CENAZENİN
YIKANMASI
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4,
Hadîs No: 1882)
Manâ'sı: "Ümmü Kays (ra) anlatıyor:
Oğlum vefat etti. Onun üzerine titrerdim. Onu yıkayacak
olana:
– Oğlumu soğuk su ile yıkama yoksa onu katletmiş olursun,
dedim.
Bu (hâdise) üzerine Ökkâşe ibn-i
Mahsen, Resûlullah (sav)'a gidip, (Ümmü Kays'ın) söylediğini anlattı. Resûlullah (sav) tebessüm etti ve:
– (Ümmü
Kays'ın) söylediği gibi, dedi. (Sıcak
su ile yıkamalarını emretti.) (Râvî diyor ki:)
Ümmü Kays uzun zaman yaşadı. Onun kadar yaşayan başka
kadın bilmiyoruz."
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1462)
Manâ'sı:
"Ali ibn-i Ebû Talib (ra)'den
rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
– Kim bir ölüyü yıkar,
onu kefenler, kefenine güzel koku saçar, cenazesini taşır, üzerine namaz kılar
ve (kötü belirtilerden) gördüğünü
ölü aleyhinde yaymazsa, anasından doğduğu gün gibi hatalarından çıkmış
olur."
Ölüyü
yıkarsa, kefenlerse, güzel koku saçarsa, cenazesini taşır, namazını kılar, ölü
aleyhinde kötülüğünü söylemeyen anasından nasıl günahsız doğdu ise hatalarından
çıkıp aynı anasından doğduğu gibi olur. Anlaşılıyor ki, her insan anasından hiç
günahsız olarak doğuyor. Bu dünyada günah yaparsa günah, sevap yaparsa, sevap
yazılır. İşte ölü bu sevabı için yıkanır. Kaderiyeciler ilmi ezeliyede alnına
yazılı kâfir, mü'min ne ise o olur derler. Her insan anasından günahsız doğarsa
bu dünyada günah işleye işleye Allah (cc)'ın gadabını kazanır. Cenazesi
taşınır, cenaze namazı kılınır. Ölüyü şu fiyata yıkarım, şu fiyata kaldırırım
diye kesim kesen kimse o sevabını da ücretini de bu dünyada alıyor. Allahu
Teâlâ kendisini bu mükafattan günahlarını silmeden mahrum eder. Ölüyü yıkayıp,
defnedip, kaldıran sırf Allah rızası ve bu sevabı için yaparsa parayı söylemez,
aklına da getirmez. Ölü sahibi cenazesini kaldırdığı için değil de, hediye
olaraktan kendisine ne verirse helaldır, mübahtır. Onun dışında en ufak bir
şekilde ima ile, işaret ile, anlatma bile hatalıdır. Parayı çok veren ile, hiç
vermeyeni zerre kadar bile ayırt etmez. Kendisi cenazeyi yıkayıp kaldırmayı
sırf Allah için yaparsa kul kendine hediye olarak ister versin, ister vermesin,
Allahu Teâlâ kendisinin anadan günahsız doğduğu gibi günahlarının hepsini
siler. Kendisi de parayı veren ile hiç vermeyeni aynı müsavi tutar. Parayı verdiğinden dolayı ona hürmet
etmez. Parayı vermeyene de parayı vermediğinden dolayı soğuk davranmaz. Her
ikisine de Allah için güler yüz, tatlı dil, gösterir.
(Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 1217)
Manâ'sı: "Her kim, bir ölüyü yıkarsa; Allah onun günahlarını örter... Ve her kim onu kefenlerse; Allahu Teâlâ kendisine SÜNDÜS (Cennetin ipekli elbiselerinden bir cinsin adıdır.)'ten elbise giydirir." (Ebû’üd-Derda (ra)’dan nakleden İmam-ı Ahmed.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1461)
Manâ'sı:
"Abdullah ibn-i Ömer (ra)'den
rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
– Ölülerinizi
güvendiğiniz kimseler yıkasın."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1459)
Manâ'sı:
"Hafsa'nın hadîsinde Peygamberimiz
(sav):
– O'nu (kızımı,
çift değil) tek yıkayınız, buyruğu
vardır. Yine Hafsa'nın hadîsinde:
– O'nu üç veya beş
defa yıkayınız, buyruğu bulunur. (Keza)
Hafsa'nın hadîsinde:
– O'nu yıkamaya sağ
tarafından ve abdest uzuvlarından başlayınız, buyruğu vardır. Yine Hafsa'nın
hadîsinde Ümmü Atiyye (ra) şöyle demiştir:
– Ve biz Ümmü Gülsüm (ra)'ün saçını taradık, üç örgü yaptık." (Sünen-i Tirmizi, C. 2, Hadîs No: 995; Sünen’ün-Neseî, C. 3-4, Hadîs No: 1886-1894; Sahîh-i Müslim, C. 3, Hadîs No: 36 (939); Kütüb-, Sitte ve Ahmed ibn-i Hanbel rivâyet etmiştir.) (Hafsa (ra) nın hadisi demek; Hafsa (ra)ın Peygamberimiz (sav) den duyduğu ve bize anlattığı o hadiste demektir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1463)
Manâ'sı:
"Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet
edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
– Bir ölüyü yıkayan kimse (yıkadıktan sonra) gusletsin." (Sünen-i Tirmizi, C. 2, Hadîs No: 998; Ebû Dâvud, Beyhakî, Darekutnî de rivayet etmiştir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1475)
Manâ'sı:
"Enes ibn-i Mâlik (ra)'den; şöyle
demiştir:
Peygamberimiz (sav)'in
oğlu vefat edince Peygamberimiz (sav) sahâbilere:
– Ben ona (oğluma) bakmadıkça onu kefenlerin içine dahil
etmeyiniz, buyurdu. (Yıkama işi bitip kefenlerine sarılacağı zaman) Efendimiz onun yanına geldi ve üzerine
eğilip durdu ve ağladı."
CENAZENİN YIKANMA ŞEKLİ
Bilâl Babam İstanbul'a gittiğinde yaptığı vaazını dinleyen bir kardeşimiz; Bilâl Babamın cenaze yıkanması hakkında;
– Yıkayacak adamın ilk defa cenazeyi yıkamak için niyet etmesi; sonra, başı kıbleye, ayakları poyraza (kuzeye) getirilmesi lazımdır. Şimdi her nedense ayaklarını kıbleye getirmek adet olunmuş, bu yanlıştır.
Cenazeyi yıkayan adamın, cenazenin affı-mağfiret olunması için dua edip Allah'tan onun için affı-mağfiret dilemesi lazım, buyurduğunu bize nakletti. Bilâl Babam'a:
– Cenazenin ayaklarını niçin kıbleye getiriyorlar? diye sordular: Bilal Babam buyurdu:
– Cenaze yıkanırken az oturtulur gibi yapıp oturtturuyorlar. O zaman yönü kıbleye gelmesi lazımdır, diyorlar. Doğrusu yukarıda yazdığımız gibidir.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 1133)
Manâ'sı:
Adem (as) için mezar yapıldı, su ile tek
(yani bir, üç, beş, yedi defa)
yıkandı. Melekler: Adem oğullarının adet ve usulü artık ondan sonra bu
olacaktır dediler.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 1040)
Manâ'sı:
Ey kadınlar cemaatı sizler, onu (cenazeyi) birer, üçer, beşer, yedişer ve lüzum
görürseniz daha fazla yıkayın. Su ve Sıdr (bir çeşit ağaç yaprağı) ile sonuncusunda biraz kafur kullanarak
yıkayın.
