KUR'ÂN OKURKEN YAPILMASI GEREKEN ŞEYLER
(Sûre-i Nahl, Âyet 98)
Meâl'i: "Kur'ân okuduğun zaman, (önce) o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!"
Kur'ân-ı Kerim okunmazdan (evvel) önce Allah (cc)'a sığınılıyor? Okuyanların da dinleyenlerin de "Eûzu billâhi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim" diye Allahu Teâlâ'ya sığınmayı lazım.
"Eûzu" sığınırım; "Billahi" Allah'a sığınırım; "Mineşşeytanirracim" Allah (cc)'ın dergahından sürülmüş olan şeytandan Allahu Teâlâ'ya sığınırım demektir. Allah (cc)'a sığınmaktır. Her işimizin başında "Eûzu besmele" çekmemiz, şeytandan Allah (cc)'a sığınmamız lazımdır.
Hz. Pir Şeyh Abdulkadir Geylani Efendimizin: "Eûzü billahi mineşşeytanirracim" Kur'ân'da yok, göremedik, bulamadık diyenlere şöyle cevap verdiğini söylediler:
– Kur'ân-ı Kerim'de Muavvezeteyn (Kul eûzu bi Rabbil Felâk, Âyet 1 ve Kul Eûzü bi Rabb'in-Nas, Âyet 1) sûrelerinde: (Kul) "de" manasındadır. "Eûzü"; (Sûre-i Nahl, Âyet 98)'de de; "Billahi mineşşeytanirracim" vardır. İkisinin birleşimi "Eûzü billahimineşşeytanirracim"dir, buyurdu.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Besmele ne güzel şey,
Bağlanır ona her şey,
Sûrelerin başıdır,
Âyetin nakışıdır.
Her derdin dermanıdır,
Kalplerin aynasıdır,
Görülür Allah onda,
Kulakların gıdasıdır.
Kalbimizi karartma,
Rızkımızı daraltma,
Ey Allah'ım kapında,
Başka kapı aratma.
Ey kul çek Besmeleyi,
O hal eder her şeyi,
Yanık sesinle oku,
Seherde Besmeleyi.
Besmele büyük mana,
Kuvvet verir imana,
Hiç solmayan bir güldür,
Uygundur her zamana.
Besmelede hikmet var,
Oku Allah'a yalvar,
Ne muhteşem bir kelâm,
Unutturmasın Mevlam.
Beslemesiz iş sakat,
Cennette köşkler kat kat,
Kalbimizin nurudur,
Besleme bir hakikat.
Cennetin anahtarı,
Onunla söner narı,
Orada üç ırmak var,
Bal, süt, Kevser şarabı.
(Sûre-i İsra, Âyet 106)
Meâl'i: "Biz onu, Kur'ân olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) ayırdık; yine onu peyderpey indirdik.
Kur'ân-ı Kerim okunurken dura dura okunması lazım.
(Kenz'ül-İrfan, Hadîs No: 230)
Manâ'sı: "Kur'ân-ı Kerim'i okuyaların en güzeli, kıraat sırasında Cenâb-ı Hakk'tan havf ve haşyetini (korktuğunu) gördüğün kimsedir." (Suyûti, el-Câmiu's-Sagir, I, 13. İbn-i Mâce; İhyâu 'Ulumi'd-din, C. 1, s. 814.)
Allah (cc)'dan korktuğu nesinden belli olur. Her şeyden kesilir bütün dikkatini Kur'ân okumaya verir. Tüyleri elbisesini yarıp dışarı çıkacak gibi hem korku, hem Kur'ân'ın aşkı ikisi de kendinde olur. Halbuki sen onu Kur'ân okurken Allah (cc)'dan korkar görürsün. Kur'ân okumaya gelirken ellerini kollarını sallayarak sağına soluna bakarak ve emir verir gibi gelir. İşte Kur'ân'ı çok serbest okuyan ile korkarak okuyan hareketlerinden belli olur. Bir âyette de: "Onlar camiye girdiklerinde korkarak girmeleri lazımdır" diye buyuruyor. (Sûre-i Bakara, Âyet 114.)
(İhyâu Ulumi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 871, s. 785)
Manâ'sı: "Kur'ân okunurken ağlayın, eğer ağlayamazsanız ağlar gibi yapın." (İbn-i Mâce, Sa'd ibn-i Ebû Vakkas'tan.)
(İhyâu Ulumi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 873, s. 785)
Manâ'sı: "Kur'ân-ı Kerim hüzün ile inmiştir. Onu okurken kusurlarınıza ve ilerideki tehlikelere karşı üzüntünüzü gösteriniz." (Ebû Ya'lâ, İbn-i Ömer'den. Kütüb-i Sitte, C. 3, Hadis No: 418.)
(Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 636)
Manâ'sı: "Bir çok fıkıh bilgini (âlim) vardır ki; fakih değildir. Bir kimseye ki, ilmi fayda vermiyor, cehli ona zarar verir. Kur'ân'ı oku, yasak ettiği şeyleri (anla). Şayet okuman seni yasaklardan almıyorsa onu okumuş (anlamış) sayılmazsın."
Kur'ân'ı oku, emirlerini ve yasak ettiklerini anla. Şayet okuman seni yasaklardan almıyorsa onu okumuş, anlamış sayılmazsın.
(İhyâu Ulumi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 885, s. 814)
Manâ'sı: Kalbleriniz O'na bağlandığı ve vücutlarınız O'nun emirlerine eğildiği müddetçe Kur'ân'ı okuyunuz. Kalbiniz ayrılır, aklınız başka tarafa giderse, okuyucu sayılmazsınız.
Diğer bir rivâyette: "Bu vaziyette okumayınız." (Buhâri, ve Müslim rivâyet etmişlerdir.)
(Kütüb-i Sitte, Cild 3, Hadîs No: 421)
Manâ'sı: "İbn-i Abbas (ra) anlatıyor: Bir adam:
– Ey Allah'ın Resûlü, Allah'a hangi amel daha sevimlidir? diye sordu. Resûlullah (sav):
– Yolculuğu bitirince tekrar yola başlayan, cevabını verdi.
– Yolculuğu bitirip tekrar başlamak nedir? diye ikinci sefer sorunca:
– Kur'ân'ı başından sonuna okur, bitirdikçe yeniden başlar, cevabını verdi." (Tirmizi, Kıraât 4, 2949.)
(Kütüb-i Sitte, Cild 3, Hadîs No: 420)
Manâ'sı: "Ukbe ibn-i Âmir (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav)'ı dinledim şöyle diyordu:
– Kur'ân'ı cehren (açıktan) okuyan, sadakayı açıktan veren gibidir. Kur'ân'ı gizlice okuyan, sadakayı gizlice veren gibidir." (Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3085. Ebû Dâvud, Salât 315, 1333, Nesâi, Zekât 68.)
(Sûre-i Müzzemmil, Âyet 2-4)
Meâl'i: "Geceyi, tamamen değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını yatmadan (ibadetle) geçir ve Kur'ân'ı tane tane oku."
(Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 189)
Manâ'sı: "Şu ibadet işinde gözlerinizin hazzını veriniz. Mushafa (Kur'ân'a) bakarak okumak. Onda tefekkür. Acaibatın okurken de ibret almak..."
(Sünen-i Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3116)
Manâ'sı: "Abdullah ibn-i Amr (ra)'dan rivayet edilmiştir. Resûlullah (sav) ona şöyle buyurdu:
– Kur'ân'ı kırk günde oku (hatmet)!"
(Sünen-i Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3115)
Manâ'sı: "Abdullah ibn-i Amr (ra)'dan rivâyet edilmiştir: Dedi ki:
– Yâ Resûlullah! Kaç günde Kur'ân'ı okuyayım?" dedim. Resûl-i Ekrem:
– Kur'ân'ı bir ayda hatmet! buyudu.
– Bundan daha fazlasına gücüm yeter! dedim.
– Onu yirmi günde hatmet! buyurdu.
– Bundan daha fazlasına gücüm yeter! dedim.
– O halde onbeş günde hatmet! buyurdu.
– Bundan daha fazlasına gücüm yeter! dedim.
– O halde onu beş günde hatmet! buyurdu.
– Bundan daha fazlasına da gücüm yeter! dedim, fakat bana (daha fazlası için) ruhsat vermedi."
(Sünen-i Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3119)
Manâ'sı: "Abdullah ibn-i Amr (ra)'dan: Resûlullah (sav)'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:
– Üç günden az bir zaman içinde Kur'ân'ı okuyan (hatmeden) kişi (ne okuduğunu) anlamamıştır."
(Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 1774)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den Resûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur:
– Hased (hiç bir şeyde) câiz değildir, ancak iki (huy) hakkında câizdir:
1) O kimseye hased (gıpta) olunur ki, Allah ona Kur'ân öğretmiş, o da gecenin (kutlu) saatleriyle, gündüzün (muayyen) zamanlarında Kur'ân okur ve komşusu işitir de: "Keşke (komşum) filana verilen Kur'ân nimeti gibi bana da ihsan olunsaydı. Ve onun mucibiyle amel ettiği gibi ben de amel etseydim." der.
2) Öbür kimseye de gıbta olunur ki, ona da Allah mal vermiştir, o da malını hak yolunda sarfetmektedir. şimdi birisi: "Keşke şu hayır seven kişiye verilen mal gibi bana da verilse idi de onun hayır işlediği gibi ben de işlemiş olsaydım! diye imrenir." (Sahîh-i Müslim, Cild 2, Hadîs No: 266 (815).)
(Hadîs-i Şerif, REH No: 4474)
Manâ'sı: "Kur'ân tilavetle, ilim de rivâyetle (tam okunmuş) sayılmaz. Asıl Kur'ân hidayetle, ilim de dirayetle (okunduğu zaman tam okunmuş) sayılır."
Kur'ân tilâvet, yani okuyan bir ses çıkarıyor, dinleyen de bir ses dinliyor. Kur'ân bunun için değildir. İlim de rivâyet için; felan peygamberin başından şu geçmiş, Allahu Teâlâ şöyle emretti, böyle nehyetti deyip, vaazdan sonra ne ilmi söyleyende, ne dinleyende birşey kalmadı. Hepsi unutuldu. İlim de bunun için değildir. Asıl, Kur'ân hidâyetle, ilimde dirâyetledir. Kur'ân'ı oku içindekini iyi öğren, O'nun üzerinde ciddi dur, azimli ol, seni hidâyete eriştirsin. O'nunla hem sen çalış, hem de başkalarını çalıştır. Kur'ân bunun içindir. İlim de dirâyet içindir. İlmi olan, Allah'ı bilir. Allah (cc)'ı bilen dirâyetli olur. Bir tek Allahu Teâlâ'dan korkar. Allahu Teâlâ'ya dayanır. O'na inanır, güvenir, sığınır. O ilimle çalışma hususunda kendine gülecekler, kötü söyleyecekler, beğenmeyecekler, benimsemeyecekler diye düşünmez. Hatta buna çalışmazsan istediğin mal, servet, para, şan, şeref hepsi senin olacak; çalışırsan hiç birimizin yanında zerre kadar kıymetin yok, hepimiz seninle düşman olacağız, diye cidden deseler kendisi yine de dirâyetli olur. Ondan milim fire vermez (ayrılmaz). İlimde bunun içindir.
Bu ilmin lezzeti baldır,
Vusulu cennete daldır,
Gözünden uykuyu kaldır,
Nidersin şerbeti nanı.
(Sahîh-i Müslim, Cild 2, Hadîs No: 274 (821)
Manâ'sı: "Bize Şu'be Hakem'den, o da Mücahid'den, o da İbn-i Ebû Leylâ'dan, o da Ubey İbn-i Kâ'b'dan şöyle tahdîs etti:
Peygamberimiz (sav) Gıfâr oğullarının küçük göl gibi su birikintisinin yanında bulunuyordu. Yanına Cibrîl (as) geldi:
– Allah, ümmetine karşı Kur'ân'ı bir harf üzerine okumanı emrediyor, dedi. Resûlullah (sav):
– Allah'dan sıhhat, selâmet vermesini, mağfiret buyurmasını isterim. Çünkü ümmetim buna tâkat getiremez, dedi. Bundan sonra Cibrîl ona; ikinci defa gelip:
– Allah sana ümmetine karşı Kur'ân'ı iki harf üzerine okumanı emrediyor, dedi. Resûlullah (sav):
– Allah'dan sıhhat ve selâmetle mağfiret ihsan etmesini dilerim. Benim ümmetim bu mükellefiyete tâkat getiremez, dedi. Sonra Cebrâil (as) üçüncü defa gelip, tekrar:
– Allah sana ümmetine karşı Kur'ân'ı üç harf üzerine okumanı emrediyor, dedi. Resûlullah (sav):
– Allah'dan afiyet ve mağfiret ihsan etmesini dilerim. Hiç şüphe yok benim ümmetim buna güç yetiremez, dedi. Bundan sonra Cibrîl dördüncü defa geldi ve:
– Allah sana Kur'ân'ı yedi harf üzere okumanı emrediyor. Bunlardan hangi okuyuşu okumuş olurlarsa muhakkak doğru okumuş olurlar, dedi."
Yedi çeşit okumayı Allahu Teâlâ kabul ediyor. Kıraatla bildiği kadar özenerek okusun kabuldur. Bir hadîs-i kudsi'de: "Ümmetin bildiği kadar özenerek okusun, onu, Cebrâil'in sana getirdiği gibi kabul ederim." buyuruyor.
Bilâl Babam buyurdu:
– Kur'ân okurken üç şeye dikkat edilse iyi olur. Bence bu üçü de çok mühimdir:
1) "Kulhu vallâhu ahad nillahüssamed" diyorlar. "Allahussamed" dense çok iyi olur.
2) "Kayril mağdubi aleyhim velezzâllîn" diyorlar. Bu okumada Ğayn ve Dad harfi kayboluyor. "Ğayril mağdubi aleyhim velâddâllîn" deseler iyi olur.
3) Kur'ân-ı Kerim'i okurken, okuturken, öğretirken; Allah (cc) korkusu, Allahu Teâlâ'nın yardımı, her şeyi yoktan var edeceği, O'nun kapısını bırakıp kuldan birşey istenilmeyeceği ve hem de Kur'ân-ı Kerim'i okuyan veya okuyacak çocuğa herşeyden evvel Allah (cc) korkusu ve huzurla okuması gerektiği öğretilmelidir.
(İhyâu Ulumi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 883, s. 804)
Manâ'sı: "Eğer şeytanlar Âdemoğlu'nun kalblerinde dolaşmasaydı, onlar melekût âlemine bakarlardı. Yani görülmeyen âlemleri görürlerdi." (İmâm Ahmed, Ebû Hüreyre'den. Ayrıca sayfa 649'a bakınız.)
Tarikatta çalışanlar bazen şeytan kendisini, bazen de kendisi şeytanı alt eder. Şeytandan kalbini arıtırsa, melekût âlemini seyreder.
Eşrefoğlu Rumi Hz.'nin Şeyhi, Hama'da kendisini çileye koydu. Kırk gün sonra çileden çıkardı. Eşrefoğlu Rumi'ye gözlerini açtıramadılar. En sonunda zorlaya zorlaya açtırdılar. İlk sözü: "Melekût âlemini seyrediyordum. Bana yazık ettiniz." dedi. Oradan Hacı Bayram-ı Veli Hz. nin yanına gelirken Şeyhinin gözleri dolu dolu oldu, yaşardı. Ve: "Eşrefoğlu bir denizmiş. Ben de ne varsa kırk gün içinde aynısını sinesine çekti, aldı gitti." dedi.
Yukarıdaki Hadîs-i Şerifin kitaptaki açıklamasında: Bütün gayretlerini ağızda teşekkül ettiği yerlere sarfetmek, harfleri mahreçlerinden çıkarmaya uğraşmaktır. Bu hususu idare için kurralara Kur'ân okuyuculara musallat olmuş bir şeytan vardır. Kur' ân-ı Kerim'in manasını düşündürmemek için, daima harfleri mahreçlerinden çıkarmak ile meşgul eder. İşleri, güçleri düşünüp taşındıkları, harflerin ağızda teşekkül ettiği yerlere dikkatten başka birşey değildir. Bu gibilere Kur'ân'ın manası nasıl keşfolur? Kusurunu örtmek için hilelere riayet etmek şeytanın elinde gülünç olmaktan başka bir şey değildir. (Yukarıdaki yazı İhyâu Ulûmi'd-din'den alınmıştır.)
Şimdi Kur'ân-ı Kerim'in sadece tecvidine (kıraatına) önem verip, şu harf şöyle çıkacaktı, böyle çıkacaktı, bu harf mucemmedir, bu harf cerdir diye ona özenip, önem veriyorlar.
Bilâl Babam buyurdu:
– Peygamberimiz (sav) bir hadîs-i şerifinde: "Âhir zamanda bir kavim çıkar. Kur'ân-ı Kerim'in asıl manasını bırakırlar, harfleri üzerine münakaşa ederler. Veylün cehennemi onlara ve o harflere olsun." diye buyuruyor. Yani manasını öğrenmek, öğretmek hiç akıllarına gelmez. Şu harf şöyle çıkacaktı, böyle çıkacaktı diye bir tek bunun üzerinde dururlar. Bir kasa düşünün ki, içi mücevher dolu, kasayı açmadan, dolusu ile indir, kaldır. Ömrünü bununla tamamlayıp, o vaziyette ölürsen o mücevherlerden hiç bir şekilde istifade edemezsin. Aynı onun gibi sende okuma var, dinleme var, manasını öğrenip, onunla amel etmek yok. O Kur'ân okuyup, dinlemeden hiç bir istifade edemezsin. Allahu Teâlâ ne emretti, ne nehyetti, ne yapmamız veya yapmamamız lazım. Sen buna bak, bunu öğren, bunu anla, bununla amel et. Bunların üzerinde durulmuyor. Hafız Kur'ân'ı okuyup çıkıyor. Ama bunda bizim için alacak hisse nedir? diye düşünülmüyor. Allah (cc) korkusuyla, huzurla, rabıtayla kendinden geçip, kendi kendini kaybedip bir tek Allah(cc) korkusu ve sevgisi ile bizzat O'nun huzurunda durup okuduğunu ve sırf O'na beğendirmek için türlü havatırı kalbten çıkartıp o huzurla okumayı öğretmek, öğrenmek hepsinden mühim ve başta gelir. Kur'ân-ı Kerim'i herhangi bir şiir, kitap veya mevzu ezberlemişte onun gibi çatır çatır okuyup geçmek değildir.
Bilâl babam başından geçen bir hadiseyi şöyle anlattı:
– Şeyh aradığım zamanlarda bir şeyhi çok övdüler. Ben de gittim. Bir odaya girdik, herkes ayakta, bir adam sandalyede yan oturmuş, ayak ayak üstünde, ağzında sigara, herkes ona bakıyor.
– Bu kim? dedim.
– İşte şeyhimiz dediler. Adam o vaziyette sigarayı söndürmeden vaaza başladı. Tasavvuf ve tarikat kitaplarını çok okuduğundan, tasavvuftan, tarikattan anlatıyor. Benim ilk görüşümde hoşuma gitmedi. Bu gidişle nasıl olsa bir açık verecek diye sözlerine dikkat ediyorum. Doğrudan "bunun arkasına düşmeyin" desem kimseye söz dinletemeyeceğim. Onun için kendini dinliyorum. Konuştu, konuştu. Hakk'a vasıl olduğundan bahsetmeye başladı.
– Şeyhim beni Hakk'a vasıl etti, dedi. Ben:
– Ehli sünnet itikadına göre Resûlullah'a vasıl olmadan (kavuşmadan) Hakk'a vasıl oldum (kavuştum) diyen kâfir olur. Sen sadece Hakk'a vasıl olduğunu söylüyorsun. Vasıl olmak üçtür:
1. Şeyhe
2. Resûlullah'a
3. Hakk'a vasıl olmaktır.
Çok az, nadiren şeyhe vasıl olmadan, Resûlullah'a vasıl olan olmuştur. Ama Resûlullah'a vasıl olmadan Hakk'a vasıl olan olmamıştır.
Hadîs-i Şerif:
"Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır."
Onun için muhakkak Resûlullah'a onun şehrine vasıl olmak şarttır. Onsuz olamaz, deyince şeyh elindeki sigarayı attı, yenisini yaktı.
– Ha sen şunu demek istiyorsun? Sen diyorsun ki, minarenin içinde şöyle yol var, yolsuz çıkılmaz. Ben diyorum ki, şeyhim minarenin başındaydı, elini yere uzattı, beni tuttu, minarenin başına koydu. Baktım ki, Hakk'a vasıl olmuşum. Bilâl Babam:
– Bizim dinimiz İslâm, itikadımız ehli sünnet ve'l cemaat. Onun sözünün aksi olan sözlerin hepsi saçma. Sen bana cevap vereceksen ehl-i sünnetle âyet, hadîs ve edille-i şeriyye ile cevap ver, dedim. Şeyh yine aynı vaziyette:
– Hâ hatırladım, benimki bir an meselesi oldu da. Onun için unuttum. Bir gün şeyhimle otururken, ben Muhammed'e kavuşmak istiyorum, dedim. Şeyhim de "Öyleyse yum gözünü" dedi. Gözümü yumdum. Hemen Muhammed'e kavuştum, dedi. Sözlerini Hz. Muhammed, Peygamberimiz (sav) gibi söylemesi lazım iken doğrudan "Muhammed'e mi kavuşmak istiyorsun" sözü daha da canımı sıktı. Dedim ki:
– Sen Peygamberimiz (sav)'i ne zamanlar görebiliyorsun?
– İstediğim an görürüm. Ben:
– Şimdi şu vaziyetinde de görebilir misin? Şeyh:
– Tabi görürüm. Ben:
– Öyleyse gör, konuş, bize şimdi söyle.
Sandalyede yan oturmuş, sakal, bıyık kazınmış, ayak ayak üstünde, elinde sigara olduğu halde gözlerini yumdu:
– İşte şimdi karşımda duruyor, dedi. O zaman ben:
– Kalk şurdan terbiyesiz alçak adam. O Muhammed (sav) senin kapının hizmetçisi mi? Neden toparlanmıyorsun? Vallahi ben onu görsem eririm, dedim. (Şeyhin adamlarına döndüm) Siz de hiç akıl yok mu? Sizin dininizle ve Peygamberimiz (sav)'le alay eden şu zındığa ağzında sigara, sandalyede yan oturmuş, şu sigara ile Peygamberimiz (sav) görünür mü? dedim. Şeyh denilen sahtekâr sigarayı söndürdü dedi ki:
– Ne yapalım hoca efendi, biz de bu sigaraya alışmışız, içiyoruz. Ben daha fazla kızdım.
– Bu kâfir herif. Ben gittikten sonra diyecek ki, benim sigarama kızdı. Ben sigaraya kızmadım. Ben oturuşuna, duruşuna, o duruşla Peygamberimiz (sav)'i gördüm dediğine, bizim dinimizi tahkir ettiğine kızdım, dedim daha sonra âyetle, hadîsle kendinin yaptığının yanlış olduğunu, ters olduğunu oradakilere anlattım. Ben dışarı çıktım, sahte şeyhin adamlarının hepsi arkama düştü. Başında kimse kalmadı, ben de evime geldim diye Bilal Babam anlattı.
Yapılan bir iş, hareket, söylenen söz İslâmiyete söz mü, keder mi getiriyor, göğsünü mü kabartıyor. Bundan belli olur. O Kur'ân okuyan, yetişen çocuk herkesten bir şey ummayı, istemeyi kapı kapı gezmeyi öğrenmemeli. O okumasının üzerinde ciddi durup, Allahu Teâlâ'dan istemesi, hatta Allahu Teâlâ'dan bile istemeye utanması lazım. Çünkü Allahu Teâlâ beni yarattı, rızkımı da mutlaka ve muhakkak sûrette verecektir diye tam inanmalı. Bir Ağanın kapısında çalışsan rızkını da başka yerde arasan o Ağa (Bey) bunu duyunca sana ne kadar canı sıkılır. "Benim kapımda çalışıyor, başka yerde rızk arıyorsun. Rızk aradığın yerlerin rızkını da, senin rızkını da hepsini ben veriyorum." demez mi? Allahu Teâlâ'da: "Sen âlimsin, benim rezzaku âlem olduğumu bilip, neden bana güvenmedin bir tek benden isteyip, diğerlerini de öyle eğitmen dururken; benim kapımı bırakıp zenginlerin, Beylerin kapısına gidip rızk arıyorsun. Rezzaku âlem olduğuma inanıp, başkalarını da öyle inandırman lazımdı. Sen neden herkesten evvel bana güvenmemezlik yaptın? Demez mi? Şimdi çok zengin bir iş adamı diğer zengin iş adamlarıyla otururken, kendinin şoförü içeri girse, "Benim aylığımı vermedin, aylığımı ver." veya "İşçiler para istiyor" derse o adam onları işinden çıkarır. Onları kabul etmez. Ve onlara; "Sen biraz hak geçir, çalış para hak et. İşe başlar başlamaz paramı ver diyorsun, şunların yanında sanki ben sizin hakkınızı vermeyecek mişim, haksız mışım gibi konuşuyorsun." der.
Allahu Teâlâ da Kur'ân-ı Kerim'de: "Ben rezzaku âlemim, ne istersen benden iste, rızkı bolaltanda, daraltan da (Sûre-i Ra'd, Âyet 26.) benim. Bana niçin inanmıyorsun, güvenmiyorsun ve inanacaklara, güveneceklere şu yaptıklarınla engel oluyorsun. Onlar aksini yapıyorlarsa bilmiyorlar. Sen okuyor, anlıyor, biliyorsun. Her emrimde onlara örnek olacakken, aksini yapmada devam ediyorsun. Onlara sen beni anlat. Onların bana güvenmemesine engel ol! Onlara bu konuda neden engel olmuyorsun?" demez mi? Çünkü âlim olanın yaptığı iş, söylediği söz, hal ve hareketler müslümanların göğsünü kabartacak gibi olmalı. Münkir, münâfık, kâfir ve fasıklara "işte sizin hocalarınız, işte yaptıkları iş, hal ve hareketleri" dedirtmemeleri lazım. Allahu Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de rızkı istediğine bolaltacağını ve kendisine tam inanıp isterse ona herşeyi vereceğini" buyuruyor. Kul, Allahu Teâlâ'dan başkasına güvenilmeyeceğine ve bu gibi şeylere hakkı ile inanması gerekir. İslâm dininin şerefini Kur'ân-ı ve hatta Kur'ân'ın bir âyetini dahi dünya malının hepsine değişmemesi lazım. Münkir, münâfık, fasık, zındık zenginlerin kapısına gidip, bize bir şeyler versinler diye el üfeleyip, boyun büküp; yardım istemeye geldim. Felan yerde Kur'ân Kursu ve cami yapımız yarım kaldı, yardımınızı bekliyoruz, lütfeder misiniz, ihsan buyurur musunuz gibi sözleri Allahu Teâlâ görmüyor mu, duymuyor mu, bilmiyor mu? Allahu Teâlâ Kur'ân-ı okuyorsan içindekini öğrenip, ona inanman lazımdı. Benim kapımı bırakıp, onların kapısına niçin gittin? Demez mi? Yine bir zengin milyarder ve çok gururlu bir adamın binası yarım kalsa o binanın yapımı için adamları para toplamak istese, toplasa onlara çok kızıp cezalandırmaz mı? Allahu Teâlâ'nın ve bu din-i mubinin şerefi ise hepsinden yüksek değil mi? sen bunu bahane edip para toplarsan Allahu Teâlâ gadablanmaz mı?
Bütün Evliyaullahlar dağlarda, mağaralarda senelerce çalışmışlar, kimseye hallerinden şikayet etmemişler. Allahu Teâlâ'ya tam sığınıp, çalışıp dünyaya ün salmış, hem dünyasını, hem âhiretini kurtarmış ve iki cihana sultan olmuşlar.
Bağdad'ta Şeyh Abdulkadir Geylâni Efendimiz Hz. nin vakıftan geliri bundan yirmi beş sene evvel Türk parası ile 25 milyon lira idi. Yine o zamanlarda İmam-ı Azam Efendimizin vakıftan geliri 30 milyon liraydı. Şimdiki hesap ile milyarları bulur. Konya'da Mevlâna Celâleddin-i Rumi Hz.'nin ziyaretçisi ve geliri o kadar fazla ki, devlette oradan para kazanıyor. Siirt'in yakınında bulunan Veysel Karani Hz.'nin ziyaretçilerinin bağış olarak attıkları para çok fazladır. Şimdi o para yüzlerce evi rahatlıkla geçindirir. Bu zatlar ölmüş gitmiş ama Allahu Teâlâ onlara o kadar büyük rızk vermiş ki, kendileri dünyadan gittikten sonra o şan, şeref ve o rızk kıyâmete kadar devam ediyor. Asıl ondan sonra kıyâmette şefaat etme, cehennemden, ateşten adam kurtarma başlıyor ki, o da dünyadaki şan, ün, şerefin binlerce misli daha fazla. Ama dünyada iken Allahu Teâlâ'ya güvenemeyip, rızk için dünyanın peşine düşüp kovalayan adamların hiç birinin kabri ziyaret edilmiyor. Ama rızkını her şeyini Allah (cc)'a güvenip, Allah (cc)'dan dahi rızkını istemeye haya edenlerin bir kaç tanesinin misalini verdik. Bunlar gibi on binlerce vardır. Allahu Teâlâ bize de onlar gibi yapmak nasip etsin. (Amin)
Herşeyi Allahu Teâlâ verir, yapar, rızkı da o verir, işte Kur'ân, işte âyet diye dil ile başkalarına söyle, tatbikata gelince de Allah (cc)'dan değil kuldan bekle. Evliyaullahlar Allah Teâlâ'ya güvenmek ve Allah (cc) ile başbaşa kalmakla o dereceyi bulmuşlar. Müslümanda öyle vakar olmalı ki dünya malının hepsini önüne koysan, istikametinden en ufak zerre kadar bir meyil, dönme olmamalıdır. Daima kara toprağın altına girip milyonlarca, milyarlarca sene geçse de sonunun gelmeyeceği ve bir tek Allahu Teâlâ'nın yargılayacağı mahkeme-i Kübra'yı düşünmesi lazım.
İmam-ı Azam'ın talebisinin gusul etmesi icap etmişti. Fakat hamamcı bedava yıkanmasına izin vermeyince talebe Kur'ân okumayı bırakmaya karar verdi. İmam-ı Azam talebesine: "Kur'ân okumamız boşuna değildir, der. Sonunda hamamcı onlara muhtaç olup, talebeye yüz altına bir ezan okutur. İşte Kur'ân tahsil etmek ve faydaları! Kul kuldan birşey istemeyip Allahu Teâlâ'ya tevekkül etmelidir. Allah (cc)'dan istedi, hamamcı kendiliğinden hem barışmaya, hem de müşkülünü hallettirmeye geldi. Yalvardı yalvardı. En sonunda yüz altına ezan okumasına razı oldu. İşte Allahu Teâlâ kendini kimseye muhtaç etme değil, herkesi kendisine muhtaç eder. (Kitabımızda genişçe açıklanmıştır.)
(Sûre-i A'raf, Âyet 204)
Meâl'i: "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin."
Demek ki, Kur'ân okunurken susup dinlememek Allahu Teâlâ'nın onlara merhamet etmemesine sebep oluyor. En âlim denilen kişi huzurla dinlemez, sağa-sola bakar veya konuşur ise, Allahu Teâlâ ona merhamet etmez. En cahil denilen biri susar, dinler, düşünür. Allahu Telâlâ'dan korkarak huzurla dinlerse Allahu Teâlâ ona merhamet eder. O merhamet kendini cennete götürür. O birini de yaptığı saygısızlık kendiSİni cehenneme götürür.
(Sûre-i Enfal, Âyet 2)
Meâl'i: "Mü'minler ancak, Allah zikredildiği zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda imanlarını arttıran ve yalnız Rabb'lerine dayanıp güvenen kimselerdir."
Demek ki, halis mü'min, tam imanlı ise zikrullah edildiği zaman kalbleri yürekleri titrer. Allahu Teâlâ bir âyette de: "Derileri titrer, yumuşar." (Sûre-i Zümer, Âyet 23.) buyuruyor. Allahu Teâlâ'nın âyetleri okunduğu zaman kalbinde zerre kadar şek şüphe kalmaz. Olur mu, olmaz mı? Öyle mi, değil mi? gibi en ufak bir itirazı olmaz. Allahu Teâlâ' nın emridir, O'nun sözü doğrudur der şeksiz şüphesiz inanır. Bunun aksi olarak münâfık, fasık, zındık ve fısk ehli her ne kadar dili ile inandım, doğrudur dese bile kalbinde bir ikicilik olur. Onlar olmayıp tam inanamaz. Onun için arada kalmıştır. Bunlar âyette müzebzeb diye geçer. O münâfıkların âlameti; Allah (cc)'a, Kur'ân'a, Peygamberimiz (sav)'e ve O'nun sözüne, hadîs-i Şerifine tam inananla inanamaz. İnkâr edenle de tam inkâr edemez. (Sûre-i Bakara, Âyet 14.) Aradadır (müzebzebdir). İşte onlar münâfıktır. Bizim de inancımız, itikâdımız Kur'ân-ı Kerim'e tam olsun. Meselâ; Kur'ân-ı Kerim'de Peygamberimiz (sav)'in miracı var. Ama bazıları o zahiren gitme değil, manen, uyku âlemi gibi gitti derler. Yine Kur'ân-ı Kerim'de Peygamberimiz (sav)'in ayı ikiye böldüğü mucizesinin âyeti vardır. Peygamberimiz (sav) aya parmağı ile işaret etti. Ay iki parçaya ayrılıp, küçüldü küçüldü bir sini (tepsi) kadar oldu. Mekke'de bir parçası Ebû Kubays dağının başına, diğer bir yarısı da karşı tarafa geldi. Şehadet kelimesi getirdi ve tekrar birleşti, yerine gitti, eski halini aldı. Buna inanmayanın dini, imanı gider. Kendi kâfir, karısı boş olur. Allahu Teâlâ'nın sözüdür, inanmadan başka çare yok.
Zamanımızda en âlim denilen hatta fıkıh kitabı yazarı kimseler Kur'ân-ı Kerim'deki Sûre-i Kamer'de geçen ayın iki şak olmasını, kıyâmet kopunca ay iki parçaya ayrılacakmış diye yazıyor. Çünkü Vehhabi görüşlü âlim olursa; Peygamberimiz (sav)'in mucizatına karşı çıkması lazım. O da karşı çıkıyor. Halbuki kıyâmet kopunca iki parça değil, denizler, toz duman olup dağlar taş dere tepe hepsi hallaç pamuğu gibi havaya savrulacak, dünya avuç içi gibi dümdüz olacak.
Âyette: (İza rüccetil ardı rüccen ve bûssetil cibalü bessen hebaen mün bessa) dediği bunu söylüyor. Bu ise milleti inandırmamak için ay kıyâmette iki parça olacak diyor. İşte bu âlim tam mü'min değil, inanamıyor. Kalbinde şek şüphe var. Bir çoban bunu duysa hemen Allahu Teâlâ yapar, doğrudur, der ve inanır. İşte çobanda iman var, o tür âlimlerde iman yok.
(Sahîh-i Müslim, Cild 2, Hadîs No: 247 (800)
Manâ'sı: "Abdullah (ibn-i Mes'ûd) şöyle dedi:
Bir defa Resûlullah (sav):
– Bana Kur'ân oku, diye emretti. Ben de:
– Yâ Resûlullah! Kur'ân sana indirildiği halde ben onu sana nasıl okurum? dedim.
– Ben Kur'ân'ı başkasından işitmeyi çok hoşlanırım, buyurdu. Bunun üzerine ben de Nisa Sûresini okumaya başladım. Nihayet: "Her ümmetten birer şahid, onların üzerine de seni bir şahid olarak getirdiğimiz zaman (halleri) nice olur?" (Sûre-i Nisa, Âyet 41.) âyetine ulaşınca başımı kaldırdım, yahut birisi yanımı dürttü de başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullah'ın göz yaşları akıyordu. (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 11, Hadis No: 1693.)
KUR'ÂN'IN GÜZEL SESLE OKUNMASI
(Sünen'ün-Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 1013)
Manâ'sı: "Ümmü Hânî (ra)'den:
– Ben evimde olduğum halde, Resûlullah (sav)'ın kırâatini işitiyordum.
(Sünen'ün-Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 1014)
Manâ'sı: "Katâde (ra)'den:
– Enes (ra)'e, Resûlullah (sav)'ın kırâatinin nasıl olduğunu sordum. Şöyle dedi:
– Resûlullah (sav) sesini uzatırdı."
(Sünen'ün-Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 1016)
Manâ'sı: "Berâ ibn-i Âzib (ra)'den: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Kur'ân'ı seslerinizle ziynetlendirin. (Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 654.)
İbn-i Avsece diyor ki: "Ben bu hadîsi unutmuştum. Onu bana Dahhâk ibn-i Muzâhim hatırlattı."
(Sünen'ün-Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 1018)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den: Nebî (sav) şöyle buyurmuştur:
– Allah (cc), Kur'ân'ı güzelce okuyan Nebîsi gibi hiç kimseyi dinlememiştir." (İhyau Ulumi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 879, 880, sayfa 791.)
Demek ki, Allahu Teâlâ'nın en sevdiği ses Peygamberimiz(sav)'in Kur'ân okumasıdır.
Mânevi aşk üç çeşittir: Vecid, Tevacüd, Vücud. Bu da üç şeyde gelir. Tarikata ilk girenlere zikirde, biraz çok çalışanlara namazda, büyük Mürşid-i Kamillere ve Peygamberimiz (sav)'e Kur'ân okurken gelir.
İnsanın bu ibadetlerin hangisini yapması daha iyidir? diye sorarsanız! İlk tarikata girenlere o hal zikrullahta gelir. Onlar için o makbuldur. Tarikatta biraz çalışıp, derece alanlara namazda gelir. Mü'minin miracı namazdır dediği odur. O mürid namaz kılarken aşk geliyorsa onun çok fazla namaz kılması lazım. Çünkü onun için en büyük ibadet namazdır. Mürşid-i Kâmiller ve Peygamberimiz (sav)'e, Sahâbilere Kur'ân okurken o aşk gelir. Onlar içinde Kur'ân okumak hepsinden efdaldır. Kur'ân okurken halden hale geçer. Okuduğunu, olduğu yeri, kendi kendini kaybeder, göz bakar görmez, kulak açık duymaz, dil ile okuduğunu hem duyar, hem de duymaz. Başka âlemlerle meşgul olur. Hem de Kur'ân okur. En büyük derece budur. Yukarıdaki Hadîs-i Şerifte de; Allah (cc), Kur'ân'ı güzelce okuyan Nebî'si gibi hiç kimseyi dinlememiştir." diye buyuruluyor.
Peygamberimiz (sav)'e sordular:
– Kur'ân mı büyük, sen mi büyüksün? Peygamberimiz (sav):
– Kur'ân büyüktür! buyurdu. Ashâb:
– Kur'ân-ı Kerim'in zahir-batın bütün manalarını biliyor musun? dediler. Peygamberimiz (sav):
– Bende hepsini tam bilemiyorum! Ashâb:
– Kur'ân-ı Kerim'i, Cebrâil'in sana getirdiği gibi okuyabiliyor musun? Peygamberimiz (sav):
– Bende, Cebrâil'in Kur'ân'ı bana getirdiği gibi okuyamıyorum, buyurdu.
Şimdi zamanımızda şu ibadet Allah (cc) yanında daha büyüktür, bu ibadet Allah (cc) yanında daha büyüktür, derler. Bizce; farz olan ameller hariç, aşk, feyiz, hal, halden hale geçme, kendini ve herşeyini o aşk halinde kaybetme hangi amelde varsa o amel hepsinden büyüktür (Kitabımızda açıkladık).
(İhyâu Ulumi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 872, s. 785)
Manâ'sı: "Kur'ân'ı güzel sesle okumayan bizden değildir." (Buhâri Ebû Hüreyre'den İhyau Ulumi'd-din, Cild 1, Hadis No: 878, sayfa 791; Sünen'ün Nese-i, Cild 1-2, Hadis No: 1015.)
Kur'ân-ı Kerim'i okuduğu zaman sesinin en güzeliyle, çok fazla özenerek okuması lazımdır, demektir.
(Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 860)
Manâ'sı: "Kur'ân-ı Kerim, Arab şivesi ve Arab lehçesiyle okunur. Bilhassa aşka gelenlerin ve İKİ EHLİ KİTABIN makamıyla okumaktan sakınınız.
Benden sonra bir kavim gelecek; onlar Kur'ân-ı Kerim'i şarkı ve çalgı şekline çevirecekler. Boğazlarından içeri geçirmeyecekler. Onların kalbi fitne dolmuştur. Keza,bunların halini görüp beğenenlerin de."
Bir kavim çıkacak ki, bunlar Kur'ân'ı Sünnet-i Resûlullah'a uyarak okumayacaklar. Yalnızca zahirde öğrendiği kıraat, ses, tecvid ile halk arasında onlara beğendirmek için şarkı, türkü makamında okurlar. Halka kendisini ve sesini beğendirirler. Oysa biz her şeyimizi bir tek Allahu Teâlâ'ya beğendirmeye çalışmalıyız. Mükâfatını da bir tek O'ndan beklemeliyiz.
(Sûre-i Furkan, Âyet 32)
Meâl'i: "... Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk."
KUR'ÂN OKUMAYI ÖĞRENMEK VE TERKETMEMEK
(Sûre-i Kıyâmet, Âyet 17-19)
Meâl'i: "Şüphe etme ki, onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.
O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okuşunuşunu takip et.
Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir."
(Kütüb-i Sitte, Cild 3, Hadîs no: 430)
Manâ'sı: "Hz. Osman (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) buyurdular ki:
– Sizin en hayırlınız Kur'ân-ı Kerim'i öğrenen ve öğretendir." (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 11, Hadîs No: 1775-1776, Sünen-i Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3070, 3071, 3073; Ebû Dâvud, Salât, 349, Hadîs 1452; İbn-i Mâce, Mukaddime 16, Hadîs 211.)
(Kütüb-i Sitte, Cild 3, Hadîs No: 431)
Manâ'sı: "İbn-i Abbas (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) buyurdular ki:
– Hâfızasında Kur'ân'dan hiçbir ezber bulunmayan kişi harabolmuş bir ev gibidir." (Sünen-i Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3079.)
(Kütüb-i Sitte, Cild 3, Hadîs No: 432)
Manâ'sı: "Sa'd ibn-i Ubâde (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) buyurdular ki:
– Kur'ân-ı Kerim'i okuyan bir kimse sonradan (terkeder ve okumayı) unutursa kıyâmet günü cüzzamlı olarak Allah'a kavuşur." (Ebû Dâvud, Vitr 21, Hadis 1474.)
(Kütüb-i Sitte, Cild 3, Hadîs No: 433)
Manâ'sı: "Enes (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) buyurdular ki:
– Ümmetime verilen ücretler bana arzedildi. Bunlar arasında bir kimsenin mescidden kaldırıp attığı bir çöp için verilmiş olanı da vardı. Keza ümmetimin işlediği günahlar da bana arzedildi. Bunlar arasında, bir kimsenin lütf-i ilâhî olarak öğrenip de sonradan unuttuğu bir sûre veya âyet sebebiyle kazandığından daha büyüğünü görmedim." (Hadîs-i Şerif, REH No: 3909; Ebû Dâvud, Salât 16, Hadîs 461; Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3082.)
(İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 859, s. 774)
Manâ'sı: "Ümmetimin en faziletli ibadeti, Kur'ân okumaktır." (Ebû Nuaym, "Fezail'ül-Kur'ân" da.)
(İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 861, s. 774)
Manâ'sı: "En hayırlınız Kur'ân'ı öğrenip öğreteninizdir." (Buhâri, Osman ibn-i Affan (ra)'dan rivayet etmiştir.)
(İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 865, s. 775)
Manâ'sı: "Resûl-i Ekrem:
– Demir paslandığı gibi şu kalbler de paslanır, buyurdu. Ashâb:
– Cilâsı nedir yâ Resûlullah? diye sorunca, Resûl-i Ekrem:
– Kur'ân okumak ve ölümü hatırlamaktır, buyurdu." (Beyhâki, İbn-i Ömer'den rivayet etmiştir.)
(Sahîh-i Müslim, Cild 2, Hadîs No: 226 (789)
Manâ'sı: "Abdullah ibn-i Ömer (ra)'den: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Kur'ân sahibi hafızın benzeri, bağlı devenin sahibinin misali gibidir. deve sahibi devesini gözetirse onu tutabilir. Mukayyed olmayıp bırakırsa deve kaçar gider." (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 11, Hadîs No: 1777; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3783.)
(Sahîh-i Müslim, Cild 2, Hadîs No: 228 (790)
Manâ'sı: "Abdullah ibn-i Mes'ûd (ra) şöyle dedi: Resûlullah (sav) buyurdu ki:
– Kur'ân sahiblerinin birisi için: "Şu, şu âyetleri unuttum", demek ne fena şeydir. Fakat unutuldu demek gerekir. (Ey Kur'ân sahibi olan hafızlar!) Kur'ân-ı daima okuyup müzakere ediniz. Çünkü Kur'ân'ın hafız kişilerin gönüllerinden ayrılıp kaçması, devenin bağlarından boşanıp kaçmasından zorludur." (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 11, Hadis No: 1778-1779.)
(Hadîs-i Şerif, REH No: 3950)
Manâ'sı: "Kur'ân-ı öğrenip çok okumalısınız, onun acayip ve garaib hikmetlerini çok düşünmelisiniz ki, ancak bu sayede cennette dereceleri elde edebilirsiniz."
Kur'an-ı Kerim'i çocukların okumasındaki önem
(Hadîs-i Şerif, REH No: 4730)
Manâ'sı: "Herhangi bir adam, oğluna Kur'ân'ı öğretirse, mutlaka anne-babasına kıyâmette hükümdar tacı gibi bir tac insanların hiç görmedikleri iki de elbise giydirilir."
Demek ki, çocuğuna Kur'ân'ı okutup öğretmek çok mühim. Çocuk Kur'ân-ı Kerim'i okuyup öğrendikten sonra nasıl yaşarsa yaşasın mühim değil demek olmaz. Yine Kur'ân'ı her gün okur, unutmaz ama manasını öğrenmezse, onunla amel etmezse o da çok kötüdür. Kur'ân'ı okurken; Allah (cc)'dan korkarak huzur rabıta ile kendinden geçerek, manasını düşünerek okur. Kur'ân'ı okumayı öğrenir, ona devam eder. Asıl ondan sonra manasını öğrenir. Manasını öğrendikten sonra en mühimi onu kendinde tatbik eder. Bu da sırf Allah korkusundan, Allah (cc) sevgisinden olmalıdır. Çocuk, ilk Kur'ân okumaya başladığı Eûzü Besmelesinden bir din görevlisi veyahutta serbest meslek sahibi oluncaya kadar Kur'ân-ı Kerim'i okumasını, yazmasını öğrenmesini ve başkasına öğretmesini sırf Allah (cc) rızası için yapmalıdır. İçine zerre kadar nefis, dünya arzusu katmaz. Millet, müslümanlar kendisine severek hediye olarak verdiklerini Peygamberimiz (sav)'in hadisine göre geri çevirmez, alır (Kitabımızda geniş açıkladık.) Öyle olmazsa, o Kur'ân kendisine davacı olur.
Bilâl Babam buyurdu:
– Çocuğun körpe bir dimağı vardır. Çocuk ilk defa Kur'ân öğrenirken Allah (cc) korkusu, Allah (cc) sevgisi, Allah (cc) için olanı herşeyden üstün tutup vakar, kemal, vera, dirayet gibi şeyleri Kur'ân'la beraber öğrenip, o körpe dimağına başka hiç bir şeyi yerleştirmeyip dünya malı için hiç kimseye boyun eğmeyip birtek Allah (cc) için ona boyun eğmeyi bilmelidir.
"En hayırlı zengin, âlimi ilmi için ziyaret edendir; en hayırsız âlim, zengini malı için ziyaret edendir."
Peygamberimiz (sav)'de: Vakar, kemal, vera, dirayet bunlar tamamdı. Çocukta yetişirken vakar, kemal, vera, dirayet üzere yetişmeli. O çocuğun beyninin içi boş bir kab gibidir. Boş kaba ne doldursan onunla dolar. O çocuğu Kur'ân Kursu yaptırıyoruz veya kursa yardım diye fitre, zekat, sadaka, kurban derisi, öşür toplamak için zenginlerin kapısında ve köylerde gezdirip söyletilirse; o çocukta vakar, kemal, vera ve dirayet bunlar değil, tam aksi zıddı olur. O çocuk ne kadar âlim olsa yine gözü bu saydıklarımızla, para, mal toplamakta olur.
Evvelki Evliyâullahlar dünyayı büsbütün terk etmişler. Bazısı dağlarda, bazısı bir şeyhin kapısında dünya nimetlerinden nefislerine yedirmeyi de haram edip:
(ezzilletin alel mü'minine e izzetin alel kâfirin)
"Mü'minlere karşı gönlünü çok engin edip, kâfirlere karşı gönlünü çok yüksek eder.
Peygamberimiz (sav)'in vakar, kemal, vera ve dirayet gibi hasletlerini kendisinde toplayarak yetişen kişinin ilmi azda olsa ondan çok şeyler beklenir. O birinin ilmi çok da olsa ondan bir şey beklenmez. Peygamberimiz (sav) çok halim, yumuşak olmakla beraber vakarlı, heybetli ve ayrıca kemal sahibi idi. Demişler ki:
Ne mal iledir ne sal iledir,
Beyim ululuk kemâl iledir.
Kimde kemal varsa o büyük adamdır. Kemal olmayan kimse büyük adam olamaz.
Vera: Haramdan herkes sakınır. Şüpheliden tarikat, tasavvuf ehli sakınır. Helâldan vera ehli sakınır. Vera; sakınılacak şeylerin en ince, en ufağından da sakınmaktır. Yatsı namazından sonra sabaha kadar yatmak helâldır. Bunu kendine haram sayar. Karnı doyana kadar yemek helâldır. Bunu da kendine haram sayar.
Hadîs-i Şerif:
"Aç karına hikmet dolar."
Hadîs-i Şerif:
"İnsanoğlu, karnı kadar zararlı bir kab doldurmamıştır."
Takvanın en büyüğü, nefisle mücahede; nefisle mücahedenin en büyüğü;
Hadîs-i Şerif:
"Az yemek, az uyumak, dünya kelâmını az konuşmak. Diğer vakitlerini ibadetle geçirmek."
Karnımı doyurursam gece kalkıp teheccüd namazı kılamam, korkusu ile karnını doyurmayı kendine haram sayar.
Biri de dirâyettir, azimdir: Din hususuna dirâyetli olur. Azimle, sebatla yapar, usanmaz. Var gücü ile dirâyetli olur. Bir muhtar dirâyetsiz olursa muhtarlıktan atılmaz, ama dediğini istediğini de yaptıramaz. O biri de dirâyetli muhtar olur, dediğini yaptırır. Onun üzerinde azimli dirâyetli olur.
Çocuk herhangi birisinden bir şeyler isteme, umma, makam, mevki, şan, şeref, şöhret, dünyalık değil, onun hedefi kemal, vakar, vera, dirâyet olmalıdır. Çocuğu okutan, öğreten hoca bunları öğretmeli; öğrenen de ömür boyu islâmiyet, din uğrunda kendinde tatbik etmelidir. Kendi yetişirken öyle yetişip; başkasını yetiştirirken de öyle yetiştirmelidir.
Sade altın, elmas, yakût, taşları ve mücevherlerle süslü bir Kur'ân kursunda bunları öğrenmeden, aksini öğrenerek yetiştirse, o çocuk beş para etmez. Bu dediğim şekilde yetişirse ister mağarada isterse en zor, en yoksul, en ağır şartlar altında yetişsin, bu çocuktan ilerde çok şeyler beklenir. O birini de münkir, münâfık, fasık, zındık adamlar elleri ile gösterir. "İşte sizin hocalarınız, âlimleriniz bizim kapımıza gelip dileniyorlar" der.
Padişahın kızını alacağım diyen fakir azimle çalışıp sonunda padişahın kızını aldı; Şeyh Abdülkadir Geylani Efendimiz Hz.'nin kırk altın ile Bağdad'a gelip Sünnet-i Resûlullah ile, vakarla, kemâlla, ver'a ve dirâyet ile çalışıp bir tek Allah (cc)'dan bekledi. Bağdad'ın en zengini olup, her yeri zapt etti. İmam-ı Azam bir gecekonduda yetişen çocuk idi. O da aynı şartlarda çalıştı. Allahu Teâlâ Ona da futuhatı açtı, Bağdad'ın en zengini oldu. Altın eğerli ata binerdi (Kitabımızda geniş açıkladık).
Öyle çalışmayıp pasif davrananlar ne dünyaca ne ahiretçe hiç bir şey olamadı, unutuldu. Ama bunlar kıyamete kadar söylenir.
İmam-ı Azam'ın ve Hz. Pir'in tekkesi işler. Her ikisinin camisi müslümanlarla dolup dolup taşar. Müslümanların gönüllerindeki sevgileri üzerinden seneler geçtikçe artar. İşte bunu yapan Allahu Teâlâ'dır.
O da bir tek kendi için, kendinin rızası için hiç bir kimseye boyun eğmeyip o vakar, kemal, vera, dirâyet ile çalışınca Allahu Teâlâ'nın o kadar çok hoşuna gidiyor. Kendine ilmi derya edip, akıtıyor.
Hadîs-i Şerif:
"Siz bildiğiniz ile amel ederseniz, Allahu Teâlâ size bilmediklerinizi bildirir."
Bu talebeler de bildikleri ile amel edip vakar, kemâl, vera, dirâyet ile beraber yürütmelidir. Talebeden milyonda bir tanesi tam yapabilse islamiyetin geleceği için yaptığı, gösterdiği, yaşadığı, söylediği âyet, hadislerle yüz milyonlara ışık tutar. Milyonda bire değil, her sai gayret edip azimle, devamla, sebatla çalışan çocuğa Allahu Teâlâ bunu verir.
KUR'ÂN-I OKUYANLAR VE AMEL EDENLER
(Sûre-i Furkan, Âyet 30)
Meâl'i: "Peygamber (Hz. Muhammed) de: Ey Rabb'im! Doğrusu kavmim bu Kur'ân'ı terkedilmiş (bir şey yerinde) tuttular, (buna iltifat etmediler, insanları da buna gelmekten alıkoydular) der.
(Sûre-i Neml, Âyet 91-92)
Meâl'i: "(De ki) Ben ancak herşeyin sahibi olan ve burayı kutlu kılan bu şehrin (Mekke'nin) Rabb'ine kulluk etmekle emrolundum. Yine bana müslümanlardan olmam ve Kur'ân okumam emredildi. Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarcılardanım.
(Sûre-i Bürûç, Âyet 17-22)
Meâl'i: "Orduların haberi geldi mi sana? Onlar Firavun ve Semûd orduları idi (nasıl helâk oldular?). Bil'akis inkârcılar bir başka çeşit yalanlamanın içine düştüler. Allah onları arkalarından kuşatmıştı. Hakikatte onların yalanladıkları, aslı Levh-i Mahfuz'da bulunan şerefli Kur'ân'dır."
(Sûre-i Zuhruf, Âyet 4-5)
Meâl'i: "O, katımızda bulunan ana kitaptadır. O'nun şanı yücedir, hikmetle doludur.
Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'ân'la uyarmaktan vaz mı geçelim?"
(Hadîs-i Şerif, REH No: 5810)
Manâ'sı: "Kur'ân'la mücadele etmeyin; Allah'ın kitabının bir kısmını bir kısmı ile yalanlamayın! Vallahi onunla mücadele eden mü'min yenilir; O'nunla mücadele eden münâfık da (yakalanması) için aranır."
Biz kitabımızda Kur'ân-ı Kerim'de o âyet öyle söylüyor ama bu âyet böyle söylüyor demesi lazım. Kur'ân'a itiraz Kur'ân'la olur yazmıştık. Bu haşa sümme haşa âyeti yalanlamak veya aksini iddia etmek değil; itiraz eden adamın karşıdaki adama ikaz için o âyette öyle söylüyor ama bu âyette de böyle söylüyor derse o da o dediğin âyet öyle ama bu âyette de böyledir deyip birbirlerini ikna etmektir. Yoksa âyetin zerresine bir harfine zerre kadar şek ve şüphe getirilmez. Ancak o âyetlerle biz birbirimizi ikna edelim demektir.
(Sûre-i İsra, Âyet 45-46)
Manâ'sı: "Biz, Kur'ân okuduğun zaman, seninle âhirete inanmayanların arasına gizleyici bir örtü çekeriz.
Ayrıca, onu anlamamaları için kalblerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur'ân'da Rabb'inin birliğini yâdettiğinde (söylediğinde) onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisin geri dönüp giderler."
Allahu Teâlâ, onların kalblerini Kur'ân girmemesi için kapıyor. Kulakları duymasın diye kulaklarına ağırlık veriyor. "Sen Rabb'inin birliğini Kur'ân'da söylersen onların canı sıkılır o sıkıntıyla döner giderler." Yani hidayete ermezler demektir.
(Sûre-i Yasin, Âyet 11)
Meâl'i: "Sen ancak zikre (Kur'ân'a) uyan ve görmeden Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini bir mağfiret ve güzel bir mukâfatla müjdele."
(Hadîs-i Şerif, REH No: 1549)
Manâ'sı: "Ümmetimden en çok sevdiklerim o insanlardır ki; benden sonra gelip, beni görmedikleri halde Allah'ın Kitab'ındaki ahkam ile amel ederler."
(Hadîs-i Şerif, REH No: 4483)
Manâ'sı: "Beni görüp iman edenlere hayret edilmez. Asıl hayret edilecek kimseler o insanlardır ki, Evrak'ı (Kur'ân'ı) görüp de O'na başından sonuna kadar (şüphe ve tereddüt göstermeden) iman edenlerdir."
(Sûnen-i Tirmizi, C