KUR'ÂN'IN ŞİFASI

 

 

            (Sûre-i İsra, Âyet 82)

            Meâl'i: "Biz Kur'ân'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü'minler için şifâ ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır."

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 2796)

            Manâ'sı: "Kur'ân, rûhani hastalıklara, kötü itikad ve ahlâklara karşı devanın ta kendisidir."

 

            Bütün şifalar Kur'ân'dadır. Peygamberimiz (sav): "Ahlâk değişmez." buyuruyor. O kötü alışkanlık kendisinde yer etmiş ve o ahlâk sanılıyor. Onları, Kur'ân'ın şifası giderir, dediği o kötü alışkanlıkları giderir. (Kitabımızda açıkladık.)

 

            (Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 1772)

            Manâ'sı: "Aişe (ra)'den rivayete göre şöyle demiştir:

            Nebi (sav) her gece yatağına geldiği zaman iki elini birleştirerek bunlara nefes etmeye başlayıp: Kul Hüva'llâhü Ehad ve Kul Eûzü Bi-Rabb'il-Felâk ve Kul Eûzü Bi-Rabbi'n Nâs (sûrelerini) okurdu. (Ellerine üflerdi) Sonra iki eliyle vücudundan eli yetiştiği yerleri sıvazlardı. Elleriyle başını, yüzünü, vücudunun ön kısmını meshetmeye başlardı. (Sonra vücudunun arka tarafını meshederdi.) Ve böyle okuyup üfleyerek vücudunu meshetmeyi üç def'a tekrarlardı."

 

            (Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1611)

            Manâ'sı: "Seleme ibn-i Ekva (ra)'dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Hayber günü ben baldırımdan ağırca vurulmuştum. Hemen Nebi (sav)'e geldim. Resûlullah üç defa nefes etti. O saatte ağrı ve ızdırab hissetmedim."

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3542)

            Manâ'sı: "Cabir İbn-i Abdillah (ra)'dan şöyle demiştir:

            Resûlullah (sav) cüzzam hastalığına tutulmuş bir adamın elini tuttu, sonra beraberinde elini yemek çanağına sokup şöyle buyurdu:

            – (Benimle beraber) ye, ben Allah'a güvenir ve Allah'a dayanırım." (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 1927)

 

            Yani "cüzzam sana bulaşır diyecekler. Onlara karşı benimle ye Allah beni esirger" diye buyuruyor.

            Diğer bir Hadîs-i Şerif'te de "Bulaşıcı hastalıktan sakınmamızı" buyuruyor.

            Başka bir Hadîs-i Şerif'te de: "Uyuz olan develerin içerisine develeri karıştırmayalım. Uyuzu bulaşır sözü üzerine Peygamberimiz (sav):

            – Uyuz olan deveye hastalık nerden bulaştı? Allah verdi. Öyle ise Allah o hastalığı vermek isterse deve ayrı da olsa verir." (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 1928.) buyuruyor.

            Bunlara göre Peygamberimiz (sav) hem hastalık geçmesin diye korunmayı tarif ediyor, hem de Allahu Teâlâ'ya tevekkül edip ondan emirsiz, izinsiz hastalığın size gelmeyeceğini ikisini de söylüyor.

 

            (Muhtar'ül-Ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 157)

            Manâ'sı: "Daha halkı ona hamd etmeden; Allahu Teâlâ zatına nasıl hamd etti ise, siz de o hamde sığınarak hamd ediniz; şifâ taleb ediniz. Ve zatını övdüğü şeyle övünüz... Şifâ isteyiniz ki onlar:

            a) Elhamdülillah

            b) Kulhüvallahü ehad cümleleridir.

            Bir kimseye Kur'ân şifa vermiyorsa, O'na kimse şifa veremez."

 

            Çünkü en üstün, en büyük, en tesirli şifa Kur'ân'dadır. Her ilacın bir ölçü miktarı vardır. Kur'ân'ın şifâsının ölçü miktarı yoktur.

            Kur'ân-ı Kerim'in her âyeti zahiren bir hastalığa, manen bir sıkıntıya veya manevi olup hissedilmeyen (mürid kendini sağlam hisseder, maneviyatta o hastadır. Bazısı da kendini boşum zanneder. O manen bağlıdır. Kendileri bilmez. Bazısı da kendini halını kötü zanneder o da çok iyidir. Mürid bilmez. Böylesi manevi hastalıklara da) veya zor hissedilen sıkıntılara şifadır. Ayrıyeten her âyet bütün hastalığa şifadır.

            Esma'ül-Hüsna'yı bulabilmek için Peygamberimiz (sav)'e:

            "Kur'ân'ın hangi âyeti başkalarından daha büyüktür? diye sordular. Peygamberimiz (sav):

            – Siz küçüğünü gösterin, ben de büyüğünü göstereyim, buyurdu. Ashab:

            – Biz küçüğünü gösteremeyiz. Ayetin hepsi büyüktür, dediler. Peygamberimiz (sav):

            – Ben de bir âyete nasıl öbürlerinden büyük diyeyim! buyuruyor. Şu âyet ondan büyük dese diğerlerini küçültmüş olacak.

            Otlar, bitkiler, hayvanlar her birisi bir Esma'ül-Hüsna'nın mazharındandır. Güzel kokulu otlar, şifalı meyvalar, cennet Allahu Teâlâ'nın Rahman, Rahim isimlerinin sıfatı; zehirli otlar, yılan, akrep, yırtıcı canavarlar da Kahhar, Cebbar isimlerinin sıfatıdır. Allahu Teâlâ'nın Rahman, Rahim gibi nurlu isimleri her türlü güzellik, şifâ, her şey ondadır. Kahhar, Cebbar isimleri gibi sıfatları insanoğluna zararlı olan hastalıklar, yılanlar cehennem vs. hepsi ondandır.

            Kur'ân-ı Kerim'de olan âyetlerin büyük tesiri ve şifası görülmüştür. Bu defalarca denenmiştir. Bu âyetlerden bazıları:

            Bir insanın dişi ağrırsa; kendisi güzel abdest alsın, temizlensin. Abdestli olarak Kur'ân-ı Kerim'deki; Şem'un Gazi Hz.'nin (şehid edilmesini Yasin-i Şerif'te yazar.) ismini kağıda büyük olarak yazar ve bir ağaca veya tahtaya çakar.

            Sağdan sola ilk defa mim yuvarlağına abdestli olarak çiviyi kor, Eûzü Besmele çeker, ve sağ eli ile çakar. Ağrı geçmezse ikinci kez ayın yuvarlağına Eûzü Besmele çekerek sağ eli ile çakar. Yine ağrı geçmezse üçüncü kez Vav'ın yuvarlağına çiviyi çakar, ağrı muhakkak sûrette geçer. Bu defalarca denenmiştir. Şayet yine ağrı geçmezse ilk baştaki çiviye abdestli olarak "Eûzü Besmele" ile sağ eli ile vurur. İkinci ve üçüncü çivileri de vurur, ağrı muhakkak geçer.

            Ömründe diş çektirmemiş (dişine kelpeden vurulmamış) bir kişi bir abdest alıp o abdest ile bir oturmaya bin "Kulhü vallahü ahad" sûresini okursa  okuduğunu Allah (cc) rızası için okur, duada dişinin ağrımaması ve başka müşkülleri için dua eder, o kimse ömür boyu diş ağrısı görmez.

 

            Bilâl Babam:

            "Dişini kelpeden ile çektirmiş olsa bile o kimse benim dişim muhakkak ağrımayacak diye inanarak abdestlenir. Eûzü Besmele ile bir oturmada bin "Kulhu vallahu ehad" okur. Bunu bir oturmada bir abdest ile bitirmesi lazım. Onun da dişi ağrımaz" diye buyurdu.

 

Fatiha suresinin yetmiş iki derde deva olması

 

            Hadîs-i Şerif:

            "Elham sûresi yetmiş iki türlü derde devadır."

 

            Hz. Ali (ra)'den bir fakir para istedi. Yanında hiç mal, para veya eşyası yoktu. Yerden bir avuç toprak aldı. Her namazda, her rekatta okuduğumuz Fatiha'yı Şerifi okudu. Toprağa üfürdü, toprak altın oldu. Bir pençe altının hepsini fakire sadaka olarak verdi. Kendi nefsi, yiyeceği için okumaz, fakire sadaka vermek için okurdu.

            Âyet'el-Kürsü'yü de okuyup yatanın malını kimse çalamaz. Okunuş tarzı; yatmazdan evvel abdestli olarak her okumasında cüzü besmele çekerek bir Âyet-el Kürsü okur, sağ tarafına üfürür, bir tane okur sol tarafına üfürür, bir tane okur yukarıya bir tane okur aşağıya, bir tane okur önüne, bir daha okur arkasına üfürür. Bir defa daha okur içine çeker. Eûzü Besmele çeker sağ tarafına yatar. O kimsenin açıktaki malını dahi o gece kimse çalamaz.

            Bunu bir hoca vaazında söylüyor. Adamın bir tanesi atını çayırda otlatmak için uzunca bir ip ile bağlamış (ipin boyunca dolanır, yayılır bir tarafa kaçmaz). Kendisi Âyet'el-Kürsü'yü bu dediğimiz şekilde yedi sefer okuyup tarif ettiğimiz gibi yapıp, yatıyor. Sabahtan kalkıyor ki, atın yem yediği torbasını çalmışlar. Adam: "Hırsız gelmiş ne kadar uğraştı ise atı götürememiş, atın torbasını götürmüş" diyor ve sabahtan o vaazı veren hocanın yanına geliyor. Hocaya:

            – Sen "hiç bir şeyini çalamazlar" dedin. Benim atın yem torbasını çalmışlar. Bu nasıl oluyor? Hoca:

            – Âyet'el-Kürsü'yü oku da dinleyeyim.

            Adam okuyor ki, bir yerde yanlışı var. O kısmı yanlış okuyor. Hoca adama diyor ki:

            – Okuduğunun burası yanlış. Yanlış olunca ordan yanlış deliği açık kalıyor. At bu delikten sığmıyor, torba sığıyor. Bunu Eûzü Besmele ile iyice öğren, oku, huzurla yat o torbayı da çalamazlar, diyor.

            Göbek düşme; insanın midesine, karnına su toplanmasıdır. Kişiyi ishal eder, karın ağrısı yapar. Bu da o adamın vücudunda alışkanlık haline gelir. Ağır bir şey kaldırırsa, duvar, hendek gibi bir yerden atlarsa, yolda giderken ayağına bir taş takılsa, yıkılacak gibi sendelerse vb. durumlarda hemen göbeği düşer, rahatsızlaşır. Göbek, çektirme veya ilaç ile düzelir. İnsan normalleşir. Kur'ân-ı Kerim'de buna dair Sûre-i Zuhruf âyet 13 ve Sûre-i Kalem, Âyet 51'i okurlar. Şöyle ki: Sağ elinin şahadet parmağını su bulunan tabağın içindeki iğnenin üzerine basar. Ve bu iki âyeti huzurla üçer defa okur, hem suya hem de insana üfürür. Parmağını suyun içinden çıkarınca iğne parmağına yapışık olarak çıkar. İğneyi ikinci defa yine suya atar. Parmağını tekrar üzerine basar. Âyetleri tekrar okur ve parmağını çeker. İğne yine parmağına yapışır dışarı çıkar. Bazen ikinci de iğne parmağa yapışmaz, bazen yapışır. Üçüncüde hiç yapışmaz. Yapışmadığı zaman göbekte bir daha en ufak bir düşme, bir arıza olmaz, büsbütün sağlamlaşır.

 

 

 

         KUR'ÂN'IN ŞEFÂATI

 

 

            (İhyâu Ulûmi'd-din, Cild 1, Hadîs No: 857, s. 773)

            Manâ'sı: "Allah katında Kur'ân'dan daha üstün şefâatçi yoktur. Ne peygamber, ne melek ve ne de başkaları." (Abdülmelik b. Habib ve Taberânî, Hadîs-i Şerif, REH No: 2668; Muhtar'ül-ehadîsin-Nebeviyye, Hadîs No: 720.)

 

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3781)

            Manâ'sı: "İbn-i Büreyde'nin babası (Büreyde) (ra)'den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:

            Kur'ân, kıyâmet günü (hastalık veya yolculuk gibi bir sebepten dolayı) rengi değişmiş adam şeklinde gelir ve (okuyucusuna) seni gece uykusuz ve gündüz susuz bırakan benim diyecektir."

 

            (Sünen-i Tirmizî, Cild 5, Hadîs No: 3075)

            Manâ'sı: "Ebû Hüreyra (ra) tarikiyle Resûlullah (sav)'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

            Kur'ân'ın sahibi (adamı) kıyâmet gününde gelecek ve Kur'ân "Ey Rabbim!" diyecek "Onu süsle!" Bunun üzerine ona kerâmet tacı giydirilecektir. Sonra Kur'ân, "Ey Rabbim, ona daha ver!" diyecek ve bunun üzerine kendisine keramet hullesi giydirilecektir. Sonra Kur'ân, "Ey Rabbim! Ondan razı ol!" diyecektir. Müteakiben "Oku ve yüksel!" buyuracak ve her âyet mukabilinde bir hasene ilâve edilecektir."

 

            Yani her âyetin karşılığında bir iyilik verilecektir.

 

            (Berîka, Cild 1, sayfa: 155)

            Manâ'sı: "İbn-i Hibbân'ın isnâdiyle, Câbir (ra)'den, O'nunda Peygamberimiz (sav)'den rivâyet ettiğine göre; o şöyle dedi:

            – Kur'ân şefâat edicidir. Şefâatı makbuldur. Şikayetçidir ve şikayetinde tasdik olunmuştur. Onu önüne alan kimseyi cennete kavuşturur. Kim de onu (sırtı) ardına atarsa onu cehenneme sevkeder."

 

            (Sahîh-i Müslim, Cild 2, Hadîs No: 253 (805)

            Manâ'sı: "Cübeyr ibn-i Nufeyr dedi ki: Nevvas ibn-i Sim'ân el-Kilâbiyy'den işittim, diyordu ki:

            Nebî (sav)'den işittim, şöyle buyuruyordu:

            "Kıyâmet gününde Kur'ân ve Kur'ân'la amel etmekte bulunan Kur'ân sahibleri getirilirler. Bakara ile Â'li İmrân Sûreleri onların önüne geçerler."

            (Ravi der ki) Resûlullah (sav), bu iki sûre için üçer misal getirdi ki artık bunları hiç unutmadım. Buyurdu ki:

            – Bu iki sûre iki bulut kümesi, yahut aralarında bir nur bulunan siyah iki gölgelik, veyahut da gökyüzünde saf saf kanad açmış vaziyette uçan iki alay kuş gibidirler. Bunlar sahiplerini hararetten koruyacak ve şefâat eyleyeceklerdir."

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 2608)

            Manâ'sı: "Beş şey (kıyâmet günü bu ümmet için) şefâatçıdır; Kur'ân sıla-i Rahim, emanet, Peygamberinizin ve dininizin ehli."

 

            (Hadîs-i Şerif, REH No: 2797)

            Manâ'sı: "Kur'ân şefâat edicidir, kendisine şefâat payesi verilmiştir. En doğruyu bildirendir, tasdik olunmuştur. Kim onu kendine önder edinirse, onu cennete götürür. Kim de onu ardına atarsa onu cehenneme götürür."

 

            (Sünen-i Ebû Dâvud, Cild 5, Hadîs No: 1400)

            Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'nin rivâyet ettiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

            – Kur'ân-ı Kerim'de otuz âyetlik bir sûre vardır. Sahibine (onu ezberleyip okuyana) bağışlanıncaya kadar şefâat eder. O Sûre-i Mülk'dür." (Tirmizi, Sevab'ül-Kur'ân 9, 52; Dârimî, Fezaîl'ül-Kur'ân 19; Hakîm el-Müstedrek I, 565; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3786.)

 

            Kur'ân-ı Kerim okununca O'nun nuru, şifası doğrudan Allahu Teâlâ'dandır. O şifayı, o hali veren Allahu Teâlâ olunca insan vücudundaki bozulan Ahsen-i Takvimleri hem düzeltiyor, hem de şifa veriyor.

            Misal; Hz. Ali (ra)'nin başı her zaman, bazen de gözleri ağırırdı. Peygamberimiz (sav) bunun şifa bulması için Hz. Ali (ra)'ye okudu ve gözlerine tükürdü. Hz. Ali (ra)'nin o andan itibaren devamlı ağrıyan başı ve bazı zamanlarda ağrıyan gözü tedavi olup, ömür boyu bir daha da ağrımadı. Çünkü Ahsen-i Takvim yapıldı. Gözünün ve başının ağrımasına sebep olan o rahatsızlıkları giderip, onların açtığı birçok rahatsızlıklardan dışına vuran hastalıkların hepsi geçti.

 

  

 

         KUR'ÂN'DA FEN

 

 

            (Sûre-i Rad, Âyet 31)

            Meâl'i: "Eğer bir Kur'ân'la dağlar yürütülseydi, veya onunla yer parçalansaydı ya da onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kur'ân, yine bu kitab olacaktı.) Fakat bütün işler Allah'a aittir. İman edenler hâlâ bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi? Allah'ın va'di gelinceye kadar devamlı olarak inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı, ya ansızın büyük bir belâ gelecek, ya da o belâ evlerinin yakınına inecek. Allah, va'dinden asla dönmez."

