KUR'ÂN-I KERİM

 

 

            (Sûre-i Neml, Âyet 6)

            Meâl'i: "(Resûlüm) Şüphesiz ki bu Kur'ân, sana hikmet sahibi ve herşeyi bilen Allah tarafından verilmektedir."

 

            (Sûre-i Yâsin, Âyet 5)

            Meâl:i: "(Bu Kur'ân) üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir."

 

            Kur'ân Halıktan (yaratandan) ayrı değildir. "Yaratandan ayrıdır" diyen kâfir olur.

            Bu hususta ulema bir kısmı mahluktur, yaratılandır diyenler olmuşsa da ekseriyetle toplum olarak Halıktan (yaratandan) ayrı değildir, demişler. Peygamberimiz (sav)'deki yüzbin mucizatın kırk bini kendinde görülmüş o da Allah (cc)'dandır. Onlar da Allah (cc)'dan ayrı değildir. O mucizelerin hiçbirisini insanoğlunun yapmasına imkan yok. Peygamberimiz (sav)'in Kur'ân-ı Kerim'de altmış bin mucizatı vardır. Bu kıyamete kadar bakidir. Kur'ân-ı Kerim'deki her şifa evvela Allah'dan onun yapması sonra Peygamberimiz (sav)'den onun mucizatı. Her peygamberin kitap mucizesine kul sözü karıştırdılar. Öylelikle ortadan kalktı, Peygamberimiz(sav)'in mucizesi Kur'ân'a kul sözü karıştıramayacaklar ve karıştıramazlar da. O ortadan kalkmaz. Allahu Teâlâ yarın mahşerde kullarıyla Kur'ân ile konuşacak. Yasin-i Şerifi kendi lisanı ile okuyacak. "(Selâmün kavlen min Rabb'ir-Rahiym) Rabb'larından kendilerine selâm gelir" dediği selâm gelecektir.

 

            (Sûre-i Fussilet, Âyet 2)

            Meâl'i: "(Kur'ân) Râhman ve rahim olan Allah katından peyderpey indirilmiştir." (Sûre-i İnsan, Âyet 23.)

 

            (Sûre-i Haşr, Âyet 21)

            Meâl'i: "Eğer biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz."

 

            Mûsa (as): "Yâ Rabbi! Bana tecelli et. Ben seni görmek istiyorum." dedi. Allahu Teâlâ:

            – Şu dağa bak, dedi. Mûsa (as) dağa baktı, dağ parça parça oldu. Allahu Teâlâ:

            – Yâ Mûsa! Sana da tecelli etsem, görünsem sen de böyle parça parça olursun. Beni görme can pahasıdır (Sûre-i A'raf, Âyet 143.), buyurdu.

            Mansur-i Bağdadi Hz.: "Yâ Rabbi! Ben, seni görmek istiyorum." dedi. Allahu Teâlâ: "Beni görmek can bahasıdır. Canından geçmektir. Beni görürsen canını almam lazım." buyurdu. Mansur-i Bağdadi Hz. kabul etti. Allahu Teâlâ'yı gördü. "Enel Hakk" "Ben Hakk'ım, ben Allah'ım" demeye başladı. "Seni öldüreceğiz, söyleme" dediler. Yine söyledi. Kestiler, öldürdüler. Kanı aktığı yerde "Enel Hakk" yazdı. Ölüsünü yaktılar, külü "Enel Hakk" demeye başladı. Külünü havaya savurdular, savrulan kül her yerde "Enel Hakk" demeye başladı.

 

                                   Dedi Mûsa görem seni,

                                   Göremezsin dedi beni,

                                   Ki ben senden münezzehtir,

                                   Şeriksizdir Hüdasından.

 

            Yine, Mûsa (as): "Yâ Rabbi! Seni görenler olur mu? Allahu Teâlâ:

            – Âhir zamanda Muhammed gelecek. O Muhammed hürmetine, O'nun ümmetinin içinde benim emrettiğimden fazla namazı, orucu, haccı, zekâtı vb. hepsini benim emrettiğimden fazla yapacaklar olacak. Onlarla hem konuşur, hem de görünürüm, buyurdu.

            Zamanı gelmeden "Ben görüp, konuşacağım" diyen dayanamaz, helâk olur. Zamanı gelince konuşan O'na dayanır, helâk olmaz. (Bunu kitabımızda açıkladık.)

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 2798)

            Manâ'sı: "Kur'ân, Allah Azze ve Celle'nin kelâmıdır. Kur'ân'a gönül veren, Rabb'inin haram kıldığı şeylerden sakınmalı ve bu hususta Allah'tan korkmalıdır."

 

            (Sûre-i Fussilet, Âyet 3-4)

            Meâl'i: "(Bu) Âyetleri, bilen bir kavim için arapça bir okunuşla açıklanmış bir kitaptır. (Sûre-i Zümer, Âyet 28; Sûre-i Yûnus, Âyet 2; Sûre-i Taha, Âyet 4, Sûre-i Şura, Âyet 7.)

            Müjdeleyici ve uyarıcıdır. Lâkin insanların çoğu yüz çevirdi. Zira onlar (hakkı) işitmezler."

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 2801)

            Manâ'sı: "Kur'ân Keşkeştçe (Keşkestçe: anlaşılması güç bir kavmin dili üzre) inmemiştir. O apaçık (fasih) bir Arab dilinde nazil olmuştur."

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 2800)

            Manâ'sı: "Kur'ân Allah'a, göklerden, yerden ve içindekilerden daha sevimlidir."

 

            (Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 859)

            Manâ'sı: "Kur'ân, apaçık bir nurdur... (Manâsı) Hikmet dolu zikirdir. Ve doğru yoldur."

 

            (Sûre-i Hadid, Âyet 9)

            Meâl'i: "Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren O'dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir."

 

            (Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 812)

            Manâ'sı: "Kur'ân'ın, sair kelâma nisbetle üstünlüğü; Rahman'ın sair halkına nazaran üstünlüğü gibidir."

 

            (Sûre-i Tur, Âyet 34)

            Meâl'i: "Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz meydana getirsinler."

 

            (Sûre-i İsra, Âyet 88)

            Meâl'i: "De ki: Yemin ederim ki, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins ü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler."

 

            (Sûre-i Nisa, Âyet 82)

            Meâl'i: "Hâlâ Kur'ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda bir çok tutarsızlıklar bulurlardı."

 

 

 

         KUR'ÂN'A UYANLARIN SAPMAYACAĞI

 

 

            (Sûre-i Taha, Âyet 2-3)

            Meâl'i: "Biz, Kur'ân'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik."

 

            (Sûre-i Neml, Âyet 1-3)

            Meâl'i: "Tâ. Sîn. Bunlar, Kur'ân'ın ve belâgatlı kitabın âyetleridir.

            Namazı kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden mü'minler için hidâyet rehberi ve müjdedir."

 

            (Sûre-i Kaf, Âyet 45)

            Meâl'i: "Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin, sadece tehdidimden korkanlara Kur'ân'la öğüt ver."

 

            (Sûre-i İsra, Âyet 9)

            Meâl'i: "Şüphesiz ki bu Kur'ân, en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan mü'minlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler."

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 2, Hadîs No: 53)

            Manâ'sı: "İmam Mâlik'e ulaştığına göre, Hz. Peygamberimiz(sav) şöyle buyurmuştur:

            – Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti." (Muvatta, Kader 3, (2, 899))

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 2, Hadîs No: 54)

            Manâ'sı: "Yezid ibn-i Erkam (ra) anlatıyor: Hz. Peygamberimiz (sav) buyurdular ki:

            – Size uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu Allah'ın Kitabı'dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) Kendi neslim, ehl-i beytim'dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün." (Tirmizi, Menâkıb 77, (3790).)

