İMAM-I AZAM'IN
HAYATI ve MEZHEBİ
(Aşağıdaki yazı Ahmed
Cevdet Paşa'nın Faideli Bilgiler adlı eserinden alınmıştır.)
(Mir'atül-Kâinat)
kitabında diyor ki:
İmam-ı
Azam'ın dedeleri, İran'ın Faris denilen şehrindendir. Babası Sabit, Kûfe'de
İmam-ı Ali (ra) ile buluşup, İmam, buna ve evladına hayırlı dua buyurmuştur.
İmam-ı Âzam, tabiinin büyüklerinden olup, Ashâb-ı Kiram'dan Enes bin Mâlik-i ve
daha üç veya yedisini gördü. Bunlardan Hâdîs-i Şerîfler öğrendi.
İmam-ı
Hârizmi'nin Ebû Hüreyre'den isnad-ı muttasıl ile haber verdiği Hâdîs-i Şerîfte:
Ümmetimden Ebû Hanife
adında biri gelecektir. Bu kıyamet günü, ümmetimin ışığı olacaktır.
Hâdîs-i
Şerîf:
Nu'man bin Sabit
adında ve Ebû Hanife denilen biri gelecek, Allahu Teâlâ'nın dinini ve benim
sünnetimi canlandıracaktır.
Hâdîs-i
Şerîf:
Her asırda, ümmetimden yükselenler
olacaktır. Ebû Hanife, zamanının en yükseğidir.
Buyuruldu.
Bu üç Hâdîs-i Şerîf, (Mevdû'at-ül-ulûm) kitabında ve (Dürr-ül muhtâr) da yazılıdır.
Hâdîs-i
Şerîf:
Ümmetimden, Ebû Hanife adında biri
gelecektir. İki küreği arasında ben vardır. Allahu Teâlâ, dinini, onun eli ile
canlandırır.
Hâdîs-i Şerîfleri meşhurdur.
(Dürr-ül muhtar)'ın önsözünde
diyor ki:
Hâdîs-i Şerîf:
Âdem (as) benimle övündüğü gibi, bende ümmetimden ismi Nu'man ve
künyesi Ebû Hanife olan biri ile övünürüm. O ümmetimin ışığıdır.
Hâdîs-i Şerîf:
Peygamberler benimle övünürler, ben de Ebû Hanife ile övünüyorum. Onu
seven, beni sevmiş olur. Ona düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur.
Buyurdu.
Bu hadîs-i şerifler büyük
âlim Ebülleys-i Semerkandi Hazretlerinin (Mukaddime) kitabında ve bunun şerhi
(Tekaddüme) kitabında da yazılmıştır. Gaznevi'nin (Mukaddime) adındaki fıkh
kitabının önsözünde İmam-ı Âzam'ı öven Hadîs-i şerifler yazılıdır.
Bu arada, İbn-i Hacer-i
Mekkî Hz.nin (Hayrât-ül-hisân) kitabındaki şu Hadîs-i şerifleri de bildiriyor
ki:
Dünyanın ziyneti yüz elli (150)
senesinde kaldırılır.
Hicretin 562. (miladi
1166) senesinde vefat eden büyük fıkh âlimi Şems-ül-eimme Abdülgaffar Kerderi:
– Bu hadîs-i şerifin,
İmam-ı Âzam Ebû Hanife'yi bildirdiği açıktır. Çünkü, yüzelli yılında vefat
etmiştir, dedi. Buhari ve Müslim'in bildirdikleri Hâdîs-i Şerîfte:
İman zühre yıldızına gitse Faris oğullarından biri, onu alıp getirir.
Buyuruldu.
Şafiî mezhebi âlimlerinden
İmam-ı Süyûti buyuruyor ki:
– Bu hadîsin, İmam-ı
Azam'ı gösterdiği söz birliği ile bildirilmiştir. Nu'man Alûsi (Gâliye)de bu
hadîsin Ebû Hanife'yi gösterdiğini, dedesinin Faris cinsinden olduğunu
yazmaktadır. Hanbeli âlimlerinden Allâme Yusuf, (Tenvir-üs-sahife) kitabında,
Endülüsde Lizbon kadısı hafız Allâme Yusuf ibn-i Abdülberr'den alarak diyor ki:
– Ebû Hanife'ye dil
uzatmayınız ve ona dil uzatanlara inanmayınız. Allah'a yemin ederim ki, ondan
daha üstün, ondan daha ver'a sahibi, ve ondan daha bilgili kimse bilmiyorum,
Hatib-i Bağdadinin sözlerine aldanmayınız! Onun, âlimlere karşı taassubu
vardır. Ebû Hanife'ye, İmam-ı Ahmed'e ve talebelerine dil uzatmıştır. İslam
âlimleri Hatib'e cevap yazmışlar, onu ayıplamışlardır. İbnül Cevzi'nin torunu Allame
Yûsuf Şemseddin Bağdadi (Mir'âtüz-zeman) adındaki kırk cilt kitabında dedesinin
Hatibe uymasına çok şaştığını yazmaktadır, buyurdu. İbni Abdülberr, Hicri 368
(miladi 978) de tevellüd, Hicri 463 (miladi 1071) de Şâtıba (Jativa)'da vefat
etmiştir.
İmam-ı Gazali (İhyâ)
kitabında, İmam-ı Azam'ı abid, zahid, arif-i-billah diye övmektedir. Ashâb-ı
Kiram'ın ve din âlimlerinin, birbirlerinden başka söylemelerini, birbirlerinin
sözlerini beğenmemelerinden geçimsizliklerinden sanmamalı, birbirlerini
sevmediklerini anlamamalıdır. Müctehidler, Allah için, dine yardım için
içtihadlarında birbirlerinden ayrılır. Buraya kadar İbni Abidin'den biraz
tercüme edildi. (Usul-i Hadîs) ilminde (Mevzû Hadîs) yalan, uydurma hadîs demek
olmadığı, (Saadeti Ebediyye) kitabında uzunca bildirilmiştir. Lütfen oradan
okuyunuz. Şiilerin ve Vehhâbîlerin, ehli sünnet âlimlerine olan iftiralarına
aldanmamalıdır.