 

            Şeyh Muhiddin-i Arabi Hz. Allah (cc)'a sevilen bir kul idi. "Şu dağa yürü desem dağ yürür" dedi, dağ yürümeye başladı. "Dur yâ Cebel! (Ya dağ!) Ben yürü demedim, misal verdim" buyurdu.

            Hz. Ali (ra) harp zamanında kendinden susayıp su isteyene; "Ey Dağ! Benim arkadaşıma su ver" buyurdu. Çünkü Kur'ân kendinde idi ve Allah (cc) kendine tecelli etmişti. (Haz. Ali (ra) harpte "Enel Kur'ân! (Kur'ân benim) Bana bakın" dediğini yazmıştık.) İşte Hz. Ali (ra)'nin çağırması ile dağ parçalandı, arkadaşına su verdi.

             Salih (as) dua etti, dağa çağırdı, dağ yarıldı. İçinden iri vücutlu gebe bir deve çıkıp ortalarına geldi, yavruladı. İçlerinde yirmi beş sene yaşadı.

            Şeyh Muhiddin-i Arabi Hz. Kırk ölüyü diriltti.

            Hz. Ebû Bekir (ra) harpte ölen Nofel'i kabrinden diriltip getirdi.

            Hz. Ali (ra); "Sen Allah'sın" diyen adamın başını kesti. Yanındakilerin ısrarlarından dolayı geri diriltti. Dirilen yine "Sen Allah'sın" deyince bu sefer başını kesti ve diriltmedi (Kitabımızda geniş açıkladık.)

            "El Cenneti Hakkun Vennarı Hakkun"

            Cenette hak ateş (cehennem) de hak" her ikiside dolmak ister. (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 11, Hadîs No: 1739.)

 Kur'an-ı Kerim'in küffar memleketlerine götürülmemesi hakında

            (Kütüb-i sitte, Cild 3, Hadîs No: 436)

            Manâ'sı: "İbn-i Ömer (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) düşman arazisine Kur'ân-ı Kerim'le birlikte askeri seferi yasakladı." (Buhâri, Cihâd 129; (2610); İbn-i Mâce, Cihâd 45, (2879); Muvatta, Cihâd 7, (2, 446); Hadîs-i Şerif, REH No: 5838.)

 

            Peygamberimiz (sav) küffar memleketine Kur'ân-ı Kerim'in götürülmemesini emretti. Bilâl Babam'da küffar memleketine Kur' ân-ı Kerim'i götürmeyi iyi görmedi. Biz:

            – Almanya'ya gidenler orada Kur'ân okumasınlar mı? dedik. Bilâl Babam:

            – Ezberden okusunlar, buyurdu. Sebebini sorduk.

            – Bir kâfir kasıtlı olarak Kur'ân-ı Kerim'i satın alıp, ayak altına alır, tepeler. Çeşitli hakaretler yapar. Müslüman memleketinde olmadığı için ne devlet, ne millet, ne de sen mani olamazsın buyurdu. Almanya'ya gidip orda uzun boylu kalıp emekli olmayı düşünenleri de makbul görmedi. Zaruretsiz gitmeyi yine normal karşılamadı. Eğer zaruret karşısında gitmişse burada bir iş çevirecek kadar para tedarik etsin. Hemen gelsin, burda onunla bir iş çevirsin.

            İslâm memleketinde yaşantı, yemek, içmek, giyim örf, adetlerin hepsi Allah (cc)'ın emri Peygamberimiz (sav)'in sünneti üzere asırlardan beri gayret gösterilerek islâm üzere kurulmuştur.

            Peygamberimiz (sav): "İsmi benim ismim olana şefâat ederim" buyuruyor.

            "Bir müslüman hastayı ziyaret etmek, ezan, Kur'ân-ı Kerim okumak, okuyanı dinlemek çok sevaptır. Bir insanın susamış bir mü'mine su vermesi onun da kendine dua etmesi kurtulmasına sebep olur. İşte islâm memleketinde bu vb. gibi sayılamayacak kadar büyük manevi zenginlikler var. Küffar memleketi bunların tam aksidir.

            Altı yüz seneden beri Türkiye'mizde müslümanlar tek bir vücut gibiydi. Irk, renk, millet ayrımı gözetilmez, din kardeşliği en önde tutulurdu. Şimdi Almanya'da Avrupa'daki işçilerimiz bir kısmı bozulmuş onlara uymuş. Bozulmayanlarda fırka fırka ayrılığa, görüş ayrılığına düşmüşler. Bir birlerini çekememek, sevmemek, birbirlerinin camilerine gitmemek neredeyse birbirlerine düşman gözü ile bakmak ve mezhepleri inkar etmek hepsi yirmi beş otuz senenin içinde oldu. Bunu yüzlerce sene devam ettirdiklerini farzedersen birbirlerine hırs, kin, görüş ayrılığı, yüzlerce misli artar. Ama görünüşte Kur'ân okuyor, çocuklarını da okutuyor, "İslam'ı da yaşıyorum" diyor. Allah'ım bizi, onları, hepimizi düzeltsin, islah etsin, ayıktırsın. İslâm'ın görüş ayrılıklarını kaldırsın (amin). İşte Peygamberimiz (sav)'in emri yerini bulmuyor. Kur'ân oraya gitme değil, orada basılıyor. O kadar okunduğu halde düzeltilme değil bozuluyor. Çünkü Peygamberimiz (sav)'in Kur'ân küffar memleketine gitmesin dediğinde bizim bilemediğimiz büyük hikmetler var. Bununda telafisi imkansız bir çok şeylere sebep oluyor.

 

            (Sûre-i Rahman, Âyet 1-4)

            Meâl'i: Rahman olan Allah, Kur'ân'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı, maksadını anlatmayı öğretti.

 

            Hakim mahkemede on dört kişinin Bilâl Babam hakkında ifadesini alırken, onlar:

            – Biz evine gelip zikir (ayin) yapanları iyice biliyoruz. Bu o kadar hassas bir şeyh ki kendilerini suç üstü yakalamak için çok uğraştık. Bir fırsatını vermedi gibi bu ve buna benzer ifadeler veriyorlar. Bilâl Babam ifade için:

            – Benim hazırladığım hiç bir şey yoktu. Hakim bana da: "Kalk ifade ver", deyince aklıma "Zanla yakîn hasıl olmaz, zanla hükmedilmez." (Sûre-i Yûnus, Âyet 36.) âyeti geldi. Dedim ki:

            – Bunların dediklerinin hepsi zandan ibaret. Zanla da yakîn hasıl olmaz. Meşhûden (suçüstü) bir şey olmadığından yüksek vicdanınızdan yüksek adaletinizden beratımı taleb ediyorum, dedim. Hakim, ifadeyi yazıcıya yazdırırken, o şahitlik yapanlar itiraz etmek istedi. Çünkü berat olacağım. Hakim onlara:

            – Siz ifadenizi verdiniz. Bunun ifadesini yazmam lazım. Siz temyiz edin, ben berat ediyorum, diye söyledi. İşte her âyetin yeri geldikçe her şeye faydası var, mahkemede berat etmesine yine Kur'ân sebep oluyor. Kur'ân-ı Kerim adl-ü adaleti her şeyi insana öğretir.

            Yine, yıldızlar ve dünyanın kuruluşu bunlar konuşulurken, Bilâl Babam âyetlerle söyleyip, cevap verip hepsini iknâ edince içlerinden birisi:

            – Hocam sen bunları nereden öğreniyorsun? Bilâl Babam:

            – Kur'ân'dan. Adam:

            – Kur'ân'da bu ilimler var mı? Bilâl Babam:

            – Kur'ân'da olanları insanoğlu keşfetmeden aciz. Kur'ân'da astronomi ilminin en ince noktasına kadar herşey var. Daha bilmediklerimizde çoktur. Çünkü Kur'ân'da Allahu Teâlâ: "Allah'ın kelâmlarını, bütün dünya denizleri mürekkeb olsa, ağaçlar kalem olsa yedi deniz de arkasından yardım etse yazmayla bitiremez. O kadar geniştir, (Sûre-i Lokman, Âyet 27.) buyuruyor. Halbuki bir litre mürekkebi yazıp bitirene kadar dünyanın en âlim profesörünün bilgisi biter, mürekkeb bitmez.

            Bilâl Babama:

            – Cehennem ateşi 70 bin senelik yoldan insanı yakar diyorsunuz. 70 bin senelik mesafeden bir ateşin insanı yakmasına imkan var mı? deyince Bilâl Babam:

            – O ateş bu dünyada da var. Güneş ile dünyanın arası 70 bin senelik mesafeden daha fazladır. Ama ekvatorda öyle vakti güneşe karşı duramazsın, oturamazsın, gölge ararsın. Çünkü insanı yakar, kavurur diyor.

            Mûsa (as), Hızır (as)'ın yanına ilim öğrenmeye gelince; gemide giderlerken bir martı kuşu denizin yüzünde kafasını suya batırıyor, tekrar dışarı çıkarıyor. Hızır (as), Mûsa (as)'ya: "Seninle benim ilmim, Allah'ın ilminin yanında şu kuşun kafasını suya batırınca gagasına, burnuna ne kadar su bulaştıysa o kadardır. Allah'ın ilmi bizim ilmimizin yanında bütün dünya denizleri gibidir, buyuruyor.

            Adam, Kur'ân tefsirlerinin isimlerini alıp, onları okumam, öğrenmem lazım, diyor ve çok memnun oluyor. Kur'ân tefsirlerini alıp, inceliyor.

            Adamın biri bana sordu:

            – Kur'ân'da fen var diyorlar. Fen Kur'ân'dan alınmadır, derler. Kur'ân'da bu fenler var mı? Ben:

            – Evet, dedim. Yine sordu:

            – Ben bunu çok hocaya sordum. Kur'ân'da fennin olduğunu söylüyorlar, fakat isbat edemiyorlar. Sen edebilir misin? Aynı soruyu sana da soruyorum.

            – Ben inşallah isbat ederim, dedim ve sordum.

            – Deniz altında ilk defa kim gezdi? Adam:

            – Avrupalılar deniz altını ilk defa gezdiler. Yaptıkları deniz altı ile dedi. Ben dedim ki:

            – Avrupalılar dünküdür. Binlerce sene evvel kim gezdi? adam cevap veremedi.

            – Bilmiyorum, deyince ben:

            – İlk deniz altını gezen Yûnus (as)'dır. Balığın karnında bir rivayete göre 40 gün, bir rivâyete göre altı ay balığın karnında gezdi. Bütün  dünya denizlerinin her tarafını balık gezdirdi. Çünkü balık öyle emir almıştı.

 

            (Sûre-i Saffat, Âyet 142, 143, 144)

            Meâl'i: Yûnus kendisini kötülerken onu bir balık yuttu.

            Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalmıştı.

 

            Yine sordum:

            – Dünya yüzünde büyük dev nakliye uçakları var. Bunların daha büyüğünü ilk defa kim yaptı? Kim uçurdu? Adam:

            – Bilmiyorum, dedi. Ben dedim ki:

            – İlk defa yapan, uçuran, Sultan Süleyman (as)'dır. Kur'ân-ı Kerim'de söyler. (Sûre-i Nemil de) Hem de çok büyük bir tahtı(sarayı) vardı. Üstünde onbinlerce asker bütün hayvanat, bu sarayla sabahtan akşama kadar 20 günlük yol uçar, yani günde 600 km. yol giderdi. Yine Kur'ân-ı Kerim'de Sultan Süleyman (as) havada uçtuğu yerde, yerdeki karıncalar ile konuşurdu.

 

            (Sûre-i Nemil, Âyet 18 ve 19)

            Meâl'i: Karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca: (Ey karıncalar, yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin) dedi.

            (Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: Ey Rabb'im, bana ve ana-babama verdiğin ni'mete şükretmemi ve hoşnud olacağın iyi iş yapmamı gönlüme getir. Rahmetinle beni iyi kulların arasına kat.

 

            Şimdi hiç bir telsiz, hiç bir fen, uçakta giden bir kimseyi yerdeki karıncanın sesini duyacak kadar hassas bir alet yapamamışlar, yapamazlar da. Televizyona gelince:

            Yakup (as), Yusuf (as)'ı zahirde arıyor bulamıyor. Maneviyatı Yusuf (as)'ın penceresine eli ile vurup hem orada görünüp hem de sesi ile:

            – Ya Yusuf dışarı çık, diyor. Zeliha'nın şerrinden kurtarıyor. Görüntüsü televizyon, sesi telsiz, radyo, daha parmağı ile vurduğunu da bulamadılar. Bu dediklerimin bazıları hadîs-i kudsi olarak Peygamberimizin kendinin açıklaması olarak söylemişlerdir.

 

 

 

(Sûre-i Yusuf, Âyet 24)

            Meâl'i: Yemin olsun ki, kadın ona meyil etti. Eğer Rabb'ının burhanını görmese idi. O da kadına meyil edecekti. İşte böylece biz kötülük ve fuhşu onlardan uzaklaştırmak için delillerimizi gösterdik. Çünkü o ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.

 

  Kur'an-ı Kerim'in 20 nci asra göre tefsir edilmeli diyenler hakkında (1)

 

            (Sûre-i Fil, bütün Âyetler)

            Meâl'i: Görmedin mi fil sahiplerini nasıl etti. Onların kurdukları tuzağı bozgunluk içinde kılmadı mı? Onların üzerlerine bölük bölük kuşlar gönderdi. Onlara o kuşlar siccil'den katı sert çamurlardan taşlar atıyorlardı. Artık onları yenilmiş ekin yaprağı gibi kıldı.

 

            – Atomu ilk defa kim icad etti, diye sordum.

            – Bilmiyorum dedi. Ben dedim ki:

            – Atomu ilk icad eden melâikeler, ilk atan Ebabil kuşları, ilk atılan ordu, Yemen'den Kâ'be'yi yıkmak için gelen Ebrehe'nin fil ordularına atıldı. Kırlangıçtan ufak olan Ebabil kuşlarının iki ayağında, biri ağzında getirdiği taşlar, bir nohutun yarısından büyük olsa, üç taşı o kuş götüremez. Bu taşı attığında Fillerin sırtından geçip karnından çıkıyor. Hem de etini yakıp kemiklerini, biçilmiş buğdayın saplarını hayvanların tepelemesi ile toprağa karıştırdığı gibi toprağa karıştırdı, dedim.

            Kur'ân'da bu taşların ismi siccil diye geçiyor. Şimdi bu taşlara atom deniliyor. Kırlangıçtan ufak Ebabil kuşlarının ağzında getirdiği hem öldürür hem de parçalar, hem de toprağın içine karıştıracak kadar kuvvetli olursa bu atom değil mi? Fil sûresi bunu söyler. Ben yine sordum.

            – İlk feza yolculuğunu yapan kimdir? Adam:

            – Bilmiyorum, dedi. Ben:

            – İlk feza yolculuğunu yapan İsa (as)'dır.

 

            (Sûre-i Nisa, Âyet 157, 158)

            Meâl'i: Muhakkak biz Meryem'in oğlu Allah'ın Peygamberi İsa'yı öldürdük demeleri sebebiyle lânete hedef olmuşlardır. Halbuki onu ne öldürdüler ne de asıverdiler. Fakat onlar için bir benzetilmiş oldu. Şüphe yok ki, onda ihtilâf edenler, ondan dolayı şek içindedirler. Onlar için buna dair zanna uymaktan başka bir bilgi yoktur. Onu hakikaten katletmiş değildirler.

            Hayır, Allahu Teâlâ onu kendisine yükseltmiştir. Allahu Teâlâ Azizdir, Hâkimdir.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 6342)

            Manâ'sı: Her peygamber bir evvelkinin yarı ömrünü yaşar, Meryem oğlu İsa (as) kavmi arasında 40 yıl durdu.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 3891)

            Manâ'sı: Mesih'ten İsa (as) indikten sonraki yaşantıya ne mutlu. Göğe bol yağmur yağdırmak, yere bol nebat bitirmek için izin verilecek. Beyaz kaya üzerine tohum ekilse bile bitecek. Karşılıklı kin ve hased yoktur. O zaman hatta kişi aslanın yanından geçecek, aslan ona ilişmeyecek. Yılana ayağını basacak da yılan onu sokmayacak.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 1636)

            Manâ'sı: Meryem oğlu İsa (as) suda yürürdü, eğer daha fazla yakın elde etse idi. Havada yürüyebilirdi.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 2239)

            Manâ'sı: Peygamberler anneleri ayrı olan kardeşlerdir. Dinleri inanışları birdir. Ben Meryem oğlu İsa (as)'a, hepinizden daha yakınım. Çünkü onunla benim aramda bir peygamber yoktur. Şüphe yok ki, o kıyâmete yakın inecektir. Onu gördüğünüz zaman tanırsınız al ve beyaz arasında bir renge sahip olan orta boylu bir adamdır. Üzerinde iki basra elbisesi vardır. Başına su isabet etmemesine rağmen beyaz inci gibi parlayacaktır. Hıristiyanların salibini kıracak (Haç), hınzırı (Domuz) öldürecek, cizyeyi kaldıracak, tüm insanlığı islâma davet edecek, onun zamanında islâmdan başka tüm milletler helâk olacak, aslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar da koyunlarla, yanyana otlayacaklar. Kırk yıl hüküm sürecek sonra vefat edecek müslümanlar namazını kılacaktır.

 

            (Hadîs-i Şerîf, Ramuzul ahâdis)

            Manâ'sı: Buyurdu ki: İsa (as) Meryem oğlu yer yüzüne iner. O zamanda evvelden geçmiş olan sulahalardan derecesi daha ziyade olan 800 erkek ve 400 kadın üzerine iner.

 

            İsa (as), iki bin seneden beri fezadadır. Fezaya astronot elbisesi giymeden kendi elbisesi ile çıkan ve uzun müddet fezada kalan tek insandır.

            İkinci olarak Peygamberimiz (sav)'dir. Fezaya çıkıp Mirac'a bir gece gidip geldi. Yatağımı sıcak buldum. Allah (cc) hazretleri ile doksan bin kelâm konuştum. Gök ehli ile konuştum. Bu dünyadan başka içinde insan yaşayan bazı dünyalara gidip onları islâm dinine davet edip ümmet edindim diye buyurmuştur. 18 bin âlemin Mustafa'sı dediği bu dünyadan başka 18 bin âleme hükmetti. Onlara da Peygamberlik yaptı.

 

            (Sûre-i Enbiya, Âyet 107)

            Meâl'i: Ben seni bütün âlemlere rahmet olarak gönderdim.

 

            Diye buyurmuştur. Ayrıca Peygamberimiz cenneti gezdim, cehenneme baktım, gördüm, her çeşidi ile konuştum, bilgi aldım diye buyurmuştur.

 

            (Hadîs-i Kudsi, REH No: 4096)

            Manâ'sı: Allah azze ve celle Cebraîl (as)'e buyurdu:

            – Ey Cibril bir milyon muhtelif millet yarattım. Hiç bir millet kendinden başkasını yarattığımı bilmez. Ona Levhi Mahfuz'u göstermedim. Kalemin hareketine de muttali kılmadım. Ben bir şeyi murat ettiğim zaman ona (kün) ol derim. O da oluverir. (Kef, nun'u) katiyyen geçemez.

 

            Allahu Teâlâ bir milyon muhtelif millet yarattım diyor. Dünyadaki milletlerin hepsini hesap etsen en çok bir kaç bin millet olur. Peygamberimiz (sav) içinde insan yaşayan bizim bu dünya gibi 18 bin âleme (dünya) ya, Peygamber olarak gönderilmiştir. İşte on sekiz bin âlemde ve bu dünyada yaşayan milletlerin sayısı bir milyonu buluyor. Peygamberimiz (sav) bunların hepsine Peygamber olarak gönderiliyor.

            Peygamberimiz (sav)'in miracında olan haller yüz seneye sığmaz, beş dakikaya sığıyor. Allah bir saatı bin saat eder, derler. Bu söz yanlıştır, eksiktir, noksandır. Aslında Allah (cc) bir saniyeyi bir milyon sene eder. İşte fezaya gidip en kısa zamanda en çok en büyük iş başaran, en büyük işi gören, az zamanda çok şeyler yapabilen, tek feza yolculuğunu yapabilen eşsiz insan, misli gelmeyen ve medar-ı iftiharımız, âlemlerin efendisi olan Peygamberimiz (sav) hazretleri feza yolculuğunu böyle yapmıştır.

            Demiri, çeliği, ilk defa yer yüzünde eriten, ok, mızrak, kılıç gibi harb aletlerini döken Davut (as)'dur.

 

            (Sûre-i Enbiya, Âyet 80)

            Meâl'i: Sizin için sizi savaştıklarınızın şiddetinden korusun diye zırh sanatını Davud'a talim ettik. Artık sizler şükür ediciler misiniz?

 

            O, demiri avucunda eritir, istediği tarafa büker, istediği kalınlıkta istediği tipte harb aleti yapardı.  Demiri yumruğu ile ezer. Eli ile büker. Hamur ezer ve büker gibi âlet yapardı. Şimdi binlerce sene sonra bu fen daha gelişti. Dişli makine gövdesi, top, tüfek gibi âletleri eritip döküyorlar. Bunun hepsini Davut (as)'a borçlular, dedim. Adam kabul etti. Peygamberimizin Mirac'a çıktığı Burak'ın adımı bir göz alımı diyenlere:

            – Peygamberimizin biraz evvel bahsettiğim bir saniyenin içine bir senelikten fazla zaman sığdırıp Peygamberimiz gidip gelmiştir. Bunun hakkında ne hız ölçümü olur, ne akıl yeter. Allah işidir, yapar diye inanmaktan başka çare yoktur. Bunun haricinde Burak'ın adımı bir göz alımı idi o süratle gitti ve benzeri gibi sözlerin hepsi yanlıştır.

            Bir gün Bilâl Babam'ın yanına bir hoca geldi.

            – Ay, Güneş'ten ziyâ alıyor diyorlar, doğru mu? Babam:

            – Evet, doğrudur.

            – Bunlar doğru ise neden bizim âlimlerimiz bilmemiş bilememiştir. Ay, nûr değil mi? Ay dördüncü kat semâda değil mi?

            Bilâl Babam okuduğu kitabı kapatıp dedi ki:

            – Bunu sana tam anlatmazsam olmayacak. Şu zamanda islâmiyet dinini yaymak çok kolaylaştı. Ama siz kafanızı bir kitaba takıyorsunuz. Ay'da Güneş'te, Yıldızlar'da bu dünyada hepsi Allah'ın nûrundan yaratıldığı için nûrdur. Ay da nûrdur bu dünya gibidir. Çıkılmayacak, gidilmeyecek bir yer değildir. Biz de anlatacağız amma yaşımız geçti. İcat olan her şeyi fen, islâm dininin büyüklüğünü ortaya koyuyor. siz onu kapatmaya çalışıyorsunuz. Ay dördüncü semâda dedikleri yanlıştır. Ay da bu dünyanın malıdır.

 

            (Sûre-i Nûr, Âyet 5)

            Meâl'i: Yemin olsun ki, en yakın olan dünya semâsını kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için atılacak şeyler kıldık. Bunlar için alevli ateş azabı hazırladık.

 

            Dünya semâsının ışığı ziyneti Ay, Güneş, Yıldızlar olduğuna göre Ay da, Güneş de, Yıldızlar da bu dünyanın malıdır.

 

            (Sûre-i Hicr, Âyet 16, 17)

            Meâl'i: Yemin olsun ki, biz, gökte burçlar yaptık ve onu nazar edenler için süsledik. Onu her bir taşlanmış şeytandan koruduk.

 

            Bizce öyledir ki, bu zamana kadar Okyanus denizinin ortasında bilinmeyen bir adayı bulmakla Ay'a çıkmanın bir farkı yoktur. O Dünya denizinin ortasında bilinmeyen bir adayı buldu. O da Dünya semâsındaki Ay'a çıktı.

 

            (Sûre-i Yasin, Âyet 38, 39, 40)

            Meâl'i: Güneşte kendisine mahsus karargâhında akar gider. İşte bu, aziz ve âlim olan Allah'ın takdiridir.

            Ay için de bir takım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner.

            Ne güneş ay'a yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Bunlardan her biri belli bir yörüngede yüzmeğe (akıp gitmeğe) devam ederler.

 

            Ay'ın Güneş'ten ziyâ aldığını bunu bizim âlimlerimizin neden bilmediklerine gelince, bizim âlimlerimiz bundan asırlar önce Seyyit Nizamoğlu kasidesinde Ay'ın Güneş'ten ziyâ aldığını Allah'la kul arasına misal getirerek söylemiştir. Fen bunu şimdi buluyor.

 

            Ayinei ilahi didar-ı evliyâdır,

            Bu aynaya gel bak camı cihan nümadır.

 

                                   Baktıkça afitaba sofu gözün kamaşır,

                                   Aksini Ay'a salsa bakmak ona revadır.

 

            Bir Mürşid-i Kâmil'e teslimi canı dil kıl,

            Zira ki mazharı Hakk hem sırrı Evliyâdır.

 

                                   Dünyada görmeyenler göremezler, ahirette,

                                   Aç gözünü ona bak bu kavli Mustafa'dır.

           

            Benden sana nasihat sen senliğini terk et,

            Varlık ona yaraşır ez gayri Hakk fenadır.

 

                                   Seyyit Nizamoğlu'nun aşktır murad-ı Hakk'tan,

                                   Aşk olmayan ameller bil cümle masivadır.

 

                                                                       Seyyit NİZAMOĞLU

 

            "Ayinei İlahi Didarı Evliyâdır", Allah'ın aynası Evliyâsının yüzüdür demektir. "Bu aynaya gel bak camı cihan nümadır", Allah'ın kuvvetini, kudretini, büyüklüğünü, azametini, yaptığını, yapacağını, esrar-ı ilâhiyesini, evliyâsında görebilirsiniz. Bu neye benzer "Baktıkça afitaba sofu gözün kamaşır. Aksini Ay'a salsa bakmak ona revadır." Sen Güneşe bakamayıp güneşin ziyâsını Ay'a verince Ay'a bakabildiğin gibi, sen Allah'a bakamazsın Güneş gibidir, gözünü kamaştırır. Güneş ziyâsını Ay'a verince Ay'a bakabildiğin gibi sen de Allah'a bakamazsın, Allah Evliyâsına tecelli edince Güneşin ziyâsı Ay'da bakılacak şekle geldiği gibi sen de Allah'ın esrarını, Allah'ta göremezsin, Evliyâsında görürsün. Allah güneş, evliyâsı Ay gibidir. Ay'daki parlaklık Güneştendir. Evliyâsındaki harikulâde haller de Allah'tandır.

 

            (Hadîs-i Şerîf, REH No: 5668)

            Manâ'sı: Biliyor musunuz gökle yer arası ne kadardır. Aralarında beş yüz yıllık mesafe vardır. Her gökten diğer bir göğe beş yüz yıllık bir mesafe vardır. Her göğün kalınlığı beş yüz yıllık mesafedir. Yedinci katın üstünde bir deniz vardır ki; üstü ile altı arası yer ile gök arası gibidir. Sonra bunun üstünde arş vardır. Üstü ile altı arası yer ile gök kadardır. Allah bütün bunların üstündedir. Mekândan münezzeh olarak Adem oğullarının amellerinde hiç bir şey ona gizli değildir.

 

            Allah için mekân yoktur. Her yerde her mekânda hazırdır. Allah her yerde hazırdır. Olmadığı yer yoktur. Yani mekândan münezzehdir.

 

 

            Doğan sensin dolanan sen,

            Ne doğar, ne dolanırsın,

            Mekânın Lâ mekân senin

            Her mekânda bulunursun.

 

                                   Bilen sensin bilinen sen,

                                   Sen bilirsin seni yine,

                                   Tecelli ettiğin dosta,

                                   Lûtfunla bilinirsin.

 

            Bir gönülde senden gayri,

            Ağyar gidip yâr olmasın,

            Muhabbetin nûru ile,

            Ol gönülde salınırsın.

 

                                   Seyyit Nizamoğlu sakın,

                                   Ölem deyu gussa yeme,

                                   Dost elinde doğarsın sen,

                                   Gerçi burda dolanırsın.

 

                                                           Seyyit NİZAMOĞLU

 

 

            İbrahim Hakk'ı Hazretlerinin bu hususta kitapları meşhurdur. İmam-ı Gazali Hz. lerinin bundan altı ila yedi asır önce bu hususta aynı mevzuda kasideleri vardır.

            Bundan yüz binler, belki milyonlarca sene evvel bir (elestü birabbiküm) sözü ile Ay, Güneş ve Yıldızlar o zamandan kıyâmete kadar dönecekler. Bir (Elestü birabbiküm) sözü ile Cemalullahı görmeden sadece sesin verdiği aşk ile yüz binlerce milyonlarca sene aşka gelip dönüyor. O aşk bitmiyor, gitmiyor. Kıyâmete kadar aynen dönmeye devam ediyor. Cennet-i Â'lâ'da hem görür, hem konuşur, hem de selâm verir. Selâm gönderirse bunun aşkı daha ne kadar fazla olur. İşte Cemalullah'ı görenler ile görmeyenler arasındaki fark budur.

            Zamanında, "hüsn-ü zan" edilen bir adama onun nasıl olduğunu Bilâl Babam'a sordular. Babam kendi ile konuşmadığım tartışmadığım, kitabını okumadığım bir adama müsbet menfî onun hakkında konuşamam dedi. Aradan seneler geçti. O söyledikleri adamın elle yazmış olduğu ve matbaaya bastırdığı bir kitabı, seyyar satıcı olan bir adam satıyordu. Ondan o kitabı aldı. Baştan sona kadar her yerini okudu. Kitabın içinde bir yerini doğru bulmadı. O zat'a soruyu soran bir profesör:

            – Tasavvuf âlimleri mânen başka âlemlere gidip orda büyük işler gördüğü bir çok manevî hâllar geçirdiği ve müridlerinin başından da büyük haller geçtiği kendi de o içinde insan yaşayan âlemlere bizzat gittiğini söylüyor. Şimdi zamanımızda Ay'a gidiyorlar. Çok uzakları gösteren dev dürbünlerle bakıyorlar. Fezaya füze âlet gönderip, oranın nasıl olduğunu keşfetmeye çalışıyorlar. Bu yapılan araştırmalarda hiç birisinde bu dünyadan başka içinde insan yaşayan bir âlemin izine rastlanmadığı ve böyle bir şey keşfolunmadığı anlaşılıyor. Tasavvuf âlimleri görmeden görmüş gibi hayal mi söylemiş, rü'yâ âlemi gibi mi söylemiş, veya gerçekten söylemiş hakikaten içinde insan yaşayan böyle âlemler var da yapılan keşfe gönderilen kimse bildiremiyor mu? Diye o zata soru soruyor. O zat, profesöre şöyle cevap veriyor:

            Zamanında iki çoban varmış, birisi yatmış, uyumuş, uyuyan çobanın burnundan bir sinek çıkmış, uyumayan çoban seyrediyor. Sinek yürümüş, İçi süt dolu olan süt küleğine tırmanmış. Küleğin üzerindeki konan kavalın üzerinden geçip aşağıya inmiş, aşağı da gezmiş tekrar süt küleğine tırmanmış. Kavalın üstünden geçip çobanın burnuna girmiş. Çoban uyanmış. Uyanan çoban gördüğü rü'yâyı şöyle anlatmış: "Ben bir çok âlemlere gittim, sonunda bir dağa tırmandım. Bir süt denizine geldim. Süt denizinin üzerindeki köprüden geçip denizin öte tarafından aşağıya indim. Yine bir çok âlemler gezdim aynı gittiğim yerden dönüp geldim. Süt denizinin üzerindeki köprüden geçtim ve uyandım" demiş. İşte Evliyâların, Pirlerin büyük zatların, maneviyatta şöyle gördüm, böyle gördüm. Bu âlemlere uğradım, içinde insanlar yaşıyordu. Hepsi ile konuştum, görüştüm. Müşküllerini hallettim, demeleri aynı bu rü'yâ âlemidir. Süt denizinin üzerinden köprüden geçip tekrar gelip çobanın burnuna girip anlattıkları gibidir. Aslında gerçekten böyle bir şey yok dediğini yazıyor.

            Bilâl Babam bu yazıdaki cevabı doğru bulmadı. Dedi ki:

            – O soru bana sorulacaktı, ben cevap verecektim, dedi. Biz dedik ki:

            – Misaldeki soruyu biz soruyoruz cevabı bize ver. Bilâl Babam anlatmaya başladı:

            Bu görüş Peygamberimiz (sav)'in miracını çok az zamanda çok büyük işler görüp, zamanı mekâna, mekânı zamana çevrildiğini onları da rü'yâ alemi imiş gibi sayıyor. Bu zamana kadar hangi çobanın burnundan sinek çıkmış sinek çıkma misali ile mâ' neviyyatın hiçbir alakası yoktur. Bu misallar, bu gibi sözler mâ'neviyyatı kısaltmak, küçültmek, küçümsemek oluyor. Peygamberimiz (sav) bizzat bu vücûtla gitti. Dünyada, bu dünya zamanı Arş-ı Â'la'da zaman uzaması. Bunun sinekle ne alakası var.

            – O âlemlere varabilmek için evvelâ Dünya semâsından çıkılması lazım.

 

            (Sûre-i Mülk, Âyet 5)

            Meâl'i: Yemin olsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık (süsledik). Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.

 

            Dünya semâsını ziynetlendirdik, ışıklandırdık. Bir evde ışık yakıp ziynetlendirdiğin gibi dünya semâsının ziyneti Ay, Güneş, Yıldızlardır. Bunlar Ay'ı, Güneş'i, Yıldızları daha ileri geçerlerse o zaman dünya semâsından çıkarlar. İkinci kat semâya o âlemlere ancak varırlar. Cebraîl (as)'in, 360 kanadı vardır. Her kanadını açıp kapaması bu dünyayı bir tur yapacak kadar sür'at yapıyor. 360 kanadını çarparsa saniyede bu dünyayı 360 defa dolanacak kadar sür'at yapıyor. Bu hızla Arş-ı Â'lâ'yı dolanmak için Allah (cc) Hz.den izin istedi. Allah (cc) izin verdi. Melâike yorulmaz, acıkmaz. O hızla 70 bin sene uçtu.

            – Ya Rabb'i ben Arş-ı Â'lâ'nın kaçta birini gidebildim. Allah(cc):

            – Arş-ı Â'lâ'nın 12 direği var. Sen bir direkle bir direğin arasını yarı edemedin, dedi. Ona göre bu âlemlere çıkabilmek için bu dünyanın içini oyup, yakıt doldururlarsa, dünyayı da füze yaparlarsa, milyonlarca sene giderse o âlemlere varabilirler.

            – Bu dünyadan başka dünya var mı? sorusuna da:

            – 18 bin âlemin Mustafası, 18 bin bu dünya gibi dünya hepsinin Mustafa'sıdır. 18 bin âlem çifttir. Birisi bu dünyada atın koşması, öküzün çift çekmesi, çayırlık çimenlik yere oturup sahra (piknik) edilmesi, bu alemlerin ve yaratılan mahlûk çeşitlerinin çoğu denizde azı karadadır. Her birisi birer âlem sayısı hepsinin 18 bindir. Bu dünyada bir de başka dünyalarda her içinde insan yaşayan dünya,  bir  âlem onun için 18 bin dünyaya Peygamber olarak gönderilmiştir. Peygamberimiz Mirac'tan dönüşünde âlemlere uğradığını, onları kendisine ümmet edindiğini, 23 sene peygamberlik hayatının bir gününün gecesinde Arş-ı Â'lâ'ya çıktığını, Allah'ın onu söylemeye mecbur ettiğini, ailesininde haberi olmadığını, 23 sene Peygamberlik hayatının her gecesinde o âlemlere gidebileceğini ve gittiğini, gitmediğini, gidemediğini kim bilir. Bizce bu 18 bin aleme her birisine uğrayıp geçme değil, her birisinde bizim bu dünya senesi ile senelerce kalmıştır. Allahu Teâlâ bu dünyada zamanı uzatmıyor o alemlerde Peygamberimiz (sav)'nin, hepsine Peygamberlik yapabilmesi ve uzun müddet kalabilmesi için zamanı uzatıyor.

            Kur'ân-ı Kerim'de "Ey Habibim! Ben seni başka bir şey için değil bütün âlemlere rahmet olarak gönderdim" (Sûre-i Enbiya, Âyet 107.) buyuruyor. Peygamberimiz (sav) on sekiz bin âleme rahmet, Peygamber olarak gönderilmiş. 18 bin âlemin bir tanesi bu dünyadır  (Kitabımızda geniş açıkladık.)

 

 

            Mü'min olanların çoktur cefası

            Âhirette vardır zevki sefası

            18 bin alemin bir Mustafası

            Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

 

                                                Yunus EMRE

 

 

            Birinci kat sema, ay, güneş, yıldızlar bunların arasındaki mesafeler aynı vaziyette yetmiş bin senelik mesafeye bunlarla beraber gidip gelmesine güneş sistemi deniliyor. Daha bunun gibi bir çok güneş sistemleri var. Onların da öyle bir sisteme uzak yere gidip, geldiklerini bunların hiç biri diğerlerinin yörüngesine girmediği bu güneş sistemlerinden daha çok büyük mesafeler boşluklar bunların hepsinin yanında ay, güneş, yıldızlar, gece ve gündüz gözümüz ile gördüğümüz havaya bakınca neler varsa hepsi diğer güneş sistemlerinin yanında bir mandanın sırtında bir pire gibi kalır. O kadar büyük, bunların hepsinden daha büyük. İkinci kat sema daha büyüğü, 3., 4., 5., 6., 7.'ye kadar hepsi birbirinden büyüktür.

 

            (Sûre-i Yûsuf, Âyet 105)

            Meâl'i: "Göklerde ve yerde nice âyetler vardır, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler."

 

            (Sûre-i Ra'd, Âyet 2-4)

            Meâl'i: "Allah, görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arş üzerine istivâ eden (kurulan) güneşi ve ayı emrine boyun eğdirendir. (Bunların) her biri muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir. O, Rabb'inize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için (mahlûkat ile ilgili) işi düzenleyip âyetleri açıklayandır.

            O, yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve (akan) ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden iki çift yaratandır. Geceyi de gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

            Yer küresinde birbirine komşu kıtalar, üzüm  bağları, ekinler çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi bir su ile sulandığı halde yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda da akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır."

 

            (Sûre-i Nahl, Âyet 12)

            Meâl'i: "O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Diğer yıldızlar da Allah'ın emri ile hareket ederler. Şüphesiz ki bunlar da, düşünen bir millet için pek çok deliller vardır."

 

            (Sûre-i  Yâsîn, Âyet 37)

            Meâl'i: "Gece de onlar için bir ibret âyetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler."

 

            Allahu Teâlâ'nın büyüklüğü, O'nun işine akıl yetmeyeceği havanın yüzünde görünen ve görünmeyen yıldızlar, bu semavatı bir incelersen meydana çıkıyor. Allahu Teâlâ'nın büyüklüğünü varlığını, birliğini inkâr eden bir çok kâfirler aya, güneşe, yıldızlara bakıp müslüman olmuştur. Bir rivayete göre Hz. Hamza'da yıldızlara baktı. "Bu kadar büyük ve çok yıldızları yaratan dört duvar arasına sığmaz. Bizse putlara tanrı diyoruz. Bunlar ya bir ev içinde ya bir oda içine sığacak kadar" dedi ve müslüman oldu. Peygamberimiz (sav):

            Üç şeye karışmayın, aklınız yetmez, hataya varırsınız.

            1. İlm-i Ezeliye

            2. Yıldızlar ilmine

            3. Ashâbım arasındaki çıkacak ihtilafa, buyuruyor.

            İlm-i Ezeliye Peygamberlere ve evliyalara Allah'tan başka hepsine kapalıdır. Bilen olsa bile bu hususta "bilen demez, diyen bilmez" demişler.

            Yıldızlar ilmi; dünya kendi etrafında yirmi dört saatte bir tur yapar. Haftada yine ayrı tur yapar, ayda da bir tur yapar. Senede bir güneşin etrafında tur yapar. bu da ilkbahar, yaz, sonbahar kış mevsimlerini meydana getirir. Otuz altı senede bir devir yapar, ayrı bir yörüngeye ay, güneş, yıldızlar hepsi gider gelir. Yalnız dünya gitse aydan ayrılması lazım. Yıldızlar dursa, dünya gitse seher yıldızı, kutup yıldızı yedi kardeşler, ülger yıldızı daha bunun gibi milyonlarca yıldızların kalması, dünyanın gitmesi lazım.

            Hele kutup yıldızı ne kadar zaman olursa olsun milim yerinden şaşmıyor, dünya güneşin etrafında dönüp de o da dünya ile beraber aynı mesafede (irtifade) gitmese, onunla beraber güneşin etrafında dönmese güneş gidip kendi geride kalması lazım. Geride kalırsa kutup yıldızlığından çıkar. Demek ki, güneş her ne kadar uzak mesafeye yörüngeye dönse bu tanıdığımız yıldızlar aynı şekilde o uzak mesafeye araları aynı uzaklıkta olduğu halde gidiyor.

 

 

                        Hakk'tan ayan bir nesne yok.

                        Gözsüzlere pünhan imiş

 

                                               Niyazi Mısri Hz.

 

 

            Allah (cc) dan aşikar birşey yok. Basiret maneviyat gözü açık olmayıp veya bunları düşünemeyenler bilemezmiş. Bunları düşündükçe ilerisinde Allahu Teâlâ'nın büyüklüğü meydana çıkıyor.

            Bir senede, otuz altı senede olanlar kalsa o yörüngeye gidemez. Çünkü otuz altı senede bir de onunla beraber aynı devri yaparaktan gidiyor. Günlük, haftalık, aylık, senelik gittiği yerlerde beraber gidiyor. Bunların hepsinin gitmesi ve aradaki mesafelerde gitmesi trilyonlarca bu dünya gibi dünya boşluk, bunlarda gidip geliyor. İnsan buna karşı acizlik içindedir, akıl yetmez. Bunlar evvelki hesap ile doğan yıldızlardan belli oluyor. En son yetmiş bin senede doğan bir yıldız var. Ondan yetmiş bin senede bir devir yaptığı anlaşılıyor. Ya o dünyanın yanına gelip görünüyor, ya bu dünya, yıldızlar, ay, güneş onun yanına gidiyor. Yetmiş bin senede bir karınca hızı ile de olsa bu dünya bir çok defalar tur yapılır. Dünyanın gidiş hızı ile ne kadar mesafe eder, yine akıl yetmez. Ondan ilerisini insanoğlu bilemiyor. Bu yıldızların ayın, güneşin dünyanın aradaki boşlukların hiç birisi engellemeden, düzeni bozulmadan otuz altı senede gidip gelecek Cebrâil (as):

            – Ya Rabbi! Benden büyük meleğin var mı? Dünyanın 360 misli büyük. Allahu Teâlâ Arşı taşıyan on iki melekten birinin yanına gönderdi. O melek Cebrâil (as)'ı avucunun içine aldı. Dikkat ile baktı, baktı, sonra:

            – Ya Rabbi! Senin hikmetinden sual olunmaz. Ne kadar da ufak mahlûk yaratırmışsın! dedi. Halbuki Cebrâil (as)'in sayhasına bağırmasına yer dayanmaz. "İnkanet illa sayhaten vahideten" dediği budur. (Sûre-i Yasin, Âyet 53.)

            Ne kadar bağırdı ise, o meleğe duyuramadı. O melek: Cebrâil (as)'i kulağının içine koydu. Bir çok zamanda kulağının içinde gittikten sonra meleğe Allahü Teâlâ'dan selam getirdiğini söyledi.

            Bağırma çağırma ile dünya yarılır mı, buna hiç imkân var mı? derler.

            Halbuki bir atom bombası patlarsa, o patlamanın sikleti, havayı yitmesi muazzam binaları yerle bir ediyor. Bu patlama ve ses bunu yapıyor. Yine bir odanın kapısını, pencerelerini kapat ve içeride bir mum yak. Bir davulcu davulla şiddetli vurursa mum söner. Hatta gaz lambası dahi olsa söner. Cebrâil (as)'ın sayhası (bağırması); atomun da, davulun da yüz milyarlarca kere misli olunca o bağırmaya dünya dayanamıyor, yarılıyor.

            O en büyük ulvi âlemin Arşı Â'lâ'nın büyüklüğünün, ay, güneş, yıldızlar, bu semavat onların arasındaki boşluklar milyarlarca yıldızlar içinde bu dünyadan çok büyük olan yıldızlarda var. Bunların hepsi Arş-ı Â'lâ'nın ve o meleğin yanında bir zerredir.

            Biz Kur'ân-ı 20. Asra göre aklın mantığın kabul edebileceği şekilde tefsir edeceğiz diyenler iyi düşünsün. Bu saydıklarımız Allahu Teâlâ'nın yarattığıdır, sıfattır. Kur'ân ise ondan daha çok çok büyük olan ve onlara göre anlaşılması, büyüklüğü ve maneviyatı, manevi manası bilinmeyen zatıdır o da müteşabihtir. Allahu Teâlâ'nın zatına akıl yetmez. Sıfatı zatı gibi değil, nisbeten akıl yeter, onunda ilerisine, incelenmesine, büyüklüğüne nasıl olduğuna yine akıl yetmez. Sen yaratanın zatına değil sıfatı olan veya yarattıklarına akıl yetiremezken Kur'ân bunlardan çok çok daha büyüktür, ona nasıl akıl yetireceksin. Yaratılan her şey Allahu Teâlâ'nın nurundan çünkü Allahu Teâlâ kendi nurundan Peygamberimiz (sav)'in nurunu, onun nurundan bütün mükevvanatı her şeyi yarattı. Her şeyin aslı Allah (cc)'dandır. Düşündükçe manaları derinlere varır. Onun için bu gözümüz ile gördüğümüz, idrak ettiğimiz yaratılan her şey O'nun sıfatındandır. Bazı kimseler derler ki: Allahu Teâlâ'nın zatı ile tecellisi olmaz. Zat birşeye benzetilmez, derler. Halbuki zatı ile tecelli eder. Misal; bir düşük voltajlı basit yerleri kaynatan kaynak, makinesi bu çok büyük demirleri tam eritip kaynatamaz. Onları kesmek, kaynatmak için çok büyük voltajlı ceryana ve kaynak makinesine ihtiyaç var.

            Allahu Teâlâ sıfatı ile tecelli edince normalde düşük voltajlı kaynak makinası gibi.

            Meselâ: Hz. Ömer (ra) Peygamberimiz (sav)'i öldürmek için geldi. Suikast yapacak adam hiç söz dinlemez, söz kâr etmez. Düşük voltajlı ceryan sıfatı onu düzeltemez. Bir anda Allahu Teâlâ'nın Peygamberimiz (sav)'e zatı ile tecelli etmesi O da Hz. Ömer (ra)'e aksetmesi ile, Hz. Ömer (ra)'in kalbindeki küfür, kin, masiyet, kalın sert bir çelik gibi olan put sevgisi her ne varsa hepsini iyiliğe haseneye çevirip "Yubeddilullahi seyyi atihim hasenat" (Sûre-i Furkan, Âyet 70.) dediği oldu. Onların dağlar gibi birikmiş olan günahlarını affetmeden başka sevaba çeviririm, buyuruyor. İşte zatı ile en yüksek voltajlı, ceryan oldu. Normal zamandaki Peygamberimiz (sav)'in sıfattaki hali onu yapamaz. Bir saniyenin içinde kocaman demiri yüksek voltajlı ceryan, kesip yakıp eritip değiştirdiği gibi değiştirdi. Yukarıdaki âyette günahın sevaba çevrilmesi işte tecell-i ilahiyye, zatı ile tecelli etmesi kötülükleri bir anda imha edip eritip onları en iyi olan dökümle günahı sevaba çevirdi. Düşmana en yarayan silahı eritti. Dosta en yarayan silah dökümü ile döktü.

            Hz. Ömer (ra) müslüman olduktan sonra çok büyük haller kendinde görüldü.

            Bir gün Hz. Ömer (ra) elbisesini dikerken sırtına güneş doğdu, yaktı. Hz. Ömer (ra) güneşe hiddetle baktı, güneş karardı. Peygamberimiz (sav):

            – Ya Ömer; senin bakmana güneş dayanamaz, buyurdu. İşte yüksek voltajlı, manevi ceryan bu sefer de Hz. ömer (ra)'de oldu. Çünkü bakma ile güneşi karartıyor.

            Hadis-i Kudsi'de: "Gören gözü ben olurum" buyuruyor. İşte onun karşısında güneş dayanamaz.

            Mevlüdü Şerif'te:

 

                        Zatıma mir'at edindim zatını

                        Bile yazdım adın ile adımı

 

            Zatı ile tecelli etti, dediği odur.

            Ben adım ile senin adını yazdım, adımdan adını ayırtmadım. Müslüman olacak kimsenin her ikisini de tasdik etmesi lazım. Bu da Allahu Teâlâ'nın zatının Peygamberimiz (sav)'in zatında tecelli edebileceğine en büyük delilidir. "Eşhedü enla ilahe illallah" diyen tam imanın kurtaramadı "ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûlüh" demeden bana iman etmeyi, sana da iman etmedikçe tamamlayamaz. Onun imanını kabul etmem demektir. Yalnız ölecek kimse nefes yetiştiremiyorsa Allah, Allah derse yine kâfidir. Nefesi varsa ve nefesi yetişiyorsa "Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah" dese diyebilir. Kasıtlı demiyorsa imanını kurtaramaz.

 

            (Sûre-i Zâriyât, Âyet 21)

            Meâl'i: Kendi nefislerinizde de ibretler vardır. Görmüyor musunuz?

  Kur'an-ı Kerim'in 20 nci asra göre tefsir edilmeli diyenler hakkında (2)

            Bir insanın vücudunda ortalama dört buçuk kilo kan vardır. Bu kanın her damlasında sayılamayacak kadar çok mikrop vardır. Çok küçük olduğundan gözle görülmez. Ancak mikroskopla görülür. Yüz gram kanın içindeki mikropların sayısı yeryüzünde yaşayan beş milyar insanın sayısından daha fazladır. Bir insanın vücudundaki mikrop sayısı dünya yüzündeki insanların sayısından yüzlerce kat daha fazladır. Hergün bunların üremesi de yok olması da yine insanların hepsinin üremisinin milyonlarca daha fazlasıdır. Âdem (as)'den kıyamete kadar gelen insanlar sayılamayacak kadar çoktur. Bunu da bu hesap ile çarparsan Allahu Teâlâ'nın büyüklüğü meydana çıkıyor. Bir insanın vücudundaki canlının sayılmasına imkan yok. Dünyaya gelen insanların da sayılmasına imkan yok. Bunları düşündükçe Allahu Teâlâ'nın büyüklüğü meydana çıkıyor. Yani her insan vücudunda bu dünya gibi binlerce dünya, içinde yaşayan mikroplar, bu dünyadaki insanlardan kat kat daha fazladır. Bu ufak mikrobun bir tanesinin büyüklüğünde benzerinin yapılmasına imkan yoktur.

            Herhangi bir aletin çok büyüğünün veya çok küçüğünün yapılması da gayet zordur.

            Meselâ: Bu dünyadan iki buçuk milyon defa daha büyük olan yıldızlar var. Güneş bu yıldızlardan daha büyüktür. Bu dünyadaki fenni trilyonlarca defa daha geliştirirlerse yine en basit bir aletin büyüğünü yapmaktan aciz kalırlar. Onlara desen ki, bu dünyadan büyük bir kamyon yap desen, yapılamaz. Dünyanın hepsinin maden olması, hepsinin işlenmesi ve alet yapılması lazım. Kıtalar büyüklüğünde olan o aletlerin parçaları takılması lazım ki, dünyadan büyük bir araba yapılabilsin. Bu da imkansız, dünya biter arabanın yapılması bitmez. Kul bunu yapmadan aciz kalır. Yine kul küçüğünü yapmadan da acizdir. Mikrop büyüklüğünde bir taksi yapmak için yüzlerce parça birbirine eklenecekte yapılacak. Onun yap