KABİR SUALİ ve AZABI

 

 

            (İmam Şa'râni, Ölüm-Kıyamet-Âhiret, s. 112, No: 156)

            İmam Gazâli zikretti ki: Abdullah ibn-i Mes'ud (ra) şöyle derdi: Ben, Resûlullah (sav)'tan:

            - Ölü kabrine girdiği zaman ilk karşılaşacağı şey nedir? diye sordum. Allah'ın Resûlü:

            - Ey İbn-i Mes'ud, senden önce hiç bir kimse bana bundan sormamıştır. (Kabrine girdiği zaman) ilk olarak ölüye mezarlar arasında dolaşıp araştırma yapan ve Rü'man adındaki bir melek nida ederek:

            - Ey Allah'ın kulu, amelini yaz, der. Kul:

            - Yanımda divit (kalem), kâğıt yok ki, der. Melek:

            - Heyhat, kağıdın kefenindir, tükürüğün mürekkebindir, parmağın da kalemindir, der ve kefeninden bir parça keser. Sonra o kul dünyada yazı yazmayı bilmese bile (amellerini) yazmaya başlar. O sırada tek bir günde (olduğu) gibi sevapları ile günahlarını hatırla(yıp yaz)dıktan sonra melek o parçayı dürüp büker ve ölünün boynuna asar, buyurdu. Sonra Allah'ın Resûlü:

            - "Her insanın amelini kendi boynuna dolayıp astık" (Sûre-i İsra, Âyet 13.) meâlindeki âyeti okudu.

 

            (İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadîs No: 631, Sayfa: 891)

            Manâ'sı: Mü'min ölüme yöneldiği vakit, beraberlerinde kefen ve güzel koku bulunan, yüzleri güneş gibi parlak melekleri Allahu Teâlâ gönderir. Adamın göreceği yerde beklerler. Ruhu çıktığı vakit yer ile gök arasında ve gökte ne kadar melek varsa onun için istiğfar ederler. Gök kapılarının tümü kendisi için açılır ve her kapı kendisinden geçmesini ister. Ruhu Allah'a yükseltildiği vakit, melekler:

            - Yâ Rabb! Bu, falan kulunun ruhudur, derler. Allahu Teâl^:

            - Onu geri çevirin ve onun için hazırladığım mükâfat ve iyilikleri ona gösterin. Zira ben ona vaaddettim. "Sizi topraktan yarattım ve toprağa iade edeceğim, tekrar topraktan çıkaracağım." (Sûre-i Taha, Âyet 55.)

            Ruh mezarına döner ve hatta kendisini defnedip dağılanların ayak takırtılarını dahi duyar. (Demek ki mü'minde, kâfir de kabrine gelenlerin ayak tıkırtılarını duyuyor. Ölenler öldü gitti diye söyleyen vehhabilerin sözü boştur. Onların inançları, itikatları bozuktur. Ameli her ne kadar çok olursa olsun, bu hadîs-i şerîflere terstir. Çünkü onlar Peygamberimiz (sav)'in bile öldüğünü ölenlerin diriyi görmediğini ve duymadığını iddia ederler.) Son bir eziyet olarak melekler ona alabildiğine sıkıştırır ve:

            - Rabb'in kim, Peygamberin kim ve dinin nedir? diye sorarlar. Adam:

            - Rabb'im Allah, dinim İslâm, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'dir, der. Bu cevabı verdiği vakit, birisi:

            - Doğru söyledin, diye seslenir. İşte bu Allahu Teâlâ'nın:

            "Allah, iman edenlere dünya hayatında da, âhirette de, o sabit sözlerinde, daima sebat ihsân eder." (Sûre-i İbrahim, Âyet 27.)

            Buyurduğunun manâsıdır. Sonra güzel yüzlü, güzel elbiseli ve güzel kokulu birisi karşısına gelir ve "Nimetleri devamlı olan Allah'ın cennet ve rahmetiyle sana müjde olsun" der. Adam:

            - Allah seni hayırla mükâfatlandırsın, sen kimsin? diye sorar.

            O da:

            - Ben, senin dünyadaki iyi amellerinim, diye cevap verir. Sen daima Allah'a ibadete sûr'atle koşar ve isyana ise tembellik eder, yaklaşmazdın. Bunun için Allah seni hayırla mükâfatlandırdı. Sonra birisi:

            - Buna cennetten döşek getirin ve cennetten mezarına bir kapı açın, diye seslenir. Döşek getirilir ve cennete doğru bir kapı açılır. O da:

            - Allah'ım, kıyameti tez getir de bir an evvel aile efradıma kavuşayım, der.

            Kâfire gelince; o da dünyadan ilişkisini kesip âhirete yöneldiği vakit, çirkin suratlı, şiddetli azab melekleri ateşten elbise ve katrandan gömleklerle karşısına dikililer. Canı çıktığı vakit yer ve gökteki bütün melekler kendisini lânetlerler. Gök kapıları kapanır. Hiç bir kapı onun habîs ruhunun kendisinden geçmesini istemez. Böylece ruhu geri çevrilir. Melekler:

            - Yâ Rabb! Bu, falan kulunun ruhudur, yer ve gökler bunu kabul etmiyorlar, derler. Allahu Teâlâ:

            - Onu geri çevirin ve ona hazırladığım azabı gösterin. Zira ona da: "Sizi topraktan yarattım, toprağa iade edeceğim ve tekrar topraktan çıkaracağım" diye vaad ettim. Ruhu mezarına çevrilir. Mezarı başından dağılmakta olanların ayak takırtılarını da duyar. Ona da:

            - Rabb'in kim, Peygamberin kim ve dinin nedir? diye sorarlar. O da:

            - Bilmem, der. Onlar da:

            - Evet, bilmezsin, derler. Sonra çirkin elbiseli pis kokulu ve vahşi suratlı birisi gelip karşısına dikilir ve:

