(İmam Şa'râni, Ölüm-Kıyamet-Âhiret, s. 112, No: 156)
İmam Gazâli zikretti ki: Abdullah ibn-i
Mes'ud (ra) şöyle derdi: Ben, Resûlullah (sav)'tan:
- Ölü kabrine girdiği
zaman ilk karşılaşacağı şey nedir? diye sordum. Allah'ın Resûlü:
- Ey İbn-i Mes'ud,
senden önce hiç bir kimse bana bundan sormamıştır. (Kabrine girdiği zaman) ilk olarak ölüye mezarlar arasında dolaşıp
araştırma yapan ve Rü'man adındaki bir melek nida
- Ey Allah'ın kulu, amelini yaz, der. Kul:
- Yanımda divit (kalem), kâğıt yok ki, der. Melek:
- Heyhat, kağıdın kefenindir, tükürüğün mürekkebindir,
parmağın da kalemindir, der ve kefeninden bir parça keser. Sonra o kul dünyada
yazı yazmayı bilmese bile (amellerini) yazmaya başlar. O
sırada tek bir günde (olduğu) gibi
sevapları ile günahlarını hatırla(yıp yaz)dıktan sonra melek o parçayı dürüp büker ve ölünün boynuna asar,
buyurdu. Sonra Allah'ın Resûlü:
- "Her insanın amelini kendi boynuna dolayıp
astık" (Sûre-i İsra, Âyet 13.) meâlindeki âyeti okudu.
(İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadîs No: 631, Sayfa: 891)
Manâ'sı:
Mü'min ölüme yöneldiği vakit,
beraberlerinde kefen ve güzel koku bulunan, yüzleri güneş gibi parlak melekleri
Allahu Teâlâ gönderir. Adamın göreceği yerde beklerler. Ruhu çıktığı vakit yer
ile gök arasında ve gökte ne kadar melek varsa onun için istiğfar ederler. Gök
kapılarının tümü kendisi için açılır ve her kapı kendisinden geçmesini ister.
Ruhu Allah'a yükseltildiği vakit, melekler:
- Yâ Rabb! Bu, falan kulunun ruhudur, derler. Allahu Teâl^:
- Onu geri çevirin ve onun için hazırladığım mükâfat ve
iyilikleri ona gösterin. Zira ben ona vaaddettim. "Sizi topraktan yarattım
ve toprağa iade edeceğim, tekrar topraktan çıkaracağım." (Sûre-i Taha, Âyet 55.)
Ruh mezarına döner ve hatta kendisini
defnedip dağılanların ayak takırtılarını dahi duyar. (Demek ki mü'minde,
kâfir de kabrine gelenlerin ayak tıkırtılarını duyuyor. Ölenler öldü gitti diye
söyleyen vehhabilerin sözü boştur. Onların inançları, itikatları bozuktur.
Ameli her ne kadar çok olursa olsun, bu hadîs-i şerîflere terstir. Çünkü onlar
Peygamberimiz (sav)'in bile öldüğünü ölenlerin diriyi görmediğini ve
duymadığını iddia ederler.) Son bir
eziyet olarak melekler ona alabildiğine sıkıştırır ve:
- Rabb'in kim,
Peygamberin kim ve dinin nedir? diye sorarlar. Adam:
- Rabb'im Allah, dinim İslâm, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'dir, der. Bu
cevabı verdiği vakit, birisi:
- Doğru söyledin, diye seslenir. İşte bu Allahu
Teâlâ'nın:
"Allah, iman edenlere dünya hayatında da, âhirette de,
o sabit sözlerinde, daima sebat ihsân eder." (Sûre-i
İbrahim, Âyet 27.)
Buyurduğunun manâsıdır. Sonra güzel yüzlü,
güzel elbiseli ve güzel kokulu birisi karşısına gelir ve "Nimetleri
devamlı olan Allah'ın cennet ve rahmetiyle
- Allah seni hayırla
mükâfatlandırsın, sen kimsin? diye sorar.
O da:
- Ben, senin dünyadaki
iyi amellerinim, diye cevap verir. Sen daima Allah'a ibadete sûr'atle koşar ve
isyana ise tembellik eder, yaklaşmazdın. Bunun için Allah seni hayırla mükâfatlandırdı.
Sonra birisi:
- Buna cennetten döşek
getirin ve cennetten mezarına bir kapı açın, diye seslenir. Döşek getirilir ve
cennete doğru bir kapı açılır. O da:
- Allah'ım, kıyameti
tez getir de bir an evvel aile efradıma kavuşayım, der.
Kâfire gelince; o da
dünyadan ilişkisini kesip âhirete yöneldiği vakit, çirkin suratlı, şiddetli
azab melekleri ateşten elbise ve katrandan gömleklerle
- Yâ Rabb! Bu, falan
kulunun ruhudur, yer ve gökler bunu
- Onu geri çevirin ve
ona hazırladığım azabı gösterin. Zira ona da: "Sizi topraktan yarattım,
toprağa iade
- Rabb'in kim, Peygamberin kim ve dinin nedir? diye sorarlar. O da:
- Bilmem, der. Onlar da:
- Evet, bilmezsin, derler. Sonra çirkin elbiseli pis
kokulu ve vahşi suratlı birisi gelip karşısına dikilir ve:
- Allah'ın gadabı ve devamlı azabı ile sana müjde olsun,
der. Adam:
- Senin de Allah cezanı versin, sen kimsin? diye
sorar. Adam:
- Ben senin dünyadaki
çirkin amelinim. Sen kötülüğe koşa koşa gider, fakat itaat ve ibadette tembel
davranırdın. İşte bugün Allahu Teâlâ kötülüğünün cezasını
- Senin de Allah
cezanı versin, der. Sonra kör, dilsiz ve sağır birini ona müvekkel eder.