Âlimlerden biri rüyada,
Resûlullah (sav)'e:
– Ebû Hanifenin ilmi için
ne buyuruyorsunuz? dedi. Cevabında:
– Onun ilmi herkese
lazımdır, buyurdu. Başka bir âlim rüyasında:
– Ya Resûlullah, Küfe
şehrindeki Nu'man bin Sabit'in bilgileri için ne buyurursunuz? dedi.
– Ondan öğren ve onun
öğrettiği ile amel et, o çok iyi kimsedir, buyurdu. İmam-ı Ali (ra) buyurdu ki:
– Size bu Kûfe şehrinde
bulunan Ebû Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi, ilim ile, hikmet
ile dolu olacaktır. Âhir zamanda bir çok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helâk
olacaktır, buyurdu.
İmam-ı Muhammed Bakır bin
Zeynel Abidin Ali bin Hüseyin(rahmetullahi Aleyh), Ebû Hanife'ye bakıp:
– Ceddimin dinini bozanlar
çoğaldığı zaman sen onu canlandıracaksın,
sen korkanların kurtarıcısı,
şaşıranların sığınağı olacaksın
buyurdu. Muhammed Bakır hicretin elli yedinci (57) senesinde Medine'de
tevellüd, Yüz on üç (113) de vefat etti.
Medine'de, Hz. Abbas türbesindedir.
* * *
Ebû Hanife, gençliğinde,
kelam ilmine ve marifete çalışıp pek mahir oldu. Sonra İmam Hammad'a yirmi
sekiz yıl (28) hizmet edip yetişti. Hammad vefat edince, onun yerine, Müctehid
ve Müftü oldu. İlmi üstünlüğü her yere yayıldı. Fazileti, zekâsı, anlayışı,
zühdü ve takvası, emaneti, çabuk cevaplı olması, dine bağlılığı, doğruluğu ve
bütün insanlık olgularında herkesin üstünde idi. Zamanında bulunan ve sonra
gelen bütün Müctehidler, üstün kimseler, hatta Hıristiyanlar, kendisini hep
medh etmiş, övmüştür. İmam-ı Şafiî:
– Fıkıh bilgisinde herkes
Ebû Hanife'nin çocuklarıdır, buyurdu. Bir kere de:
– Ebû Hanife ile teberrük
ediyorum, her gün mezarını ziyaret ediyorum. Zor bir durumda kalınca onun
kabrine gidip, iki rekat namaz kılarım. Allahu Teâlâ'ya yalvarırım, dileğimi
verir:(İmam-ı Şafiî, İmam-ı Muhammed'in talebesi idi.) Allahu Teâlâ bana iki
kimseden ihsan etti. Hadîsi: Süfyan bin Uyeyne'den, Fıkhı: Muhammed Şeybaniden öğrendim,
buyurdu. Bir kerre de:
– Din bilgilerinde ve
dünya işlerinde, kendisine minnettar olduğum bir kişi vardır. O da İmam-ı
Muhammed'dir, buyurdu. Yine İmam-ı Şafiî buyurdu ki:
– İmam-ı Muhammed'den
öğrendiklerimle bir hayvan yükü kitap yazdım. O olmasaydı, ilimden bir şey
edinemeyecektim, ilimde herkes Irak âlimlerinin çocuklarıdır. Irak âlimleri de
Kûfe âlimlerinin talebesidir. Küfe âlimleri ise Ebû Hanife'nin talebesidir.
İmam-ı Âzam dört bin
kimseden ilim aldı. İmam-ı Âzam'ın büyüklüğünü anlatmak için, her asırda gelen
âlimler çeşitli kitaplar yazmıştır.
Hanefî mezhebinde, beş yüz
bin din meselesi çözülmüş, hepsi cevaplandırılmıştır.
İmam-ı Âzam tarafından açıklanmıştır.
* * *
Hafız-ı Kebir Ebû Bekr
Ahmed Harizmi (Müsned) kitabında diyor ki:
(Seyf-ül-eimme) dedi ki,
İmam-ı Âzam Ebû Hanife, Kur'ân-ı Kerim'den ve Hâdîs-i Şerîflerden bir mesele çıkardığı
zaman, bunu üstadlarına söylerdi. Hepsi tasdik etmedikçe sual sahibine bu cevabını
bildirmezdi.
Kûfe şehri camiinde ders
verirken bin talebesi her dersinde bulunurdu. Bunlardan kırk tanesi müctehid
idi. Bir meseleye cevap bulunca, bunu talebelerine bildirirdi. Birlikte
incelerler, Kur'ân-ı Kerim'e ve Hâdîs-i Şerîfe ve Ashâb-ı Kiram'ın sözlerine
uygun olduğunda söz birliği olursa, sevincinden "Elhamdülillah, vallahu ekber" derdi. Derste bulunanların
hepsi de, böyle söylerdi. Bundan sonra "bunu yazınız" buyururdu.
Hadîs âlimlerinden Abdülhak-ı
Dehlevi, (Sırat-ı Müstakim) kitabında diyor ki:
– İmam-ı Şafiî'nin delil
olarak aldığı bazı Hâdîs-i Şerîfleri İmam-ı Azam Ebû Hanife delil olarak almamıştır.
Bunu gören mezhepsizler, İmam-ı Azam-ı lekelemek için fırsat olarak kullanmışlar,
"Ebû Hanife hadîslere uymamıştır" yaygarasını basmışlardır. Halbuki,
İmam-ı Azam Ebû Hanife Hz., o meseleyi derin olarak daha sahih ve daha kuvvetli
başka hadîsler bulmuş ve bu hadîsleri almıştır.
Hâdîs-i Şerîf:
Ümmetimin en hayırlı olanları, benim asrımda bulunanlardır.
Daha sonra hayırlı olanlar, bunlardan sonra gelenlerdir. Bunlardan
sonra hayırlı olanlarda, bunlardan sonra gelenlerdir; buyuruldu.
Bu hadîs-i şerif Tabii'in
Teba'ı tabiinden daha hayırlı, daha üstün olduğunu gösteriyor. İmam-ı Azam Ebû
Hanife'nin Ashâb-ı Kiramdan bazılarını gördüğünü ve bunlardan Hâdîs-i Şerîfler
işittiğini bu sebeple tabiinden olduğunu, İslâm âlimleri söz birliği ile
bildirmişlerdir. Mesela:
Hâdîs-i Şerîf:
Allah rızası için cami yapan kimseye cennette bir köşk verilir.
Hâdîs-i Şerîfinin İmam-ı
Âzam Ebû Hanife, Abdullah bin Evfa ismindeki sahabeden işitmiştir.
(Dürr-ül Muhtar)da, İmam-ı
Âzam'ın yedi sahabiyi gördüğü yazılıdır. Dört mezhep imamları arasında
tabiinden olmak şerefi yalnız İmam-ı Âzam'a nasip olmuştur. Bir şeyi kabul
edenlerin sözünü, onu red edenlerin sözlerine tercih etmek (İlm-i Üsul)
kaidelerindendir. Görülüyor ki, İmam-ı Âzam Ebû Hanefî, tabiinden olduğu için
de mezhep imamlarının en üstünüdür. Mezhepsizlerin, İmam-ı Âzam'ın üstünlüğünü
inkar etmeleri "Onun hadîs bilgisi zayıftı" diyerek, bu yüce İmam'ı
lekelemeye kalkışmaları, Şiilerin, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'in üstünlüklerini
inkar etmelerine benzemektedir. Bunların inkârları ve inatları, vaaz ve
nasihatla şifa bulacak hastalıklardan değildir. Cenab-ı Hak kendilerine şifa
ihsan eylesin. Müslümanların Halifesi olan Ömer (ra) hutbe okurken:
– Ey müslümanlar, şimdi
benim size söylediğim gibi Resûlullah (sav)'de bize hutbe okuyarak buyurdu ki:
"İnsanların en hayırlısı benim ashâbımdır, bunlardan sonra hayırlısı,
bunlardan sonra gelenlerdir. Daha sonra gelenler arasında yalan söyleyenler
bulunacaktır." Bugün müslümanların tabi oldukları, taklid ettikleri dört
mezhep Resûlullah'ın hayırlı olduklarına şahadet ettiği hayırlı insanların
mezhepleridir. Şimdi, bu dört mezhepten başka mezhep edinmenin caiz olmadığını,
İslam âlimleri söz birliği ile bildirdiler.
* * *
(Bahr-ür-raik) kitabının
sahibi olan İbnü Nüceym-i Mısri, (Eşbah) kitabında diyor ki:
– İmam-ı Şafiî: fıkh
ilminde mütehassıs olmak isteyen, Ebû Hanife'nin kitaplarını okusun, buyurdu.
Abdullah ibn-i Mübârek diyor ki:
– Fıkh ilminde Ebû Hanife
gibi mütehassıs görmedim. Büyük âlim Mis'ar, Ebû Hanife'nin karşısında diz
çökerek, bilmediklerini sorar, öğrenirdi:
– Bin âlimden ders aldım.
Fakat Ebû Hanife'yi görmeseydim, Yunan felsefesinin bataklığına kayacaktım. Ebû
Yusuf buyuruyor ki:
– Hadîs ilminde Ebû Hanife
gibi derin bilgi sahibi olan kimseyi görmedim. Hadîs-i şerifleri tefsir etmekte
onun gibi bir âlim yoktur. Büyük âlim ve müctehid Süfyan-ı Sevri buyuruyor ki:
– Bizler Ebû Hanife'nin
yanında, doğan kuşu yanındaki serçeler gibi idik, Ebû Hanife âlimlerin
önderidir.
Ali bin
Asım diyor ki:
– Ebû Hanife'nin ilmi,
zamanındaki âlimlerin ilimlerinin toplamı ile ölçülse, Ebû Hanife'nin ilmi
fazla gelir. Yezid bin Harun diyor ki:
– Bin âlimden ders aldım,
bunların arasında Ebû Hanife gibi ver'a sahibi olanını ve aklı onun aklı kadar
çok olanını görmedim.
Şam âlimlerinden Muhammed bin Yusuf Şafiî, (Ukud-ül-ceman fı-menakıb-in
Nu'man) ismindeki kitabında, İmam-ı Âzam Ebû Hanife'yi çok övmekte, onun
üstünlüğünü uzun uzun anlatmakta ve "Ebû Hanife, Müctehidlerin
reisidir" demektedir. İmam-ı Âzam Ebû Hanife buyurdu ki:
– Resûlullah'ın Hâdîs-i
Şerîfleri başımızın tacı ve gözümüzün nûr'udur. Ashâb-ı Kiram'ın sözlerini
arar, seçer ve onlara uyarız. Tabiinin sözleri ise, bizim sözlerimiz gibidir.
(Redd-i Vehhabi) kitabından tercüme tamam oldu. Bu kitap hicri 1264 (m.
1848)'de Hindistan'da neşr edilmiş, hicri 1401 (m. 1981) de İstanbul'da ofset
baskısı yapılmıştır.
* * *
(Hadika) kitabında diyor
ki:
İmam-ı Âzam Ebû Hanife,
ezberlediği hadîs-i şerifleri yazardı. Yazdığı hadîs kitaplarını sandıklarda
saklardı. Böylece hazırladığı bir kaç sandığı hep yanında taşırdı. Az hadîs
rivâyet etmesi ezberlediği hadîs adedinin az olduğunu göstermez. Bunu ancak din
düşmanı olan mütaassıb kimseler söyleyebilir. Onların bu taassubları ise İmam-ı
Âzam'ın kemaline şahit olmaktadır. Çünkü, nakısların kötülemeleri, âlimlerin
kemallerini gösterir. Büyük bir mezhebi kurmak ve yüz binlerce suali, âyeti
kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden delil getirerek cevaplandırabilmek, tefsir
ve hadîs bilgilerinde derin ihtisas sahibi olmayanın yapacağı bir iş değildir.
Hem de, bir benzeri, bir örneği olmadan, nev'i şahsına munhasır, yeni bir
mezhep ortaya koymak, İmam-ı Âzam'ın tefsir ve hadîs ilimlerindeki vukufunu,
ihtisasını açıkça göstermektedir.
