Aşağıdaki kısım "Altı parmak" kitabından sadeleştirilerek yazılmıştır:

 

         İDRİS (as)

 

 

            Tarih erbabı derler ki, İdris (as) Mısır'da Münif dedikleri yerde dünyaya geldi. Agah, Hermis, İdris ve Misilis bin Naime derlerdi. Hermis, atlar demektir. Ebû ecdadı Suhuf'u çok ders ettikleri için İdris dediler. Kendisi üçüncü peygamber olup, hikmette de üçüncü oldu. Onun için Mesalis bin Naime dediler. Kendisi Peygamber olup, otuz sayfalık kitap verildi. (Zebur, Tevrat, İncil ve Kur'ân) bunlar gökten inen büyük kitaptır. Bundan küçükleri sayfalar halinde inmiştir. Kaç sayfa inmişse her sayfaya bir suhuf derler. (İdris (as)'e de otuz sahife indiği için otuz suhuf inmiştir.)

            Terzilik sanatını ve cihad için harp aletini dahi İdris icat etmiştir. Cihad sünneti ve tevhid ondan kalmıştır. Harpte esir alma yine ondan kalmıştır. Elbise giymekte onun sünnetidir.

            Şid (as) vefatından sonra çok müddet geçti. Şid (as)'ın şeriatı unutuldu. Mü'minlerin çoğu Kâbil evladının nazlanması ile doğru yoldan çıkıp zina ve fesadlık ile yollarını şaşırdılar, dinlerini terkettiler. Hakk Teâlâ Hz.leri onlara İdris (as)'i peygamber olarak gönderdi. Âbû ecdadının şeriatını İdris (as)'da bilmiyordu. Allah'ın bir şeriki (ortağı) olmadığını biliyordu. Fakat ibadetlerini bilmiyordu. Amma Allahu Teâlâ'dan kendisine bildirileceğini ümit etmekteydi. Bir gün kavminin iyileri İdris (as) Hakk'a ibadet için kendilerine delil etti. Onlar da birer birer tastik ettiler. Yedi kimse oldular. Sonra yetmiş, yedi yüz ve bin oldular. İdris (as) bunlardan yedi kişi seçip onlarla sahraya çıktı.

            – Ben dua edeyim, siz amin deyin, dedi. Hakk Teâlâ bize ibadet yolunu göstere, dedi. Ellerini yere koyup dua ettiler. İcabet vaki olmadı. Ellerini göğe tuttular, duaları müstecap oldu. O zaman Hakk Teâlâ otuz sahife verdi. Şeriat emrini beyan etti ve onu Peygamber eyledi.

            Derler ki yetmiş iki lugat söyledi ve yüz şehir bina eyledi. Her bölgeye münasip din görevlisi tayin etti. Cümle yer yüzü sakinleri İdris (as)'e iman getirdiler.

            İdris (as)'ın şeriatı şu idi:

            Hakk Teâlâ Hz.lerini bir bilip adil olalar. İbadette ihlasdan ayrılmayıp, dünyaya aldanmasınlar. Nefislerini kötülükten kurtarıp, şeriatları gereği namaz kılar, her ay birkaç gün oruç tutarlar. Cenabetten, hayızdan temiz olalar, cihad edeler, emri bil ma'ruf nehyi anil münker eyleyeler. Hınzır (domuz), kelp (köpek) etinden ve aklen şüphelilerden yemeyecekler. Kendisinin her gün on iki bin tesbih (virdi) vardı. Melaike ile sohbet ederdi ve dostluğu vardı. "Otuz yıl semavati dolaştım eflaka muttali oldum", dedi. Ümmetinden nasıl peygamber geleceğinden, Nuh tufanından haberdar oldu. Mısır'dan göç edip gezdi. Mısır'a geri döndü. Hakk Teâlâ Hz. leri semaya kaldırdı. Bu bilgi "Ebû Mut-i Mekhul gasas tenzilde"de yazılıdır.

            İbn-i Abbas (ra) dan rivâyet edilir ki:

            – Bir gün İdris (as) seyir ederdi. Güneşin sıcaklığı tesir etti. Bunu getiren meleğin hali nasıldır. Bunun gibi bin yıllık yoldan bize tesir eder, dedi. (Âdem (as)'den hemen az sonra üçüncü peygamber onun bin yıllık dediği en az bizim 70 bin yıllık yoldur.) Dua edip:

            "Yâ Allah onun sıkletini o melaikeden hafif et. Ve hararetini eksilt dedi. O melâike onun duası bereketi ile hafif oldu ve hararetinden kurtuldu. Sonra bunun gadab mı yoksa rahmet mi? olduğunu düşünerek dua etti. Hakk Teâlâ: "İdris (as)'in duası eseridir", dedi. O melâike İdris (as) muhabbet edip ziyâret etti. Kardeş olması için izin istedi. Duası kabul oldu. İdris (as)'in yanına geldi, kardeş oldu ve İdris (as)'a dedi ki:

            – Sen muazzez kimsesin. Azrail (as)'dan talep et ki ömrümden bir miktar geciktirsin. Ta ki Hakk Teâlâ'nın ibadetine devam edeyim. Melek:

            – Çare yoktur, dedi. İdris (as):

            – Sen hele bir söyle dedi, Hakk Teâla'dan izin istedi. Hakk Teâlâ buyurdu ki:

            – Kendisini Azrail'in yanına götür kendisi istesin dedi.

            Melek kendisini dördüncü kat göğe çıkardı. Ve Güneş'in yanında koyup gitti. Azrail (as)'a vardı:

            – Senden bir hacetim vardır, dedi. Azrail (as):

            – Kadir olduğum bir şey yoktur, dedi. Melek:

            – Cinsi beşer (insandan) bir kardeşim vardır. İdris'in ölümünü tehir eyle, dedi. Azrail (as):

            – Ona kudretim yoktur. Lâkin eceli yakındır. Haber ver hazırlıklı olsun, dedi. "Defteri admıyana" nazar etti, dedi ki:

            – Sen öyle bir kimseyi sorarsın ki onun ölümü Güneş yanına gelmesi lazım, dedi. Melek:

            – Ben onu güneşin yanına koydum ve sana geldim.

            – Söyle ömründen birşey kalmadı. Melek geldi ki, İdris (as) vefat etmiş buldu. Yedi gök halkı namazını kılıp beytü ma'mura defnettiler.

 

            (Sûre-i Meryem, Âyet 56-57)

            Meâl'i: Kitapta İdris'i de yâdet. Hakikaten o pek doğru bir peygamberdi.

            Onu üstün bir makama yücelttik.

 

            İdris (as): Ölüm mihnetin ve kabir ayrılığı ve kıyamet, şiddetini düşünüp fırsat elde iken kıyamet için o kadar çok ibadet etti. Bütün gök ehli bu ibadetini semaya yükseltirdi.