Demirden tokmak onun için hazırlanır. İns ve cin bir araya gelse onu yerinden
kıpırdatamaz. Hatta dağlara vurulsa dağları kül ve toprak haline getirir.
Bununla kendisine bir vuruşda kül haline gelir, tekrar dirilir. Alnına öyle
şiddetle vurulur ki, cin ve insanlardan başka herkes bu sesi duyar. Sonra:
- Buna ateşten iki
demir parçası getirin, cehennemden de kendisine bir kapı açın, denir. Ateşten
levhalar üzerinde yatırılır ve cehennemden de kendisine bir kapı açılır." buyurmuştur.
(Sünen'ün-Neseî, C.
3-4, Hadîs no: 2053; Sünen-i Tirmizi, c. 2, Hadîs No: 1077; Buhâri, Müslim ve
İbn-i Mâce'de Ebû Dâvûd ve Hakim de rivayet etmiştir.)
(İhyâu Ulûmi'd-din, C. 4, Hadîs no: 634, sayfa: 899)
Manâ'sı:
Ebû Hüreyre (ra)'den: Resûl-i Ekrem
(sav):
- Kul öldüğü vakit,
siyah renkli, yeşil gözlü iki melek kendisine gelir. (Suratlarına
bakılamayacak kadar korkunç olduklarından) birine
NEKİR, diğerine MÜNKER denir. Ölüye:
- Bu Peygamber
hakkında ne dersin? diye sorarlar. Şayet mü'min idiyse:
- O, Allah'ın kulu ve
Resûlüdür; "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne muhammeden abdühû
ve resûlüh" der. Onlar:
- Senin böyle
diyeceğini biliyorduk, derler. Sonra mezare enine boyuna yetmiş arşın
genişletilir ve nurlandırılır. Sonra kendisine:
- Uyu, denir. O:
- Bırakın da gideyim, durumu aile efradıma anlatayım, der. Fakat kendisine
müsaade edilmez. En yakın adımının ancak kendisini uyandırabileceği bir
güveyinin uykuya yatması gibi yat, uyu denir ve kıyamete kadar yatar. Şayet
münâfık ise, meleklerin sorularına:
- İnsanlar bir şeyler derlerdi ve ben de söylerdim, fakat
şimdi bilmiyorum, der. Melekler:
- Zaten biz senin böyle diyeceğini biliyorduk, derler.
Sonra mezarına: "Bunu sıkıştır" denir. Mezar da onu, kemikleri
birbirine geçinceye kadar sıkıştırır ve dirilinceye kadar kabrinde azab
olur." (Tirmizi aynısını, İbn-i Hibban ve İmam Süyûtî, s.
225'de biraz farklı ifade ile rivayet etmiştir.)
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 225)
"Bezzar, Taberani ve Beyhaki Ebû
Râfi'den rivâyet ettiklerine göre şöyle demiştir:
- Baki' el-Garkad
denilen yerde Resûlullah (sav) ile beraberdim. Ben Resûlullah (sav)'ın ardında
yürüyordum. Yüzümü çevirdim. Resûlullah (sav) şöyle dedi:
- Hayır bilmeyesin,
doğruyu bulamayasın! Ben:
- Ey Allah'ın Resûlü
ne yaptım, dedim. Resûlullah (sav):
- Seni kastetmiyorum, dedi. Fakat şu kabirdekinden beni sordular. Beni
tanımadığını söyledi. Onun için öldüğü günden beri kabri ilk defin olduğu halde
su ile ıslaktır." buyurdu.
(İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadîs No: 635, s. 899)
Manâ'sı: Atâ ibn-i Yesar (ra)'ın rivâyetlerinde
Resûl-i Ekrem, Hz. Ömer (ra)'e hitaben:
- Ey Ömer, öldüğün
vakit, adamların gidip, senin boyuna uygun bir mezar hazırlayıp döndükten, seni
yıkayıp kefenledikten ve koku sürdükten sonra, seni götürüp mezara koydukları
ve toprağı üzerine örterek geri döndükleri vakit, halin nice olur? Münker ve
Nekir adındaki kabrin iki büyük ibtilâsı sna gelir. Sesleri, yıldırım indiren
gök gürültüsü, gözleri parlak şimşekler gibi, uzun saçlarını sürüklerler. Sivri
dişleri ile mezarın topraklarını alt üst ederler.
- Bu zamanki aklım, o
zaman da başımda olacak mı? diye sordu. Resûl-i Ekrem:
- Evet, buyurunca, Hz.
Ömer (ra):
- Mesele yok, ben
onların hakkından gelir gerekli cevaplarını veririm dedi. (İbn-i Ebi'd Dünya mürsel
olarak, Berika C. 1, s. 476 da rivâyet etmişlerdir. İbn-i Ebi'd Dünya, rıcalı
sıkandandır, demiştir.)