 

            (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 1764)

            Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den Nebî (sav)'in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur:

            – Hiç bir peygamber yoktur, ancak ona (bir mucize) verilmiştir ki, onun benzerine beşer camiası (vaktiyle) iman etmiş (de modası geçmiş) değildir. (O, devre göre yepyenidir.) Hiç şüphesiz ki, bana ihsan buyurulan (en büyük) hârika, Allah'ın bana vahyettiği Kur'ân (mucizesi) dir. Umarım ki, ben kıyâmet günü bütün peygamberlerin çok ümmetlisi bulunayım."

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 3, Hadîs no: 412)

            Manâ'sı: "Hâris el-A'ver anlatıyor:

            – Mescide uğramıştım, gördüm ki halk, zikri terkedip malâyânî konulara dalmış konuşuyor. Hz. Ali (ra)'ye çıkıp durumdan haberdar ettim. Bana:

            – Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar? dedi. Ben:

            – Evet, dediğim doğrudur, deyince:

            – Ben Resûlullah (sav)'ın şöyle dediğini işittim:

            – Haberiniz olsun bir fitne çıkacak! Ben hemen sordum:

            – Bundan kurtuluş yolu nedir ey Allah'ın Resûlü? Buyurdu ki:

            – Allah'ın kitabı (na uymak) dır. O'nda sizden önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyâmete kadar) gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda (iman-küfür, taat-isyan, haram-helâl vs. nevinden) cereyan edecek ahvâlinde hükmü var. O hak ile bâtılı ayırd eden ölçüdür. O'nda herşey ciddidir, gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O'na inanmaz ve O'nunla amel etmezse Allah onu helâk eder. Kim O'nun dışında hidayet ararsa Allah onu saptırır. O Allah'ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir. O dosdoğru yoldur. O, kendine uyan hevaları koymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri iltimastan korur. Alimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez, tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez, O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini alamadılar: "Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya götürmektedir, biz onun (Allah Kelâmı olduğuna) inandık." (Sûre-i Cin, Âyet 1.) Kim ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur. Ey A'ver, bu güzel kelimeleri iyi öğren." (Tirmizi, C. 5, Hadîs No: 3069; Berika, C. 1, s. 166.)

 

            (Sûre-i Taha, Âyet 113)

            Meâl'i: "(Resûl'üm!) Biz onu böylece arapça bir Kur'ân olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki, onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da O (Kur'ân) kendileri için bir ibret ortaya koyar."

 

            (Sûre-i En'am, Âyet 19)

            Meâl'i: "... Kendisiyle sizi ve bundan sonra onu duyacak herkesi uyarmam için bu Kur'ân bana vahyolundu... (ilâ âhir)."

 

            (Sûre-i En'am, Âyet 50)

            Meâl'i: "De ki: Ben size, "Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum! Gaybı da bilmem; size ben bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyolunan Kur'ân'dan başkasına uymam". De ki: Körle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?"

 

            (Sûre-i Kamer, Âyet 17)

            Meâl'i: "Yemin ederim biz Kur'ân'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt alan yok mudur?"

 

            (Sûre-i Ahkâf, Âyet 29)

            Meâl'i: "Hani cinlerden bir gurubu, Kur'ân'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kur'ân'ı dinlemeye hazır olduklarında (birbirlerine) "Susun" demişler, Kur'ân tamam olunca da uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi."

 

            (Sûre-i Cin, Âyet 1-2)

            Meâl'i: "(Resûl'üm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'ân'ı) dinleyip de şöyle dedikleri bana vahyolunmuştur: "Gerçekten biz, doğru yola ileten harikûlade güzel bir Kur'ân dinledik. Biz de ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız."

 

 

 

         KUR'ÂN'IN ZÂHİR-BÂTIN MANÂ'SI

 

 

            (Sûre-i Hicr, Âyet 87)

            Meâl'i: "Yemin ederim ki, biz sana tekrarlanan yedi (âyeti) ve büyük Kur'ân'ı verdik."

 

            (Hadîs-i Şerif)

            "Kur'ân'ın zahiri var, bâtını var, bâtınının bâtını var, hatta yedi bâtına kadar bâtını var."

 

            Yukarıdaki âyette de yedi âyeti verdik, buyuruluyor. Birinci; zahir manâsı. İkinci; Kur'ân-ı Kerim'in bâtını, iç yüzü. Bâtın manâsı Bâtının bâtını böyle böyle iç içe yedi manâsı vardır. Bâtını, onun daha bâtını Kur'ân'ın bütün tümü iç içe yedi manâ'dır. İçinde ayrıca bazı âyetlere yirmi, kırk ve altmışa kadar varan manâlar vermişlerdir.

 

            (Berîka, Cild 1, s. 162)

            Manâ'sı: "Her bir âyet için, zahir ve bâtın vardır. Ve her bir harf için, bir had vardır. Ve her bir had için, bir matla' vardır."

 

            Diğer bir rivâyette ise:

            "Kur'ân'dan hiç bir harf yoktur ki, onun için bir had olmasın. Ve her bir had için, bir matla' olmasın."

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 4, Hadîs No: 673)

            Manâ'sı: "İbn-i Abbas (ra) demiştir ki:

            – Yemin ederim ki, sana Seb'ul-Mesâni'yi (tekrarlanan yediyi) ve Kur'ân-ı Azîm'i verdik." (Sûre-i Hicr, Âyet 87.) âyetinde geçen es-Seb'ul-Mesânî, uzun sûreler (tuvel) dir." (Sünen'ün-Neseî, C. 1-2, Hadîs No: 915-916.)

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 1766)

            Manâ'sı: "Ömer ibn-i Hattab (ra)'dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

            Resûlullah (sav)'in sağlığında (namazda) Hişam ibn-i Hakîm'in Furkan Sûresini okuduğunu işittim. Duydum ki, Hişam bu sûreyi Resûlullah'ın bana okumadığı bir takım lehçelerle (şivelerle) okuyor. Az kaldı üzerine atılacaktım. Fakat selâm verinceye kadar güçlükle sabrettim. Selâm verir vermez (kaçırmamak için) hemen ridâsını göğsünün üzerinde toparlayıp:

            – Bu sûreyi sana (duyduğum gibi) kim okuttu? diye sordum. Hişâm:

            – Resûlullah (sav) okuttu, dedi.

            – Yalan söylüyorsun. Çünkü Resûlullah bu sûreyi bana, senin okuduğundan başka bir lehçe ile okuttu, dedim. Ve onu yakasından tutarak Resûlullah'a götürdüm:

            – Yâ Resûlullah, şunun Furkân Sûresini bana okuttuğun lehçeden başka bir lûgatla okuduğunu işittim, dedim. Resûlullah (sav) bana:

            – Hişâm'ın yakasını bırak, buyurdu. Ona da:

            – Yâ Hişâm, oku diye emretti. O da işittiğim veçhile Resûlullah'a da okudu. Bunun üzerine Resûlullah (sav):

            – Bu sûre böyle inzal olundu, buyurdu. Bundan sonra bana da:

            – Yâ Ömer oku, diye emretti. Ben de Resûlullah'ın bana vaktiyle okuttuğu gibi okudum. Bana da:

            – Bu sûre böyle indirildi. Yâ Ömer! Bu Kur'ân yedi lûgat ve yedi lehçe üzerine gönderildi. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyunuz" buyurdu.

 

            Kur'ân yedi lehçe (şive) ile okunur. Hangisi kolayınıza gelirse öyle okuyun. Onun dışında şarkı, türkü, nutuk gibi lehçelerle okunmaz demektir.

 

 

 

 

         MUHKEM-MÜTEŞABİH

 

 

            (Sûre-i Â'li İmran, Âyet 7)

            Meâl'i: "Sana Kitab'ı indiren O'dur. O'nun (Kur'ân'ı) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. İşte kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun te' viline yeltenmek için müteşâbih âyetlere yapışıp, onlarla uğraşır dururlar. Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: "O'na inandık. Hepsi Rabb'imiz tarafındandır." derler. Bu inceliği ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar."

 

            Muhkem: Sağlam, herkesin zahir manâsını verebileceği âyetlerdir.

            Müteşabih: Manâsını Allahu Teâlâ'dan başkasının bilemediği âyetlerdir. Yalnız, Kur'ân'da söylendiği şekilde iman edilir. Manâsı verilmez. Misalle anlatmaya çalışılır. Meselâ; kâfir olan kimseler müteşabih âyetlerin manâlarının verilmesi için soru sorarlar. Soran cidden yanıltmak için sorarsa, cevap veren, ben muhakkak cevap vereyim derse; soran da, cevap veren de kâfir olur. Peygamberimiz (sav); İlm-i Ezeliyye'den soran, cevap veren ashâba çok kızıp:

            – Allah (cc) bunu niçin bilmediniz diye sizden soru sormaz. Siz ancak Kur'ân-ı Kerim'de söylendiği şekilde inanmaya mecbursunuz, buyurdu.

            "İlm-i Ezeliyye'de Allahu Teâlâ, kâfiri biliyor muydu? Bilmiyor muydu?" sorusunu soran da, cevap veren de kâfir olur. İlm-i Ezeliyye'de Allahu Teâlâ, kâfiri, mü'mini bilmiyordu dese, Allahu Teâlâ'ya cehl ispat etmiş olur ki, kâfir olur. Biliyordu dese, Kur'ân ve hadîs-i şeriflerde: "Cennet, ibadet ve taatle; cehennem, küfür ve masiyetle kazanılır. İrade-i cüz'iyye insandadır. Dua takdiri değiştirir." buyuruluyor. Biliyordu cevabı da buna terstir. Allahu Teâlâ'nın emri kesindir. Amma dua değiştirirse, kesinlikten çıkmış oluyor. Kesin olmazsa biliyordu denilirse Allahu Teâlâ'ya cehl ispat etmiş olur. Her iki söz de küfre varır.

            Peygamberler ve Evliyalar gaipten haber verdi, geleceği söyledi, bildi, söylediği çıktı, dediklerinin hepsi Levh-i Mahfuzdakilerdir. Allahu Teâlâ Levh-i Mahfuzu Peygamberlerine ve Evliyalarına bildirir. İlm-i Ezeliye'yi bildirmez. Levh-i Mahfuzda yazılanlar dua ile, beddua ile vs. ile değişir (Kitabımızda geniş açıkladık.)

            İşte Kur'ân-ı Kerim'deki müteşabih âyetlerin manâlarını Allahu Teâlâ'dan başkası bilmez. Bunlar; Allahu Teâlâ'nın birliğine, herşeyi bildiğine, kıyâmetin kopacağına dair olan âyetlerdir. Ancak Allahu Teâlâ bilir başkası bilmez. Allahu Teâlâ'nın zâtı birdir. Sıfatı çoktur. Kur'ân-ı Kerim'de: (Annâ, Künnâ, Minnâ): Biz, bizler" diye söyler. Bunun manâsını Allahu Teâlâ bilir, başkası bilmez. Biz ancak zâtı birdir, şeriki-nazırı yoktur, sıfatı çoktur, diye inanırız.

 

            (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 1684)

            Manâ'sı: "Aişe (ra)'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

            Resûlullah (sav) Âli İmrân Sûresinin:

            – (Allah) O Zü'l-Celâl'dır ki sana bu (mukaddes) kitabı indirdi. O (nun âyetlerin) ndan bir kısmı muhkem (âyet) lerdir, (meâlindeki) kavl-i şerîfiyle başlayan âyetini (ve hakîkaten hüsn-i nazar ve zekâ sahiblerinden başkası da düşünüp anlayamaz.) cümlesine kadar okudu. Hz. Aişe (ra) der ki:

            – (Bundan sonra) Resûlullah (sav) bana: "Yâ Aişe, Kur'ân'ın (yalnız) müteşabih âyetlerine uyan şu delâlet sahiplerini gördüğünde (ki Allah onları (Kur'ân'da) zikir ve zem etmiştir) onlardan sakınınız! buyurdu.

 

            (Sünen-i Tirmizî, Cild 5, Hadîs No: 3177)

            Manâ'sı: "Aişe (ra)'den rivâyet edilmiştir, dedi ki: Resûlullah (sav)'e:

            – Kalblerinde şüphe bulunanlar ise, (kişileri) ayartmak maksadıyla ve (işlerine yarayacak şekilde) te'viline gitmek için Kur'ân' ın müteşabih olan âyetlerini izlerler. (Sûre-i Â'li İmran, Âyet 7.) âyetinin tefsirini sordum. Resûl-i Ekrem (sav):

            – Onları gördüğün zaman kendilerini tanı (onlardan sakın!) buyurdu. Yezid şöyle rivâyet ediyor:

            "Onları gördüğünüz zaman kendilerini tanıyınız (Onlardan sakınınız!)" buyurdu ve bunu iki veya üç kere tekrarladı." (Sahîh-i Müslim, C. 8, Hadîs No: 1 (2665).)

 

            "Müteşabih olan âyetlerin te'viline (onlara manâ vermeye) çalışanları gördüğünüz zaman onları tanıyın, onlardan sakının." Çünkü size hiç bildirmeden imanınızı, inancınızı, itikadınızı bozar ve Allah (cc)'a asi ederler. Bunun için Peygamberimiz (sav): "Onları tanıyın ve onlardan sakının, uzak olun!" diye üst üstüne üç sefer tekrar buyurmuş.

            Allahu Teâlâ'nın sıfatı olan isimleri insanlara konulabilir. Bunlardan bazıları: Aziz, Cebbar, Reşid vb. Bunlar Allahu Teâlâ'nın sıfat olan isimleridir.

            Allahû Teâlâ'nın sıfatları çoktur. İnsandaki olan sıfatlarına Sıfatı Subutiyye denir. Bu sıfatı Subutiyye sekizdir. Sekizi de insanda vardır: Hayat, İlim, Semi, Basar, İrade, Kudret, Kelam, Tekvin' dir.

            Allah, Rahman, Rabb gibi isimler zattır. İnsana konmaz. Şayet bu isimleri insana kor, çağırırsan, kâfir olursun. Bunların manâlarını Allah (cc)'dan başkası bilmez, müteşabihtir. Kur'ân-ı Kerim'de: "Ashâb-ı Kehf ve Rakim sahipleri benim âyetlerimdendir." (Sûre-i Kehf, Âyet 9.) diye Allahu Teâlâ buyuruyor. "Ashâb-ı Kehf" deyince Ashâb-ı Kehf ile Rakim'i birbirinden ayırıyor. Ashâb-ı Kehf altı kişi idiler. Yedincileri çoban ve sekizincileri ise köpekleri idi. Bunlar Kur'ân-ı Kerim'de âyetlerde açıklanmıştır. Rakim de âyette geçmektedir. Ashâb-ı Kehf'in manâsı okunur, öğrenilir, bilinir, söylenir. Ama Rakim'in manâsını Allah (cc)'dan başkası bilmez. Ashâb-ı Kehf muhkem; Rakim ise müteşabih'tir.

            Kur'ân-ı Kerim'de: "(Yedullahi fevka eydîhim"...) (ilâ âhir) (Sûre-i Fetih, Âyet 10.) "Allah'ın eli onların elinin üstünde idi.",

 

            "Allahu Teâlâ'nın eli deyince O'na el isnad edilemez. Biz ancak bunu okur, buna göre inanırız.  Bu âyette müteşabihtir.

            Hadîs-i Şerif'te: "Rabb'imin sağ elini seçtim. Rabb'imin iki eli de sağdır..." (ilâ âhir). (Kütüb-i Sitte, C. 6, Hadîs No: 1699.)

 

            Bunları biz ancak anladığımız şekilde söyleriz. Esas manâsını Allah'tan başkası bilmez. "Onların elinin üstünde Allah'ın eli vardır", yani Allah (cc)'ın kudreti, hıfz-ı himayesi vardı, demektir. Bu bizim türkçemizde var. Felan yerde felan adamı vurmuşlar. Vuran onun düşmanı değil, bunda felan yerdeki felan adamın eli var, o yaptırdı. Bunu o tuttu, silahı o aldı manâsına gelir. Bu, Kur'ân' daki bu âyete göre söylenmiş, halk arasında süregelen bir sözdür. Aslında Kur'ân'daki manâ bu da değildir. Halk anlasın diye tabiri bununla söylenir. Kur'ân bununla tabir edilmez. Ancak o adam bildiği kadarı ile herkese açıklamaya çalışır. Esas manâsını Allah'tan başkası bilmez.

           

 

Peygamberlerin ( 6 Ulul azim peygamberlerin) isminin sonunda söylenenler
 

Salâvat-ı Şerife'de; altı ulul azim peygamber hakkında, her peygamberin ismi söylenir sonunda "Lâ ilâle illallah" denir.

 

            Âdem-i Safiyyullah, Lâ ilâhe illallah,

            Nuh Nebiyyullah, Lâ ilâhe illallah,

            İbrahim Halilullah, Lâ ilâhe illallah,

            Mûsa Kelimullah, Lâ ilâhe illallah,

            Hz. İsa Ruhullah, Lâ ilâhe illallah,

            Muhammed Resûlullah, Lâ ilâhe illallah,

 

            "Âdem-i Safiyullah, Lâ ilâhe illallah": Safiyye, mâneviyatta bir ilim derecesidir. Onun zahirde misali yoktur. Duyup, öğrenme değil, Allahu Teâlâ'nın doğuşta kendisine verdiği ilimdir. Onun için, Âdem (as) yaratıldı, canlandı ve hiç kimseden duymadığı halde Safiyye ilmi kendisine verildi. Bütün meleklere ve iblise hocalık yaptı. İşte Safiyye İlmi müteşabihtir. Ledün ilmi de müteşabihtir.

            "Nuh Nebiyullah, Lâ ilâhe illallah": Nuh Peygamber demektir. Bu belli. Peygamberin gerçek manasını Allahu Teâlâ'dan başkası bilmez. Peygamberler çok olunca, Allahu Teâlâ'nın kulları ikaz için gönderdiği ve ilim verdiği, Allah'dan emir ile kullara söylediği. Bunun manası belli ama diğer Peygamberlerden ayrılıp niçin Nebiyyullah demiş. Öbürleri Nebi değilmi? Hepsi Nebi onda bir özellik vardır.

 

            (Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 1292)

            Manâ'sı: "Nebi ve Mürseller ehl-i cennetin efendileridir. Şehidler, ehl-i cennetin önderidir. Kur'ân hafızları, ehl-i cennetin reisleridir."

 

            Nebi: Kendisinden önce gelen peygamberin şeriatını ihyaya memur peygamber...

            Mürsel: Kendisinden önce gelen peygamberin şeriatını kaldırıp, yeni bir din kuran peygamberdir.

            "İbrahim Halilullah, Lâ ilâhe illallah": Allah (cc)'ın sevdiği, dost ittihaz ettiğidir. Ama bunu Halil edindiği için diğer peygamberleri sevmiyor mu? Seviyor. Bu sevgi nedir? Allah'dan başkası bilmez. Bizim ilmimizin, bilgimizin dışında, Allahu Teâlâ'nın bildiği bir ilimdir.

            "Mûsa Kelimullah, Lâ ilâhe illallah": Mûsa kelimullah, Allah (cc) ile konuşan manasınadır. Bu bellidir.

            Mûsa (as)'nın Allah (cc) ile konuşmasına yahûdiler şaşırdı ve çeşit çeşit manalar vermeye kalkıştılar, Allah (cc) ile konuşmak başka, kul ile başkadır. Allah ile konuşmak mahluk ile konuşmak gibi değildir. Mûsa (as):

            – Yâ Rabb'i! Benimle lisanının hepsi ile konuşuyor musun? Allahu Teâlâ:

            – Seninle yetmiş bin lisan üzere konuşuyorum. Senden başkası benim konuşmama dayanamaz. Eğer lisanımın hepsi ile konuşsam ne dünya, ne yıldız, ne ay görülen hiçbir varlık ve ne de sen kalırsın, buyurdu.

            Allah (cc) ile Mûsa (as)'nın konuşmasını tefsire kalkışan yahûdilerin hepsi kâfir oldu. İşte bu da müteşabihtir (Kitabımızda açıkladık).

            "İsa ruhullah, Lâ ilâhe illallah": İsa (as)'nın bahsedildiği âyetler muteşabihtir. Şöyle ki; İsa (as) Allah (cc)'ın ruhundandır. Allahu Teâlâ Cebrâil (as)'e ruhundan verdi. Cebrâil (as) da Hz. Meryem'e geldi. Hz. Meryem dere kenarında yıkanıyordu; "Üzerime gelme, ben çıplağım", dedi. Cebrâil (as); Allahu Teâlâ sana bakire olarak bir çocuk verecek. O da büyük peygamber olacak", dedi. Ve Allahu Teâlâ'nın o ruhu İsa (as)'nın annesine geldi. Annesi İsa (as)' ya hamile kaldı. Bunun da manası bizce meçhul. Kur'ân'da dediği gibi inanırız. İşte müteşabihtir. İsa (as) yarasayı çamurdan, her hayvana bir yeri benzer şekilde yaptı. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de; İsa; okudu, üfürdü o da canlandı, kuş oldu uçtu. Ona okudu üfürdü deriz ama İsa (as)'nın annesine Allahu Teâlâ ruhundan verdi. O ruhun mahsulü olarak İsa (as) oldu. Bunu Allahu Teâlâ'dan başkası bilmez. Biz ancak bu kadar biliriz. İlerisini söylemek, manasını vermeye kalkışmak insanı küfre götürür. Bu gibileri israr edip sormak, bilirim deyip cevap vermek insanı kâfir eder. Peygamberimiz (sav):

 

            (Hadîs-i Şerif)

            "Siz, evvelki peygamberlerin ümmetleri gibi sora sora kâfir olmayın." (Hadîs-i Şerif, REH No: 3675.)

 

            Onlar bu müteşabihleri sora sora kâfir oldular. Müteşabih olmayan âyetler sorulur, manaları söylenir, millet istifade eder. Bunlar iyidir. Ama hocanın biri sorulan sorulara cevap vereme-yince: "Siz, beni İsrail peygamberlerinin ümmetleri gibi sora sora kâfir olmayın." hadîsini söylüyor. Sorulan sorular farz, sünnet, vacip, müstehab, mübah, müfsid, mekruh, kerih, haram gibi şeylerdi. Hocaya "cevap veremem" demek zor geliyor. Ancak Peygamberimiz (sav) "sora sora kâfir olmayın, bu gibileri sormayın", buyurdu diyor. Bu gibileri (müteşabih olanları) soran Mûsa (as)'nın kavmi (yahûdiler), İsa (as)'nın ümmeti (hıristiyanlar) sora sora kâfir oldular. Herkes kendinin müteşabihlere verdiği mana ile İncil'i ve Tevrat'ı yazdılar. Onunla amel ettiler ve hepsi küfre vardılar.

