KIYÂMET
(Sûre-i Karia, Âyet 1-5)
Meâl'i: "O çarpacak olan felâket...
O çarpacak olan felâket, nedir?
O çarpacak olan felâketin ne olduğunu sana ne bildirdi.
Bir gün de ki: Nâs çırpınıp dağılacak pervaneler gibi olacaktır.
Dağlar da atılmış renkli yünler gibi olacaktır."
(Sûre-i Rum, Âyet 55-57)
Meâl'i: "Ve o gün ki kıyâmet kopar, günahkârlar (dünyada) bir saatten başka kalmadıklarına yemin ederler. İşte onlar (doğru sözden) böylece çevrilir kimseler olmuşlardı.
Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar da dediler ki:
– Yemin ederim ki Allah'ın kitabında (yazılmış olan) ba's gününe kadar (Allah'ın vaad ettiği gününe kadar) kaldınız. İşte bu gün yeniden dirilme günüdür. Velâkin siz onu bilmez kimselersiniz.
Zulmetmiş olanlara o günde özür dilemeleri kendilerine faide vermez ve onlardan Allah'ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmeyecektir."
(Sûre-i Abese, Âyet 33-42)
Meâl'i: "Sonra o pek kuvvetli sayha (ses, gürültü) geldiğinde işte o günde insanın kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden çocuklarından (firar edeceği bir gün) onlardan her kişi için o günde bir iş vardır ki ona yeter:
O günde bir takım yüzler parıldanır.
Gülücüdür, sevinicidir.
Ve o gün bir takım yüzler de vardır ki, onların üzerlerini bir toz toprak örtmüştür.
Onları bir karanlık kaplar.
İşte kâfirler, facirler olan, onlardır. (İşte onlar kefere-i feceredir.)"
(Sûre-i Araf, Âyet 6-7)
Meâl'i: "Sonra kendilerine peygamberler gönderilmiş olanlara ve gönderilen peygamberlere de elbette soracağız.
Sonra da onlara (yapmış olduklarını) bir bilgi ile elbette anlatacağız ve biz (onlardan) onların yaptıklarından uzak değiliz."
(Sûre-i Vakıa, Âyet 1-12)
Meâl'i: "Kıyâmet koptuğu zaman
Onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur.
O kıyâmet alçaltıcı yükselticidir.
O zaman yer şiddetle sarsıldığı
Dağlar parçalandığı
Dağlar toz duman haline geldiği
Sizler üç sınıf olduğunuz zaman
Biri As'habı Meymenedir.
İkincisi As'habı Meş'emedir.
Üçüncüsü ileri geçenlerdir.
İşte onlar en çok yaklaştırılanlar (mukarreblerdir.)
Naim cennetlerindedir."
(Sûre-i Zümer, Âyet 70)
Meâl'i: "Herkes ne yaptıysa, tamamen karşılığı verilir. Aslında Allah onların ne yaptıklarını en iyi bilendir."
(Sûre-i Zilzal, Âyet 7, 8)
Meâl'i: "Kim zerre miktar hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre kadar şer işlemişse onu görür."
(Sûre-i Duhân, Âyet 56)
Meâl'i: "Orada ilk ölümden başka bir ölüm tadmazlar. Allah onları cehennem azabından korumuştur. (Sürekli hayata kavuşmuşlardır)"
(Sûre-i İbrahim, Âyet 44)
Meâl'i: "İnsanları, kendilerine azabın geleceği (kıyâmet) gününden korkut ki, sonra zalimler, "Ey Rabbımız! Yakın bir müddete kadar bize süre ver de senin davetine uyalım ve Peygamberlere tâbi olalım" derler. (Onlara) "Daha önce, sizin için bir zeval olmadığına yemin etmemiş miydiniz?" denilir."
(Sûre-i Fussilet, Âyet 20-23)
Meâl'i: "Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir.
Derilerine:
– Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz derler. Onlar da:
– Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. yine ona döndürülüyorsunuz, derler.
– Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.
– İşte Rabbinizi böyle sanmanız, sizi mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz."
(Sûre-i Mü'min Âyet 17)
Meâl'i: "Bu gün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çarçabuk görendir."
(Sûre-i İnşikâk, Âyet 10-15)
Meâl'i: "Kimin kitabı arkasından verilirse, derhal yok olmayı temenni edecek ve alevli ateşe girecek. Bilirsin ki dünyada ailesi içinde (mal-mülk sebebiyle) şımarıktı.
– O hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sandı. Evet! Elbette Rabbi onu görüyordu."
(Sûre-i Hakka Âyet 19-24)
Meâl'i: "Kitabı sağ tarafından verilen:
– Alın kitabımı okuyun. Doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum, der.
Artık o meyveleri sarkmış yüce bir cennette safalı bir hayat içindedir.
(Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize karşılık, afiyetle yiyin için." (Sûre-i İnşikâk, Âyet 7-9 ve İsra Âyet 71.)
(Cennette yeme-içme yok diyenlere cevaptır.)
(Sûre-i Hakka, Âyet 25-29)
Meâl'i: "Kitabı sol tarafından verilen: O:
– Keşke der, bana kitabım verilmeseydi de hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.
Keşke onunla (ölümle) her iş olup bitseydi.
Malım bana hiç fayda sağlamadı.
Saltanatım da benden (koptu) yok olup gitti."
(Sûre-i Taha, Âyet 124-128)
Meâl'i: "Kim beni zikretmekten yüz çevirirse şüphesiz onun içindar bir geçim vardır ve biz onu, kıyâmet günü kör olarak haşrederiz.
O, Rabbim beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben hakikaten görür idim! der.
Buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi. Ama sen onları unuttun. Bu gün de aynı şekilde sen unutuluyorsun.
Böylece ısrafa sapan ve Rabb'inin âyetlerine inanmayanı cezalandırırız. Rabbinin azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.
Bizim, onlardan önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbetteki akıl sahipleri için nice ibretler vardır."
(Sûre-i Maide, Âyet 36-37)
Meâl'i: "İnkâr edip kâfir olanlar, yeryüzündeki her şey ve bunun yanında da bir o kadarı kendilerinin olsa da kıyâmet gününün azabından kurtulmak için onu fidye verseler, onlardan asla kabul edilmez. Onlar için acı bir azap vardır. Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır."
(Sûre-i Saffat, Âyet 62-67)
Meâl'i: "Allah buyurdu: İkamet yeri olarak cennet ehli için anılan o nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu (zakkumu) zalimler için bir fitne kıldık. (Dünyada kafirler bunu inkâr ettiler) Ateşin içinde ağaç olur mu dediler.
Zira o cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır.
Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.
Çünkü (cehennem ehli) ondan yerler ve karınlarını ondan doldururlar.
Sonra zakkum yemeğenin üzerine onlar için kaynar su karıştırılmış, bir içki vardır."
(Sûre-i Enbiya Âyet 47)
Meâl'i: "Biz kıyâmet günü için adalet terazileri kurarız. Artık hiç kimseye hiç bir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) Bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu adalet terazisine getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz."
(Sûre-i Tekasûr, Âyet 8)
Meâl'i: "Nihayet o gün dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz."
(Sûre-i Taha, Âyet 102)
Meâl'i: "O gün de Sûr'a üflenir ve biz o zaman günahkârları gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız."
(Sûre-i Naml, Âyet 87)
Meal'i: "Sûr'a üfürüldüğü gün (Allah'ın diledikleri müstesna) Göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak ona gelirler."
(Sûre-i Yasin, Âyet 51)
Meâl'i: "Nihayet Sûr'un üfürülmesi yaklaştı. Bir de ne göresin! Onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rabblerine giderler."
(Sûre-i Zümer, Âyet 68)
Meâl'i: "Sûr'a üflenince, Allah'ın dilediklerine müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır. Sonra ona bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakakalacaklardır."
(Sûre-i Hakka, Âyet 13-16)
Meâl'i: "Artık Sûr'a ilk nefha üflendiği ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur (kıyâmet kopar).
Gök de yarılır ve artık o gün o,çökmeye yüz tutar."
(Sûre-i Kaf, Âyet 20)
Meâl'i: "Sûr'a üfürüldü mü, işte bu, geleceği va'dedilen gündür."
(Sûre-i Müddesir, Âyet 8-9)
Meâl'i: "O sûr'a üfürüldüğü zaman var ya,
İşte o gün zorlu bir gündür."
(Sûre-i En'am, Âyet 73)
Meâl'i: "Ve o, o zatı kibriyadır ki, gökleri ve yeri hakkıyla yaratmıştır. Ve onun ol diyeceği gün (herşey) hemen oluverir, kelâmı haktır. Ve sûr'a üfürüleceği gün de mülk onundur. O gizliyi ve açığı bilendir. O hikmet sahibidir. Herşeyden haberdardır."
(Sûre-i Nebe, Âyet 17-18)
Meâl'i: "Şüphe yok ki, Adaletle hüküm verme günü, tayin edilmiş bir vakittir. Sûr'a üflendiği gün, bölük bölük Allah'a gelirsiniz."
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs Noı: 8 (2547))
Manâ'sı: "Abdullah bin Amr bin El-Ass (ra)'dan rivâyet edilmiştir, dedi ki:
– Bir arabi peygamberimiz (sav)'e gelerek:
– Sûr nedir? diye sordu. Resul-i Ekrem (sav):
– İçine üflenen (çalınan) bir boynuzdur, buyurdu."
İsrafil (as) o boynuza üfleyecek. O da çalınacak ses çıkaracak. Kıyâmet o zaman kopacak. Evvela az üfler yeryüzünde bir çok zelzeleler, afatlar vuku bulur. Millet tevbekâr olur. Ölenler ölür, kalanlar müslüman olur. Aradan zaman geçer, insanlar tekrar azarlar. O zaman Sûr'a tam üfürür. Kıyâmetin şiddetinden dağlar hallaç pamuğu gibi havaya atılır, denizler toz, duman olup savrulur, her yer dümdüz olur, dağ tepe diye bir şey kalmaz. Bütün canlılar ölür. İşte bu kıyâmetin kopmasıdır.
Ulu kıyâmet kopa
Düz ola dere tepe
Niceler yoldan sapa
Şefâat ya Muhammed.
Kıyâmetin şiddeti
Ol günün felaketi
İsterim sen Hazreti
Şefâat ya Muhammed.
(Sahîh-i Buhari, Tecrid-i Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 1732)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre, Nebî (sav) şöyle buyurmuştur:
– İki nefha (sûra iki üfleme) arasında fark vardır. Ebû Hüreyre'nin arkadaşları:
– Yâ Ebâ Hüreyre (bu fark) kırk gün mü ? diye sordular. Ebû Hüreyre dedi ki (yine) cevab vermekten çekindim. Birisi:
– Kırk sene mi? diye sordu. Ebû Hüreyre der ki:
– (Yine) Cevab vermekten çekindim. Bir başkası:
– Kırk ay mı? diye sordu. Ebû Hüreyre der ki:
(Buna da) Cevab vermekten çekindim. (Çünkü günlerle, aylarla, yıllarla müddet tayin edecek bilgim yoktu) (Ebû Hüreyre rivâyetine devam ederek: Resûl-i Ekrem)
– İnsan(ın vücudun)dan her cüz'ü çürür yalnız kuyruk sokumundaki cüz'ü çürümez, (ikinci) hilkat o cüz'ü ile yoğrulur" (buyurdu demiştir) (İmam-ı Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", sayfa 135, Hadîs No: 183.).
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2548)
Manâ'sı: "Ebû Said (ra)'den rivâyet edilmiştir, dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Boynuzcu boynuzu ağzına almış ve üfleme emri gelir gelmez derhal üflemek için izin beklemeye koşulmuşken ben nasıl sefa sürerim!
Bu söz Peygamber (sav)'in Ashâbına ağır gelmiş olacak ki, Resûl-i Ekrem onlara şöyle buyurdu:
– Allah'a güveniyoruz, en iyi vekil O'dur ve yalnız Allah'a bel bağlamışızdır, deyiniz!"
(İhyâ'u Ulumi'd-din, Cild 4, Hadîs No: 642, sayfa: 917)
Manâ'sı: "Resul-i Ekrem buyurur ki:
– Nasıl zevkleneyim ki, Sûr'un sahibi Sûr'u, ağzına almış, yönünü çevirmiş , kulaklarını eğmiş, Sûr'a üflemek için emir bekliyor" (Tirmizi, Ebû Saîd'den rivayet etmiştir.).
(İhyâ'u Ulumi'd-din, Cild 4, Hadîs No: 643, sayfa: 917)
Manâ'sı: "Resul-i Ekrem: "Ben Peygamber olarak gönderildiğimde Sûr'un sahibine de Sûr verildi. Onu ağzına aldı. Bir ayağı ilerde, bir ayağı geride Sûr'a üfleyeceği zamanı beklemektedir. Aman! Sûr'a üfürmekten, onun dehşetinden Allah'a sığının" (Buhari İsrafil yaratıldı beri elinde sûr beklemektedir, şeklinde bir rivayet etmiştir.) buyurmuştur.
(İmam-Şa'râni, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadîs No: 181, sayfa 133)
"İmam Müslim'in Abdullah bin Ömer'den (ra) rivâyet ettiği hadîste Resûl-i Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur:
– Ümmetimin içinden Deccal çıkacak ve kırk (bu kadar) müddet kalacaktır. (Râvi, kırk gün mü, yahut kırk ay mı veyahut da kırk yıl mı bilemiyorum, dedi). Sonra Allahu Teâlâ, Meryem oğlu İsa'yı gönderir (Yani semadan indirir). Hazreti İsa, Urve bin Mes'ud'a benzemektedir. Hazreti İsa Deccal'ı "arayacak ve nihayet onu (Hazreti İsa Deccal'i Beyt-i Makdis'e yakın olan bab-ı Lût denilen mevkide bulup öldürecektir.) (bulup) helak edecektir. Ondan sonra insanlar, iki kişi arasında hiç bir düşmanlık bulunmaksızın yedi yıl (tam bir huzur içinde yaşayıp) kalırlar. Sonra Allahu Teâlâ, Şam tarafından soğuk bir yel gönderir. Artık yer yüzünde kalbinde zerre kadar ağırlığında hayır, yahut iman bulunan hiçbir kimseyi bırakmaz, muhakkak onun ruhunu kabzedip alır. Hatta sizden biriniz bir dağın içine ta toprağın ortasına girmiş olsa bile bu yel onun canını almak için muhakkak onun saklandığı yere (mağaraya) girip ruhunu kabzedecektir. Artık yeryüzünde kuşlar hafifliğinde, canavarlar ahlâkında olan bir takım şerli insanlar kalacaklar ki, onlar hiç bir iyiliği iyilik (yani Allah'ın emrini emir) tanımayacaklar ve hiç bir kötülüğü (günâhı işlemeyi) de reddetmeyeceklerdir. O sırada şeytan onlara insan kılığında görünecek ve:
– Artık sizler icabet etmeyecek misiniz? diye soracak. Onlar da:
– Bizlere ne emrediyorsun? diyecekler. Şeytan da onlara putlara tapmalarını emredecek. Onlar putlara tapmalarına devam etmeleri halinde iken rızıkları bol, geçimleri, yaşayışları güzel (olacak)tır.
Sonra sûr'a üfürülecektir. Artık onu işiten herkes istisnasız olarak muhakkak boyun safhasını meylettirecek ve yükseltecektir. Sûr'u ilk işitecek kimse (o sırada) develerinin havuzunu ıslah edip onarmakta olan bir kişi olacaktır ki, o derhal bayılıp düşecek. İnsanlar da düşüp ölecekler. Sonra yüce Allah (cc) süt gibi bir nevi yağmur yağdıracak yahut gönderecek. İşte bu yağmurdan insanların vücutları (nebat bitmesi gibi yerlerden) biteceklerdir.
Sonra sûr'a diğer bir defa daha üfürülecek. Bu üfürüşle beraber de insanlar birdenbire (yeryüzünde) dikilip bakar halde ölüverecekler, sonra onlara:
– Ey insanlar! Rabbinizin huzuruna geliniz ve (meleklere) onları durdurunuz. Çünkü onlar hesaba çekileceklerdir (Sûre-i Saffat, Âyet 24.), diye emredilecek (sonra yine meleklere)
– Cehennemlikler kafilesini çıkarıp ayırınız buyurulacak. Bunun üzerine (melekler tarafından):
– Mahşer ahalisinin kaçta kaçını (çıkaralım) diye sorulacak.
– Her bin kişiden dokuzyüz doksandokuzu, buyurulacaktır.
Resûl-i Ekrem:
– İşte o vakit çocukların saçlarını ağartacak olan gündür (Sûre-i Müzzemil, Âyet 17.) ve baldırın açılacağı gündür" (Sahih-i Müslim, C. 4/2258-2259'da rivayet edilmiştir.) buyurmuştur.
(İmam-ı Şa'râni, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadîs No: 186, Sayfa 136)
"Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
– Allahu Teâlâ bütün gökler ile yer tabakalarını kudret ellerine alır ve
– İşte Allah benim. Melik ancak benim, buyurur. Bugün mülk kimindir? diye sorar. Ona cevap verecek hiçbir kimse bulunmaz. Sonra kendi sualine yine kendisi cevap vererek:
– (Mülk) bir ve kahredici olan Allah'ındır buyurur. (Kitabü'n-Nihaye, C. 1/234, İbn-i Keser.)
İbn-i Mes'ud (ra):
– Yüce ve münezzeh olan Allah (cc): "Bugün mülkün sahibi kimdir?" diye sorduğu zaman kendisine "kahredici ve bir olan Allah'dır" sözleri ile cevap verenler muhakkak ki kullardır, derdi. Allahu Teâlâ:
– İşte (kainatın hakiki) hükümdarı benim, yeryüzünün (düzme) hükümdarları nerelerdedir? Sözünden sonra işte sual ile cevap, Allahu Teâlâ'nın İsrafil (as)'a düşüp bayılarak ölmek nefhasını yani Sûr'a üfürmesini emrettikten sonradır. Artık Allah'ın dilediklerinden başka göklerdekilerle yeryüzündekilerin hepsi baygın halde düşüp ölürler. Ölüler toplandığında ölüm meleği Cebbar olan Allah'ın (manevi) huzuruna gelerek:
– Ey rabbım, dilediklerin müstesna olmak üzere gökyüzünün ahalisi ile yeryüzünün halkı ölmüşlerdir, der. Münezzeh olan Allahu Teâlâ da iyi bildiği halde:
– Peki (hayatta) kim kaldı? diye sorar. Azrail (as):
– Hiç ölmeyecek ve her zaman diri kalacak olan sen kaldın. Arşı hamil melekler kaldı, Cebrail kaldı. Mikâil kaldı, İsrafil kaldı ve bir de bendeniz kaldım, diyerek cevap verir. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah:
– Cebrail ile Mikâil ölsünler, buyurur. Allahu Teâlâ arşı konuşturur. Arş:
– Yâ Rab, Cebrail ile Mikâil ölüyorlar, diye nida eder. Aziz ve Celil olan Allah:
– Sus, muhakkak ki ben ölümü arşımın altında bulunan her canlı üzerine takdir etmişimdir, buyurur ve akabinde Cebrail ile Mikâil ölürler. Sonra ölüm meleği (Azrail) Cebbar olan Allah'ın huzuruna gelir ve:
– Yâ Rab, Cebrail ile Mikâil öldüler. Hiç ölmeyecek ve ebedi hayat sıfatı ile sıfatlanmış olan sen kaldın, hamele-i arşın kaldı ve bir de bendeniz kaldım, der. Müteakiben Aziz ve Celil olan Allah:
– Arşımı taşıyan melekler ölsünler, buyurur. Bunun üzerine hamele-i arş melekleri ölürler. Müteakiben Aziz ve Celil olan Allah arşa emreder de arş sür'u İsrafil'den alır. Sonra Allah (cc):
– İsrafil ölsün, buyurur. Akabinde o da ölür. Sonra ölüm meleği gelerek:
– Ey Rabbim, Arşının hamili melekler öldüler. İsrafil'de öldü (yalnız) kulunuz ben kaldım, der. Bunun üzerine Allahu Teâlâ:
– Sen de yarattıklarımdan bir mahluksun, seni istediğim şey için yaratmıştım. Binaenaleyh sen de öl, buyurur. Ölüm meleği (Azrail de) hemen ölür. Artık kahredici ve bir olan Allahu Teâlâ'dan başka hiç bir kimse kalmayınca yüce Allah, kitapların sahifesinin dürülüp bükülmesi gibi gök(ler)i dürer, büker ve sonra:
– İşte Cebbar ancak benim, bu gün mülk kimindir? diye hitap eder. Fakat onun bu hitabına hiçbir kimse (olmadığından) cevap veremez. Sonra yine Allahu Teâlâ: (kendi soruşuna kendisi)
– Mülk kahredici ve bir olan Allah'ındır, diyerek cevap verir. Bu hadîs-i Taberî ile Salebî ve onlardan başka hadisçiler zikretmişlerdir."
(İmam-ı Şa'râni, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadîs No: 187, Sayfa 137)
"Ebû Davud et-Tayalisi'nin Lakit bin Amr'den (ra) rivâyet ettiği hadiste Peygamber (sav) efendimiz:
Sonra (mezarda) beklediğiniz kadar beklersiniz. Sonra bir sayha gönderilir. Allah'ın bekasına yemin ederim ki, sayha Rabbinin nezdinde olan meleklerle beraber yeryüzünde hiçbir şey bırakmayarak muhakkak hepsini öldürür. Rabbin memleketlere (yani kâinata) nazar eder de onun nazarı karşısında muhakkak memleketler bomboş, hali kalır" buyurdu.
İmam Kurtubi der ki:
Resûlullah'ın "Rabbin nazar kılar" sözü yeryüzündekilerin hepsi ölecek ve yeryüzünde Allah'tan başka hiçbir kimse bulunmayıp bomboş olarak kalacaktır. Bunu da Allahu Teâlâ şu sözü ile işaret etmiştir:
– Yeryüzünde bulunan her canlı, fani olup azamet ve ikram sahibi Rabbimin zatı baki kalacaktır (Sûre-i Rahman, Âyet 26-27.) sözünü de anlatmak vardır.
İlim adamları, Allah'ın "Bu gün mülkün sahibi kimdir?" sözünde, o dünya zamanının tükenip kesilmesidir, buna da Allahu Teâlâ:
– Önlerinde bir engel, bir mani vardır. (Sûre-i Mü'minun, Âyet 100.) sözü ile işaret etmiştir. Çünkü berzah ölümle dirilmek ölüm, kabir, dirilme arasında bir perde, bir manidir.
İnşallah gelecekte beyan edileceği üzere berzahtan sonra dirilmek, dağılmak ve (mahşerde) toplanmak vardır, dediler...
(İmam-ı Şa'râni, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadîs No: 190, Sayfa 139)
"Yine merfu olarak rivâyet edilen hadis-i Şerifte:
– Sûr'un sahibi (İsrafil) ne kadar dikkatlidir. Göz kapağını oynatmasından önce sayha ile emrolunur, diye korktuğu için sûr ile görevlendirildiğinden beri arşın hizasında, hazır vaziyette sûr ağzında olarak beklemektedir, buyurulmuştur."
(Sûre-i Meryem, Âyet 66, 67)
Meâl'i: "Ve insan der ki: Öldüğüm zaman mı ileride diri olarak çıkarılacağım.
O insan hiç düşünmez mi ki; biz onu evvelce yarattık, halbuki, o hiçbir şey değildi."
(Sûre-i Mü'minun, Âyet 15-16)
Meâl'i: "Sonra şüphe yok ki, siz, bundan sonra elbette ölmüş kimselersinizdir.
Sonra da muhakkak ki, siz, kıyâmet günü diriltilip kaldırılacaksınızdır."
(Sûre-i Ankebut, Âyet 19-20)
Meâl'i: "Görmediler mi ki, Allah, halkı hidayeten (ilk başlangıçta) nasıl var ediyor, sonra da onu geri çevirir. Şüphe yok ki, bu, Allah'a göre kolaydır.
De ki: Yerde yürüdüğünüz de bir bakınız ki: Yaratmaya nasıl başlamış, Allahu Teâlâ sonra da ahiret hayatını vücuda getirecektir. Şüphe yok ki, Allahu Teâlâ, her şey üzerine ziyadesiyle kadirdir."
(Sûre-i İsra, Âyet 49-50-51-52)
Meâl'i: "Ve dediler ki: Biz kemikler ve döküntüler olduğumuz zaman mı, biz mi yeni bir yaratılmış olarak elbette diriltileceğiz.
De ki: Siz (diyelim ki) taş veya demir olunuz.
Veya göğüslerinizde büyütülenden hangi bir halk (olunuz, herhalde diriltileceksinizdir). Diyecekler ki:
– O halde bizi kim geri getirecektir? De ki:
– Sizi ilk defa yaratmış olan zât (geri getirecektir). Artık sana başlarını sallayacaklar ve diyeceklerdir ki:
– O ne zaman? Yakın olması umulur.
O gün ki, sizi çağıracaktır, siz de hemen O'nun emrine bittazim (kemâli itaat ve inkiyat ile) icabet edeceksiniz ve (kabirlerinizde) pek az bir müddet kalmış olduğunuzu sanacaksınızdır."
Zamanın mekana, mekanın zamana tabii olmasıdır.
(Sûre-i Nahl, Âyet 38)
Meâl'i: "Ve Allah'a olanca yeminleriyle yemin ettiler ki:
– Allah, ölecek bir kimseyi diriltmeyecektir. Hayır... Bu (diriltmek) O'nun üzerine hak olan bir vaaddir. Velâkin nâsın ekserisi bilmezler."
Allahu Teâlâ yokken var ediyor, diriltiyor. Yok olan bir şeyi yapmak, var olan birşeyi öldürüp diriltmeden kolaydır. En zoru hiç yokken var etmektir. İcat da aynıdır. Herhangi bir âlet hiç çıkmadan evvel bulması, âlet yapması zordur. Yapılmış bir aleti tekrar yapması kolaydır. Bu âyette de onu söylüyor. Yokken sizi yoktan var etti, varken var edemeyecek mi?
(Sûre-i Nahl, Âyet 39)
Meâl'i: "Evet... Cenab-ı Hakk ölüleri diriltecektir ki, onlara kendisinde ihtilâf ettikleri şeyi açıklasın ve kâfir olanlar da kendilerinin hakikaten ne yalancı kimseler olmuş olduklarını bilsinler."
(Sûre-i Hûd, Âyet 7)
Meâl'i: "Ve O, O'dur ki, (O Hâlik-i Azimdir ki) gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. Ve O'nun arşı su üzerinde idi. Hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihan için (yaratmıştır) ve eğer sen desen ki:
Siz öldükten sonra şüphe yok ki, yine diriltileceksinizdir. Elbette ki, kâfir olanlar diyeceklerdir ki:
– Bu bir apaçık büyüden başka bir şey değildir."
Allahu Teâlâ'nın arşı su üzerindedir. "Su üzerinde koca arşı nasıl durur?" diye itiraz edeceklere:
Esas dünya su üzerindedir. Kurular adadır. Kıtalar adadır. Denizler de havadadır. Bütün denizleri dolduran su havadan inmektedir. Bu su diğer su gibi değil, içinden gidene mani olmaz. Havada sudur. Nemli havada su daha fazladır. Bunlar oluyor. Anlaşılması zor ama doğrudur. Düşünürsen buradakilere (dünyadakilere) bile akıl yetmiyor.
(Sûre-i İnşikâk, Âyet 8)
Meâl'i: "İşte böylesi kolay bir hesaba çekilir. (muhasebe edilmiş olur.)"
(İhyâ'u Ulumu'd-dîn, Cild: 4, Hadîs No: 654, Sayfa 930)
Manâ'sı: "Enes (ra)'in rivâyetinde, Resûl-i Ekrem ile bulunuyorduk. Bir ara gülümsedi, sonra:
– Niçin gülümsediğimi biliyor musunuz? diye sordu. Onlar:
– "Hayır" deyince, Resûl-i Ekrem:
– Kulun Rabbisine karşı kendisini savunmasından ve Allah ile aralarında geçen konuşmadan ötürü gülümsüyorum kul der ki:
– Sen dünyada beni zulümden korumadın mı? Allahu Teâlâ:
– Evet, buyurur. Kul der ki:
– O halde ben de yalancı şahidi kabul etmiyorum. Bana benden şahid istiyorum. Allahu Teâlâ:
– Peki senin hesabını senin azaların görsün ve kirâmen kâtibinde şahid olsun" buyurur. Ve dili susturularak azalarına konuşun denir. Azalar da teker teker yaptıklarını haber verirler. Sonra dili açılır, adam azalarına:
– Başımdan def'olun. Ben sizi korumak için uğraşıyorum. Siz ise yaptıklarınızı söylüyorsunuz." (Müslim ve İmam-ı Şa'rânî, Hadis No: 272, 273, sayfa 188.)
(İhyâ'u Ulumi'd-dîn, Cild 4, Hadîs No: 655, Sayfa 930)
Manâ'sı: "İbn-i Ömer'den (ra) Resûl-i Ekrem'den:
– Sizden biriniz Rabbinin manevi huzuruna yaklaşır, hatta Allahu Teâlâ onu rahmet koltuğunun altına alır. Sonra:
– Falan ve falan günahları yaptın mı? diye sorar. Kul:
– Yaptım, der. Allahu Teâlâ tekrar:
– Falan ve falan günahları yaptın mı? diye sorar. Kul:
– Yaptım, der.
Nihayet Allahu Teâlâ:
– Onları dünyada senin için örtüp gizlediğim gibi, bu gün de onları sana bağışlarım" (Müslim rivâyet etmiştir.) buyurur.
Allah sünneti, ayıpları örtmek Peygamber sünneti suçluları bağışlamak, evliya sünneti kötülük edene iyilik etmek diye Bilâl Babam vaazında buyurdu.
(Sahih-i Buhari, Tecrîd-i Sarih, Cild 7, Hadis No: 1068)
Manâ'sı: "Yine Ebû Hüreyre (ra)'den Nebî (sav)'in şöyle buyurduğunu rivâyet edilmiştir.
Üç kişi vardır ki, Allah kıyâmet gününde onlara söylemez. Onlara iltifat buyurmaz. (Birincisi) O kimsedir ki; metâına (malına) revaç vererek ve (vaktiyle) buna (şimdi) verilen fiyattan fazla bedel verilmiştir, diye yalan yere yemin içer. (İkincisi) O kimsedir ki, müslüman bir kişinin malını koparmak için ikindiden sonra (malını satışa çıkarır da) yalandan Allah adına yemin içer. (Üçüncüsü de) O kimsedir ki, suyunun fazlasını (susuzlardan) esirger. Allah da (kıyâmet gününde) ona:
– Bugün ben, fadl'ü ihsânımı senden esirgerim, nasıl sen (vaktiyle) kesb-i yemî'nin olmayan bir suyun fazlasını (susuzlardan) diriğ ettinse! buyurur."
Demek ki kendi suyum, kendi malım, kendi param dersen, Allah yolundan esirgersen Allahu Teâlâ'ya ağır gelir, o da rahmetini senden esirger, sen susuzları sular, fakir fukaraya yedirir, içirir para verir ödünç verir, işini bitirirsen, Allahu Teâlâ da senin mahşerde hesabını kolay getirir. Rahmetini esirgemez, affı mağfiret eder, seni kurtarır.
Bilâl Babam vaazında buyurdu:
– Çok az bir amel ile çok büyük sevap kazanılan amel nedir? dedi. Biz:
– Bilmiyoruz, dedik. Buyurdu ki:
– Susamış yaşlı hakiki bir müslümana susadığı için susuzluğunu giderecek kadar su vermek. O su içince sana dua etmesi çok az, çok kıymetsiz bir amel gibi görünür, ama sevabı tasavvur edilemeyecek kadar büyüktür. Hz. Ebû Bekir (ra)'in hanımı ve kızı harpte mü'minlerin yaralılarına koşarak kırbalarla su taşıdıklarını kâfirlerle karşılaşınca kılıçları çekip hemen harbe, düelloya başladıklarını onları savar savmaz hemen yine kırbalara su doldurup yaralılara ulaştırdıklarını bu arada elbiselerini yukarı çemredikleri bacaklarının, dizlerinin, halhallarının göründüğünü, hem harp edip hem su taşıyıp yaralı müslümanları suladıklarını(1) yazmıştık. (Halhal yuvarlak takılır, çıngırak takılır, o halhal bir de dizin altındaki etin yuvarlaklığı da halhaldır. Hasılı koşup su getirmek için ayaklarını dize kadar çemrediklerinin delilidir.) Halbuki ayaklarını çemremek, harpte olmak bazı harplerde de müslüman kadınların müslüman askerini iştaha, galeyana getirmek için zılgıt çalıp, kaside, şiir söylediklerini yazmıştık. Şer'an kadınların erkeklerin içinde şiir kaside söylemeleri, bacaklarını çemreyip koşmaları mahsurludur, haramdır. Ama bu harpte haram, helâl oluyor. O vaziyette su taşıyor. Su da o kadar mühimdir. Onlara bir içim su vermek, kendi başına ömür boyu ibadet etmekten hayırlıdır.
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 812)
Manâ'sı: "Kıyâmet günü olunca, Allah Kur'an okuyacak, sanki hiç duymamışlar gibi, mü'minler onu ezberleyecek. Münâfıklar ise unutacaklar.
Cenneti Naimde de Allahu Teâlâ kendi lisanı ile yasin okuyup kullara "Selamün kavlen min Rabb'ir Rahiym" (Sûre-i Yasin, Âyet 58.) diye selam verecek.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 2, Hadîs No: 269)
Manâ'sı: "(Ümmü'l-Müminin) Âişe (-i Sıddîka) (ra)'dan şöyle demiştir: (Bir defa Ümmü'l-Mü'minin) Ümmü Habîbe ile Ümmü Seleme (ra) Habeşistan'da gördükleri tesavir (ve temâsil'i havî bir) kiliseye dair konuştular. (Sonra) Bundan Nebiyy-i Ekrem (sav)'e de bahsettiler. Buyurdu ki:
– Onlar, içlerinde bir salih kimse zuhûr edip vefat ettiğinde kabri üzerine bir mescit (namazgâh) bina ve o mescide o suver (ve temâsîl)i tasvir edip korlardı. İşte onlar kıyâmet gününde mahlukatın en şerirleridir."
Kabir taşının üstüne resmini yapmak iyi değildir. Başka yerde namaz kılmaz, onun kabrine gelir orda namaz kılar. Zira Peygamberimiz (sav)'e Allahu Teâlâ arzı senin ümmetine mescit, namazgâh yaptım, deyince arzın, dünyanın her yerinde namaz kılınır, caizdir. Allah (cc) için namaz kılınır, sevabı ona bağışlanır.
Onlar içlerinde salih bir kimse vefat ederse kabri üzerine bir mescid namazgâh, o mescide suretler, resimler tasvir ederlerdi. Kabire herhangi bir surette taştan oyma, resimler, suretler, kabartma heykel şeklinde yapmak haramdır. Mescid yapılır, onda beş vakit namaz kılınır. Onlarınkine benzememek şartı ile olur. Bunun da üzerine cami, mescid yapılır. Oraya gelenler onlar gibi kabirden, kabir sahibinden istemeyip, Allah'tan ister.
Kurban keserse, onlar gibi kabir sahibinin ismine bıçak çalmaz, yönünü kıbleye getirir, "Bismillahi Allahu Ekber", der, keser. Hiçbir surette canlı bir mahlûkun resmini yapmaz. Gelen bir müslüman olarak gelir. Allah rızası için namaz kılar, kurban keserse, Allah rızası için kurban keser. Eti mü'minlere, canı Allah'a, sevabı felan zat'a, der. Yönünü kıbleye getirir. "Bismillahi Allahu Ekber" der keserse helâldir. Elhamdülillâh bu millet müslümandır.
Ayasofya'nın yapılması, önce kilise idi. Sonra camiye çevrildi. Kilisenin bile camiye çevrilmesi caiz oluyor. Cami olarak sünnete uygun olursa hiç bir surette onlarınki gibi olmayıp yapılırsa mahsuru yoktur. Zaten kabirde değil başka yerde oymalı taşlarla, putlarla oyma, kabartma şeklinde resim nerde yapılırsa yapılsın yine haramdır. Haram eden o, üzerinde oymalı resimler, putlar, tasvirlerdir. O zamanda fotoğraf makinesi, kâğıt yoktu. Put şeklinde idi. Şimdi onlar evlerde camekanın içinde, büfede, kuş, çocuk, gelin, köpek, balık vs. gibi alçıdan, naylondan heykeller var. Onların olduğu evde namaz kılınmaz. Onlar bu resim değildir. Kâğıdın üzerinde olup elini üzerine sürersen ağzı burnu eline değerse yani kabartmalı olursa onların ki gibi olur. Ağzı, burnu eline değmezse o resimdir. Onlarınki gibi olmaz, onlarınkine benzemez. Fazla mahsuru yoktur kitabımızda ceviz ağacının fotoğraf çektiğini geniş tafsilatı ile yazmıştık. Bunu Allahu Teâlâ yapıyor onun da ağzı burnu eline değmiyor. Fotoğraf da ona benziyor.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 1753)
Manâ'sı: "Ebû Saîd-i Hudri (ra)'den rivâyete göre mûşârûn-ileyh Nebî (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim, demiştir:
– (Kıyâmet günü) Rabbimiz kendi sakından (hüküm) keşif buyurduğu (iş güçleştiği zaman) bâr-ı gâh-ı (tanrı huzuru) azametine her mü'min ve mü'mine secde eder. Yalnız dünyada riya (halka göstermek) ve sûm'a (halka işittirmek) için secde edenler secdesiz kalırlar. Gerçi o mürâîler (riyakârlar) de secde etmeye çalışırlar; fakat onların arkası (amûdu fıkarîsi) (bel kemiği) yekpâre safîhaya döner (eğilip secde edemezler)."
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 3130)
Manâ'sı: "Kıyâmet günü, bütün yerler gidecek yalnız camiler birbirlerine bitişip (öylece) kıyâmete gelecek (cennetin bir parçası olacaktır)."
(Hadîs-i Şerif, REH No: 4285)
Manâ'sı: "Vallahi kıyâmet gününde herkesin hakkı tam olarak ödenecektir. Hatta boynuzsuz koyun bile kendini süsdüğü için boynuzlu koyundan hakkını ve intikamını alacaktır." (Sahih-i Müslim, C. 4/1997 de Merfu olarak; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Ahiret, Hadis No: 255, sayfa 179.)
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 803)
Manâ'sı: "Kıyâmet günü olunca Allah kullarından birini çağırır, huzurunda durdurup ona, malından (nerelere harcadığından) sual ettiği gibi şeref ve makamından da sual eder."
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 4534)
Manâ'sı: "Afiyet (ve refah) ehli kıyâmette Allah'ın belâ ehline verdiği mükâfatı gördüklerinde derilerinin makaslarla doğranmasını dileyecekler (ama iş işten geçecek)."
Bu dünyada afiyet, refah içinde olan hastalık kaygı, can sıkıntısı yok, zengin malı çok, bunlar Allah'ın lütfundan derecesini artırmak için verdiği belaya sabredenlerin makamını, afiyet ve refah içinde olanlar, onların makamını gördüklerinde; "Ya Rabbi bunların derecesini bize de ver, bizi de makas ile doğra, ondan sonra ver", diyecekler. Ama iş işten geçecek. Firavun'un ömründe bir sefer olsun ne başı ne de dişi ağrımamıştır. Ömründe bir sefer olsun başı ağrısaydı Allah'lık iddiasında olmazdı. O refahı, afiyeti, zenginliği Allahu Teâlâ kahrından veriyor. Allah (cc)'ne verirse lütfundan versin (amin).
(Hadîs-i Şerîf, REH No: 3129)
Manâ'sı: "Kıyâmet günü güneş bir mil kadar yaklaşacak, o kadar sıcak olacak ki, tüm haşerat onun sıcağında, ocakta kaynayan kazanlar gibi fıkır fıkır kaynayacak, herkes hata (ve günahlarına) göre, terleyecek, kimisi topuklarına kadar, kimisi ayaklarına kadar, kimisi beline kadar tere batacak, kimisinin de bütün vücudunu ter saracak. (Hadis-i Şerif, REH No: 1426, İmam-ı Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 222, sayfa 158.)
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadis No: 2047)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre Nebi (sav) şöyle buyurmuştur:
– İnsanlar (dünyanın son deminde) üç fırka olarak haşr olunurlar. Birinci fırka;
Müstakbel hayatı özleyen (geride kalan dünya hayatından) nefret eden zümredir. (Bunlar zâd ve râhileleri bol olanlardır). İkinci fırka;
İkisi bir deve, üçü bir deve, dördü bir deve, onu bir deve üzerinde sevk olunurlar. Bunların bakiyesini (ki üçüncü fırkadır),
Bir ateş haşredip toplar. Onlar nerede istirahat ederlerse o ateş de beraber istirahat eder. Onların geceledikleri yerde onlarla beraber geceler, onların sabahladıkları yerde birlikte sabahlar ve onlarla beraber yürüyüp onların akşamladıkları yerde beraber akşamlarlar. (Tirmizi, Müslim ve İhya'u Ulumi'd-din, Cild 4, Sayfa 920, Hadîs No: 646. İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 214, sayfa 149.)
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2022)
Manâ'sı: "Ensâr'dan itbân ibn-i Malik (ra)'den rivâyete göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
– Kıyâmet gününde "Lâ ilâhe illallah" diyerek ve bu tevhid kelimesiyle Allah'ın zatını kasdederek (Allah divanına) hiçbir kul gelmez. Ancak Allahu Teâlâ ona cehennemi haram kılar."
"Lâ ilâhe illallah" diye zikredenlere cehennem haram oluyor. Onun için zikredenlere zikrettiğinden dolayı küçümsemek, aleyhinde konuşmak küfürdür. Ancak bu caiz değil, zikrullahı şöyle yapmamız lazımdır. Âyete, hadîse, Edille-i Şer'iye'ye daha uygun zikredersen "Lâ ilâhe illallah" dersen yapıp gösterirsen olur. Yoksa o kimse zikrullah edenleri zikrettiğinden dolayı, sevmez, beğenmez, benimsemez, "Lâ ilâhe illallah" diye kafa salladı, "Allah, Allah" der, güler işte Allah ile kul arasına girmiş olur. O zikrullahı zikredenlerin aleyhine atar, daha iyisini yap göster, dersen yapmaz, yaklaşmaz.
Halbuki o zakire cehennem haramdır. Cehennem haram olunca cennet helâldir. Sana ise ne cehennemin haram olduğu ne de cennetin helâl olduğu belli değildir. Üstelik Allahu Teâlâ Kur'ân'da Hadîs-i Şerîflerde, Hadîs-i Kudsiler'de bu gibi bir çok zikrullah edenlerin af olacağı ve cennete gireceği hakkındaki ayete karşı olmuş olursun. O da sana Allah'ın gadabını kazandırır.
(Sahih-i Buhâri, Tecrid-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2050)
Manâ'sı: "Abdullah ibn-i Mes'ûd (ra)'den rivâyete göre Nebi (sav):
Kıyâmet günü insanlar arasında verilen ilk hüküm kan davaları hakkındadır. (Her maktul duruşmaya başını yüklenerek gelir. Rabbim bu adama sor, beni niçin öldürdü? der), buyurmuştur" (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 266, sayfa: 186, Sahih-i Müslim, C. 3/1304.)
(Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2092)
Manâ'sı: Ebû Hüreyre (ra)'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Ebu'l-Kasım (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim.
– Her kim kölesine ve cariyesine zina isnad eder memlûki de o isnâddan uzak bulunursa, o kimse kıyâmet gününde döğülür. Meğerki, memlûk (köle) efendisinin dediği gibi ola."
Cariyesine, kölesine zina yaptı diyen efendi eğer onlar gerçekten zina yapmışsa cezasını çeker. Onlar zina yapmamışsa o efendiyi kıyâmet gününde herkesin gözü önünde döverler.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4293)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu demiştir:
Allah'ın yüz rahmeti şüphesiz vardır, onlardan bir rahmeti bütün yaratıklar arasında taksim buyurmuştur. İşte yaratıkları birbirlerine ancak o rahmet sebebiyle merhamet ederler. Bu sebeble şefkatleşirler. Vahşi hayvanda yavrularına bu rahmet sebebiyle acır. Allah doksandokuz rahmeti de geciktirerek kıyâmet günü (mü' min) kullarına onlarla merhamet edecektir" (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4294, Sünen-i Tirmizi C. 4/2726'da rivâyet edilmiştir.).
İnsan, hayvan her mahlûka, hayvanların yavrularına karşı, insanların birbirlerine karşı, şefkati, merhameti Allahu Teâlâ'nın yüz merhametinden birisidir. Doksan dokuzu ise yarın mahşerde olacaktır. Yani bu dünyadaki merhametin yüz misli olacak. Bu hem Allahu Teâlâ'nın kullara karşı merhameti, hemde kulların birbirine karış merhametidir. Çünkü insanda bu dünyadaki merhamette Allah (cc)'tandır. Allah (cc) sevgisi çoğaldıkça bu merhamet artar. Evliyaların merhametinin çok olması, bunun da kitaplarda yazılması bu dünyada iken ahiret hayatı ve o merhametini iyi bilmelerindendir.
(Sûre-i Nahl, Âyet 97)
Meâl'i: "Erkek veya kadın, kim mü'min olarak iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz."
Bilâl Babam bir Hadîs-i Şerîf'te buyurdu:
Mahşere iki adam getirirler. Dünyada iken ikisi Allah (cc) için ahiret kardeşi olmuşlardı. İkisinin sevabı birisine verilirse birisi cennetlik olacaktır. Günahları çok sevapları az. Birisi o birine der ki:
– Ben kurtulamıyorum, benim sevabımı al. Ben senin günahını alayım, senin yerine cehennemde ben yanayım, dedi. Diğer arkadaşı:
– Hayır, sen bana günahını ver, benim sevabımı al, ben senin yerine yanayım, dedi.
İkisi de günahlara sarılmış karşıdakinin günahını almak istiyor. Cehneneme gönüllü girecek. Sevaplara bakan yok. Ama onlar bu dünyada birisi idamlık olsa, diğeri senin yerine ben idam olayım demez. Âhirette yüz misli şefâat var, onun için diyor. Hakiki mü'minlerin malını malından, canını canından, namusunu namusundan, daha fazla kayırdığını kitabımızda yazmıştık. Onlar da dünya için değil âhiret içindir. Âyetteki hayatı tayyibe'yi bu dünyada iken kazanmış ve o merhamet bu dünyada iken başlamıştır. Mahşerde herkes o hayata ermiş onun için merhamet çok kuvvetli. Onun yerine "illâ ben yanacağım" diyor. Allahu Teâlâ'ya bu söz hoş geliyor.
Ey Kullarım! Bana karşı cömertlik mi göstermek istiyorsunuz? Benim azabımı, cehennemimi arkadaşını kayırdığı için yanmayı tercih ediyorsunuz? İzzim, celâlım hakkı için ikinizin de günahlarını sildim, ikinizde cennete girin der. Her ikisi de günahsız olarak cennete girerler. İşte merhamet bu dünyadakinin yüz mislidir. Meselâ; bir insan, bir arkadaş, bir ihvan kardeşinin borcunu verip hapisten kurtulabilmek için borcunun yüzde birini vermesi kendisine dokunmuyorsa % 1'ini verir. Çünkü âhirettekinin yüzde biri kendisinde var. Âhirette bu yüz misli olursa hepsini seve seve verir. Şart bu dünyada iken Allah rızası için seve seve ölünceye kadar birbirinden ayrılmamışlar, öyle olması lazım.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4300)
Manâ'sı: "Abdullah bin Amr (bin el-As) (ra)'dan rivâyet edildiğine göre kendisi:
Ben Resûlullah (sav)'i şöyle buyururken işittim demiştir:
– Kıyâmet günü bütün yaratıkların duyacağı biçimde ümmetimden bir adam (hesaba) çağrılır ve ona (günahlarının yazılı olduğu) doksan dokuz sicil (yani büyük defter açılıp) yayılır. Her defter gözün görebileceği saha kadar uzundur. Sonra Allah (cc) (o kula):
– Bu sicillerde yazılı (günâhlar)'dan bir şey inkâr eder misin? buyurur. Kul:
– Hayır, Ya Rabbi! der. Sonra Allah (ona):
– (Kulların sevaplarını ve günâhlarını) kaydedip tutan yazıcı melekler sana haksızlık ettiler mi? buyuruyor. Kul:
– Hayır, der. Sonra (yine) Allah (cc):
– Şu (kadar günâhları)na karşılık bir iyiliğin, hayrın var mı? diye sorar. Bunun üzerine adam büyük bir korkuya kapılarak (telaşından):
– Hayır (hiç bir iyi amelim yok) diyecek, sonra Allah (cc)
– Bilakis (vardır) şüphesiz katımızda senin bir takım iyi amellerinde bulunur ve şüphesiz bugün sana hiç bir zulüm yoktur, buyuruyor. Sonra o adam için bir yaprak kâğıt çıkarılır ki onda:
"EŞHEDÜ ENLA İLÂLE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMED'EN ABDÜHÜ VE RESÛLUHÜ": Dilimle söyler, kalbimle de tasdik ederim ki, Allah'tan başka ibâdete tapınmaya lâyık hiç bir ilâh yoktur ve dilimle söyler, kalbimle de tasdik ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve (son) ilçesi, Peygamberidir, bulunur. Resûl-i Ekrem (sav) buyurmuş ki: Adam:
– Ya Rabbi! Şu (koskoca) büyük defterler yanında bu kâğıt nedir? Allah (cc) (ona):
– Şüphesiz sana zulüm edilmeyecek, buyuruyor. Sonra siciller (yani günâhlarının yazılı olduğu büyük defterler) terazinin bir kefesine konulur. Şehâdet kelimesinin yazılı olduğu kâğıtta terazinin diğer kefesine konulur (ve tartılır.) Büyük defterler hafif gelir ve o kâğıt parçası ağır gelir."
Bilâl Babam buyurdu:
– Bir insan ömründe bir sefer "Lâ ilâhe illallah" dese kurtulur. Biz: "Nasıl olur?" dedik. Bilâl Babam:
–Lâ'nın dervazesi kapısından ispata varıncaya kadar yetmiş bin ara vurucu vardır. Kalbinde hiç bir şey kalmaz. Bir tek kalbinde Allah (cc) korkusu, Allah (cc) sevgisi olur.
Bilâl Babam; aşk ile "Lâ ilâhe illâllah Muhammed Resûlullah" dedi. Bir sefer daha dedi, bir sefer daha dedi, o her sefer olmadı, olmadı en sonunda yukarda söylediği şekilde oldu, dedi.
Râvilerden Muhammed bin Yahya dedi ki:
– Bitâka kağıt parçasıdır. Mısır halkı kağıda bitâka derler.
"Lâ ilâhe illallah" diye zikredenleri hor görenler, beğenmeyenler, benimsemeyenler, zikrullah meclislerine yanaşmayanlar, iyi düşünsünler. Peygamberimiz (sav)'in sözlerinde haşa, sümme haşa, hiç bir yalan yoktur. Eksik ve yanlış da konuşmaz. O da "Lâ ilâhe illâllah" terazinin gözüne konursa diğer günahlar ne kadar çok olursa olsun, hepsini tartar, onlardan ağır gelir, buyuruyor. Allahu Teâlâ'ya ve Resûlullah (sav)'ye inancı tam olan kimse, bu zikredenlerin zikrettiklerinden dolayı aleyhinde atar, kötü söylerse, hem bu hadisi şerife inanmamış hiçe saymış olur. "Lâ ilâhe illâllah" zikri o şahsın bütün günahlarının hepsinden ağır gelir. O adamı kurtarır. Bunu yapan "Lâ ilâhe illâllah" zikrine, sen karşı gelir, kötü söyler, beğenmez, benimsemezsen Allahu Teâlâ senin diğer âmellerini kabul eder mi? "Lâ ilâhe illâllah" zikrini yapanların büyüklüğünü Kur'ân-ı Kerim'de defalarca söylediği halde, sen onlara katılmadın, beğenmedin, benimsemedin ben de onun için senin âmellerinin hiç birini kabul etmiyorum derse ne cevap vereceksin? Atasözü, "Sev seni seveni, Hâk ile yeksan ise, sevme seni sevmeyeni dahi Mısır'a sultan ise", sen Allah'ı sevsen, Allah'ı zikredenleri, Allah'ı zikrettiğinden dolayı sevmen lazımdı. Allah'ı zikredenleri sevmeyip, aleyhinde atıp ona, katılmayıp, veya zikrullah edip, halka göstermeyip yapmayıp geri durman Allahu Teâlâ' nın zikrini ve kendini sevmediğinden oluyor. Allah'ı sevenleri sevmedikten sonra, dilinde seviyorum demek fayda vermez.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadis No: 2008)
Manâ'sı: "İbn-i Ömer (ra)'den rivâyete göre, Nebî (sav) şöyle buyurmuştur.
– Verdiği sözünde durmayıp cayan gaddar kişi için kıyâmet gününde bir bayrak dikilir de: Bu adam falan oğlu filana gadir etmiştir, diye ilân olunur." (Ebû Dâvud rivayet etmiştir.)
Münafığın alametleri nelerdir ?
Peygamberimiz
(sav) Hadîs-i Şerefinde:
Münâfığın âlameti üçtür.
Birinci âlameti vaad eder söz
verir sözünde durmaz.
İkinci âlameti konuşur, muhakkak sözüne yalan katar.
Üçüncü âlameti emanet diye verdiğine muhakkak hiyanetlik yapar.
Para, mal eşya
ne emanet verirsen inkar eder, vermediğinden değil; işte bu vasıf kendinde olan
kimse şeksiz, şüphesiz münâfıktır.
Hakiki mü'min ise verdiği sözde muhakkak durur. Ata sözü, hadislerden alınmadır. "Öl, söz verme; öl, sözünden dönme" "Sözünden dönen, dininden döner". Ama araya çok aksilik girmiş, bir engel çıkmış ve yapmaya mecbur kalmış, herkes bu adam bunu yaptığında haksız değil diyorsa o müstesnadır. Yoksa verdiği sözü muhakkak yerine getirmelidir. Atasözü, "Doğruluk dost kapısıdır" benim sözüm doğru, "doğru söz yırtar gider". Evet sen yanımda hatırlısın. Doğrusunu konuşmamız lazım der. Doğrusunu söylerse gücenmemelisin. Verilen emaneti kendi malından daha iyi kayırmalısın. Bütün emanetlerin sahibi Allahu Teâlâ'dır. Senin malın, mülkün, evin, eşyan, çoluk, çocuğun bunlar sana emanettir. Veren Allahu Teâlâ'dır. Allahu Teâlâ kulun emanetine hıyanet ettiğini görüyor, biliyor diğer yaptığı ibadete Allahu Teâlâ kıymet vermez, kabul etmez. Atasözü, "Sen doğru ol kem belasını bulur" Sen doğru ol, doğru olmayan içi dışı başka olan adam belasını bulur. Vaad eder vaadinde durur, konuştuğu zaman hiç yalan katmaz, kinayeli konuşur, kinayeli konuşmak yalan değildir (kitabımızda kinayeyi anlattık). Emanete hiç hıyanet etmeyip kendi malından, daha üstün tutar. Bunlar en hakiki mü'minin alâmetidir.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2012)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre Nebi (sav) şöyle buyurmuştur:
– Kıyâmet gününde Allahu Teâlâ divanında en fahiş (en menfur ve çirkin) ad Meliku'l-emlak adıdır."
Melikül emlak: Adı'nın Allah (cc)'a mahsus bir sıfat olmasıdır. Mahlukun bu sıfatla ittisafi (anılması) caiz olmamasıdır. Kula yakışan Abdullah, Ubeydullah Allah kulu gibi tevazu ve ubudiyet ifade eden isimlerdir. "kitabımızda zata ait sıfata ait isimleri insana konulacaktır, konulmayacak isimleri ve esmaları ayırmıştık."(Oraya bakınız)
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 11, Hadis No: 1730)
Manâ'sı: "Abdullah ibn-i Mes'ud (ra)'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur:
– Bir kere Resûlullah (sav)'in huzuruna yahudi hahamlarından bir âlim geldi ve: