Cenaze geçerken ayağa kalkılır mı ?

 CENAZENİN NAKLİ

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1544)

            Manâ’sı: “Ali ibn-i Ebî Tâlib (ra)’den:

            Resûlullah (sav) bir cenazenin geçmesi dolayısıyla ayağa kalktı, biz de kalktık. Nihayet ayağa kalkmayı terk edip oturdu. Artık biz de ayağa kalkmayı terk edip oturduk.” (Kütüb-i Site sahipleri, Ahmed ibn-i Hanbel, ibn-i Ebî Şeybe, Sünen’ün-Neseî, c. 3-4, Hadîs No: 2002, Beyhakî ve REH No: 607.)

 

            Peygamberimiz (sav)’in cenazeye ayağa kalkması Peygamberimiz (sav)’den bize kalan sünnettir. Peygamberimiz (sav)’in ayağa kalkması cenaze olan sahâbeye göre kendi için terk-i edep olur. Peygamberimiz (sav) onu bildiği için sünnet olarak ayağa kalkıyor ama karşıya terk-i edep olmasın diye oturuyor.

            Bir insan bu dünyada ahlâkı, meşrebi, görüşü, örf ve âdeti islâma uygun ise o kimse öldükten sonra da aynıdır. Öyle olunca terk-i edebe riayet öldükten sonra da devam ediyor. Meselâ; Peygamberimiz (sav): “Cenneti gezerken, çok güzel bir saray içinde huriler balkondan, pencereden bana bakıyor, ben de onlara bakıyorum. Cebrâil’e: Bu kimin makamıdır? Dedim. Cebrâil: “Bu, senin ashâbından Ömer’in makamıdır.” Deyince bakmadım, arkamı çevirdim. Çünkü Ömer, namus cihetine çok gayur’dur.” Buyurdu. Halbuki Hz. Ömer (ra)’in namus cihetine gayur olması bu dünyadadır.

            Ahirette namussuz kötü adamlar cennete giremeyecek, Hakiki mü’minler girecek. Peygamberimiz (sav) ise cennet ehlinden milyonlarca defa daha iyidir, emindir. Bu malumdur. Demek ki, Hz. Ömer (ra) cennete vardığımızda, bu dünyadaki namus cihetine nasıl gayursa âhirette aynı öyle gayurdur. Anlaşılıyor ki, Hz. Ömer (ra)’in ahlâkı bu dünyada nasılsa âhirette de öyle olacak. Her müslümanında bu dünyada ahlâkı nasılsa öldükten sonra mahşer-de, cennette de aynıdır.

            Meselâ; şefâat etmeyi veya edilmeyi konuşan, bu dünyada şefâat kazanılacak şeyleri yapan, Peygamberin en büyük evliyâların kabirlerinde Allah rızası için kurban kesip, ziyâret eden ve: “Yâ Rabb’i! Bunun şefâatından beni mahşerde ayırma” diye şefâat isteyen o kimseye şefâat olur. O kaygı kendinde yok öylesi yere gitmez, dua etmez, şefâat istemez. Evinde yaptığı dualarda da hiç oralı olmazsa ona şefâat nasip olmaz. İşte bu dünyada istediğini, Allahu Teâlâ, âhirette de aynısını veriyor. Bu adam bir tek yaptığı amel ile baş başa kalıyor.

 

            (Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1931)

            Manâ’sı: “Ebû Katâde ibn-i Rebî (ra)’den:

            Resûlullah (sav)’ın yanından bir cenaze geçti. Resûlullah (sav):

            - Ya kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş (biridir), buyurdu. Oradakiler:

            - Kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş ne demektir? Diye sordular. Resûlullah (sav):

            - Mü’min kul (ölünce), dünya eza ve cefasından kurtulur. Facir ölünce de (onun şerrin)den, diğer insanlar, memleket, ağaç ve hayvanlar kurtulur”. buyurdu.

 

            Demek ki facirin şerrinden insanlara, memlekete, ağaç ve hayvanlara şerri bulaşıyor.

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, No: 633, s. 361)

            Manâ’sı: Ummi Atiye (ra) dan:

            Biz (kadınlar) Resûlullah (sav) tarafından cenazeyi takip etmekten nehyolunduk (yasaklandık.) Cenaze ittiba (takip etme) bizim üzerimize farz kılınmadı. (Taberanî, Sahih-i Müslim, Cild 3, Hadîs No: 34 (938).)

 

            (Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1910)

            Manâ’sı: “Ebû Hüreyre (ra)’den: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            - Cenazeyi kabre sür’atle götürün. Eğer ölen, iyi bir kişi ise, bu bir hayırdır. Onu (bir an evvel) hayır ve sevabına ulaştırmış olursunuz. Eğer iyi bir kişi değilse bu da bir şerdir. Bir an önce onu omuzlarınızdan indirmiş olursunuz.” (Muhtar’ül-Ehadîsin-Nebeviyye, s. 125, No: 130, sayfa 597, No: 1245.)

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 6278)

            Manâ’sı: “Ölünün ardından üç şey gider: Ehli, malı, ameli, ikisi döner, bir yanında kalır. Ehli ile malı döner, ameli yanında kalır.”

 

            Ölünün ardından üç şey gider:

1)      Ehli (çocukları ve aile efradı),

2)      Malı

3)      Ameli.

            Bu üç şeyin ikisi dünyada kalır. Malını biraz sarfederler, kalanı kalır. Ehli kendini takip eder, kabirden döner. Onlar da kalır. Ameli kendi ile beraber gider.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 174)

            “Buhari ve Müslim, Ebû Said el-Hudri (ra)’den rivâyet ettiklerine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            - Cenaze tabuta bırakılıp, kabre doğru taşınınca, salih ise “beni götürün” salih değilse, “yazık bana! Beni nereye götürüyorsunuz” der. İnsandan maada (başka) her şey onun sesini işitir. Şayet insanlar onun sesini işitseydiler, ölürlerdi.”

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 175.)

            “İbn-i Ebi’d Dünya, “Kabirler” bahsinde Ömer ibn-i Hattab (ra)’den rivâyet ettiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            - Her ölünün cesedi tabuta bırakılıp, kabre doğru üç adım yürürlerken ins ve cinden başka her şeyin işiteceği bir şekilde konuşur ve şöyle der:

            “Ey kardeşlerim! Ey cesedimi taşıyanlar! Dünya beni aldattığı gibi sizi aldatmasın. Zaman benimle oynadığı gibi sizinle oynamasın. Geride bıraktığımı varislere bıraktım. Kahhar olan Cenâb-ı Hakk, kıyamette beni hesaba çekecektir. Siz beni kabre götürüyorsunuz. Oraya bırakıp vedalaşıyorsunuz.”

 

            Cenazeyi götürürlerken Peygambere salâvat demek yok diyenlere:

            Cenazeyi götürürken çarşı-pazar, düğün ve benzeri topluluktan geçerken, “Peygambere salâvat” denirse o toplulukta salâvat getirmezlerse büyük günahkâr olurlar. Kur’ân-ı Kerim’de: “O Muhammed üzerine melekler salâvat getiri. Ey mü’minler siz de getirin” (Sûre-i Ahzab, Âyet 56.) diye emrediyor. Bu âyete göre herkesin Peygamberimiz (sav)’e salâvat getirmesi vacib oluyor. Peygambere salâvat denildiğinde onlar da işi gücü bırakıp Salâvat getirmezlerse mes’ul olurlar. Bir tek cenazeyi götürenler hepsi cenazenin arkasından gidiyor. O zaman Peygambere salâvat denir. Herkes salâvatı şerife getirir. Bir salâvat getirilen yerden şeytan kaçar. Şeytan oraya yaklaşamaz. Ölünün münkir ve nekire doğru cevap vermesine şeytanın ölüye müdahale edememesine salâvat-ı şerife getirmek, büyük ölçüde yardımcı olur. Şeytan ezan sesi duyunca da kaçar. Çünkü ezanda Muhammed Resûlullah diye bağırıyor. Bir de cehri “toplu zikrullah” etmek veya tek başına zikrullah edilen yerden şeytan kaçar. Eğer zikredenler de sünnet tamamsa bid’atten de uzaksa şeytan muhakkak kaçar.

 

                        Maldan sevgisi geçirir,

                        İsmi Şaytan kaçırır,

                        Varırsak Kevser içirir,

                        Gel gidelim Muhammed’e.

 

            Bilâl Babam:

            Eline bir değnek alır, köpeği bir yere kıstırır, ağzına ağzına, değnekle vurursan köpek bir fırsat bulursa bir daha geri dönmemek üzere kaçar. Cehri toplu veya tek olan zikirde de aynıdır. Şeytan ordan kaçar, herhangi bir şeriatsızlık zuhur etmeden oraya yaklaşamaz. Hz. Ali (ra) önünde camiye giden ihtiyarın şeytan olduğunu söyleyen Resûlullah (sav)’in sözü üzerine Hz. Ali (ra) o şeytanı direğin arasıan (kıstırdı) sıkıştırdı. İsmail (as) İblis’e taş atıp gözünü kör etti. İşte bu bunun karşılığıdır. Peygamberin ve hakiki Evliyaların karşısında şeytan aynı aciz ve hükümsüz kalır. Çünkü Allahu Teâlâ hadîs-i kudsisinde: “Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum” buyuruyor. O gözle şeytanı görür, o elle tutar, o ayakla arkasından yetişir, o ağızla söyler, şeytanı etkisiz hale getirir.

            Cenaze cemaatı, cenazeyi götürürken çarşı-pazar, düğün vs. toplulukların içinden geçerken o zaman Peygambere salâvat denmez. Çünkü o toplulukta orayı bırakıp salâvat getirmeyen vacib’i terk etmiş olur. Vacib’i terk etmekte büyük günahtır. Peygambere salâvat derlerse duyan her mü’mine salâvat getirmek vacib olur. Herkes salâvat-ı şerife getirirse oraya rahmet iner. “Salâvat-ı Şerîfe sesinden şeytan kaçar.” Şeytan kaçınca, ölü, münker ve nekir’e rahat cevap verir. Salâvat getirilmesine Vehhabi mezhebinden olanlar karşı çıkar. Şeytanın en sevmediği Peygamberimiz (sav)’dir. O’na salâvat getirilen, musafaha edilen yerde şeytan duramaz, kaçar. Derler ki: “Salâvat duymuş şeytan gibi kaçıyor.” Onun için hem fatiha denir, hem salâvat getirilir. Hatta millet çok galeyana gelmişse tekbir getirirler. İçten severek hep bir ağızdan tekbir getiriliyorsa, o tekbir susturulmaz.

            Esnemek şeytandandır. Esneme de her ne kadar sen seni zapt edemeyip esneme oluyorsa, Peygamberimiz (sav)’in üzerine salâvat-ı şerîfe getirmeyi aklına getirdiğinde hemen şeytan kaçar, esneme kesilir. Onun için cenaze giderken Peygambere salâvat denir. Salâvat-ı Şerîfe getirilir.

            Eee efendim; ya o toplumun içinde getirmeyen olursa?

            Onlara da hoca söylesin, öğretsin, birbirlerinden duysun öğrensinler. Kasıtlı olarak, bilerek getirmiyorsa mahşerde, âhirette cezasını kendi çeker. Varsın çeksin.

 

*  *  *

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 193)

            “İmam Ahmed, Hakim-i, Tirmizi, Taberani, Beyhakî, Cabir ibn-i Abdullah’tan rivâyet ettiklerine göre:

            Sa’d ibn-i Muâz defnedildiği zaman Peygamberimiz (sav) tesbih getirdi. Millet de uzun uzun tesbih getirdiler. Sonra tekbir getirdi. Millet de tekbir getirdi.

            - Yâ Resûlullah! Neden tesbih getirdin? Dediler. Buyurdu ki:

            - Bu sâlih adamı kabir çokca sıkıştırdı. Sonra Allah sıkıntısını giderdi.”

 

*  *  *

 

            Asil cins at üç şey için yaratılmıştır.

1.      Bayram ve cuma namazına yetişmek için,

2.      Cenaze namazına yetişmek için,

3.      Harb için.

 

            Cenaze namazı çok mühimdir. Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

            “Bir insan ölse onun cenaze namazını kılan cemaatin içinde Allah’a sevilen büyük bir zat varsa namazını kıldığı kimseye şefâat eder, kurtarır”. Yalnız şefâat edilecek kimsenin imanlı olarak gitmesi lazım. Ölen büyük bir zat ise, Allah’a sevilmiş ise, evliyâ ise onun arkasında onun cenaze namazını kılanların hepsine şefâat eder, kurtarır. Bunun için cenaze namazına yetişmede cins atın, koşu atının çok büyük rolü vardır.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4010)

            Manâ’sı: Cenazenin ardından yürüyenin, önünden yürüyene karşı olan üstünlüğü, farz namazın nafileye olan üstünlüğü gibidir. (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1481, Tirmizi, Ahmed ibn-i Hanbel, Ebû Davûd, Neseî ibn-i Hibban, Hâkim ve Beyhaki rivayet etmişlerdir.)

 

            (Müslim, Kitabül-Cenaiz, C. II, s. 659)

            Manâ’sı: “Amr bin Rabia (ra) den rivâyet olunduğuna göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

            - Cenazeyi gördüğünüz zaman, sizi geçinceye ya da yere konuncaya kadar ayağa kalkın.” (Hadîs-i Şerif REH No: 484, Kütüb-i Site Sahipleri ve Beyhakî, Tirmizi rivayet etmişlerdir. Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4 No: 1542.)

 

            (Buhari, Kitabül-Cenaiz, C. II, s. 87)

            Manâ’sı: “Cabir bin Abdullah (ra)’dan rivâyet edilmiştir. O der ki:

            Bir gün önümüzden bir cenaze geçti. Bunu gören Hz. Peygamber (sav) hemen ayağa kalktı; biz de kalktık. Sonra:

            - Ya Resûlullah, bu bir Yahudinin cenazesidir, dedik, O:

            - Siz cenazeyi gördüğünüzde ayağa kalkın, buyurdular.” (Sünen’ün Neseî, Cild 3-4, Hadis No: 1921, 1922.)

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, No: 649, s. 436)

            Manâ’sı: Amr bin Rabia (ra) şöyle rivâyet etmiştir.

            Sizin biriniz bir cenaze gördüğünde onunla gitmek istemezse cenaze ilerleyip cenazeden geri kalana kadar, yahut cenazeyi götürenler o kimseyi geride bırakana kadar, yahut o kimseyi geride bırakmazdan evvel cenaze yere indirilene kadar kıyam etsin. (Ayağa kalksın) (Sünen’ün Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1915, Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadîs No: 1021.)

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, No: 652)

            Manâ’sı: Ebû Saidi Hudri (ra)’den:

            Cenaze tabuta konulup erkekler omuzlarına yüklendiklerinde o cenaze iyi bir kişi ise: Beni sevabıma ulaştırınız der. Eğer o cenaze kötü bir kişi ise: Eyvah bu cenaze ile nereye gidiyorsunuz diye feryad eder.

            Cenazenin bu sayhasını bağırmasını gafil insandan başka her mevcut işitir. İnsan da bunu duysa derhal bayılır. (Sünen-i Nese-i, Cild 3-4, Hadîs No: 1909; Sahih-i Müslim, Cild 3, Hadîs No: 50 (944), Ahmed ibn-i Hanbel, Beyhakî ve Kütüb-i Sitte, İbn-i Mâce Cild 4, Hadis No: 1477, Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadis No: 1020 rivayet etmişlerdir.)

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, Hadîs No: 660)

            Manâ’sı: “Cabir ibn-i Abdullah (ra) den, Resûlullah (sav) Uhud harbi şehidlerinden ikişer kişiyi bir kabirde yerleştiriyordu ve bize:

            - Bunların hangisi Kur’ân’ı daha çok öğrenmiştir? diye soruyordu. Bu çift şehitlerden birisine işaret edilince onu kabre önce koyuyordu.

            - Kıyamet gününde ben bu mücahitlerin hayatlarını feda ettiklerinin şahidiyim buyurdu. Sonra da aziz şehitlerin gasledilmesinden ve üzerlerine namaz kılınmadan kanlar içinde defnolunmalarını emreyledi.” (Sünen-i Nese-i, Cild 3-4, Hadîs No: 2076.)

 

 

            LAHİD

 

 

            (Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2011)

            Manâ’sı: “İbn-i Abbas (ra)’da: Resûlullah (sav):

            - Lahidli mezar bizim içindir. Lahidsiz mezar başkaları içindir.” Buyurdu.

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1554)

            Manâ’sı: “İbn-i Abbas (ra)’dan: Resûlullah (sav):

            - Lahid (usûlü) bizedir. Şak (usûlü) başkalarınadır.” buyurdu.

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1557)

            Manâ’sı: “Enes ibn-i Mâlik (ra)’den:

            Peygamberimiz (sav), vefat ettiği zaman Medine’de lahid kazıcı bir adam ve şak kazıcı diğer bir adam vardı. Sahâbiler:

            - Biz Rabb’imizden hayırlısını dileyerek ikisine de (haber) gönderelim. Hangisi sonra gelirse onu bırakırız, dediler. Ve ikisine de haber gönderildi. Lahid kazıcısı önce geldi. Bunun üzerine sahâbiler, Peygamberimiz (sav) için lahid kazdırdılar.”

 

            (Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2010)

            Manâ’sı: “Amir ibn-i Sa’d (ra)’dan; ölümü yaklaşınca Sa’d şöyle dedi:

            - Resûlullah (sav)’ın mezarında olduğu gibi, mezarıma lahid kazın ve üzerime taş dikin.” (Müslim ve İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1556.)

 

            “Mezar yerle beraber olacak” diye iddia eden vehhabiler “üzerime taş dikin” diyor. Mezar etrafına başına ayak ucuna taş dikilme caizdir. Lahîd; mezarın dibi kıble tarafı oyulur, oraya cenaze konur, şak; mezar kazıldıktan sonar ortasından bird aha kazılır.

 

            (Sünen’ün Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2013)

            Manâ’sı: Sa’d ibn-i Hişâm ibn-i Amir (ra) babasından naklediyor: Uhud savaşında, müslümanlardan bir çoğu şehid oldu. Ekserisi de yaralandı. Resûlullah (sav):

            - Çukur kazınız ve genişçe kazınız. Sonra iki veya üçünü bir kabre koyunuz.”

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1560)

            Manâ’sı: “Hişâm ibn-i Amir (ra)’den:

            Resûlullah (sav):

            - Mezarları kazınız. Geniş tutunuz ve iyi yapınız” buyurdu. (Ebû Dâvud, Beyhakî ve Neseî de rivayet edilmiştir.)

 

 

 

 

         DEFİN

 Bir kabre iki cenaze konulması mevzuu:

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, Hadîs No: 637)

            Manâ’sı: “Enes İbn-i Malik (ra) den şöyle rivâyet edilmiştir:

            - Resûlullah (sav)’nin kızı Ümmü Gülsüm (ra)’nın cenazesinde bulunduk. Resûlullah kabrin bir tarafına oturmuştu. Resûlullahın iki gözünün yaş döktüğünü gördüm. Resûlullah (sav):

            - İçinizde bu gece günah işlememiş kimse var mıdır? diye sordu. Ebû Talha:

            - Ben varım, Ya Resûlullah, dedi. Resûlullah:

            - Haydi, Kabre in buyurdu. Bunun üzerine Ebû Talha, Ümmü Gülsüm’ün kabrine indi. demiştir „

 

           

 

            Harp gibi bir zaruret olmayıp evvelce ölen adamın kabrine; seneler sonra ikinci bir adam onun kabrine konmaz.

            Bilâl Babam Gaziantep’in Çarpın (Işıklı) köyüne gittiğinde herkes soru soruyordu. Çarpın (Işıklı) köyünde oturan Hacı Hüseyin’in oğlu Muhammed anlatıyor:

            - Bilâl Babama sordum. Bir kabre iki kişi koyuyorlar. Evvelce babası vefat etmiş. Sonra kardeşini veya oğlu vefat edince aynı kabre koyuyorlar. Bu caiz midir?

            Bilâl Babam şu cevabı verdi:

            - Halk arasında derler ki: Allah seni kabir komşusu da yapmasın. Bu söz çok doğrudur. Çünkü kabirdekinin birisi cennetlik ve çok iyi, hiç azabı yok, sefa içinde ise diğeri ikinci konan o da cehennemlik, azap içinde ise, birisi daima refah, saadet ve sevgi görüyor. Diğeri de azap oluyor, zülum, işkence görüyor. Onun için caiz değildir. Misal: Bir nezarette suçlu bir kimse devamlı işkence, zülum görüyorsa, aynı nezarette olan diğeri her ne kadar refah saadet içinde olsa onun sıkıntısına istemeyerek o da ortan olur.

 

            (İmam Şa’rânî, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, s. 97, No: 132)

            “Ebû Nuaym’ın merfu olarak tahric ettiği hadîste Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav):

            - Herhangi birinizin bir yakını öldüğü zaman onun kefenine ihtimam ederek güzel yapınız, vasiyetlerinin yerine getirilmesi hususunda acele ediniz, kabrini derin kazarak içine koyunuz ve kendisini kötü komşulardan uzaklaştırınız, buyurdu. Sahâbiler:

            - Yâ Resûlullah, âhirette de iyi komşunun faidesi var mıdır? diye sordular. Resûlullah (sav):

            - Dünyada iyi komşunun faydası var mıdır? buyurdu. Oradakiler:

            - Evet vardır, dediler. Resûlullah (sav) Efendimiz:

            - İşte böylece iyi komşunun âhirette de faydası vardır”. buyurdu.

 

            (İmam Şa’rânî, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, s. 96, No:131)

            “Ebû Said el-Mâlinî ile Ebû Bekir el-Haritî’nin Hz. Ali (ra)’den rivâyet ettikleri hadîste Hz. Ali:

            - Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz bizlere, ölülerimizi sâlih ve yüce kişiler arasına gömmemizi emrederdi. Zira hayatta olanların kötü komşudan rahatsız oldukları gibi, ölü de kötü komşudan eziyet çeker, demiştir.”

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1476)

            Manâ’sı: “Bilâl ibn-i Yahya (ra)’dan:

            Huzeyfe (ibn-i el-Yeman) (ra), bir cenazesi olduğu zaman şöyle derdi:

            - Ölümünü kimseye ilan etmeyiniz. Bunun naî olmasından cidden korkarım. Ben şu iki kulağımla Resûlullah (sav)’dan işittim. Naîden nehiy etti.” (Tirmizi de rivayet edilmiştir.)

 

            Bu hadîsin ravilerinden İbrahim şöyle diyor:

            - Kişi öldüğü vakit onun ölümünü dost ve arkadaşlarına duyurmakta beis yoktur. Ancak (cahiliyette olduğu gibi) meclis meclis dolaşıp etrafa ölüm haberi salmak mekruhtur.

            Bir adam ölünce haber edilir. Çünkü cenaze namazına ne kadar çok insan gelirse, dua ederse, o kadar affı mağfirete uğrar. Bir de cahiliyet devrindeki gibi haber vermek var. Giden adam sesle ağıt söyler veya şiir gibi, felan adam öldü, siz duymadınız mı? Ağlayın bundan sonra ağlayın, bize gülmek yoktur. Duyanlar sesle ağlar. Bu gibi benzeri haberler iyi değildir. Giden adam içimizden felan gitti. Allah (cc)’ın rahmetine kavuştu, duyanlar “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn” der, ağlamaz onun için hayır duada bulunur. Hemen cenazesine yetişmek için hazırlanır.

 

            (Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs no: 2015)

            Manâ’sı: Ukbe ibn-i Amir el-Cünehî (ra)’den:

            - Üç vakit var ki, Resûlullah (sav), o vakitlerde cenaze namazı kılmaktan veya ölüyü gömmekten bizi nehyetmişti. (Bu vakitler), güneş doğup da yükselinceye kadar, öğle vakti güneş tam zevalde iken, güneş batarken.”

 

            Bu vakitler kerahat vaktidir

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1486)

            Manâ’sı: “Ali ibn-i Ebû Tâlib (ra)’den: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            - Cenaze hazırlandığı zaman onu tehir etmeyiniz.” (Tirmizi, Hakim ve ibn-i Hibbân da rivayet edilmiştir.)

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1540)

            Manâ’sı: “Sevbân (ra)’dan: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            - Bir cenaze üzerinde namaz kılana bir kırat (sevap) vardır ve cenazenin defninde (de) bulunan iki kırat sevap vardır.

            Sevbân (ra) demiştir ki: Resûlullah (sav)’a kıratın ne olduğu soruldu. Buyurdu ki:

            - Uhud (dağı) mislidir.” (Müslim de rivayet etmiştir.)

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1542)

            Manâ’sı: “Amir ibn-i Rabîa (ra)’dan: Resûlullah (sav):

            - Cenazeyi görüdğünüz zaman, cenaze geçip sizi arkasında bırakıncaya kadar veya (yere) indirilinceye kadar ayağa kalkınız (ayakta durunuz)”. (Kütüb-i sitte sahibleri, Beyhaki ve Tirmizi de rivayet etmiştir.)

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1543)

            Manâ’sı: “Ebû Hüreyre (ra)’den:

            Resûlullah (sav)’ın yanından bir cenaze geçirildi. Kendisi ayağa kalktı ve (bize):

            - Ayağal kalkınız. Çünkü şüphesiz ölüm için korku ve dehşet vardır”, buyurdu.

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1550)

            Manâ’sı: “Abdullah ibn-i Ömer (ra)’den:

            - Bismillahi ve alâ mileti resûlillahi, buyurdu.

            Ravî Ebû Halid bir defa demiştir ki: İbn-i Ömer (ra) şöyle demiştir:

            - Ölü kabrine indirildiği zaman, Efendimiz (sav): “Bismillâhi ve alâ sünneti resûlillahi” buyurdu.

            Ravî Hişâm, kendi hadîsinde:

            - Peygamberimiz (sav)’in şu kelimeleri buyurduğunu söylemiştir: “Bismillahi vefi sebilillahi ve alâ milleti resûlillahi”. (Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadîs No: 53 (1051); Ahmet ibn-i Hanbel, Ebû Dâvud ve Beyhakî de rivayet edilmiştir.)

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1565)

            Manâ’sı: “Ebû Hüreyre (ra)’den:

            - Resûlullah (sav) bir cenaze üzerinde namaz kıldı. Sonra ölünün kabrinin yanına vararak ölünün baş tarafından kabre üç avuş toprak attı.” (İbn-i Mâce ve Beyhakî de rivayet edilmiştir.)

 

            (Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2005)

            Manâ’sı: “Ubeydullah ibn-i Muayye (ra)’den:

            Taif (muhasarasın)de, müslümanlardan iki kişi şehid oldu ve Resûlullah (sav)’ın huzuruna getirildi. Resûlullah (sav), onların şehid edildikleri yere gömülmelerini emretti.”

 

            (Sünen’ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2008)

            Manâ’sı: “Ali (ra)’den: Nebî (sav)’ye:

            - Müslüman olmayan yaşlı amcan (Ebû Talib) öldü. Onu kim defnedecek? dedim. Resûlullah (sav):

            - Git ve babanı göm. Tekrar yanıma gelinceye kadar da hiçbir şey yapma, buyurdu. Onu (babamı) defnettim. Sonra (Resûlullah’a) geldim. Emri üzerine gusül abdesti aldım. (Resûlullah) bana dua etti. Fakat ben duayı ezberleyemedim.”

 

            Peygamberimiz (sav) gömmüyor. Hz. Ali (ra)’yi gönderip ona gömdürüyor. Babasının cenazesini oğlu kaldırırmış. Her ne olursa olsun kaldırması lazım. Peygamberimiz (sav) böyle yapınca caiz oluyor.

 

            (İmam Şa’râni, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, s. 108, No: 151)

            “Cenaze sahipleri üzüntülü ve kederli olduklarından dolayı (onların bu üzüntülerini gidermek için) Allahu Teâlâ, cenazeyi kabrini götüren ev halkına bir melek tayin eder. Nihayet cenaze sahipleri ölülerini o kabri içine teslim ederek hep beraber geri döndükleri zaman bu melek yerden bir avuç toprak alır ve:

            - Geri (dünyanıza) dönünüz ve Allah sizlere ölülerinizi(n acısını) unuttursun, diyerek toprağı (cenaze sahiplerinin yüzlerine) atar. Bunun üzerine cenazenin yakınları da sanki kendileri cenaze sahipleri değillermiş ve cenaze de onlardan çıkmamış gibi olarak ölülerini unutup alışverişlerine başlarlar (ve işlerine güçlerine devam eder dururlar).” (Deylemi, Müsnedi’l-Firdevs’te Enes’ten rivayet etmiştir. Şerhu’s-Sudur: 43.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 182)

            "Taberani (Kebir’de) İbn-i Ömer (ra)’den rivâyet ettiklerine göre;

            Bir Habeşi Medine’de defnedildi. Resûlullah (sav) buyurdu ki:

            - Bu ondan yaratıldığı toprağa defnedildi."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 183)

            "Hakim "Nevadir'ül-Usûl" da ibn-i Mesûd (ra)'dan şöyle rivayet etmiş:

            - Rahimle görevli melek rahimden nûtfeyi alarak eline kor:

            "Yâ Rabbi! Bundan halk edilecek mi, edilmeyecek mi? "Edilecek" deyince, "Rızkı nedir, eseri, eceli ve ameli nedir?" der.

            Cenâb-ı Hakk: "Levh-i Mahfûza bak" der. O Levh-i Mahfuza bakar. Rızkını, eserini, ecelini ve amelini görür. Defin edilecek yerden toprağı alır. O nutfe ile yoğurur. (Yani rızkını o memleketin mahsulatından gönderir).

 

            İşte:

            "Ondan sizi yarattım. Sizi iâde edeceğim." (Sûre-i Taha, Âyet 53.) âyetinin manâsı budur."

 

 

 

            KABİR TALKINI

 

 

            Kabir talkını kimden kaldı, nasıl yapılır:

 

            Kabir Talkını:

            Peygamberimiz (sav)'in Mariye isimli cariyesinden İbrahim adında bir oğlu vardı. Oğlu mektepte okuyordu. Akil baliğ olmuştu. Vefat etti. Sorgu melekleri geldi.

            - Rabbın kim, Nebin kim? diye sordular. Çocuk:

            - Rabbım Allah, Nebim babam dedi, çünkü o zamana kadar baba diyordu, Melekler yine sordular. Çocuk:

            - Babam, dedi. Üç sefer sordular. Üçüncüye Peygamberimiz (sav) kabrin başına varıp:

            - Ya İbrahim bini Mariya (Mariya'nın oğlu İbrahim) sen öldün. Bu yanına gelenler sorgu melekleridir. Nebim babam demeyi kabul etmezler. Sen şöyle söyle: Rabb'ım Allah, Nebim Muhammed, dinim İslâm, Kitabım Kur'ân de. Çocuk Peygamberimiz (sav)'ın istediği gibi söyledi. O zaman kabul ettiler.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 861)

            Manâ'sı: Müslüman kardeşlerimizden biri vefat edip üzerine toprak örttüğünüz zaman, sizden bir adam baş ucunda dursun ve:

            - Ey falan kadının oğlu, falanca kişi desin. Çünkü o, siz bilmiyorsunuz, (o kabirde yatan) şöyle der:

            - Bana doğru yolu göster, Allah seni esirgesin. Sonra şöyle desin:

            - (Üzkur ma haracte aleyhi mineddünya. Şehadeten en lâ ilâhe illallâh ve enne Muhammeden Abduhu ve Resuluh. Ve enneke Raziyte Billahi Rabben ve bi Muhammedin Nebiyyen ve bil islami dinen ve bil Kur'ân'ı İmama...)

            Bunu yaptığı zaman Münker ve Nekir meleklerinden biri diğerinin elinden tutup "yapacak bir şeyimiz kalmadı, haydi çıkalım bunun yanından çünkü ona hücceti telkin edildi. Şimdi onun en büyük koruyucusu Allah azze ve celle'dir."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 188)

            "El-Bezzar, Hz. Ali (ra)'den rivâyetine göre şöyle demiştir:

            - Cenaze kabre varıp millet oturunca sen oturma, kabrin ucunda ayakta bekle, kabre bırakılınca şöyle de:

            "BİSMİLLAHİ VE ALA MİLLETİ RESÛLİLLAHİ. ALLÂHÜMME ABDUKE NEZELE BİKE VE ENTE HAYRU MENZULİN BİHİ HALLEFED DÜNYA HALFE ZAHRİHİ FEC'AL MÂ KADİME İLEYHİ HAYREN MİMMEN HALLEFE FE İNNEKE KULTE VE MA İDELLÂHİ HAYRUL EBRÂB."

            "Allah'ın adıyla ve Resûlullah'ın milleti üzre (defn ediyoruz). Allah'ım, kulun sana vardı! Kendisine varılanların en hayırlısı sensin! Dünyayı arkada bıraktı. Gideceği yeri daha hayırlı kıl. Zira sen şöyle demişsin.

            'Allah'ın katındaki, iyilik yapanlara dünyadan daha hayırlıdır."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 188-189)

            "Taberâni, Abdurrahman ibn-i el-Alâ ibn-i el-Hallâc'dan istihrac ettiğine göre şöyle demiştir:

            Babam bana dedi di "Ey oğul! Beni kabre koyduğunuzda;

            "BİSMİLLAHİ VE ALA MİLLETİ RESÛLİLLAHİ"

            "Allah'ın adıyla ve Resûlullah'ın milleti üzre defn ediyoruz" de, sonra toprakla üzerimi ört ve baş ucumda Fatiha'yı, ayak ucumda da Bakara'nın son âyetlerini oku. Çünkü Allah'ın Resûlünün böyle dediğini işittim."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 189-190)

            "İbn-i Ebû Şeybe, Mücâhid'den rivâyet ettiğine göre, O, cenazeleri kabre koyarken şöyle diyormuş.

            "Bunu Allah'ın adıyla ve Allah'ın yolunda kabre koyuyoruz. Yâ Rab! Kabrini geniş eyle ve nurlandır ve Nebiyy-i Zişana (sav) kavuştur."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 190-191)

            Taberanî "Kebir" de ve ibn-i Ebû Mende, Ebû Umâme (ra)'den o da Resûlullah (sav)'dan rivâyet ettiklerine göre O (sav) şöyle buyurdu:

            - Kardeşlerimizden biri ölüp üstünü toprakla kapatırsanız sizden biri kabrin baş ucunda durarak:

            Ey filan ibn-i filane! Desin, çünkü ölü muhakkak işitir, yalnız cevap veremez. Sonra yine, ey filan ibn-i filane desin. Çünkü o zaman kabrinde oturur. Bir daha ey filan ibn-i filane desin. O da o zman, "beni irşad edin, Allah'ın rahmetine kavuşasınız", der. Ama siz onun böyle demesini fark edemezsiniz. Sonra şöyle desin:

            "Dünyaca sahip olduğun inancını hatırla, Allah'tan başka ilâhın olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet et. Zaten sen Allah'ın Rab olduğuna, İslâm'ın din olduğuna, Muhammed'in peygamber olduğuna, Kur'ân'ın imam olduğuna razı olmuştun." İşte o zaman Münker ve Nekir melekleri ondan uzaklaşarak "kendisine deliller telkin edilenin yanında oturmaya hacet yoktur" derler. Allah, o iki meleğe karşı ölünün savunucusu olur.

            Müslümanlardan biri:

            - Ey Allah'ın Resûlü! Eğer biz ölünün annesinin ismini bilmezsek nasıl onu çağırırız? diye sordu. Resûlullah (sav):

            - Havva'nın adıyla onu çağırınız, diye cevap verdi." (İhya-u Ulumiddin, Cild 4, Sayfa 877-878, Taberânî de rivayet etmiştir.)

 

            Talkinde muhakkak annesinin adıyla annesinin adını bilmiyorsa Havva'nın adıyla çağırın diyor. Bazı yerlerde Abdallah diye çağırıyorlar. Ey Allah'ın kulu demektir. Allah'ın kulu çok, sen hangisine çağırıyorsun? Annesinin adıyla çağırırsan Peygamberimiz (sav)'in sünneti yerine gelmiş olur. Hem de ölen kişi kendine çağırılmış olduğunu bilir, çünkü bazı ölüler kendi öldüğünü, kendine çağrıldığını bilmez, talkin onu ikaz içindir, münkir, nekir meleklerinin sorduğu soruya vereceği cevabı hatırlatmaktır.

            Bazı Vehhabi fikirli hocalar: "Talkin yok", bazıları da kadınları hor görüp, "anasının adıyla çağırmayın" derler.

            Meselâ; Antakya'da bir arkadaşımız vefat etmişti. Talkin vermek için gözleri görmeyen bir adam getirdiler. Çok uzun uzadıya bir şeyler okudu, hem de "Abdallah" diye çağırdı. "Ey Allah'ın kulu" demektir. Annesinin ismi ile çağırmıyor, "Allah'ın kulu" diye çağırıyor. Çünkü bazı hocalarımız; "Kadınlar bütün kâfirdir" diye fetva veriyor, nasıl annesinin adıyla çağırsın. Bu gibi görüşler Peygamberimiz (sav)'in Hadîs-i Şerîfine terstir. Adana'da bir ihvan kardeşimiz vefa etti. Sonunda defnedince hoca talkini sessiz okudu. Bu da bid'attir. Peygamberimiz (sav)'in hadîsine terstir.

            Meselâ; annesinin adı Aişe, cenazenin (mevtanın) adı Ahmed ise orta sesle değil, bağırarak ve yüksek sesle "Yâ Ahmed ibn-i Aişe, yâ Ahmed ibn-i Aişe, yâ Ahmed ibn-i Aişe" der, üç sefer tekrar eder. Ondan sonra talkini okur.

            Bizler için kabir talkını hem büyük sünnet, hem ölüyü ikaz etme uyarma oluyor. Çünkü bazı kimseler çocuklarını, ev ailesini çok düşünür. Bu düşünme kabirde de olur. Kafası dünyaya takılır. Kabir talkını ona sorulan sorulara cevap verebilmek için kolaylık olur.

            Bazı kimseler ölenler için "hiç ibadet yapmazlar" derler, yanlışıt. İbadet yapar ancak yapılan ibadet kendisini kötü ise iyi etmez. İyi ise büyük faydası olmaz. Yalnız kendi ömrünün azlığına, vaktinin boşa geçtiğine pişman olmuş, ölürken bu pişmanlığı duymuş çok yalvarmış ise, o kimseyi Allah (cc) hazretleri öldükten sonra yaptığı ibadetini kabul eder, sülukunu kabirde tamamlar.

            Bilâl Babam'ın çok sefdiği Mustafa isimli bir müridi vardı. Vefat etti. Babam rüyasında onu görür. Bir ihvan kardeşimiz de görür.

            - Ne yapıyorsun Mustafa der, Mustafa:

            - Sülûk'ünü ikmal edemeyenler Hz. Pir'in buradaki dergâhında çalıştırıp, burada sülûk'unu ikmal ettiriyorlar. Ben de onların içindeyim, der.

 

 

 

         KABİR SIKMASI

 

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 193)

            "İmam Ahmed, Hakim-i Tirmizi, Beyhaki, Huzeyfe (ra)'den rivâyetlerine göre şöyle demiştir:

            Bir cenazede Resûlullah (sav) ile beraberdik, kabre vardığımızda Resûlullah (sav) kabrin kenarında oturdu, sık sık kabrin içine bakmaya başladı ve sonra şöyle buyurdu:

            - Burada mü'min öyle sıkıştırılır ki damarları ve kasları şiddetten kopar. Kâfir ise üstü ateşle dolar."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 194)

            "Hakim-i Tirmizi ve Beyhaki, ibn-i İshak yoluyla Ümeyye ibn-i Abdullah'dan rivâyet ettiklerine göre:

            - Sa'd'ın bazı akrabalarından; "Resûlullah'ın (Sa'd için kabir daraldı) sözünden ne anladınız?" diye sorulmuş. Onlar cevaben:

            - Resûlullah (sav)'e ne kastettiği soruldu, küçük taharetten kusurlu davrandığından dolayı kabir ona sıkıştı, diye buyurdu, demişler.

 

            (Berika, Cild 1, s. 476)

            Manâ'sı: Resûlullah (sav) Hz. Aişe (ra)'ye dedi ki:

            - Kabrin dağdağası, münker ve nekirin suali esnasında halin nice olur? (Sonra buyurdu ki:)

            - Yâ Hümeyrâ şüphesiz kabir dağdağası mü'min için ananın, çocuğunun ayağını eliyle sıkması gibidir. Münker ve nekirin suali de, mü'minler için, gözü ağrıdığı zaman sürme çekmek gibidir.

 Çocuğa ikinci bir isim konur mu ?

            Bir adama ikinci bir ismi koymak Peygamberimiz (sav)'den kalan büyük sünnettir. Yalnız hoşlanmayacağı isimle çağırmayın buyuruyor. Peygamberimiz (sav) Hz. Ali'ye Ebu Turab, Hz. Aişe validemize Humeyra derdi. Ebû Cehil'in esas adı Abdurrahman idi. İsmini Peygamberimiz (sav) Ebû Cehil koydu. Cahillerin babası demektir. Ebû Hüreyre'nin ismi yine Peygamberimiz (sav) tarafından kondu. Kedilerin babası demektir.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 195)

            "Taberani, Enes (ra)'den şöyle rivâyet etmiştir:

            Resûlullah (sav)'ın kızı Zeynep vefat edince Resûlullah (sav)'a vardık. Mahzun olduğunu gördük. Kabrin yanında oturdu ve göğe bakmaya başladı. Sonra kabrin içine indi. Mahzunluğu devam ediyordu. Kabirden çıkınca sevinçli olduğunu gördük. Hemen sebebini sorduk. Cevaben:

            - Kabrin darlığını ve Zeyneb'in zayıf olduğunu düşünüyordum. Hafiflemesi için dua ettim. Kabul oldu. Amma yine de ins ve cinnin haricinde her şeyin duyacağı bir bağırmaya sebeb olan kabir daralmasından kurtulamadı." buyurdu.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 195)

            "Sahih bir senedle Ebû Eyyûb'dan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir:

            Küçük bir çocuk defn edildi. Resûlullah (sav):

            - Eğer kabir daralmasından kimse kurtulsaydı, bu çocuk kurtulacaktı", dedi.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 199)

            "Beyhaki, ibn-i Mende, Deylemi, ibn-i Necar, Saîd ibn-i Müseyyib (ra)'den rivâyet ettiklerine göre, Hz. Aişe (ra) Resûlullah (sav)'a şöyle demiştir:

            - Yâ Resûlullah! Bana Münkir-Nekir'in sesinden ve kabrin sıkıştırmasından söz ettiğinden bu yana hiç bir şeyden yararlanamıyorum.

            - Ey Aişe! Münkir-Nekir'in sesi, mü'minler kulağında, gözdeki sürme gibidir. Kabrin sıkıştırması ise şefkatle ananın kucaklaması gibidir. Çocuğu başının ağrıdığını ona anlatır. O da yumuşaklıkla başını okşar. Fakat ey Aişe, ne yazık o kimselere ki, Allah'dan şikayet ederler. Taş, yumurtanın üstüne düşüp onu ezdiği gibi kabirlerinde ezilirler."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 200)

            "Ebû Nuaym'ın "Hilye"de Abdullah ibn-i eş-Şağir'den rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (sav) dedi ki:

            - Son hastalığında kim (kul huvellahu) İhlâs sûresini okursa kabir fitnesinden emin kalır ve kabrin daralıp sıkıştırılmasından da emin kalır. Kıyamet gününde melekler onu avucuna alarak sırattan geçirip cennete korlar."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 200)

            "İbn-i Ebû Dünya, Yezid, er-Rakkaş'dan rivâyet ettiğine göre, O demiş ki:

            - Ölü kabre konulunca amelleri onu sarar. Cenâb-ı Hakk (cc) onun amellerini konuşturur. Onlar:

            - Ey bu çukurda dostlarından ayrılıp yalnız kalan kul! Bugün bizden başka dost ve arkadaşın yoktur" derler.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 201)

            "Tirmizi, Hasen gördüğü bir rivâyetle Ebû Said (ra)'den nakline göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            - Lezzetleri yıkan ölümü hatırlayınız. Zira kabir, her gün konuşarak şöyle der:

            - Ben gurbet ve yalnızlık eviyim. Ben topraktan bir evim. Ben böcekler eviyim.

            Mü'min kul defn edilince kabir ona: "Ehlen merhaba" diyere;

            - Üzerimde yürüyenlerin en sevimlisi sensin. Benimle başbaşa kaldığında sana ne yapacağımı göreceksin, der. Sonra, gözü kestiği kadar kabir ona genişleyip cennete bir kapı açılır.

            Zalim veya kâfir ise, defin edilirken kabir:

            - Merhaba olmasın. Üzerimde yürüyenlerin en nefret ettiğim can sensin. Benimle başbaşa kaldığında sana ne yapacağımı göreceksin. Kabir onu öyle sıkıştırır ki, kaburgaları birbirine geçer.

            (Ravi dedi ki, Peygamberimiz (sav) parmaklarını birbirine geçirerek: "böyle olur", buyurdu.)

            Kabirde ona pis koku salan yetmiş ejderha eşlik edecekler, eğer birisinin üfürüğü yere isabet etseydi, yer yüzünde bitki bitmezdi.

            Hesaba çekilinceye kadar onu rahatsız edip, kendisini parçalayacaklardır.

            Ravi dedi ki: Resûlullah (sav):

            - Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur", diye buyurdu.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 202)

            "İbn-i Mendeh "Ruhlar" babında Mucahid tarikiyle Berâ ibn-i Azip (ra)'den o da Peygamberimiz (sav)'den naklettiklerine göre:

            - Mü'min sekerâta girince, güzel sûrette, güzel kokuyla ona bir melek gelir. Ruhunu kabz etmek için yanına oturur. Cennetten bir tabut ve kefenle iki melek daha gelir. Bunlar biraz uzakta otururlar. Ölüm meleği ruhunu çıkarınca uzakta duran o iki melek acele ile onu alırlar, onu ilaçlarlar. Ve iyice kefenlerler. Sonra semaya yükseltirler. Semanın kapısı ona açılır. Melekler onun semaya çıkmasıyla birbirine müjde verirler:

            - Bu güzel ruh kimindir ki semanın kapısı ona açıldı, derler. Ve dünyada iken en güzel ismiyle onu isimlendirirler.

            Öylece semadan semaya yükselterek Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna eriştirirler. Ve ameli Âlâ'yı İlliyîne bırakılır. Cenâb-ı Hakk (cc) o meleklere:

            - Siz şahid olun ki ben bu amelin sahibini affettim, der. Kitabı mühürlenir ve illiyîne (en yüksek makama) konulur.

            Sonra Cenâb-ı Hakk:

            -Kulumun ruhunu yere götürün, der. Zira onlara öyle söz vermiştim. Kabre konulunca kabir der:

            - Üstümde iken en sevimli idin. Şimdi içime düştün. Sana yapacağımı göreceksin. Gözünün kestiği kadar ona genişlenir. Ayakları tarafından cennete bir kapı açılır: "Allah'ın sana hazırladığı mükâfatı gör" denilir. Sonra baş ucunda bir pencere açılır. "Cehennemi de gör. Allah seni nasıl kurtarmış, uykuya dal" denir. Bundan sonra meyyit için en sevimli şey kıyametin kopmasıdır."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 206)

            "İbn-i Ebû Dünya "Kabirler" kitabında Muhammed ibn-i Subayh'den rivâyet edip şöyle demiştir:

            Ölü kabre konulup azaba (işkenceye) verilince, ondan daha önce ölen komşuları ona:

            - Ey bizden sonra dünyada yaşayan komşu! Bizim ölümümüzden sana ibret olabilecek bir şey olmadı mı? Senden önce ölümümüz sana bir fikir vermedi mi? İşimizin sona erdiğini görmedin mi? Tüm bunlara rağmen işini ciddiye almayıp erteliyordun ve yapman gerekenleri ifa etmeye özen göstermiyordun, derler.

            Kabir dahi, ona şöyle der:

            - Ey üstümde mağrurcasına dolaşan insan! Daha önce içime düşen akrabalarından ibret almadın mı? Onlardan gafil dolaşıp ergeç bana vardıklarını görmedin mi? Ecelleri onları kabre götürürken, dostları onları teşyi' ederken görmedin mi?"

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 207)

            "Beyhaki "Şuab-ı İman"da Enes ibn-i Mâlik (ra)'den rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            - Size duymadığınız, bilmediğiniz çok önemli iki gün ve iki geceden haber vereyim mi? Bu iki günden biri, Allah tarafından elçinin ya beraat veya cezayı getirdiği gündür. İkinci gün ise Allah'ın huzurunda kişinin hesaba çekileceği gündür. O gün kitabı ya sağına veya soluna verilir. İki geceden ilki ise, kabre ilk misafirlik gecesidir. İkincisi de Haşır arefesi olan gecedir."

 

 

 

            KABİR FİTNESİ

 

 

            (İmam Celâleddin Es-süyûtî, Kabir Âlemi, s. 210)

            "Ebû Nuaym, Sevbân'dan rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurudu:

            - Mü'min ölünce dünyada kıldığı namazı baş ucunda, verdiği sadakaları sağ tarafında, tuttuğu orucu ise göğüs hizasında durur."

 

            (İmam Celâleddin Es-süyûtî, Kabir Âlemi, s. 216)

            "Cüveybir "Tefsir"inde, Dahhak'dan, o da ibn-i Abbas (ra)'dan rivâyet ettiklerine göre:

            Resûlullah (sav) Ensardan birinin cenazesinde hazır bulundu. Kabre varınca, kabir tamam olmamıştı. Resûlullah oturunca ashâb da sessiz olarak oturdular. Sanki başlarında kuş vardı.

            Resûlullah (sav) gözünü yere dikti. Elindeki değnekle yeri değişiyordu. Sonra semaye göz gezdirdi. Ve üç kere; "kabrin azabından Allah'a sığınırım" dedi. Sonra şöyle buyurdular:

            - Mü'min kul âhirete yönelip dünyayı geride bırakınca ona ölüm gelir. Onun baş ucunda oturur. Cennetten yanlarında hediyeler, koku ve elbiseler olan melekler de gelir.

            Göreceği bir şekilde iki saf kurarlar. Önce ölüm meleği, sonra öbür melekler ona müjde verirler ve su, testisinden akarcasına ruhunu çekerler. O, meleklerin müjdelediklerinden aldığı sevinçle ruhunu kolaylıkla teslim eder. Sonra melekler ruhunu alır. Ve hiç bir melek ona getirilen kokuyu sürmeden ve ziynetleri giydirmeden ayrılmaz. Koku sürmesinden sonra onun kokusuyla feza aniden dopdolu olur. Gökteki Melekler:

            - Nedir bu koku? diye sorarlar.

            - Bu filanın ruhunun kokusudur, derler. Ve ona rahmetle dua ederler. Sonra, onu semaya götürürler ve sema kapıları ona öyle açılır ki her kapı ona adeta aşıktır.

            Her semanın ehli ona merhaba derler: "Ey Rabb'in öğütlerini kabul eden ruh, sana merhabalar olsun" denilir.

            Sidretü'l-Münteha'ya vardırılınca, melekler:

            - Yâ Rab! Ruhunu aldık, derler. Allah;

            - Onu yere götürün. Zira ben onları topraktan yarattım. Tekrar toprağa iade ederim ve bir daha onları oradan çıkartacağım (Sûre-i- Taha, Âyet 55.)  der.

            O vakit ölü geri dönenlerin ayak ve el seslerini işitir. Ve kabirde iki rahmet bir de azap meleği gelir. Bakar ki amelleri onu sarmışlar: Namaz ayakları yanında, oruç başı yanında, zekat sağında, sadaka solunda, hayır ve iyi ahlakı göğsü hizasında durmuşlar.

            Azap meleği hangi cihette ona varmak isterse salih ameli engel olur.

            Elinde demirden, ağır bir sopa ile ölüye şöyle der:

            - Eğer namazın, orucun, zekatın ve sadakaların seni ihata edip muhafaza etmeseydi. Sana öyle bir darbe vuracaktım ki, kabrin ateşle dolardı. Sonra azap meleği gider, onu rahmet meleklerine bırakır. Rahmet melekleri biri öbürüne der ki:

            - Allah'ın bu velisine şefkat et, zira o büyük bir zorluk içinden geliyor. Ve ona der ki:

            - Rabb'in kimdir? O:

            - Allah'dır, der.

            - Dinin nedir? O:

            - İslâm'dır, der.

            - Peygamberim kimdir? O:

            - Muhammed'dir, der.

            Ona:

            - Sana bunu bildiren ne idi? Derler. O ise,:

            - "Ben Allah'ın kitabını okudum. İman edip, tasdik ettim, der.

            Bu şiddetli imtihandan sonra semadan bir ses gelir. "Kulum doğru söyledi, ona cennet sergilerini serin, cennet elbiselerini giydirin, temiz kokusunu sürün ve kabrini genişletin. Baş ucunda cennete bir kapı açın."

            Sonra rahmet melekleri ölüye:

            - Kabir azabını tatmadan; hareminde zifafa giren çiftlerin uykuları gibi uykuya dal, derler. Ölü; durmadan:

            - Yâ Rabb! Kıyameti kopar, ehlimle görüşeyim. Cennetteki nasibime kavuşayım, der. O, kıyamette yüzü ak olarak haşre kalkar."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 233)

            "İmam Ahmed ve Beyhaki sahih bir senetle Hz. Aişe (ra)'den rivâyet ettiklerine göre şöyle demiştir:

            - Bize bir yahudi kadını geldi. Kapıda durup yemek istedi. Deccalın fitnesinden ve kabir azabından korunmamız için dua etti. Ben hep onu durdurmaya çalıştım. Tâ Resûlullah (sav) geldi. Ben Resûlullah (sav)'a dedim ki:

            - Ey Allah'ın Resûlü! Bak bu kadın ne diyor. Resûlullah (sav):

            - Ne diyor, diye sordu. Ben:

            - Allah sizi deccalın fitnesinden ve kabir azabından korusun, diyor dedim. Resûlullah (sav) kalktı ve ellerini açarak, deccalın fitnesinden ve kabir azabından istiaze etti.

            Sonra da şöyle dedi:

            - Her peygamber kendi ümmetini deccalın fitnesinden ikaz etmiştir. Ben de sizi ikaz ediyorum. Hiç bir peygamberin demediğini size bildiriyorum. Deccal kördür, Allah kör değildir. Deccal'ın iki gözü arasında "bu kâfirdir" diye yazılıdır. Her mü'min o yazıyı okuyabilir.

            Kabir fitnesi ise benim için imtihan edileceksiniz. Benden sorulacaksınız. Ölü, mü'min ise, korkusuz olarak kabirde oturtulur. Sonra ondan:

            - Dünyada iken kimlerdendin? diye sorulur. O:

            - İslâm milletindenim, cevabını verir.

            - Muhammed için ne dersin? denilir. O:

            - Allah'ın kulu ve Resûlu'dur. Kur'ân'la bize geldi. Biz onu tasdik ettik, der. Ve ona cehenneme bakan bir kapı açılır:

            - Şiddetli olan ateşe bak, denilir. Ona:

            - İşte eğer iman etmeseydin o senin olacaktı, denilir.

            Sonra ona cennetteki yerini gösterirler. Güzelliğini temaşa eder:

            - Orası senindir. Yakın üzere idin. Öyle de öldün ve öylece haşir olacaksın, denilir.

            Ölü kötü biri ise, kabirde korkudan kalbi kopacak bir şekilde oturur.

            - Kimlerdensin, Muhammed için ne biliyorsun? diye sorulunca:

            - Bilmem (cevabını verir). İnsanlar birşeyler derdi. Ben de öyle diyordum, deyince ona önce cennetten bir yer gösterilir.

            - Eğer iman etseydin orası senin olacaktı. Daha sonra cehennemdeki yerini gösterirler:

            - İşte burasın senindir. Şüphe üzere idin. Öyle öldün ve öyle haşr olacaksın, denilir. Ve azap verilir." (Beyhaki aynısını; Sünen'ün-Neseî, C. 3-4, Hadîs No: 2069 da biraz farklı ve Hz. Aişe (ra)'nin: "Resûlullah (sav)' her namaz kılışında, kabir azabından Allah'a sığındığını gördüm" ziyadesi ile rivayet etmişlerdir.)

 Ölüler kabirde kaç gün sorguya çekilirler ?

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 235)

            "İmam Ahmed "Zühd" de Ebû Nuaym, Tavus tarikiyle "Hilye"de rivâyet ettiklerine göre:

            - Ölüler kabirde yedi gün sorguya çekilirler. O, o günlerde onun adına dünyada hayır maksadiyle taam verilmesini sever."

 

            Ölüye yemek yapmak, yedirmek, içirmek bu Hadîs-i Şerîfe göredir. (Kitabımızda Ebû Zer'il Gıffarî Hz.nin kızı babasının vasiyeti üzere kuzuyu kestirip yemek yapıp üç ashâba yedirmesi yazılıdır.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 235)

            "Ebû Nuaym, Enes ibn-i Malik (ra)'den rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            - Ashâb'dan biri ölmüştü. Defin işi bittikten sonra Resûlullah (sav) kabri başında durup:

            - İna lillah ve inna ileyhi raciun, deyip ona şöyle dua etti:

            - Yâ Rabb! Bu sana varmıştır. Kendisine varılanların en hayırlısı sensin. Kabri ona geniş kıl. Gök kapılarını rahmetle ona aç. Amellerini kabul et, sorguda lisanına sebat ver."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 237)

            "İbn-i Ebû Dünya, İbn-i Cerir, Yezid ibn-i Tarif el-Becli'den rivâyet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

            - Kardeşim öldü. Defnedildiğinde sol kulağımı kabrinin üstüne koydum, zaif bir ses, (kardeşimin sesini) işittim. "Allah" dedi. Başkası "dinin nedir?" dedi. O "İslâm" dedi."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 238-239)

            "Lâlkâi, ("Sünnet"de) senediyle Muhammed ibn-i Nasr es-Saiğ'den rivâyet ettiğine göre, şöyle demiştir:

            Babam, tanıyıp tanımadığı cenazelerin namazını kılmaya meftundu. Bize dedi ki:

            - Ey oğulcuğum. Bir gün bir cenazenin yanında idim. Onu defnettikleri vakit, iki kişi kabrine indiler. Sonra, biri çıktı, diğeri kaldı. Halk, toprak atmaya devam ediyordu. Ben:

            - Ey millet, ölü ile beraber, bir diriyi de defnediyoruz, dedim. Onlar:

            - Kabirde başka kimse yok, dediler. Ben, "belki de bana öyle göründü", dedim.

            Sonra, ben döndüm ve mutlaka iki kişi gördüm, biri çıktı, diğeri kaldı. Allah bu sırrı bana açmadıkça burdan ayrılmayacağım, dedim. Kabrin yanına geldim. On sefer Yâsin ve Tebareke'yi okudum. Ağlayıp:

            - Yâ Rabb! Gördüğümü bana çöz. Bu durumda, akıl ve dinimden korkuyorum, dedim. Kabir yarıldı. İçinden bir şahıs çıktı. Baban bakmadan gitti. Ben:

            - Ma'budun hakkı için, senden bazı şeyler sormadıkça gitmeyeceksin, dedim. Yine bana bakmadı. Ben ikinci ve üçüncü sefer söylediğimde bana yöneldi. Ve:

            - Sen Nasr es-Saiğ'sin, dedi. Ben:

            - Evet, dedim. O:

            - Beni tanımıyorsun, dedi. Ben:

            - Hayır, dedim. O:

            - Biz rahmet meleklerinden iki meleğiz. Ehl-i sünnet kabrine konulduğu zaman, onlara müekkel kılındık. Kabirlerine inip onların vereceği cevabı onlara telkin ederiz, dedi ve birden kayboldu."

 

            Ehli sünnet kabre konulunca onların kabir sorgusuna vereceği cevabı hatırlatıyor. Başka mezhepteki olanlara değil.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 504)

            "Ebû Nuaym, Ebû Said (ra)'den rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            Resûlullah (sav)'dan şöyle işittim:

            - Allah mü'min kulunun ruhunu kabzettiği zaman onun iki koruyucu meleği göğe çıkarlar. Derler ki:

            - Ey Rabb'imiz! Bizi filan mü'min kuluna tevkil ettiniz. Şimdi onun ruhunu aldınız. Bize izin ver ki gökte oturalım. Allah buyurur ki:

            - Gök bana tesbih eden meleklerimle doludur. Bu sefer, "bize yerde izin ver oturalım." diyorlar. Buyurur ki:

            - Yer bana tesbih eden mahlukatımla doludur. Fakat o kulumun kabrinin üstüne oturun. Kıyamete kadar bana tekbir ve tehlil getirin. Onları kulumun defterine yazın.

            İbn-i Cevzi şunu da ilâve etmiştir:

            - Kâfir kul ise öldüğü zaman, melekleri göğe çıkarlar. Onlara denilir ki, kabrine dönün ve ona lânet edin."