müceddid gelir. Onların isminin anıldığı yerde şeytan duramaz, kaçar.
- “Sana o Şeyhin dersini tarif edeyim ona huzur et, şeytan duramaz kaçar” dedi. İmam-ı Âzam, İmam-ı Muhammed’in tavsiyesi üzere aynı Şeyhin dersini çekip huzur edince İblis kaçtı. Dedi ki:
- “Sen ye iç İmam-ı Muhammed’e dua et. Yoksa seni de azdırırdım.” İmam-ı Âzam’ın en son iki senelik tarikat hayatı var. Buyuruyor ki:
- “Levla seneteyn fe helekel Numan” (Son iki senelik tarikat hayatım olmasaydı Numan’da helâke gitti idi.)
Peygamberimiz (sav):
- “Ma arafnake Hakka marifetike” (Yarabbi seni hakkı ile bilemedim.) Peygamberimiz (sav) bilemediğini aczini söylüyor. Dikkat et. Peygamberimiz (sav) hakkında inen tekdir Âyetlerinden anlaşılıyor ki, ilmin nihayeti yok. Peygamberimiz (sav) bile aczini söylüyor. Sen aczini neden söylemiyorsun? Peygamberimiz (sav)’in acizliği var da senin ki yok mu? Peygamberimiz (sav) bile yanılıyor. Âyetle tekdir geliyor.
Şeytan'ın şerrinden kimler kurtulur
?
Hadîs-i Şerîf:
- “Selasetün masumune min şerri İblis ila ahir..”
Manâ’sı: Üç türlü kimse İblis ile yardımcılarının şerrinden kurtulur.
- Onlar kimlerdir ya Resûlullah:
1. Gece gündüz zikrullahı çok eder.
2. Seher vakti tevbe ve istiğfarı çok getirir.
3. Allah (cc) korkusundan ağlayıp göz yaşı döken kimseler.
İşte bunları yapanlar hakiki tarikat ehlidir, zakirlerdir. Diğerleri yapmadığına göre kurtulamaz. Kurtulamadığına göre şeytan her şeyine müdahale eder. Müdahale edince şeyhi şeytan olur.
İmam-ı Âzam yedi yaşında iken hiç kimsenin cevap veremediği en ağır soruların cevabını en olumlu şekilde verirdi. Hindistan’dan beri cevabı verilemeyen sorular, yedi yaşındaki İmam-ı Âzam’a sorulurdu. Bir gün Hindistan’dan gelen üç alim, İmam-ı Âzam’a soru soracaklar, hiç kimse cevap verememiş. İmam-ı Âzam’ın yanına kadar gelen bu zatlar, İmam-ı Âzam’ın diğer çocuklarla gülle (misket) oynadığını görünce:
- “Boşa gelmişiz. Oyun oynayan çocuk ne bilir” diye geri döndüler. İmam-ı Âzam bunların gelip geri döndüklerini gördü, çağırdı.
- Siz soru soracaktınız? Sorunuzun cevabını alın da gidin dedi. Kendilerini tatmin edecek cevabı da aldılar. Gitmezden evvel ikinci bir soru sordular.
- Sen dünyanın en alimisin. Hiçbir alim bu sorumuza cevap veremedi. Sen verdin ve bizi de tam tatmin ettin. Sen bu kadar büyük bir ilme sahip olup da bu oyunu niçin oynuyorsun? İmam-ı Âzam:
- Bu bizim yaşımızın hükmüdür. Bu yaştaki olan her çocuk böyle oyun oynar, dedi. Peygamberimiz (sav)’in süt annesi Halime’nin yanında iken de çocuklarla oynardı. Bir akbulutun başının üzerinden hiç gitmediğini gören Yahudi Tevrat’ta görmüş, orada da gözü ile görünce inandı. Peygamberimiz (sav)’in yanına geldi:
- Sen büyüyünce Peygamber olacaksın. Şimdiden beni ümmetliğe kabul edeceğine söz ver, dedi. Peygamberimiz (sav)’de söz verdi. O zamanda Peygamberimiz (sav) oyun oynuyordu. Oyun oynadığı kız çocuğu arkadaşını 50 sene sonra görünce tanıdı, esir almışlarda. Onu ve akrabalarını serbest bıraktı ve kendilerine yardımcı oldu.
« « «
İmam-ı Azam'ın "dünya kafire cennet, mü'mine zindan" demesindeki hikmet !
İmam-ı Âzam vaazında “bu dünya kâfire cennet, mü’mine zindan” demişti. İmam-ı Âzam bir şehre gelirken 500 ulema atının üzengisini tutmak için koşuşurlardı. Ayrıca şehir halkı da komple karşı çıkmışlardı. Yüzlerce insan elinde defter kalem ağzından çıkacak her kelimeyi yazmak için hazır vaziyette bekliyordu. İmam-ı Âzam’ın bindiği atının eğeri ve gemi som altındandı. Görülmemiş bir hürmet tazim kalabalık şan ve şerefle gelirken bir Yahudi çok fakir, parası ile tuvalet kuyularını temizlerdi. İmam-ı Âzam’ın atının başını bu Yahudi tutarak şu soruyu sordu:
- Bir erkek parmağına altın yüzük taksa haramdır diyorsun. Hem de altın eğerli ata biniyorsun, bu nasıl olur? Dedi. İmam-ı Âzam cevaben göğsünün düğmesini çözüp içine telis giymiş, gövdesinin etine batacak şekilde en sert kıllardan örülen telisi gösteriyor.
- Dışım âlemi yakıyor, içim beni yakıyor. Peygamberimiz (sav) buyurdu ki:
- Sünnetimle amel edenin sonu zenginliktir. Sünnetime sarılın, sünnetimi tutun, sünnetimi yapın.
Hadîs-i Şerîf:
“Men amile bi sünnetiy men ataullahi taala bi Erbaa hısal ila ahir.”
Manâ’sı: Allahu Teâlâ benim sünnetimi tutana dört büyük haslet verir.
1. Mü’minlerin kalbine sevgisini koyar.
2. Fısk sahibinin, fasıkların kalbine heybetini koyar.
3. Rızkına bolluk verir.
4. Sağlam, metin, mensuh bir din sahibi olur.
İşte ben de sünneti Resûlullah ile amel ettim. Hepiniz bilirsiniz babam ev yeri alamadı, gecekonduda oturuyorduk. En fakir bir adamın oğluyum. İşte bu zenginlik Sevgili Peygamberimiz (sav)’in sünnetine tabi olmamdan geldi. Malımın, servetimin çokluğunu kimse bilmez. Sünneti Resûlullah’ı yapanların, tabi olanların sonunun zenginlik olacağını öğretmek ve göstermek için altın eğerli ata biniyorum. At kâfirlere karşı harp etmek içindir. Eğeri altın olması caizdir. Kibir, gurur gelmemesi için içime sert kıldan örülü telis giyiyorum. Bu kibri, gururu yok ediyor. Dışımda zenginliğimi görüyorlar, herkesi yakıyor. İbret alacaklarda, işte İmam-ı Âzam’ın babası bu kadar fakirdi. Kendisi dini mübine herkesten fazla hizmet edip sünneti Resûlullah (sav)’a hakkıyla sarıldığı için bu kadar zengin oldu diye ibret alıyorlar. Ben de zaten herkes görsün, ibret alsın, sünneti Resûlullah (sav)’a sarılsın diye herkese gösteriyorum. Yahudi ikinci soruyu soruyor:
- Sen diyorsun ki bu dünya mü’mine zindan, kâfire cennet, senin zindanda olman altın eğerli ata binmen mi? Yüzlerce insanın senin yanında sana bu kadar hürmet etmesi, seni karşılaması bu kadar servet, mal, para olması mı? Yoksa benim cennette olmam bu tuvalet kuyusunu temizlemem mi? İmam-ı Âzam:
- Sen bu dünyada para ile tuvalet kuyusu temizliyorsun. Gündüz çalışıyor, yoruluyorsun, birazda pis kokular kokluyorsun. Akşam evine gidince sabaha kadar çocuklarının içinde rahatça oturuyorsun, gece uyuyor, rahat ediyorsun.
Cehenneme girince gece ve gündüz, kış ve yaz, istirahat dinlenme yok, devamlı ateş içerisinde yanacaksın. Bu tuvalet temizlemeyi günde 100 bin sefer arzu edersin ama eline geçmez. Bu halinle burada cennettesin. Benim ise yanımda bu kadar insan bana hizmet ediyor. Bunları Allah (cc) hizmet etsinler diye yaratmamıştır. Bunları kulluk yapmaları için yaratmıştır. Bunlar her ne kadar hizmet etseler tam hizmet yapamazlar, eksik yaparlar. Çünkü hepsinin evi, ailesi, çoluk çocuğu geçimi var. Yanımdan ayrılmak mecburiyetindedirler. Amma Allah (cc) bizim için cennette huriler, gılmanlar, vildanlar yaratmıştır. Onlar, özel olarak hizmet etmeleri için yaratılmıştır. Hizmette kusur yapmazlar. Başka aileleri, çoluk çocukları da yok. Buradaki gördüğünüz sefa sürüyor zannettiğiniz cennetteki ile karşılaştırılırsa benimde bu dünyada zindanda olduğum meydana çıkar.
« « «
İmam-ı Âzam vaazında her şeyin iyi tarafını bulun, söyleyin deyince kendisini hususi ölmüş, kurtlanmış köpek leşi yanından geçiriyorlar. Sonra da köpeğin iyi tarafını söyle diyorlar. İmam-ı Âzam:
- Dişleri güneşte iyi parlıyordu, diyor.
« « «
İmam-ı Âzam helâl
gibi görünenlerin haram tarafı, haram olanların Helâl tarafı var
zaruret olursa,
ağır basarsa, mahsurlu olan şeyler mübah olur.
Hadîs-i Şerîf:
“Ez zaruretin tubi hul mahzurat”
Manâ’sı: Bunun karşılığı da, haram olan şeylerin Helâl tarafı vardır.
Bunu kendilerine açıklamalarını, göstermelerini istiyorlar.
“At pisliğinin içindeki arpayı tarlaya ekiyor, suluyor, yetiştiriyor, biçiyor, ekmek yapıyor yiyor. Haramın helâl tarafı diyor. Mundar, ölmüş tavuğun karnını yarıp yumurtayı çıkartıyor. Onu kuluçka tavuğun altında civciv çıkartıp büyütüp kesip yiyor ve yediriyor. Haramın helâl tarafı” diyor.
İmam-ı Âzam talebelerine ders verirken kendini bir akrep sokar. Talebeleri akrebi öldürmek isterler. İmam-ı Âzam mani olur.
- “Akrebi bir yere kaçırmayın, muhafaza edin” der. Peygamberimiz (sav) buyurdu ki:
“Mü’minin kanı munzura zehirdir.”
“Hakiki mü’mini sokan akrep bu hadise göre zehirlenmesi lazım. Biz hakiki mü’minsek akrep zehirlenmeli” dedi. Akrep kendiliğinden öldü.
İmam-ı Âzam’ın bir talebesi ihtilam oluyor, gusül icap ediyor. Talebe hamama gidiyor. Hamamcıya:
- Ben talebeyim param yok, hayrına yıkanayım. Ölmüşleri-ne, babanın ruhuna Kur’ân okurum diyor. Hamamcı:
- Ben bu hamamı para kazanmak için açtım, hayır için değil, parayı getir öyle yıkan. Talebe:
- Babanın ruhuna bir cüz Kur’an okurum, diyor. Hamamcı:
- Olmaz, der; kabul etmez. Talebe:
- Babanın ruhuna bir Kur’an hatmi yaparım diyor. Hamamcı yine kabul etmiyor. En son talebe ümidini kesiyor. Çok uzaklara gidip bir su bulup yıkanıyor. Ders okuduğu yere geliyor. Eşyalarını toplamaya başlıyor. İmam-ı Âzam’a haber veriyorlar, geliyor. Talebeye soruyor. Talebe hadiseyi olduğu gibi anlatıyor ve diyor ki:
- Bu okumada bir kıymet yokmuş, bütün kıymet, şan, şeref hamamcılıkta imiş. Bir Kur’an hatim edecek oldum yine yıkatmadı. Ben de para kazanacak bir meslek bulup çalışacağım. İmam-ı Âzam talebeye:
- Sen buraya geleli kaç sene oldu?
- Yedi sene oldu. İmam-ı Âzam:
- Yedi seneden beri başından böyle bir hadise geçti mi? Talebe:
- Geçmedi. İmam-ı Âzam:
- Yedi seneden beri Allah (cc) seni bir sefer imtihan etmiş onda da hemen kızıp, terk edip gidiyorsun. Yedi sene çalıştın, yedi gün daha çalış, oku, eğer Allah (cc) bu hamamcıyı sana yalvara yalvara bu hamam parasının yüzlerce katını sana verdirirse, sana muhtaç olursa, sen okumaya devam et. Ben de okutmaya devam edeyim. Gerçekten bu ilimde, okumada bir hal varsa muhakkak o bize boyun büküp yalvaracak. Allah (cc) hakkıyla çalışanları kimseye muhtaç etmez. Herkesi ona muhtaç eder. Biz de hakkıyla çalışıyoruz. Onları bize muhtaç edecek. Bu da yedi gün içinde muhakkak olacak dedi.
Talebe yedi gün okumaya kabul ette. Çünkü İmam-ı Âzam bu gibi halleri yüzlerce defa görmüş, kalbi tamamen mutmain olmuştu. Hamamcının kendilerine muhtaç olacağını çok iyi biliyordu. Talebe altı gün okudu. Yarın yedinci gün tamam olacak. O gece hamamcı kendi akrabalarına ve hanımının akrabalarına evinde ziyafet vermişti. Konuşurlarken kendi hanımı ile sözleri birbirine ters düştü. Hamamcı hanımına ağır konuştu, hanım küstü. Sözünü dinlemedi ve kendisi ile konuşmadı.. Hanımının kendisine karşı konuşmamasına, o da kendi akrabaları yanında olmasına sinirlenen hamamcı:
- “Sen benimle sabah namazına kadar konuşmazsan şu şartlar altında seni boşadım” der. Kadın daha fazla inatlaşır. Akrabaların hepsi şahit, sabaha kadar konuşmazsa ayrılacak, niyeti konuşmamak. Hamamcıya bir çaba düşer. Yuvası yıkı-lacak, kadın ne ederse de konuşmuyor. Hamamcı gece İmam-ı Âzam’ın kapısını çalıyor. Meseleyi olduğu gibi anlatıyor. İmam-ı Âzam o talebeyi kaldırıyor.
- “İşte istediğimiz oldu. Hamamcıdan 100 altın peşin alma-dan işini yapma” diyor. Talebeye yapacaklarını anlatıyor. İmam-ı Âzam hamamcıya:
- “Bizim bir talebe var. Sen onu hamamda yıkatmamışsın. Sana kırgın ben bunun kolayı ona öğrettim, onun gönlünü yap, benim yanıma gelme” diyor. Hamamcı talebeye ne kadar yalvardı ise de talebe:
- “100 altın almadan işini yapmam” diyor. Hamamcı gece akrabalarından, tanıdıklarından 100 altını ev ev gezip tedarik ediyor, talebeye veriyor. Talebe:
- “Sen eve git karın seninle konuşur” diyor. Hamamcı eve geliyor, karısı ile oturuyorlar. Talebe gece ezan okuyor. Kadın sabah namazı oldu zannedip:
- “İşte şimdi ayrılacağız” şeklinde kocasına sert çıkışta bulunarak konuşunca hamamcı:
- “Ben o ezanı 100 altına okuttum. Daha gece yarısı, sabah olmadı. Ben talebeyi hamamda parayı getir diye sıkıştırdım, yıkattırmadım. Allah (cc) bizim paramızı ona bizi yalvarttıra yalvarttıra verdirdi. Değişen bir şey yok. Bundan sonra Allah (cc) için yıkanacaklara çok dikkat etmem lazım. Parası olsun olmasın talebeleri yıkattırırım” der.
« « «
İmam-ı Âzam’ın bir Yahudi komşusu vardı. Bu Yahudinin tuvalet kuyusunun ayağı İmam-ı Âzam’ın evinin avlusunun içine sızmış, pis koku saçıyor. İmam-ı Âzam hasta oluyor. Herkes geçmiş olsuna geliyor. Yahudi de geliyor. Yahudi kendi tuvalet kuyusunun kokusunu çok pis şekilde İmam-ı Âzam’ın evinde koktuğunu görünce:
- Ya İmam bu ne zamandan beri böyle kokuyor. İmam-ı Âzam:
- Yedi seneden beri, der. Yahudi:
- Yedi seneden beri neden bana söylemedin. Tuvaleti başka tarafa kaldırırdım. İmam-ı Âzam:
- Sen Yahudisin ben Müslümanım. Benim her sözüm haklı da olsa sana ters gelir. Bir gün icap eder de kendi gözü ile görür, işin gerçeğini anlar diye söylemedim. Ben tuvaleti kaldır desem sen de kaldırmazsan aramız açılır. Komşu hakkı zayi olur. Varsın koksun sabredelim, dedim deyince Yahudi düşündü düşündü:
- Bu kadar hakka, hukuka riâyet, bu kadar sabır, bu kadar idare demek oluyor ki bu İslam dininin büyüklüğünden geliyor deyip ayağa kalkar kıbleye döner. Şehadet Kelimesi getirir ve Müslüman olur.
« « «
-İmam-ı Âzam'ın ömrünün çoğunu hadis toplamayla, hacca gitme ve ibadetle
meşgul olmakla geçirmesi
Şam’da okuyan bir talebe anlatıyor:
İmam-ı Âzam’ı Şam’daki hocamız şöyle anlattı: “İmam-ı Âzam ömrünün çoğunu hadis toplama, hacca gitme, ibadetle meşgul olmakla geçirmişti. Çok kısa bir zamanda kitap yazmaya vakti kalıyor. Bu kitap yazma zamanının her saatına iki kitap düşüyor. Bunu İmam-ı Âzam nasıl yaptı diyeceksiniz? İmam-ı Âzam kerâmet sahibi çok büyük zat idi. Defterleri kalemleri bir odaya doldurdu. Dua etti, kalemler kendiliğinden defterlere yazdı. Başka çeşit imkanı yok diye vaaz etti. Sonra da bana sen ne dersin bu doğru mudur, böyle olabilir mi? Dedi.
Ben Bilâl Babamdan şöyle duymuştum. İmam-ı Âzam bir gecede 17 sefer Kur’ân-ı Kerim’i baştan ayağı hatim ederdi. Biz nasıl yapıyor, çok süratli mi okuyordu, dedik. Bilâl Babam buyurdu:
- İmam-ı Âzam öyle darı döker gibi süratli okumaz kıratı ile, tecvidi ile, aşk ile, manâsını düşünerek hakkı ile okurdu. Biz dedik ki:
- Öyle okursa ancak bir gecede bir cüz bile zor okur. Bilâl Babam buyurdu:
- Allah hakkıyla sevdiği kullarına büyük selahiyet vermiştir. Onlar için zamanı mekana, mekanı zamanâ tebdil eder. Derler ki, Allah bir saati bin saat eder, bin saati de bir saat eder. Bu söz yanlıştır, noksandır. Ancak umuma kabul ettirebilmek için söylenilen sözdür. Allah bir saati bin saat eder de, on bin saat edemez mi? Yüz bin saat edemez mi? Bizim inancımıza göre bir saniyeyi bir milyon sene eder, daha da çok fazla eder. İşte Peygamberimiz (sav) bir gece miraca çıktı. Allahu Teâlâ ile 90 bin kelam yani 90 bin soru 90 bin cevap konuştu. Bunun dışında cenneti gezdi. Cehenneme dışardan baktı, gördü. Her çeşidinden sual sordu. Cebrail (as) ve Cehennem Maliki cevap verdi. Diğer başka alemlere uğradı. O alemlerde yaşayan insanlarla konuştu. O alemleri kendine ümmet edinip şeriatın emirlerini ve yasaklarını öğretti. Gök ehli ile konuştu. Hepsi karşı geldi. Mevlütteki bahsedilenler çok kısa ve özetidir. Aynı gece gitti aynı gece geldi. Yatağı soğumamıştı. Yatağımı sıcak buldum diyor. Dünyada birkaç dakika geçmiş yaptığı işler yüzlerce seneye sığmaz. 90 bin kelam dedik. Uzun boylu karşılıklı tam teferruatlı hiç bilmediğin mevzuyu insan bir günde ancak on soru, on cevap normal olarak sorabilir. Tam teferruatlı anlayabilir. Bunların hepsini sorması, öğrenmesi başka alemlere gidip, onlara öğretmesi.
(Sûre-i Enbiya, Âyet 107)
“Ve ma ersel nake illa Rahmeten lil alemiyn” Âyeti:
“Ey Habibim ben seni başka bir şey için değil, bütün alemlere rahmet olarak gönderdim.”
Yunûs Emre:
Mü’min olanların çoktur cefası
Ahirette vardır zevki sefası
18 bin alemin bir Mustafa’sı
Adı güzel kendi güzel Muhammed.
İmam-ı Âzam’ın yaptıkları zamanı mekana, mekanı zamana tebdil edilmesi oluyor. Yani İmam-ı Âzam’ın bir dakikasını Allahu Teâlâ bir sene, on sene, yüz sene gibi uzatıyor. Eğer kendiliğinden yazılsa Kur’an’ın yazılması lazım. Bu hal zuhur etse ilk defa Peygamberimiz (sav)’de zuhur etmesi lazım. Hem de İmam-ı Âzam’ın bizzat kendi kavli, kendi sözü ve üç İmam’ın kavilleri kendiliğinden yazılsa bunlarda olmaması lazım.
İki kimse birbirleri ile konuşurlarken İmam-ı Âzam için derler ki:
- O adam çok sabırlı, onda evliya sabrı var, derler. Kur’an’da muhbitiyn alametlerinin bir tanesi de sabırdır. Allahu Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de:
- “Bu dört alamet kimde varsa Peygamberimiz (sav)’e ona müjde et diyor.” İmam-ı Âzam’da çok sabırlı idi. Sabrının taşmasına imkan yoktu. Bir Yahudi ile bir Müslüman iddia ediyorlar. (Löç) bahse giriyorlar. Müslüman olan:
- “İmam-ı Âzam’ı kimse kızdıramaz” der. Yahudi:
- “Dünyada kızmayan adam olmaz” der. 100 altına bahse girerler. Bir gece içinde sabaha kadar İmam-ı Âzam’ı Yahudi kızdırabilirse Müslüman 100 altını Yahudiye verecek. İmam-ı Âzam kızmazsa 100 altını Müslüman Yahudiden alacak. İmam-ı Âzam’ın evinde yatma saati olunca Yahudi ile Müslüman beraber gelirler. İmam-ı Âzam’ın kapısını Yahudi çalar, İmam-ı Âzam dışarı çıkar. Buyurun der, içeri alır.
Yahudiye niçin geldiğini sorar. Yahudi:
- Sana soru sormaya geldim, der. İmam-ı Âzam :
- Sor, der. Yahudi:
- Unuttum, der. İmam-ı Âzam:
- Ne zaman aklına gelirse o zaman sor, der. Onlar dışarı çıkarlar. Yahudi sabaha kadar her yarım saatte bir kapıyı çalar. İmam-ı Âzam:
- Sor, der. Yahudi:
- Unuttum, der. Yahudi en son sabah namazı olacak 100 altını kaybedecek, sabah yakın, Yahudi sorar:
- Allah yanında benim eşşeğin kuyruğunun kılı mı hayırlı, senin sakalının teli mi der? İmam-ı Âzam:
- Ben Allah’a öyle inanıyorum, güveniyorum ki, son nefeste imanı kurtaracağım. Eğer ben imanı kurtarırsam, benim sakalımın teli dünyanın hepsinden hayırlıdır. Eğer ben imanı kurtaramazsam senin eşeğinin kuyruğunun kılı benim sakalımın telinden hayırlı der. Sabah olur, Yahudi 100 altını müslümana verir.
« « «
Gavsul Âzam Şeyh Abdulkâdir-i Geylanî Hazretlerinin kerâmetleri gayet çoktur, birisini yazayım. Kerâmetin en makbulu rahmanisi, ya bir kâfiri müslüman etmek içindir, yahutta müslümanları büyük bir sıkıntıdan kurtarmak için veya kaynayan kazanın kapak tutmayıp, kendiliğinden kapağı atıp taştığı gibi olur. Bunun dışında kerâmet göstermeyi Peygamberimiz (sav) yasaklamıştır. Ortada hiçbir şey yok, durup dururken kendi havaslanır, sadece nefis arzusundan, halka gösteriş, riya için kerâmet gösterir. Bu kerâmet kibir, gurur ve riya getirir. Allah’ın en sevmediğidir. Görünüşte ikisi de kerâmettir. Misal:
Bağdat’ta bir şeyh dağdan vahşi bir aslan tutup üzerine biner, Müridleri arkasında Bağdat’a Şeyh Abdulkâdir-i Geylanî Hazretlerinin tekkesine gelir. Bütün millet hayretler içinde soruyorlar:
- Bu aslan ehli mi, vahşi mi? Görenler:
- Vahşidir. Dağdan çağırdı, getirdi derler.
Hazreti Şeyh Abdulkâdir-i Geylanî Hazretleri:
- Buyur aziz müsafirim diye eve alıyor. Şeyhe herkes aslanı nasıl tuttuğunu soruyorlar. Şeyh de:
- Şöyle tuttum, bindim, geldim diye anlatır. Ya Abdulkadir:
- Benim atım yem ister. Hazreti Pir:
- Senin atına cins at keserim, koyun, kuzu keserim. Üzülme aziz müsafirim, der. Hazreti Pir devamlı tevazu, engin gönüllü davranıyor. Şeyh ise gösteriş, övünme, kibir, gurur içinde. O sırada Hazret Pir’in kapısında ufak bir köpek aslanın üzerine atılıp aslanı parçalıyor. Bu gürültüye Şeyh ile Abdulkâdir-i Geylanî Hazretleri de geliyorlar. Şeyh aslanın parçalanmış olduğunu görünce müridlerine:
- Ne anladınız? Müridleri:
- Bir şey anlamadık. Şeyh:
- Ben çok şey anladım. Benim kapımda aslan olacağınıza Abdulkâdir-i Geylanî Hazretlerinin kapısında bir köpek olun daha iyidir, der. Kendisi de ikaz olur, özür diler.
İşte Şeyhinki gösteriş, öğünme, kibir, gurur dolu. Allah (cc)’ın sevmediği haller. Hazreti Pir’inki ikaz dolu, düzeltmek ayıktırmak, gösteriş değil kaynayan kazanın kapak tutmadığı gibi kendiliğinden zuhur etme. Kur’ân-ı Kerim’de (Sûre-i Taha, Âyet 85) SAMRİ’nin altından yaptığı buzağı konuşur, bağırır. Milleti İslamiyetten uzaklaştırır. Yine (Sûre-i Taha, Âyet 66) Firavun’un kendirleri yılan yapıp Mûsa (as)’nın askerlerinin üzerine göndermesi, Firavunda görülen harikulade haller; Mûsa (as)’ın doğmazdan evvel doğacağını bilmesi, kendinin helâkine sebep olacağını anlaması. Buna tedbir olarak doğan erkek çocuklarını kestirmesi. Firavun bunu istidracen bildi.
Nemrud’un da İbrahim (as)’ın doğacağını ve kendinin helâkine sebep olacağını doğmazdan evvel bilip tedbir olarak doğan erkek çocuklarını öldürmesi, bunların hepsi istidraçtır. Allah (cc) gadabından bildiriyor. Harikulade haller gadabından oluyor.
İlim üçtür:
(1) İlmi Keşfiye: Gelmeden evvel geleceği keşfetmek, kabir ehlini, geleni, gideni keşfetmek.
(2) İlmi Hissiye: Şiş vurmak, ateş tutmak ve benzeri haller göstermek. Bu ikisine Rahmani, Şeytani müşterektir. Allah sevdiklerine lütfundan, sevmediklerine gadabından yaptırır. Peygamberimiz (sav):
- “Evliya kesinlikle kerâmetini saklasın” demiştir. Kur’an’daki olan şifa ne kadar aşikareye çıkarsa o kadar iyidir, zararı yoktur. Peygamberimiz (sav) ömründe ne ateş tutmuş, ne şiş vurmuş, ne de yaptırmış. Bilakis:
- “Evliya kerâmetini saklasın” demiştir. Ama Peygamberimiz (sav) ömür boyu okumuş, dua etmiş. Onun duası ile dertliler deva, hastalar şifa bulmuş, müşkül işler hallolmuş. İşte bu Peygamber sünnetidir. Sûre-i İsra, Âyet 82’de:
“Ve nünezzilü minel Kur’ân-ı ma hüve şifaün ve rahmetün lil mü’minin ila ahir”
- “Biz Kur’ân-ı mü’minlere şifa ve rahmet olarak indirdik” İşte emri ilahi, işte Allah (cc)’ın emrettiği farz, Resûlullah (sav)’ın yaptığı sünnet, bu Allah (cc)’ın sevdiklerinde olup sevmediklerinde olmaz.
(3) İlmi İlmiye: Hiç bilmediği mevzuyu, kendisininde başkalarınında bilmediklerini Allah (cc) kendisine ilhamla bildirir, kalbine doğar.
Bir cemaatte konuşulan sözün, yapılan işin içinde Allah’ın rızası mı var? Gadabı mı var? Rızası varsa neden geldi? Gadabı varsa telafisi nedir? Kendisinin de hiç kimsenin de bilmediklerini Allah’ın bildirmesiyle bilir. Muhiddin-i Arabi Hazretlerinin:
- “Biz ilmi sahibinden alırız” dediği budur. Bu ilim mevhibe-i ilahiyedir, kalbten doğar. Peygamberimiz (sav)’in en büyük mucizatı, evliyaların en büyük kerâmeti bu ilimdir. Dervişlik, tarikat, tasavvuftan maksat bu ilmi kazanmaktır. İbadetin eşyası beştir:
a. Temeli, takva ile tevekküldür.
b. Muhafazası, havf ile ricadır.
c. Nuru, ihlas ile itikaddır.
d. Sermayesi, sabır ile istikamettir.
e. Kazancı, mahvı fena ile marifetullahtır.
Mahvı fena hakka vasıl olmak, marifetullah manevi ilmin en yükseğidir. Dünya ve ahiret en büyük lütuf, nimet kurtuluş hasılı bütün iyilikler bu ilimde toplanır. Bizim kazancımız bu ilimdir. İlmi Keşfiye, İlmi Hissiye geride kalır. Eğer bu ilimden üstün keşif kerâmet vesaire olsa idi, Adem (as)’ı yarattığında bu ilmi verirdi. Kur’an’da (Sûre-i Bakara, Âyet 33) “Bi esmaihi” dediği budur. Esmaları bütün sıfatları ile Adem (as)’a say dedi. Adem (as) saydı. Melekler hayran kaldı. Peygamberimiz (sav) hakkındaki mevlüdte:
Bu gelen ilmi ledün sultanıdır
Bu gelen tevhidi irfan kanıdır.
Mûsa (as) bunu (Sûre-i Kehf’te) Allah (cc)’tan istiyor. Bundan üstün bir şey olsa idi onu isterdi.
« « «
Şeyh Muhiddin-i Arabi Hazretlerine soru sormak için Hindistan’dan üç alim gelir. Sorularına kendilerini tatmin edecek cevabı verecek alim bulamadıkları için en son Muhiddin-i Arabi’ye gelirler. Muhiddin-i Arabi Hazretleri ise:
- “Ey Şam ahalisi! Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır.” Diye bir taşın üzerine çıkmış, konuşmuştu. Halk:
- “Taş olsa olsa put olur, biz putamı tapıyoruz” diye kendisini mahkemeye verdiler. Kendisi verdiği sözü geri almadı. Mahkemede aynısını iddia etti. Kendisini zindana attılar. Zindanda yatacak ve asılacak.Bu sırada üç alim Şam’a gelirler. Şeyh Muhiddin-i Arabi Hazretlerini sordular, zindanda olduğunu öğrendiler. İzin aldılar, izin kağıdı ile zindana girdiler, ellerinde ayaklarında zincir olduğu halde bir post üzerinde ibadet eder buldular. Selam verip sorularını sordular.
- Allahu Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimiz (sav) Hadîs-i Şerîfinde üç şeyi çok methediyor. Bunların hepsinden üstün olacağını söylüyor:
1. Hakiki iyilik,
2. Hakiki sabır,
3. Hakiki kanaat.
Herkes ben sabırlıyım, iyilik yapıyorum, kanaat ediyorum diyor. Fakat sanada soruyoruz. Kur’an’da ve Hadislerde bu üçü çok övülüyor. Sabır, iyilik, kanaat. Kur’an’da ki övülen hangisidir? Şeyh Muhiddin-i Arabi Hazretleri dedi ki:
- “Gözlerinizi yumun.” Yumuyorlar.
- “Açın gözlerinizi.” Açıyorlar ki, bir sofra serilmiş, sonrada yemekler, onlardaki koku, lezzet, tad bu dünya yemeği olmayıp, ilk bakışta cennet yemeği olduğu anlaşılıyor. Muhiddin-i Arabi Hazretleri:
- “Buyurun” diyor. Bunlar yiyorlar. Ömürlerinde bu kadar lezzetli yemek yememişler. Biraz sonra zindancı kurumuş darı ekmeği ile biraz su getiriyor. Muhiddin-i Arabi Hazretleri ekmeği suya ıslayıp yiyor.
- “İçte hakiki kanaat buna derler. Allah (cc) bana Cennet’ten yemek getirme selahiyetini verdi. Bu dünyada da rızık olarak darı ekmeği gönderdi. Ben bu darı ekmeğini yemeyip Cennet yemeğini yersem, Allah’ın bana vermiş olduğu rızka kanaat etmemiş olacağım. İstersem üç öğün Cennet’ten yemek getiririm. Bunu yaparsam kanaatsızlık olacak. İşte hakiki kanaat budur.” Çok beğeniyorlar.
- “Ya hakiki sabır nedir?” Dediler. Buyurdu ki:
- “Gözlerinizi yumun.” Yumdular.
- “Açın.” Açtılar ki Muhiddin-i Arabi Hazretlerinin ellerindeki ve ayaklarındaki zincirler çözülmüş, zindan kapıları sonuna kadar açık. Bunlara:
- “Dışarı çıkın, bakın.” Dışarı çıktılar, bütün zindan nöbetçileri uyumuş. Dedi ki:
- “İşte, istersem kaçarım. Allah (cc) bana kaçma selahiyeti verdi. Ama kaç diye emretmedi. Ben emir bekliyorum. Allah (cc)’tan kaç diye emir, işaret olmazsa asılacağım ve bu selahiyeti kullanmayacağım. İşte en büyük sabırda kaçma selahiyeti varken o selahiyeti kullanmayıp, Allahu Teâlâ’dan emir beklemek. Emir gelmezse asılmaya razı olmak. İşte bundan da büyük hakiki sabır olmaz.”
- “Hakiki iyilik nedir?” Buyurdu ki:
- “Onu da bir hafta sonra gelin söyleyeyim.” Bir hafta sonra geldiler ki, asılmış. Mezarına gittiler, ağladılar.
- “Çok iyi adamdı, çok güzel müşkülleri hallediyordu.” Derken kendilerine bir uyku geldi. Uykuda üçüde aynı rü’yayı gördü. Rü’yalarında kıyamet kopmuş, mahşer kurulmuş, Cehennem zebanileri Muhiddin-i Arabi’ye asılma kararını veren hocaları Cehenneme doğru götürüyorlar. Muhiddin-i Arabi bunların önüne geçip:
- “Bunları bırakın, bunlar bilmiyorlardı, akılları yetmedi. Şeriatın emrini tatbik ettik zannettiler.” Zebaniler:
- “Bunlar seni öldürdüler, katil oldular.” Muhiddin-i Arabi:
- “Ben bunlara hakkımı helâl ediyorum. Benim davam yok” dedi. Onları serbest bıraktırdı.
Rü’yalarında da bu üç alime dedi ki:
- “Seni astıran, öldüren ve öldürttürenleri cehennemden kurtarmak, cennete göndermek ondanda büyük iyilik hakiki iyilik olmaz, dedi uyandılar.”
Bayazıd-ı Bestami’ye bir derviş gelip:
- Herkesin derdine deva, hastasına şifa oluyorsun. Benim de bir derdim var, bana da şifa bul diyor. Bayazıd-ı Bestami:
- Senin derdin nedir? Derviş:
- Benim derdim mahvı fenaya dalmak. Gurbiyeti İlahiyyeye kavuşmak, Hakk’a vasıl olmak.
Bayazıd-ı Bestami Hazretleri buyurdu ki:
- Evvela bir (Kamil Mürşid) Şeyh bul, ondan biraz tevbe kökü, istiğfar yaprağı al (yani ders al), onun ikisini gönül havanına koy, tevhid tokmağı ile döv, aşk ateşi ile pişir. Adalet eleği ile ele, muhabbet balına kat, kanaat kaşığı ile ye.
Tarikat ve tasavvufun özünü birkaç kelime ile bitiriyor. Hem de herkesin anlayacağı ve ibret alacağı bir şekilde. İşte ilmi hikmetli söz, işte ilmi ledün, işte Allah (cc)’dan ilhamla olan söz, bu sözler Reşat altını gibi gittikçe değer kazanır. Diğer hikmetsiz olan sözler çabuk unutulur. Zaman geçtikçe değer kaybeder. İbadetin eşyası beş demiştik. Beşincisi kazancı mahvı fena ile marifetullahtır. İşte Mahvı fena dervişin istediği marifetullah da Bayazıd-ı Bestami’nin tavsiyesidir.
« « «
Bilal Nadir Hz.lerinin Rüyasında Kur'an-ı Kerimi görmesi
Bilâl Babam vefatından bir gün evvel gördüğü rüyayı şöyle anlattı:
- Rüyamda Kur’ân-ı Kerim bir bataklık çamur içerisine düşmüştü. Çamurdan çıkardım, temizledim, yüksek bir yere koydum. Yanımdakilere dedim ki; Kur’an bataklığa düşmüş, çamurdan çıkardım, temizledim, işte şu yüksek yere koydum. Bunu bundan sonra bu çamura düşürmeyin, sahip olun, benim bıraktığım, koyduğum yerde dursun, dedim uyandım.
Sorduk manası nedir? Buyurdu ki:
- Kur’an’ın hükmü ayak altına alınmıştı. Doldurduğumuz vaaz bantları, yaptığım vaazlar, yazdığım kitaplar ile bu yanlış ters görüşlerin hepsini âyetle, hadisle tasdik ederek düzelttim. Siz bunları okur, dinler, bununla amel ederseniz ve bunu millete yayarsanız, Kur’ân-ı Kerim çamurdan çıkmış, yüksek yere konmuş muhafaza edilmiş olur. Bunlara kıymet vermeyip yine eskisi gibi âyetsiz, hadissiz, felan zat şöyle demiş, felan hoca böyle demiş, o öyle olmuş onun için böyle olmuş, öyle söylemiş de bu da böyle söylemiş.
Şimdi çok vaazlar böyle. Bizim mişlerle, muşlarla, gelmişlerle, demişlerle işimiz yok. Allah Kur’an’da şöyle buyurdu, ona göre böyledir. Peygamberimiz (sav) Hadîs-i Şerîfinde böyle dedi bunun için böyledir. Her söylenen sözün, her yapılan işin, âyetle, hadisle delil getirip, söylenmesi lazım. İşte o zaman Kur’an çamurdan çıkar. İşte o zaman Kur’an’ın hükmü muhafaza olur. Kur’an’ın büyük olması kağıt üzerindeki yazısı değil, mucibiyle amel edilmesidir.
Hadîs-i Şerîf:
Kur’an okumak için değildir, hidayet içindir. İlim rivayet için değildir, dirayet içindir.
Kur’ân-ı oku oku yerine as, içinde ne dediğini anlama, anlamaya heveslenme. Kur’an bunun için değildir. Kur’an şunun içindir.
Kur’an’ı oku, Allah (cc) ne emirler buyurdu, ne nehiyler yaptı. Bu âyete göre şimdi biz ne yapmamız lazım. Kur’an’ın içindeki şifasını, rahmetini, bu dünyada bütün hastalıklara şifa olup bütün kötülüklerden kurtaracağını, ahiretteki yardımı, bu dünyada hidayet, yardım edip hem dünyaca hem ahiretçe, maddi ve manevi her türlü kötülüklerden kurtarıp Hakk’a hidayet etmenin içindir. İşte sadece okumak için değildir. Kur’an’ı dünya kazancı, geçim vasıtası olarak okursa o okuduğunun karşılığını bu dünyada alıyor. Hem de aldığı haram oluyor. Kendi Allah için okumalıdır. Mevlüdü şu fiyata, Kur’an’ı şuna okurum diye kesim kesmek, fiyat söylemek haramdır. Para, hediye, söyleme, anlaştırma değil aklına bile getirmez. Her okuduğunu Allah (cc) için, ahiret sevabı için, manevi bir hal kazanmak için okur. Zengin, fakir gözetmez. Hiç kimse olmadığı zaman da aynı okur. En fazla seher vaktinde Allah (cc) Hazretleri ile baş başa kalınca okumaya daha fazla özenir, önem verir. Sair zamanlarda kesim kesmez. Okuyan Allah için okur. Okutan bu okuduğunun karşılığını veriyorum demez. Hediye olarak verirse o da hediye olarak alırsa helâldir, caizdir. Başka türlü veren ve alan için mahzurludur, haramdır. Hediyenin de nihayeti yoktur.
Peygamberimiz (sav) bir sahabeye 100 deve hediye vermiştir. 100 deve en azından 200 öküz veya 1500 koyun hesap edilmesi lazımdır. Hz. Ebu Bekir Sıddık (ra) Peygamberimiz (sav)’e 80 bin altın hediye etmiştir. Hz. Ömer (ra) fakir düşen Ebu Zerr-i Gıffari Hazretlerine bir tabak altın hediye etmiştir. Tabak deyince şimdi yirminci asrın tek kişilik yemek tabakları değil, en azından o tabağı beş misli büyütmek lazım.
Hediyenin en küçüğü bir çiçek, bir gül veya bunlara muadil değerde olanıdır. Verilen hediyeyi ihtiyacım yok veya hediye kabul etmez veya azını almaz, türünü beğenmez, bunlarda yanlıştır. Hediye almak Peygamberimiz (sav)’in sünnetidir. Hediye almanın iyi olduğu, almamanın kötü olduğu hakkında çok hadis vardır.
Hadîs-i Şerîf:
Müsafaha edin, hediyeleşin. Çünkü bunlar birbirinize karşı kalbinizdeki kırgınlığı giderir.
Hadîs-i Şerîf:
Üç şey insanın acizliğinden (çaresizliğinden)’dir. (Birisi aklımda kalmadı)
1. Ev reisi olup aile ve çocuklarını idare edememezlik,
2. Verilen hediyeyi almamazlık,
Çünkü Peygamberimiz (sav) kâfirlerin bile gönderdiği hediyeyi kabul ederdi. İmam-ı Âzam oğlunu bir hocaya okutmaya gönderir. Hocaya bir paket hediye hazırlar. Çocukla gönderir. Çocuk hediyeyi verince hoca hediyelere bakar. Çocuğa bu hediyeleri evinize götür, ben bu hediyelere layık değilim der. Seni hediyesiz okutacağım. İmam-ı Âzam’a çocuk söyleyince İmam-ı Âzam çocuğuna:
- “Gerçekten de o hoca bu hediyelere layık değilmiş. Çünkü hediye almanın sünnet-i Resûlullah olduğunu, hediye kabul etmemenin Peygamberimiz (sav)’in sünnetine ve sözlerine ters geldiğini bilemeyen alim, hediyeye layık değildir.” Kur’ân-ı Kerim’de Sûre-i Nemil’de Belkıs’ın Sultan Süleyman (as) gönderdiği hediyeyi Sultan Süleyman (as) aldı kabul etti ve onlara (lehüm tefrehüm) sizin hediyeniz sizi ferahlandırır, bana müslüman olarak gelsin dedi.
Bilâl Babam da yanlış ters görüşte olan bir müslümana ikaz mahiyetinde haberler gönderiyor. O şahıs Bilâl Babama bazı orta kıymette hediye gönderiyor. Hediyeyi getiren şahsa:
“Hediyesini aldım, kabul ettim. Bu hediyeyi almak kendi fikrimden söyleyeceğimden vazgeçmek değil, kendisi benim dediklerimi âyetle ve hadisle söylediklerimi kabul etmezse bu hediye ve bunun gibi hediyeler ne olursa olsun geçersizdir” diye ikinci bir haber gönderdi. Nihayet o adam gelip dediklerini kabul etti.
İlim de dirâyet içindir. İlim sahibi olup dirâyetli olur, azimli olur. Bu hususta çok ciddi olur. Dini Mübin’i yaymak için azim eder. Her türlü gayreti gösterir. Hem kendi yapar, hem de herkese yaptırır. İlim de bunun içindir. Yoksa ilim öğrenmiş hikaye gibi söylüyor. Ne kendinde ne dinleyenlerde icraat yok. Bir papağan kuşunun sadece ezberlediği gibi ezberlemiş bir tek vaazda söylenir. Ondan sonra ne kendisi ne de dinleyen cemaat üzerinde durmaz, unutulur. Tatbik edilmez. İlim de bunun için değildir.
Allahu Teâlâ her şeyi çift yaratmıştır. Bu dünyadakiler çift, bir de bu dünya ile ahirettekiler çift, zahir göze görünen ile batın göze görünmeyenler yine çift. Peygamberimiz (sav) dünyada ne varsa ahirette, cennette aynısı var. Ahirette, cennette ne varsa dünyada da aynısı var. Bunları Halid Bin Velid (ra)’e bir papaz soruyor:
- Sizin Peygamberiniz dedi ki, dünyada ne varsa ahirette de aynısı var. Ahirette, cennette ne varsa dünyada da aynısı var dedi. Ben cennettekilerin aynını dünyada göremiyorum. Cennette Tuba ağacı var. Kökü yukarda dalları, yaprakları, meyveleri her pencereden girer. Dünyada böyle bir ağaç var mı? Halid (ra):
- Cennette o ağacın aynı bu dünyada güneştir. Kökü yukarda, sıcaklığı, ısısı, ışığı aşağıdadır. Her pencereden içeri ışığı, ısısı girer. Dalları, meyveleri de odur. Papaz tekrar sordu:
- Cennette bir saray var. Çok yüksek fakat merdiveni yok. Üzerine çıkılmaz. El edersen yere eğilir. Binersin saray geri doğrulur. Bu dünyada böyle bir saray var mı? Halid (ra):
- Onun aynısı devedir. Ayakta iken kimse üzerine binemez. Yularından tutar işaret edersen yere yatar, binersin geri kalkar. Papaz tekrar sordu:
- Cennette Havz-ı Kevser ırmağı var. Çıkış yeri bir, kendiliğinden dörde ayrılır. Ayrıldığı yer: Yağ, Bal, Süt ve Havz-ı Kevser Şarabı. Böyle bir pınar dünyada var mı? Halid (ra):
- O pınar senin kafandır. Yediğin bir yemek, içtiğin bir su, yemekle suyla meydana gelen vücudunda kan, terlediğin ter, gözünden çıkan çapak, su ve diğer aşağıdan çıkanlar. Hiç birisi birbirine benzemez. Yaşayıp büyüdükçe, et, kemik büyümesi, insanların kemal bulması, saçının, sakalının, tırnağının uzaması, hepsi yemeden içmeden kuvvet alıyor. Onunla oluyor, deyince papaz kabul etti. Papaz çok soru sordu. Halid (ra) cevap verdi. İşte biraz evvel ilmi ledün, ilmi hikmet, maneviyat ilmi, tarikat, tasavvuf ilmi kitaptan evvelce okuyup öğrenme, ezberleme değildir.
« « «
Peygamberimiz (sav) ilim ikidir demiştir. Biri kitapta, birisi kalpte sabit olan ilim en menfaatli olan ilim de odur. Zamanı gelirse Allah (cc)’ın kulunun kalbine doğdurması ile bilir. İşte Halid (ra)’inki de aynıdır. En son Halid (ra) sordu:
- Siz cennete inanır mısınız?
- İnanırız.
- Girmek ister misiniz?
- Evet. Halid (ra):
- Her evin bir dış avlusu ve bir dış kapısı vardır. O dış kapının bir anahtarı var. O evin hududu sayılır. Cennetinde dış kapısının anahtarı olması lazım, bu nedir?
Papaz cevap veremedi. Papazı kendi adamları sıkıştırdı.
- Bilmiyorsan bilmiyorum de. Biliyorsan cevap ver. Papaz:
- Biliyorum cevap veremem, cevap vermem dinimize ters düşer.
Adamları ısrar ettiler. Papaz:
- Cennetin kapısının anahtarı ahir zaman Peygamberi Muhammed Mustafa (sav)’yı tasdik etmektir. Şehadet kelimesi getirmektir, dedi. Hepsi de müslüman oldular.
Bilâl Babama aynı mevzuda sorular sordular:
- Şefaat nedir, kim yapar, nasıl yapılır? Bilâl Babam:
- Şefaat bu dünyada başlar, Allah her şeyi çift yarattı. Birisi zahir bu dünyada Kur’an okumakla, şifa, rahmet, müşkül halletmektir. Bu dünyada mü’minler bir meşayihin, Şeyhin yanına geliyor. Hem dünyaca hem ahiretçe, hem zahir, hem batın müşkülleri halloluyorsa, okuduğu hastalar şifa buluyor. Yaptığı duayı Allah (cc) reddetmiyorsa işte bu dünyanın şefaatı. Hastalar, deliler, felçlilerin iyi olmasıdır. Bunları yapan Allah (cc)’dır. Zahirde bir ilaç, iğne maddi, zahiri sebep olmayıp bunu Allah (cc)’ın emri, izni ile yapıyor.
Büyük bir zatın kabrine senede 100 binlerce insan akın ediyor. Belli ki, ondan hem maddi hem manevi sıkıntıları, müşkülleri gidiyor. Bu selahiyet bu dünyada verilmiş, kulun bir adeti var. Verdiğini ödünç verdim der alır, arası bozulursa o verdiğini geri alır. Veyahut kendisi fakir, muhtaç düşer almak mecburiyetinde kalır. Allah’ta bu adet yoktur. Bu dünyada ne verdi ise ahirette de devam eder. Hatta ahirette daha fazla olur. Çünkü bu dünyada elinde bir selahiyet yok. Ahirette bu selahiyet Allah (cc) tarafından kendisine verilecektir.
(Âyet-i Kerime, Sûre-i Bakara, 255)
“Menzellezi yeşfeu indehu illa biiznih”
O günde kimse şefaat edemez. Ancak Allah (cc)’nün izin ve selahiyet vermiş olduğu kimseler yapar.
Bu dünyada elinde selahiyet yokken yapıyor. Ahirette elinde bu âyete göre selahiyet olacaktır. O zaman şefaat kat kat fazlalaşır. Dünyada Kur’an okuma, dua etme, Kur’an şifası rahmet, hastalıktan kurtarmak, ahirette bunun karşılığı şefaat etme cehennemden kurtarmaktır.
Adem (as)’ı cennette kandıran, günahkar eden ve Allah (cc)’a asi eden şeytandır. Adem (as) sonunda tevbe etti de affoldu. Ulul Azim Peygamber olan İbrahim (as) önde, İsmail (as) arkada giderken ikisinin arasına girip, baban seni boğazlamaya götürüyor. Babana asi gel, gitme diye aralarını açmaya çalışan bu şeytan, Peygamberimiz (sav) Ashâba namaz kıldırırken kara koyun suretinde şeytanın aranızda dolaştığını görüyorum. Safları sık tutun şeytan aranızda dolaşmasın. Peygamberimiz (sav)’in camisinde onun Ashâbının arasında dolaşan şeytan:
- “Ben kullarının damarlarının içinde gezeceğim” diye Allah (cc)’dan müsaade alan yine bu şeytandır. Bu şeytan bizlere neler yapmaz. Kur’ân-ı Kerim’de:
(Sûre-i Nisa, Âyet 142)
“Vela yezkurunallahe illa galiyla…ila ahir.”
Münafıklar Allah’ı zikretmez değil, illa az zikrederler.
Çok zikretmeyen münafıklıktan kurtulamıyor. Münafıklık-tan kurtulamayınca nasıl şeytan müdahale etmesin. İşte şeytan vesvese ve evham ile karıştırıyor. Kur’an okurken, her işimizin başında Euzu Besmele çekiyoruz.
Manâsı: Euzu, sığınırım. Billahi, Allah’a sığınırım. Mineşşeytanirraciym, Allah’ın dergahından kovulmuş olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.
Şeytan bir şey yapamayacaksa bu sığınma neden?
Her sığınan kurtulamaz. Peygamberimiz (sav) zamanında münafıklar hem namaz kılar, hem Kur’an okur, hem Euzu besmele çekerlerdi. O Euzu besmele o sığınma kendini kurtaramıyor, kurtarsa münafık olmazdı.
Hadîs-i Şerîf:
“Men arefe nefsehu fegad arefe rabbehu”
Manâ’sı: Her kim nefsini bildi ise rabbısını bildi.
Nefsini bilme nasıl olur?
Şeytan nefisle birleşip kendini yanılttığını, aldatıldığını bilirse nefsini bildi. Nefsin hilesinin kendini aldattığını bildi. Bunu bilen de Rabbısını bildi. Anlaşılıyor ki, nefsinin, şeytanın kendini aldattığını bilen Rabbısını o zaman bildi. “Beni nefis, şeytan aldatamıyor diye kendine güvenen, aldatıldığını bilemeyen Rabbısını bilemez. Rabbısını bilemeyeninde Şeyhi şeytan olur.
Âyet-i Kerime, Sûre-i Tekasür:
“El hakümüt tekasür, hatta zürtümül megabir”
Meâl’i: Siz aldatıldığınızı kabre varınca anlarsınız.
Şeytan sizin o güzel ömrünüzü dünyanın vardı ha, geldi ha’sıyla havaya savurmuş, bir sürü suçlar, cürümler, içinden çıkılmaz zorluklar ile karşılaşınca bunlara kabri varınca anlarsınız. Bunları bilemeyen Şeyh, vaaz veya müftü her ne olursa olsun rabbısını bilemedi. Rabbısını bilemeyen tam hakiki mü’min olabilir mi? Hiçbir insanın yaptığı amel kendisini kurtaramaz. Diğerlerinin hiç birisinin ameli kendini kurtaramaz. İnsanı kurtaracak olan Allah (cc)’ın affıdır. Yaptığın amel Allah (cc)’ın affına sebep olmaya vasıta olur. İkincisi:
Peygamberimiz (sav) ve büyüklerin şefaati kurtarır. Peygamberimiz (sav):
- “Ya Rabbi benim ümmetimin amel defterini, hesabını mahşerde bana ver. Onların hesabını ben göreyim” deyince, Cenab-ı Hakk Teâlâ Hazretleri:
- “Ya Muhammed! Sen istiyorsun ki, hesap benim elime geçerse günahları fazla silerim, çok ümmetimi cennete götürürüm diyorsun. Bunda çok yanılıyorsun. Sen hiçbir zaman benim kadar merhametli olamazsın. Sen ümmetinin amel defterine baksan onların yaptıklarını görsen, nefret edersin. Böylesi ümmetin bana gereği yok dersin. Ben hiçbir zaman böylesi kulun bana gereği yok demem. Hesabı ben tutarsam daha fazla ümmetini cennete götürürsün.” Bazı kimseler mahşerde amel defteri eline verilince cennetlik olduğunu görecek ama yaptıklarından utanacak, kimseye gösteremeyecek. Yani Allah (cc)’ın merhameti, şefkati, bağışlaması çok büyüktür. Mahşerde: Allah (cc) için verilen, yedirilen, giydirilen gelsin, şan şeref için yediren, giydiren gelsin, riya için yapılan ve Allah (cc) için yapılan gelsin denildiği zaman mahcupluk çok olacak. Sen sana düşün. Şan, şeref için yedirip, içirdiğin giydirdiğin nedir? Allah için fakirlere yedirip içirip giydirdiğin nedir?