(Sahih-i Buhari Tecridi, Sarih Cilt 4, No: 625)
Manâ'sı:
Ümmü Atiyye-i Ensariyye (ra) den:
Resulallah (sav)'nin
kızı Zeynep (ra) vefat ettiğinde Resulallah yanımıza gelip buyurdu ki:
– Kızımı su ve sıdr
ile üç, yahut beş, hatta icap ederse daha ziyade yıkayınız. En sonrakinde kafur, yahut kafur nevinden bir koku kullanınız. İla ahir. (Sûnen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1458, Sünen-i
Neseî, C. 4, 1881, REH No: 870.)
YIKANMADAN
DEFNEDİLEN CENAZELER
Aşağıdaki yazı
"Mukadder Yolculuk" adlı kitaptan alınmıştır.
1) Düşük veya ölü olarak
doğanlar:
Hayat hakkında sahıb
olmayan düşük çocuklar ve normal
doğdukları halde canlılık alâmeti görülmeyen yavrular sünnete uyun şekilde
yıkanmazlar. Ancak Ademoğluna hürmeten alel usul yıkanıp, kefenlenir, namaz
kılınmadan defn edilir. (Dürrül Muhtar, s. 830; Haleb-i Kebir, s. 591; Merakü’l-Felâh haşiyesi
tahtavî s. 327-328, Tirmizî, cenaiz 42 (1037); ibn-i Mâce, Cenaiz 26 (1508) ve
neseî rivayet etmişlerdir.)
2) Azası noksan olanlar:
Kadın mı, erkek mi olduğu
bilinmeyen (hunsa-i müşkil) kişi öldüğünde yıkanmaz, teyemmüm ettirilir.
Kefenlenmesi kadın gibi olur. Bir kaza neticesinde başıyla beraber vücudunun
yarısını kaybeden kimsenin cesedi yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. Ancak temiz
bir beze sarılarak defnedilir.
Cesedin yarıdan fazlası
veya başı ile beraber vücudunun yarısı mevcud olursa sünnete uygun bir şekilde
yıkanıp kefenlenir ve namazı da kılınır.
Sağ bir şahıstan kopan el,
ayak, kol ve bacak gibi uzuvlar yıkanmaz, kefenlenmez ve namazı da kılınmaz.
Sadece bir beze sarılarak gömülür.
(Bilâl Babam bir insanın
"cenazenin" bir tek başı da olsa o başa cenaze namazı kılınır.
Ezilmiş, baş olduğu belli vücudunun yarısından fazlası da var. Yine cenaze
namazı kılınır.)
3) İşledikleri suçlarından
dolayı yıkanmayanlar:
a) Meşru bir devleti
yıkmaya çalışırken vurulup ölenler,
b) Müslümanların yolunu
keserek haraç almaya çalışırken vurulup ölenler,
c) Zulümleriyle isim
yapmış olan kâbilelerden zulme teşebbüs esnasında vurulup ölenler,
d) Maksatlı olarak ev
basıp adam öldürmeye teşebbüs ettikleri anda vurulup öldürülenler,
e) Murtad (dinden dönmüş)
ve bu hal üzere olanlar,
f) Varlığına vesile olan
anne veya babasını kasten öldürenler ve bu suçtan dolayı kısas cezası ile
canını verenler yıkanmazlar ve namazları da kılınmaz.
Yukarıda altı madde
halinde sıraladığımız suç sahipleri bu suçları kuvveden, fiile çıkarırken
vurulup öldürülürse cesedleri birkaç testi sudan ve rahmete vesile olacak
duadan mahrum kalırlar.
Kelime manası itibariyle
şehid; Allah yolunda savaşırken öldürülen ve bu savaşması da başkaları
tarafından görülüp şahidlik edilen kimseye denilir.
(Sûre-i Bakara, Âyet 154)
Meâl'i: Allah yolunda öldürülenlere (şehidlere)
"ölüler" demeyin. Bilâkis
onlar diridirler, lakin siz onu hissedemez, anlayamazsınız.
(Sûre-i Â'li İmran, Âyet
169-170)
Meâl'i: Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü
sanmayın! Bilâkis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine
verdikleri ile sevinçli bir halde Rabb'leri yanında rızıklara mazhar
olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid
kardeşlerine de hiç bir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini
duymaktadırlar.
(Sûre-i Tevbe, Âyet 111)
Meâl'i Allah mü'minlerden mallarını ve canlarını
onlara (verilecek) cennet
karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler
ve öldürülürler. (Bu), Tevrat'ta,
İncil' de ve Kur'ân'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü
yerine getiren kim vardır? O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişten
dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten)
büyük kurtuluştur.
Her türlü şöhret ve
gösterişten uzak, Allah yolunda savaşan ve mücadelesinin sonunda sadece
Allah'ın rızasını kazanmak, doğup büyüdüğü vatanına karşı insanlık görevini
yapmak ümidini kalbinde taşıyan insanlar için Peygamberimiz (sav): buyuruyorlar
ki:
– Şehid için Allah katında
altı mertebe vardır;
a) Şehadet şerbetini içer
içmez mağfiret olunur.
b) Cennetteki yerini
görür,
c) Kabir azâbından
kurtulur.
d) En büyük korku ve
dehşetten (fezaü'l-ekber: büyük acıdan) emin olur.
e) Başına vakar tacı
konulur. Taç'ta bulunan bir tek yakut, dünya ve dünyadaki şeylerden daha
hayırlıdır. (Vakar'ı kitabımızda açıkladık). Peygamberimiz (sav) çok halim,
yumuşak olmakla beraber vakarlı ve heybetli idi.
f) Kendisine verilen
dereceden dolayı tekrar dünyaya dönüp şehit olmak ister. (Tirmizi, C. 7, sy. 161, Ravî
Mikdam ibn-i Ma’di Kariyb (ra).)
(Hadîs-i Şerîf)
Şehid kendi ehlinden yetmiş kişiye şefaat eder. (Ebû Dâvud, C. 2, sy. 15.)
(Hadîs-i Şerîf)
Cennetin kapıları kılıçların gölgesi altındadır. (Sahîh-i Tirmizî, C. 3, Hadîs No: 1710, Hadîs-i Şerif,
REH No: 1515. Sahîh-i Müslim, Cild 6, Hadîs No: 146 (1902).)
(Sünen'ün-Neseî,
Cild 3-4, Hadîs, No: 1899)
Manâ'sı: "Aişe (ra)'den:
– Resûlullah (sav) üç parça, pamuklu beyaz yemen bezi ile
kefenlendi. Bezlerin arasında ne gömlek vardı, ne de sarık vardı.
Aişe (ra)'ye, iki bez
ile ve bir bürde-i hibre konulduğuna dair rivâyetler sorulduğunda şöyle dedi:
– Vakıa böyle bir
bürde-i hıbre getirilmişti. Fakat ashab-ı kirâm reddetti. Ve onunla
kefenlemediler."
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1895)
Manâ'sı:
"Câbir (ra)'den:
Resûlullah (sav)
hitabede bulunurken, ashabından ölmüş ve güzel olmayan bir kefenle tekfin
edilerek geceleyin gömülen bir adamdan bahsetti. (Resûlullah bunu
zikrederek) ölen bir insanın, zaruret
olmaksızın geceleyin defnedilmesini nehyetti ve şöyle buyurdu:
– Sizden biriniz (mü'min) kardeşlerinizin teçhiz ve tekfin ile vazifelendirilirse, onun tekfinini (veya kefenini) güzel yapsın." (Sahîh-i Müslim, C. 3, Hadîs No: 49 (943); Sünen-i İbn-i Mâce, C. 4, No:1474.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 5, Hadîs No: 1472)
Manâ'sı:
"İbn-i Abbas (ra)'den: Resûlullah
(sav) şöyle buyurdu:
– Elbiselerinizin en hayırlısı beyaz olanıdır. Bunun için ölülerinizi beyaz elbise içinde kefenleyiniz ve beyaz elbise giyiniz." (Sahîh-i Müslim, C.4, Hadîs No: 46 (941); Sünen-ün Nesei, Cild 3-4, Hadîs No: 1896; Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadîs No: 999.)
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1900)
Manâ'sı:
"Abdullah ibn-i Ömer (ra)'den:
Abdullah ibn-i Übey
ölünce, oğlu (Abdullah), Resûlullah
(sav)'a geldi ve:
– Gömleğini bana versen de, babamı onunla kefenlesem. (Sonra) onun namazını kılıp, onun için mağfiret dileseniz, dedi. Nebî (sav) gömleğini ona verdi ve:
– (Kefenlemeyi) bitirince bana haber veriniz de namazını
kılayım, buyurdu. Bunun üzerine Ömer (ra) Resûlullah (sav)'ın ridasını çekti
ve:
– Allah sizi,
münâfıklara namaz kılmaktan nehyetmedi mi? dedi. Resûlullah (sav):
– Ben istiğfar etmekte ve etmemekte muhayyerim. Allahu Teâlâ: "Onlara
ister istiğfar et, istersen etme (müsavidir)." (Sûre-i Tevbe, Âyet 80.) buyuruyor, dedi. Ve (Abdullah ibn-i Übey'in) namazını kıldı. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:
– "Bu münâfıklardan ölenlerin hiçbirisine namaz kılma. Kabrinin yanında da durma." (Sûre-i Tevbe, Âyet 84.) Bunun üzerine Resûlullah (sav) onlara (münâfıklara) namaz kılmadı. (Sünen’ün-Neseî, C. 3-4, Hadîs No: 1967; Sünen-i İbn-i Mâce, C. 4, Hadîs No: 1523.)
(Hz.
Ömer (ra)'in on sözünü tasdik
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1904)
Manâ'sı:
"İbn-i Abbas (ra)'dan: Resûlullah
(sav) şöyle buyurdu:
– İhramlı (olarak) öleni, ihram olarak giydiği iki parça
elbise içinde su ve sidr ile yıkayınız. Onu, (ihram olarak giydiği) iki parça elbisesi ile kefenleyiniz. Ona
koku sürmeyiniz. Başına bez de sarmayınız. Çünkü o kıyamet gününde ihramlı
olarak haşrolunacak."
CENAZENİN KEFENLENMESİ
Kefen, ölen bir müslümanın temizlenmesinden sonra üzerine sarılan dikişsiz bir elbisedir. Kefenler genel olarak üç kısma ayrılır:
1) Sünnet olan kefen,
2) Sünnet-i kifaye olan kefen,
3) Zarûret'i mûcib olan kefen,
1) Sünnet olan kefen: Erkek için olursa üç parçadan (kamis, izar ve lifafe'den) meydana gelen kefendir ki, noksanlığı veya fazlalığı sünnet olma vasfını kaybettirir.
Kadınlar için sünnet olan kefen de beş parçadan (kamîs, izâr, hımâr, dîr ve lifafe'den) teşekkül eder. Noksan veya fazlalığı bu ismi almasına manidir.
2) Sünnet-i Kifâye: Erkekler için izâr ve lifafe'den ibaret olup, kamîsi bulunmayan ve sadece bu iki parça ile yetinilmiş olandır.
Kadınlar için sünnet-i kifâye olan kefen ise üç parçayı tamamlayan izâr, lifafe ve hımâr'dan teşekkül eder.
3) Zarûret-i mûcib olan kefen: Kadın ve erkek tefrik etmeden, elde bulunanla idare edilen kefendir. Zarûret-i mûcib olan kefende, adet mevzu'bahs olmayıp, sadece ölünün üzerinin örtülmesine bakılır. Hatta ayak uçları açık kalırsa, oraları da izhir otu (bir nevi kokulu ot), Mekke ayrığı veya benzeri şeylerle örtülür. Ashabtan Uhud şehidi Hz. Hamza (ra) ile Hz. Mus'ab ibn-i Ümeyr(ra)'in cenazeleri böyle kefenlenmişti.
Kadın ve Erkeklere Ait olan Kefenlerin İsimlerine Göre
Kullanıldığı Yerler:
İzâr: Genişliği bir
metreden fazla olup, baştan ayağa kadar uzanan bezdir.
Kamîs: Gömlek demektir.
Uzunluğu, omuzlardan ayaklara kadar olan uzunluğun iki katıdır. Ölü üzerinde
kullanılışı ise, mevcut olan uzunluk ikiye katlanır ve kat yerinden baş geçecek
şekilde bıçakla kesilir. Kol ve etek yerlerine bıçak vurulmaz.
Lifafe: Ölünün baş ve
ayaklarından taşacak uzunlukta olan beze verilen isimdir. Kullanılışı, baş ve
ayaklardan taşan uzunlukların büzülerek başka bir bez parçasıyla bağlanmasından
meydana gelir.
Hımâr: Baş örtüsü demek
olup, yetmiş beş santim kadar uzunluğundadır. Uçları başa bağlanmayıp, yüze
sarkıtılır.
Dîr: Göğüs bezi demektir.
Omuzdan dize kadar olabilir.
Bir ölü sahibi, eğer
kefen, yukarıdaki sınıflandırmadan
birincisine giriyorsa (ki kastımız budur), erkekler için yedi, yedi buçuk;
kadınlar için dokuz, dokuz buçuk metre kefenlik alınması gerekir. Bu kıstas,
alınan bezin enine göre de değişebilir.
Kefenin kenarından
tahminen 3 cm. kadar eninden yırtılır, baş ve ayak uçları bağlanır. Bir de
göbekten, mezara indirmeye kolaylık olsun diye bağlanır. Kabir de üçü de
çözülür.
(Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye,
Hadîs No: 651)
Manâ'sı: "Kabirleri ziyâret et; âhireti
hatırlarsın... Ölüleri yıka; zira ruhsuz cesedi oynatmakta beliğ öğüt vardır...
Cenazelere namaz kıl; mahzun olabilirsin... Çünkü mahzun, kıyamet günü Allah'ın
gölgesindedir; orada hayrı tümden bulur..." (Ravi: Hakim’den rivayet
etmiştir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1488)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: Üzerinde müslümanlardan yüz kişinin namaz kıldığı cenaze mağfiret olunur". (Müslim, cenaiz, 18, 58 (947); Tirmizi, cenaiz, 39 (1034); Neseî, cenaiz, 78 (1992).)
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 4785)
Manâ'sı:
"Bir müslüman ölüp de, onun
hakkında yakın komşularından dört hane iyi şehadette bulunursa, Allah (cc}
şöyle buyurur:
– Onun hakkında bildiklerinizi kabul ettim, bilmediğiniz gizli taraflarını da ona bağışladım." (REH No: 2138, İhyâu ‘Ulumiddin, C. 4, s. 880, No: 616; Ahmed ibn-i Hanbel rivayet etmiştir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1494)
Manâ'sı:
"Ebû Galip (ra)'den:
Ben, Enes ibn-i Mâlik
(ra)'i şöyle yaparken gördüm:
(Abdullah ibn-i
Umeyr adlı) bir erkeğin cenaze namazını
kıldırırken cenazenin başının hizasına doğru durdu, sonra (Ensâr' dan) bir kadına ait başka bir cenaze
getirildi. Cemaat Enes ibn-i Mâlik (ra)'e:
– Yâ Ebâ Hamza! Bunun
namazını kıldır, dediler. Enes (ra) na'şın (tam) ortasının hizasına doğru
namaza durdu. Sonra el-Alâ ibn-i Ziyad (ra) ona:
– Yâ Ebâ Hamza!
Resûlullah (sav)'ın erkeğin cenaze namazını kıldırırken senin durduğun yerde
durduğunu, kadının cenaze namazını kıldırırken senin durduğun yerde durduğunu
ve senin yaptığın gibi yaptığını gördün (mü), dedi. Enes (ra):
– Evet, dedi. Bunun üzerine el-Alâ (ra) bize dönerek:
– (Bunu) Belleyiniz", dedi. (Ahmed ibn-i Hanbel; Ebû Dâvud, cenaiz 57 (3194); Tahavi, Beyhaki; Tirmizi, cenaiz 44 (1039); İbn-i Mâce, C. 4, Hadîs No: 1493; Sünen’ün-Neseî, C. 3-4, Hadîs No: 1979; Kütüb-i Sitte sahipleri rivayet etmişlerdir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1490)
Manâ'sı:
"Mersed ibn-i Abdillah el-Yezenî
(ra)'den:
Mâlik ibn-i Hubeyre
eş-Şâmî (ra)'e (Bu zat sahabi idi.) bir cenaze getirildiği zaman cenazeyle
gelenleri az gördüğünde onları üç safha ayırırdı. Sonra cezane namazını kıldırırdı.
Ve şöyle derdi:
– Şüphesiz Resûlullah (sav) buyurdu ki: "Müslümanlar üç saf halinde dizilip bir cenaze üzerinde namaz kıldığında onların dizilişi, behemahal (ölünün mağfiretini veya cennetlik olmasını) vacib (:sabit) kılar." (Ahmed İbn-i Hanbel; Tirmizi, C. 2, Hadîs No: 1033; Ebû Dâvud, cenaiz, 43, (3166); Beyhakî de rivayet etmiştir.)
Ben dua bilmiyorum, kılamıyorum diye mahçupluk yapmamalı veya "ben çok günahkârım, ben kılsam ne olacak kılmasam ne olacak, dememeli. Cenaze namazında üç saf dizilişi cenazenin affına sebep olur. Bilâl Babam:
– Hiç okuma bilmeyen bir tek Bismillahirrahmanirrahim'le namaz kılar. Cenaze namazında da hiç dua bilmiyorsa bir tek Bismillahirrahmanirrahim'le kılsın, buyurdu.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1526)
Manâ'sı:
"Cabir ibn-i Semûre (ra)'den:
Peygamberimiz (sav)'in
ashâbından bir adam yaralandı. Yara ona eziyet verdi. Bunun üzerine yaralı,
okların demir kısımlarının bulunduğu yere yavaş yavaş giderek bunlarla kendini
boğazladı. peygamberimiz (sav) onun üzerinde namaz kılmadı. Câbir (ra) demiştir
ki:
– Peygamberimiz
(sav)'in namaz kılmayışı bir te'dib (edep, terbiye) idi."
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1963)
Manâ'sı:
"Câbir (ra)'den:
Resûlullah (sav),
borçlu olarak ölenin cenaze namazını kılmıyordu. Bir cenaze getirildi.
Resûlullah (sav):
– Borcu var mı? diye sordu.
– Evet, iki dinar
borcu var, dediler. Resûlullah (sav):
– Öyleyse,dostunuzun
namazını siz kılın, buyurdu. Ebû Katâde:
– İki dinar (borcun) ı ben ödeyeceğim, dedi. Bunun üzerine Resûlullah
(sav): namazını kıldı.
Allah fetihler
müyesser edip Resûlune bolluk verince, Resûlullah (sav):
– Ben, her mü'mine kendi nefsinden daha yakınım. Kim borçlu olarak ölürse,
borcunu ödemek bana aittir. Kim de servet bırakarak ölürse, serveti, mirasçılarına
aittir" buyurdu. (Ahmed ib-i Hanbel, Ebû Dâvud, Sahîh-i Müslim, C.
3, Hadîs No: 107 (978), Sünen’ün Neseî, C. 3-4, Hadîs No: 1966, 1965; Sünen-i
Tirmizi, C. 2; Hadîs No: 68 (1074. Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadîs No: 3084;
Buhâri, Feraiz, 4, 15, 25, Kefalet 5, İstikraz 11, Tefsir, ahzâb-ı Nefakat 15;
Tirmizi, Cenaiz 69 (1070).)
Peygamberimiz (sav) borçlu
ölenin borcu ödenmeden cenaze namazını kendisi kıldırmıyor. Ama kılınmasına
müsaade ediyor. Yine Peygamberimiz (sav)'in son zamanlarında futûhat açılıp çok
zengin olunca; "her borçlu ölen ashâbın borcunu ben ödeyeceğim, malı
mirasçıların olsun", buyuruyor. Yani ölenin mirasından ödettirmiyor,
kendisi ödüyor. Çünkü: "Ben ona kendi nefsinden daha yakınım"
buyuruyor. Onun en yakınından daha yakın, kendinin kendine yakın olduğundan da
yine yakınım demektir.
Hakiki dost ve hakiki
dostun alâmeti üçtür. (Kitabımızda yazdık.) Malını malından, canını canından,
namusunu namusundan daha fazla kayırır dediği oluyor. Malından mirasçılarına
verdirmiyor, kendi veriyor. Yine dünya malı her ne kadar kendisinin olsa
kendini onların üzerinde garib sayar. Yani gözünde dünya malı olmaz.
Peygamberimiz (sav) de kendisinde para olduğu müddetçe borçlu ölenin borcunu
mirasçılarına ödettirmeyip kendi ödüyor. Kendisinin malı kendinin değil.
Ebû Zer-il Gıffârî, Hz.
Ömer (ra)'e:
– Siz bu paraları niçin
biriktiriyorsunuz? Resûlullah (sav) böyle mi yapardı? diyor.
Peygamberimiz (sav) eline
geçen her malı hem Allah yolunda hem de borçluların borcunu ödeme gibi şeylerde
sarfedip bitiriyor.
Kâfirlerin, Peygamberimiz
(sav) için "Kıyımsız" demeleri üzerine Peygamremizi (sav) yüz deve
pahasına bir kürk diktirmişti. Yine yeni müslüman olan bir beye yüzü üstü
cehenneme düşmesin diye ganimetten yüz deve veriyor.
Bunların hepsinden
anlaşılıyor ki:
Peygamberimiz (sav)'e
ganimet malı ne kadar çok gelirse, o kadar çok harcıyor. Harcadıkça geliyor,
geldikçe harcıyor.
Peygamberimiz (sav)'in son
zamanlarında olan bu futuhatın, müritte de olması lazım. Futuhat gelince onu da
Allah yoluna harcamak lazımdır. Futuhat olur da Allah yoluna harcamazsa yine
iyi değildir. Bir akar suyun önünü bağlarsan suyun çoğunu toprak emer, pek azı
birikir. Önü açık olursa hiç zayı olmaz, devamlı gelir. Futuhatta öyledir.
Müride ibadetin sonunda futuhat lazımdır.
Futuh; hiç ummadığı yerden
dünya kazancının helâl olaraktan kendiliğinden gelip kendini bulmasıdır.
Dünyada rızk için çalışsa
da çalışmasa da sebepli, sebepsiz rızk kendini bulur. Kur'ân-ı Kerim'de Hz.
Meryem'e cennetten her gün rızk geldiği gibi (Sûre-i Alî İmran, Âyet 37.). Bilâl Babam buyurdu: İbadetin sonunda
fütûh lazımdır. İbadeti yapar, yapar, en sonunda kendisine Allah'u Teâlâ
sebebli veya sebepsiz rızkını bolaltır.
Peygamberimizin (sav)
futuhatı hesap edilemeyecek kadar çoktu.
Evliyaullahtan bir zât
rüya görür. Rüyasında bir kadın burnu ve topuğu yara. Sormuş:
– Sen kimsin, bu
yaralar nedir? Kadın:
– Ben dünyayım. Beni
kovalayan dünya ehlinden kaçtım. Bazen yetişti topuğuma bastı, topuğumu yara
etti. Bazen bana yetişemedi. Benden kaçan ibadetçi dervişleri kandırmak için
önüne çıktım. Onlar da burnuma vurup yara etti. Bazısı burnumu yara etti,
bazısını da kandırdım, demiştir.
İşte başta Peygamberimiz
(sav)'e kâfir krallarından hediye, harb edilen yerlerden ganimet malını alması,
harbten korkan kâfirlerin anlaşma ile verdikleri haraç, üstü üstüne gelmesi
bunların futûhat olup, dünya önüne çıkıyor. Peygamberimiz (sav) bunları kabul
etmeyip, bütün borçlulara, ashablara, fakirlere dağıtıyor. İşte burnuna
vuruyor.
Dervişin çalışma devresi,
Peygamberimiz (sav)'in sünneti üzere olup çalışırken en sonunda bu futûhat onda
da oluyor. O futûhat olduğunda aldanmayıp, Peygamberimiz (sav)'in yaptığı gibi
yapması lazım. Diğer bütün Peygamberler, Mürşid-i Kamiller, Tarikat Pirleri,
büyük zatlar hepsi böyle yapmışlardı.
Bağdat'ın yarısı Hz.
Pir'in olmuştu. Hastalanan bir müridden, hastalığının geçmesi için bir yahûdi
doktor kendisine asil cins at getirmesini söyler. O da Hz. Pir'den ister (Hz.
Pir bütün servetinin hepsini o müride bağışladı. (Kitabımızda Cild 1, sayfa
478-479'da geçmektedir.)
Yeri açılıncaya kadar mal
kendinin, yeri açılırsa mal kendinin değil. Malının hepsini yeri gelirse Allah
yoluna verir.
Kitabımızda cömertlikle
cennete, cimrilikle cehenneme gidileceğini çok geniş yazdık.
Şimdi de bir adam ölürse
yetimlere kalacak malı, onun devrine oturacağız diye yetimlerin elinden
alıyorlar. Peygamberimiz (sav)'in yaptığına ne kadar ters oluyor. Bir müslüman
kardeşimiz borçlu olarak ölmüşse, onun borcunu ödememiz lazım. Bu da
Peygamberimiz (sav)'den kalan büyük sünnettir. Allah'ın rızası için âlim ve
mü'min olarak bunu tam değilde bir parçasını üzerimize alabiliyor muyuz? Veya
onun iskatı, yemini diye devrine oturup yetimlere kalacak malı almamız,
Peygamberimiz (sav)'in yaptığıyla taban tabana zıt değil mi? Ölen adamın
yetimlerine nasıl davranılacağını, yetimlerin malını kendi malından daha fazla
muhafaza ederek yetimlere yetiştirmemiz hususunda Peygamberimiz (sav) bize ders
veriyor. Kur'ân-ı Kerim'de, Sûre-i Kehf'te; Hızır (as) Allah'tan aldığı emirle
duvarın altında gömülü olan yetimlerin malını, duvar yıkılıp paranın aşikâreye
çıkmaması için gece Mûsa (as) ile arkadaşı hem de kendisi çalışıp duvarı
örüyor. Bunu da Allahu Teâlâ ilmi ledün ile bildiriyor. En kıymetli olan, Mûsa
(as)'ın muhtaç olup öğrenmek istediği ilimdir. Bu da gemiyi delme ile başlıyor,
yetimlerin malını korumak ile bitiyor. İşte bizde öyle olmamız lazımdır.
Yetim her ne kadar zengin olsa da vasisi olmadan malı yenmiyor. Vasisi olup vasisinin eliyle yeniyor. Demek ki:
O
yetimin malını koruyan, çalıştıran vasisi, Allah yanında o kadar sevgili ve
Allahu Teâlâ'yı o kadar memnun etmiş ki onun eliyle yeniyor.
* * *
Cenaze namazı Peygamberimiz (sav)'in zamanında yoktu diyenlere:
Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz Hazretleri cenaze namazlarını bizzat kendi kılardı. Cenab-ı Haktaâlâ Hazretleri Peygamberimiz (sav)'e buyuruyor ki:
(Sallu aleyhim inne salate seceme aleyhim)
"Sen onların üzerine cenaze namazını kıl, senin kıldığın cenaze namazı onların üzerine sükunet getirir, azabdan kurtarır." demektedir.
Peygamberimiz (sav) kendi oğlu İbrahim'in cenaze namazını kıldı. Diğer ashâbın cenaze namazını da kılardı. Biri öldüğünde gelirlerdi.
– Ya Resûlullah buyur namazını kıl, derlerdi, varırdı derdi ki:
– Borcu var mı?
– Borcu var derlerse:
– Borcunu verin de öyle
cenaze namazını kılayım derdi.
– Borcunu verecek bir şeyi
yok derlerse, o zaman Peygamberimiz (sav) kendisi çıkarır verirdi. Öyle âdet
etmişti. Derdi ki:
– Her kim ölse cenaze
namazını kılarken borcunu verin. Eğer parası yoksa ben vereyim derdi. Bütün ölenlerin, borçlu gidenlerin hep
borcunu kendi öderdi. Peygamberimiz (sav) öyle cömertti. Borcu ne kadar olursa
olsun yapar, yakıştırır verirdi. Ondan sonra cenaze namazını kılardı. Bir gün
öğle namazını kılmıştı. Dedi ki:
– Buyurun cenaze
namazına, meydanda cenaze yok. Neyse
Ashâb o ne derse:
– Peki, dediler. Peygamberimiz
(sav):
– Er kişi niyetine, Allahu
Ekber deyip namaza duruyor. Namazı kılıp bitirdikten sonra:
– Ya Resûlullah, meydanda
cenaze yok, biz kimin namazını kıldık, deyince Peygamberimiz (sav) buyurdu:
– Habeşistan Kralı Necaşi
vefat etti.
(Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, No: 622)
Manâ'sı:
Ebû Hureyre Rad. Anh.'den
Resulallah (sav) Necaşi'nin vefatını, Necaşi'nin öldüğü günü (mescitte bizzat) haber verdi. Sonra mescitten musallaya çıktı. Ashâbı ile saf bağlayarak 4 tekbir aldı. (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1534, Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadîs No: 47(1044), Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadîs No: 3058, Sahih-i Müslim, Cild 3, Hadîs No: 62 (951).)
Necaşi
müslüman olmuştu, Peygamberimiz (sav)'e mest göndermişti. Mesti en evvel o gönderdi. Mest ondan icad
(sünnet) oldu. Peygamberimiz (sav) ayağına mest giyince:
– Oh ne güzel oldu, bu
mest. İşte buna meshedip 24 saat mukim olanlar, üç güne kadar seferde olanlar
devam edebilirler. Peygamberimiz (sav)'e hediye olarak bir de merkep gönderdi.
Merkebin adı Asfur'du. Merkep beyaz Şam eşeği idi.
Necaşi vefat edince
Peygamberimiz (sav) Medine-i Münevvere'de, Necaşi Habeşistan'da idi.
– Habeş kralı Necaşi vefat
etti. Onun cenaze namazını kıldık, diyor. Öyle deyince münafıklardan bir kısmı
diyorlar ki:
– Dur bakalım, bunu
yoklayalım (araştıralım). Eğer yalan çıkarsa şimdi bizim dilimiz uzar. Bunun
üzerine hususi Habeşistan'a adam gönderdiler. (Araştırdılar ki) o günü vefat
etmiş. İşte kardeşim böyle kimselerin sözlerine kulak asmamalıdır.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No:
3819)
Manâ'sı: Gece olsun, gündüz olsun, küçük olsun,
büyük olsun, erkek olsun, dişi olsun. Dört tekbir alarak ölülerinizin namazını
kılın. (Kütüb-i
Sitte, Cild 9, Hadîs No: 3060, Sünen-i Müslim, Cenaiz 72 (957), Ebu Davûd,
cenâiz 58 (3197), Nese-i cenâiz 76 (4, 72), Tirmizi cenâiz 37 (1023), Tirmizi
Cild. 4 Hadîs No: 1028, Ahmed ibn-i Hanbel, Tahtavi ve Beyhakî, İbn-i Mâce
Cild: 4, Hadîs No: 1502.)
(Müslim, Kitabül-Cenaiz,
C. II, s. 652)
"Ebû Hureyre (ra) den rivâyet olunduğuna göre,
Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
– Namazı kılınıncaya kadar yanında bulunan kimseye bir
kırat, cenaze defnedilinceye kadar yanında bulunan kimseye iki kırat sevap
verilir.
Hz. Peygamber (sav)'e:
– Bu iki kırat nedir, diye sorulmuş ve O:
– İki büyük dağ gibidir, cevabını vermiştir. (Buharî 59, Ebû Davûd
cenâiz 45 (3168), Sünen-ün-İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1539, Sünen-i Nese-i
Cenâiz 54, 59 (4, 54, 55, 76, 77), Kütüb-i Sitte Cild 0, Hadîs No: 3057, REH
No: 5111.)
(Müslim, Kitabül-Cenaiz C.
II, s. 655)
"İbni Abbas (ra)'ın hizmetçisi derki:
İbni Abbas (ra)'in Kudeyd veya Usfan'da bir oğlu ölmüştü.
Bana:
– Ey Küreyb bak bakalım oğlumun cenazesine ne kadar
cemaat toplanmış, dedi. Ben çıkıp baktım. Epeyce bir kalabalık toplanmıştı.
Bunu kendisine haber verdim. İbni Abbas (ra):
– Bu cemaat 40 kişi var mıdır? diye sordu.
Ben de:
– Evet, diye cevap verdim. İbni Abbas:
– Öyle ise cenazeyi çıkarın. Çünkü ben Hz.
Peygamber(sav)'in şöyle dediğini işittim:
(Müslüman bir kimse ölür de cenazesine Allah'a ortak
koşmayan kırk kişi katılırsa; Allah
kendilerine ölen kimseye şefaat etmeleri için izin verir.) (Sünen-ün İbn-i Mâce, Cild
4, Hadîs No: 1489, Ebû Dâvud Cenaiz 40 (1029) Sünen-i Neseî Cild 3-4, Hadîs No:
1995, Ahmed İbn-i Hanbel, Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Sahih-i Buharî Tecrid-i Sarîh, Cild 4, No: 654 ‘in
izahında sayfa 469’da.)
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 1604)
Manâ'sı:
Mü'minin mü'mine sunacağı ilk hediye
cenazesine iştirak
Allah o cenaze namazını kılanı affediyor. Ona cenaze sebep oluyor.
CENAZEYE HAYIR DUA
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1492)
Manâ'sı:
"Ebû Hüreyre (ra)'den:
(Bir defa) Peygamberimiz (sav) (ile bazı
sahâbiler) in yanından bir cenaze
geçirildi. (Orada bulunan sahâbiler tarafından) cenaze hayır hasletlerinden sayılan bir iyilik ile anıldı. Resûl-i
Ekrem (sav):
– Vacib (sabit) oldu, buyurdu. Sonra O'nun yanından başka
bir cenaze geçirdiler. (Oradaki sahâbiler tarafından) bu cenaze şer fiillerden sayılan bir kötülükle anıldı. Efendimiz
(sav):
– Vacib (sabit) oldu. Şüphesiz sizler yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz", buyurdu. (Sahîh-i Buharî Tecridi Sarîh, Cild 4, Hadîs No: 670, Müslim, Ebû Dâvud rivayet etmişleridir. Neseî ve Tirmizideki Hz. Ömer (ra)’in hadîsine muvafıktır demiştir.)
(Sahih-i Buhari Tecridi
Sarih 4. Cilt, No: 671, s. 570)
Manâ'sı: Ömer (ra)'den,
Hangi bir müslüman ki, onun hakkında dört mü'min hayır
ile sena ve şehadet ederse, Cenab-ı Hakk o müslümanı cennete idhal eder. Biz
dedik ki:
– Ya Resûlullah üç kişi şehadet ederse de böyle midir?
– Üç kişi şehadet ederse de böyledir, buyurdu. Sonra:
– İki kişi şehadet ederse de böyle midir? dedik: Resûl-i
Ekrem:
– İki kişi şehadet ederse de böyledir buyurdu. Bundan
sonra biz Resûl-i Ekrem'den bir şahidi sormadık. (Hadîs-i Şerif, REH No: 4785,
2138.)
Bunun için ölenlerin
hakkında hayır söylememiz lazım.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1497)
Manâ'sı:
"Ebû Hüreyre (ra)'den:
Ben, Resûlullah (sav)'den işittim. Buyurdular ki:
– Ölü üzerinde namaz kaldığınız zaman ihlasla ona dua
ediniz." (Ebû Dâvud, Beyhakî ve İbn-i Hibbân da rivayet etmişlerdir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild
4, Hadîs No: 1498)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den:
Resûlullah (sav) bir cenaze üzerinde namaz kıldığı zaman
şu duayı okurdu:
– Allah'ım! Dirimizi ve ölümüzü, burada hazır
olanlarımızı ve olmayanlarımızı, küçüğümüzü ve büyüğümüzü, erkeğimizi ve kadınımızı
mağfiret eyle!
Allah'ım! Bizden yaşattığın kimseleri İslâm dini
üzere yaşat! Bizden öldüreceklerini de iman üzere öldür!
Allah'ım! Bu cenazenin ecrinden bizi mahrum etme ve ondan sonra bizi delâlete götürme." (Ahmed ibn-i Hanbel; Ebû Dâvûd; Hakim; İbn-i Hibbân ve Sünen’ün-Neseî, C. 3-4, Hadîs No: 1984 de rivayet edilmiştir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1499)
Manâ"sı:
"Vâsile ibn-i el-Eskâ (ra)'dan:
Resûlullah (sav)
müslümanlardan bir adam üzerinde cenaze namazı kıldırdı. Ben onun şöyle dua
ettiğini kendisinden işitiyordum:
– Allah'ım! Falan oğlu falan senin hıfz-u himayendedir. Senin selâmetine götürücü kitabına bağlıdır. Artık onu kabir fitnesinden ve ateş azabından koru. Sen (ahde) vefâ edicisin ve hakkı gerçekleştiricisin. Ona mağfiret eyle, ona rahmet eyle. Şüphesiz sensin Gafûr, sensin Rahim." (Ebû Dâvûd da rivayet edilmiştir.)
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2038)
Manâ'sı:
"Ali (ibn-i Ebû Tâlib) (ra):
Bir adamın, müşrik
olan ebeveyni için istiğfarda bulunduğunu işittim.
– Müşrik oldukları
halde, onlara istiğfar mı ediyorsun? diye sordum.
– Hz. İbrahim, babası için istiğfar etmedi mi? dedi.
Doğru Nebî (sav)'ye geldim ve hâdiseyi anlattım. Şu âyet nâzil oldu:
– İbrahim'in babasına olan istiğfarı ancak ona ettiği bir
vaadden dolayı idi. (Sûre-i Tevbe, Âyet 114.)
Yani İbrahim (as)
babasına: "Sağlığında sana dua eder, senin için istiğfar ederim."
diye söz vermişti. O sözü yerine getirmek için dua ediyor.
Hendek Muharebesinde; Sa'd
ibn,i Muaz, Beni Kureyza kabilesine:
– Biz kazanırsak sizi
öldürürüm, diye yemin ediyor. Harb sonunda, Sa'd ibn-i Muaz yemin ettiği için
Peygamberimiz (sav) karışmıyor, kararı ona bırakıyor. Peygamberimiz (sav)
dururken onları o astırıyor.
Bu hadîste de aynısını
söylüyor. İbrahim (as) babasına dua edip, affı mağfiret dilemeye söz vermişti.
O sözü yerine getirmesinde bir mahsur yoktur. Onun dışında müşrikler için affı
mağfiret dilenmez. (Kitabımızın Cild 2, s. 291'de daha geniş bilgi vardır).
* * *
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 509-510).
Taberani "Evsat" da, Beyhaki
"Sünen"inde Ebû Hüreyre (ra)' den rivâyet ettiklerine göre Resûlullah
(sav) şöyle buyurdu:
– Allah cennette salih kulu için derecesini yükseltir.
Kul der ki: "Yâ Rabbi! Nerden bu bana?" Allah buyurur ki,
"Çocuğunun sana olan istiğfarıyla..."
Beyhaki'nin rivâyetinde: "Çocuğunun sana olan
duasıyla..." diye geçmektedir.
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 510-511)
"İbn-i Ebi'd Dünya, Süfyan'dan rivâyet ettiğine göre
şöyle deniliyormuş:
Ölülerin duaya olan ihtiyacı, dirilerin içmek ve yemeye
olan ihtiyacından daha şiddetlidir.
Duanın ölülere menfaat verdiği, müteaddit icmalarla
sabittir. Kur'ân'dan delili de şu âyettir:
"Onlardan sonra gelenler derler ki: Ey Rabbimiz,
bize ve iman ile öncülerimiz olan kardeşlerimize mağfiret et." (Sûre-i Haşir, Âyet 10.)
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 512-513)
"İbn-i Neccar "Tarih"inde Malik ibn-i
Dinar'dan rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:
– Cum'a gecesi kabristana girdim. Baktım karşımda parlak
bir nur... Dedim ki, "Lâ ilâhe illallah, demek Allah burdakilere mağfiret
etmiş." Birden uzaktan bir ses geldi: "Yâ Mâlik ibn-i
Dinar! Bu, mü'minlerin kabirdeki kardeşlerine gönderdikleri
hediyeleridir." Ben:
– Seni konuşturan Allah hakkı için nedendir bu nur?
dedim. Dedi ki:
– Bu gece bir adam güzelce abdest aldı. "Kul Yâ
eyyühel-kâfirun ve kulhüvallahü ehad" sûrelerini okudu. Ve "sevabını
bu kabristandaki mü'minlere hediye ettim" dedi. Bunun için Allah doğuda
batıda, bir ışık, bir nur, bir genişlik ve sevinç indirdi.
Mâlik dedi ki:
Artık her cum'a gecesi ben o sûreleri okurdum.
Sonra Resûlullah (sav)'ı rüyada gördüm. Buyurdu ki:
– Yâ Mâlik! Ümmetime hediye ettiğin nurlar sayısınca
Allah sana mağfiret etti. Ve sana o kadar sevap vardır. (Sonra buyurdu ki:) Ve sana cennette münif bir saray bina etti. Ben:
– Münif nedir? dedim. Buyurdu ki:
– Şerefeleri cennet ehli üzerine uzanan yüksek bina
demektir."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 513)
"İbn-i Ebi'd Dünya, Beşşar ibn-i Galip'ten rivâyet
ettiğine göre şöyle demiştir:
– Rabia'yı rüyada gördüm. Daha önce ona çok dua
ediyordum. Dedi ki:
– Ey Beşşar, senin hediyelerin ipek mendillerle örtülü,
nuranî tabaklar üstünde bize geliyor. Ben:
– Nasıl olur bu? dedim. O:
– Bu hediyeler diri mü'minlerin duasıdır. Onlar ölülere
dua ettikleri zaman, o dua nuranî tabaklar üstünde, ipek mendiller içine
konulur. Sonra, hangi ölü için dua edilmişse ona getirilir ve bu falanın sana
hediyesidir, denilir.
Taberanî "Evsat"ta, Enes (ra)'den merfuan
rivâyet ettiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
"Ümmetim, Ümmet-i Merhume'dir. Günahları ile kabre
girerler. Mü'minlerin onlara yaptığı istiğfarla temizlenmiş olarak
çıkarlar."
(İmam Celâleddin,
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 514)
"Daremi, Müsned'inde ibn-i Mes'ud'dan rivâyet
ettiğine göre, şöyle demiştir:
Dört şey adamın ölümünden sonra ona verilir:
– Daha önce Allah yolunda tasarruf ettiği malın üçte biri
(yani vasiyet miktarı)...
(Demek ki, malının üçte
biri kadar vasiyet edebilir. Fazlasını yapamaz).
– Ölümünden sonra ona dua eden salih çocuğun duası...
– Açtığı iyi çığır.
– Ve yüz kişinin şefaati ki yüz kişi bir adama şefaatçı
olursa, şefaatleri kabul edilir."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 515)
"İmam Ahmed ve dört muhaddis, Sa'd ibn-i Ubade
(ra)'den rivâyet ettiklerine göre, O:
– Yâ Resûlullah! Anam öldü. Onun için vereceğim hangi
sadaka daha üstündür? diye sordu:
Resûlullah (sav):
– Su diye buyurdu. Bunun üzerine kalktı, bir kuyu kazdı
ve:
– Bu Sa'd'ın anası içindir." dedi.
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 515)
Taberani, Ukbe ibn-i Amir'den rivâyet ettiğine göre,
Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Sadaka, sahiplerinden kabir hararetini
söndürür."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 516)
"Yine Taberani, Sa'd ibn-i Ubade'den rivâyet
ettiğine göre; şöyle demiştir:
– Ben yâ Resûlullah anam öldü ne vasiyet etti, ne de bir
şey sadaka verdi. Onun yerine sadaka verirsem ona yararı olur mu? dedim.
Buyurdu ki:
– Evet, yanmış bir kemik dahi versen..."
(İmam Celâleddin,
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 516)
"Taberani "Evsat"da Enes (ra)'den rivâyet
ettiğine göre, şöyle demiştir:
Resûlullah (sav)'den şöyle işittim:
– Herhangi bir evden biri ölünce ve onun yerine sadaka
verilse, Cebrail, o sadakayı nurani tabaklar üstünde ona hediye eder. Kabrinin
kenarında durur der ki: "Ey derin kabir sahibi! Bu senin ailenin sana
gönderdiği bir hediyedir. Al kabul et." O hediye onun kabrine girer. O
onunla sevinir ve müjdelenir. Kendilerine bir
hediye gelmeyen komşuları ise üzülürler."
(İmam Celâleddin,
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 517)
"Beyhaki "Şuâb-ı İman" da el-İsbehanî
"Tergib"de içinde iki meçhul olan bir sened ile ibn-i Ömer (ra)'den
rivâyet ettiklerine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Kim ebeveyni yerine haccederse ateşten kurtulur ve onun
sevabından hiç bir şey eksilmeden ebeveyni içinde tam bir haccın sevabı olur.
Ve Resûlullah (sav)
buyurdu ki:
–
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 517)
"Bezzar,
Taberanî, güzel sayılan bir sened ile, Enes (ra)'den rivâyet ettiklerine göre;
Bir adam, Resûlullah (sav)'e geldi. "Babam
hac farizasını yerine getirmeden öldü" dedi.
Resûlullah (sav)
buyurdu ki:
– Babanın borcu
olsaydı ödemez miydin? Adam:
– Evet, dedi. Buyurdu
ki:
– İşte hac da onun borcudur. Öde!"
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 518)
"İbn-i Ebû Şeybe, Atâ'dan rivâyetine göre şöyle
demiştir:
Üç şey ölümden sonra kişiye ulaşır. Köle azad etmek, hac
ve sadaka..."
Hadîs-i Şerîf:
"Merhamet yüz'dür. Birisi dünyada, doksan dokuzu âhirette" diye buyuruyor. Allahu Teâlâ, âhirette buradakinin doksan dokuz misli daha merhametlidir. Onun için kullar o ölü hakkında ne konuşurlarsa, Kur'ân okur, dua eder, salâvat-ı şerîfe gönderir, lâ ilâhe illallah derlerse Allah (cc) yanında makbuldur.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, KabirÂlemi, s. 524)
"El-Hallal'ın
arkadaşı Abdülaziz senediyle Enes (ra)'den rivâyet ettiğine göre; Resûlullah
(sav) şöyle buyurdu:
– Kim kabristana girse
ve Yasin sûresini okusa, Allah ordaki yatanların yükünü hafifletir. Ve o ölüler
sayısınca ona hasenat yazılır."
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 526)
"İbn-i Asakir,
Hammad ibn-i Seleme tarikiyle Katâde'den rivâyet ettiğine göre, Ebû Berzete
el-Eslemi (ra) naklediyormuş ki:
Resûlullah (sav) bir
kabrin yanından geçti. Sahibi azap içinde idi. Bir dal aldı, kabre dikti ve
şöyle buyurdu:
– Umulur ki, bu dal
yaş kaldıkça onu azaptan korusun.
Ebû Berzete de şöyle
vasiyet ediyormuş:
– Öldüğüm zaman kabrime iki dal koyun."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 177)
"Beyhaki, "Şuab-i İman"da ve Deylemi, Ebû
Hüreyre (ra)'den şöyle rivâyet etmişler:
Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:
– İnsan ölünce melekler bu ne yaptı; insanlar bu neyi
geride bıraktı, diye söyleşirler."
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1478)
Manâ'sı:
"Abdullah ibn-i Mes'ûd (ra)'dan:
Cenazeyi takip
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1480)
Manâ'sı:
"Resûlullah (sav)'ın mevlâsı Sevbân
(ra)'dan:
Resûlullah (sav), bazı
kimselerin binek hayvanlarına binerek bir cenazeye katıldıklarını gördü ve (onlara):
– Sizler binici olduğunuz halde Allah'ın meleklerinin ayakları üzerinde yürümelerinden hayâ etmiyor musunuz?" buyurdu. (Sünen-i Tirmizi, C. 2, Hadîs No: 1017’de rivayet edilmiştir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1482)
Manâ'sı:
"Sâlim'in babası (Abdullah
ibn-i Ömer) (ra)'dan:
Ben, Peygamberimiz (sav)'i, Ebû Bekir (ra) ve Ömer (ra)'i cenazenin önünde yaya olarak yürürlerken gördüm." (Ahmed ibn-i Hanbel, Ebû Dâvûd, Neseî, Darekûtnî, İbn-i Hibbân, Beyhakî ve Hakîm de rivayet etmiştir.)
Bu hadîsi Râmuz-il Ehâdîs 4010 nolu hadîs neshetmiştir. Onun hükmünü kadırmış, yeni bir hüküm getirmiştir. -İtibar sonrakinedir. Yani cenazenin arkasından gitmek iyidir ve sünnete daha uygundur.
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
– Cenaze giderken önünde mi, arkasında mı, yanında mı gidelim? Nasreddin Hoca:
– Tabutun içinde gitmeyin de nerde giderseniz gidin, buyurmuştur.
Sehvi secde nasıl
yapılır ?
Peygamberimiz
(sav):
–
Ayetlerde nasıh-mensuh olduğu gibi, benim hadîslerimde de nasıh-mensuh vardır.
Evvelki söylenilen hadîste aksini söylemiştir. Onun için Peygamberimiz (sav)'in
bir hadîsini duyup da bu böyledir demek olmaz.
Mesela; sehvi secde de ilk defa iki tarafına selam vermeden iki secde edip selam vermiştir. Sonradan her iki tarafına selam vermiş, iki secde yapmış ve tekrar selam vermiş olduğundan itibar sonrakinedir. (Sünen-i Tirmizi, Cild 1, Hadîs No: 287 (388).)
Peygamberimiz
(sav)'in ilk yaptığını yapıp, sünnettir, böyledir, yanlış yapılıyor demek
yanlıştır. Söz
Hz. Ali (ra)'ye sormuşlar:
– Bu kadar kale fethettin,
hangisi daha zor geldi? Hz. Ali (ra):
– Yarım okumuş, kalem ucu
yalamış bir hocaya haklı ve doğru sözü anlatabilmek bunun hepsinden zor geldi.
Kaledeki kâfir ne kadar kuvvetli olursa olsun, vura vura, öldüre öldüre nihayet
o kaleyi alırsın. Amma bu yarım okumuş hocaya doğruyu söylersin, kabul etmez,
itiraz eder. Müslümandır vurup öldüremezsin, fikrinden de caydıramazsın. Daima
benim dediğim doğrudur, der.
Bir adam odun satmaya gider. Parasını verip, odunu alırlar. Oduncu:
– Benim odunum ne olacak?
der.
– İşte odunun parası, ver
odunu, derler.
– Tamam ama odunum ne
olacak, der. Ne kadar demişlerse de:
– Bu odunun parası amma
benim odunum ne olacak, demiştir.
Bilâl Babamın ve benim
yanıma gelenlerin içindede böylesi kimseler oluyor.
Bir de Peygamberimiz (sav) Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra)'a çok saygısı olanın cenazesi onların önünde gitmesi kendisine terk-i edep sayılır. Onun için Peygamberimiz (sav) cenazenin ilk defa önünden sonra hep arkadan gitmiştir. Meselâ; Mevlânâ'nın babası Mevlânâ için "Benim kabrine O'nun cenazesini getirmeyin" der. Getirince ayağa kalkmazsa kendine terk-i edep sayılır. Onun için kalkıyor. Babanın oğlunu önüne alıp namaz kılmaması Peygamberimiz (sav)'in sözü üzerinedir. Kılarsa Peygamberimiz (sav)'in sözünü hiçe saymış oluyor. Peygamberimiz (sav)'in sözü kendi için terk-i edeptir. O terk-i edep oğluna değil, Peygamberimiz (sav)'in sözünedir. Oğluna ayağa kalkması yine oğluna değil, oğlundaki olan ilmedir. Kalkmazsa ilme karşı terk-i edep olacaktır. Çocuğun kendine karşı değil, çocuktaki olan Allah'ın sıfatlarının ikincisi olan ilme karşıdır.