* * *
(Ukud-ül-cevahir-il-münife)
kitabında diyor ki:
Ubeydullah bin Amr, büyük
hadîs âlimi A'meşin yanında idi. Birisi gelip, bir şey sordu. A'meş
bunun cevabını düşünmeye başladı. O esnada İmam-ı Âzam Ebû Hanife geldi, A'meş,
bu suali İmam'a sorup cevabını istedi. İmam-ı Âzam, hemen geniş cevap verdi.
A'meş, bu cevaba hayran olup:
–
Ya İmam, bunu hangi hadîsten çıkardın? dedi. İmam-ı Âzam bir hadîs-i şerif
okuyup, "Bundan çıkardım. Bunu senden işitmiştim" dedi.
İmam-ı
Buhâri, üç yüz bin hadîs ezberlemişti. Bunlardan yalnız on iki bin kadarını
kitaplarına yazdı. Çünkü Hâdîs-i Şerîf'de:
Benim söylemediğimi hadîs olarak bildiren,
cehennemde çok acı, azap görecektir.
Hâdîs-i
Şerîfinin dehşetinden çok korkardı. İmam-ı Âzam Ebû Hanife'nin ver'a ve takvası
daha çok olduğundan, hadîs nakil edebilmesi için çok ağır şartlar koymuştu.
Ancak bu şartların bulunduğu hadîs-i şerifi nakl ederdi. Bazı hadîs âlimlerinin
meslekleri geniş, şartları hafif olduğu için, çok sayıda hadîs rivâyet etmişlerdir.
Hiç bir hadîs âlimi bu şartların ayrılığı sebebiyle başkalarını, başka âlimleri
küçültmemiştir. Böyle olmasaydı, İmam-ı Müslim, İmam-ı Buhari'yi incitecek bir şey
söylerdi. İmam-ı Âzam Ebû Hanife'nin ihtiyatı ve takvası çok olduğu için, az
hadîs rivâyet etmesi, ancak onu medh ve sena etmeye sebeptir. (Seyf-ül-mukallidin)
den tercüme tamam oldu.
* * *
İmam-ı
Âzam Ebû Hanife (Rahmetullahi Aleyh) her gün sabah namazını camide kılıp öğleye
kadar taliplere cevap verirdi. Öğle namazından sonra yatsıya kadar, talebeye
ilim öğretirdi. Yatsıdan sonra evine gelip, biraz dinlenir, sonra camiye gider
sabah namazına kadar ibadet ederdi. Bu hali, Selef-i salihinden Mis'ar bin
Kedam-ı Küfi ve başka kıymetli kimseler haber vermişlerdir. Mis'ar hicretin 115
senesinde vefat etti.
Ticaret
ederek helâl kazanırdı. Başka yerlere mal gönderir, kazancıyla talebesinin
ihtiyaçlarını alırdı. Kendi evine bol harceder, evine harcettiği kadar da,
fakirlere sadaka verirdi. Her Cuma günü, anasının, babasının ruhu için
fakirlere ayrıca yirmi altun dağıtırdı. Hocası Hammad'ın evi tarafına ayağını
uzatmazdı. Halbuki aralarında yedi sokak uzaklık vardı. Ortaklarından birinin, çok
miktarda bir
İmam-ı
Âzam (rahmetüllahi aleyh) kırk sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazını
kıldı. (Yani yatsıdan sonra uyumadı.) Elli dört defa hac yaptı. Son haccında
Kâ'be-i Muazzama içine girip, burada iki rekat namaz kıldı. Namazda bütün
Kur'ân-ı Kerim'i okudu. Sonra ağlayarak:
–
Ya Rabb'i,
–
Ey Ebû Hanife, sen beni iyi tanıdın. Ve bana güzel hizmet ettin. Seni ve kıyamete
kadar, senin mezhebinde olup yolunda gidenleri af ve mağfiret ettim, buyuruldu.
Her
gün bir ve her gece bir kere Kur'ân-ı Kerim'i hatmederdi.
İmam-ı
Âzam'ın takvası o kadar çoktu ki, otuz yıl (haram olan beş günden başka) her gün
oruç tuttu. Çok kere, bir rekatta veya iki rekatta bütün Kur'ân-ı Kerim'i
okurdu. Bazen de yalnız bir azap veya rahmet âyetini namazda veya namaz dışında
tekrar tekrar okuyup hıçkıra hıçkıra ağlar, sızlardı. (Hanefî mezhebinde Allah
için ağlamak namazı bozmaz). İşitenler haline acırdı. Muhammed (sav)'in ümmeti
içinde, bir rekat namazda bütün Kur'ân-ı Kerim'i hatmetmek, yalnız Osman ibn-i
Affan ve Temim-i Dar-i ve Sa'd bin Cübeyr ve İmam-ı Âzam Ebû Hanife'ye nasip
olmuştur. Fakirler gibi giyinirdi. Bazen de, Allahu Teâlânın nimetlerini göstermek
için çok kıymetli elbise giyerdi. Elli dört kere hac edip, bir kaç yıl Mekke-i
Mükerreme'de kaldı. Yalnız ruhu kabzolunduğu yerde yedi bin kere hatm-i Kur'ân
okumuştu. "Ömrümde bir kere güldüm. Ona da pişmanım." demiştir. Az söyler,
çok düşünürdü. Bazı din konularında, talebesi ile münazara, konuşma yapardı.
Bir gece, yatsı namazını cemaatle kılıp çıkarken, bir ayağı kapının dışında,
bir ayağı dahi mescidde iken, bir konu üzerine talebesi Züfer ile sabah ezanına
kadar konuşup, ikinci ayağını dışarı çıkarmadan sabah namazını kılmak için,
yine mescide girmiştir. İmam-ı Ali (ra):
–
Dört bin dirheme kadar nafaka caizdir, buyurdu diyerek kazancının dört bin
dirhemden fazlasını fakirlere dağıtırdı.
Halife
Mansûr, İmam'a çok hürmet ederdi. On bin akçe ile bir cariye hediye etmişti.
İmam
– Mansûr, haklı olarak
halifedir, diye herkese bildir, dedi. Buna karşılık temyiz reisliğini verdi,
çok zorladı. İmam-ı Âzam kabul buyurmadı. Mansûr, İmam-ı hapsetti. Otuz değnek
vurdurup, mübarek ayağından kan aktı. Mansûr pişman olup, otuz bin akçe
gönderdi ise de, kabul buyurmadı. Tekrar hapsedip, her gün on değnek fazla
vurdurdu. (Bazı haberlere göre) on birinci günü, halkın hücumundan korkulup,
zorla sırt üstü yatırıldı, ağzına zehirli şerbet döküldü. Vefat ederken secde
etti. Namazını elli bin kadar kimse kıldı. Çok kalabalık olduğundan güçlükle
ikindiye kadar kılındı. Yirmi gün, nice kimseler gelip kabri yanında namazını
kıldılar.
* * *
Yedi yüz otuz talebesi
vardı. Her biri faziletli ve salih amelleri ile meşhur olmuştur. Çoğu kadı ve
müftü oldu. Oğlu Hammad talebesinin ileri gelenlerinden idi. (Mir'at-ül
Kainat)'ın yazısı tamam oldu.
Oldu bunlar,
muktedayı ehl-i din,
Rahmetüllahi
aleyhim ecmain.
İçtihatla anlaşılan
bilgilerde, İmam-ı Âzam ile talebesi arasında ayrılıklar olmuştur.
Hâdîs-i Şerîf:
Ümmetimin âlimleri arasındaki ayrılık rahmettir.
Hâdîs-i Şerîfi, bu
ayrılığın faideli olduğunu haber vermektedir. Allahu Teâlâ'dan çok korkardı.
Kur'ân-ı Kerim'e uymağa çok dikkat ederdi. Talebesine:
– Bir iş için sözüme
uymayan bir senet elinize geçerse benim sözümü bırakınız o senede uyunuz,
buyurdu. Bütün talebesi yemin ediyor ki:
– Ona uymayan sözlerimizi
de, elbette ondan işittiğimiz bir delile, senede dayanarak söyledik. Hanefî
mezhebindeki müftü efendiler, İmam-ı Âzam'ın sözü ile fetva vermelidir. Onun
sözü bulunmazsa İmam-ı Ebû Yûsuf'a uymalıdır. Bundan sonra İmam-ı Muhammed'in
sözü ile amel olunur. İmam-ı Ebû Yûsuf ile İmam-ı Muhammed'in sözü bir tarafta,
İmam-ı Âzam'ın sözü karşı tarafta ise, müftü her iki tarafa göre fetva
verebilir. Zaruret olduğu zaman müftü, müctehidlerden en kolay söyleyenin
sözüne uygun fetva verir. Müctehidlerden herhangi birinin sözüne uymayan fetva
veremez. Böyle olan bildiriye fetva denmez.
(Burada Ahmed Cevdet
Paşa'nın Faideli Bilgiler kitabından alınan yazı bitmiştir.)
* * *
Bilâl Babam buyuruyor ki:
İmam-ı Âzam yedi yaşında
iken hiç kimsenin cevap veremediği en ağır soruların cevabını en olumlu şekilde
verirdi. Hindistan'dan beri cevabı verilemeyen sorular yedi yaşındaki İmam-ı
Âzam'a sorulurdu.
Bir gün Hindistan'dan
gelen üç âlim İmam-ı Âzam'a soru soracaklar, hiç kimse cevap verememiş. İmam-ı
Âzam'ın yanına kadar gelen bu zatlar İmam-ı Âzam'ın diğer çocuklarla gülle
(misket) oynadığını görünce:
– Boşa gelmişiz. Oyun
oynayan çocuk ne bilir? diye geri döndüler. İmam-ı Âzam bunların gelip geri
döndüklerini gördü, çağırdı:
– Siz soru soracaktınız.
Sorunuzun cevabını alın da gidin dedi. Sordular. Kendilerini tatmin edecek
cevabı da aldılar. Gitmeden evvel ikinci bir soru sordular.
– Sen dünyanın en
âlimisin. Hiç bir âlim bu sorumuza cevap veremedi. Sen verdin. Ve bizi de tam
tatmin ettin. Sen bu kadar büyük bir ilme sahip olup da bu oyunu niçin
oynuyorsun? İmam-ı Âzam:
– Bu bizim yaşımızın
hükmüdür. Bu yaşta olan her çocuk böyle oyun oynar, dedi.
* * *
Peygamberimiz (sav)'in süt
annesi Hâlime (ra)'nin yanında iken de çocuklarla oynardı. Bir ak bulutun
başının üzerinden hiç gitmediğini gören yahudi, Tevratta görmüş, okumuş, orada
da gözü ile görünce inandı. Peygamberimiz (sav)'in yanına geldi:
– Sen büyüyünce Peygamber
olacaksın. Şimdiden beni ümmetliğe kabul edeceğine söz ver, dedi. Peygamberimiz
de söz verdi. O zamanda Peygamberimiz oyun oynuyordu. Oyun oynadığı kız çocuğu
arkadaşını elli sene sonra tanıdı. Esir almışlardı. Onu ve akrabalarını serbest
bıraktı. Kendilerine yardımcı oldu.
* * *
İmam-ı Âzam hayatı boyunca
17 sene hadîs toplamış, 54 sefer hacca gitmiş, yatsı namazının abdesti ile
sabah namazını kırk sene kılmış, bir gecede 17 kere Kur'ân-ı hatmetmiştir.
Bunları anlatan Bilâl Babama biz:
– Çok çabuk mu okuyordu?
deyince Bilâl Babam buyurdu:
– İmam-ı Âzam öyle darı
döker gibi çok çabuk Kur'ân okumaz. Güzel, kıraatı ile, manasını düşünerekten
havf ile okur. Kur'ân'ı tam kıraatı ile 17 kere devamlı okusan bir ay sürmesi
lazım. Yine yazdığı kitaplar akıllara durgunluk verecek kadar çoktur. Şöyle ki:
Ömrünün her gününe 17
sayfa kitap yazmış oluyor. Bir insan ne kadar çok yazı yazsa, kendinin
çocukluğu ve boş vakitleri dışında ömrünün her gününe 17 sayfa kitap yazmasına
imkân yok. Bu kitaplar eski yazı ile yazıldığından yeni yazıdan hesap edilirse
17 sayfa en azından 50 sayfa hesap edilmesi lazım. Bunu da insanoğlu ömrüne
göre yazmasına imkân yok. İmam-ı Âzam'ın 54 sefer hacca gitmesi, yatsı
namazının abdesti ile sabah namazını kırk sene kılması, on yedi sene hadîs toplaması,
misafirlere, millete ve başka yerlerdeki müslümanlara geceli gündüzlü vaaz
etmeleri, kurduğu mezhebin her mevzusuna âyetle, hadîsle, icma-i ümmetle,
kıyası fukaha ile delil getirmesi ve mevzularda uzun boylu tartışılması,
geceleri de sabaha kadar namaz kılması, Kur'ân okuması hepsi hesap edilirse
çocukluğu diğer istişareleri, çobanla yapmış olduğu istişarelerdir. (İstişare
dediği hem öğrenmek, hem öğretmek için karşılıklı konuşmak bilgi edinme veya
öğrenme, öğretmedir.) Bunların hepsi çıkarılırsa ömrünün pek az bir zamanı
kitap yazmaya kalıyor. Kalan kitap yazma zamanının her saatına iki kitap
düşüyor. Kitap yazmaya ayırdığı vakit çok azdı. Bunun hakkında bir hoca
"İmam-ı Âzam çok büyük bir zattı. Kalemleri, defterleri bir odaya koydu.
Kalemler, defterlere kendiliğinden yazdı" demiş. Doğru mudur diye bana
sordular. Ben Bilâl Babam'ın dediği gibi söyledim.
– Hepsini kendisi yazdı.
Onun her saatı bir sene gibi uzadı. Çünkü Allah Habibine lütfettiği, zaman
uzamasını onun yolunda çalışan, ona sevilen ve Allah'a sevilen zatlara da zaman
uzamasını yapar.
İmam-ı Âzam'ın bir
talebesi ihtilam oluyor, gusül icap ediyor. Talebe hamama gidiyor. Hamamcıya:
– Ben talebeyim param yok,
hayrına yıkanayım, ölmüşlerine babanın ruhuna Kur'ân okurum, diyor. Hamamcı:
– Ben bu hamamı para
kazanmak için açtım, hayır için değil, parayı getir öyle yıkan. Talebe:
– Babanın ruhuna bir cüz
Kur'ân okurum diyor. Hamamcı:
– Olmaz der, kabul etmez.
Talebe:
– Babanın ruhuna bir
Kur'ân hatim ederim, diyor. Hamamcı:
– Yine kabul etmiyor. En
son talebe ümidi kesiyor. Çok uzaklara gidip bir su bulup yıkanıyor. Ders
okuduğu yere geliyor. Eşyalarını toplamağa başlıyor. İmam-ı Âzam'a haber
veriyorlar, geliyor. Talebeye soruyor. Talebe hadîseyi olduğu gibi anlatıyor ve
diyor ki:
– Bu okumada bir kıymet
yokmuş, bütün kıymet şan, şeref, hamamcılıkta imiş. Bir Kur'ân hatim edecek
oldum, yine yıkatmadı. Ben de para kazanacak bir meslek bulup çalışacağım. İmam-ı
Âzam talebeye:
–
Sen buraya geleli kaç sene oldu?
–
Yedi sene oldu. İmam-ı Âzam:
– Yedi seneden beri başından böyle bir
hadîse geçti mi? Talebe:
–
Geçmedi. İmam-ı Âzam:
– Yedi seneden beri Allah
(cc) seni bir sefer imtihan etmiş. Onda da hemen kızıp terk edip gidiyorsun.
Yedi sene çalıştın. Yedi gün daha çalış, oku, eğer Allah (cc) bu hamamcıyı sana
yalvarttıra yalvarttıra bu hamam parasının yüzlerce katını sana verdirirse,
sana muhtaç olursa, sen okumaya devam et, ben de okutmaya devam edeyim.
Gerçekten bu ilimde, okumada bir hal varsa muhakkak o bize boyun büküp
yalvaracak, Allah (cc) hakkıyla çalışanları kimseye muhtaç etmez. Herkesi ona
muhtaç eder. Biz de hakkıyla çalışıyoruz. Onları bize muhtaç edecek. Bu da bu
yedi gün içinde muhakkak olması lazım, dedi. Talebe yedi gün okumayı kabul
etti. Çünkü İmam-ı Âzam bu gibi halleri yüzlerce defa görmüş, kalbi tamamen
mutmain olmuştu. Hamamcının kendilerine muhtaç olacağını çok iyi biliyordu.
Talebe 6 gün okudu. Yarın yedinci gün tamam olacak.
O gece Hamamcı kendi
akrabalarına ve hanımının akrabalarına evinde ziyafet vermişti. Konuşurlarken
kendi hanımı ile sözleri birbirine ters düştü. Hamamcı hanımına ağır konuştu.
Hanım küstü. Sözünü dinlemedi ve kendisi ile konuşmadı. Hanımının kendine karşı
konuşmamasına, o da kendi akrabaları yanında olmasına sinirlenen hamamcı:
– Sen benimle sabah
namazına kadar konuşmazsan şu şartlar altında seni boşadım, der. Kadın daha
fazla inatlaşır. Akrabaların hepsi şahit sabaha kadar konuşmazsa ayrılacak,
niyeti konuşmamak. Hamamcıya bir çaba düşer. Yuvası yıkılacak, kadın ne ederse
de konuşmuyor. Hamamcı gece İmam-ı Âzam'ın kapısını çalıyor. Meseleyi olduğu
gibi anlatıyor. İmam-ı Âzam o talebeyi kaldırıyor:
– İşte dediğimiz oldu.
Hamamcıdan 100 altın peşin almadan işini yapma, diyor. Talebeye yapacaklarını
anlatıyor. İmam-ı Âzam hamamcıya:
– Bizim bir talebe var,
sen onu hamamda yıkatmamışsın sana kırgın. Ben bunun kolayını ona öğrettim.
Onun gönlünü yap. Benim yanıma gelme diyor. Hamamcı talebeye ne kadar yalvardı
ise de talebe:
– 100 altın peşin almadan
işini yapmam, diyor. Hamamcı gece akrabalarından, tanıdıklarından 100 altını ev
ev gezip tedarik ediyor. Talebeye veriyor. Talebe:
– Sen eve git, karın
seninle konuşur diyor. Hamamcı eve geliyor. Karısı ile oturuyorlar. Talebe gece
ezan okuyor. Kadın sabah namazı oldu zannedip:
– İşte şimdi ayrılacağız
şeklinde kocasına sert çıkışta bulunarak konuşunca kocası:
– Ben o ezanı 100 altına
okuttum, daha gece yarısı sabah olmadı. Ben talebeyi hamamda parayı getir diye
sıkıştırdım, yıkattırmadım. Allah (cc) bizim paramızı ona bizi yalvarttıra
yalvarttıra verdirdi. Değişen bir şey yok. Bundan sonra Allah için
yıkanacaklara çok dikkat etmem lazım. Parası olsun olmasın talebeleri
yıkattırırım, der.
* * *
Peygamberimiz (sav)
zaptedilen bir şehre vali tayin edecek, tayin yapacağı valiye sordu:
– Sen o şehre gidersen
milleti nasıl idare edeceksin. Vali:
– Kur'ân ile, Kur'ân'ın
emrine göre idare edeceğim. Peygamberimiz:
– Kur'ân'da görmediğin bir
mevzu ile karşılaşırsan ne yapacaksın. O zat:
– Senin sünnetlerinle,
hadîslerinle amel edip milleti öyle yöneteceğim. Peygamberimiz (sav):
– Öyle bir işle
karşılaştın ki ne âyette, ne hadîs de onlara benzemeyen bir sorun çıktı. Ortaya
hiç bilmediğin hiç duymadığın bir sorunla karşılaştın, o zaman ne ile amel
edeceksin. O zat:
– Ya Resûlullah, âyetle
hadîsle yapacağımı karşılaştırır, âyete, hadîse benzeri olan tarafı bulur, yine
âyete, hadîse bağlar, içtihad yaparım, diye buyuruyor. Peygamberimiz (sav):
– Sen valilik yapabilirsin
deyip kendisini vali olacağı yere gönderdi. Bu içtihad meselesi çok mühimdir.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No:
5622)
Manâ'sı: Allah'ın kitabından öğrendiklerinizle amel
etmeniz gerekir. Kimse onu terketmekte mazur olamaz. Allah'ın kitabında yoksa
benim sünnetim geçerlidir. Eğer benim sünnetimde de geçmiyorsa Ashâbımın
sözleri muteberdir. Çünkü Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisini rehber
alırsanız, doğru yolu bulmuş olursunuz. Ashâbımın ihtilafı ayrıca sizin için
bir rahmettir.
İmam-ı Âzam'ın
yetiştirdiği 40 tane talebesi içtihad yapacak durumda idi. Yani 40 kişiyi
içtihad yapacak şekilde yetiştirebildi, derler. Bu içtihadı hemen her vilâyette
her âlim yapamaz. Şimdi zamanımızda gözü, kara ile akı seçen kalem ucu yalayan
her hoca içtihad yapmaya kalkışıyor.
Müslümanlar arasındaki
görüş ayrılıkları, çeşitli dedikodular hep bunlardan kaynaklanıyor. İçtihad
yapanların en büyükleri: Dört mezhep kurucuları; Şafiî, Maliki, Hanbeli, Hanifi
mezheplerinin kurucularıdır. Bunların içinden İmam-ı Âzam hepsinden daha
büyüktür. Üstün olduğu, adı NuIman olduğu halde İmam-ı Âzam demişler. Türkçesi
en büyük imam demektir. Hepsinin büyüğü demektir. Allah hepsinden razı olsun.
Hepsinin şefâatlarına nail etsin. Amin.
Emevi Halifeleri İmam-ı
Âzam'a sordular:
– Kim Şeyh-ül İslamlığa
layık. İmam-ı Âzam cevap verdi.
– Kim âlimse o layıktır.
– Senden âlimi var mı?
İmam-ı Âzam:
– Yok.
– Öyle ise sen Şeyh-ül
İslâm (Diyânet Reisi) olacaksın. İmam-ı Âzam:
–
Olmam, dedi. Çünkü kurduğu mezhebe ters düşen fetva verdireceklerdi. Esas
sebebi bu idi. Onun için:
–
Olmam, dedi. Onlar yine sordular.
–
Bir insan diyânet reisliğine layıksa, kendine diyanet reisi ol derlerse,
kendisi de
–
80 değnektir.
–
Öyleyse yaz fetvayı ver dediler. İmam-ı Âzam kendi recm fetvasını yazdı, verdi.
Çünkü ya canından geçecek, ya mezhepten geçecek. Canından geçti, mezhebinden geçmedi.
80 değnek vurdular şehit oldu.
* * *
Yine
Emeviler devrinde âlimler bir araya toplanıp:
–
Biz Resûlullah'tan duyduğumuz ile amel ediyoruz. Bizden sonraki gelenler çok
yanılacaklar. Biz bizden sonrakilerin amel edebilmesi için mezhep kuralım,
dediler. Mezhep kurdular.
İmam-ı
Âzam mezhep kurmak için 17 sene hadîs toplamıştır. İmam-ı Âzam bu hadîsleri
toplayabilmek için 17 sene ashâbların oldukları memleketlere gidip,
–
Babanızdan hadîs olarak ne duydunuz? diye onlara sorup yazmış. Bunları yeterli
bulmayıp, İmam-ı Yûsuf, İmam-ı Muhammed, kendinin kızı olan ve aklı ile dünyada
meşhur olan Hanife'nin de fikirlerini alıp bunları da yetersiz bulup istihare
ile tam sağlam olarak yazmıştır.
Bir
insana İmam-ı Âzam Ebû Hanife'nin mezhebî olan Hanifi mezhebinden şafii
mezhebine dönse ona şer'an seksen değnek vurman lazım. Bu değneğin Kur'ân-ı
Kerim'de Eyyüb (as)'un Rahime'ye vurduğu gibi ikiyüz buğday sapını birleştirip
vurulmalı derler. Şafii mezhebinden Hanefi mezhebine dönen insan Hanifiye döndüğünü
söylediği kimse tarafından bir hilat, bir takım elbise giydirilir.
İmam-ı
Âzam ile istişare yapanlar bir mevzuda anlaşamazlar:
Bir
kuyuda pislik görülse, bu pisliğin ne zaman düştüğünü bilen yok. Bununla abdest
alınmış, namaz kılınmış bu abdest ve namazın iadesi gerekiyor. Kaç günlük namaz
iade olması lazım? Hiçbirisi ikna edici bir söz söyleyemiyor. Meselâ; üç günlük
namazı iade olunmalı, beş günlük namazı iade olunmalı diyorlar.
–
Delilin nedir? diye sorduklarında delil gösteremiyorlar. En son İmam-ı Âzam'a sordular. Buyurdu ki:
– O vakit ki, yani
pisliğin görüldüğü vaktin o andan itibaren geçen namazlar kaza edilmelidir,
diye buyuruyor.
– Delilin nedir? diye sorulunca, sizin üzerinizde pislik görülse kaç günlük
namazınızı kaza edersiniz? dedi. Onlar:
– Görüldüğü andan itibaren kaza ederiz. Namazda selam verirken üzerimizde pislik
gördük, o namazı kaza ederiz, dediler.
İmam-ı Âzam:
– Onu gördüğünüzü nazarı
dikkate alıyor, görmediğiniz zamanlardakini kaza etmiyorsunuz da, kuyuda pislik
görülürse niçin gördüğünüzden evvelkini kaza ediyorsunuz? dedi.
Bunu hepsi kabul edip onu mezhebe uygun görüp yazdılar. Böyle beş yüz bin din
meselesi çözmüşler. Her bir
mesele bir sahife tutsa beşyüz bin sahife eder. Bunun
içinde bir sahife tutmayan az çıkar. İki üç sahife tutanlar da çıkar.
Şimdi mezhepsiz olmaz
mıyız diyenlere: Beş yüz bin mevzuyu açıklamada sadece mevzuyu say, yaz,
ezberle desen ezberlemesine imkan yoktur. Hatta beş yüz bin sahifeyi okumasına
da imkan yoktur. İmam-ı Âzam'la boy ölçüşüp bir insan mezhepsiz olmaz mı?
Mezheplere ne lüzum var? diye iddia edenler, mezhebe lüzum kalmamış mezhep
sahibi kendisi olmuş. Böylelikle sağlam, metin bir zındık olmuş.
Ona müslümanlar 13 asırdan
beri İmam-ı Âzam; büyük imam demişler. Sana gelince ancak sen seni âlim
sanıyorsun. Âzam kelimesini kıyamete
kadar herkes söylüyor. Seninki hem bu dünyada hem öteki dünyada yüz karasıdır.
İmam-ı Âzam, halka her
verdiği fetvayı bunlara sorarak vermiş. Ayrıyeten mezhebinde yazdığı fetva
mevzularını (arapçada mevzu uydurma asılsız demektir. Türkçemizde mevzu bir
meseleyi anlatmaktır.) Arapça mevzu (uydurma) olduğuna anlayanlar gibi değil,
mevzu, mesele, o konuşma bölümü, konu olarak anlatıyoruz.
İmam-ı Âzam demek, büyük
imam demektir. İmam-ı Şafiî hazretleri kendi mezhep kitabını yazdıktan sonra
İmam-ı Âzam'ın mezhep kitabı eline geçiyor. Hepsini okuyor ve hayran kalıyor.
Yalnız iki mevzu kafasına sığmıyor. İmam-ı Âzam'a kadar geliyor. İmam-ı Âzam'ın
80 değnek recm ile öldürüldüğünü söylüyorlar. Kabrini gösteriyorlar. İmam-ı
Şafiî hazretleri İmam-ı Âzam'ın kabrine gidiyor.
– Ya İmam senin mezhep
kitabını okudum. Çok beğendim. Yalnız iki yerini kafam almadı. Eğer sen hayatta
olsa idin, seninle tartışacaktım. Bu iki yere (Lâ) yok, öyle değil diyecektim.
O zaman İmam-ı Âzam'ın kabrinden yüksek sesle şehadet kelimesi işitiliyor.
Arkasından:
– (Lâ de), yok de diye sesleniyor. İmam-ı Şafiî:
– Şehadet kelimesine yok
denmez, diyen kâfir olur. İmam-ı Âzam:
– Öyle ise benim kitabımda
(Lâ) yok diyeceğin yeri âyetle, hadîsle karşılaştır. Ben âyetle, hadîsle
yazmamışsam (Lâ) de, ben her yazdığımı âyetle ve hadîsle karşılaştırır öyle
yazarım. Ayrıca diğer iki imamın kavillerini de alırım, dedi. İmam-ı Şafiî hazretleri
tekrar okuyup âyetle, hadîsle karşılaştırınca âyete, hadîse tam uygun olup
yazıldığını görüyor. Tekrar İmam-ı Âzam'ın kabrine geliyor, diyor ki:
– Ya İmam, eğer ben mezhep
kitabımı yazıp dağıtmamış olsa idim, ben de senin mezhebine girer, senin mezhebinle
amel ederdim. Sen hepimizin büyüğüsün. Gerçekten de İmam-ı Âzam' sın diyor.
İmam-ı Âzam her din
meselesinde, her din mevzusunu mezhep imamlarına, kızı Hanife'ye sormuş,
bunlarla tartışıp onları o hususta ikna edip âyetle hadîsle ashâbın yaptıkları
ile delil getirip hepsini ikna etmiş, ondan
sonra da istihare yapıp bizzat Peygamberimiz (sav)'den onun yazılması
için müsaade alıp onun da tasdiki ile yazmıştır. İkna olmayanlara âyetle,
hadîsle delil getirmiş, getiremediklerini de içtihatla ikna etmiştir.