            Azrail (as); İdris (as)'in ölümünden üzüldü. Hakk Teâlâ'dan izin istedi. İnsan sûretinde onu ziyâret etti. Üç gün sohbet ettiler, yemek zamanında ayrılırlardı. İdris (as) anladı ki insan değildir, kendisine sordu. Azrail olduğunu anlayınca:

            – Ziyârete mi geldin, yoksa ruhumu kabzetmeye mi geldin? dedi. Senden bir isteğim vardır. Ruhumu kabz eyleyesin. Ölüm acısını tadayım, dedi. Azrail (as) Hakk Teâlâ'dan izin istedi, ruhunu kabzedip yine kalbine irca eyledi. Azrail (as):

            – Bundan muradın nedir? dedi. İdris (as):

            – Ölümün acısını bilip, ibadeti daha çok edeyim dedi. Beni semavata ilet, cenneti ve cehennemi göreyim, dedi. Allahu Teâlâ' nın emri ile göğe yükseldi, Azrail (as)'e:

            – Cehenneme uğrayınca Malike söyle; cehennemi açsın, tabakatını göreyim dedi. Allahu Teâlâ'nın emri ile açıldı, içerisine nazar etti ve çok üzüldü, kendine geldi. Bir muradım da cenneti görmektir, dedi. Cenneti, huri, gılman, vildan ve yüksek dereceleri görüp bir miktar mutlu oldu. Azrail (as):

            – Ey İdris gel gidelim, seni makamına ileteyim, dedi. İdris (as):

            – Benim bundan çıkmaklığım şüphelidir, çıkmak istemiyorum, dedi. Ancak Allahu Teâlâ'nın fermanı ile çıkarım, dedi. Hakk Teâlä Hz. leri mahkeme etmek için bir melek gönderdi. Azrail (as) bütün olayı anlattı. Gelen melek İdris (as)'e:

            – Sen ne dersin, dedi. İdris (as):

            – Bütün nefis ölümü tacıdır. (Sûre-i Enbiyâ, Âyet 35.) Ben ölüm şarabını içtim, dedi. Ben cehennemi gördüm. Ben burdan çıkmam, ancak Hakk Teâlâ'nın emri ile çıkarım, dedi. Allahu Teâlâ buyurdu ki:

            – Yâ Azrail, ondan elini çek. Emrim ile cennete girdi ve benim müsademle konuştu dedi. Halen Hakk Teâlâ'nın müsaadesi ile cennette yaşamaktadır. Kâh cennette kâh dördüncü kat gökte, kâh altıncı katta melaike ile sohbet eder, onlar ile ibadet eder. Daha iyisini Allah bilir. İdris (as)'in canını aldı, sonra onun isteği üzere onu diriltti. Yine İdris (as)'ın isteğini melâike Allahu Teâlâ'ya söyledi. Allahu Teâlâ, "İdris ne derse onu yap", dedi. Melâike İdris (as)'i en son cennete girdirdi, cennetten çık seni dünyaya götüreceğim, dedi. İdris (as):

            – Ben öldüm, kabirde yattım, geri dirildim, cehennemi gördüm, cennete girdim, cennete giren ebedi değil mi?

            Melâike:

            – Evet.

            İdris (as):

            – Öyle ise ben cennetten çıkmıyorum. Melâike Allahu Teâlâ'ya sordu. Allahu Teâlâ:

            – Bırak onu cennette kalsın, buyurdu.

            İsa (as)'nın kabri yok, semadadır; İdris (as)'in kabri de yok cennettedir. Ashâb-ı Kehf yedi kişi bir de köpekleri diri dünyadadır.

            Rivayet edilir ki: Adem (as) vefat ettiğinde İdris (as) yüz yaşında idi. Bir rivâyette de üç yüz yaşında idi. Adem (as)'e Peygamberlik geldikten sonra yirmi iki yıl geçmiş idi. Altmış beş yaşında iken Ruhanem hatunu nikâh etti, ondan Metuşlah adında bir oğlu oldu. "Nur'u serveri kâinat" (Peygamberimizin nuru) ona intikal etti. Metuşlah arabide Şadu Hürrem (şad olup sevindirilen, isteği yerine gelen) demektir. Yüz seksen yedi yaşında iken Uryanam bir hatun aldı. Ondan Lam adında bir oğlu oldu. Nur ona intikal etti. Lam arabide ulu, büyük demektir. Metuşlah dokuz yüz altmış dokuz yaşında vefat etti. Lam yüz seksen iki yaşında iken emmisi kızı Gaynuş'u nikah eyledi. Nuh (as) ondan vücuda geldi. Adem (as)'ın vefatından yüz yirmi yıl geçmiş idi. Yüz ellisinde peygamber olarak gönderilmişti. Dokuz yüz elli bir yıl ümmetini dine davet eyledi. Tufandan sonra altmış yıl ömür sürdü. Bin yedi yüz diğer bir rivâyette bin beş yüz yıl yaşadı. Tefsir ehli bunu böyle zikretmişlerdir (rivâyet etmişler.).

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 100-101)

            "Taberani'nin, Hüseyin (ra)'dan rivâyetine göre:

            Cebrâil, Peygamberimiz (sav)'in vefatı gününde yanına geldi. O'na:

            – Kendini nasıl buluyorsun, diye sordu. Resûlullah (sav):

            – Yâ Cebrâil çok sıkıntı ve gamda bulunuyorum.

            Bu arada ölüm meleği, kapıda izin istedi. Cebrâil (as):

            – Yâ Muhammed! İşte bu ölüm meleğidir. Yanına girmeye izin istiyor. Senden önce hiç bir insanoğlundan izin istemediği gibi senden sonra da hiç kimseden izin istemeyecektir. Cebrâil'e:

            – Ona izin ver, dedi. O da izin verdi. Ölüm meleği O'nun önünde ihtiramen durdu ve:

            – Allah beni sana gönderdi, sana itaat etmemi emretti, eğer buyurursanız ruhunuzu alacağım, şayet istemiyorsanız, bırakırım, dedi. Resûlullah (sav):

            – Yapar mısın ey ölüm meleği? diye sordu. O:

            – Evet, dedi. Resûlullah (sav):

            – Öyle ise emrolunduğunu yap, dedi. Cebrâil (as):

            – Allah seni yanına almak istiyor, dedi. Resûlullah (sav):

            – Emrolunduğunu yap ey melek", diye buyurdu.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 104)

            "İbn-i Mâce, Ebû Ümâme (ra)'dan şöyle rivâyet etmiştir:

            Resûlullah (sav)'dan işittim ki diyor:

            – Allah, ruhların kabzedilmesi için bir melek müekkel kılmıştır. Şehidler müstesnâ, onların ruhlarını Allah direk kendisi alır."

 Vasiyet yapmak gerekir mi ?

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 105)

            "İbn-i Asakir Zeyd ibn-i Eslem yoluyla, babasından şöyle dediğini rivâyet ediyor:

            İbn-i Ömer (ra)'in Resûlullah (sav)'dan rivâyet ettiği:

            "Hastalıktan üç gün yatan her müslüman yazılmış vasiyetini başucunda bulundurmalı" hadîsini hatırladım. Vasiyetimi yazmak için mürekkep ve kağıt istedim. O arada uyku bastırdı, yazmadan yatmıştım.