Şanlı, şerefli bir adam gelirse onu nerelere oturtuyorsun, neler yedirip, neler içiriyorsun? Fakir gelirsi nerelere oturtuyorsun? Bir zengine az eski bir elbiseyi hediye veremezsin. Vermeye bu dünyada utanırsın. Bir fakire de az kullanılmış bir elbiseyi vermeye kıyamazsın. Mahşerde bu şan, şeref içindi, bu da Allah (cc) içindi diye gelince mahcupluk çok olur. Hiç yapmayanın vay haline.
1. Kur’an’da, Allah (cc) ve Resûlüne itaat,
2. Malınızdan Allah (cc) için infak edin, dağıtın, yedirin ve içirin.
3. Gece kalk namaz kıl.
4. Gece kalk tesbih çek.
5. Gece kalk secde ile kıyamla sabahla.
6. Gecenin üçte ikisi kalınca kalk, gece yarısından sonra kalk, gecenin üçte biri kalınca kalk, seninle beraber bir toplum kalkar.
7. Zikrullahı çok yap.
Bunlar Allah (cc)’ın emri olunca, bunları sana zor gösteren, yaptırmayan şeytandır. Haliyle seni kendi tarafına çekmiş oluyor. Hakk emrinden geri koyuyor.
“Allah nura, şeytan zulumata çeker” âyeti olunca şeytan unutturuyor. Her Allah emri yapılınca şeytandan uzaklaşılıyor. Her Allah emri yapılmayınca Allah (cc)’dan uzaklaşılıyor. Âyette:
(Sûre-i Bakara, Âyet 257)
“Allah’ın nura, şeytanın zulumata çekmesi var.”
Allah (cc) bu emri Kur’an’da söylüyor. Şu yukarıda saydığımız yedi vasıf Kur’ân-ı incelersen bunun gibi daha nice benzerleri var. Bunları ne fiilen yapma ne de halka tam söyleme olmayınca Allahu Teâlâ bizim kalbimizden geçenleri de bildiğine göre bunları bizlere söyletmeyen şeytandır. Çok zikrullah yapmak, hem namaz, hem zikir emretmesi âyetlerinin hepsini okuyor, anlıyor, dinliyor, duyuyorsun. Ama tatbik etmiyorsun. Namaz, oruç, hacc ve zekat âyetleri emri ilahi oluyor da bunlar emir değil mi?
(Sûre-i Ahzab, Âyet 41)
“Ya eyyühelleziyne amenüzkurullahe zikren kesiyra”
Meâl’i: Ey Allah’a iman edenler, Allah’ı çokca zikredin.
Diye emrediyor. Bu çok zikir etme farz oluyor. İşte bunları söyletmeme, karşı gelme, aksini iddia etme, hepsi şeytandandır. Haliyle şeytan mani olup Şeyhlik yapar. Yarın mahşerde Allah hakim olup, Kur’an’dan ve kendi emirlerinden iğneden ipliğe varıncaya kadar soracak.
Peygamberimiz (sav) şahit olup sünnetinden soracak. İşte bunları hatırlatmayan, basit gösteren, unutturan, kuvvetli yavuz düşmanımız şeytandır. İşte haliyle hepimizi aldatıyor. Allah’ın affı mağfireti olmazsa ve Resûlullah’ın şefaati olmazsa, hemen hemen hiç kimse kendini kurtaramaz. Bizim yaptığımız ibadetler ancak Allah’ın bizi affetmesine, Peygamberimiz (sav)’in bize şefaat etmesine sebep olur, kurtarır. Yoksa inceden inceye hesap edilirse ki, edilecek insan zor kurtulur.
İnfak olarak yedirme ve içirme yalnız mevlüd yemeğinde kaldı. Ona da bid’at diyorlar. Bu yukarda saydığımız âyetlerin hangisini tarikat ve tasavvuf ehlinden başkası yapıyor. Bunları yaptırmayan, unutturan, ihmal ettiren (iblis) şeytandır. Bunları hakiki yapan tarikat ehli olunca, tarikat ehlinden başkası bunları yapamayınca işte Şeyh yok Şeytan aldatıyor ve unutturuyor.
(Sûre-i Nisa, Âyet 142) Münafıklar hakkında:
“Vela yezkurunallahe illa galiyla”
Manâ’sı: Münafıklar Allah (cc)’ı zikretmez değil, illa az zikrederler.
Âyet: “Ya eyyuhelleziyne Amenüzkurullahe zikren kesiyra”
Manâ’sı: Ey Allah’a iman edenler. Allah’ı çok zikredin.
Bu âyetlere göre münafıklar az zikrediyor. Çok zikretmiyor, çok zikredenlere karşı geliyor. Hakiki iman edenlerde Allah’u Teâlâ’yı çok zikrediyor. Sen Allah’ı çok zikredenlere karşı durursan onları beğenmez benimseyemezsen, az zikredersen Allahu Teâlâ Kur’an’da münafık diyor. Eşrefoğlu Rumi Hz’de tarikata girip çok zikretmezse Şeyhi şeytan olur diyor. İkisi de aynı söz değil mi? Şeytan haliyle Şeyhlik yapıyor.
(Sûre-i Bakara, Âyet 257)
“Allahu veliyyülleziyne ila ahir”
Meâl’i: Allah sizi zulumattan nura, şeytan nurdan zulumata çeker.
İşte Şeyhi şeytan oluyor ki, yaptırmıyor.
« « «
Harun Reşid namaz kıldırırken oğluna yapacağı düğünü düşünüyordu. Pehlul Hazretleri arkada safların arasından çıkıp, Harun Reşid’in önüne secde edeceği yere geldi, oynamaya başladı. Namazdan sonra sordular. Pehlul Hazretleri:
- Padişah namaz kıldırmıyor, düğün yapıyordu. Düğünde de oynanır. Ben de oynadım, dedi.
Şimdi biz kıldığımız namazların içinde kalbimize kötü şeyler getirmeden, kıldığımız ve kalbimize Allah (cc) rızasının dışında şeyler gelerek kıldığımız, namazları bir hesap etsek. Bu namaz insanı kurtaramaz. Bu namaz şeytanın vesvesesi ile olur. Ama Allah’ın affı mağfireti çoktur. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın affının çok olduğu malumdur. İşte insan oğlunu o kurtarır.
Gerçi kullarda masiyet çoktur
Rahmetin Mevlam daha artıktır
Gayriden bize hiç medet yoktur
Dertliyiz senden umarız derman.
(Sûre-i Bakara, Âyet 255)
“Menzellezi yeşfeu indehu illa biiznih ila ahir.”
Meâl’i: O günde kimse kimseye şefaat edemez. Ancak Allah (cc)’ın izin verdiği kimseler şefaat eder.
Allah izin veriyor, şefaat ediyor, Allah’tan başka şefaat edemez diyenler iyi düşünsün. Allah (cc) izin verince bu şefaatta Allah (cc)’dan oluyor. Allah (cc)’ın kendisinin affı, bir de kula izin verip kurtarttırması, ikisi de Allah (cc)’ın affı, birisi direk Allah (cc)’dan diğeri dolaylı yoldan Allah’tan oluyor. Anlaşılıyor ki şefaat edenlerde Allah’ın affı, Allah’ın mağfireti var, onunla yapıyor.
1. Mevlânâ ile Şems arasında,
2. Yunûs Emre ile Tabduk arasında,
3. İbrahim Etem ile Şeyhi arasında,
4. Mûsa (as) ile Hızır (as) arasında olan haller en iyi olduğu halde en kötü görülüyor. İşte Sûre-i Kehf’te olduğu gibi zahir ilim bilemiyor. Eğer bilse Mûsa (as)’ın bilmesi lazım. İkincisi maneviyat ilmi, zahir ilme ters düştüğünü anlatıyor. Mûsa (as) bilmediği ilme muhalefet edince zahir alimleri bilmediği ilme (ilmi lüden’e) muhalefet etmez mi?
Kelimullah, Resûlullah olan ve kendisine kitap inen Ulul Aziym Peygamber olan Mûsa (as) muhalefet ediyor, aklı yetmiyor. Bunları uzun boylu Kur’ân-ı Kerim’de bize Allahu Teâlâ haber veriyor. Yarın mahşerde Mûsa (as) bilmedi, bilemedi gitti bir bilenden öğrendi. Gitmeyi ben emrettim. Sen bunu Kur’an’da devamlı okudun. Bunu, bilenlere gitmeyi neden kötü gördün diye muhakkak soracak. Yine bu manevi ledün ilmi, her ne kadar sana ters gelse sabretmek ve kabul etmek lazımmış. Sûre-i Kehf’de Allahu Teâlâ uzun boylu Hızır (as)’ın yaptığı işlere devamlı Mûsa (as) muhalefet ediyor. Halbuki Hızır (as)’a git ondan öğren diye gönderen Allahu Teâlâ’dır. Mûsa (as) Hızır (as)’a senin işine karışmayacağıma söz veriyorum diye vaad ettiği halde yine dayanamadı karıştı.
(Sûre-i Kehf, Âyet 65-82)
“Li tuğriga ehliha” yine “Fe emmel ğulam” yine “Fe emmel cedal”
Aklın varsa bunları oku düşün muhalefet etme.
Şeyhlerin Şeyhi Peygamberimiz (sav)’dir. Hz. Ebu Bekir (ra) ile Hz. Ömer (ra)”e “Yuhibbüş Şeyheyn” Hz. Osman (ra) ile Hz. Ali (ra)’ye “Yuhibbül Hataneyn” diyor. İki Şeyhim dediği Hz. Ebu Bekir (ra), Hz. Ömer (ra) onları yetiştiren kendi olunca işte Peygamberimiz (sav) şeyhlerin şeyhidir. Hateneyn; İki damadım demektir. Bunları sevenler mahşerde benimle beraber olurlar. Sen de ister tarikatlı, ister tarikatsız ol buna uymak mecburiyetindesin. Hz. Ebu Bekir (ra), Hz. Ömer (ra)’i iki büyük şeyh bilmen lazım. Peygamberimiz (sav)’i bunları yetiştiren Şeyhlerin Şeyhi olarak bilmen lazım. Kur’ân-ı Kerim’de İbrahim (as)’ın ailesi İbrahim (as)’ı göstererek:
(Sûre-i Hud, Âyet 72)
“Haza ba’li Şeyha”
Bu yaşlı şeyh oldu. Şuayb (as)’ın kızlarına Mûsa (as) siz kimin kızlarısınız diye sorunca:
(Sûre-i Kasas, Âyet 23)
“Ve Ebuna Şeyhun kebir”
Manâ’sı: Babamız büyük bir şeyh.
Demektir. Kur’an’da İbrahim (as)’a Şuayb (as)’a şeyh deniyor. Peygamberimiz (sav), Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra)’e Şeyh diyor. Müzekki-n-Nüfus kitabında Eşrefoğlu Rumi Hazretleri de “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” diyor. Kur’an’da Şeyh diye hitap edilen bu iki Peygamber, Peygamberimiz (sav)’in Şeyhim dediği Hz. Ebu Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Peygamberimiz (sav) benim neslimden Abdulkadir gelir. Onun ayağı bütün evliyaların başının üzerindedir dediği bunların hepsi benim Şeyhimdir. Sen bunları böyle kabul edemiyorsan âyete ve hadise karşı duruyorsun. Bunu sana aksi, ters gösteren de şeytandır. İşte Şeyhi kabul etmek böyledir. Kabul etmemek yine bunlara dayanır. Bunları inkar edenin Şeyhi şeytandır.
Tarikat, şeyh, mürid denildi mi akla maneviyat, zikrullah, manevi hal, zikrullah halkası, tesbih, tesbih halkası, halvet, uzlet, çile, itikaf, inziva, terki dünya gelir. Bunlar kamil bir şeyhin izni ile sırası geldikçe yapılır. Bunlar yapıla yapıla mürid tamamen yetişir. Yani bazı meşayıhların kabirlerinde, türbelerinde, iri daneli (taneleri ceviz büyüklüğünde) tesbih, bununla büyük halka olup, tesbih çekmeye otururlar. O halkaya her giren çeker, tesbih arada çekildikçe döner. Kudüm, ney, def, haliliye ve mansar bunlar zikrullahta çalınır. Aşk artırır, aşk arttıkça zikir çoğalır. Öyle olur ki, zikrullaha halka ile çok devam edile edile Kur’an’daki dağlar, taşlar, ağaçlar, canlı, cansız, yerde gökte ne varsa hepsi Allah’ın ismini zikreder, tesbih çeker diyor. Onları işitiyor. Onlarla beraber zikreder. Yunûs Emre, Seyyid Nizamoğlu gibi halk aşıkları bunları yapmış zikretmişlerdir. Şimdi o hal kendisinde olmayana sorulunca onun altından da kalkamayacağı için böyle bir şey yok der. Kaside söylenmez, söylemeyin diyorlar. Halbuki Allah’u Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de (Sûre-i Nahl, Âyet 43) nice yerlerde, yerde, gökte, canlı-cansız, sular, ağaçlar ne varsa Allah (cc)’ı tesbih eder, zikreder. Allah’ı zikretmeyen hiçbir yaratık yoktur. Bir dervişte zikrullah nuru Sanavberiye, lübbe yetişince bunları duyar, işitir. Onlarla konuşur, onlarla zikreder.
Dağlar ile taşlar ile
Zikredeyim Allah seni
Seherlerde kuşlar ile,
Zikredeyim Mevlam seni.
Sordum sarı çiçeğe
Neden benzin sarıdır,
Çiçek der derviş baba
Ayın günün nurudur.
Sordum sarı çiçeğe
Sen beni bilir misin
Çiçek der derviş baba
Sen Yunûs değil misin?
Yunûs EMRE
Yeller eser deniz coşar
Irmaklar dağlardan aşar
Döne döne sular taşar
Ya ben nice dönmeyeyim.
Yandıklarım Şam’ı seher
Senden midir Allah’ım benden midir
Başımdaki aşktan eser
Senden midir Allah’ım benden midir.
Seyyid NİZAMOĞLU
Şimdi zamanımızda bunların hiç biri tatbik edilmeyip, sadece vaaz, Kur’an, Kur’an dersi, hafız, hoca yetiştiriyorlar. Adına da şeyh deniliyor. Evvelce bunlara müderris denirdi, ders okutan, talebe yetiştiren demektir. Hakiki Şeyh ile Hakiki Mürid arasında Mûsa (as) ile Hızır (as) arasındaki Sûre-i Kehf’te olanlar gibi, hiç kimsenin aklının yetmediği görünüşte ters gibi amma hikmetli hallerin devamlı olması onları göre göre, kalbi mutmain ola ola müridin yetişmesi lazım. Şeyh sözü ilmi hikmetten, ilmi ledünden söyler. Çok manâlı düşündükçe manâları derinlere varan sözler ve hikmetli sözlerle, hareketlerle yetiştirir. Şimdi tam aksi zahir ilme ne kadar fazla çalışır ve çalıştırırsa o büyük şeyhmiş gibi görülüyor. Halbuki Mevlânâ çok büyük alimdi. Şems Mevlânâ’nın kitaplarını suya attırdı, öyle yetiştirdi. Abdulkâdir-i Geylanî Hazretlerine mürid olmak için geleni eşkiyalığa gönderdi. Eşkiyaların arasına karışan müridi manen Abdulkâdir-i Geylanî Hazretleri uyarıp eşkiyaları öldürttürüp bezirgancıları kurtarttı önü çok ters sonu çok iyi. İşte bu hallerin benzeri hakiki şeyhte olmalı, müridde tatbik ettirmelidir.
Peygamberimiz (sav) rahmeten lil alemiyn olarak yaradılmış bütün alemlere rahmettir. Evvel ahir bütün yaratılanların içinde ondan üstünü ne yaradılmış ne de yaratılacaktır. Yine yaradılan ne varsa her şey, hepsi onun hürmetine yaradılmıştır. Peygamberimiz (sav)’in büyüklüğü, Allah (cc) yanında sevgililiği onun hürmetine her şeyin yaratıldığını yazmakla, saymakla bitmez. Peygamberimiz (sav) doğunca Kâ’be’yi muazzama taşı ile, toprağı ile Peygamberimiz (sav)’e secde etti. Kâ’be’nin her duvarına, her köşesine bir rüknü denir. Rüknü Iraki, Rüknü Yimani, Rüknü Şami denir. Bunların hepsi Peygamberimiz (sav) doğunca ayrı ayrı Peygamberimiz (sav)’e selam verdi. Hem de secdeye kapandı. Mevlüd-ı Şerif’te:
Rüknü rükne Kâ’be’nin verdim selam
Dediler kim doğdu ol hayrul enam.
Kâ’be’nin her rüknü ayrı ayrı selam verdi. Dedi ki, beni puttan, küfürden kurtaracak doğdu.
Pak edip puttan küfürden ol Rasul
Kurtarıser beni müşriklerden ol
Secde kıldı Kâ’be gördü hasu am
Düşmedi bir taşı hoş kıldı kıyam.
Peygamberimiz (sav)’in doğduğu gece, Kâ’be’de bu sesi ve Kâ’be’nin secde etmesini herkes zahir kulağı ile duydu. Zahir gözü ile de gördü. Yine Peygamberimiz (sav)’e sordular:
“Ya Resûlullah evvele ma halakallah” (Ya Resûlullah en evvel Allah neyi yarattı?) Peygamberimiz (sav):
“Halakallahu min nuru Nebiyyüküm” (En evvel Allah sizin Nebinizin Nurunu yarattı) Allah (cc) kendi nurundan Peygamberimiz (sav)’in nurunu yarattı.
Kendi nurumdan yarattım ben onu
Aşık oldum ona hem dünü günü
Neylerem ben onsuz iki cihanı
&n