(Kitabımızda
geniş anlattık. Hz. Ali (ra), Hz.
Ömer (ra) öldükten sonra kabrinde dinliyor. Münker ve Nekir meleklerine Hz.
Ömer (ra); "Siz kaç senelik yoldan geldiniz". Onlar: "Sizin
senenizle yetmiş bin senelik yoldan" derler. Hz. Ömer (ra); "Siz
yetmiş bin senelik yoldan geldiniz, Rabbı'nızı unutmadınız da Ömer evinden
buraya gelme ile mi unuttu?" deyip cevaplarını veriyor.)
(Sünen'ün Neseî,
Cild 3-4, Hadîs No: 2064)
Manâ'sı:
Esmâ bint-i Ebû Bekir (ra)'den:
Resûlullah (sav)
kalktı ve kişinin kabirde düçar olduğu imtihanı zikretti. Resûlullah (sav) bunu
söyleyince, müslümanlar öyle bir çığlık bastılar ki, Resûlullah (sav)'ın
sözlerini anyalamadım. Müslümanların bağırışları kesilince, yakınımdaki bir
adama:
- Hey! Allah iyiliğini
versin! Resûlullah (sav)'ın son sözleri nelerdir? diye sordum. Şöyle dedi:
- Bana vahyolundu ki,
Siz kabirde deccal fitnesine yakın bir imtihandan geçeceksiniz."
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2054)
Manâ'sı:
Abdullah ibn-i Yesâr (ra)'dan:
Süleyman ibn-i Surad
ve Halid ibn-i
- Resûlullah (sav):
"Kim karın ağrısından ölürse, kabirde azab görmez." buyurmadı mı?
dedi. Diğeri de:
- Evet, öyle buyurdu,
diye cevap verdi."
(İhyâu Ulûmi'd-Din, Cild 4, Hadîs No: 629, s. 888)
Manâ'sı:
Ölü mezara konduğu vakit, mezar:
- Yazıklar olsun
- Bu adam, emr-i mâruf ve nehy-i münker etti ise ne
dersin? Mezar:
- O zaman ben onun için yeşil bir bahçe olurum. Cesedi de nur olur ve ruhu Allah'a yükselir." (İbn-i Ebî'd-Dünya, Taberani ve Hakim, İbn-i Haccac'dan ve İmam Süyûtî, s.
202'de rivayet etmişlerdir.)
(İmam Şa'rânî, Ölüm-Kıyamet-Âhiret, s. 123, No: 161)
Hafız el-Vâili (ra)'nin rivâyet ettiği hadîste
Abdullah ibn-i Ömer (ra) şöyle demiştir:
(Bir gün) biz Bedir harbinin cereyan ettiği sahrada
yürüdüğümüz sırada birden bire yerden bir adam çıktı. Boynuna zincir vurulmuş
ve zincirin bir ucundan da siyah bir zenci tutuyordu. Derken zincire vurulmuş
adam:
- Ey Abdullah! Bana su ver, diye inledi. Abdullah ibn-i Ömer:
- Bu adam beni tanıyıp ismimi bildi mi? Yahutda
bir insanın (din) kardeşine, "Ey Abdullah (yani Ey
Allah'ın kulu)!" demesi gibi oldu
bilemiyorum, demiştir. Bunun üzerine zenci adam bana:
- Sakın buna su verme, çünkü o kâfirdir,
dedi. Sonra onu çekip toprağa soktu.
Abdullah ibn-i Ömer (ra) der ki:
- Müteakiben gelerek ben bu hâdiseyi Resûl-i Ekrem (sav)
Efendimize haber verdim de Allah'ın Resûlü:
- Sen onu muhakkak gördün mü? O, Allah'ın düşmanı Ebû
Cehil ibn-i Hişam'dır ve kıyamet gününe kadar onun (kabrinde) çekeceği
azabı budur, buyurdu." (Taberani Evsat'ta ibn-i
Ömer'der. Ş. Sudur, 67.)
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2070)
Manâ'sı:
İbn-i Abbâs (ra)'dan:
Resûlullah (sav),
Mekke veya Medine bahçelerinden birine uğramıştı. Kabirlerinde azab gören iki
insan sesi duydu.
- Bunlar azab
görüyorlar, ama kaçınılması zor bir günahtan değil. Sonra şöyle devam etti:
Evet, birisi küçük
abdestinden iyi ce korunmuyordu. Diğeri ise koğuculuk yapıyordu."
Sonra bir ağaç dalı
(getirmelerini) istedi. Dalı ikiye böldü. Herbirini bir kabrin üzerine dikti.
- Yâ Resûlullah,
(niçin) böyle yaptın? denilince:
- Umulur ki, bu
kurumadıkça veya kuruyuncaya kadar azabları hafifler" buyurdu. (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No:
702; Aclûni, Keşfü'l-hafa, I, Hadîs No: 74; İmam Şa'râni, Ölüm-Kıyamet-Âhiret,
s. 123-124, No: 163, Buhâri, 1/61; Müslim 1/240.)
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2057)
Manâ'sı:
İbn-i Ömer (ra)'de: Resûlullah (sav)
şöyle buyurdu:
- Şu (Sa'd ibn-i
Muaz), öyle bir kişidir ki, onun için
arş sallanmış, semânın kapıları açılmış ve meleklerlerden yetmiş bini (cenazesinde)
hazır bulunmuştur. Kabir onu (önce) çok sıkmıştı. Sonra genişledi." (Hadîs-i Şerif, REH No:
3165.)
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2087)
Manâ'sı:
Ebû Hüreyre (ra)'den: Resûlullah (sav)
buyurdu ki:
- İnsanlar (dünyanın
son deminde) üç grupta haşrolunurlar. (Birinci
grub), müstakbel hayatı özleyen, (geride
kalan dünya hayatından) nefret
(Sünen'ün-Neseî,
Cild 3-4, Hadîs No: 2088)
Manâ'sı:
Ebû Zerr (ra)'den: Resûlullah (sav) bana
şunları anlattı:
- İnsanlar üç kafile
halinde haşrolunacaklar.(Sûre-i Vakıa, Âyet 7-12.) Bir
kafile, binekli, karınları tok ve giyinmiş halde haşrolunacaklar. Bir kafile
ise, melekler onları yüz üstü süründürecek ve ateş onları toplayacak. Diğer kafile
ise Allah'ın arkalarından gönderdiği bir afetle yürüyecekler ve koşacaklar.
Öyle koşacaklar ki, kıymetli bir bahçeyi bir deveye verecek olsalar onu
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2061)
Manâ'sı:
Ebû Eyyûb (ra)'den:
Resûlullah (sav) bir
defasında, güneş battıktan sonra dışarı çıkmıştı. Bir (takım) ses(ler) işitti. Ve:
- Bunlar, kabirlerinde
azab gören yahudilerin sesleridir." buyurdu.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2578)
Manâ'sı:
Ebû Saîd (ra)'den:
Resûlullah (sav)
namazgahına girdi ve bir takım insanların sırıttıklarını gördü. Bunun üzerine
şöyle buyurdu:
- Ne var ki siz
lezzetleri keseni (ölümü) sık sık
anmış olsaydınız şu gördüğüm vaziyette sizi meşgul
Resûl-i Ekrem (sav)
buyurdu ki:
- Sonra kabir onun
üzerine kapanarak (o derece sıkar ki, kabrin kenarları) onun üstünde buluşur ve kaburgaları birbirine geçer.
Ebû Saîd dedi ki:
- Resûlullah (sav)
- Ve ona yetmiş
ejderha musallat edilir ki, onlardan biri toprağa üflese, o toprak dünya
durdukça hiç bir şey bitirmez. Bu ejderhalar onu, hesaba iletilinceye kadar,
sokar ve paralarlar.
Ebû Saîd (ra) dedi ki:
Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
- Kabir, ya cennet
bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." (İhyâu Ulûmi'd-din, C. 4,
Hadîs No: 618, sayfa 883 de rivayet edilmiştir.)
(İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 4, Hadîs No: 638, sayfa: 901)
Manâ'sı:
Mezarın kızımı sıkıştırmasını ve kabir
azabının şiddetini düşünerek geldim ve bana Allahu Teâlâ'nın ondan bu mezar
sıkmasını hafiflettiği bildirildi. Buna rağmen öyle sıkıştı ki, kızımın
feryadını doğu ile batı arasında olan her şey duydu." (İbn-i Ebî'd-Dünya Süleyman
ibn-i A'meş'den, o da Enes (ra)'den rivayet etmiştir.)
(Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 706)
Manâ'sı:
Medyûn (borçlu) kabrinde mahbûstur (orada da rahat değildir, esir ve hapis gibidir)" (Deylemî, Müsned, Hadîs No: 3787. Sünen-i Tirmizî,
Cild 2, Hadîs No: 76 (1084))
(Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 707)
Manâ'sı:
Medyûnen (borçlu olarak) vefat
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 433)
"Taberani "Evsat" de ve
Beyhaki ve İsbehani "Tergib"de Semûre ibn-i Cündüp (ra)'den rivâyet
ettiklerine göre:
Resûlullah (sav)
namazını kıldıktan sonra:
- Burda filan kabileden kimse var mı? Ölünüz borcundan dolayı cennet kapısının berisinde yakalanmış. İsterseniz borcunu ödeyin, isterseniz Allah'ın azabına teslim edin", diye buyurdu.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 4416)
Manâ'sı:
Ah!
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 4417)
Manâ'sı:
Ölümden sonra
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 174)
"Ebû Şeyh Mürsel olarak Abid ibn-i
Merzûk (ra)'dan rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir:
Medine'de camiye bakan
bir kadın vardı; öldü. Peygamberimiz (sav)'in haberi olmadı. Kabri yanından
geçerken:
- Bu kabir nedir (kimindir)? diye sordu. O'na:
- Ümmü Mihcen'in kabridir, dediler. Resûlullah (sav):
- Camiye bakan kadın mı? dedi.
- Evet, dediler.
Resûlullah (sav) hemen milleti saflaştırdı, cenaze namazını
kıldı. Sonra ölen kadına seslenerek:
- Hangi ameli daha hayırlı buldun? deyince, Sahâbeler:
- O işitir mi yâ Resûlullah? dediler. Peygamberimiz
(sav):
- Siz ondan daha fazla işitir değilsiniz. Denildiğine
göre o kadın, Resûlullah (sav)'a:
- Camiye bakmak, diye cevap vermiştir.
(Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 10, Hadîs No: 1567)
Manâ'sı:
Ebû Talha (ra)'dan:
Bedir günü (harb
sonunda) Nebî (sav)
- Herhalde Resûlullah
bazı hacet için gidiyor sanırız, dediler. Nihayet Peygamberimiz (sav) maktullerin
atıldığı kuyunun bir tarafında durdu ve maktullerin kendi adlarıyla,
babalarının adlarıyla çağırmaya başladı da:
- Yâ filan ibn-i
filan, yâ filan ibn-i filan! Siz Allah'a ve Resûlullah'a itaat etmiş olsaydınız
itaatiniz sizi sevindirir mi idi? (Şüphesiz sevindirirdi). Ey maktuller! Biz, Rabb'imizin bize
vaadettiği nusret ve zaferi muhakkak sûrette gerçek bulduk. Siz de (bâtıl) Rabb'inizin vaadettiği (mevhûm) nusret ve zaferi gerçek buldunuz mu? buyurdu.
Ravî Ebû Talha der ki: Bunun üzerine Ömer (ra):
- Yâ Resûlullah!
Kendilerinde hayat eseri bulunmayan şu cesedlere ne söylersin? dedi. Bunun
üzerine Resûlullah (sav):
- Muhammed'in hayatı
yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, benim söylediğim sözleri siz,
onlardan daha iyi işitir değilsiniz." buyurdu. (İmam Süyûtî, s. 173.)
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 269)
İbn-i Ebû Şeybe ve Müslim, Zeyd ibn-i Sabit
(ra)'den rivâyet ettiklerine göre şöyle demiştir:
- Resûlullah (sav)
- Kim bu kabirlerin
sahiplerini tanır, diye buyurdu. Bir adam:
- Ben bilirim, dedi.
Resûlullah (sav):
- Ne zaman öldüler,
deyince o:
- Bunlar şirk üzere
öldüler, dedi. Sonra Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
- Bu ümmet
kabirlerinde mutlaka imtihana çekilirler. Eğer siz ölüleri defnediyor
olmasaydınız, Allah'a dua edip benim işittiğim kabir azabını size de
işittirmesini dileyecektim."
Kur'ân-ı
Kerim'de, "Sizden hiç bir kimse cehennem azabı tatmamış olamz, buyuruyor.
Bu hadîste Peygamberimiz (sav)'in kabirde yatanların azaplarını işittiği
buyuruluyor. O ümmetin azabını işitince kendisi de haliyle mahsun olup bir
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 270)
Ebû Ya'la, Acuri, ibn-i Mende, Ebû Hüreyre
(ra)'den rivâyet ettiklerine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
- Mü'min kabrinde bir bahçe içindedir. Kabri yetmiş zira' genişlenir,
dolunay (ayın en dolgun,
en ışıklı zamanı) gibi nurlanır. Bilir
misiniz şu âyet-i kerime hangi konuda nazil olmuştur:
"Kim zikrimden yüz çevirirse muhakkak ona dar bir
geçim vardır." (Sûre-i Taha, Âyet 124.)
Sahâbeler:
- Allah ve Resûlu daha
iyi bilir, dediler. Resûlullah (sav) buyurdu ki:
- O dar geçim, kabir
azabıdır. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ona doksan dokuz
ejderha musallat olur. Vücudunu şişirirler, onu sokarlar ve kıyamete kadar
cesedini tahriş ederler.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 271)
İbn-i Ebû'd-Dünya, Beyhaki, Meymûne
(ra)'den rivâyet ettiklerine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:
- Ey Meymûne! Kabir
azabından Allah'a sığın. Kabrin en şiddetli azabı gıybet ve bevlendir (idrar).
Beyhaki, Ebû
Hüreyre'den rivâyetinde: "koğuculuktan" ziyadesi vardır.
(Gıybet huzurda olmayan bir müslümanın yüzde yüzüne karşı söyleyemediğin ve kendinin sevmediği sözleri arkasından söylemektir. Bevl, üzerine küçük abdeste idrar sıçrar onu yıkamaz, ehemmiyete de almaz. Bu ikisi kabir azabının artmasına sebep olur. Bir hadiste de Peygamberimiz (sav): "Kabir; ümmetimi annenin çocuğunu şefkatle kucaklayıp sıktığı gibi olur. Her ne kadar anne çocuğunu sıksa çocuk onu bilir, ağlamaz, memnun olur. Mü'minin de kabri öyle sıkar" diye buyuruyor.)
Gıybet ve idrardan korunmazsa ona bir kabir azabı olur. Saad ibn-i Muaz ve Peygamber (sav)'imizin kızı Zeynep validemize olduğu gibi, Gıybet yapmaz, idrardan da korunur ise, onu anne çocuğunu sevip kucaklayıp sıktığı gibi sıkar.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 276)
"İmam Ahmed, Neseî, İbn-i Hüzeyme,
Beyhaki Ebû Rafi (ra)'den rivâyet ettiklerine göre, şöyle demiştir:
- Resûlullah (sav) ile
Baki kabristanından geçiyordum. O, (sav):
- Off off dedi.
- Yâ Resûlullah bir
şey mi yaptım? dedim. O:
- Ne demek istiyorsun?
dedi. Ben:
- Bana of çekiyorsun,
dedim. O:
- Hayır, bu kabir sahibi filan kişiyi, filan kabileye zekat memuru olarak göndermiştim. Bir zırhı arakladı (çaldı). Şimdi ona ateşten bir zırh giydirilmiş, görüyorum", dedi.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 277)
Buhâri ve Ebû Şeyh "et-Tevbih"
kitabında ibn-i Mes'ud (ra)'dan rivâyet ettiklerine göre, Resûlullah (sav)
şöyle buyurmuştur:
- Allah'ın kullarından
bir kula kabrinde yüz sopa vurulması emrolundu. Adam bir sopayı indirinceye
kadar, Allah'a yalvardı. Yalnız bir sopa vurulunca kabri ateşle doldu. Ateş
kalkınca, adam ayıldı.
- Neden bana vurdunuz, dedi. Melekler:
- Sen abdestsiz olarak bir namaz kıldın. Bir mazlumun da yanından geçip yardım etmedin" dediler.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 282-283)
Beyhaki, "Delail"de, Ebû
Said-Hudri (ra)'den Mi'rac hadîsinde Peygamberimiz (sav)'den rivâyet ettiğine
göre, şöyle buyurmuştur:
- Sonra bir az daha
geçtim. Baktım, orda, üstünde büzülmüş et olan sofralar var, kimse ona
yanaşmıyor. Aynı yerde diğer sofralarda, kokuşmuş pis et vardır. İnsanlar
oturup ondan yiyorlar. Ben:
- Yâ Cibril kimdir
bunlar? dedim. O dedi ki:
- Ümmetinden bir millettir.
Helâli bırakp harama giderler.
Sonra biraz daha
geçtim. Karınları evler gibi olan bir topluluğun yanına vardım. Kalkmak
istedikçe yere düşüyorlardı.
- Yâ Rabbi kıyameti
koparma, diyorlardı. Onlar Al-i Firavun'un yolunda idiler. Yoldakiler onları
ezip geçiyorlardı. Allah'a yalvardıklarını işittim:
- Yâ Cibril! Kimdir
bunlar, dedim. Cibril:
- Bunlar senin
ümmetinden yetimlerin
Sonra yine öyle
geçtim.
- Kimdir bunlar?
dedim.
- Bunlar zina
Sonra biraz daha
gittim. Yanlarından et kesilen, bir millet gördüm. O kesilen et onlarya
yediriliyordu. Onlara:
- Kardeşinin etinden
yediğin gibi bunu da ye, deniliyordu.
- Kimdir bunlar?
dedim. Cibril:
- Bunlar gıybet edici
ve ayıplayıcılardır, dedi."
Gıybet, bühtan, iftira, huzurda olmayan adamı çekiştirir. Mü'minleri, zikredenleri, tesbih, ders çekenleri ayıplar, hatta onların sesi gibi ses çıkarır, sallandığı gibi sallanır. Onların taklidini yapar, çok ayıp bir iş yapmış gibi onları ayıplar.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 283-284)
İbn-i Adiy, Beyhaki, yine Mir'ac hadîsinde
Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet ettiklerine göre:
Peygamberimiz (sav)
şöyle buyurdu:
- Başları taşla ezilen
bir milletin yanından (mir'ac gecesinde) geçtim. Başları ezildikçe bir daha düzeliyordu. Bu ezilmekten dolayı
onlardan hiç bir şey eksilmiyordu.
- Yâ Cibril, kimdir
bunlar? dedim. Cibril:
- Bunlar, başları
namaza ermeyen kimselerdir, dedi.
Sonra, keçi-koyun gibi dolaşan, zakkum,
dikenli otları, cehennemin çakıl ve taşlarını yiyen bir milletin yanına geldim:
- Kimdir bunlar?
dedim. Cibril:
- Bunlar, mallarının
zekatını vermeyenlerdir, dedi.
Sonra, başka bir
milletin yanına geldim. Ellerinde temiz pişmiş et ve pis çiğ et vardı. Temiz
eti bırakıp pis eti yiyorlardı. Ben:
- Kimdir bunlar?
deyince Cibril cevaben:
- Bunlar, helâl hanımını
bırakıp pis kadının yanında sabahlayan erkek ve helâl kocasını bırakıp pis
erkeğe giden, yanında sabahlayan kadınlardır.
Sonra, taşınamayacak
kadar büyük bir yığını biriktirmiş ve arttırmayı isteyen bir adam gördüm.
- Kimdir bu? deyince
Cibril:
- Yanında ödeyemeyecek
kadar, insanların emanetleri olan ve yine emanet almak isteyen kişidir, dedi.
Sonra, dili ve
dudakları demir makasları ile kesilen, bir milletin yanına geldik. Kesildikçe
eski haline dönüyordu. Hiç bir şey eksilmiyordu:
- Kimdir bunlar?
deyince Cibril cevaben:
- Bunlar, ümmetinin
hatipleridir, dedi."
(Bu hatipler hutbeye çıkıp hutbe ve vaaz okuyan hocalardır.)
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 284)
Ebû Dâvûd, Enes (ra)'den rivâyet ettiğine
göre: Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
Mi'raca çıkarıldığım
gece, bazı kavimlerin (toplulukarın)
yanından geçtim. Tunçtan tırnakları vardı. Kendi yüzlerine ve göğüslerine batırıyorlardı.
- Yâ Cibril, kimdir
bunlar? dedim. Cibril:
- Bunlar, insanların etini yiyen (gıybetini yapan) ve ırzlarına geçen kişilerdir" dedi.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 285)
İbn-i Ebû Dünya "el-Kubur"
kitabında Hasan'dan merfûan rivâyet ettiğine göre Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur:
- Kim sahâbelerimden
birisine söverek dünyadan ayrılsa, Allah ona bir hayvan musallat eder, etini
kemirir, ondan kıyamete kadar elem duyar."
Dikkat edilirse sahâbelerinden herhangi birisine söverek dünyadan ayrılsa Allahu Teâlâ ona bir hayvan musallat eder; etini kemirir, kıyamete kadar elem, acı, ızdırap duyar buyuruyor. Şimdi sahâbelerin aleyhinde serbestçe söylüyorlar. Muaviye (ra)'ya kâfirdir. Hatta Hz. Ebû Bekir (ra) Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra)'a kâfirdir. Hz. Aişe (ra) validemize fahişedir, diyen şiilere ve onları hoş görüp benimseyen kimselere, aynı azap olmaz mı? Bunlar ashâbın en büyüğü Hz. Aişe (ra) validemizde en büyüklerinden hem de Peygamberimiz (sav)'in ailesi hem de sıddık olduğuna dair hakkında 9 âyet inmiştir. Allah'ım ayıktırsın, düzeltsin, amin.
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 285)
İbn-i Huzeyme, İbn-i Hibban, el-Hakim,
Taberani, İbn-i Merdeveyh kendi "Tefsir"
Resûlullah (sav) sabah
namazından sonra yanımıza geldi. Buyurdu ki:
- Ben hak bir rüya gördüm, dinleyin:
Bu gece bana bir adam geldi. Elimden tuttu, peşimden gel,
dedi. Ta, sarp korkunç bir dağa geldik. Bana "dağa çık" dedi. Ben
"çıkamam" dedim. O:
- Ben onu sana kolaylaştıracağım, dedi. Adımlarımı
attıkça bir basamağa rast geliyordu. Ta dağın zirvesine çıktık. Orda ağızları
yırtık, erkek ve kadınlar vardı.
- Nedir bunlar? dedim. O:
- Bunlar dediklerini yapmayanlardır, dedi.
Sonra çıktık, göz ve kulakları mıhlanmış (çivilenmiş) erkek ve kadınlar karşımıza çıktı.
- Nedir bunlar? dedim. O:
- Bunlar bakıp da görmeyen, işitip de dinlemeyenlerdir,
dedi.
Sonra çıktık. Kuyruk sokumlarından asılmış, başları
aşağıda, memelerini yılan kemiren kadınlar gördük.
- Kimdir bunlar? dedim. O:
- Bunlar çocuklarını emzirmeyen kadınlardır, dedi.
Sonra çıktık. Kuyruk sokumundan asılmış, baş aşağı az
miktarda buldukları suyu yalayan kadın ve erkekleri gördük.
- Nedir bunlar? dedim. O:
- Bunlar oruç tutup, sonra keffaret vermeden orucunu
bozanlardır, dedi.
Sonra çıktık. Çok çirkin manzaralı, çok çirkin elbiseli,
çok pis kokulu kadın ve erkekleri gördük. Kokuları pislik kokusu gibi idi.
- Kim bunlar? decim. O:
- Bunlar zina eden kadın ve erkeklerdir, dedi.
Sonra çıktık. Korkunç derecede şişmiş, çok pis kokulu
ölüler gördük.
- Nedir bunlar? dedim. O:
- Bunlar zina eden kadın ve erkeklerdir, dedi.
Sonra çıktık, ağaç gölgesinde oturan adamlarla
karşılaştık.
- Nedir bunlar? dedim. O:
- Bunlar mü'minlerin ölüleridir, dedi.
Sonra çıktık, genç erkek ve kızları gördük. İki nehir
arasında oynuyorlardı.
- Kimdir bunlar? dedim. O:
- Bunlar mü'minlerin zürriyetidir, dedi.
Sonra çıktık. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, hoş kokulu
adamlarla karşılaştık. Yüzleri bembeyaz kağıt gibi parlarktı.
- Kimdir bunlar? dedim. O:
- Bunlar sıddıklar, şehidler ve salihlerdir, dedi."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 287)
İbn-i Ebû Dünya, Mesrûk'dan rivâyet ettiğine göre, şöyle demiştir:
- Kim hırsızlık yapar veya zina eder veya içki içer veya
bunlara benzer bir şey yapar da ölürse kabrinde iki aslan bulunup onu devamlı
ısırırlar."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 287)
Efsehani "Tergib"de el-Avam ibn-i Havşap (ra)'dan rivâyet
ettiğine göre şöyle demiştir:
Bir seferinde bir mahalleye inmiştim, mahalle kenarında
bir kabristan vardı. İkindi olduktan sonra kabrin birisi açıldı. İçinden, başı
eşek başı olan bir insan cesedi çıktı. Soruşturdum, denildi ki:
- O içki içiyordu. Akşam eve gidince, anası ona
"Oğlum, Allah'dan kork" derdi. O da anasına "sus, eşek gibi
anırma" derdi. İşte, ikindiden sonra öldü. Hergün böyle, kabri açılıp üç
sefer anırıyor. Sonra kabir üzerine kapanıyor."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s.287)
İbn-i Ebû Dünya, Mersed ibn-i Havşep'den naklettiğine göre şöyle
demiştir:
- Yûsuf ibn-i Amr'ın yanında oturuyordum. Yanında, yarı
yüzü demir darbesini yemiş bir adam vardı. Yûsuf ona:
- Gördüğünü Mersed'e anlat, dedi. O dedi ki:
- Geceleyin biri için kabir kazdım. Defnedilip üzerinde
toprak düzeltilince, deve gibi iki büyük kuş geldiler. Biri baş ucuna, diğeri
ayak ucuna kondu. Sonra kabrini deştiler. Biri kabrine sarkıldı, öbürü, kabrin
kenarında durdu. Ben geldim, kabrin kenarında durdum, işittim, ölüye şöyle
diyordu:
- Kibir büyüklük taslamak için sarı elbiseler içinde
kayınlarını ziyâret eden sen değil miydin? Kabrin içindeki adam:
- Ben kibirli olacak kadar güçlü değilim, deyince ona bir
darbe vurdu, kabri yağ ve su ile doldu. Sonra döndü ve bir daha ona üç sefer
sordu. Her seferinde böylece ona bir darbe indirdi. Sonra, başını döndürüp bana
baktı.
- Bakınız, nerde oturmuş, boynu kırılsın, dedi. Ve
yüzümün bu yanına vurdu. Gece boyunca öyle yerde kalmıştım. Sabahleyin kendimi
böyle gördüm."
(İmam Celâleddin Es-Süyûtî,
Kabir Âlemi, s. 288)
İbn-i Ebû Dünya, Ebû'l-Cüreys'den o da anasından naklettiklerine göre,
şöyle demiştir:
Ebû Cafer, Kûfe hendeğini kazarken, halk cenazelerinin
yerini değiştirdiler. O arada elleriyle ağzını tutan bir gencin cenazesi
bulundu."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 288)
Ebû İshak'dan nakledildiğine göre şöyle demiştir:
- Bir ölüyü yıkamak için çağrıldım. Yüzünden örtüyü
kaldırdığım vakit boğazına sarılmış bir yılan gördüm. Dediler ki:
- Bu adam sahâbeler (ra)'e sövüyormuş."
(İmam Celâleddin
Es-Süyûtî, Kabir Âlemi, s. 294)
Ebû Nuaym, Vehb yoluyla Abdurrahman ibn-i Zeyd ibn-i Eslemden rivâyet
ettiğine göre şöyle demiştir:
- Bir adam denizde bir vasıtada giderken, vasıtaları
kırılmış. Adam tahtayı tutarak tahta, adamı bir adaya atmış. Adam çıkıp
yürümeye başlamış, bir suya rastgelmiş. Suyu takip ederek büyük bir kaynağın
başına girmiş. Orda kendisi ile su arasında bir karış kalmış ve orda ayağına
zincir vurulmuş bir adam görmüştür. Adam:
- Allah seni bağışlasın bana su ver,
demiş. Ona:
- Neden böylesin? demiş. O:
- Ben Adem'in oğluyum. Kardeşimi öldürdüm. Vallahi, onu
öldürdüğümden bu yana zulman öldürülen herkesin bir kat azabını Allah bana
çektiriyor. Çünkü öldürme çığrını ilk açan benim, demiştir."
(Bu görme Allahu Alem manen görmedir. Çünkü Adem
(as)'ın oğlunu Allahu Teâlâ toprak altında ona, onun nasıl azap çektiğini
gösteriyor. Bu görmeye uyku ile uyanık arası derler. Tıpkı İmam Gazali Hz.'nin,
"Yıldızların kendilerini yaratanı arayarak kendi mihvilleri etrafında
dönerler. Sarhoşla ayık arasıda, uyku ile uyanık arasında" dediği gibi.
(Kitabımızda Cild 1, Sayfa 12'ye bak.) Bilal Babam da bir çok halleri böyle
gördüğünü söylerdi. Uyku desen ayık, uyku sarsıntısı var, uyku yok. Uyanık
desen o meşgul olup gördüğünden başka bir şey görmüyor. Buna hal de denir.
Gözü bakar bir yeri
göremez, gözü yumuk o gördüğünden başka bir şey göremez. Uykuda olup düşmez
veya elinden tesbih yere düşmez. Onu çekiyor, vaziyette gözünü açar. Uyku
olursa muhakkak elinden tesbihin yere düşmesi lazım. Bunlar rüya gibi olur.
Rüya değil oturduğu yerde olur. Daima değil, hasılı bir haldır. Hal da
söylemekle anlaşılmaz.)
(Kenzül İrfan, Hadis No:
702, 703, 705)
Manâ'sı: Kabirde birinci muhasebe (sorgu) küçük ve büyük abdestin tahareti hakkındadır.
Kabir azabı Haktır. İnanmayan kabirde azap görecektir.
Kalbinde zerre kadar imanı olan kimse cehennemde ebedi
olarak kalmaz.
(Hâdîs-i Şerîf, REH
No: 5818)
Manâ'sı:
Kabirler üzerine oturmayın, onlara doğru
namaz kılmayın. (Sünen-i
Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 2046.)