            - Allah'ın gadabı ve devamlı azabı ile sana müjde olsun, der. Adam:

            - Senin de Allah cezanı versin, sen kimsin? diye sorar. Adam:

            - Ben senin dünyadaki çirkin amelinim. Sen kötülüğe koşa koşa gider, fakat itaat ve ibadette tembel davranırdın. İşte bugün Allahu Teâlâ kötülüğünün cezasını sana çektirir. Adam:

            - Senin de Allah cezanı versin, der. Sonra kör, dilsiz ve sağır birini ona müvekkel eder. Demirden tokmak onun için hazırlanır. İns ve cin bir araya gelse onu yerinden kıpırdatamaz. Hatta dağlara vurulsa dağları kül ve toprak haline getirir. Bununla kendisine bir vuruşda kül haline gelir, tekrar dirilir. Alnına öyle şiddetle vurulur ki, cin ve insanlardan başka herkes bu sesi duyar. Sonra:

            - Buna ateşten iki demir parçası getirin, cehennemden de kendisine bir kapı açın, denir. Ateşten levhalar üzerinde yatırılır ve cehennemden de kendisine bir kapı açılır." buyurmuştur. (Sünen'ün-Neseî, C. 3-4, Hadîs no: 2053; Sünen-i Tirmizi, c. 2, Hadîs No: 1077; Buhâri, Müslim ve İbn-i Mâce'de Ebû Dâvûd ve Hakim de rivayet etmiştir.)

 

            (İhyâu Ulûmi'd-din, C. 4, Hadîs no: 634, sayfa: 899)

            Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den: Resûl-i Ekrem (sav):

            - Kul öldüğü vakit, siyah renkli, yeşil gözlü iki melek kendisine gelir. (Suratlarına bakılamayacak kadar korkunç olduklarından) birine NEKİR, diğerine MÜNKER denir. Ölüye:

            - Bu Peygamber hakkında ne dersin? diye sorarlar. Şayet mü'min idiyse:

            - O, Allah'ın kulu ve Resûlüdür; "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve resûlüh" der. Onlar:

            - Senin böyle diyeceğini biliyorduk, derler. Sonra mezare enine boyuna yetmiş arşın genişletilir ve nurlandırılır. Sonra kendisine:

            - Uyu, denir. O:

            - Bırakın da gideyim, durumu aile efradıma anlatayım, der. Fakat kendisine müsaade edilmez. En yakın adımının ancak kendisini uyandırabileceği bir güveyinin uykuya yatması gibi yat, uyu denir ve kıyamete kadar yatar. Şayet münâfık ise, meleklerin sorularına:

            - İnsanlar bir şeyler derlerdi ve ben de söylerdim, fakat şimdi bilmiyorum, der. Melekler:

            - Zaten biz senin böyle diyeceğini biliyorduk, derler. Sonra mezarına: "Bunu sıkıştır" denir. Mezar da onu, kemikleri birbirine geçinceye kadar sıkıştırır ve dirilinceye kadar kabrinde azab olur." (Tirmizi aynısını, İbn-i Hibban ve İmam Süyûtî, s. 225'de biraz farklı ifade ile rivayet etmiştir.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 225)

            "Bezzar, Taberani ve Beyhaki Ebû Râfi'den rivâyet ettiklerine göre şöyle demiştir:

            - Baki' el-Garkad denilen yerde Resûlullah (sav) ile beraberdim. Ben Resûlullah (sav)'ın ardında yürüyordum. Yüzümü çevirdim. Resûlullah (sav) şöyle dedi:

            - Hayır bilmeyesin, doğruyu bulamayasın! Ben:

            - Ey Allah'ın Resûlü ne yaptım, dedim. Resûlullah (sav):

            - Seni kastetmiyorum, dedi. Fakat şu kabirdekinden beni sordular. Beni tanımadığını söyledi. Onun için öldüğü günden beri kabri ilk defin olduğu halde su ile ıslaktır." buyurdu.

 

            (İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadîs No: 635, s. 899)

            Manâ'sı: Atâ ibn-i Yesar (ra)'ın rivâyetlerinde Resûl-i Ekrem, Hz. Ömer (ra)'e hitaben:

            - Ey Ömer, öldüğün vakit, adamların gidip, senin boyuna uygun bir mezar hazırlayıp döndükten, seni yıkayıp kefenledikten ve koku sürdükten sonra, seni götürüp mezara koydukları ve toprağı üzerine örterek geri döndükleri vakit, halin nice olur? Münker ve Nekir adındaki kabrin iki büyük ibtilâsı sna gelir. Sesleri, yıldırım indiren gök gürültüsü, gözleri parlak şimşekler gibi, uzun saçlarını sürüklerler. Sivri dişleri ile mezarın topraklarını alt üst ederler. Sana çeşitli zorluklar çıkarırlar. Seni korkuturlar. O vakit senin hâlin nice olur ey Ömer? Buyurdu. H. Ömer (ra):

            - Bu zamanki aklım, o zaman da başımda olacak mı? diye sordu. Resûl-i Ekrem:

            - Evet, buyurunca, Hz. Ömer (ra):

            - Mesele yok, ben onların hakkından gelir gerekli cevaplarını veririm dedi. (İbn-i Ebi'd Dünya mürsel olarak, Berika C. 1, s. 476 da rivâyet etmişlerdir. İbn-i Ebi'd Dünya, rıcalı sıkandandır, demiştir.)

 

            (Kitabımızda geniş anlattık. Hz. Ali (ra), Hz. Ömer (ra) öldükten sonra kabrinde dinliyor. Münker ve Nekir meleklerine Hz. Ömer (ra); "Siz kaç senelik yoldan geldiniz". Onlar: "Sizin senenizle yetmiş bin senelik yoldan" derler. Hz. Ömer (ra); "Siz yetmiş bin senelik yoldan geldiniz, Rabbı'nızı unutmadınız da Ömer evinden buraya gelme ile mi unuttu?" deyip cevaplarını veriyor.)

 

            (Sünen'ün Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2064)

            Manâ'sı: Esmâ bint-i Ebû Bekir (ra)'den:

            Resûlullah (sav) kalktı ve kişinin kabirde düçar olduğu imtihanı zikretti. Resûlullah (sav) bunu söyleyince, müslümanlar öyle bir çığlık bastılar ki, Resûlullah (sav)'ın sözlerini anyalamadım. Müslümanların bağırışları kesilince, yakınımdaki bir adama:

            - Hey! Allah iyiliğini versin! Resûlullah (sav)'ın son sözleri nelerdir? diye sordum. Şöyle dedi:

            - Bana vahyolundu ki, Siz kabirde deccal fitnesine yakın bir imtihandan geçeceksiniz."

 

            (Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2054)

            Manâ'sı: Abdullah ibn-i Yesâr (ra)'dan:

            Süleyman ibn-i Surad ve Halid ibn-i Urfuta ile beraber oturuyordum. Karın ağrısından ölen bir adamdan bahsettiler. Onun cenazesinde bulunmak istiyorlardı. Biri, diğerine:

            - Resûlullah (sav): "Kim karın ağrısından ölürse, kabirde azab görmez." buyurmadı mı? dedi. Diğeri de:

            - Evet, öyle buyurdu, diye cevap verdi."

 

            (İhyâu Ulûmi'd-Din, Cild 4, Hadîs No: 629, s. 888)

            Manâ'sı: Ölü mezara konduğu vakit, mezar:

            - Yazıklar olsun sana ey Ademoğlu, benim hakkımda seni kim aldattı? Benim fitne, karalık, yalnızlık ve kurtlar, böcekler yeri olduğumu bilmiyor muydun? Üzerimde bir ileri bir geri gezinip dururken beni düşünmedin mi? der. Şayet iy insan ise onun namına bir yetkili mezara cevap verir ve der ki:

            - Bu adam, emr-i mâruf ve nehy-i münker etti ise ne dersin? Mezar:

            - O zaman ben onun için yeşil bir bahçe olurum. Cesedi de nur olur ve ruhu Allah'a yükselir." (İbn-i Ebî'd-Dünya, Taberani ve Hakim, İbn-i Haccac'dan ve İmam Süyûtî, s. 202'de rivayet etmişlerdir.)

 

            (İmam Şa'rânî, Ölüm-Kıyamet-Âhiret, s. 123, No: 161)

            Hafız el-Vâili (ra)'nin rivâyet ettiği hadîste Abdullah ibn-i Ömer (ra) şöyle demiştir:

            (Bir gün) biz Bedir harbinin cereyan ettiği sahrada yürüdüğümüz sırada birden bire yerden bir adam çıktı. Boynuna zincir vurulmuş ve zincirin bir ucundan da siyah bir zenci tutuyordu. Derken zincire vurulmuş adam:

            - Ey Abdullah! Bana su ver, diye inledi. Abdullah ibn-i Ömer:

            - Bu adam beni tanıyıp ismimi bildi mi? Yahutda bir insanın (din) kardeşine, "Ey Abdullah (yani Ey Allah'ın kulu)!" demesi gibi oldu bilemiyorum, demiştir. Bunun üzerine zenci adam bana:

            - Sakın buna su verme, çünkü o kâfirdir, dedi. Sonra onu çekip toprağa soktu.

            Abdullah ibn-i Ömer (ra) der ki:

            - Müteakiben gelerek ben bu hâdiseyi Resûl-i Ekrem (sav) Efendimize haber verdim de Allah'ın Resûlü:

            - Sen onu muhakkak gördün mü? O, Allah'ın düşmanı Ebû Cehil ibn-i Hişam'dır ve kıyamet gününe kadar onun (kabrinde) çekeceği azabı budur, buyurdu." (Taberani Evsat'ta ibn-i Ömer'der. Ş. Sudur, 67.)

 

            (Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2070)

            Manâ'sı: İbn-i Abbâs (ra)'dan:

            Resûlullah (sav), Mekke veya Medine bahçelerinden birine uğramıştı. Kabirlerinde azab gören iki insan sesi duydu.

            - Bunlar azab görüyorlar, ama kaçınılması zor bir günahtan değil. Sonra şöyle devam etti:

            Evet, birisi küçük abdestinden iyi ce korunmuyordu. Diğeri ise koğuculuk yapıyordu."

            Sonra bir ağaç dalı (getirmelerini) istedi. Dalı ikiye böldü. Herbirini bir kabrin üzerine dikti.

            - Yâ Resûlullah, (niçin) böyle yaptın? denilince:

            - Umulur ki, bu kurumadıkça veya kuruyuncaya kadar azabları hafifler" buyurdu. (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 702; Aclûni, Keşfü'l-hafa, I, Hadîs No: 74; İmam Şa'râni, Ölüm-Kıyamet-Âhiret, s. 123-124, No: 163, Buhâri, 1/61; Müslim 1/240.)

 

            (Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2057)

            Manâ'sı: İbn-i Ömer (ra)'de: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            - Şu (Sa'd ibn-i Muaz), öyle bir kişidir ki, onun için arş sallanmış, semânın kapıları açılmış ve meleklerlerden yetmiş bini (cenazesinde) hazır bulunmuştur. Kabir onu (önce) çok sıkmıştı. Sonra genişledi." (Hadîs-i Şerif, REH No: 3165.)

 

            (Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2087)

            Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den: Resûlullah (sav) buyurdu ki:

            - İnsanlar (dünyanın son deminde) üç grupta haşrolunurlar. (Birinci grub), müstakbel hayatı özleyen, (geride kalan dünya hayatından) nefret eden zümredir. İkinci grup, ikisi bir deve, üçü bir deve, dördü bir deve, onu bir deve üzerinde sevk olunurlar. Geriye kalanları (ki bunlar da üçüncü fırkadır) bir ateş, toplar. Onlar nerede istirahat ederlerse, o ateş de beraber istirahat eder. Onların geceledikleri yerde, onlarla beraber geceler, onların sabahladıkları yerde onlarla beraber sabahlar ve onlarla beraber yürüyüp, onların akşamladıkları yerde onlarla beraber akşamlar."

 

            (Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2088)

            Manâ'sı: Ebû Zerr (ra)'den: Resûlullah (sav) bana şunları anlattı:

            - İnsanlar üç kafile halinde haşrolunacaklar.(Sûre-i Vakıa, Âyet 7-12.) Bir kafile, binekli, karınları tok ve giyinmiş halde haşrolunacaklar. Bir kafile ise, melekler onları yüz üstü süründürecek ve ateş onları toplayacak. Diğer kafile ise Allah'ın arkalarından gönderdiği bir afetle yürüyecekler ve koşacaklar. Öyle koşacaklar ki, kıymetli bir bahçeyi bir deveye verecek olsalar onu almak için duramayacaklar."

 

            (Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2061)

            Manâ'sı: Ebû Eyyûb (ra)'den:

            Resûlullah (sav) bir defasında, güneş battıktan sonra dışarı çıkmıştı. Bir (takım) ses(ler) işitti. Ve:

            - Bunlar, kabirlerinde azab gören yahudilerin sesleridir." buyurdu.

 

            (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2578)

            Manâ'sı: Ebû Saîd (ra)'den:

            Resûlullah (sav) namazgahına girdi ve bir takım insanların sırıttıklarını gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

            - Ne var ki siz lezzetleri keseni (ölümü) sık sık anmış olsaydınız şu gördüğüm vaziyette sizi meşgul ederdi. Lezzetleri keseni, ölümü sık sık anın. Zira kabir, üzerine gelen (yeni doğan) her günde behemehal konuşur ve şöyle der: "Ben gurbet eviyim, ben yalnızlık eviyim, ben toprak eviyim, en kurt yuvasıyım!" Mü'min kul toprağa verildiği zaman kabir ona şöyle diyecektir: "Merhaba, hoş geldin! Bana sırtımda yürüyenlerin en sevgilisi olduğuna göre ve bugün seni velâyetim altına aldığım ve bana vardığın cihetle sana karşı muamelemi göreceksin!" Sonra kabir, o mü'min için gözünün alabildiği kadar genişleyecek ve ona cennete doğru bir kapı açılacaktır. İsyankâr kul veya kâfir toprağa verildiği zaman kabir ona şöyle diyecektir: "Sana merhaba yok, hoş geldin yok! Bana, sırtımda yürüyenlerin en sevimsizi olduğuna göre, bugün seni velâyetim altına aldığım ve bana vardığın cihetle sana karşı muamelemi göreceksin."

            Resûl-i Ekrem (sav) buyurdu ki:

            - Sonra kabir onun üzerine kapanarak (o derece sıkar ki, kabrin kenarları) onun üstünde buluşur ve kaburgaları birbirine geçer.

            Ebû Saîd dedi ki:

            - Resûlullah (sav) parmaklarıyla (bu durumu) göstererek onları iç içe soktu. Sonra şöyle buyurdu:

            - Ve ona yetmiş ejderha musallat edilir ki, onlardan biri toprağa üflese, o toprak dünya durdukça hiç bir şey bitirmez. Bu ejderhalar onu, hesaba iletilinceye kadar, sokar ve paralarlar.

            Ebû Saîd (ra) dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            - Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." (İhyâu Ulûmi'd-din, C. 4, Hadîs No: 618, sayfa 883 de rivayet edilmiştir.)

 

            (İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadîs No: 638, sayfa: 901)

            Manâ'sı: Mezarın kızımı sıkıştırmasını ve kabir azabının şiddetini düşünerek geldim ve bana Allahu Teâlâ'nın ondan bu mezar sıkmasını hafiflettiği bildirildi. Buna rağmen öyle sıkıştı ki, kızımın feryadını doğu ile batı arasında olan her şey duydu." (İbn-i Ebî'd-Dünya Süleyman ibn-i A'meş'den, o da Enes (ra)'den rivayet etmiştir.)

 

 

 

            BORÇLU ÖLENİN KABİR AZABI

 

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 706)

            Manâ'sı: Medyûn (borçlu) kabrinde mahbûstur (orada da rahat değildir, esir ve hapis gibidir)" (Deylemî, Müsned, Hadîs No: 3787. Sünen-i Tirmizî, Cild 2, Hadîs No: 76 (1084))

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 707)

            Manâ'sı: Medyûnen (borçlu olarak) vefat edenlerin kabirlerinde elleri omuzlarına bağlıdır. Edâ-yı deynden (borçlarını ödemekten) başka, ellerini birşey açamaz." (Deylemî, Müsned, Hadîs No: 3788; Es-Süyûtî, s. 433.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 433)

            "Taberani "Evsat" de ve Beyhaki ve İsbehani "Tergib"de Semûre ibn-i Cündüp (ra)'den rivâyet ettiklerine göre:

            Resûlullah (sav) namazını kıldıktan sonra:

            - Burda filan kabileden kimse var mı? Ölünüz borcundan dolayı cennet kapısının berisinde yakalanmış. İsterseniz borcunu ödeyin, isterseniz Allah'ın azabına teslim edin", diye buyurdu.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 4416)

            Manâ'sı: Ah! Benim bildiklerimi bir bilseniz, az güler, çok ağlardınız."

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 4417)

            Manâ'sı: Ölümden sonra karşılaşacak olduğunuz şeyleri bir bilseniz, iştahla hiç yemek yemezdiniz. Kana kana asla su içmezdiniz. Soğuk (veya sıcaktan) korunmak için evlere girmezdiniz. Tepelere tırmanır göğüslerinizi (kayalara) çarpardınız ve kendinize ağlardınız."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 174)

            "Ebû Şeyh Mürsel olarak Abid ibn-i Merzûk (ra)'dan rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            Medine'de camiye bakan bir kadın vardı; öldü. Peygamberimiz (sav)'in haberi olmadı. Kabri yanından geçerken:

            - Bu kabir nedir (kimindir)? diye sordu. O'na:

            - Ümmü Mihcen'in kabridir, dediler. Resûlullah (sav):

            - Camiye bakan kadın mı? dedi.

            - Evet, dediler.

            Resûlullah (sav) hemen milleti saflaştırdı, cenaze namazını kıldı. Sonra ölen kadına seslenerek:

            - Hangi ameli daha hayırlı buldun? deyince, Sahâbeler:

            - O işitir mi yâ Resûlullah? dediler. Peygamberimiz (sav):

            - Siz ondan daha fazla işitir değilsiniz. Denildiğine göre o kadın, Resûlullah (sav)'a:

            - Camiye bakmak, diye cevap vermiştir.

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 10, Hadîs No: 1567)

            Manâ'sı: Ebû Talha (ra)'dan:

            Bedir günü (harb sonunda) Nebî (sav) Kureyş eşrafından yirmi dört kişinin cesedlerinin bir araya kaldırılmasını emretti de bunlar Bedir kuyularından pis bir kuyuya atıldılar. Bu sûretle pis kuyu yeni pislikleri ihtiva ediyordu. Bir de Resûlullah (sav), düşman bir kavme galip olunca onun açık bir sahasında üç gün kalmak adeti idi. Bedir harbinin üçüncü günü olunca da Resûlullah (sav) devesinin getirilmesini emretti. Yol ağırlığı deveye yüklenip bağlandı. Sonra Resûlullah (sav) yürüdü. Ashâbı da kendisinin peşi sıra yürüdüler. Ve birbirlerine:

            - Herhalde Resûlullah bazı hacet için gidiyor sanırız, dediler. Nihayet Peygamberimiz (sav) maktullerin atıldığı kuyunun bir tarafında durdu ve maktullerin kendi adlarıyla, babalarının adlarıyla çağırmaya başladı da:

            - Yâ filan ibn-i filan, yâ filan ibn-i filan! Siz Allah'a ve Resûlullah'a itaat etmiş olsaydınız itaatiniz sizi sevindirir mi idi? (Şüphesiz sevindirirdi). Ey maktuller! Biz, Rabb'imizin bize vaadettiği nusret ve zaferi muhakkak sûrette gerçek bulduk. Siz de (bâtıl) Rabb'inizin vaadettiği (mevhûm) nusret ve zaferi gerçek buldunuz mu? buyurdu. Ravî Ebû Talha der ki: Bunun üzerine Ömer (ra):

            - Yâ Resûlullah! Kendilerinde hayat eseri bulunmayan şu cesedlere ne söylersin? dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sav):

            - Muhammed'in hayatı yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, benim söylediğim sözleri siz, onlardan daha iyi işitir değilsiniz." buyurdu. (İmam Süyûtî, s. 173.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 269)

            İbn-i Ebû Şeybe ve Müslim, Zeyd ibn-i Sabit (ra)'den rivâyet ettiklerine göre şöyle demiştir:

            - Resûlullah (sav) Beni Neccar'a ait bir duvarın yanında, katırın üzerinde iken, birden binek koşup neredeyse Resûlullah (sav)'ı yere düşürecekti. Orda altı veya beş beya dört kabir vardı. Resûlullah (sav):

            - Kim bu kabirlerin sahiplerini tanır, diye buyurdu. Bir adam:

            - Ben bilirim, dedi. Resûlullah (sav):

            - Ne zaman öldüler, deyince o:

            - Bunlar şirk üzere öldüler, dedi. Sonra Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

            - Bu ümmet kabirlerinde mutlaka imtihana çekilirler. Eğer siz ölüleri defnediyor olmasaydınız, Allah'a dua edip benim işittiğim kabir azabını size de işittirmesini dileyecektim."

 

            Kur'ân-ı Kerim'de, "Sizden hiç bir kimse cehennem azabı tatmamış olamz, buyuruyor. Bu hadîste Peygamberimiz (sav)'in kabirde yatanların azaplarını işittiği buyuruluyor. O ümmetin azabını işitince kendisi de haliyle mahsun olup bir nevi sıkıntı, azap çekiyor. Kitabımızda güneşin sıcağı, ateşte pişmiş, soğumamış yemeğin sıcağı, cehennem sıcağından olduğudur. Mü'minler öyle sıcağı ve ateşte pişen yemek sıcağının kendilerinin ağzını yakması, kabir azabı, bir nevi cehennem azabıdır. (Kitabımızın Cild 4, Cehennem konusunda açıkladık, oraya bakınız.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 270)

            Ebû Ya'la, Acuri, ibn-i Mende, Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet ettiklerine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

            - Mü'min kabrinde bir bahçe içindedir. Kabri yetmiş zira' genişlenir, dolunay (ayın en dolgun, en ışıklı zamanı) gibi nurlanır. Bilir misiniz şu âyet-i kerime hangi konuda nazil olmuştur:

            "Kim zikrimden yüz çevirirse muhakkak ona dar bir geçim vardır." (Sûre-i Taha, Âyet 124.)

            Sahâbeler:

            - Allah ve Resûlu daha iyi bilir, dediler. Resûlullah (sav) buyurdu ki:

            - O dar geçim, kabir azabıdır. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ona doksan dokuz ejderha musallat olur. Vücudunu şişirirler, onu sokarlar ve kıyamete kadar cesedini tahriş ederler.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 271)

            İbn-i Ebû'd-Dünya, Beyhaki, Meymûne (ra)'den rivâyet ettiklerine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:

            - Ey Meymûne! Kabir azabından Allah'a sığın. Kabrin en şiddetli azabı gıybet ve bevlendir (idrar).