            Müteşabih'e kesin olarak mana vermeyip Allahu Teâlâ'nın hükmüdür, sözüdür, doğrudur deyip inanmamız kâfi gelir. Manasına gelince Allahu Teâlâ'dan başkası bilmez.

            Bir de kinaye vardır. Meselâ; Ben, İstanbul'a gideceğim, yanımda hiç param yok. Yanında hiç para olmadığından değil, beni İstanbul'a götürecek param yok demektir. Bugün çarşıya gittim, çarşı bomboştu. Hiç kimse yoktu. Halbuki çarşıda adam vardı ama kalabalık yoktu demektir. Bu gibi ifadelere kinaye denir. Bir kitapta: Ye'cüc-Me'cüc mercimeğin dalına silahını asacak, gölgesine oturacak. "Na kadar büyük ağaç" diyecek, diye yazıyor. Bunu Bilâl Babama sordular. Bilâl Babam:

            – O kinayedir. Ye'cüc-Me'cüc'ün boyunun normal insanlardan küçük olduğunu anlatmak içindir, buyurdu. Ve söylediğimiz çarşıda kimseyi göremedim, çarşı bomboştu. İstanbul'a gidecek param yok, kinayelerini misal verdi. "Bunun gibi kinayedir" buyurdu. Ye'cüc ve Me'cüc'ün de insanların küçüğü (cüce) denilmesinin kinayesi, mercimeğin dalına silahını asacak demektir Ye'cüc ve Me' cüc gayet çoktur.

 

            Hadîs-i Şerif:

            "Bin tanesi doğmadan biri ölmez".

 

            Yani sayısı sayılamayacak kadar çoktur. Yoksa "bin tanesi doğmadan bir tanesi ölmez" sözü yine kinayedir. Bu kinayeyi de anlamak ona göre söylemek lazımdır. Ve kendi görüşümdür demek olabilir.

            Meselâ; kıyâmetin ne zaman kopacağı, güneşin ne zaman batıdan doğacağı, deccalın ne zaman çıkacağı, Hz. İsa (as)'nın ne zaman yere ineceğini Cenâb-ı Hakk kullara bildirmemiştir. Bunları da Allah (cc)'dan başkası bilmez. Buna göre insanlar kendi acizliğini düşünmeli, mana vermeye kalkışmamalı. Mana vermeye kalkışılınca küfre varacağını, düşünmelidir. Yahûdiler ve hıristiyanların müteşabih âyetlere mana vermeye kalkıştıkları gibi bizde mana vermeye kalkışmayalım. Buna çok dikkat etmek lazım. Düşünülürse âyetlerin hepsi muhkem ve müteşabihtir. Hangisinin ilerisi sorulsa, insan cevap vermeden aciz kalır.

            Peygamberimiz (sav)'in oğlu İbrahim'e hocası Hz. Osman (ra) Esma'ül-Hüsna'yı ezberletmek istedi. İbrahim, Esma'ül-Hüsna'yı hem söyledi, hem de mazharlarını saydı. Hz. Osman (ra) buna hayret etti. Buyurdu ki:

            – Ben sana ancak harf öğretebilirim. Bu mazharları bir baban, bir de sen bilirsin, ben bilemem, dedi.

            Âdem (as) da yaratılınca, Allahu Teâlâ: "(Yâ Âdem! Bi esmaihi) Esmalarımı say" (Sûre-i Bakara, Âyet 33.) diye emretti. Âdem (as) sayınca bütün melâike hayran kaldı. Cebrâil (as) da içinde dahil bütün meleklerin hiç birisi esmaların mazharlarını bilmiyordu. (Sûre-i Bakara, Âyet 32.) Bu Safiyye ilmi idi. Safiyye ilmi, Âdem (as)'da, Peygamberimiz (sav) ve oğlu İbrahim de vardı. Daha da ümmet-i Muhammed içinde varsa da ancak yüz milyon Evliyâdan bir tanesinde vardı, diyebiliriz. En basit gibi görülen namaz emri âyeti! Abdest alıyoruz, bu abdestin manası nedir? Alınır manası bilinmez. Namaz kılıyoruz Allahu Ekber deyip huzura durmanın, rükû, secde bunların manası nedir? Yapılır diyoruz, yapıyoruz, gösteriyoruz. Manası bilinmiyor. Ne kadar büyük âlimdi, çok derin manalarla manasını verdi dediğimiz âlim, zâhir manasını veriyor. Maneviyat ehli ise bâtın manasını verir. Kur'ân-ı Kerim iç içe yedi manadır. Yedi mananın hepsini Allah (cc)'dan başkası bilmez. Onun için muhkemi de, müteşabihi de Allah (cc)' dan başkası bilmez. Ancak abdesti, namazı, orucu, hacc, zekât gibileri söyleyebiliriz, açıklarız, manasını veririz. Manasını verdiğimizden küfre varmayız. Herkes bildiği kadar manasını verir. Ama müteşabih âyetlere mana veririm diyen küfre varır, kâfir olur.

            "Biz, Kur'ân-ı Kerim'i 20. Asra göre aklın kabul edebileceği şekilde tefsir edeceğiz" diyenler yukarıda mahzurlarını saydığımız müteşabihleri kendi akıllarına göre yaparlarsa küfre varır. O da evvelki peygamberlerin ümmetleri gibi azar.

 

 

            Bazı âlimlerde dört haslet olur. Bunlar bazı âyetleri küfre varmayacak şekilde tefsir eder. Bu dört haslet:

            Allahu Teâlâ ile kendi arasında takva, ince düşünmek, tam korkma, Allahu Teâlâ'ya tam tevekküllü olmaktır.

            Kendi ile halk arasında tevazu, gönül enginliği, hoş karşılama ve herkesi halınca idare etme çok iyi olur.

            Kendi ile dünya arasında zühd, dünya malından kaçınmak olur. (Çok sofu olan ve herşeyi çok inceleyen bir adam, fahişe kadından nasıl sakınırsa, o da dünya malı, kazancı ve menfaatinden o derece sakınır. Zühd budur).

            Kendi ile nefsi arasında mücadeleye ölünceye kadar devam eder, azaltmaz. Daima; zalim nefsim beni azdırdı, şaşırttı, yoldan çıkarttı, diyerek dünya malının ve nefsin kendisini aldattığını, aldatacağını düşünür, çok itinalı olur.

            Hz. Rabia, iki akçe, "Bir elimde durursa, ikisi birleşir, beni kandırır, dünyaya, dünyalığa meylim artar diye korkuyorum". Bu yüzden iki akçayı bir eline almadı. Her biri birer avucunda, kolları açık olarak götürüp onları fakire verdi. Ondan sonra ellerini birbirine yaklaştırdı. Dünya malında nefsine güvenmez, itinalı olur, kendini kandıracağını düşünür. Onlardan uzak durur.

            Âlim olan kimsede de bu hasletler yoksa, kendine güvenip Kur'ân-ı Kerim'in müteşabih âyetlerine mana vermeye kalkışıyorsa küfre varır. Onun için kendine, ilmine katiyyen güvenmemeli, Allahu Teâlâ'dan korkuyu atmamalıdır.

            Allahu Teâlâ Hadîs-i Kudsi'de: "Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, tutan eli, söyleyen dili ben olurum. Benden ne isterse onu veririm." (Sahîh-i Buhâri, Cild 12, Hadîs No: 2042.) buyuruyor. Bunun da tam açıklanması müteşabihtir. Ama kullara anlatmak için söyleyebilmek iyidir. Meselâ; Allahu Teâlâ; "Gören gözü ben olurum." diyor. Allahu Teâlâ ile gören göz neyi görmez. Her yeri görür. "Tutan eli ben olurum." buyuruyor. Onunla tutan el neyi tutamaz. Her şeyi tutar, denir bu gibilerle anlatılır. Ama  Allahu Teâlâ' nın elinin te'viline kalkışılmaz. Açıklarım, söylerim diyen kul kendi açısından düşünür, söyler hataya ve küfre varır. Kulun düşüncesi ile büyüğünü yapan, küçüğünü yapamaz. Küçüğünü yapan da büyüğünü yapamaz. Çünkü zahiren büyük iş görebilmek için büyük el; küçük iş görebilmek, ufak ve dar yere sığabilmek için küçük el lazım. Allahu Teâlâ ise gözle görülmeyecek kadar ufak mikropları yaratır. Onların ayakları, iç organları, başı bunları yerli yerince kor. Bu elin çok çok ufak olması lazım ki bunu yapabilsin. Misal; mikrop büyüklüğünde bir taksi yapılsa parçalarını kimse takamaz. Ama Allahu Teâlâ yüz milyarlarca kere milyarlarca mikrobu bir saniyenin içinde yaratır, daha ufağını yapar. Bu dünyadan iki buçuk milyon defa büyük olan yıldızı, güneşi ve onlardan yüz milyonlarca kez büyük olan cenneti, cehennemi bir anda yaratır. Bununda zahiren yapılabilmesi için çok büyük el olması lazım. Allahu Teâlâ ise her ikisini yapar. İşte bu yüzden Allahu Teâlâ'nın elinin te'viline (açıklanmasına) kalkışılmaz. Onun için Kur'ân-ı Kerim'in müteşabih âyetlerinin tam açıklanması, manası Allahu Teâlâ'ya aittir. Ancak kul kula anlatabilmek, ikna edebilmek için kendi görüşünce onu ikna edebilmesi normaldir. Bunun dışında kesin olarak mana verilmez. Peygamberimiz (sav) Hadîs-i Şerifte: "O müteşabih âyetlere mana vermek isteyenleri iyice tanıyın, sonra da onlardan kesinlikle kaçının." Diğer bir rivayette de üç sefer üst üste: "Onlardan kesinlikle kaçının." (Sünen-i Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3177.) diye buyuruyor.

            "Allahu Teâlâ bu dünyayı bir iğnenin deliğinden bir saniyenin içinde geçirebilir mi?" sorusuna Şeyh: "Bir saniyenin içinde bu dünyanın bir iğnenin deliğinden geçmesi imkansız" demesi üzerine Allahu Teâlâ'ya acizlik ispat edip imansız oldu. Allahu Teâlâ' ya göre en kolay bir şeydir. (Kitabımızda açıklanmıştır.)

            "Söyleyen dili ben olurum" buyuruyor. O'nunla söyleyen zahir, batın neyi söyleyemez. Sözü nereye yetişmez. En uzak menzile yetişir.

            "Yürüyen ayağı ben olurum" buyuruyor. O'nunla yürüyen nereye yürümez. Bir saniye içinde en uzak yere gider. Peygamberimiz (sav) yedi kat Seb'i Semavat'ı geçip Arş-ı Â'lâ'da doksan bin(90.000 kelâm) konuşması, cenneti, cehennemi, melekleri, başka âlemleri görmesi ve daha birçok şeylerin hepsi beş dakikanın içine sığıyor. İşte o gidiş, o konuşma, o söz herşey bu hadîs-i kudsi' deki gibi oluyor. Bunu böyle anlatmak normaldir. O itikadını bozar. Veya itikadını bozacak yazıyı kitapta okur.

            Hz. Ali (ra) kasidesinde buyuruyor ki:

            – Yâ Rabbi! Sen Hadîs-i Kudsi'de:

            "Ben bir kulumu seversem, onun gören göze ben olurum" diyorsun. Yâ Rabbi! Ben senden o gözleri istiyorum. Yine buyurdun ki:

            "Tutan eli ben olurum". Yâ Rabbi! Ben senden o elleri istiyorum. Yine sen buyurdun ki:

            "Yürüyen ayağı ben olurum." Ben senden o ayakları istiyorum. Yine buyurdun ki:

            "Benden ne isterse onu veririm." Ben o dediğin olmak istiyorum, diyor. Allahu Teâlâ kendisine bu saydıklarımız ile tecelli edince buyurdu ki:

            – Ben görmediğim Allah'a iman etmem; ben "B" nin altındaki noktayım, ilim bir noktadır, çoğu cahilleredir.

            Yine Allahu Teâlâ Hz. Ali (ra)'ye tecelli edince; yemini ile ashâbın Kebin Dağına gitmesi; Kabristanlığa selam verip, orada bir gece misafir kalması; "Sen Allah'sın" diyeni öldürmesi, diriltmesi ve tekrar öldürmesi; dağa çağırınca dağın yarılıp içinden su çıkması ve susayan mü'minlerin içmesi; Cebrâil (as)'ın deveci, Mikâil (as)'ın deve ve İsrafil (as) deveyi geri alan olup, Hz. Ali (ra)'nin de deveyi hem alan hem de satan olması gibi haller zuhur etti. (Bunları kitabımızda açıkladık) İşte bu duadan sonra yukarıda saydığımız haller oluyor.

            Bu Hadîs-i Kudsi'yi böyle anlatmak normaldir, küfre varmaz. Ama Allahu Teâlâ "gören gözü ben olurum" buyuruyor. O'nun gözü şu kadar  büyük, şu kadar mesafeyi kaplar. Kaşı şöyle, durumu böyle. "Tutan eli ben olurum" buyuruyor. O elin büyüklüğü böyle, parmakları şu kadar uzun, şu güçte. "Yürüyen ayağı ben olurum" buyuruyor. O ayağın büyüklüğü şu kadar, ayağın üstündeki kılları bir çatı gibi diye bunu böylece anlatan aklınca O'nu büyütüp anlatıyorum diye bu ve bunun gibi şekillerle söyleyip izah ediyorum demesi kendisini kâfir eder. O'nun büyüklüğünü, hızını her şeyini Allahu Teâlâ'ya bırakır. Allah (cc) ile yapan herşeyi yapar der, ondan ilerisine karışmaz. Bu çok mühimdir. Peygamberimiz (sav) Hadîs-i Şerif'te: "Bir insan, âhir zamanda sabahtan müslüman olarak evinden çıkar, akşam evine kâfir olarak gelir. Evinde akşam müslüman olarak yatar, sabah kalkınca kâfir olarak kalkar." (İmam Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, s. 367, Hadîs No: 669.) buyuruyor. İşte bu müteşabihleri söylemeye kalkışmak, o gibi yazıları akşam evine gelince okur, onda yazılan yazıya inanır sabahtan kâfir olarak kalkar. Sabah evinden müslüman olarak çıkar o sözü, vaazı dinler ona inanır veya ona inandıracak kitabı okur, o iddiaları söyler, yapar akşama evine kâfir olarak döner. En doğrusu onlara hiç mana vermeye kalkışmamaktır. Daha doğrusunu Allah (cc) bilir. Biz buna inanmaya mecburuz. İnandık der, kurtuluruz. (Allah (cc) cümlemizi esirgesin. Amin)

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 1018)

            Manâ'sı: "Kur'ân'ı izhar edin. O'nun garâibine uyun! O'nun garâibi farzları ve hudududur. Şüphesiz Kur'ân beş vecih üzerine nazil olmuştur: Helâl, haram, muhkem, müteşabih ve misaller... Şu halde helâli yapın, haramdan kaçının, muhkeme uyun, müteşabihini (inanarak) kabul edin. Darb-ı meselleri (yani verilen örnekleri) ile de ibret alın."

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 5635)

            Manâ'sı: "Birinci kitap tek kapıdan tek harf üzerine indi, Kur'ân ise yedi kapıdan yedi harf üzerine nazil oldu: Nehyedici, emredici, helâl kılıcı, haram kılıcı, muhkem, müteşabih, emsal (âyetlerini ihtiva etmiştir) Öyleyse, O'nun helâlini helâl, haramını da haram kılın! O'nda ne ile emrolundu iseniz onu yapın, neden nehyedildi iseniz ondan kaçının. Ondaki misallerden de ibret dersi alın! Muhkemiyle amel edin, müteşabihine iman edin ve şöyle deyin: "Biz ona iman ettik, hepsi Rabb'imizin katındandır!"

 

 

 

         NASIH-MENSUH

 

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 106)

            Meâl'i: "Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ertelersek) herhalde daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmedin mi ki, Allah her şeye kâdirdir."

 

            Kur'ân-ı Kerim'de nasıh-mensuh âyetler vardır. İndirildikten bir müddet sonra gelen ikinci bir âyetle onun hükmü kaldırılan âyete mensuh âyet denir. Nasıh ise; mensuh âyetin hükmünü yürürlükten kaldıran âyete nasıh âyet denir. Hadîslerde yine aynıdır. Mensuh âyetler zamanında Peygamberimiz (sav)'in mensuh âyetler üzerine söylediği hadîsler var. Bu âyet diğer bir âyetle nesh olup, hükmü kaldırılınca mensuh zamanındaki hadîslerin de hükmü kalkar. Yerine nasıh hadîs gelir.

            Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:

            "Kur'ân-ı Kerim'de nasıh ve  mensuh âyetler olduğu gibi benim hadîslerimde de nasıh ve mensuh hadîsler vardır."

            Peygamberimiz (sav) ilk defa iki tarafına selam vermeden sehvi secde yapardı. Sonradan iki tarafına selam verdi ve sehvi secdeyi yaptı. İşte sonraki evvelkinin hükmünü kaldırdı, nesh etti. (Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 5, Sayfa 454.)

            İçki hakkında ilk gelen âyet "sarhoş olarak namaza durmayın" (Sûre-i Nisâ, Âyet 43.) idi. İçki hakkında ikinci âyet gelinceye kadar sarhoş olmayacak kadar içer namazlarını kılarlardı. Sonradan içkinin hepsi, damlası da haramdır (Sûre-i Maide Âyet 90; Sûre-i Bakara, Âyet 219.) diye âyet gelince evvelki âyeti sonraki âyet nesh etti, bozdu.

            Peygamberimiz (sav)'in yanına bedeviler gelirler evin dışından yüksek sesle bağırarak "Ya Muhammed; biz falan memleketten seninle konuşmaya geldik, gel de konuşalım" der gibi bağırırlardı. Allahu Teâlâ âyette: "Siz Resûlullah'ın sesinden fazla sesle bağırmayın" (Sûre-i Hucurat, Âyet 1, 2, 3.) buyuruyor. Bu sefer de herkes Peygamberimiz (sav)' in yanında çok yavaş sesle soru sorarlardı. Bu da çok ağır, çok yavaş konuşulunca sorulan soruyu çokları duyamazdı. O zaman "Siz soru sormak için sesinizi çıkartmanızda bir mahsuru yoktur" âyeti geldi. Yine evvelki âyeti nesh etti. Yapılan vaaz, söylenilen söz âyet ve hadîs olsun mensuh zamanındaki ise sonradan nesh edilmişse itibar mensuh zamanına değil sonraki âyete, nesh edilenedir. Nasıh ve mensuh âyetlerin hepsi on yedidir. Yani on yedi sefer Allahu Teâlâ ilk defa söylediğinin yasaklığını sonraki âyetlerle kaldırıyor. Hadîs-i Şeriflerde buna göre biraz fazla biraz eksik nasıh-mensuh vardır.

 

            (İhyâu Ulumi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 858, s. 773)

            Manâ'sı: "Eğer Kur'ân-ı Kerim tabaklanmamış deri üzerinde olsa da ateş onu yakamazdı." (Taberanî ve İbn-i Hibbat "Zuafa"da rivayet etmiştir.)

 

 

 

         KUR'ÂN ÖZETTİR

 

 

            (Sûre-i Yûnus, Âyet 37)

            Meâl'i: "Bu Kur'ân Allah'tan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden öncekini (Kitab'ı) doğrulayan ve o Kitab'ı açıklayandır. Onda şüphe yoktur, o âlemlerin Rabb'indendir."

 

            İncil, Zebur, Tevrat; bunların hepsinin açıklamasının özeti Kur'ân-ı Kerim'dir. Bunların hepsi kitap ehlidir.

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 5880)

            Manâ'sı: "Kitap ehline bir şey sormayın. Korkarım; size doğruyu söyler de siz yalanlarsınız! Yahut yalan haber verirler de doğrularsınız. Siz Kur'ân'dan ayrılmayınız. Zira Kur'ân'da sizden evvel gelenlerin ve sizden sonra gelenlerin de haberleri mevcuttur. (Onda) Aranızdaki (Anlaşmazlıkları) bertaraf edecek hükümler de mevcuttur."

 

            Peygamberimiz (sav) zamanında İncil, Tevrat ve Zebur'a kul sözü karışmış fakat tam bozulmamıştı. Ama amel edilmeyecek kadar bozulmuştu. Bir kitabın inebilmesi için daha evvelki kitabın içine insan sözü karışıp amel edilemeyecek duruma gelmesi lazımdır. Bunlarla da amel edilmeyecek duruma gelmişti. İçinde doğru olan yerleri de vardı. Siz doğru olan yerini bilmez yanlış der hataya varırsınız; yanlış olan yerini doğru zanneder doğrudur der hataya varırsınız, demektir. Bir tek Peygamberimiz (sav) onları dinler, doğru olan yerlerine tebessüm ile, mübarek azı dişleri görününceye kadar gülerdi, diye hadîs-i şerifte söylüyor. Bazen de yanlış yerlerini sorarlarsa onun yanlış olup oraya kul sözü karıştığını söyler, esas asıl manasını aslını onu da söylerdi. Şimdi ise ondan çok çok daha bozulmuştur. Hep kul sözü karışmıştır.

            Habeşistan Kralı Necaşi'nin müslüman olması; Caferi-Tayyar Sûre-i Meryem'i okuyunca aynı İncil'dekinin tam tamına uyduğunu gördü ve şehadet getirdi. Müşriklere de; "Muhammed'e inen Kur'ân ile İsa'ya inen İncil bir lambanın iki fitili gibidir.  İkisinin de alındığı yer aynıdır. Ben inandım, siz de inanın. Bir tek putlara tapınmak kafamı karıştırıyordu. Şimdi ise şehadet kelimesi getirdim ve müslüman oldum" dedi.

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 4963)

            Manâ'sı: "Kim evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini isterse Kur'ân ilmini tahsil etsin."

 

            Şu zamanda, bunu Kur'ân'da göremedim diyorlar. Bunlar yanlıştır. Kur'ân bir özettir. Yirmi sekiz Peygamberin hayatı, emir, nehiy, farz, vacib, haram ve daha birçok mevzuları içine aldığından çok kısa ve özlü olarak yazılmıştır. Yazılan bir tek söz, Kur'ân-ı Kerim'e ters düşerse, diğer âyetler onun yanlış olduğunu gösterir. Bir âyet yazılmazsa, değiştirilirse onun yanlış olduğunu, değiştirildiğini gösterir. Onun için Kur'ân'a, Hadîs-i Şerif'e ters düşen şekilde olursa kabul edilmez. Diğerleri kabul edilir. Kur'ân-ı Kerim'in en büyük özelliği budur. Bir âyeti olsun değiştiremezler. Bunu hem hafızlar düzeltir. Hem de diğer âyetler onun yanlış olduğunu gösterir. Bir âyete yanlış mana verilse diğer âyetler ona yanlış mana verildiğini gösterir. Kur'ân'ın en büyük özelliği, kendini korur, leke kabul etmez.

 

  

 

         KUR'ÂN'A HÜRMET

 

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 1123)

            Manâ'sı: "Kur'ân'a ikram edin, onu taş ve toprağa yazmayın! Onu silinecek bir şey üzerine yazın. Onu tükürükle silmeyin. (Eskimesi veya yıpranması yüzünden kullanılmayacak hale gelip de mutlaka imhası ve silinmesi gerekiyorsa) o zaman onu su ile silin."

 

            Kur'ân-ı Kerim parçalanmış ve imha edilmesi lazım ise Bilâl Babam yaktırırdı.

            Bazı kimseler; "Kağıda Kur'ân yazıldığına göre Kur'ân'a hürmeten kağıdı temizlik vs. de kullanmak haramdır", bazıları da "Evvelce deri üzerine Kur'ân yazılırdı, şimdi deriyi kullanıyoruz. Haram olmuyor mu?" diyorlar.

            Kur'ân-ı Kerim kağıda yazıldığı için her yazısız kağıda kıymet verilir. Hususi depelenmez. Bu inceleyenler içindir. Genelde ise şöyle olması lazım.

            Kur'ân-ı Kerim yazılmanın, basılmanın için ister deri, ister kağıt ayrılmışsa, onu temizlik için kullanmak aynı Kur'ân-ı Kerim'i kullanmak gibidir. O kağıt ve deriyi kuşaktan aşağı tutsan yine günahtır. Hatta bir bölgeye ekilmiş ağaç fidanı büyüyünce kağıt olup sadece Kur'ân-ı kerim basılma işinde kullanılacaksa o fidanlara da aynı saygının (hürmetin) yapılması lazım. Çünkü ilerde büyüyecek, biçilecek kağıt olacak ve Kur'ân yazılacak. O'na her ne kadar hürmet edilse azdır. Ayak altında tepelemek ve temizlik aracı olarak kullanmak vs. caiz değildir. Ama O'nun Kur'ân yazısı için değil, başka bir amaç için kullanılacağı belli, ona hürmet gerekmez. Eğer daha takvasına giderse (incelerse) kağıt olduğu için Kur'ân yazılma ihtimali çok az da olsa var veya hiç yok. Kur'ân basılan kağıdın aynısı der, ona saygı gösterir. Takvanın ilerisi yoktur, her ne kadar incelersen incelenir. Ama Kur'ân basımı için ayrılmamış umuma ait olan kağıt, gazete vs. gibi kullanılacak ise ona hürmet etmese de olabilir.

 

  

 

         KUR'ÂN OKUMA ADABI

 

            Kur'ân'ı Temiz Okumak Gerekir

 

 

            (Sûre-i Vakıa, Âyet 77-79)

            Meâl'i: "Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur'ân'dır.

            Ona ancak temizlenenler dokunabilir."

 

            Kurân-ı Kerim abdestsiz ele alınmaz. Adestsiz olarak ele alabilmek için Kur'ân-ı Kerim, su geçirmeyecek meşin bir kaplama içerisinde olması lazım. Kadınlar abdest tutamadıkları (ayhali; regl) vakitlerinde de ellerine alamazlar. O zaman da abdest alsa da almamış sayılır. Yukarıdaki âyete göre yalnızca abdestli olarak eline alır, abdest suyu yoksa teyemmüm eder. Kur'ân'da Allahu Teâlâ: "Teyemmüm de şüphe yoktur, teyemmüm saittir." (Sûre-i Maide, Âyet 6, Sûre-i Nisa, Âyet 43.) buyuruyor.

 

            (Sûnen'ün-Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 947)

            Manâ'sı: "Şebîb Ebû Revh, Resûlullah (sav)'ın ashâbının birinden naklediyor:

            Resûlullah (sav) (bir defasında) sabah namazı kıldırdı ve "Rûm" sûresini okudu. Fakat karıştırdı. Namazı bitirince:

            – Niçin, bizimle beraber namaz kılanlardan bazıları temizliği güzelce yapmazlar. Bizim Kur'ân (okuyuşumuzu) onlar karıştırıyorlar, buyurdu."

 

            Hocanın, namazda ve hutbede yanılması da; cemaatin içinde kalbi fasık yahutta zahiren temiz olmayan adamların olduğundandır.

 

            (Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 511)

            Manâ'sı: "Cünup olan, âdet halini görmekte olan kadın, Kur' ân'dan birşey okuyamaz."

 

            (Hadîsin alındığı kitaptaki açıklamasında: Bunlar yalnız, dua okuyabilirler... Hayızlı kadın, Kur'ân'a el değdirmemek şartı ile dinler, bir rivâyete göre okur da... Bazı rivâyetlere göre; el değdirmesine de müsaade vardır...)

 

            Kadın ay halinde (regl) iken Kur'ân okuyabilir mi? Zikir edebilir mi?

            Kur'ân-ı Kerim'i eline almadan, abdestsiz okuduğu gibi kendisi abdest tutamaz. Onun için okur, caizdir. Zikir de eder, aksini iddia eden yanlıştır.

            Kadın ayhalinde ölecek olsa ona şehadet getirttirilir. Şehadette hem zikir, hem kur'ân'dır. Lâ ilâhe illallah zikirdir, hem de Kur'ân'dır. Kur'ân-ı Kerim'de nice yerlerde bu zikir vardır. Sadece Âyet'el-Kürsi'de (Sûre-i Bakara, Âyet 255.) "Allah, Hû, Lâ ilâhe illa Hû, El-hay, El-Kayyûm, La te' huzuhû, Lehû indehû, yeuduhû diye dokuz yerde zikrullah geçiyor.

            Ay halide olan kadın ölürken "Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah" demezse imansız gider. Ölümün ne zaman geleceği belirsizdir. Hz. Ebû Bekir (ra); her nefes alıp vermede; Hz. Ömer (ra) akşam bir sefer, sabah bir sefer ölümü hatırladığını Peygamberimiz (sav)'in: Hz. Ömer (ra)'e "Ebû Bekir'in sana uzun düşünceli demeye hakkı var" dediğini kitabımızda geniş açıkladık.

            Ölen kişiyi imanla götürecek zikrullah değilmi? Bu o zamanda terk edilmez. Ayrıca Kur'ân'da her sûrenin başında, her dünya işimizin başında "Bismillahirrahmanirrahiym" diyoruz. Kadın ay halinde olsa yine demesi lazım. Bu da hem Kur'ân hem de Allah(cc)'ın üç ismini zikretmektir. "Bismillah"; Allah ismi; "Errahman"; Rahman ismi; "Errahiym"; Rahim ismi üç isim zikrediliyor. Ay halinde olan abdest tutamadığı için "Bismillahirrahmanirrahiym" demezse işine şeytan karışır. Şeytanı işine ortak mı edeceksin? Abdestli, abdestsiz her işin başında, yemekte, su içerken "Bismillahirrahmanirrahiym" demelidir. Bu hem Kur'ân, hem zikir değil mi? Kadın ay halinde bu söyleyince zikrullah ve Kur'ân ay halinde niçin okunmasın? Abdestsiz olduğu için Kur'ân'ı eline almaz, ezbere okur. Zikirdeki mazuriyeti feyiz kesikliği yapar, başka bir mahsuru yoktur, yapılır, caizdir. Âyetlerle delil gösteriyorum. İtiraz eden de âyetle delil göstersin, itiraz etsin, yoksa kabul edilmez.

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU