(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1544)
Manâ’sı:
“Ali ibn-i Ebî Tâlib (ra)’den:
Resûlullah (sav) bir
cenazenin geçmesi dolayısıyla ayağa kalktı, biz de kalktık. Nihayet ayağa
kalkmayı terk edip oturdu. Artık biz de ayağa kalkmayı terk edip oturduk.” (Kütüb-i Site sahipleri,
Ahmed ibn-i Hanbel, ibn-i Ebî Şeybe, Sünen’ün-Neseî, c. 3-4, Hadîs No: 2002,
Beyhakî ve REH No: 607.)
Peygamberimiz (sav)’in cenazeye ayağa kalkması Peygamberimiz (sav)’den bize kalan sünnettir. Peygamberimiz (sav)’in ayağa kalkması cenaze olan sahâbeye göre kendi için terk-i edep olur. Peygamberimiz (sav) onu bildiği için sünnet olarak ayağa kalkıyor ama karşıya terk-i edep olmasın diye oturuyor.
Bir insan bu dünyada ahlâkı, meşrebi, görüşü, örf ve âdeti islâma uygun ise o kimse öldükten sonra da aynıdır. Öyle olunca terk-i edebe riayet öldükten sonra da devam ediyor. Meselâ; Peygamberimiz (sav): “Cenneti gezerken, çok güzel bir saray içinde huriler balkondan, pencereden bana bakıyor, ben de onlara bakıyorum. Cebrâil’e: Bu kimin makamıdır? Dedim. Cebrâil: “Bu, senin ashâbından Ömer’in makamıdır.” Deyince bakmadım, arkamı çevirdim. Çünkü Ömer, namus cihetine çok gayur’dur.” Buyurdu. Halbuki Hz. Ömer (ra)’in namus cihetine gayur olması bu dünyadadır.
Ahirette namussuz kötü adamlar cennete giremeyecek, Hakiki mü’minler girecek. Peygamberimiz (sav) ise cennet ehlinden milyonlarca defa daha iyidir, emindir. Bu malumdur. Demek ki, Hz. Ömer (ra) cennete vardığımızda, bu dünyadaki namus cihetine nasıl gayursa âhirette aynı öyle gayurdur. Anlaşılıyor ki, Hz. Ömer (ra)’in ahlâkı bu dünyada nasılsa âhirette de öyle olacak. Her müslümanında bu dünyada ahlâkı nasılsa öldükten sonra mahşer-de, cennette de aynıdır.
Meselâ; şefâat etmeyi veya edilmeyi konuşan, bu dünyada şefâat kazanılacak şeyleri yapan, Peygamberin en büyük evliyâların kabirlerinde Allah rızası için kurban kesip, ziyâret eden ve: “Yâ Rabb’i! Bunun şefâatından beni mahşerde ayırma” diye şefâat isteyen o kimseye şefâat olur. O kaygı kendinde yok öylesi yere gitmez, dua etmez, şefâat istemez. Evinde yaptığı dualarda da hiç oralı olmazsa ona şefâat nasip olmaz. İşte bu dünyada istediğini, Allahu Teâlâ, âhirette de aynısını veriyor. Bu adam bir tek yaptığı amel ile baş başa kalıyor.
(Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1931)
Manâ’sı:
“Ebû Katâde ibn-i Rebî (ra)’den:
Resûlullah (sav)’ın
yanından bir cenaze geçti. Resûlullah (sav):
- Ya kendi kurtulmuş
veya kendisinden kurtulunmuş (biridir),
buyurdu. Oradakiler:
- Kendi kurtulmuş veya
kendisinden kurtulunmuş ne demektir? Diye sordular. Resûlullah (sav):
- Mü’min kul (ölünce), dünya eza ve cefasından kurtulur. Facir ölünce de (onun şerrin)den, diğer insanlar, memleket, ağaç ve hayvanlar kurtulur”. buyurdu.
Demek ki facirin şerrinden insanlara, memlekete, ağaç ve hayvanlara şerri bulaşıyor.
(Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, No: 633, s. 361)
Manâ’sı:
Ummi Atiye (ra) dan:
Biz (kadınlar) Resûlullah (sav) tarafından cenazeyi takip
etmekten nehyolunduk (yasaklandık.) Cenaze
ittiba (takip etme) bizim üzerimize
farz kılınmadı. (Taberanî,
Sahih-i Müslim, Cild 3, Hadîs No: 34 (938).)
(Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1910)
Manâ’sı:
“Ebû Hüreyre (ra)’den: Resûlullah (sav)
şöyle buyurdu:
- Cenazeyi kabre
sür’atle götürün. Eğer ölen, iyi bir kişi ise, bu bir hayırdır. Onu (bir an
evvel) hayır ve sevabına ulaştırmış
olursunuz. Eğer iyi bir kişi değilse bu da bir şerdir. Bir an önce onu
omuzlarınızdan indirmiş olursunuz.” (Muhtar’ül-Ehadîsin-Nebeviyye, s. 125, No: 130,
sayfa 597, No: 1245.)
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 6278)
Manâ’sı:
“Ölünün ardından üç şey gider: Ehli,
malı, ameli, ikisi döner, bir yanında kalır. Ehli ile malı döner, ameli yanında
kalır.”
Ölünün ardından üç şey gider:
1) Ehli (çocukları ve aile efradı),
2) Malı
3) Ameli.
Bu üç şeyin ikisi dünyada kalır. Malını biraz sarfederler, kalanı kalır. Ehli kendini takip eder, kabirden döner. Onlar da kalır. Ameli kendi ile beraber gider.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 174)
“Buhari ve Müslim, Ebû Said el-Hudri
(ra)’den rivâyet ettiklerine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
- Cenaze tabuta
bırakılıp, kabre doğru taşınınca, salih ise “beni götürün” salih değilse,
“yazık bana! Beni nereye götürüyorsunuz” der. İnsandan maada (başka) her şey onun sesini işitir. Şayet insanlar
onun sesini işitseydiler, ölürlerdi.”
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 175.)
“İbn-i Ebi’d Dünya, “Kabirler” bahsinde
Ömer ibn-i Hattab (ra)’den rivâyet ettiğine göre Resûlullah (sav) şöyle
buyurdu:
- Her ölünün cesedi
tabuta bırakılıp, kabre doğru üç adım yürürlerken ins ve cinden başka her şeyin
işiteceği bir şekilde konuşur ve şöyle der:
“Ey kardeşlerim! Ey
cesedimi taşıyanlar! Dünya beni aldattığı gibi sizi aldatmasın. Zaman benimle
oynadığı gibi sizinle oynamasın. Geride bıraktığımı varislere bıraktım. Kahhar olan
Cenâb-ı Hakk, kıyamette beni hesaba çekecektir. Siz beni kabre götürüyorsunuz.
Oraya bırakıp vedalaşıyorsunuz.”
Cenazeyi götürürlerken Peygambere salâvat demek yok diyenlere:
Cenazeyi götürürken çarşı-pazar, düğün ve benzeri topluluktan geçerken, “Peygambere salâvat” denirse o toplulukta salâvat getirmezlerse büyük günahkâr olurlar. Kur’ân-ı Kerim’de: “O Muhammed üzerine melekler salâvat getiri. Ey mü’minler siz de getirin” (Sûre-i Ahzab, Âyet 56.) diye emrediyor. Bu âyete göre herkesin Peygamberimiz (sav)’e salâvat getirmesi vacib oluyor. Peygambere salâvat denildiğinde onlar da işi gücü bırakıp Salâvat getirmezlerse mes’ul olurlar. Bir tek cenazeyi götürenler hepsi cenazenin arkasından gidiyor. O zaman Peygambere salâvat denir. Herkes salâvatı şerife getirir. Bir salâvat getirilen yerden şeytan kaçar. Şeytan oraya yaklaşamaz. Ölünün münkir ve nekire doğru cevap vermesine şeytanın ölüye müdahale edememesine salâvat-ı şerife getirmek, büyük ölçüde yardımcı olur. Şeytan ezan sesi duyunca da kaçar. Çünkü ezanda Muhammed Resûlullah diye bağırıyor. Bir de cehri “toplu zikrullah” etmek veya tek başına zikrullah edilen yerden şeytan kaçar. Eğer zikredenler de sünnet tamamsa bid’atten de uzaksa şeytan muhakkak kaçar.
Maldan sevgisi geçirir,
İsmi Şaytan kaçırır,
Varırsak Kevser içirir,
Gel gidelim Muhammed’e.
Bilâl Babam:
Eline bir değnek alır, köpeği bir yere kıstırır, ağzına ağzına, değnekle vurursan köpek bir fırsat bulursa bir daha geri dönmemek üzere kaçar. Cehri toplu veya tek olan zikirde de aynıdır. Şeytan ordan kaçar, herhangi bir şeriatsızlık zuhur etmeden oraya yaklaşamaz. Hz. Ali (ra) önünde camiye giden ihtiyarın şeytan olduğunu söyleyen Resûlullah (sav)’in sözü üzerine Hz. Ali (ra) o şeytanı direğin arasıan (kıstırdı) sıkıştırdı. İsmail (as) İblis’e taş atıp gözünü kör etti. İşte bu bunun karşılığıdır. Peygamberin ve hakiki Evliyaların karşısında şeytan aynı aciz ve hükümsüz kalır. Çünkü Allahu Teâlâ hadîs-i kudsisinde: “Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum” buyuruyor. O gözle şeytanı görür, o elle tutar, o ayakla arkasından yetişir, o ağızla söyler, şeytanı etkisiz hale getirir.
Cenaze cemaatı, cenazeyi götürürken çarşı-pazar, düğün vs. toplulukların içinden geçerken o zaman Peygambere salâvat denmez. Çünkü o toplulukta orayı bırakıp salâvat getirmeyen vacib’i terk etmiş olur. Vacib’i terk etmekte büyük günahtır. Peygambere salâvat derlerse duyan her mü’mine salâvat getirmek vacib olur. Herkes salâvat-ı şerife getirirse oraya rahmet iner. “Salâvat-ı Şerîfe sesinden şeytan kaçar.” Şeytan kaçınca, ölü, münker ve nekir’e rahat cevap verir. Salâvat getirilmesine Vehhabi mezhebinden olanlar karşı çıkar. Şeytanın en sevmediği Peygamberimiz (sav)’dir. O’na salâvat getirilen, musafaha edilen yerde şeytan duramaz, kaçar. Derler ki: “Salâvat duymuş şeytan gibi kaçıyor.” Onun için hem fatiha denir, hem salâvat getirilir. Hatta millet çok galeyana gelmişse tekbir getirirler. İçten severek hep bir ağızdan tekbir getiriliyorsa, o tekbir susturulmaz.
Esnemek şeytandandır. Esneme de her ne kadar sen seni zapt edemeyip esneme oluyorsa, Peygamberimiz (sav)’in üzerine salâvat-ı şerîfe getirmeyi aklına getirdiğinde hemen şeytan kaçar, esneme kesilir. Onun için cenaze giderken Peygambere salâvat denir. Salâvat-ı Şerîfe getirilir.
Eee efendim; ya o toplumun içinde getirmeyen olursa?
Onlara da hoca söylesin, öğretsin, birbirlerinden duysun öğrensinler. Kasıtlı olarak, bilerek getirmiyorsa mahşerde, âhirette cezasını kendi çeker. Varsın çeksin.
* * *
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 193)
“İmam Ahmed, Hakim-i, Tirmizi, Taberani,
Beyhakî, Cabir ibn-i Abdullah’tan rivâyet ettiklerine göre:
Sa’d ibn-i Muâz
defnedildiği zaman Peygamberimiz (sav) tesbih getirdi. Millet de uzun uzun tesbih
getirdiler. Sonra tekbir getirdi. Millet de tekbir getirdi.
- Yâ Resûlullah! Neden
tesbih getirdin? Dediler. Buyurdu ki:
- Bu sâlih adamı kabir
çokca sıkıştırdı. Sonra Allah sıkıntısını giderdi.”
* * *
Asil cins at üç şey için yaratılmıştır.
1. Bayram ve cuma namazına yetişmek için,
2. Cenaze namazına yetişmek için,
3. Harb için.
Cenaze namazı çok mühimdir. Peygamberimiz (sav) buyuruyor:
“Bir insan ölse onun cenaze namazını kılan cemaatin içinde Allah’a sevilen büyük bir zat varsa namazını kıldığı kimseye şefâat eder, kurtarır”. Yalnız şefâat edilecek kimsenin imanlı olarak gitmesi lazım. Ölen büyük bir zat ise, Allah’a sevilmiş ise, evliyâ ise onun arkasında onun cenaze namazını kılanların hepsine şefâat eder, kurtarır. Bunun için cenaze namazına yetişmede cins atın, koşu atının çok büyük rolü vardır.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4010)
Manâ’sı:
Cenazenin ardından yürüyenin, önünden
yürüyene karşı olan üstünlüğü, farz namazın nafileye olan üstünlüğü gibidir. (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4,
Hadîs No: 1481, Tirmizi, Ahmed ibn-i Hanbel, Ebû Davûd, Neseî ibn-i Hibban,
Hâkim ve Beyhaki rivayet etmişlerdir.)
(Müslim, Kitabül-Cenaiz, C. II, s. 659)
Manâ’sı:
“Amr bin Rabia (ra) den rivâyet
olunduğuna göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
- Cenazeyi gördüğünüz zaman, sizi geçinceye ya da yere konuncaya kadar ayağa kalkın.” (Hadîs-i Şerif REH No: 484, Kütüb-i Site Sahipleri ve Beyhakî, Tirmizi rivayet etmişlerdir. Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4 No: 1542.)
(Buhari, Kitabül-Cenaiz, C. II, s. 87)
Manâ’sı:
“Cabir bin Abdullah (ra)’dan rivâyet
edilmiştir. O der ki:
Bir gün önümüzden bir
cenaze geçti. Bunu gören Hz. Peygamber (sav) hemen ayağa kalktı; biz de
kalktık. Sonra:
- Ya Resûlullah, bu
bir Yahudinin cenazesidir, dedik, O:
- Siz cenazeyi gördüğünüzde ayağa kalkın, buyurdular.” (Sünen’ün Neseî, Cild 3-4, Hadis No: 1921, 1922.)
(Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, No: 649, s. 436)
Manâ’sı:
Amr bin Rabia (ra) şöyle rivâyet
etmiştir.
Sizin biriniz bir
cenaze gördüğünde onunla gitmek istemezse cenaze ilerleyip cenazeden geri
kalana kadar, yahut cenazeyi götürenler o kimseyi geride bırakana kadar, yahut
o kimseyi geride bırakmazdan evvel cenaze yere indirilene kadar kıyam etsin. (Ayağa
kalksın) (Sünen’ün
Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1915, Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadîs No: 1021.)
(Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, No: 652)
Manâ’sı:
Ebû Saidi Hudri (ra)’den:
Cenaze tabuta konulup
erkekler omuzlarına yüklendiklerinde o cenaze iyi bir kişi ise:
Cenazenin bu sayhasını bağırmasını gafil insandan başka her mevcut işitir. İnsan da bunu duysa derhal bayılır. (Sünen-i Nese-i, Cild 3-4, Hadîs No: 1909; Sahih-i Müslim, Cild 3, Hadîs No: 50 (944), Ahmed ibn-i Hanbel, Beyhakî ve Kütüb-i Sitte, İbn-i Mâce Cild 4, Hadis No: 1477, Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadis No: 1020 rivayet etmişlerdir.)
(Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, Hadîs No: 660)
Manâ’sı:
“Cabir ibn-i Abdullah (ra) den, Resûlullah
(sav) Uhud harbi şehidlerinden ikişer kişiyi bir kabirde yerleştiriyordu ve
bize:
- Bunların hangisi
Kur’ân’ı daha çok öğrenmiştir? diye soruyordu. Bu çift şehitlerden birisine
işaret edilince onu kabre önce koyuyordu.
- Kıyamet gününde ben
bu mücahitlerin hayatlarını feda ettiklerinin şahidiyim buyurdu. Sonra da aziz
şehitlerin gasledilmesinden ve üzerlerine namaz kılınmadan kanlar içinde
defnolunmalarını emreyledi.” (Sünen-i Nese-i, Cild 3-4, Hadîs No: 2076.)
(Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2011)
Manâ’sı:
“İbn-i Abbas (ra)’da: Resûlullah (sav):
- Lahidli mezar bizim
içindir. Lahidsiz mezar başkaları içindir.” Buyurdu.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1554)
Manâ’sı:
“İbn-i Abbas (ra)’dan: Resûlullah (sav):
- Lahid (usûlü) bizedir. Şak (usûlü) başkalarınadır.” buyurdu.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1557)
Manâ’sı: “Enes ibn-i Mâlik (ra)’den:
Peygamberimiz (sav), vefat ettiği zaman Medine’de lahid
kazıcı bir adam ve şak kazıcı diğer bir adam vardı. Sahâbiler:
- Biz Rabb’imizden hayırlısını dileyerek ikisine de (haber) gönderelim. Hangisi sonra gelirse onu bırakırız, dediler. Ve ikisine de
haber gönderildi. Lahid kazıcısı önce geldi. Bunun üzerine sahâbiler, Peygamberimiz
(sav) için lahid kazdırdılar.”
(Sünen’ün-Neseî,
Cild 3-4, Hadîs No: 2010)
Manâ’sı:
“Amir ibn-i Sa’d (ra)’dan; ölümü
yaklaşınca Sa’d şöyle dedi:
- Resûlullah (sav)’ın
mezarında olduğu gibi, mezarıma lahid kazın ve üzerime taş dikin.” (Müslim ve İbn-i Mâce, Cild
4, Hadîs No: 1556.)
“Mezar
yerle beraber olacak” diye iddia
(Sünen’ün Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2013)
Manâ’sı:
Sa’d ibn-i Hişâm ibn-i Amir (ra)
babasından naklediyor: Uhud savaşında, müslümanlardan bir çoğu şehid oldu.
Ekserisi de yaralandı. Resûlullah (sav):
- Çukur kazınız ve
genişçe kazınız. Sonra iki veya üçünü bir kabre koyunuz.”
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1560)
Manâ’sı:
“Hişâm ibn-i Amir (ra)’den:
Resûlullah (sav):
- Mezarları kazınız.
Geniş tutunuz ve iyi yapınız” buyurdu. (Ebû Dâvud, Beyhakî ve Neseî de rivayet edilmiştir.)
(Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, Hadîs No: 637)
Manâ’sı:
“Enes İbn-i Malik (ra) den şöyle rivâyet
edilmiştir:
- Resûlullah (sav)’nin
kızı Ümmü Gülsüm (ra)’nın cenazesinde bulunduk. Resûlullah kabrin bir
- İçinizde bu gece
günah işlememiş kimse var mıdır? diye sordu. Ebû Talha:
- Ben varım, Ya
Resûlullah, dedi. Resûlullah:
- Haydi, Kabre in buyurdu. Bunun üzerine Ebû Talha, Ümmü Gülsüm’ün kabrine indi. demiştir „
Harp gibi bir zaruret
olmayıp evvelce ölen adamın kabrine; seneler sonra ikinci bir adam onun kabrine
konmaz.
Bilâl Babam Gaziantep’in
Çarpın (Işıklı) köyüne gittiğinde herkes soru soruyordu. Çarpın (Işıklı)
köyünde oturan Hacı Hüseyin’in oğlu Muhammed anlatıyor:
- Bilâl Babama sordum. Bir
kabre iki kişi koyuyorlar. Evvelce babası vefat etmiş. Sonra kardeşini veya
oğlu vefat edince aynı kabre koyuyorlar. Bu caiz midir?
Bilâl Babam şu cevabı
verdi:
- Halk arasında derler ki:
Allah seni kabir komşusu da yapmasın. Bu söz çok doğrudur. Çünkü kabirdekinin
birisi cennetlik ve çok iyi, hiç azabı yok, sefa içinde ise diğeri ikinci konan
o da cehennemlik, azap içinde ise, birisi daima refah, saadet ve sevgi görüyor.
Diğeri de azap oluyor, zülum, işkence görüyor. Onun için caiz değildir. Misal:
Bir nezarette suçlu bir kimse devamlı işkence, zülum görüyorsa, aynı nezarette
olan diğeri her ne kadar refah saadet içinde olsa onun sıkıntısına istemeyerek
o da ortan olur.
(İmam Şa’rânî, Ölüm-Kıyamet-Ahiret,
s. 97, No: 132)
“Ebû Nuaym’ın merfu olarak tahric ettiği hadîste Resûl-i Ekrem
Efendimiz (sav):
- Herhangi birinizin bir yakını öldüğü zaman onun
kefenine ihtimam ederek güzel yapınız, vasiyetlerinin yerine getirilmesi
hususunda acele ediniz, kabrini derin kazarak içine koyunuz ve kendisini kötü
komşulardan uzaklaştırınız, buyurdu. Sahâbiler:
- Yâ Resûlullah, âhirette de iyi komşunun faidesi var
mıdır? diye sordular. Resûlullah (sav):
- Dünyada iyi komşunun faydası var mıdır? buyurdu. Oradakiler:
- Evet vardır, dediler. Resûlullah (sav)
Efendimiz:
- İşte böylece iyi komşunun âhirette de faydası vardır”. buyurdu.
(İmam Şa’rânî, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, s. 96, No:131)
“Ebû Said el-Mâlinî ile Ebû Bekir
el-Haritî’nin Hz. Ali (ra)’den rivâyet ettikleri hadîste Hz. Ali:
- Resûl-i Ekrem (sav)
Efendimiz bizlere, ölülerimizi sâlih ve yüce kişiler arasına gömmemizi
emrederdi. Zira hayatta olanların kötü komşudan rahatsız oldukları gibi, ölü de
kötü komşudan eziyet çeker, demiştir.”
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1476)
Manâ’sı:
“Bilâl ibn-i Yahya (ra)’dan:
Huzeyfe (ibn-i
el-Yeman) (ra), bir cenazesi olduğu
zaman şöyle derdi:
- Ölümünü kimseye ilan
etmeyiniz. Bunun naî olmasından cidden korkarım. Ben şu iki kulağımla
Resûlullah (sav)’dan işittim. Naîden nehiy etti.” (Tirmizi de rivayet edilmiştir.)
Bu hadîsin ravilerinden İbrahim şöyle diyor:
-
Bir adam ölünce haber edilir. Çünkü cenaze namazına ne kadar çok insan gelirse, dua ederse, o kadar affı mağfirete uğrar. Bir de cahiliyet devrindeki gibi haber vermek var. Giden adam sesle ağıt söyler veya şiir gibi, felan adam öldü, siz duymadınız mı? Ağlayın bundan sonra ağlayın, bize gülmek yoktur. Duyanlar sesle ağlar. Bu gibi benzeri haberler iyi değildir. Giden adam içimizden felan gitti. Allah (cc)’ın rahmetine kavuştu, duyanlar “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn” der, ağlamaz onun için hayır duada bulunur. Hemen cenazesine yetişmek için hazırlanır.
(Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs no: 2015)
Manâ’sı:
“
- Üç vakit var ki,
Resûlullah (sav), o vakitlerde cenaze namazı kılmaktan veya ölüyü gömmekten
bizi nehyetmişti. (Bu vakitler), güneş
doğup da yükselinceye kadar, öğle vakti güneş tam zevalde iken, güneş
batarken.”
Bu vakitler kerahat vaktidir
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1486)
Manâ’sı:
“Ali ibn-i Ebû Tâlib (ra)’den: Resûlullah
(sav) şöyle buyurdu:
- Cenaze hazırlandığı
zaman onu tehir etmeyiniz.” (Tirmizi, Hakim ve ibn-i Hibbân da rivayet edilmiştir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1540)
Manâ’sı:
“Sevbân (ra)’dan: Resûlullah (sav) şöyle
buyurdu:
- Bir cenaze üzerinde
namaz kılana bir kırat (sevap) vardır
ve cenazenin defninde (de) bulunan
iki kırat sevap vardır.
Sevbân (ra) demiştir
ki: Resûlullah (sav)’a kıratın ne olduğu soruldu. Buyurdu ki:
- Uhud (dağı)
mislidir.” (Müslim
de rivayet etmiştir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1542)
Manâ’sı:
“Amir ibn-i Rabîa (ra)’dan: Resûlullah
(sav):
- Cenazeyi görüdğünüz
zaman, cenaze geçip sizi arkasında bırakıncaya kadar veya (yere) indirilinceye kadar ayağa kalkınız (ayakta
durunuz)”. (Kütüb-i sitte sahibleri, Beyhaki ve Tirmizi
de rivayet etmiştir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1543)
Manâ’sı:
“Ebû Hüreyre (ra)’den:
Resûlullah (sav)’ın
yanından bir cenaze geçirildi. Kendisi ayağa kalktı ve (bize):
- Ayağal kalkınız. Çünkü şüphesiz ölüm için korku ve dehşet vardır”, buyurdu.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1550)
Manâ’sı:
“Abdullah ibn-i Ömer (ra)’den:
- Bismillahi ve alâ
mileti resûlillahi, buyurdu.
Ravî Ebû Halid bir
defa demiştir ki: İbn-i Ömer (ra) şöyle demiştir:
- Ölü kabrine
Ravî Hişâm, kendi
hadîsinde:
- Peygamberimiz
(sav)’in şu kelimeleri buyurduğunu söylemiştir: “Bismillahi vefi sebilillahi ve
alâ milleti resûlillahi”. (Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadîs No: 53 (1051); Ahmet ibn-i Hanbel, Ebû
Dâvud ve Beyhakî de rivayet edilmiştir.)
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1565)
Manâ’sı:
“Ebû Hüreyre (ra)’den:
- Resûlullah (sav) bir
cenaze üzerinde namaz kıldı. Sonra ölünün kabrinin yanına vararak ölünün baş
(Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2005)
Manâ’sı:
“Ubeydullah ibn-i Muayye (ra)’den:
Taif (muhasarasın)de,
müslümanlardan iki kişi şehid oldu ve Resûlullah (sav)’ın huzuruna getirildi.
Resûlullah (sav), onların şehid edildikleri yere gömülmelerini emretti.”
(Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2008)
Manâ’sı:
“Ali (ra)’den: Nebî (sav)’ye:
- Müslüman olmayan
yaşlı amcan (Ebû Talib) öldü. Onu
kim defnedecek? dedim. Resûlullah (sav):
- Git ve babanı göm.
Tekrar yanıma gelinceye kadar da hiçbir şey yapma, buyurdu. Onu (babamı) defnettim. Sonra (Resûlullah’a) geldim. Emri üzerine gusül abdesti aldım. (Resûlullah)
bana dua etti. Fakat ben duayı
ezberleyemedim.”
Peygamberimiz (sav) gömmüyor. Hz. Ali (ra)’yi gönderip ona gömdürüyor. Babasının cenazesini oğlu kaldırırmış. Her ne olursa olsun kaldırması lazım. Peygamberimiz (sav) böyle yapınca caiz oluyor.
(İmam Şa’râni, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, s. 108, No: 151)
“Cenaze sahipleri üzüntülü ve kederli
olduklarından dolayı (onların bu üzüntülerini gidermek için) Allahu Teâlâ, cenazeyi kabrini götüren ev
halkına bir melek tayin eder. Nihayet cenaze sahipleri ölülerini o kabri içine
teslim ederek hep beraber geri döndükleri zaman bu melek yerden bir avuç toprak
alır ve:
- Geri (dünyanıza)
dönünüz ve Allah sizlere ölülerinizi(n
acısını) unuttursun, diyerek toprağı (cenaze
sahiplerinin yüzlerine) atar. Bunun
üzerine cenazenin yakınları da sanki kendileri cenaze sahipleri değillermiş ve
cenaze de onlardan çıkmamış gibi olarak ölülerini unutup alışverişlerine
başlarlar (ve işlerine güçlerine devam
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 182)
"Taberani (Kebir’de)
İbn-i Ömer (ra)’den rivâyet ettiklerine
göre;
Bir Habeşi Medine’de defnedildi. Resûlullah (sav) buyurdu
ki:
- Bu ondan yaratıldığı toprağa defnedildi."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 183)
"Hakim "Nevadir'ül-Usûl" da ibn-i Mesûd
(ra)'dan şöyle rivayet etmiş:
- Rahimle görevli melek rahimden nûtfeyi alarak eline
kor:
"Yâ Rabbi! Bundan halk edilecek mi, edilmeyecek mi?
"Edilecek" deyince, "Rızkı nedir, eseri, eceli ve ameli
nedir?" der.
Cenâb-ı Hakk: "Levh-i Mahfûza bak" der. O
Levh-i Mahfuza bakar. Rızkını, eserini, ecelini ve amelini görür. Defin
edilecek yerden toprağı alır. O nutfe ile yoğurur. (Yani rızkını o memleketin mahsulatından
gönderir).
İşte:
"Ondan sizi yarattım. Sizi iâde edeceğim." (Sûre-i Taha, Âyet 53.) âyetinin manâsı budur."
Kabir talkını kimden kaldı, nasıl yapılır:
Kabir Talkını:
Peygamberimiz (sav)'in Mariye isimli cariyesinden İbrahim adında bir oğlu vardı. Oğlu mektepte okuyordu. Akil baliğ olmuştu. Vefat etti. Sorgu melekleri geldi.
- Rabbın kim, Nebin kim? diye sordular. Çocuk:
- Rabbım Allah, Nebim
babam dedi, çünkü o zamana kadar baba diyordu, Melekler yine sordular. Çocuk:
- Babam, dedi. Üç sefer
sordular. Üçüncüye Peygamberimiz (sav) kabrin başına varıp:
- Ya İbrahim bini Mariya
(Mariya'nın oğlu İbrahim) sen öldün. Bu yanına gelenler sorgu melekleridir.
Nebim babam demeyi kabul etmezler. Sen şöyle söyle: Rabb'ım Allah, Nebim
Muhammed, dinim İslâm, Kitabım Kur'ân de. Çocuk Peygamberimiz (sav)'ın istediği
gibi söyledi. O zaman kabul ettiler.
(Hâdîs-i Şerîf, REH
No: 861)
Manâ'sı:
Müslüman kardeşlerimizden biri vefat
edip üzerine toprak örttüğünüz zaman, sizden bir adam baş ucunda dursun ve:
- Ey falan kadının
oğlu, falanca kişi desin. Çünkü o, siz bilmiyorsunuz, (o kabirde yatan) şöyle der:
- Bana doğru yolu göster, Allah seni esirgesin. Sonra şöyle desin:
- (Üzkur
ma haracte aleyhi mineddünya. Şehadeten en lâ ilâhe illallâh ve enne Muhammeden
Abduhu ve Resuluh. Ve enneke Raziyte Billahi Rabben ve bi Muhammedin Nebiyyen
ve bil islami dinen ve bil Kur'ân'ı İmama...)
Bunu yaptığı zaman Münker ve Nekir meleklerinden biri diğerinin elinden
tutup "yapacak bir şeyimiz kalmadı, haydi çıkalım bunun yanından çünkü ona
hücceti telkin edildi. Şimdi onun en büyük koruyucusu Allah azze ve celle'dir."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 188)
"El-Bezzar, Hz. Ali (ra)'den rivâyetine göre şöyle demiştir:
- Cenaze kabre varıp millet oturunca sen oturma, kabrin
ucunda ayakta bekle, kabre bırakılınca şöyle de:
"BİSMİLLAHİ
VE ALA MİLLETİ RESÛLİLLAHİ. ALLÂHÜMME ABDUKE NEZELE BİKE VE ENTE HAYRU MENZULİN
BİHİ HALLEFED DÜNYA HALFE ZAHRİHİ FEC'AL MÂ KADİME İLEYHİ HAYREN MİMMEN HALLEFE
FE İNNEKE KULTE VE MA İDELLÂHİ HAYRUL EBRÂB."
"Allah'ın adıyla ve Resûlullah'ın milleti üzre (defn ediyoruz). Allah'ım, kulun sana vardı! Kendisine
varılanların en hayırlısı sensin! Dünyayı arkada bıraktı. Gideceği yeri daha
hayırlı kıl. Zira sen şöyle demişsin.
'Allah'ın katındaki, iyilik yapanlara dünyadan daha
hayırlıdır."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 188-189)
"Taberâni, Abdurrahman ibn-i el-Alâ ibn-i el-Hallâc'dan istihrac
ettiğine göre şöyle demiştir:
Babam bana dedi di "Ey oğul!
"BİSMİLLAHİ
VE
"Allah'ın adıyla
ve Resûlullah'ın milleti üzre defn ediyoruz" de, sonra toprakla üzerimi
ört ve baş ucumda Fatiha'yı, ayak ucumda da Bakara'nın son âyetlerini oku.
Çünkü Allah'ın Resûlünün böyle dediğini işittim."
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 189-190)
"İbn-i Ebû Şeybe, Mücâhid'den rivâyet
ettiğine göre, O, cenazeleri kabre koyarken şöyle diyormuş.
"Bunu Allah'ın
adıyla ve Allah'ın yolunda kabre koyuyoruz. Yâ Rab! Kabrini geniş eyle ve
nurlandır ve Nebiyy-i Zişana (sav) kavuştur."
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 190-191)
Taberanî "Kebir" de ve ibn-i Ebû
Mende, Ebû Umâme (ra)'den o da Resûlullah (sav)'dan rivâyet ettiklerine göre O
(sav) şöyle buyurdu:
- Kardeşlerimizden
biri ölüp üstünü toprakla kapatırsanız sizden biri kabrin baş ucunda durarak:
Ey filan ibn-i filane!
Desin, çünkü ölü muhakkak işitir, yalnız cevap veremez. Sonra yine, ey filan
ibn-i filane desin. Çünkü o zaman kabrinde oturur. Bir daha ey filan ibn-i
filane desin. O da o zman, "beni irşad edin, Allah'ın
rahmetine kavuşasınız", der. Ama siz onun böyle demesini fark edemezsiniz.
Sonra şöyle desin:
"Dünyaca sahip olduğun inancını hatırla, Allah'tan
başka ilâhın olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet et.
Zaten sen Allah'ın Rab olduğuna, İslâm'ın din olduğuna, Muhammed'in peygamber
olduğuna, Kur'ân'ın imam olduğuna razı olmuştun." İşte o zaman Münker ve
Nekir melekleri ondan uzaklaşarak "kendisine deliller telkin edilenin
yanında oturmaya hacet yoktur" derler. Allah, o iki meleğe karşı ölünün savunucusu
olur.
Müslümanlardan biri:
- Ey Allah'ın Resûlü! Eğer biz ölünün annesinin ismini
bilmezsek nasıl onu çağırırız? diye sordu. Resûlullah (sav):
- Havva'nın adıyla onu
çağırınız, diye cevap verdi." (İhya-u Ulumiddin, Cild 4, Sayfa 877-878, Taberânî de rivayet
etmiştir.)
Talkinde muhakkak annesinin adıyla annesinin adını bilmiyorsa Havva'nın adıyla çağırın diyor. Bazı yerlerde Abdallah diye çağırıyorlar. Ey Allah'ın kulu demektir. Allah'ın kulu çok, sen hangisine çağırıyorsun? Annesinin adıyla çağırırsan Peygamberimiz (sav)'in sünneti yerine gelmiş olur. Hem de ölen kişi kendine çağırılmış olduğunu bilir, çünkü bazı ölüler kendi öldüğünü, kendine çağrıldığını bilmez, talkin onu ikaz içindir, münkir, nekir meleklerinin sorduğu soruya vereceği cevabı hatırlatmaktır.
Bazı Vehhabi fikirli hocalar: "Talkin yok", bazıları da kadınları hor görüp, "anasının adıyla çağırmayın" derler.
Meselâ; Antakya'da bir arkadaşımız vefat etmişti. Talkin vermek için gözleri görmeyen bir adam getirdiler. Çok uzun uzadıya bir şeyler okudu, hem de "Abdallah" diye çağırdı. "Ey Allah'ın kulu" demektir. Annesinin ismi ile çağırmıyor, "Allah'ın kulu" diye çağırıyor. Çünkü bazı hocalarımız; "Kadınlar bütün kâfirdir" diye fetva veriyor, nasıl annesinin adıyla çağırsın. Bu gibi görüşler Peygamberimiz (sav)'in Hadîs-i Şerîfine terstir. Adana'da bir ihvan kardeşimiz vefa etti. Sonunda defnedince hoca talkini sessiz okudu. Bu da bid'attir. Peygamberimiz (sav)'in hadîsine terstir.
Meselâ; annesinin adı Aişe, cenazenin (mevtanın) adı Ahmed ise orta sesle değil, bağırarak ve yüksek sesle "Yâ Ahmed ibn-i Aişe, yâ Ahmed ibn-i Aişe, yâ Ahmed ibn-i Aişe" der, üç sefer tekrar eder. Ondan sonra talkini okur.
Bizler için kabir talkını hem büyük sünnet, hem ölüyü ikaz etme uyarma oluyor. Çünkü bazı kimseler çocuklarını, ev ailesini çok düşünür. Bu düşünme kabirde de olur. Kafası dünyaya takılır. Kabir talkını ona sorulan sorulara cevap verebilmek için kolaylık olur.
Bazı
kimseler ölenler için "hiç ibadet yapmazlar" derler, yanlışıt. İbadet
yapar ancak yapılan ibadet kendisini kötü ise iyi etmez. İyi ise büyük faydası
olmaz. Yalnız kendi ömrünün azlığına, vaktinin boşa geçtiğine pişman olmuş,
ölürken bu pişmanlığı duymuş çok yalvarmış ise, o kimseyi Allah (cc) hazretleri
öldükten sonra yaptığı ibadetini
Bilâl Babam'ın çok sefdiği Mustafa isimli bir müridi vardı. Vefat etti. Babam rüyasında onu görür. Bir ihvan kardeşimiz de görür.
- Ne yapıyorsun Mustafa der, Mustafa:
- Sülûk'ünü ikmal edemeyenler Hz. Pir'in buradaki dergâhında çalıştırıp, burada sülûk'unu ikmal ettiriyorlar. Ben de onların içindeyim, der.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 193)
"İmam Ahmed, Hakim-i Tirmizi, Beyhaki,
Huzeyfe (ra)'den rivâyetlerine göre şöyle demiştir:
Bir cenazede
Resûlullah (sav) ile beraberdik, kabre vardığımızda Resûlullah (sav) kabrin
kenarında oturdu, sık sık kabrin içine bakmaya başladı ve sonra şöyle buyurdu:
- Burada mü'min öyle
sıkıştırılır ki damarları ve kasları şiddetten kopar. Kâfir ise üstü ateşle
dolar."
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 194)
"Hakim-i Tirmizi ve Beyhaki, ibn-i
İshak yoluyla Ümeyye ibn-i Abdullah'dan rivâyet ettiklerine göre:
- Sa'd'ın bazı
akrabalarından; "Resûlullah'ın (Sa'd için kabir daraldı) sözünden ne anladınız?" diye sorulmuş.
Onlar cevaben:
- Resûlullah (sav)'e ne kastettiği soruldu, küçük taharetten kusurlu davrandığından dolayı kabir ona sıkıştı, diye buyurdu, demişler.
(Berika, Cild 1, s. 476)
Manâ'sı:
Resûlullah (sav) Hz. Aişe (ra)'ye dedi
ki:
- Kabrin dağdağası, münker ve nekirin suali esnasında halin nice olur? (Sonra buyurdu ki:)
- Yâ Hümeyrâ şüphesiz
kabir dağdağası mü'min için ananın, çocuğunun ayağını eliyle sıkması gibidir.
Münker ve nekirin suali de, mü'minler için, gözü ağrıdığı zaman sürme çekmek
gibidir.
Bir adama ikinci bir ismi koymak Peygamberimiz (sav)'den kalan büyük sünnettir. Yalnız hoşlanmayacağı isimle çağırmayın buyuruyor. Peygamberimiz (sav) Hz. Ali'ye Ebu Turab, Hz. Aişe validemize Humeyra derdi. Ebû Cehil'in esas adı Abdurrahman idi. İsmini Peygamberimiz (sav) Ebû Cehil koydu. Cahillerin babası demektir. Ebû Hüreyre'nin ismi yine Peygamberimiz (sav) tarafından kondu. Kedilerin babası demektir.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 195)
"Taberani, Enes (ra)'den şöyle rivâyet etmiştir:
Resûlullah (sav)'ın kızı Zeynep vefat edince Resûlullah
(sav)'a vardık. Mahzun olduğunu gördük. Kabrin yanında oturdu ve göğe bakmaya
başladı. Sonra kabrin içine indi. Mahzunluğu devam ediyordu. Kabirden çıkınca
sevinçli olduğunu gördük. Hemen sebebini sorduk. Cevaben:
- Kabrin darlığını ve Zeyneb'in zayıf olduğunu
düşünüyordum. Hafiflemesi için dua ettim. Kabul oldu. Amma yine de ins ve
cinnin haricinde her şeyin duyacağı bir bağırmaya sebeb olan kabir
daralmasından kurtulamadı." buyurdu.
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 195)
"Sahih bir senedle Ebû Eyyûb'dan rivâyet edildiğine göre şöyle
demiştir:
Küçük bir çocuk defn edildi. Resûlullah (sav):
- Eğer kabir daralmasından kimse kurtulsaydı, bu çocuk
kurtulacaktı", dedi.
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 199)
"Beyhaki, ibn-i Mende, Deylemi, ibn-i Necar, Saîd ibn-i Müseyyib
(ra)'den rivâyet ettiklerine göre, Hz. Aişe (ra) Resûlullah (sav)'a şöyle
demiştir:
- Yâ Resûlullah! Bana Münkir-Nekir'in sesinden ve kabrin
sıkıştırmasından söz ettiğinden bu yana hiç bir şeyden yararlanamıyorum.
- Ey Aişe! Münkir-Nekir'in sesi, mü'minler kulağında,
gözdeki sürme gibidir. Kabrin sıkıştırması ise şefkatle ananın kucaklaması
gibidir. Çocuğu başının ağrıdığını ona anlatır. O da yumuşaklıkla başını okşar.
Fakat ey Aişe, ne yazık o kimselere ki, Allah'dan şikayet ederler. Taş,
yumurtanın üstüne düşüp onu ezdiği gibi kabirlerinde ezilirler."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 200)
"Ebû Nuaym'ın "Hilye"de Abdullah ibn-i eş-Şağir'den
rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (sav) dedi ki:
- Son hastalığında kim (kul huvellahu) İhlâs sûresini
okursa kabir fitnesinden emin kalır ve kabrin daralıp sıkıştırılmasından da
emin kalır. Kıyamet gününde melekler onu avucuna alarak sırattan geçirip
cennete korlar."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 200)
"İbn-i Ebû Dünya, Yezid, er-Rakkaş'dan rivâyet
ettiğine göre, O demiş ki:
- Ölü kabre konulunca amelleri onu sarar. Cenâb-ı Hakk
(cc) onun amellerini konuşturur. Onlar:
- Ey bu çukurda dostlarından ayrılıp yalnız kalan kul!
Bugün bizden başka dost ve arkadaşın yoktur" derler.
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 201)
"Tirmizi, Hasen gördüğü bir rivâyetle Ebû Said (ra)'den nakline
göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
- Lezzetleri yıkan ölümü hatırlayınız. Zira kabir, her
gün konuşarak şöyle der:
- Ben gurbet ve yalnızlık eviyim. Ben topraktan bir evim.
Ben böcekler eviyim.
Mü'min kul defn edilince kabir ona: "Ehlen
merhaba" diyere;
- Üzerimde yürüyenlerin en sevimlisi sensin. Benimle
başbaşa kaldığında sana ne yapacağımı göreceksin, der. Sonra, gözü kestiği
kadar kabir ona genişleyip cennete bir kapı açılır.
Zalim veya kâfir ise, defin edilirken kabir:
- Merhaba olmasın. Üzerimde yürüyenlerin en nefret
ettiğim can sensin. Benimle başbaşa kaldığında sana ne yapacağımı göreceksin.
Kabir onu öyle sıkıştırır ki, kaburgaları birbirine geçer.
(Ravi
dedi ki, Peygamberimiz (sav) parmaklarını birbirine geçirerek: "böyle
olur", buyurdu.)
Kabirde ona pis koku salan yetmiş ejderha eşlik edecekler, eğer
birisinin üfürüğü yere isabet etseydi, yer yüzünde bitki bitmezdi.
Hesaba çekilinceye kadar onu rahatsız edip, kendisini
parçalayacaklardır.
- Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur", diye buyurdu.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 202)
"İbn-i Mendeh "Ruhlar"
babında Mucahid tarikiyle Berâ ibn-i Azip (ra)'den o da Peygamberimiz (sav)'den
naklettiklerine göre:
- Mü'min sekerâta
girince, güzel sûrette, güzel kokuyla ona bir melek gelir. Ruhunu kabz etmek
için yanına oturur. Cennetten bir tabut ve kefenle iki melek daha gelir. Bunlar
biraz uzakta otururlar. Ölüm meleği ruhunu çıkarınca uzakta duran o iki melek
acele ile onu alırlar, onu ilaçlarlar. Ve iyice kefenlerler. Sonra semaya
yükseltirler. Semanın kapısı ona açılır. Melekler onun semaya çıkmasıyla
birbirine müjde verirler:
- Bu güzel ruh
kimindir ki semanın kapısı ona açıldı, derler. Ve dünyada iken en güzel ismiyle
onu isimlendirirler.
Öylece semadan semaya
yükselterek Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna eriştirirler. Ve ameli Âlâ'yı İlliyîne
bırakılır. Cenâb-ı Hakk (cc) o meleklere:
- Siz şahid olun ki ben bu amelin sahibini affettim, der. Kitabı mühürlenir
ve illiyîne (en yüksek
makama) konulur.
Sonra Cenâb-ı Hakk:
-Kulumun ruhunu yere götürün, der. Zira onlara öyle söz
vermiştim. Kabre konulunca kabir der:
- Üstümde iken en sevimli idin. Şimdi içime düştün. Sana
yapacağımı göreceksin. Gözünün kestiği kadar ona genişlenir. Ayakları
tarafından cennete bir kapı açılır: "Allah'ın sana hazırladığı mükâfatı
gör" denilir. Sonra baş ucunda bir pencere açılır. "Cehennemi de gör.
Allah seni nasıl kurtarmış, uykuya dal" denir. Bundan sonra meyyit için en
sevimli şey kıyametin kopmasıdır."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 206)
"İbn-i Ebû Dünya "Kabirler" kitabında
Muhammed ibn-i Subayh'den rivâyet edip şöyle demiştir:
Ölü kabre konulup azaba (işkenceye) verilince, ondan daha
önce ölen komşuları ona:
- Ey bizden sonra dünyada yaşayan komşu! Bizim
ölümümüzden sana ibret olabilecek bir şey olmadı mı? Senden önce ölümümüz sana
bir fikir vermedi mi? İşimizin sona erdiğini görmedin mi? Tüm bunlara rağmen
işini ciddiye almayıp erteliyordun ve yapman gerekenleri ifa etmeye özen
göstermiyordun, derler.
Kabir dahi, ona şöyle der:
- Ey üstümde mağrurcasına dolaşan insan! Daha önce içime
düşen akrabalarından ibret almadın mı? Onlardan gafil dolaşıp ergeç bana
vardıklarını görmedin mi? Ecelleri onları kabre götürürken, dostları onları
teşyi' ederken görmedin mi?"
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 207)
"Beyhaki "Şuab-ı İman"da Enes ibn-i Mâlik (ra)'den
rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:
- Size duymadığınız, bilmediğiniz çok önemli iki gün ve
iki geceden haber vereyim mi? Bu iki günden biri, Allah tarafından elçinin ya
beraat veya cezayı getirdiği gündür. İkinci gün ise Allah'ın huzurunda kişinin
hesaba çekileceği gündür. O gün kitabı ya sağına veya soluna verilir. İki
geceden ilki ise, kabre ilk misafirlik gecesidir. İkincisi de Haşır arefesi
olan gecedir."
(İmam Celâleddin Es-süyûtî, Kabir Âlemi, s. 210)
"Ebû Nuaym, Sevbân'dan rivâyet
ettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurudu:
- Mü'min ölünce
dünyada kıldığı namazı baş ucunda, verdiği sadakaları sağ
(İmam Celâleddin Es-süyûtî, Kabir Âlemi, s. 216)
"Cüveybir "Tefsir"inde,
Dahhak'dan, o da ibn-i Abbas (ra)'dan rivâyet ettiklerine göre:
Resûlullah (sav)
Ensardan birinin cenazesinde hazır bulundu. Kabre varınca, kabir tamam
olmamıştı. Resûlullah oturunca ashâb da sessiz olarak oturdular. Sanki
başlarında kuş vardı.
Resûlullah (sav)
gözünü yere dikti. Elindeki değnekle yeri değişiyordu. Sonra semaye göz
gezdirdi. Ve üç kere; "kabrin azabından Allah'a sığınırım" dedi.
Sonra şöyle buyurdular:
- Mü'min kul âhirete
yönelip dünyayı geride bırakınca ona ölüm gelir. Onun baş ucunda oturur.
Cennetten yanlarında hediyeler, koku ve elbiseler olan melekler de gelir.
Göreceği bir şekilde
iki saf kurarlar. Önce ölüm meleği, sonra öbür melekler ona müjde verirler ve
su, testisinden akarcasına ruhunu çekerler. O, meleklerin müjdelediklerinden
aldığı sevinçle ruhunu kolaylıkla teslim
- Nedir bu koku? diye sorarlar.
- Bu filanın ruhunun kokusudur, derler. Ve ona rahmetle
dua ederler. Sonra, onu semaya götürürler ve sema kapıları ona öyle açılır ki
her kapı ona adeta aşıktır.
Her semanın ehli ona merhaba derler: "Ey Rabb'in
öğütlerini kabul eden ruh, sana merhabalar olsun" denilir.
Sidretü'l-Münteha'ya vardırılınca, melekler:
- Yâ Rab! Ruhunu aldık, derler. Allah;
- Onu yere götürün. Zira ben onları topraktan yarattım.
Tekrar toprağa iade ederim ve bir daha onları oradan çıkartacağım (Sûre-i- Taha, Âyet 55.) der.
O vakit ölü geri
dönenlerin ayak ve el seslerini işitir. Ve kabirde iki rahmet bir de
azap meleği gelir. Bakar ki amelleri onu sarmışlar: Namaz ayakları yanında,
oruç başı yanında, zekat sağında, sadaka solunda, hayır ve iyi ahlakı göğsü
hizasında durmuşlar.
Azap meleği hangi cihette ona varmak isterse salih ameli
engel olur.
Elinde demirden, ağır bir sopa ile ölüye şöyle der:
- Eğer namazın, orucun, zekatın ve sadakaların seni ihata
edip muhafaza etmeseydi. Sana öyle bir darbe vuracaktım ki, kabrin ateşle
dolardı. Sonra azap meleği gider, onu rahmet meleklerine bırakır. Rahmet
melekleri biri öbürüne der ki:
- Allah'ın bu velisine şefkat et, zira o büyük bir zorluk
içinden geliyor. Ve ona der ki:
- Rabb'in kimdir? O:
- Allah'dır, der.
- Dinin nedir? O:
- İslâm'dır, der.
- Peygamberim kimdir? O:
- Muhammed'dir, der.
Ona:
- Sana bunu bildiren ne idi? Derler. O ise,:
- "Ben Allah'ın kitabını okudum. İman edip, tasdik
ettim, der.
Bu şiddetli imtihandan sonra semadan bir ses gelir.
"Kulum doğru söyledi, ona cennet sergilerini serin, cennet elbiselerini
giydirin, temiz kokusunu sürün ve kabrini genişletin. Baş ucunda cennete bir
kapı açın."
Sonra rahmet melekleri ölüye:
- Kabir azabını tatmadan; hareminde zifafa giren
çiftlerin uykuları gibi uykuya dal, derler. Ölü; durmadan:
- Yâ Rabb! Kıyameti kopar, ehlimle görüşeyim. Cennetteki
nasibime kavuşayım, der. O, kıyamette yüzü ak olarak haşre kalkar."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 233)
"İmam Ahmed ve Beyhaki sahih bir senetle Hz. Aişe (ra)'den rivâyet
ettiklerine göre şöyle demiştir:
- Bize bir yahudi kadını geldi. Kapıda durup yemek
istedi. Deccalın fitnesinden ve kabir azabından korunmamız için dua etti. Ben
hep onu durdurmaya çalıştım. Tâ Resûlullah (sav) geldi. Ben Resûlullah (sav)'a
dedim ki:
- Ey Allah'ın Resûlü! Bak bu kadın ne diyor. Resûlullah
(sav):
- Ne diyor, diye sordu. Ben:
- Allah sizi deccalın fitnesinden ve kabir azabından
korusun, diyor dedim. Resûlullah (sav) kalktı ve ellerini açarak, deccalın
fitnesinden ve kabir azabından istiaze etti.
Sonra da şöyle dedi:
- Her peygamber kendi ümmetini deccalın fitnesinden ikaz
etmiştir. Ben de sizi ikaz ediyorum. Hiç bir peygamberin demediğini size
bildiriyorum. Deccal kördür, Allah kör değildir. Deccal'ın iki gözü arasında
"bu kâfirdir" diye yazılıdır. Her mü'min o yazıyı okuyabilir.
Kabir fitnesi ise benim için imtihan edileceksiniz.
Benden sorulacaksınız. Ölü, mü'min ise, korkusuz olarak kabirde oturtulur.
Sonra ondan:
- Dünyada iken kimlerdendin? diye sorulur.
O:
- İslâm milletindenim, cevabını verir.
- Muhammed için ne dersin? denilir. O:
- Allah'ın kulu ve Resûlu'dur. Kur'ân'la bize geldi. Biz
onu tasdik ettik, der. Ve ona cehenneme bakan bir kapı açılır:
- Şiddetli olan ateşe bak, denilir. Ona:
- İşte
Sonra ona cennetteki
yerini gösterirler. Güzelliğini temaşa
- Orası senindir.
Yakın üzere idin. Öyle de öldün ve öylece haşir olacaksın, denilir.
Ölü kötü biri ise,
kabirde korkudan kalbi kopacak bir şekilde oturur.
- Kimlerdensin,
Muhammed için ne biliyorsun? diye sorulunca:
- Bilmem (cevabını
verir). İnsanlar birşeyler derdi. Ben de öyle diyordum, deyince ona önce cennetten bir yer gösterilir.
-
- İşte burasın
senindir. Şüphe üzere idin. Öyle öldün ve öyle haşr olacaksın, denilir. Ve azap
verilir." (Beyhaki
aynısını; Sünen'ün-Neseî, C. 3-4, Hadîs No: 2069 da biraz farklı ve Hz. Aişe
(ra)'nin: "Resûlullah (sav)' her namaz kılışında, kabir azabından Allah'a
sığındığını gördüm" ziyadesi ile rivayet etmişlerdir.)
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 235)
"İmam Ahmed "Zühd" de Ebû
Nuaym, Tavus tarikiyle "Hilye"de rivâyet ettiklerine göre:
- Ölüler kabirde yedi
gün sorguya çekilirler. O, o günlerde onun adına dünyada hayır maksadiyle taam
verilmesini sever."
Ölüye yemek yapmak, yedirmek, içirmek bu Hadîs-i Şerîfe göredir. (Kitabımızda Ebû Zer'il Gıffarî Hz.nin kızı babasının vasiyeti üzere kuzuyu kestirip yemek yapıp üç ashâba yedirmesi yazılıdır.)
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 235)
"Ebû Nuaym, Enes ibn-i Malik (ra)'den
rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:
- Ashâb'dan biri
ölmüştü. Defin işi bittikten sonra Resûlullah (sav) kabri başında durup:
- İna lillah ve inna
ileyhi raciun, deyip ona şöyle dua etti:
- Yâ Rabb! Bu
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 237)
"İbn-i Ebû Dünya, İbn-i Cerir, Yezid
ibn-i Tarif el-Becli'den rivâyet ettiklerine göre, şöyle demiştir:
- Kardeşim öldü.
Defnedildiğinde sol kulağımı kabrinin üstüne koydum, zaif bir ses, (kardeşimin
sesini) işittim. "Allah" dedi.
Başkası "dinin nedir?" dedi. O "İslâm" dedi."
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 238-239)
"Lâlkâi, ("Sünnet"de)
senediyle Muhammed ibn-i Nasr es-Saiğ'den rivâyet ettiğine göre, şöyle
demiştir:
Babam, tanıyıp
tanımadığı cenazelerin namazını kılmaya meftundu. Bize dedi ki:
- Ey oğulcuğum. Bir
gün bir cenazenin yanında idim. Onu defnettikleri vakit, iki kişi kabrine
- Ey millet, ölü ile
beraber, bir diriyi de defnediyoruz, dedim. Onlar:
- Kabirde başka kimse
yok, dediler. Ben, "belki de bana öyle göründü", dedim.
Sonra, ben döndüm ve
mutlaka iki kişi gördüm, biri çıktı, diğeri kaldı. Allah bu sırrı bana
açmadıkça burdan ayrılmayacağım, dedim. Kabrin yanına geldim. On sefer Yâsin ve
Tebareke'yi okudum. Ağlayıp:
- Yâ Rabb! Gördüğümü
bana çöz. Bu durumda, akıl ve dinimden korkuyorum, dedim. Kabir yarıldı.
İçinden bir şahıs çıktı. Baban bakmadan gitti. Ben:
- Ma'budun hakkı için,
senden bazı şeyler sormadıkça gitmeyeceksin, dedim. Yine bana bakmadı. Ben
ikinci ve üçüncü sefer söylediğimde bana yöneldi. Ve:
- Sen Nasr es-Saiğ'sin, dedi. Ben:
- Evet, dedim. O:
- Beni tanımıyorsun, dedi. Ben:
- Hayır, dedim. O:
- Biz rahmet meleklerinden iki meleğiz. Ehl-i sünnet
kabrine konulduğu zaman, onlara müekkel kılındık. Kabirlerine inip onların
vereceği cevabı onlara telkin ederiz, dedi ve birden kayboldu."
Ehli sünnet kabre
konulunca onların kabir sorgusuna vereceği cevabı hatırlatıyor. Başka
mezhepteki olanlara değil.
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 504)
"Ebû Nuaym, Ebû Said (ra)'den rivâyet ettiğine göre şöyle
demiştir:
Resûlullah (sav)'dan şöyle işittim:
- Allah mü'min kulunun ruhunu kabzettiği zaman onun iki
koruyucu meleği göğe çıkarlar. Derler ki:
- Ey Rabb'imiz! Bizi filan mü'min kuluna tevkil ettiniz.
Şimdi onun ruhunu aldınız. Bize izin ver ki gökte oturalım. Allah buyurur ki:
- Gök bana tesbih eden meleklerimle doludur. Bu sefer,
"bize yerde izin ver oturalım." diyorlar. Buyurur ki:
- Yer bana tesbih eden mahlukatımla doludur. Fakat o
kulumun kabrinin üstüne oturun. Kıyamete kadar bana tekbir ve tehlil getirin.
Onları kulumun defterine yazın.
İbn-i Cevzi şunu da ilâve etmiştir:
- Kâfir kul ise öldüğü zaman, melekleri göğe çıkarlar. Onlara denilir ki, kabrine dönün ve ona lânet edin."