            Beyhaki, Ebû Hüreyre'den rivâyetinde: "koğuculuktan" ziyadesi vardır.

 Gıybet nedir ?

            (Gıybet huzurda olmayan bir müslümanın yüzde yüzüne karşı söyleyemediğin ve kendinin sevmediği sözleri arkasından söylemektir. Bevl, üzerine küçük abdeste idrar sıçrar onu yıkamaz, ehemmiyete de almaz. Bu ikisi kabir azabının artmasına sebep olur. Bir hadiste de Peygamberimiz (sav): "Kabir; ümmetimi annenin çocuğunu şefkatle kucaklayıp sıktığı gibi olur. Her ne kadar anne çocuğunu sıksa çocuk onu bilir, ağlamaz, memnun olur. Mü'minin de kabri öyle sıkar" diye buyuruyor.)

            Gıybet ve idrardan korunmazsa ona bir kabir azabı olur. Saad ibn-i Muaz ve Peygamber (sav)'imizin kızı Zeynep validemize olduğu gibi, Gıybet yapmaz, idrardan da korunur ise, onu anne çocuğunu sevip kucaklayıp sıktığı gibi sıkar.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 276)

            "İmam Ahmed, Neseî, İbn-i Hüzeyme, Beyhaki Ebû Rafi (ra)'den rivâyet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

            - Resûlullah (sav) ile Baki kabristanından geçiyordum. O, (sav):

            - Off off dedi. Beni kastettiğini sandım.

            - Yâ Resûlullah bir şey mi yaptım? dedim. O:

            - Ne demek istiyorsun? dedi. Ben:

            - Bana of çekiyorsun, dedim. O:

            - Hayır, bu kabir sahibi filan kişiyi, filan kabileye zekat memuru olarak göndermiştim. Bir zırhı arakladı (çaldı). Şimdi ona ateşten bir zırh giydirilmiş, görüyorum", dedi.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 277)

            Buhâri ve Ebû Şeyh "et-Tevbih" kitabında ibn-i Mes'ud (ra)'dan rivâyet ettiklerine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

            - Allah'ın kullarından bir kula kabrinde yüz sopa vurulması emrolundu. Adam bir sopayı indirinceye kadar, Allah'a yalvardı. Yalnız bir sopa vurulunca kabri ateşle doldu. Ateş kalkınca, adam ayıldı.

            - Neden bana vurdunuz, dedi. Melekler:

            - Sen abdestsiz olarak bir namaz kıldın. Bir mazlumun da yanından geçip yardım etmedin" dediler.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 282-283)

            Beyhaki, "Delail"de, Ebû Said-Hudri (ra)'den Mi'rac hadîsinde Peygamberimiz (sav)'den rivâyet ettiğine göre, şöyle buyurmuştur:

            - Sonra bir az daha geçtim. Baktım, orda, üstünde büzülmüş et olan sofralar var, kimse ona yanaşmıyor. Aynı yerde diğer sofralarda, kokuşmuş pis et vardır. İnsanlar oturup ondan yiyorlar. Ben:

            - Yâ Cibril kimdir bunlar? dedim. O dedi ki:

            - Ümmetinden bir millettir. Helâli bırakp harama giderler.

            Sonra biraz daha geçtim. Karınları evler gibi olan bir topluluğun yanına vardım. Kalkmak istedikçe yere düşüyorlardı.

            - Yâ Rabbi kıyameti koparma, diyorlardı. Onlar Al-i Firavun'un yolunda idiler. Yoldakiler onları ezip geçiyorlardı. Allah'a yalvardıklarını işittim:

            - Yâ Cibril! Kimdir bunlar, dedim. Cibril:

            - Bunlar senin ümmetinden yetimlerin malını zulman yiyenlerdir, dedi.

            Sonra yine öyle geçtim. Memelerinden asılmış kadınlar gördüm:

            - Kimdir bunlar? dedim.

            - Bunlar zina edenlerdir, dedi.

            Sonra biraz daha gittim. Yanlarından et kesilen, bir millet gördüm. O kesilen et onlarya yediriliyordu. Onlara:

            - Kardeşinin etinden yediğin gibi bunu da ye, deniliyordu.

            - Kimdir bunlar? dedim. Cibril:

            - Bunlar gıybet edici ve ayıplayıcılardır, dedi."

 

            Gıybet, bühtan, iftira, huzurda olmayan adamı çekiştirir. Mü'minleri, zikredenleri, tesbih, ders çekenleri ayıplar, hatta onların sesi gibi ses çıkarır, sallandığı gibi sallanır. Onların taklidini yapar, çok ayıp bir iş yapmış gibi onları ayıplar.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 283-284)

            İbn-i Adiy, Beyhaki, yine Mir'ac hadîsinde Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet ettiklerine göre:

            Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:

            - Başları taşla ezilen bir milletin yanından (mir'ac gecesinde) geçtim. Başları ezildikçe bir daha düzeliyordu. Bu ezilmekten dolayı onlardan hiç bir şey eksilmiyordu.

            - Yâ Cibril, kimdir bunlar? dedim. Cibril:

            - Bunlar, başları namaza ermeyen kimselerdir, dedi.

             Sonra, keçi-koyun gibi dolaşan, zakkum, dikenli otları, cehennemin çakıl ve taşlarını yiyen bir milletin yanına geldim:

            - Kimdir bunlar? dedim. Cibril:

            - Bunlar, mallarının zekatını vermeyenlerdir, dedi.

            Sonra, başka bir milletin yanına geldim. Ellerinde temiz pişmiş et ve pis çiğ et vardı. Temiz eti bırakıp pis eti yiyorlardı. Ben:

            - Kimdir bunlar? deyince Cibril cevaben:

            - Bunlar, helâl hanımını bırakıp pis kadının yanında sabahlayan erkek ve helâl kocasını bırakıp pis erkeğe giden, yanında sabahlayan kadınlardır.

            Sonra, taşınamayacak kadar büyük bir yığını biriktirmiş ve arttırmayı isteyen bir adam gördüm.

            - Kimdir bu? deyince Cibril:

            - Yanında ödeyemeyecek kadar, insanların emanetleri olan ve yine emanet almak isteyen kişidir, dedi.

            Sonra, dili ve dudakları demir makasları ile kesilen, bir milletin yanına geldik. Kesildikçe eski haline dönüyordu. Hiç bir şey eksilmiyordu:

            - Kimdir bunlar? deyince Cibril cevaben:

            - Bunlar, ümmetinin hatipleridir, dedi."

 

            (Bu hatipler hutbeye çıkıp hutbe ve vaaz okuyan hocalardır.)

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 284)

            Ebû Dâvûd, Enes (ra)'den rivâyet ettiğine göre: Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

            Mi'raca çıkarıldığım gece, bazı kavimlerin (toplulukarın) yanından geçtim. Tunçtan tırnakları vardı. Kendi yüzlerine ve göğüslerine batırıyorlardı.

            - Yâ Cibril, kimdir bunlar? dedim. Cibril:

            - Bunlar, insanların etini yiyen (gıybetini yapan) ve ırzlarına geçen kişilerdir" dedi.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 285)

            İbn-i Ebû Dünya "el-Kubur" kitabında Hasan'dan merfûan rivâyet ettiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

            - Kim sahâbelerimden birisine söverek dünyadan ayrılsa, Allah ona bir hayvan musallat eder, etini kemirir, ondan kıyamete kadar elem duyar."

 

            Dikkat edilirse sahâbelerinden herhangi birisine söverek dünyadan ayrılsa Allahu Teâlâ ona bir hayvan musallat eder; etini kemirir, kıyamete kadar elem, acı, ızdırap duyar buyuruyor. Şimdi sahâbelerin aleyhinde serbestçe söylüyorlar. Muaviye (ra)'ya kâfirdir. Hatta Hz. Ebû Bekir (ra) Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra)'a kâfirdir. Hz. Aişe (ra) validemize fahişedir, diyen şiilere ve onları hoş görüp benimseyen kimselere, aynı azap olmaz mı? Bunlar ashâbın en büyüğü Hz. Aişe (ra) validemizde en büyüklerinden hem de Peygamberimiz (sav)'in ailesi hem de sıddık olduğuna dair hakkında 9 âyet inmiştir. Allah'ım ayıktırsın, düzeltsin, amin.

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 285)

            İbn-i Huzeyme, İbn-i Hibban, el-Hakim, Taberani, İbn-i Merdeveyh kendi "Tefsir"inde ve Beyhaki, Ebû Umâme (ra)'dan rivâyet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

            Resûlullah (sav) sabah namazından sonra yanımıza geldi. Buyurdu ki:

            - Ben hak bir rüya gördüm, dinleyin:

            Bu gece bana bir adam geldi. Elimden tuttu, peşimden gel, dedi. Ta, sarp korkunç bir dağa geldik. Bana "dağa çık" dedi. Ben "çıkamam" dedim. O:

            - Ben onu sana kolaylaştıracağım, dedi. Adımlarımı attıkça bir basamağa rast geliyordu. Ta dağın zirvesine çıktık. Orda ağızları yırtık, erkek ve kadınlar vardı.

            - Nedir bunlar? dedim. O:

            - Bunlar dediklerini yapmayanlardır, dedi.

            Sonra çıktık, göz ve kulakları mıhlanmış (çivilenmiş) erkek ve kadınlar karşımıza çıktı.

            - Nedir bunlar? dedim. O:

            - Bunlar bakıp da görmeyen, işitip de dinlemeyenlerdir, dedi.

            Sonra çıktık. Kuyruk sokumlarından asılmış, başları aşağıda, memelerini yılan kemiren kadınlar gördük.

            - Kimdir bunlar? dedim. O:

            - Bunlar çocuklarını emzirmeyen kadınlardır, dedi.

            Sonra çıktık. Kuyruk sokumundan asılmış, baş aşağı az miktarda buldukları suyu yalayan kadın ve erkekleri gördük.

            - Nedir bunlar? dedim. O:

            - Bunlar oruç tutup, sonra keffaret vermeden orucunu bozanlardır, dedi.

            Sonra çıktık. Çok çirkin manzaralı, çok çirkin elbiseli, çok pis kokulu kadın ve erkekleri gördük. Kokuları pislik kokusu gibi idi.

            - Kim bunlar? decim. O:

            - Bunlar zina eden kadın ve erkeklerdir, dedi.

            Sonra çıktık. Korkunç derecede şişmiş, çok pis kokulu ölüler gördük.

            - Nedir bunlar? dedim. O:

            - Bunlar zina eden kadın ve erkeklerdir, dedi.

            Sonra çıktık, ağaç gölgesinde oturan adamlarla karşılaştık.

            - Nedir bunlar? dedim. O:

            - Bunlar mü'minlerin ölüleridir, dedi.

            Sonra çıktık, genç erkek ve kızları gördük. İki nehir arasında oynuyorlardı.

            - Kimdir bunlar? dedim. O:

            - Bunlar mü'minlerin zürriyetidir, dedi.

            Sonra çıktık. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, hoş kokulu adamlarla karşılaştık. Yüzleri bembeyaz kağıt gibi parlarktı.

            - Kimdir bunlar? dedim. O:

            - Bunlar sıddıklar, şehidler ve salihlerdir, dedi."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 287)

            İbn-i Ebû Dünya, Mesrûk'dan rivâyet ettiğine göre, şöyle demiştir:

            - Kim hırsızlık yapar veya zina eder veya içki içer veya bunlara benzer bir şey yapar da ölürse kabrinde iki aslan bulunup onu devamlı ısırırlar."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 287)

            Efsehani "Tergib"de el-Avam ibn-i Havşap (ra)'dan rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            Bir seferinde bir mahalleye inmiştim, mahalle kenarında bir kabristan vardı. İkindi olduktan sonra kabrin birisi açıldı. İçinden, başı eşek başı olan bir insan cesedi çıktı. Soruşturdum, denildi ki:

            - O içki içiyordu. Akşam eve gidince, anası ona "Oğlum, Allah'dan kork" derdi. O da anasına "sus, eşek gibi anırma" derdi. İşte, ikindiden sonra öldü. Hergün böyle, kabri açılıp üç sefer anırıyor. Sonra kabir üzerine kapanıyor."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s.287)

            İbn-i Ebû Dünya, Mersed ibn-i Havşep'den naklettiğine göre şöyle demiştir:

            - Yûsuf ibn-i Amr'ın yanında oturuyordum. Yanında, yarı yüzü demir darbesini yemiş bir adam vardı. Yûsuf ona:

            - Gördüğünü Mersed'e anlat, dedi. O dedi ki:

            - Geceleyin biri için kabir kazdım. Defnedilip üzerinde toprak düzeltilince, deve gibi iki büyük kuş geldiler. Biri baş ucuna, diğeri ayak ucuna kondu. Sonra kabrini deştiler. Biri kabrine sarkıldı, öbürü, kabrin kenarında durdu. Ben geldim, kabrin kenarında durdum, işittim, ölüye şöyle diyordu:

            - Kibir büyüklük taslamak için sarı elbiseler içinde kayınlarını ziyâret eden sen değil miydin? Kabrin içindeki adam:

            - Ben kibirli olacak kadar güçlü değilim, deyince ona bir darbe vurdu, kabri yağ ve su ile doldu. Sonra döndü ve bir daha ona üç sefer sordu. Her seferinde böylece ona bir darbe indirdi. Sonra, başını döndürüp bana baktı.

            - Bakınız, nerde oturmuş, boynu kırılsın, dedi. Ve yüzümün bu yanına vurdu. Gece boyunca öyle yerde kalmıştım. Sabahleyin kendimi böyle gördüm."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 288)

            İbn-i Ebû Dünya, Ebû'l-Cüreys'den o da anasından naklettiklerine göre, şöyle demiştir:

            Ebû Cafer, Kûfe hendeğini kazarken, halk cenazelerinin yerini değiştirdiler. O arada elleriyle ağzını tutan bir gencin cenazesi bulundu."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 288)

            Ebû İshak'dan nakledildiğine göre şöyle demiştir:

            - Bir ölüyü yıkamak için çağrıldım. Yüzünden örtüyü kaldırdığım vakit boğazına sarılmış bir yılan gördüm. Dediler ki:

            - Bu adam sahâbeler (ra)'e sövüyormuş."

 

            (İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 294)

            Ebû Nuaym, Vehb yoluyla Abdurrahman ibn-i Zeyd ibn-i Eslemden rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:

            - Bir adam denizde bir vasıtada giderken, vasıtaları kırılmış. Adam tahtayı tutarak tahta, adamı bir adaya atmış. Adam çıkıp yürümeye başlamış, bir suya rastgelmiş. Suyu takip ederek büyük bir kaynağın başına girmiş. Orda kendisi ile su arasında bir karış kalmış ve orda ayağına zincir vurulmuş bir adam görmüştür. Adam:

            - Allah seni bağışlasın bana su ver, demiş. Ona:

            - Neden böylesin? demiş. O:

            - Ben Adem'in oğluyum. Kardeşimi öldürdüm. Vallahi, onu öldürdüğümden bu yana zulman öldürülen herkesin bir kat azabını Allah bana çektiriyor. Çünkü öldürme çığrını ilk açan benim, demiştir."

 

            (Bu görme Allahu Alem manen görmedir. Çünkü Adem (as)'ın oğlunu Allahu Teâlâ toprak altında ona, onun nasıl azap çektiğini gösteriyor. Bu görmeye uyku ile uyanık arası derler. Tıpkı İmam Gazali Hz.'nin, "Yıldızların kendilerini yaratanı arayarak kendi mihvilleri etrafında dönerler. Sarhoşla ayık arasıda, uyku ile uyanık arasında" dediği gibi. (Kitabımızda Cild 1, Sayfa 12'ye bak.) Bilal Babam da bir çok halleri böyle gördüğünü söylerdi. Uyku desen ayık, uyku sarsıntısı var, uyku yok. Uyanık desen o meşgul olup gördüğünden başka bir şey görmüyor. Buna hal de denir.

            Gözü bakar bir yeri göremez, gözü yumuk o gördüğünden başka bir şey göremez. Uykuda olup düşmez veya elinden tesbih yere düşmez. Onu çekiyor, vaziyette gözünü açar. Uyku olursa muhakkak elinden tesbihin yere düşmesi lazım. Bunlar rüya gibi olur. Rüya değil oturduğu yerde olur. Daima değil, hasılı bir haldır. Hal da söylemekle anlaşılmaz.)

 

            (Kenzül İrfan, Hadis No: 702, 703, 705)

            Manâ'sı: Kabirde birinci muhasebe (sorgu) küçük ve büyük abdestin tahareti hakkındadır.

            Kabir azabı Haktır. İnanmayan kabirde azap görecektir.

            Kalbinde zerre kadar imanı olan kimse cehennemde ebedi olarak kalmaz.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 5818)

            Manâ'sı: Kabirler üzerine oturmayın, onlara doğru namaz kılmayın. (Sünen-i Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2046.)

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU