HASTA ZİYARETİ

 

 

            (Hadîs-i Şerif (30 Bölüm) REH No: 265)

            Manâ'sı: Peygamberimiz (sav) sabah namazını kıldığı zaman, cemaate yüzünü dönerdi ve şöyle buyururdu: İçinizde bir hasta varsa ziyâret edeyim! Hayır, denildiği takdirde, içinizde bir cenaze var mı? diye sorardı. Hayır, denildiği takdirde bu defa şöyle buyurdu: İçinizde kim rüya görmüşse bize anlatsın!

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 4, Hadîs No: 619)

            Manâ'sı: Berâ' (ibn-i Âzib) (ra)'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Berâ' demiştir ki: Nebî (sav) bize yedi şeyi işlememizi emretti. Yedi şeyden de bizi nehyeyledi.

            Resûl-i Ekrem bize, cenaze arkasında gitmeyi, hastayı ziyâret etmeyi, davete icabet eylemeyi, mazluma yardımı, yemini kabul etmeyi, selamı karşılamayı, aksırana dua etmeyi emreyledi.

            Yine Nebî (sav) bizi: gümüş kap (kullanmak) dan, altın yüzük (takmak) tan, harîr, dîbâ, kasıy, istebrak (denilen ipekli kumaş isti'malin) den de nehyetti. (Ebû Dâvûd ve diğer beş sahîh kitapta bu hadîs yer almıştır. Tirmizî; Müslim; Sünen-i ibn-i Mâce, C. 4, Hadîs No: 1433; Sünen’ün-Neseî, C. 3-4, Hadîs No: 1940.)

            İpek erkeğe haram, kadına helâldir. İpeğin içinde yün, pamuk karışırsa helâldir.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 1911)

            Manâ'sı: Abdullah ibn-i Mes'ûd (ra)'den rivâyete göre, şöyle demiştir: Nebî (sav)'in hastalığında vücûdu hummanın harâretinden şiddetle sarsıldığı sırada huzuruna varmıştım. Ve:

            – Yâ Resûlullah! Humma harâretinden çok ıztırab çekiyorsunuz, dedim. Yâ Resûlullah! Bu hummanın iki kat ıztırabı var, elbette sizin için iki kat ecri ve mükafatı vardır, diye arzettim.

            – Evet, deyip beni tasdik ederek:

            – Hiç bir müslüman yoktur ki, ona hastalık isabet etmez, ancak Allahu Teâlâ onun hatalarını ve günahlarını döker, nasıl ağacın (hazan vakti) yaprakları dökülürse, buyurdu. (Sünen-i Tirmizi, C. 2, Hadîs No: 973.)

 

            Bilâl Babam buyurdu: Hadîs-i Şerif:

            "Allahu Teâlâ'nın lütfundan sevdiklerine verdiği belâ üçtür. İllet (hastalık), gillet (kıtlık, fakirlik, yoksulluk), zillet (halk arasında hor, zelil olmak). Bütün peygamberler ve evliyaları Allahu Teâlâ bu üçü ile imtihan etmiştir. Bunun üçünden birisi muhakkak kendisine olur. Bir mü'min de bu üçünden birisi kırk güne kadar başına gelmezse o kimse Allahu Teâlâ'nın nazarında değildir. Ondan tam hakkıyla memnun değildir. Ya hasta olacak, ya kıtlık fakirlik olacak ya da halk arasında kendini dedikodu edip çekiştirecekler. Bunun için demişler ki:

 

                        Meşakkat çekmeyen bulmaz terakki,

                        Belâsız vuslatı canan olunmaz.

 

                                   Dert çekmede Eyyüp ol,

                                   Gam çekmede Yakub ol,

                                   Yûsuf gibi mahbub ol,

                                   Kenân'a erem dersen.

 

            Zamanında bir müftü bu hadîsi okumuş, kırk güne kadar illet, gıllet, zillet birisi gelmezse, Allah ondan tam memnun değildir. Kendi müftü herkes hatırını sayıyor, serveti de var. Hastalık yok, gününü saymaya başlıyor, bakalım kırk güne kadar bana bir hastalık gelecek mi? Bekliyor, bekliyor, gün 39 oluyor yine hastalık, illet, zillet, gıllet hiç birisi yok. Yarın kırk diyecek müftünün canı çok sıkıntılı ağlıyor, acaba ben Peygamberimiz (sav)'in bu sevdiklerinden değil miyim? diyor. O gün akşama kadar da başına bir belâ, hastalık gelmezse Peygamberimiz (sav)'in dediğindendir. Müftünün yanına geliyorlar ve:

            – Müftü efendi sen çok ağlıyorsun, sıkıntın biraz giderilsin, seninle ava gidelim diye ısrar ediyorlar. Müftü, olmaz dediyse minnet, rica kendini ava götürüyorlar. Müftüyü en cins, en kıymetli bir koşu atına bindiriyorlar. Avda, giderlerken önlerine bir tavşan çıkıyor, tazı tavşanın arkasından gidiyor. Bütün atlılarda atları son hızla sürüyorlar. Müftü de atını zaptedemiyor, o da koşuyor. Müftü'nün atı bir hendeğe geliyor, at ordan atlayınca müftü yere düşüyor, başı yarılıyor, kendisi baygın hemen müftüyü evine kaldırıyorlar, hekimleri getiriyorlar. Müftü saatler sonra gözünü açıyor. Gözünü açar açmaz; "Ya Rabbi şükür, ya Rabbi şükür, sana çok şükürler olsun", diye dua ediyor. Müftü'ye:

            – Seni attan düşürdük, başını yardık, diye biz mahcup oluyoruz, sen ise şükrediyorsun. Bu şükrünün sebebi nedir? deyince Müftü, bu hadîs-i şerifi okuyor:

            – Ben kırk günü saydım. Bu illet, gillet, zilletten başıma bir belâ gelecek mi? Yoksa Peygamberimiz (sav)'in tam hakkı ile sevmediklerinden miyim diye ağlıyordum. Bugün akşama kırk gün tamam olacaktı, beraber ava gittik. Atlar koşunca, benim atta durmadı. O da koştu, hendekten atladı, başım yarıldı, bayıldım, neden sonra ayıldım. Ayağa kalkamıyorum. Attan düştüm. Peygamberimiz (sav)'in hakkı ile sevdiklerinden olduğumu anladım. Bu günde hasta olup yatakta yatmasaydım halim çok kötüydü. Elhamdülillah Peygamberimiz (sav)'in hakkıyla memnun olduklarındanım diye ona şükrediyorum.

            Onun için hasta bir mü'mini Allah için ziyâret etmek çok sevaptır. Allahu Teâlâ sevdiklerine onu verir. Firavun'un üçyüz sene ne başı, ne dişi en ufak bir ağrısı olmamıştı. Eğer bir kere başı veya dişi tam ağrısaydı, ben Allah'ım diyemezdi. İşte Firavun'a o sıhhati kahrından verdi. Allahu Teâlâ sevdiklerine lütfundan, sevmediklerine de kahrından verir. Allahım cümlemize lütfundan versin (amin).

 

            (Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 43 (2569)

            Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra) dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle haber verdi:

            – Azîz ve Celîl olan Allah kıyamet gününde:

            – Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum da sen beni ziyâret etmedin? buyurur. Kul:

            – Yâ Rabb! Sen âlemlerin Rabb'ı olduğun halde ben sana nasıl hasta ziyâreti yapabilirim? diye sorar. Allah (cc):

            – Sen bilmez misin ki, benim filanca kulum hasta olmuştu da sen onu ziyâret etmemiştin. Yine bilmez misin ki eğer sen onu ziyâret etseydin, muhakkak beni onun yanında bulacaksın, buyurur.

            – Ey Âdemoğlu! Ben senden yiyecek istedim, fakat sen bana yiyecek vermedin! Kul:

            – Yâ Rabb! Sen âlemlerin Rabb'ı iken ben sana nasıl yiyecek verir de doyururum? der. Allah (cc):

            – Sen şu hakîkatı bilmez misin ki, filan kulum senden yiyecek istediydi de sen ona yiyecek vermediydin? Bilmez misin ki şayet onu doyursaydın muhakkak bunu benim yanımda bulmuş olacaktın, buyurur. Tekrar:

            – Ey Âdemoğlu! Ben senden su istedim de sen bana su vermedin, buyurur. Kul:

            – Yâ Rabb! Sen âlemlerin Rabb'ı iken ben sana nasıl su verebilirim? der. Allah (cc):

            – Filan kulum senden su istemişti de sen ona su vermemiştin. Bilmez misin ki, eğer sen ona su vermiş olaydın bunu benim yanımda bulacaktın.

 

            Bilâl Babam vaazında diyor ki: Hastalandım ziyâret etmedin, acıktım, yemek vermedin, su istedim bana su vermedin, onu ziyâret beni ziyâretti. Onun yediğini ben yemiş, onun içtiğini ben içmiş olacaktım. Sen onlara vermemekle doğrudan bana vermedin. Bilâl Babam bu hadîsi okuyup esas manâsının bu olduğunu söylüyor. Allahu Teâlâ hastalıktan, yemeden, içmeden münezzehtir. Yeme, içme, hastayı ziyâret etmeni doğrudan bana yapmış olacaktın. Onların hepsini benim yanımda bulacaktın demektir.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2042)

            Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre, Resûlullah (sav):

            – Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurdu, demiştir:

.... Ben bir kulumu seversem, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum... (ilâ âhir).

 

            İşte Hadîs-i Şerif'te, Onun yemesi, içmesi, hasta olunca ziyâret edilmesi doğrudan banadır. Bu hadîste de tam açıklıyor. "Onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum" diyor. Demek ki, Allahu Teâlâ ile gören neyi göremez onunla, tutan nereyi tutamaz onunla, söyleyen neyi söyleyemez Ef'ali ilahiye o kuldan zuhur eder, kulun yapamayacağı harikuladeler onda olur. Yanına gelen dertliler deva, hastalar şifa bulur. Müşkül işler hallolur. Çünkü tutan eli, söyleyen dili, yürüyen ayağı Allah'tandır. O hasta olursa, onu ziyâret Allah (cc)'i ziyâret, O'na içirilen su, O'nun yediği Allah (cc)'adır. Ne kadar âlim görülse de, ne kadar okumuş olsa da olmaz. Dertliler deva, hastalar şifa, müşkül işler hallolma yoksa o âlim değildir.

 

            Hadîs-i Kudsi:

            "Beni arayan engin gönüllerde arasın."

 

            Bu gibi hadîs-i kudsiler çoktur.

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1437)

            Manâ'sı: Enes ibn-i Mâlik (ra)'den; şöyle demiştir:

            Peygamberimiz (sav) (hastalık üzerinden) üç gün geçmeden hiç bir hastayı ziyâret etmezdi. (Hadîs-i Şerif, REH No: 6096.)

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 1914)

            Manâ'sı: Câbir (ra)'den rivâyete göre, Câbir:

            Hastalığımda Nebî (sav) beni hasta ziyâretine gelmişti. Gelirken ne katıra, ne de ata binmemişti, demiştir.

 

            (Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 39 (2568))

            Manâ'sı: (Peygamberimiz (sav)'in himayesinde bulunan) Sevban (ra) dedi ki: Resûlullah (sav):

            – Hasta ziyâreti yapan kişi (hastanın yanından) dönünceye kadar, kendisini cennete ulaştıracak bir yol üzerindedir, buyurdu.

            (Bir diğer rivâyetinde:)

            – Bir hastayı ziyâret eden kimse oradan dönünceye kadar cennetin, olgunlaştığı zaman devşirilmiş meyveleri içinde olmakta devam eder, buyurdu.

            – Yâ Resûlullah! Cennetin hurfesi nedir? diye soruldu. Resûlullah (sav):

            – Cennetin devşirilip toplanmış meyveleridir, buyurdu.(Sünen-i Tirmizi, C. 2, Hadîs No: 974, 975.)

 

            (Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadîs No: 977)

            Manâ'sı: Said ibn-i İlâka El-Kûfî'den rivâyet edilmiştir; dedi ki: Ali (kv), elimden tuttu ve:

            – Yürü bizimle beraber (oğlum) Hüseyin'e iyâdette bulunalım! dedi. Ebû Mûsâ'yı Hüseyin (ra)'nin yanında bulduk. Ali (ra):

            – Ey Ebû Mûsâ! İyâdete (hastayı ziyârete) mi geldin, yoksa (mutlak) ziyâret midir kasdın? dedi. Ebû Mûsà:

            – Hayır! Aksine hastayı ziyârete geldim! dedi. Bunun üzerine Ali (ra) dedi ki:

            – Resûlullah (sav)'den işittim. Şöyle buyurdu: "Bir müslüman, bir müslümana sabahleyin iyâdette bulunursa behemehal yetmiş bin melek, akşam oluncaya dek onun için istiğfar ederler ve şayet akşamleyin iyâdette bulunursa, behemahal yetmiş bin melek, sabah oluncaya kadar onun için istiğfar ederler ve kendisi için cennette bir mergzâr (bahçe) vardır." (Sünen-i ibn-i Mâce, C. 4, Hadîs No: 1442; Hadîs-i Şerif, REH No: 3897, 3898; Ahmed ibn-i Hanbel ve Beyhâkî de rivâyet etmişlerdir. Tirmizi C. 2, Hadîs No: 974; Hadîs-i Şerif, REH No: 1308, 4700.)

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1065)

            Manâ'sı: Ecir bakımından hastayı ziyâret etmenin en üstün (yönü) hastanın yanında fazla oturmadan kalkmaktır.

 

            Hasta bir şeyhin ziyâretine gelmişler ve çok oturmuşlar. Giderken:

            – Şeyhim bize dua et, demişler. Hasta olan şeyh:

            – Allah size hasta ziyâret etmenin adabını öğretsin, demiş. Yani fazla oturdunuz. Hastanın yanında fazla oturulmaz. Allahu Teâlâ bunu size öğretsin, demiştir.

 

*  *  *

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1441)

            Manâ'sı: Ömer ibn-i El-Hattâb (ra)'den; şöyle demiştir:

            – Peygamberimiz (sav) bana buyurdu ki:

Bir hastanın yanına girdiğin zaman sana dua etmesini kendisinden iste. Çünkü onun duası, meleklerin duası gibi (makbul) dir.

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1443)

            Manâ'sı: Ebû Hüreyye (ra)'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:

            – Kim hastayı ziyâret ederse gökten bir melek; "Güzel ve hayırlı bir iş yaptın. Yürüyüşün güzel ve hayırlı oldu. Kendine cennetten bir köşk hazırladın" diye nida eder. (Tirmizi ve ibn-i Hibban, rivâyet etmişlerdir.)

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5015)

            Manâ'sı: Kim cum'a günü (perşembe ve cum'artesi günlerini eklemek sûretiyle) oruç tutarsa, hasta ziyâret ederse, yoksul doyurursa, cenazeyi selâmetlerse, kırk senelik günah artık ona bir şey yapamaz.

 

            Perşembe, Cum'a ve Cum'artesi günlerini oruçla geçirmek çok makbuldur.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3969)

            Manâ'sı: Hastayı ziyâret edin, ziyâreti kısa kesin. Ağır hasta ise ziyâret edilmez. Ziyaret üç gün sonra yapılır. En iyi ziyâret, (hastanın) yanında en az durulan ziyârettir. Taziye ise bir keredir (yani baş sağlığı bir defa söylenir. Bir kaç defa söyleyerek müsibet sahibinin acısını tazelemek mekruh olup  iyi bir şey değildir).

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5360)

            Manâ'sı: Kim bir hastayı ziyâret edip de yanında bir saat oturursa, Allah ona içinde göz ucu kadar bile Allah'a isyan olunmayan bin yıllık amelin ecrini ihsan eder.

 

            Demek ki hasta ziyâretinin normali bir saat imiş. Bundan ne çok fazla, ne çok az olmamalıdır.

 

            (Sahîh-i Müslim, Cild 3, Hadîs No: 6 (919))

            Manâ'sı: Ümmi Seleme dedi ki; Resûlullah (sav):

            – Hasta yanına yahut ölüm halinde bulunan kimse yanına gittiğinizde hayır (dua) söyleyiniz. Çünkü melekler söyleyeceğiniz sözlere "amin" derler, buyurdu.

 

            "Ümmi Seleme dedi ki: Ebû Seleme öldüğü zaman Peygamberimiz (sav)'in yanına gelip:

            – Yâ Resûlullah! Ebû Seleme öldü, dedim. Bana:

            – "ALLAHUMMA'ĞFİR LÎ VE LEHU VE AKIBNİ MİNHU UKBÂ HASENETEN"

            Ey Allah'ım! Beni ve onu magfiret et ve bana onun ardından güzel bir bedel ihsan eyle, de, buyurdu. Ben öyle dua ettim de Allahu Teâlâ bana benim için Ebû Seleme'den daha hayırlı olanını, yani Muhammed (sav)'i ihsan buyurdu. (Sünen-i ibn-i Mâce, C. 4, Hadîs No: 1447.)

 

            (Süne-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1438)

            Manâ'sı: Ebû saîd-i Hudrî (ra)'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:

            – Hastanın yanına girdiğiniz zaman ömrünün uzunluğu hususunda onu umutlandırıp kederini dağıtınız. Çünkü bu umut hiçbir şeyi geri çevirmez. Ve hastanın gönlünü hoş eder. (Tirmizi, Beyhakî rivâyet etmiştir.)

 

            Peygamberimiz (sav); hasta her ne kadar ağır olursa olsun, iyi olması, kurtulması ne kadar imkansızsa ona iyi olacaksın inşallah, hiç bir şeyin yok, gibi sözlerle umutlandırın. Ama başka yerde birisi sorsa, "Ona ben moral vermek için bir şeyin yok, iyisin dedim, ama aslında hasta çok ağır. Allah'tan ümit kesilmez, ama kurtulamayacağa benziyor" der, buyuruyor. Evvelki söylediği yalandı. Peygamberimiz (sav) bunu söylemeyi emrediyor. Demek ki hastanın gönlünün rızası için yalan söylemek caizdir, bundan bu anlaşılıyor.

 

*  *  *

 

            (Sahîh-i Müslim, Cild 3, Hadîs No: 13 (925))

            Manâ'sı: Abdullah ibn-i Ömer (ra) rivâyet etmiştir:

            Resûlullah (sav)'ın maiyyetinde oturuyorduk. Ensardan bir kimse çıkageldi ve Peygamberimiz (sav)'e selam verdi. Sonra Ensarî arkasına dönüp giderken Resûlullah (sav) hemen:

            – Ey Ensar kardeş! Benim kardeşim Sa'd ibn-i Ubâde nasıldır? dedi. O zat:

            – İyidir, diye cevap verdi. Bunu takiben Resûlullah (sav):

            – Sa'd ibn-i Ubâde'yi sizlerden kim ziyâret etmeyi ister? deyip hemen kalktı. Biz de onunla beraber kalktık. Biz on kişiden fazla ziyâretçi olmuştuk. Üzerimizde ayakkabılar, edikler, başa giyilen şeyler ve gömlekler yoktu. (Çok yoksul kimseler idiler) Şu çorak arazilerde yürüyerek nihayet onun yanına vardık. Resûlullah ve O'nun maiyetinde bulunan sahâbileri Sa'd'e yanaşsınlar diye etrafındaki halk geriye çekildiler.

 

            Peygamberimiz (sav), ensardan birisine:

            – Ey ensar kardeş! Benim kardeşim Sa'd ibn-i Ubâde nasıldır? diye soruyor. Bunda bizim için çok alacak var. Peygamberimiz (sav) ashâbına kardeş diye hitap ediyor. Halbuki Peygamberimiz(sav) onlardan milyonlarca defa daha büyüktür. Bizimde birbirimize kardeş dememiz lazım. Ama kendi sevgisinden hürmeten "efendim, sultanım, babacığım" gibi sözleri söylemiş, o başkadır. Sen ona hitap edeceğin zaman senin ona kardeş gözü ile bakıp kardeş diye hitap etmen lazım. Kendini büyük, onu küçük görüp, küçümseyerek dil ile, kalp ile küçük görürsen, Allahu Teâlâ da seni küçültür, küçük gösterir. Nefis, şeytan seni ona kızdırır. "Bana niçin böyle söylüyor" dedirttirir. Allahu Teâlâ'nın nazarından büsbütün düşüttürür.

            Büyüğüm deme ile kendini öyle gösterme ile büyük olmaz, küçülür. Küçüğüm deme ile, kendini küçük gösterme ile küçük olmaz, büyür. Ata sözü: "Söz biliyorsan söz söyle sözünden ibret alsınlar, söz bilmiyorsan sükût eyle, seni bir adam sansınlar."

 

            Hadîs-i Şerîf:

            Sükût, ûlema için ziynet, cahiller için kurtuluştur. (Hadîs-i Şerif, REH No: 2661.)

 

            Ûlemanın yerinde sükût etmesi ziynetini (manevi süsünü) artırır. Cahiller sükût ederse hatalı bir söz söyleyip hataya varacaktı, hatadan kurtulur, cahiller için kurtuluş olur.

            Derler ki: Felan adam kendisine şöyle, şöyle ağır söz söyledi. Adam seslenmedi, büyüklük yaptı. Yine derler ki; adam tam yerinde, zamanında asıl verilecek cevabı tam tamına verdi, yerinde konuştu. Yani sükût edeceği zaman susmalı söyleyeceği zaman sükût etmemelidir. Âlimin bunları bilmesi lazım. Yeri gelip söyleyeceği zaman sükût etmek sükût edeceği zaman söylemek ilmin yarısını giderir. Söyleyeceği zamanı bilip söyleyen, sükût edeceği zamanı bilip sükût eden kimsede ilmin tamamı vardır. Bunu da dinleyen halk çok iyi bilir.

 

*  *  *

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1439)

            Manâ'sı: (Abdullah) ibn-i Abbâs (ra)'dan: Şöyle demiştir:

            Peygamberimiz (sav) hasta bir adamı ziyâret ederek:

            – Canın ne çeker? diye sordu. Adam:

            – Buğday ekmeğine iştahım var, dedi. Peygamberimiz (sav):

            – Kimin yanında buğday ekmeği varsa, kardeşine göndersin, buyurdu. Sonra Peygamberimiz (sav):

            – Birinizin hastasının canı birşey çektiği zaman, hastasına onu yedirsin, buyurdu.

 

            Bilâl Babam:

            – Hastanın canının istediğini ona verin. Çünkü o ona şifa olur.

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 4791)

            Manâ'sı: Bir müslüman kul, henüz eceli gelmeyen bir hastayı ziyâret edip de yedi kere: 'Es'elullahel azime Rabbel -arşil- azimi en yeşfiyeke' diye ona dua ederse mutlaka o hasta iyileşir.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 2110)

            Manâ'sı: Kim bir hastayı ziyâret ederse, rahmete dalmış demektir. Hastanın yanında oturduğunda ise tüm rahmet onu baştan başa kuşatır.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5165)

            Manâ'sı: Allah yolunda savaşanın Allah'tan teminatı vardır! Hastayı ziyâret edenin Allah'tan teminatı vardır. Sabah-akşam camiye devam edenin de Allah'tan teminatı vardır; (kim, kimseyi gıybet etmeden evinde oturursa onun da Allah'tan bir teminatı vardır.) kim bir hükümdar (ın yanın) a, ona yardım ederek girerse onun da Allah'tan bir teminatı vardır.

 

 

            İnsan dünyaya gelince,

            Bir gül gibi açar gider,

            Ekin misali sararır,

            Ecel onu biçer gider.

 

                        Ter dökerek hakladığın,

                        İtina ile sakladığın,

                        Avuç avuç topladığın,

                        Döker yere saçar gider.

 

            Padişahlar hanlar hani,

            Sultan Süleyman'lar hani,

            Gelen bunca canlar hani,

            Bir kefenle göçer gider.

 

                        Ruh uçar gider aniden,

                        Kurtulamazsın maniden,

                        Bütün canlı bu faniden,

                        Ecel nuşun içer gider.

 

            İncedil'im neden malı,

            Olam dünyada hatalı,

            Bu dünya iki kapılı,

            Bundan ona geçer gider.

 

                                   İskenderun'lu Aşık Mustafa İNCEDİL

 

 

 

            Uyumak insana zarar getirir,

            Bağında baykuşlar ötmeden uyan.

            Üç-beş sevdiğin dost alıp götürür,

            Seni bir çukura atmadan uyan.

 

                        Hayır ile doldur yükle küpünü,

                        Sakın ha nefise verme tapını,

                        Azrail yakında çalar kapını,

                        Ecel lokmasını yutmadan uyan.

 

            Nice şahlar vardı gittiler bilin,

            Bir anda bakarsın tutulur dilin,

            Fayda vermez sana evladın, malın,

            Azrail yakanı tutmadan uyan.

 

                        Zengini de ölür burda acıda,

                        İyisi mi yönelmeli sücuda,

                        Çürük meyve fayda vermez vücuda,

                        Meyveler dalında yetmeden uyan.

 

            Götürürler seni üryan üstüne,

            Yanar her tarafın püryan üstüne,

            Yatırırlar seni bir yan üstüne,

            Taş, toprak tenine batmadan uyan.

 

                        İncedil'im ölün nerde yıkanır,

                        Hakk'tan başka umut kapım tıkanır,

                        Belki bugün belki yarın tükenir,

                        Ömür makarası bitmeden uyan.

 

                                               İskenderun'lu Aşık Mustafa İNCEDİL

 

 

            (Hadîs-i Kudsi, REH No: 4099)

            Manâ'sı: Allah Azze ve Celle buyurdu:

            – Kulum hastalanıp da üç gün geçmeden hastalığını izhar ederse (sabır edenlerden olmayıp) hakkımda şikayette bulunmuş olur.

 

            Bu hadîse göre; hasta olan "İyiyim, rahatım Allah'a şükür, Allah'a hamd olsun, kendinden gelene şükür" gibi sözleri söyler. Bilâl Babam çok uzun zaman hasta  yattı, bir defa olsun şikayetçi olmadı. Gelenlere moral vermeye çalışırdı; inşallah iyi olacağım, şöyle böyle yapacağız. Allah'a hamd olsun, ağrır yerim yok, çekilmeyecek gibi değil, gibi sözler söylerdi.

 

            (Hadîs-i Kudsi, REH No: 4093)

            Manâ'sı: Allah Azze ve Celle buyurdu:

            – Mü'min kulumu hasta yaptığımda, eğer beni ziyâretçilerine şikayet etmezse, onu hastalıktan serbest bırakırım, kendi vücuduna eski kanından daha iyisini, eski etinden de daha iyisini ihsan ederim. Sonra amele günâhsız olarak yeniden başlar.

 

            Yani günâhlarını affederim, demektir.

 

*  *  *

 ÖLÜM

           

            Gafil insan aldanma bu dünyaya,           
           
Ölüm gelir güneş yıldız hem aya,

            Ne dağ kalır ne taş kalır ne kaya,

            Gafil olma tevbeye gel, tevbeye.

 

                        Hakk'tan emirle İsrâfil vurur sûra,

                        Gökler zift gibi eriyip iner yere,

                        Dümdüz olur hep bu tepeler dere

                        Gafil olma tevbeye gel, tevbeye.

 

            Ne ins kalır ne cin kalır burada,

            Dağlar kuş gibi döner havada,

            Gel düşün bu günlerini ey dede,

            Gafil olma, tevbeye gel tevbeye.

 

                        Yıkılır bu köşk sarayların hepsi,

                        Hatta demir tunçtan yaptırsan bile yapısı

                        Daha kapanmadan o tevbe kapısı,

                        Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

            Bir gün gidersin o sırat mahşere,

            Pişmanlık orada etmez para,

            Bir elde tut devam et istiğfara,

            Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

                        Ölüm var sende yok mu hiç düşünce,

                        Merhamet etmez o kocaya gence,

                        Kardaş, Azrail'den yemeden pençe,

                        Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

            Şimdiden yol tedarikini ara,

            Varılmazdan o korkulu mahşere,

            Halk içinde olmasın yüzün kara,

            Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

                       Ölüm gelir etme şüphe bunu bil,

                        Şimdi ağla daha tutulmazdan dil,

                        Yaş silmeğe al eline bir mendil,

                        Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

            Dervişi ol dervişi ol dervişi,

            Koma yarına bugünkü işi,

            Sonra sözüme gelirsin ey kişi,

            Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

                        Var git bir mürşidin önünde diz çök,

                        İstiğfara devam et boynunu bük,

                        İbrahim Edhem gibi bu yola varını dök,

                        Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

            Sevdin ise eğer dünyada bir taş,

            İster âhirette o sana yoldaş,

            Zikret Hakk'a aşık ol ey kardeş,

            Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

                        Git bir ders al dahil ol dervişlere,

                        Dost olun Allah ile Peygambere,

                        Uyma zikri sevmeyen münkirlere,

                        Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

            Molla der ölüm nöbetini gözet,

            Yap kanaat tamahkârlığı azalt,

            Faniyi ko, âhiretini düzelt,

            Gafil olma tevbeye gel tevbeye.

 

                                               MOLLA RAHİM

 

                               

 

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûti, Kabir Âlemi, s. 29)

            "Ümmü'd-Derda (ra)'dan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir:

            – Ebû'd-Derda, bir adam salih bir hal üzere öldüğünde, bu ölüm sana afiyet olsun, keşke ben senin yerinde olsaydım, derdi. Ümmü'd-Derda; ona "neden böyle söylüyorsun?" deyince; Ebû'd-Derda:

            – Ey ahmak! Bilmiyor musun ki, adam mü'min olarak sabahlar, münâfık olarak akşamlar. Farkına varmadan imanı ondan alınır. İşte bunun için ben, bu ölünün namaz ve oruç içinde kalmasından fazla onun ölmesine gıpta  (imrenme) ediyorum.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 34)

            "Ebû Nuaym, İbn-i Ömer (ra)'den rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (sav) Ebû Zer'e şöyle buyurdu:

            – Yâ Ebâ Zer, dünya mü'minin zindanıdır. Kabir emniyetgâhıdır. Cennet onun karargâhıdır. Yâ Ebâ Zer, dünya kâfirin cennetidir. Kabir onun azabıdır, cehennem onun dönüş yeridir.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 35)

            "İbn-i Ebi'd-Dünya, Mâlik ibn-i Mi'vel'den rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            – Öğrendim ki, mü'minin ilk sevinç ve sürûru ölümdür. Bu sevinç onun ilâhi ikram ve sevabı gördüğü içindir.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûti, Kabir Âlemi, s. 35)

            Saîd ibn-i Mansûr ve İbn-i Cerîr, Ebû Derda (ra)'dan rivâyet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

            – Hiç bir mü'min yoktur ki ölüm onun için hayırlı olmasın, hiç bir kâfir de yoktur ki, ölüm onun için hayırlı olmasın. Kim beni tasdik etmezse işte bu âyetleri okusun:

            (Çünkü kâfir dünyada çok yaşarsa çok günah işleyecek. Az yaşar tez ölürse az günahla azabıda ona göre az olur. Kendisi hakkında hayırlı olur.

            Mü'min de ölürse bu dünya çirkefinden kurtulur, en güzel menziline ulaşır. Ölüm onun için hayırlı olur.)

            "Allah katındaki şeyler iyiler için daha hayırlıdır. (Â’li İmran, 198.)

Kâfirler zannetmesinler ki onlara verdiğimiz mühlet, onlar için hayırlıdır... Günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Ve onlar için aşağılayıcı bir azab vardır. (Â’li İmran, 178.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 36)

            "İbn-i Mübârek ve İmam-ı Ahmed "Zühd"te Habbân ibn-i Ebî Cebele'den rivâyet ettiklerine göre, Ebû'd-Derda (ra) şöyle demiştir:

            Ölmek için doğuruyorsunuz, yıkılmak için yapıyorsunuz, Fâni şeylere hırs gösterip, baki şeyleri bırakıyorsunuz.

            Ne güzeldir hoşa gitmeyen o üç şey: Ölüm, fakirlik ve hastalık."

 

            Ölmek için doğuruyorsunuz, evlenip de sizden doğacak çocuk muhakkak ölecektir. Evleri, sarayları, kökleri yapıyorsunuz onlar da muhakkak yıkılacak. Hakiki bir mü'minin evi, tam sağlam olmaz diye Bilâl Babam buyurdu. Çünkü bu dünyadaki evi değil, âhiretteki evini sağlam yapar. Dünyadaki ev yüz sene sonra yıkılmaz da, üçyüz sene sonra  yıkılır. Hiç eksiksiz evde oturmak insana kibir, gurur, getirir. Bir padişah, hiç eksiksiz bir ev yaptırıyor. Bu evin eksiğini bulabilene şu kadar çok altın vereceğim diye ilan ediyor. Herkes geliyor, bakıyor, hiç bir eksiğini bulamıyorlar. Üç derviş geliyor. Birisi:

            – Bu evin bir eksiği var. İkinci derviş:

            – Eksik bir değil ikidir. Üçüncü derviş:

            – Eksik üçtür, diyor. Bunları padişahın huzuruna getiriyorlar. Padişah, evin eksiğini bulup ispat edene ödül verecek. Eksiktir deyip ispat edemeyeni asacak. Padişah:

            – Evimin eksiği ne imiş? diyor. Dervişin birisi diyor ki:

            – Bu evin içinde oturan adam ölecek. Bu, eve büyük bir eksikliktir. Sen öyle bir ev yaptır ki, içinde oturduğun zaman ebedi ölemeyesin, o da cennettedir. İkinci derviş:

            – Sen öyle bir ev yaptır ki edebiyyen yıkılıp harap olmasın. Bu da en nihayet kıyamet kopunca harap olacak. Üçüncü derviş:

            – Sen öyle bir ev yaptır ki, içinde oturan ebedi en ufak ızdırap, sıkıntı, gam, keder görmesin, diyor. Padişah üçüne de ödül veriyor. 

            İki kattan fazla evde Peygamberimiz (sav) oturmamıştır. Ben Bilâl Babam'a sordum:

            Selimiye Kışlası Fatih'in İstanbul'u alınca Kostantin kralından kalan yüksek beş, altı katlı binaları kullandı ve kullandırttırdı. Selimiye kışlasının kendisi de çok katlı, dört köşesinde, birer oda yedişer katlı. Bunları niçin yapmışlar. Peygamberimiz (sav) iki katlı binadan fazlada oturmadığı halde, niçin yapmışlar, kullanmışlar, oturmuşlar, yapılmasına müsaade etmişler deyince; Bilâl Babam buyurdu:

            Ev iki çeşittir. Birisi kendi kullanmaya, birisi de misafir için gelen giden, oturur, rahat eder. İçi misafirlerle dolup, taşar veya bir devlet dairesinde; Umumun (herkesin), işi orda görülür. Bunlar her ne kadar yüksek olursa olsun kendi için değil, ümmet-i Muhammed içindir, caizdir. Çünkü sene boyu kullanmadığın yatağa zekât düşüyor. O evde bir senenin içinde bir veya bir kaç sefer misafir yatsa o yatak zekâttan kurtuluyor. Ev isterse on katlı olsun. İçinde bütün millet yiyor, içiyor, yatıyor ise o amme hizmeti demektir, caizdir. Bir devlet dairesi de kaç kat olursa olsun bütün mü'minlere, müslümanlara orada hizmet ediliyor, işi görülüyor, o da öyledir. Onun dışında sadece kendi oturuyorsa iki kattan fazla olmamalı. Hem de evin eksiği olmalı. Çünkü insan acizdir, acizliğini kendine hatırlatmalıdır.

            Bu dünya içindekiler ev, mal, mülk, hatta çoluk çocuk hepsi, fânidir, yok olacaktır, ancak ameli salih işleyenler bakidir. Siz fani olan, sonunun ölüm olduğu bu dünya ve dünya işlerine hırs gösteriyor, Allah'ın rızasını unutuyorsunuz. Bu yüzden, ebedi olan cennet hayatını ve orayı kazanacak amelleri ihmal ediyorsunuz. Baki devamlı olana âhirete değil, fani sonu olan dünyaya çalışıyorsunuz.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 37)

"İbn-i Sa'd, Tabakat'ında, Beyhâki, Şuâb'da Ebû'd Derda'dan rivâyet ettiklerine göre şöyle demiştir:

            Rabb'ime tevazu için fakirliği severim. O'na kavuşmak için ölümü severim ve günahlarıma keffaret olması için hastalığı severim."

 

            (Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, s. 173, No: 218)

            Manâ'sı: İbn-i Ebû Dünya ve Enes (ra)'den rivâyet edilmiştir:

            – Ölümü çok çok hatırlayınız. Zira ölümü hatırlamak; günâhların erimesine sebep olur. Ve sizi dünyaya karşı zahid eyler.

            Sonra, ölümü zenginlik anınızda hatırlarsanız, onun zararını yıkar. Fakirlik halinizde hatırlarsanız, halinize razı kılar..." (Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 43. Muhtar’ül-Ehadîs’in Nebevviyye, sayfa. 142, Hadîs No: 156.)

 

            Ölüm bu dünyanın fani, boş olduğunu âhiretin baki olduğunu size hatırlatır.

            Dünyada zengin olursa kendine güven gelir, başkasını beğenmez, ölümü düşünürse kibiri, gururu, dünya sevgisini kırar, âhiretinizi andırır.

            Fakirlik halinde ölümü hatırlarsan, fakir olduğunu, üzüntüyü senden giderir, halinize sabreder, razı olursunuz.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 46)

            "İbn-i Sabit (ra)'den rivâyet edildiğine göre:

            Resûlullah (sav)'ın yanında birisi zikredilip övüldü. Resûlullah (sav):

            – Onun ölümü zikretmesi nasıldı? diye sordu.

            – Ondan bu konuda birşey konuşulmadı, dediler. Bunun üzerine:

            – Bildiğiniz gibi değildir, diye bildirdi." (İbn-i Ebi’d Dünya ve Bezzar, mevsulen (tam bir senedle) benzerini rivâyet etmişlerdir.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 44)

            "İbn-i Ebû Dünya A'la el Horasani'den rivâyet ettiğine göre, şöyle demiştir:

            Resûlullah (sav) bir meclisin yanından geçti, gülmek ortalığı almıştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

            – Meclisinizi lezzetlerin bulandırıcısıyla renklendirin. Onlar dediler:

            – Yâ Resûlullah nedir o lezzetleri bulandıran?

            Resûlullah (sav):

            – Ölüm, diye buyurdu. (Muhtar’ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 869, sayfa 464.)

 

            (Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, s. 53, No: 28)

            Manâ'sı: İmam-ı Ahmed, Mahmud ibn-i Lebid'den rivâyet etmiştir:

            – İki şey var; insanoğlu onları sevmez...

            a) Ölümü sevmez. Halbuki ölüm, onun için fitneye dalmaktan hayırlıdır.

            b) Malın azını sevmez. Halbuki, az malın hesabı daha azdır.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 49)

            "Ebû Nuaym, Ömer ibn-i Abdu'l-Aziz (ra)'den rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            – Kim ölümü kalbine yaklaştırsa, elindekini çoğaltır."

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1064)

            Manâ'sı: "Dünyada en iyi zühd, ölümü hatırlamaktır. En üstün ibadet de (Allah'ın âyetlerini) tefekkürdür! Kim ölümü çok hatırlarsa, kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe (olarak) bulur". (Hadîs-i Şerif, REH No: 1117, Süyûtî, Kabir Alemi, s. 50-51.)

 Zühd ve Tefekkür nedir ?

            Zühd ise dünyayı terk edip Allah (cc) rızası için çalışmaktır. Bunlar birbirinin zıddıdır. Zühd olmadan dünya terk edilmez.

            Tefekkür, Allahu Teâlâ Kur'ân-ı kerim'de emir, nehiy, cennet, cehennem onları, mahşer, mizan vs. düşünmektir. Bir hadîste bir saat tefekkür, bin ay ibadetten daha hayırlıdır. (Hacı Muhammed Bilâl Nadir Hz. nin vaaz bandından alınmıştır.) denilmektedir.

            Bir hadîste münâfığın âyeti üçtür, konuşur, yalan söyler, söz verir, sözünde durmaz, emanete hıyanet eder. Münâfığın alâmeti demektir. Onun için âyetin bir manâsı da alâmet demektir. Allah (cc)'ın alâmetlerini, yarattıklarını düşündükçe inceledikçe yarattığı her şeyi düşünmek lazım. Allahu Teâlâ'nın yarattıklarının içinde ibret alınmayacak bir şey yoktur.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 211-212)

            "İbn-i Ebi Dünya ve Ebû Nuaym, Câbir ibn-i Abdullah (ra)'dan rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (sav)'den şöyle buyurduğunu işitmiş:

            – Âdem oğulları asıl yaradılışlarından gafildirler. Allah (cc) kişiyi halk etmeyi irade ettiği zaman bir meleğe emreder:

            "Rızkını, eserini, ecelini, iyi veya kötü olduğunu yaz." Sonra o melek gider, Allah, başka bir meleği gönderir. Doğuncaya kadar onu korur. O melek de gider, iki melek daha gelir, iyilik ve kötülüklerini yazmaya müekkel kılınırlar.

            Eceli zamanında bu iki melek de gider, ruhunu almak için ölüm meleği gelir.

            Kabre konulunca ruhu cesedine iade edilir. Bu sefer kabir melekleri gelip, hesaba çekerler. Onlar da hesaptan sonra giderler.

            Haşirde (mahşerde) yine dünyada iyilik ve kötülüklerini yazan iki melek kendisine gelirler. Boynuna kitabını asarlar. Sonra biri iter, diğeri gözler. Ondan ayrılmazlar.

            Resûlullah (sav) buyurdu ki:

            Önünüzde büyük bir mesele var, ona gücünüz yetmez. Yüce Allah'dan yardım isteyin".

 

            (Sûre-i Mülk, Âyet 2)

            Meâl'i: O ki; ölümü ve hayatı yarattı, hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihan için ve O, bihakkın galiptir, çok yarlığayandır.

 

            Bu dünyada ölüm yaratılmamış olsaydı, ihtiyarlayanın, yatağa düşenin, bakıma muhtaç olanın bakımını kimse yapamaz, herkes usanırdı. Bizzat ben: "Annem, dedem ne ölüyor, ne iyi oluyor. Allah'a dua et de Allah iki iyiliğin birisini versin. (Ya iyi olsun, ya ölsün)" diyenlerin çoğunu işittim. Yani ikisi de iyidir demek istiyorlar. Halbuki o hali en çok aylar veya birkaç sene sürüyor. Yüzbinlerce, milyonlarca sene ölmediğini, âhiretteki hayat gibi ebedi kalacağını düşün. Ölüm, insanlar için bir temizliktir. Ama cehennemde yanar yanar yanar. Yeme, içme yok, ölüm de yok. Milyonlarca sene geçer. Cennette de nice milyonlarca sene geçer ölüm yok, ihtiyarlık, hastalık, kötü şeyler yok. Bu âyette aynısını söylüyor.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 48)

            "Tebarâni, Tarık el-Muharibi (ra)'den rivâyet ettiğine göre, şöyle demiştir:

            Resûlullah (sav) bana:

            – Ölüm gelmeden önce ölüme hazırlan", buyurdu.

 

            (Sûre-i Cum'a, Âyet 8)

            Meâl'i: De ki: O ölüm ki, siz ondan firar edersiniz, şüphe yok ki; o size gelip kavuşacaktır. Sonra gaybı da, aşikâreyi de bilene döndürüleceksinizdir. (Allahu Teâlâ) Artık (O da) size neler yapar olduklarınızı haber verecektir.

 

            (Sûre-i Kaf, Âyet 19)

            Meâl'i: Ve ölümün şiddeti bihakın gelince: İşte bu, kendisinden kaçınır olduğun şey (denilecektir).

 

            (Sûre-i Vakıa, Âyet 83-85)

            Meâl'i: Hele can boğaza dayandığı zaman, O vakit siz bakar durursunuz. (O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.

 

            (Sûre-i Kıyamet, Âyet 25-30)

            Meâl'i: Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felakate uğratılacağını sezeceklerdir.

            Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır.

            Tedavi edebilecek midir? denir.

            (Can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar.

            Ve bacak bacağa dolaşır.

            İşte o gün sevkedilecek yer, sadece Rabb'inin huzurudur.

 

            (Sûre-i Zümer, Âyet 42)

            Meâl'i: Allah, nefisleri öldükleri zaman ve ölmeyenleri de uykularında öldürüverir. Artık üzerine ölüm ile hükmettiğini tutuverir ve diğerini de tayin edilmiş vakte kadar salıverir. Şüphe yok ki, düşünücüler olan bir kavim için bunda elbette alâmetler vardır.

 

            Öldüğünüz zaman çok şeyler görürsünüz, ölmeyenler de uykularında ölünce ölmüş gibi rüyada görür, demektir. "Uyku küçük ölüm" atasözü burdan kalmıştır.

            İnsanda iki ruh vardır. Birisi ruhî sultani, birisi ruhu hayvanî, hayvanî insanda kalır, sultanî gider. En uzak yerleri görür. Seneler sonra rüyada gördüğü o yerlere zâhiren giderse "Benim rüyamda gördüğüm yerler der", tanır.

 

 

            Durma sür burda nefsin merkeptir,

            Nefsine uyan Hakk'tan ıraktır,

            Hakk dergahına varsan gerektir,

            Hey gafil olma bir gün ölürsün.

 

                        Şunlar kim bunda gönüller yapar,

                        İtaat etmiş, Allah'a tapar,

                        Cennete girip rahmete batar,

                        Hey gafil olma bir gün ölürsün.

 

            Şunlar kim bunda gönüller yıkar,

            Nefsine uymuş yolundan çıkar,

            Yere girince, yer onu sıkar,

            Hey gafil olma bir gün ölürsün.

 

                        Kabre girince gelir melekler,

                        Onu görünce oynar yürekler,

                        Hey onda geçmez hergiz dilekler,

                        Her gafil olma bir gün ölürsün.

 

            Hey Yûnus Emre naçarsın nâçar,

            Bunda gelenler hep gene göçer,

            Ecel şerbetin her kişi içer,

            Hey gafil olma bir gün ölürsün.

 

                                               Yunûs EMRE

 

*  *  *

 

            Ne aceb şu Adem oğlanı,

            Öleceğin hiç gönlüne gelmez mi?

            Azrail bir pençe urup canına,

            Alacağın hiç gönlüne gelmez mi?

 

                        Azrail de alır cümle canları,

                        Toprağa düşürür nazik tenleri,

                        Getireler sana yensiz donları,

                        Giyeceğin hiç gönlüne gelmez mi?

 

            Gelir nöbetin dolunu dolunu,

            Ağlasana sen bulanı bulanı,

            Halkın önünde beleni beleni,

            Yunacağın hiç gönlüne gelmez mi?

 

                        Gece gündüz zikreylesin dilimiz,

                        Gizli değil ayan sana halimiz,

                        Karanlık kabirde bir gün yalınız,

                        Kalacağın hiç gönlüne gelmez mi?

 

            Yûnus Emre eder hele burada,

            Hemen ömrüm zayi geçti arada,

            Yarın Hakk yanında yüzü karada,

            Olacağın hiç gönlüne gelmez mi?

 

                                               Yunûs EMRE

 

 

            Helâl haram kazanırken,

            Tembel tembel uzanırken,

            Mezarlıktan geçeriken,

            Ölümü hiç düşündün mü?

 

                        Doğruya niçin gitmezsin?

                        Namaz gayreti gütmezsin?

                        Hakka riâyet etmezsin,

                        Ölümü hiç düşündün mü?

 

            Sen Hakk'ı nerde ararsın?

            Nasıl cennet arzularsın?

            İnsan kalbini kırarsın!

            Ölümü hiç düşündün mü?

 

 

            (Sûre-i Â'li İmran, Âyet 185)

            Meâl'i: Her nefis ölümü tadıcıdır. Ve şüphe yok sizlere ecirleriniz kıyamet gününde ödenecektir. Artık kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete girdirilirse necat bulmuş olur. Ve dünya hayatı ise bir aldatıcı metadan başka değildir.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 41)

            "İbn-i Mübârek, "Zühd"de ve İbn-i Ebû Dünya Mesrûk'dan rivâyet ettiklerine göre şöyle demiştir:

            Allah'ın azabından emin ve dünya eziyetlerinden kurtulmuş olarak kabirde yatan mü'mine gıpta ettiğim kadar hiç birşeye gıpta etmedim.

 

            (Sûre-i Enbiyâ, Âyet 34)

            Meâl'i: Ve senden evvel hiçbir insana daimi bir hayat vermedik. Şimdi sen ölür isen onlar bâki kalıcı mıdırlar?

 

            (Sûre-i Mü'minun, Âyet 99-100)

            Meâl'i: Nihayet onlardan birine ölüm gelince der ki: Yâ Rabb'i! Beni geri gönderin.

Belki ben terkettiğim şey hususunda bir sâlih amel işlerim. Hayır. Bu bir lakırtıdır ki (kuru boş söz): Bunu söyleyen O'dur ve onların önlerinde bas olunacakları güne kadar bir hail vardır.

 

            (Sûre-i Nisâ, Âyet 78)

            Meâl'i: Her nerede olursanız size ölüm yetişir, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır!" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!

 -Ecel kaç çeşiddir ?

            Ecel iki çeşittir:

 

            1) Eceli Müsemma;

            2) Eceli kaza.

 

            1) Eceli Müsemma; vakti, günü, saati, dakikası, saniyesi gelirse şaşmaz. Birşey birşeye sebep olur. Görünüşte o sebeptir. Esas ömrünün bittiğinde sapasağlam iken ölür.

            Kazara; damdan düşer boynu kırılır, ölür. Kayadan düşer, kaza kurşunu veya suikastle ölür. Vakit, saat tamam olmuştur. Bir şey bir şeye sebep olup, ölmüştür. Buna eceli müsemma denir. Ecel saati gelirse ne bir saat ilerler, ne bir saat geriler.

            2) Eceli kaza; tedbirsizlikyüzünden erken gelen ölümdür. Devamlı frensiz arabaya binen, muhakkak bir yere çarpar. Kendine: "Yolun üstünde canavar var, gideni parçalıyor, gitme veyahut tedbir al" denir. Tedbirsiz o yola giderse yine erken ölüm olur. Eceli kaza bunun gibidir. Allahu Teâlâ, bir-iki esirger, sonunda esirgemez.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 6057)

            Manâ'sı: Kaderi ancak dua önleyebilir. Ömrü ancak iyilik (ve hayır) çoğaltabilir (artırabilir). Kişi (bazen) işlediği günah sebebiyle rızıktan mahrum edilir.

 

            Demek ki dua başına gelen kötü kaderi önlüyor. İyi bir zat; "ya Rabbi bu adamı esirge", diye dua ederse, o duada Allah yanında kabul olursa, kaderinde de erken feci ölüm varsa onu uzatır, feci olmasını da önler. Hz. Pir'in zamanında bir mürid şeyhine:

            – Ben bezirgancılığa gideceğim, der. Şeyhi:

            – Gitme, bezirgancılığa gidersen önüne eşkiyalar çıkıp seni öldürecekler, dedi. O mürid Hz. Pir'in yanına geldi:

            – Ben bezirgancılığa gideyim mi? Hz. Pir; git birşey olmaz, inşallah, Allah esirgesin, diye dua etti. Bu adam bezirgancılığa gitti. Rüyasında eşkiyalar geldi, kendini öldürdüler. Uyandı gömleğinin yakasının her tarafı kan olmuştur. Bezirgancılıktan kâr ile döndü. Şeyhinin ziyâretine geldi.

            – Şeyhim sen gitme seni öldürürler, dedin. Abdülkadir Geylani Hz.'ne gittim, o da git, inşallah bir şey olmaz, Allah esirger dedi, Ben de kârla döndüm. Bir şey olmadı, şeyhi ona:

            – Filan gün filan yere yattığında bir rüya görmüştün anlat bakalım. Mürid:

            – Rüyamda eşkiyalar beni öldürdü, mallarımı aldı. Uyanınca gömleğimin yakasının her tarafı kan içinde idi. Ama ben de en ufak bir yara yoktu, Şeyhi:

            – Ben nerde bulayım, Abdulkadir gibi şeyhi ki, senin başına geleceği Allahu Teâlâ Abdulkadir'in hatırı için (düşünde), rüyanda geçirdi. Ben başına geleceği rüyanda (düşünde) geçirttirmeye kendime güvenemiyorum. Abdulkadir ise güveniyor. Onun için sana git birşey olmaz inşallah, Allah esirgesin diye dua etti. Allahu Teâlâ'da senin başına geleceği rüyanda (düşünde) geçirdi.

            Yine Hz. Pir'e; bir adam oğlu olmadığı için:

            – Dua et, benden oğlan çocuğu olsun, demişti. Hz. Pir:

            Levh-i mahfûzda senin için oğlan evladı yok. İstersen dua edip, Levh-i mahfûzda senin için bir oğlan zürriyeti olmasını Allahu Teâlâ'dan isteyim versin. İstersen benden doğacak bir çocuk var. O senden doğsun dedi. O zat da:

            – Senden olacak çocuk benden doğarsa o çocuk benim için levh-i mahfûzda yazılan gibi olmaz. Çok üstün olur, dedi. Hz. Pir de Allahu Teâlâ'nın yardımı ile kendinden olacak çocuğu ona devretti. O adamdan şeyh Muhuiddin-i Arabi Hz. oldu. (Kitabımızın cild 2 sayfa 3'e bak.)

            İyilik edersin, iyilik ettiğin bir kimse Allahu Teâlâ'ya duası kabul olan bir zat ise dua eder. Ya Rabbi bu adamın ömrünü uzun et der, Allahu Teâlâ o duayı kabul eder, onun ömrü uzar.

            Kişi günah işler, Allahu Teâlâ gadabından vermez. Çünkü kâfirlere gadabından verir. Cehennemde azabını artırır. Bunun da azabını arttırmak istemiyor. İşlediği, günahı, sebebi ile onun rızkını azaltıyor. Nasıl ki, kapan, depen atları, katırları, insana saldıran boğa, camız zapt olmaz onun öyle yapmaması için yemini kısarlar (eksiltirler). Yemini az verir, yem az olursa onun kapması, tepmesi, ısırmayı, vurması kalmaz. Allahu Teâlâ'da öyle yapar. Fakir olur, kibir, gurur, gider aman Allah'ım der dua eder. Allahu Teâlâ'da kendisini günah yapmaya Allah'tan korkar bir vaziyete getirir.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 355)

            Manâ'sı: Müslim kimsenin sadakası ömrün artmasını gerektirdiği gibi sû-i hâtimeden de muhafaza eder. (Tirmizi, Zekât, 28; Ahmed ibn-i Hanbel, III, 502, 503.)

 

            İşte sadaka belâyı def ediyor, ömrü artırıyor.

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 933)

            Manâ'sı: Sıla-i Rahim ömrü arttırır ve sadaka-i hafiyye (gizlice verilen sadaka) Cenâb-ı Hakk'ın gadabını söndürüp, rızasını kazandırır. (Tirmizi, Zekât 28; Hadîs-i Şerif, REH No: 1403.)

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs, No: 344)

            Manâ'sı: Hazer (kaçınmak), kaderi def'edemez. Lâkin sulehânın (sâlih kulların) duası nüzûl etmiş ve edecek (imiş ve inecek) olan belâ ve musibeti ortadan kaldırmaya vesile olur. Öyle olunca, ey Allah'ın kulları dua ediniz.