            Yatarken, içeriye beyaz elbiseli, hoş kokulu, güzel yüzlü birisi girdi. Dedim:

            – Yà filan, kim seni içeri soktu? Dedi:

            – Evin sahibi. Dedim:

            – Sen kimsin? Melek:

            – Ölüm meleğiyim, deyince ben korktum. O:

            – Korkma senin ruhunu almaya gelmedim, dedi. Ben:

            – Öyleyse bana ateşten kurtulmam için bir berâet yaz! O:

            – Hokka ve kağıdı ver, dedi.

            Ben yatarken yanımda kalan hokka ve kağıda elimi uzattım, başucumdaydı. Aldım. O yazmaya başladı. Kağıdın arkasını önünü doldurdu. Ben kağıdı elime aldım. O dedi:

            – İşte bu senin berâetindir. Allah sana rahmetiyle muamele etti. Ben korkudan uyandım. Lambayı istedim. Baktım yatarken yanımda kalan kağıdın iki yüzüne de: "SÜBHANALLAHİ ESTAĞFİRULLAH" yazılmıştı."

 

            İşte vasiyet yapmak bu hadîsi şerîfe göre sünnettir.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 129)

            "İbn-i Ebû Şeybe Musannef'te Ebû Hüreyre (ra)'den şöyle dediğini rivâyet etmiştir.

            Mü'min, müjdeyi görmedikçe ruhu kabzedilmez. Ruhu kabzedilince ins ve cinden başka küçük, büyük her canlı onun sesini işitecek şekilde bağırır:

            – Beni, rahmet edenlerin en rahmetlisi olana çabuk götürün. Tahtına (tabutuna) konulduğu zaman ne çok yavaş gidiyorsunuz, der. Kabrine konulduğu zaman oturtulur. Allah'ın ona cennette hazırladıklarını görür. Bu ara kabri hoş ve güzel kokular reyhan ve misk ile doldurulur. Bunun üzerine:

            – Yâ Rabbi! Beni hazırladıklarına yaklaştır. Ona:

            – Daha zamanı gelmedi. Yetişmeyen kardeşlerin vardır. Sen şimdi gözlerin dinlensin diye yat, denilir.

            Ebû Hüreyre (ra) dedi ki:

            Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, o öyle tatlı ve kısa bir uyku uyur ki, doymuş ve vücudu sağlam, genç, ne erkek, ne kız, hiç kimse öyle bir uykuyu hiç uyumamıştır.

            O kısa uykudan sonra kıyamet gününde başını müjdeye kaldırır."

            Kendisine vaad edilen cenneti görmedikçe canı çıkmaz.

            Hadîs-i Şerif: Her gün beş yüz salavatı şerife çeken cennetteki makamını görmeden ölmez (Hacı Muhammed Bilâl Nadir Hz. nin vaaz bandından alınmıştır.).

            Hadîs-i Şerif: Şehid Allahu Teâlâ'nın cemalini seyrederek can verir. Bu hadiste daha ileri gördüğünü sölüyor.

            İşte zamanın mekana, mekanın zamana tebdil olması ile uyumadır. Allahu Teâlâ herşeyi çift yaratmıştır. Kitabımızda çiftleri yazdık. Ashab-ı Kehf'te üçyüzdokuz sene uyudu. "Dün mü yattık, bu gün mü yattık?" (Sûre-i Kehf, Âyet 19.) dediler. Üçyüzdokuz sene âyette kendilerine bir gün veya yarım gün gibi geldi. Bu hadiste de Peygamberimiz (sav) "Ölmüş olan uykuya yatar. O kısa uykudan sonra kıyamet günü başını kaldırır" diye buyuruyor. İşte Ashab-ı Kehf ile bu hadis çift birisi âyet birisi hadîstir. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de "ben her şeyi çift yarattım" (Sûre-i Zariyat, Âyet 49.) dediği oldu. Kitabımızda Zaloğlu Rüstem'in vefatından ikibin sene sonra dirilip, Peygamberimiz (sav)'in yanına geldiğini kendinin ölümüne hiç aradan saatin geçmediğini birkaç dakika içinde kendini çağırdıklarını yazmıştık (oraya bak).

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 356-357)

            "Ebû Nuaym, İbn-i Asakir, Seleme (ra)'den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

            Halid ibn-i Ma'dan, Kur'ân okunmasından başka her gün kırk bin tesbih çekerdi. Öldüğü zaman yıkamak için tahtaya konulduğunda, yine elini tesbih çeker gibi oynatmaya başladı."

 

            İşte ashâbın çok fazla ibadet, zikir, namaz, tesbihle çalıştığına delildir. Beş vakit namaz yetmiyor mu? diyenler buna baksınlar. Nafile namaz, ibadet, tesbih, ders yok. Sen farzları yap yeter, diyenler buna iyi baksınlar.


-Bilal Nadir Hz.lerinin amcasının oğlunun ölüm esnasında yanında yaptıkları
 

            Bilâl Babamın amcasının oğlu vefat ederken Bilâl Babam başucunda "gel amcaoğlu seninle zikrullah edelim, "Lâ ilâhe illallah" deyip, zikre başlıyorlar. Hasta ağırlaşıyor, "Lâ ilâhe illallah" demeye nefesi kâfi gelmiyor. Bilâl Babam; "Allah, Allah" diyor. Hasta da "Allah, Allah" diyor, derken hastanın nefesi kâfi gelmiyor. "Allah, Allah" demeye başladığında (işaret) şehadet parmağını dikmiş her "Allah Allah" demesinde dört parmağı yumuk şehadet parmağını sallıyor. Allah, Allah deyince de sallıyor, hem zikrediyor, hem de sallıyor. Nefesi bitiyor kendi ölüyor. Bilâl Babam "Allah, Allah, Allah" deyince ölü parmağını yine sallıyor. Bilâl Babam köylüyü çağırıyor.

            – Bakın şu adama ölü mü, diri mi? diye soruyor. Herkes:

            – Ölüdür diyorlar. Bilâl Babam yüksek sesle "Allah, Allah, Allah" diye çağırınca ölü yine şehadet (işaret) parmağını sallıyor. Dört parmağı yumuk o bir parmağını sallıyor. Aradan bir saat geçiyor. Yine babam ölünün yanına geliyor. "Allah, Allah, Allah" diye çağırınca ölü yine parmağını sallıyor. En sonunda Bilâl Babam:

            – Yaşa amcaoğlu bu ölüm çok kimseye nasib olmaz, diyor. Bilâl Babam'a:

            – Amcanın oğlunun öldüğüne sevindin, diyorlar. Bilâl Babam:

            – Amcamın oğlunun öldüğüne değil, böylesi ölüm ile öldüğüne sevindim, diyor. O sağlığında da çok ibadet, taat, ameli salih ehli imiş, ben görmedim. Allahu Teâlâ'nın ismini çok zikredermiş, Allahu Teâlâ onlarla, o gibilerle cümlemizi cenneti a'lâda buluşmak nasip etsin (amin).

 

 

            Gün bugündür, saat bu saat;

            Daha dünkü günü göremezsin ha,

            Ansızın dururken ölüm gelir de,

            Bir saat evinde duramazsın ha.

 

                        Güvendiğin dallar eline gelir,

                        Kazandığın mallar hep miras kalır,

                        Bülbül gibi öten dilin kapanır kalır,

                        Dahi bir salât veremezsin ha.

 

            Oğlun kızın feryad edip ağlarlar,

            Ayrılık ateşiyle ciğer dağlarlar,

            Gözün yumar, çeneni bağlarlar,

            Eşini, dostunu göremezsin ha.

 

                        Heves etme bu hayırsız yapıya,

                        Zeval yakın gün dikildi tepeye,

                        Dört kişiyle çıkarırlar kapıya,

                        Bir daha evine giremezsin ha.

 

            Dinle sana bir bir virem hisabın

            Bu fâni dünyanın anla harabın,

            Hemen bir kazan su bir kalıp sabun,

            Onu da bir tamam süremezsin ha.

 

                       Düşün bir kez ne karalı yazın var,

                        Bir faide yok nice oğlun kızın var,

                        Eğer bulunursa bir top bezin var,

                        Üç kattan ziyade saramazsın ha.

 

            Bir faide kılmaz malın menâlin,

            Bütün hasret kalır kaş-ı hilâlin,

            Adalet kıl çoluk çocuk ıyalın,

            Bir daha hatırın soramazsın ha.

 

                        Kerem eyle düşme nefsin peşine,

                        Kul olanın neler gelir başına,

                        Uzatırlar musallânın taşına,

                        Yolların sarp varamazsın ha.

 

            Kara yerden sana bir ev kazarlar,

            Bir sed edip defterini bozarlar,

            Üzerine beş on kerpiç dizerler,

            Sağına soluna dönemezsin ha.

 

                        İki melek gelir sual sormağa,

                        Amelin var mıdır cevap vermeğe,

                        Hazırlanır topuz ile vurmağa,

                        Yakanı elinden alamazsın ha.

 

            Baktın bu kapuya kimse girişmez,

            İnşa'allah ak karaya karışmaz,

            Ruhsati bu sırra aklın erişmez.

            Hikmet-i Hüdâ'yı bilemezsin ha.

 

                                               Aşık RUHSATÎ

 

 

                       

 

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 378-379)

            "İbn-i Mâce, Taberâni, Beyhakî, sahih bir sened ile, Abdurrahman ibn-i Ka'b ibn-i Malik'ten rivâyet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

            Ka'b ölüme yaklaştığında, Ümm-ü Beşir binti Berrâ (ra) yanına geldi.

            – Yâ Ebû Abdurrahman şayet filanı görürsen benden ona selam söyle, dedi. Abdurrahman:

            – Yâ Ümm-ü Beşir Allah seni bağışlasın, bununla ilgilenecek vaktimiz olmaz, dedi. Ümm-ü Beşir:

            – İşitmedin mi Resûlullah (sav) buyurdu:

            "Mü'minin ruhu istediği gibi cennette gezer. Kâfirin ruhu da cehennemde hapsedilir." Abdurrahman:

            – Evet, dedi. Ümm-ü Beşir:

            – İşte, bahsettiğim şey budur."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 109-112)

            "Sahih tariklerle Berâ ibn-i Azip (ra)'den rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir:

            Ensardan bir adamın cenazesine Resûlullah (sav) ile beraber çıktık. Henüz onu kabre koymamıştılar. Resûlullah (sav) oturdu. Biz de etrafında oturduk. (Sanki üstümüzde kuş vardı.) Resûlullah (sav)'ın elinde bir değnek vardı. Onunla yeri kazıyordu. Başını kaldırdı; iki veya üç sefer "Kabrin azabından Allah'a sığınırım" dedi. Sonra şöyle buyurdu:

            – Mü'min kul, dünyadan ilişkisi kesilip âhirete yöneleceği zaman, gökten beyaz elbiseli melekler üstüne inerler. Yüzleri sanki, güneş gibidir. Cennetten kefen ve mumyaları getirirler. Ona göz uzaklığı kadar yaklaşınca dururlar. Sonra ölüm meleği gelir. Tâ baş ucunda oturur. Ona der:

            Ey nefs-i mutmainne; Allah'ın mağfiret ve rızasına çık. (Buyurdu ki) Siz başka şekilde görseniz de su testiden akar gibi onun ruhu cesedinden akar. Melekü'l-mevt, ruhunu alır. Alırken o, melekler ruhu ona hemen teslim etmezler. O kefen ve o mumyaya koyarak teslim ederler. Yeryüzündeki en güzel koku gibi, bir koku ondan çıkar. O, melekler onu yükseltirler. Diğer meleklerin toplulukları yanından geçerken, onlar:

            – Bu hoş güzel ruh kimdir? derler. Diğerleri:

            – Filan oğlu filan, derler. Dünyadaki en güzel isimleriyle onu yâd ederler. Sonra, dünya göğüne varırlar, açmak isterler, onlara açılır. Her göğün mukarreb melekleri bir üsttekine teslim edinceye kadar onları teşyi' ederler. Böyle giderler, tâ yedinci göğe varırlar. Orda Allah buyuruyor:

            – Bu kulumun kitabını (isim defterini) âlâ-i illiyînde yazın ve onu dünyaya iade edin. Çünkü "ben onları yerden yaratım. Ve onları yere iade ediyorum. Ve bir daha onları ondan çıkartacağım.

            Ruhu cesedine dönünce iki melek gelip onu oturturlar ve:

            – Rabbin kimdir? derler. O:

            – Rabbim Allah'tır, der. Onlar:

            – Dinin nedir? O:

            – Dinim İslâm'dır, der. Onlar:

            – Size gönderilen bu adam kimdir? O:

            – Allah'ın Resûludur, der. Onlar:

            – Nerden biliyorsun? O:

            – Allah'ın kitabını okudum, ona iman ettim, der.

            Bunun üzerine gökten bir ses gelir ki:

            – Kulum doğru söyledi, ona cennetten bir yer döşeyin ve cennet elbiselerinden giydirin ve ona cennetten bir kapı açın. Ona bir kapı açılır. Cennetin kokusu, hoş rayihalar ona gelir. Kabri gözün göreceği kadar genişlenir. Sonra ona güzel yüzlü, hoş kokulu, güzel elbiseli bir adam gelir. Ona der:

            – Sana müjde, sana va'd edilen gün işte bu gündür. Ölen kişi, o adama:

            – Sen kimsin? Hayırlı bir yüzün var, der. Adam:

            – Ben senin salih amellerinim, der. Ölü sevincinden artık:

            – Yâ Rabbi! Kıyameti kopar, kıyameti kopar tâ mal ve ehlime kavuşayım, der.

            (Buyurdu ki:)

            Kâfir kul dünyadan ilişkisi kesileceği, âhirete yöneleceği zaman, gökten siyah yüzlü melekler üstüne inerler. Beraberlerinde sert kıllardan yapılmış plaslar var. Göz görecek kadar yakınına otururlar. Sonra ölüm meleği gelir. Başucunda oturur ve:

            – Ey habis nefis! Allah'ın kahır ve gazabına çık, der, ruhu cesedinden dağılır. Dağılmış yüzden bir yan dişleri çekilir gibi ruhunu cesedinden çeker. Ölüm meleği ruhunu aldığı zaman, azap melekleri hemen onu ona teslim etmezler. Onu o kıl plaslarından sararlar. Ondan yeryüzünün en pis kokusu gibi pis bir koku çıkar. Sonra o melekler onu göğe çıkartırlar, her melek topluluğuna varınca:

            – Ne bu habis ruh, derler. Azap melekleri:

            – Falan oğlu filan diye dünyada en çirkin ismiyle onu yâd ederler. Ve onu götürdüklerinde dünya göğüne varınca, açmak isterler. Onlara açılmaz. Sonra Resûlullah (sav):

            "Onlara gök kapıları açılmaz" (Sûre-i Araf, Âyet 40.) meâlindeki âyeti okudu ve:

            – Allah buyuruyor ki, bunun ismini yerin dip çamurunda yazınız, diye söyledi. Sonra şu âyeti okudu:

            "Allah'a şirk koşan kişi, sanki gökten düşmüş, kartal onu kapmış veya hava onu uzak bir yere atmış gibidir." (Sûre-i Hac, Âyet 31.) Ve şöyle devam etti:

            Sonra ruhu cesedine döner, ona iki melek gelir. Onu oturturlar. Ona:

            – Rabbin kimdir? derler. O:

            – Ha! Bilmiyorum, der.

            – Dinin nedir? derler. O yine:

            – Ha! Bilmiyorum, der.

            – Bu bize gönderilen adam kimdir? derler, O yine:

            – Ha! Bilmiyorum, der. Bunun üzerine gökten bir ses gelir:

            – Bu kulum yalan söyledi, ona cehennemden bir yer döşeyin, ateşten onu giydirin. Cehennemden ona bir kapı açın ki, sıcaklığı ve dumanı o kapıdan ona gelsin, denilir.

            Kabri daralır, kaburgaları iç içe girer. Sonra, çirkin yüzlü, çirkin elbiseli, pis kokulu bir adam yanına gelir. Ona:

            – Sana hoş gelmeyen şeyler ile müjdelen! Senin va'd edildiğin günün işte budur, denilir. O, ona:

            – Kimsin? der. Adam:

            – Ben senin pis amelinim, deyince:

            – Yâ Rabbi kıyameti koparma, kıyameti koparma, diye söylenmeye başlar." (Sünen-ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1833; İhya’u-Ulumiddin, C. 4, s. 894, No: 632; İbn-i  Ebû’d-Dünya; Taberanî ve İbn-i Hibban bazı ifade farklılıkları ile, Bezzar ise aynı ifade ile İmam-ı Şa’rânî, s. 116, No: 157. rivayet etmişlerdir.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 154)

            "İbn-i Ebû Dünya Mücahid (ra)'den rivâyet ettğine göre şöyle demiştir:

            – Mü'minin ruhu cennet ipekleri içinde çekilir."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 154)

            "İmam Ahmed Zühd'te Rabi' ibn-i Haysem'den şu âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle rivâyet etmiştir:

            "Artık o ölen adam eğer mukarreblerdense işte ona rahat güzel rızık ve naim cenneti vardır." (Sûre-i Vakıa, Âyet 88, 89.)

            (Ravi demiş) Bu sekerat anındaki nimetlerdir. Âhirette ona hakiki cennet saklıdır. Kâfirler hakkında:

            "Eğer yalanlayan sapıklardansa artık ona da çok kaynar sudan bir ziyafet vardır ve cehennem alevleri de vardır." (Sûre-i Vakıa, Âyet 92, 93.) meâlindeki âyet ise kâfirlerin ölüm anları hakkındadır. Âhirette onlar için hakiki ateş saklıdır."

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1451)

            Manâ'sı: Aişe (ra)'den rivâyet edildiğine göre:

            Resûlullah (sav) bir gün onun odasına girmiş, o sırada Aişe(ra)'nin yanında bulunan bir yakının nefesini ölüm tıkamıştı. (Can çekişiyordu) Peygamberimiz (sav) Aişe (ra)'deki üzüntü halini görünce O'na:

            – Şu yakının için üzülme. Çünkü şu (ıstırab) onun hasenâtındandır, (iyiliğindendir) buyurdu.

 

            Allahu Teâlâ sevdiği kulun cezasını mahşere, cehenneme bırakmaz. Bu dünyada iken ona belâ, hastalık, sıkıntı gibi şeyler verir. Onunla günahlarını telafi eder. Mahşere tertemiz olarak gönderir. Eba Müslim'in en sonunda Halife Mansur tarafından feci şekilde öldürüldüğünün sebebini sordular; Bilâl Babam:

            – Eba Müslim, Allahu Teâlâ'ya çok sevilmişti. Yalnız Halife Mansur'a karşı isyan eden müslümanları çok öldürdü, ölülerini kaldırtmadı. Tekrar isyan etmemeleri için ölülerin üzerinde askerlerine yemek yedirdi. "Bacınızı bana vermiyorsunuz" diye Osman ile Süleyman kardeşleri öldürttü. Bunlar da Allah'ın ağrına gitti. Bu dünyada feci bir şekilde öldürdüler. O yaptığı kabahati bu dünyada kanı ile ödedi. Allahu Teâlâ, mahşerde çekeceği cezayı bu dünyada çektirdi. Ahirete tertemiz gitti. (Kitabımızın Cild 2, s. 528'de tafsilatı ile yazdık). Bu hadîste de "Mü'minin ızdırabı iyiliğindendir" buyurması, iyiliği azabını mahşere koymuyor. Çekeceğinin hepsini bu dünyada çekiyor. Ayrıca Allah'ın lütfundan sevdiklerine, gadabından sevmediklerine verdiği var. (kitabımızda açıkladık).

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, KabirÂlemi, s. 42)

            "İbn-i Ebû Dünya, Safvân ibn-i Süleym'den rivâyet ettiğine göre, şöyle demiştir:

            – Ölümde zorluk, sıkıntı varsa da, onunla mü'min dünyanın şiddetli (fırtınalı) hallerinden kurtulur."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 131-132)

            "Ebû Nuaym Rabi'den rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            – Biz dört kardeştik. Rabi' kardeşim en fazla namaz kılan ve en fazla oruç tutanımızdı, öldü.  Biz onun etrafında iken yüzünü açtı ve "Esselamü aleyküm" dedi. Biz:

            – Ve aleyküm selam, ölümden sonrada mı konuşursun? dedik. O:

            – Evet ben sizden sonra Rabbime kavuştum. Gazaplı olmayan bir Rab'le karşılaştım. Beni revh ve reyhanla altın simli ipek kumaşlarla karşıladı. İşte, Ebû'l-Kasım (sav) namazımı kılmayı bekliyor. Beni acele O'na götürün ve geciktirmeyin, dedi ve söndü.

            Bu söz Aişe (ra)'ye iletilmiştir. Demiş ki:

            – Ben Resûlullah (sav)'den işittim ki diyor: "Ümmetimden bir adam ölümünden sonra konuşacaktır. (Ebû Nuaym demiş ki: “Bu meşhur bir hadîstir.“ Beyhakî de “Delail“ de rivayet etmiş. Sahihtir, sıhhatinden hiç bir şüphe yoktur, demiş.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, KabirÂlemi, s. 158)

            "Beyhakî:

            "O kimseler ki Rabbimiz Allah'dır derler. Sonra istikamette bulunurlar. Melekler üzerlerine inerler. Onlara korkmayınız, üzülmeyiniz ve va'd edildiğiniz cennetle müjdelenin derler." (Sûre-i Fussilet, Âyet 30.) meâlindeki âyetin tefsirinde Mücahit'den rivâyet ettiğine göre, O:

            – Bu durum, ölüm anındadır", demiştir.

            Süfyan'dan aynısı rivâyet edilmiştir. O demiş ki:

            "Mü'min üç müjde ile müjdelenir:

            1) Ölüm anında,

            2) Kabirden kalkınca,

            3) Hesabı bitince."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 159)

            "İbn-i Ebû Hatem ve Ebû Nuaym Saîd ibn-i Cübeyr (ra)'den rivâyet ettiklerine göre şöyle demiştir:

            Peygamberimiz (sav)'in yanında:

            "Ey nefs-i mutmainne Rabbine dön" (Sûre-i Fecir, Âyet 27.) âyetini okudum. Ebû Bekir (ra):

            – Bu çok güzel müjdedir, deyince, Resûlullah (sav):

            – Ey Ebû Bekir ölüm anında melek bunu sana diyecektir", buyurdu.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1453)

            Manâ'sı: "Ebû Mûsa (ra)'den şöyle demiştir:

            (Ölüm döşeğine giren) kulun insanları tanımasının ne zaman kesildiğini Resûlullah (sav)'a sordum. Buyurdu ki:

            (Ruh almakla görevli ve berzah âlemi ile ilgili şeyleri) müşahede ettiği zaman."

 

            Berzah  âlemi bu dünya âlemi değil, âhiret âlemi de değil. Geleni gideni tanımaz, gözü bakar görmez. O berzah âlemidir. Orayı görüyor. Misalde televizyon açılmadan, insan yanındakileri bilir, konuşur, söyler. Televizyon açılmış, daha ömründe hayalinde hatırlamadığı yeni yeni âlemleri görüyor, seyrediyor. Kendini oraya tam kaptırmış. Uyku sersemliğinden ayıkamayan insanın uykunun etkisinde olduğunun bir benzeridir. O, lisan ile tabir edilmeyecek bir makamdır. Peygamberimiz (sav) için Allahu Teâlâ'nın âyette:

            "Ben seni âlemlere rahmet olarak gönderdim." (Sûre-i Enbiya, Âyet 107.) dediği âlemlerden on sekiz bin alemden birisi de o âlemdir. O âlemde bu gözle görülmez, bu kulak ile duyulmaz, bu akıl ile idrak edilmez. Allahu Teâlâ'nın verdiği manevî bâtın gözü ile bilinir, idrak edilir. Hz. Aişe Validemiz (ra)'in:

            – Her kim, Peygamberimiz (sav) Allahu Teâlâ'yı bu gözle gördü, bu kulakla duydu derse küfre varır, (Sahîh-i Buhari Tecrid-i Sarîh, C. 9, Hadîs No: 1336.) dediği odur. Peygamberimiz (sav)'de Allahu Teâlâ'yı daha hassas olan can kulağı ile duydu, can gözü ile gördü. (Kitabımızda geniş ve tafsilatlı yazılıdır.)

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 136)

            Manâ'sı: Mü'minin firasetinden korkun; çünkü o, Allah'ın nuru ile bakar.

 

            Dediği de odur.

 

            Allah'ın nuru ile bakınca berzah alemindeki konuşulan sözleri bilir, duyar, onlarla konuşur. Yalnız berzah alemi değil, diğer alemlere de gider, görür, konuşur. Çünkü Allah'ın nuru ile bakan gören neyi göremez? Başka bir hadîs-i kudside de: Ben bir kulumu seversem, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı ben olurum, ilâ âhir...

 

            (İmam-ı Celâleddin-i Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 145)

            "İbn-i Mâce, Ebû Mûsa (ra)'dan rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            Resûlullah (sav)'den sordum:

            – Kişi insanları ne zaman tanımaz olur? Resûlullah (sav):

            Kişi melekü'l-mevt ve melekleri gördüğü zaman artık insanları tanımaz olur", dedi.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 145)

            "İbn-i Ebi'd Dünya ve Ebû Nuaym Hilye'de Leys ibn-i Ebû Rükye'den rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            – Ömer ibn-i Abdülaziz (ra) son hastalığı anında başını kaldırarak keskin bir bakışla etrafa baktı. Ona dediler:

            – Sert bir bakışla bakıyorsun? Cevaben:

            – İns ve cin olmayan bazılarının hazır olduklarını görüyorum, dedi ve teslim oldu."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 146)

            "Hafız Ebû Muhammed Elballah "Kerametü'l-Evliyâ" adlı kitapta Hasan ibn-i Salih'den Ebû Kasım "Kabir Suali ve Azabına İman" kitabında, Ebû Hüseyin "İbn-ül-Arâf Fevaid" inde Hasan ibn-i Salih es-Semaci'den şöyle dediğini rivâyet etmişler:

            Kardeşim Ali ibn-i Salih öleceği gece:

            – Kardeşim bana su ver, dedi. Ben namaz kılıyordum. Namazdan sonra:

            – Buyur getirdim, iç, dediğimde o:

            – Ben biraz önce su içtim, dedi.

            – Kim sana içirdi, dedim. Odada benden başkası yoktu.

            – Şimdi Cibril su ile bana geldi ve bana içirdi, dedi. Sonra bana:

            – Sen, kardeşin ve annen; "kendilerine nimet edilen Nebiler, Sıddıkın, şühedâ ve salih kullarla berabersiniz", dedi ve ruhu kabz edildi."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, KabirÂlemi, s. 148)

            "Bezzar ve Taberani "Kebir"de Selmân-ı Farisi (ra)'den rivâyet ettiklerine göre şöyle söylemiştir:

            Resûlullah (sav) Ensar'dan birine vardı. Ölüm anlarını yaşıyordu:

            – Ne görüyorsun? deyince;

            – Kendimi iyi buluyorum. Biri siyah, öbürü beyaz iki melek geldi, dedi. Resûlullah (sav):

            – Hangisi sana daha yakındı? diye sorunca, O:

            – Siyahı daha yakındı dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sav):

            – Hayır azdır, fenâlıklar çoktur, buyurdu. O:

            – Bir dua ile beni koru yâ Resûlullah! deyince Resûlullah(sav):

            – Yâ Rabbi çok olan fenalıklarını affet, az olan hasenatını çoğalt, diye dua etti. Sonra:

            – Neyi görüyorsun? diye sorunca:

            – İyilik görüyorum yâ Resûlullah. Annem ve babamla sana feda olalım. Hayrın fazlalaştığını şerrin eksildiğini görüyorum. Siyah melek benden uzaklaştı, dedi. Resûlullah (sav):

            – Hangi amelin seni koruyor? deyince o:

            – Ben millete su içiriyordum. Bu amelim bana sahip çıkıyor, dedi. Resûlullah (sav):

            – Başına ne geldiğini ben biliyorum. Onun her bir damarı müstakil olarak ölüm elemini çekmektedir", buyurdu.

 

            Peygamberimiz (sav) bu dünyada şefâat ediyor, Allah (cc)'a duası geçerli olan kulun duası ile Allahu Teâlâ değiştirir. Kabire konunca sorguya cevap veremeyen adamı Bilâl Babam; manen ikaz ediyor, ondan sonra adam doğru cevap veriyor. Yeni bir adam öldü, haberi geldi. Bilâl Babam, çok çok yalvarmalara karşı cenazeye gitmekten vazgeçmedi. O ölüyü kabre kendi indirdi. Onda çok büyük manevi yardımı olup, azaptan kurtulduğunu söyledi. Allahu Teâlâ'nın iblise verdiği selahiyetten, sevdiği kullarına Hadîste "Mü'minin firasetinden sakınınız, çünkü onlar Allah'ın nuru ile bakarlar" (Hadîs-i Şerif, REH No: 136.) dediği işte o Allah (cc)'ın nurunun karşısında İblis'in hilesi geçersiz kalır.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 149)

            İbn-i Ebû Dünya Vüheyb ibn-i Verd (ra)'den şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

            "Ölüm namzedine iki koruyucu melek görünmeden ölmez. Eğer dünyada Allah'a itaatiyle o meleklere arkadaşlık etmişse o melekler ona:

            – Allah sana iyi arkadaş versin. Bizi doğru cemaatlerde çok oturttun. Çok salih amellerde hazır bulundurdun. Çok iyi kelamları bize işittirdin. Bizden yana Allah seni mükafatlandırsın.

            Eğer dünyada o iki meleğe isyanla arkadaşlık etmişse melekler ona derler:

            – Allah sana iyi arkadaş vermesin. Çok kötü meclislerde bizi oturttun. Fena amellere bizi şahid ettin. Kötü kelamları bize işittirdin. Bizden taraf Allah sana mükafat vermesin.

            Bunlar ölünün gözleri önünde cereyan eder ve ölü bir daha da dünyaya dönmez."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 151)

            "Abdurrahman ibn-i Ebû Leyla'dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav):

            – "Ruh boğaza varınca ve siz ona bakıyorsunuz. Ve biz ona sizden daha yakınız, fakat göremiyorsunuz. İşte eğer sorumlu değilseniz, neden onu çevirmiyorsunuz, eğer iddianızda doğru iseniz... O, eğer, ashab-ı yemin ise ona rahat ve reyhanlar, naim cenneti var. Eğer ashab-ı yemin ise ona ashab-ı yeminden selamlar olur.

            Şayet, sapık münkirlerden ise ona kaynar cehennemden bir yurt ve ateşin yakması içinde kalır." (Sûre-i Vakıa, Âyet 83-94.) meâlindeki âyetleri okudu.

            Sonra şöyle buyurdu:

            – Eğer, o ashâb-ı yemin (hakiki sağcı) ise Allah'a varmayı sever. Allah da ona varmayı sever. Eğer ashâb-ı şimal ise, Allah'a varmaktan nefret eder, Allah da onu huzuruna almaktan nefret eder.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 152)

            "İbn-i Cerir ve İbnü'l Münzir tefsirlerinde İbn-i Cereyc (ra)' den Resûlullah (sav)'ın Hz. Aişe (ra)'ye şöyle dediğini rivâyet etmişler:

            Mü'min ölüm meleklerini gördüğünde ona şöyle derler:

            – Seni dünyaya geri gönderelim mi? Mü'min:

            – Beni gamlar ve kederler diyarı olan dünyaya mı geri çevireceksiniz? Beni bir an önce Allah'a götürün, der.

            Kâfire "seni geri çevirelim" denilince o:

            – Ey Rabbim beni dünyaya geri çevir. Umarım ki terkettiğim amelleri yapayım", der.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 163)

            "Abdürrezzak "Tefsir"inde İbn-i Ömer (ra)'den rivâyet ettiğine göre:

            – Ruh nez' edilmeden tevbe kapısı kul için açıktır, dedi ve:

            "Allah, ancak cehaletle günah işleyip hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul eder. Ölüm ona hazır olunca şimdi tevbe ettim deyip devamlı olarak günah işleyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur. Olar için elim bir azap hazırlamışızdır." meâlindeki âyeti kerimeyi okudu. Sonra melekü'l-mevt gelince artık nez-i ruha başlar. (Sûre-i Nisa, Âyet 17-18.)

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1455)

            Manâ'sı: Şeddad ibn-i Evs (ra)'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:

            – Mevtânızın (ölüm döşeğine düşenlerinizin) yanında hazır bulunduğunuz zaman, (öldüğünde) gözünü kapatınız. Çünkü göz ruhu izler. Ve hayır söyleyiniz. Çünkü melekler ölünün ev halkının söylediklerine "amin" derler." (Muhtar’ül-Ehadîsin-Nebeviyye, s. 100, No: 83.)

 

            Demek ki insan ölüyor, göz ölmüyor, ruhu izliyor. Bunu Peygamberimiz (sav) 1400 sene evvel söylemiş. Şimdi fen bunu açığa çıkartıyor. Ölen bu adamın gözünü alıp o birine takıyorlar. Ölüp hiç nefes kalmadıktan sonra sunî teneffüsle geri diriliyor. Denizde boğulan bir müddete kadar sunî teneffüs, masaj, içerisindeki suyun boşaltılması tekrar dirilmesine sebep oluyor. Aslında ölmemiştir. Ölmeden duran makinenin tekrar çalıştığı gibi kalp çalışıyor. İnsan ölünce öldü deniyor. Göz ruhu izliyor. Onun için Peygamberimiz (sav):

            – Gözünü kapatın, buyuruyor. Demek ki, öldükten, ruhu çıktıktan birkaç dakikaya kadar gözü yine görüyor. O gören göz bu göz değil. Allahu A'lem berzah âlemindeki gördüğü görme veya bu göz berzah dürbünü ile görülmeyecek yerleri görüyor. Çünkü ölenin başucunda duranlar, bu gözle, ölenin ruhunun çıktığını görmüyor. Ölen, öldükten sonra ruhunun çıkıp gittiğini izliyor. Bu göz görse idi, başındaki bulunanları da görmesi lazımdı.

            Peygamberimiz (sav) "gözünü kapatın", buyuruyor. Biz de berzah dürbünü yok, onda berzah dürbünü var, o görüyor.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1487)

            Manâ'sı: Ölü, öldüğü elbise içinde dirilecektir. (Hadîs-i Şerif, REH No: 2958.)

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3304)

            Manâ'sı: Kul hesabına öldükten sonra üç şey kalır: (ağaç dikme, cami, su, vesaire) Sadaka-i cariye, bıraktığı ilmî eserler, kendisinden sonra Allah'ı zikredecek olan çocuklar. (Hadîs-i Şerif, REH No: 857.)

 

            Başka amel değil Allah (cc)'ı zikredecek çocuk sadaka-i cariye oluyor. Çocuğunda abdest, namaz, oruç, herşey var. Bunlar sadaka-i cariye değil, Allah (cc)'ı ziredecek çocuk sadaka-i cariyedir. Hem kendini, hem baba ve annesini bu dünyada iken kurtarıyor.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1448)

            Manâ'sı: "Ma'kil ibn-i Yesâr (ra)'dan rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:

            – O sûreyi (yani 'Yasin' sûresini) mevtanızın yanında okuyunuz." (Ebû Dâvud, Beyhakî, İbn-i Hibban, Hakim, Ahmed ve Neseî de rivâyet etmişlerdir.)

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 6237)

            Manâ'sı: Keşki doğduğu yerin dışında ölseydi! Kişi doğduğu yerin dışında ölürse, doğduğu yerden bulunduğu yere kadar olan mesafe kadar cennetten ona bir yer verilir.

 

            Aslında cennette her adama bu dünya kadar yer verilir. Bu verme, o vermenin dışında ayrıyeten bir yerdir, ikinci bir vermedir. Bu dünya kadar on yer verilir.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 528)

            "Ebû Nuaym, İbn-i Mes'ud (ra)'dan rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            Kimin ölümü Ramazanın sonuna denk gelirse o cennete girer. Kimin ölümü Arefe'nin sonuna denk gelirse o cennete girer, kim sadaka verirken ölürse o cennete girer."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 528)

            İmam Ahmed, Hüzeyfe (ra)'den rivâyet ettiğine göre Resûllulah (sav) şöyle buyurdu:

            Kim Allah rızası için "Lâ ilâhe illallah" dese ve öyle vefat etse cennete girer. Kim Allah rızası için bir gün oruç tutsa ve o gün vefat etse cennete girer. Kim, Allah rızası için bir sadaka verse ve peşinden ölse cennete girer."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 528)

            "Deylemi, Aişe (ra)'den rivâyet ettiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            Kim oruçlu olarak ölse kıyamete kadar oruçlu kabul edilir."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 529)

            "Ebû Nuaym, Cabir'den rivâyet ettiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            Kim Cum'a günü veya cum'a gecesi ölse kabir azabından kurtulur. Kıyamet günü şehidlerin üniformasıyla gelir. (Muhtar’ul-Ehadisin-Nebeviyye 548, Hadîs no: 1093.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 529)

            "Hümeyd "Tergib"inde, Sa'd ibn-i Tarif el Haffaf tarikiyle Ebû Cafer'den rivâyet ettiğine göre, şöyle demiştir:

            Cum'a gecesi ak bir gecedir; cum'a günü de ak bir gündür. Kim cum'a gecesi ölse Allah ona ateşten bir beraat yazar. Kim de cum'a günü ölse ateşten kurtulur."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 166-167)

            "Ahmed, Hakim ve Tirmizi Nevâdir'ül-Usul'da, Abdullah İbn-i Ömer (ra)'den rivâyet ettiklerine göre:

            Peygamberimiz (sav):

            – Bir günlük mesafede mü'minlerin ruhları birbirini ziyâret ederler. Halbuki o zamana kadar biri diğerini görmüş değildir." buyurdu.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 168)

            "İbn-i Ebû Şeybe "Musannef"de İbn-i Ebi'd Dünya Ubeyd ibn-i Umeyr'den şöyle rivâyet edip demiş:

            Kabristan ehli ölüyü beklerler. Gurbetten gelen kervanın önüne gidip beklediğiniz gibi. Ondan önce ölenleri ondan sorduklarında:

            – O benden önce öldü, size gelmedi mi? der.Onlar:

            – "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi raciûn" demek o başka bir yola, sığınağı olan cehenneme götürüldü" derler.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 169)

            "Ebû Cafer dedi ki: Biz Ebû Nuaym'le beraber iken Sindi bu hadîsi bize söyledi. Bunun üzerine Ebû Nuaym da dedi ki:

            Hasan ibn-i Ali ibn-i Ebû Tâlib'in ağrısı şiddetlenince sabırsızlık gösterdi. Bir adam içeri girdi. Hz. Hasan (ra)'a:

            – Ey Ebû Muhammed! Nedir bu sabırsızlığın, ruhun cesedden ayrılıp, baban Hz. Ali (ra), annen Hz. Fatıma (ra) ve deden Hz. Muhammed (sav)'e kavuşacaksın. Ninen Hatice, amcaların Hz. Hamza, Cafer-i Tayyar, dayıların Tayip, Kasım, İbrahim ve teyzelerin Rukiye, Ümmü gülsüm ve Zeynep'e varacaksın, deyince sevindi."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 169-170)

            "Ebû Nuaym, Leys ibn-i Sa'd'dan rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            Şam ehlinden biri şehid oldu, her cum'a gecesi babasının rüyasına geliyordu. Onunla konuşur, ünsiyet ederdi. Bir cum'a gecesi gelmedi. Başka bir cum'a gecesi rüyasına gelince babası:

            – Oğlum! Geçen cum'a gelmedin, beni üzdün, deyince o:

            – Baba, şehidlerin ruhlarına Ömer ibn,i Abdülaziz'in ruhunu karşılama emri verildi. Biz hepimiz onu karşılamaya gittik. (Onun için geçen cum'a gelmedim) dedi.

            Ömer ibn-i Abdülaziz o zaman vefat etmişti."

 

 

            Ömrüm temam olup çile dolunca,

            Bahçede açılan gülüm solunca,

            Azrail gelip de canım alınca,

            Şehadet eylesin bu dilim benim.

 

                        Azrail'e ruhum teslim edince,

                        Teneşir tahtasına avdet edince,

                        Tabut denen ata binip gidince,

                        Şehadet eylesin bu dilim benim.

 

            Götürürler beni kabre varınca,

            Sual melekleri sual sorunca,

            Hoca baş ucumda talkın verince,

            Doğru cevap versin bu dilim benim.

 

                        Münkir-Nekir başucumda durunca,

                        Rabb'imden, Nebî'mden sual sorunca,

                        Rabb'ım Allah, Nebî'm Muhammed deyince,

                        Hakk'ı tasdik etsin bu dilim benim.

 

            Allah birdir, ol Muhammed Hakk Resûl,

            Bunu böyle yazmıştır Pir usul,

            Aleme şefâat eyler ol Resûl,

            Şehadet eylesin bu dilim benim.

 

                        Ali'ye bu sözleri söyleyen haktır,

                        Hakk'tan başka hiç nesne yoktur,

                        Allah'ın rahmeti her şeyden çoktur,

                        Bunu tasdik etsin bu dilim benim.

 

                                               Ali DURGUN G.Antep Çarpın Köyü

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU