CUM'A NAMAZI
CUM'A NAMAZI VE FARZ
OLMASI
(Sûre-i
Cum'a Âyet 9)
Meâl'i: “Ey iman edenler! Cum'a günü namaza
çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman
hemen Allah'ın zikrullahına koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer siz gerçeği
anlayan kimseler iseniz elbette bu sizin için daha hayırlıdır.”
Âyette:
“Allahu Teâlâ'nın zikrullahına koşun” buyuruluyor.
Yani namaza erken gelir, tek ve gizli olarak Allahu Teâlâ'yı zikreder. Cum'a
namazından sonra ya toplu olarak aşikâre yahud tek ve gizli olarak kendi
duyacağı kadar Allah'ı zikreder.
Veysel Karani Hazretleri, Hz.Ömer (Radiyallahu anhu)'e:
- Ya Ömer! Sözün zikrullah olsun (Allah'ın zikrullahından
başka söz konuşma)! Özün fikrullah olsun (her düşündüğünde Allahu Teâlâ'yı
düşün)! Bakışın ibretullah olsun (her baktığından ibret alacak bir akıl, göz ve
imana sahib ol)! buyuruyor.
Namazda; "Allahu Ekber (tekbir), Semi'allahu limen
hamideh, Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah" gibi kelimeler ve okunan
âyetlerin bir çok yerleri Allah, Hu, Hayy, Kayyum ve Ayet'el-Kürsideki gibi zikir ve zikrullahla doludur. Bunların
hepsine zikir denir. İçlerinde zikrullahta vardır. Ama zikrullah ile ilgili
âyetler ve hadîslerin içinde zikrullah diye geçer. Bunların hepsi “Allah, Lâ
ilahe ilallah” gibi Esma'ul-Hüsnaları tek veya gurub halinde halka olup
zikretmeye zikrullah etme denir. Onun için kesinlikle zikir ayrı, zikrullah
ayrıdır.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Camiye erken gelen bir deve, sonra gelen
bir sığır, daha sonra gelen bir koyun, daha sonra gelen bir tavuk, daha sonra gelen
bir yumurta sadaka etmek gibidir.”[1] buyuruyor.
Niçin en erken gelenin sevabı bir deve, en geç gelenin
sevabı bir yumurta sadaka etmek gibidir? Aynı namazı o da kılıyor, o da
kılıyor. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: “Cum'a
ezanı okununca Allahu Teâlâ'nın zikrine koşun”[2] buyuruyor. Ezandan bir kaç saat evvel gelir;
Tahiyyat'ül-Mescid namazı, kuşluk namazı kılar. Toplu halde oturur, Allahu
Teâlâ'yı hep birden zikrederler veya tek başlarına kendi duyacakları kadar
zikrullah ederler. Eli tesbih çeker, dili zikrullah eder veya kalbi düşünür,
huzur eder, zikrullah eder. Onun için sevabı fazladır. Tefekkür Allahu Teâlâ'yı
düşünme o da çok büyük sevaptır. Hadîs-i Şerîf:
“Bir saat tefekkür
etmek bir gecelik ibadetten hayırlıdır.”[3]
“Bir saat tefekkür,
bir sene ibadetten iyidir.”[4]
İşte bunlar yumurta sevabı alacakken o sevabı büyütüyor,
büyütüyor, büyütüyor deve yapıyor. Zikrullah yapmazsa, yalnız namaz kılarsa
namazı kabul olup, namaz ibadetini yapmış oluyor. Ama sevabı küçülüyor, küçülüyor,
küçülüyor bir deve olacakken bir yumurta oluyor.
Cum'a namazı kaç
rekattır ?
Hanefi mezhebine göre cum'a namazı 18 rek'âttır. İlk defa
kıldığın 4 rek'ât sünnet ondan sonra 2 rek'ât hutbe (hutbe namazdır, iki rek'ât
namaz yerine geçer. Hutbe okunurken konuşmak, koku sürünmek, işaretleşmek hatta
konuşana sus demek senin o an ki namazını bozar.) Hutbeden sonra imamla beraber
2 rek'ât cum'anın farzı kılınır. Bundan sonra cum'anın 4 rek'ât ikinci sünneti
kılınır. Kendi kendine kâmet getirilir, 4 rek'ât zuhr–i âhir namazı kılınır. İlk
iki rek'âtta zammı sûre, son iki rek'âtta yalnız fatiha okunur. Bundan sonra
cum'anın son sünneti 2 rek'ât kılınır.
(Sûre-i Cum'a, Âyet 10)
Meâl'i: “Namaz
bitince yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin. Allah'ı çok zikredin.
Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”
(Sünen'ün Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1367)
Manâ'sı: “Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den:
- Biz, sonra gelen
fakat öncekileri geçenleriz. Onlara kitap verilmişti bize de verildi. Onlara Aziz
ve Celîl olan Allah bugünü de farz kılmıştı. Fakat onlar onda ihtilâfa
düştüler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ cum'a gününü bize nasip etti. Böylece
bütün insanlar bize teba oldular. Yani ertesi gün (cumartesi) yahudilerin, daha ertesi
gün de hıristiyanların kutsal günleri oldu.”[5]
(Râmûz-ul
Ehâdîs, Hadîs No: 2358)
“Cum'a (namazı) imam bulunan bir karyeye farzdır. Eğer o köyde dört kişiden fazla
yoksa (imamla beraber dört kişi kâfi gelir.)”[6]
Hanefî
mezhebine göre dört kişi ile cum'a namazı kılınır. Bu hadîste de aynısını
söylüyor.
(Kütüb-i
Sitte, Cild 9, Hadîs No: 2856)
Manâ'sı:
“Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Rasûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) buyurdular ki:
- Cum'a, geceleyin ailesine dönebilen
herkese farzdır.”[7]
Köylerde
oturanlar şehirlere cum'a namazına gider gece evine dönebiliyorsa o kimseye
cum'a namazı farzdır.
(Sünen-i
ibn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1081)
Manâ'sı:
“…Cabir ibn-i Abdillah (Radiyallahu anhu)'dan; Rasûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) bize şu hutbeyi irad buyurdu:
- Ey insanlar! Ölmeden önce Allah'a tevbe
ediniz. Meşgul olmadan önce salih amellere koşunuz. Rabb'inizi çok zikretmekle
ve gizli-açık bol sadaka (vermek)
ile O'nun, sizin üzerinizdeki hakkı yerine ulaştırınız ki rızıklanasınız,
yardım olunasınız ve (islah olunasınız)
bilmiş olunuz ki içinde bulunduğum bu yılın bu ayının bu gününde ve burada
kıyamet gününe kadar Allah size cum'a namazını şüphesiz farz kıldı. Ben hayatta
iken veya benden sonra başında âdil veya zalim bir devlet başkanı varken kim
cum'a namazını küçümseyerek veya farziyetini inkâr ederek bırakırsa Allah onun
işini düzene sokmasın ve işinde ona bereket vermesin. Bilmiş olunuz ki, tevbe
etmedikçe böylesinin ne namazı, ne zekatı, ne haccı, ne orucu ne de hiç bir
hayrı (sahihtir). Kim de tevbe ederse
Allah tevbesini kabul eder (veya kabul eylesin). Bilmiş olunuz ki, hiç bir kadın hiç bir erkeğe namaz kıldıramaz. Hiç
bir bedevi hiç bir muhacire imam olamaz. Hiç bir fasık, hiç bir mü'min (fasık
olmayan)e namaz kıldıramaz. Meğer ki
fasık zor kullanır, mü'minde onun kılıcından ve copundan korktuğu zaman (mü'min
ona uyar).”[8]
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 4, Hadîs No: 1056)
Manâ'sı:
“…Abdullah ibn-i Amr (Radiyallahu anhu)'dan; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Cum'a ezanı işiten
herkese farzdır.”[9]
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 4, Hadîs No: 1067)
Mana'sı: “…Tarık ibn-i Şihâb (Radiyallahu
anhu)'dan; Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Köle, kadın, çocuk ve hasta dışındaki
bütün müslümanlara cemaatle cum'a (kılmaları) farz-ı ayındır.”[10]
(Kütüb-i
Sitte, Cild 9, Hadîs No: 2855)
Manâ'sı:
“Hafsa (Radiyallahu anhu)'dan; Rasûlullah (Sallallallahu aleyhi vesellem):
- Her ihtilam olan erkeğe cum'aya gitmek
vaciptir. Cum'aya her gidene de gusül vaciptir.”[11]
(Râmûz-ul
Ehâdîs, Hadîs No: 2652)
Manâ'sı:
“Büyük (cum'a namazı kılınan) camide kılınan namaz farz namazıysa kabul
edilmiş hacca bedeldir. Nafile namazıda kabul edilmiş hacca bedeldir. Cum'a
camilerinde kılınan namaz, diğer camilerde kılınan namazdan beş yüz derece daha
faziletlidir.”
Köyde
oturanlar mümkünse büyük camilere cum'a namazına gider. Esası o şehirdeki cum'a
camisinde şehrin ve köylerden gelenlerin hepsi toplanıp cum'a namazını
kılmaları lazım. Köylerde ufak camilerde az cemaatle kılınan da kabuldür. Onun
için köylerde (ufak yerlerde) kılınsın diye izin vermişlerdir. Amma şehirde
büyük cum'a camisinde bir yerde cum'a namazı kılmak ufak yerlerde kılmanın 500
misli daha fazla sevap alır. Esası şehirlerde cum'a camisi olması, ve o camide
kılınması lazımdır.
Yukarıdaki
hadîs-i şerîfe göre cum'a namazı şehirde bir yerde kılınır. O da bir cami ki,
çok büyük avlusu olup tüm cemaati alır. Diğer camiler küçük sayılır. Şimdi bu
imkânsız olduğundan zuhr-u âhir'i yedek olarak kılmamız lazımdır.
Mezheb
imamlarının kavliyle zuhr-u âhir ve sünnetler kılınmak şartıyla cum'a namazı
bir çok yerde kılınabilir.[12]
Cum'anın on iki şartı vardır. Bunun hepsinin yerine gelmesine imkân yoktur.
Hepside birbirinden zordur. Bunun imkânsız olduğunu gözönüne alan İmam-ı Azam
zuhr-u âhir ve sünnetler kılınmak şartıyla her camide kılınsın, demiştir. Cum'a
kabul olduysa zuhr-u âhir ve sünnetler kaza ve nafile yerine geçer. Cum'a kabul
olmadıysa zuhr-u âhir ve sünnetler öğle namazı yerine geçer. Ben bu on iki
şartı tamamlamasam da muhakkak benim namazım kabul oldu diyemezsin. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanında O'nun yaptığını milimi milimine takip
edersen o zaman olur. Zuhr-u âhir ve sünnetler kılınmaz. Yalnız iki rek'ât
cum'a farzı kılınır. Bu on iki şartı yerine getirmek de imkânsızdır.
(Muhtar'ül-Ehadîsin
Nebeviyye, Hadîs No: 54, s.81)
Manâ'sı: “Cum'a günü müezzin ezan okumaya başladımı
dünya işi yapmak haram olur.”
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 4, Hadîs No: 1068)
Manâ'sı:
“İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu)'dan:
- İslâmda Medine'de Mescid-i Nebevi'de
edâ edilen cum'adan sonra kılınan ilk cum'a namazı, Bahreyn'in bir köyü olan
Cüvasa'da kılınandır.
Osman
(ibn-i Ebî Şeybe); Cüvasa Abdul Kays kabilesi köylerinden biridir, dedi.”[13]
Şeyh
Ahmed Tahtavi'nin Merâk'ûl-Felâh isimli kitabında:
Cum'a
farz-ı ayn'dır, Kitap (Kur'ân-ı Kerim), hadîs ve icma ile tesbit edilmiştir.
İnkar eden kâfir olur.
CUM'A NAMAZININ
VÜCUBUNUN ŞARTLARI:
Aşağıda
gelecek olan vasıfları üzerinde toplayan kişilere cum'a namazı farz-ı ayndır,
mecburidir.
1-)
Hür olmak (Hapsedilmiş olmamak, düşman ve yırtıcı hayvan korkusu olmamak).[14]
2-)
Erkek olmak.[15]
3-)
Buluğa ermiş akıl baliğ olmak ve akıllı olmak.[16]
4-)
Mukim olmak (orada ikamet etmiş olmak).[17]
5-)
Sıhhatli olmak (hasta bakıcı ile fazla ihtiyar kimse de hasta hükmündedir).[18]
6-)
Yürümeye gücü yetmek.[19]
(Şiddetli yağmur, kar, çamur ve benzerleri bulunmamak.)[20]
NAMAZ
KILAN ŞAHSIN (NAMAZIN EDASININ) DIŞINDA OLAN ŞARTLARI
Bilâl
Babam buyurdu:
1-)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanında cum'a namazı bir
şehirde ve bir yerde kılındı. Cum'a namazı kılınacak yerde çarşı, pazar, otel,
hükümet kuvveti (polis, jandarma) olmalıdır. Böyle olan yerde kılınır.[21]
2-)
Cum'a namazını başkentte cumhurreisi; vilayetlerde vali; kazalarda kaymakam
kıldırmalıdır. Onların da namaz kıldıracak kadar İslâmi bilgiye sahip olması
lazımdır. Şimdi köylerde cum'a namazı kılınmasının sebebi namazın sevabından
mahrum kalmasınlar diye izin verilmiştir.[22]
3-)
Öğle vaktinin girmiş olması lazımdır. “Namaz zaten vaktinde kılınır,” diyenler Arafat'ta vakfede öğle ile
ikindi, akşam ile yatsı beraber kılınıyor. Fakat cum'a namazı muhakkak vaktinde
kılınmalıdır.[23]
4-)
Namazdan önce hutbe okunmalıdır.[24]
(Emir'il-Mü'minin namına hutbe okunur.)
5-)
Cemaattır. Hanefilerce cum'a namazının kılınabilmesi için imamdan başka en az
üç, Şafiîlerce kırk erkeğin tamam olması lazımdır.[25]
6-)
Berat'tır.[26]
Caminin yapılması için devletçe uygun görülüp izin verilmesi yani cami
yapılacak yer için şikayet eden var mı? Benim yolumu daraltıyor, benim arsama
geçmiş gibi şikayetler olmamalıdır. Bunun için bu beratı verecek padişah,
cumhurreisi kimse caminin yerine bir heyet gönderir, herkes memnun mu? Kimsenin
hakkına tecavüz ediliyor mu? Zorla mı istimlâk olmuş. Bunlar incelenir sonunda
müsaade edildiğine dair evrak yazılır, mühürlenir verilir. Buna berat denir.
Cephede başkumandanın kılıcını diktiği yer berattır. Meselâ; bizim köyün
camisinin beratı Abdul Hamit zamanında gelmiştir. Bilâl Babam camiyi büyütmek
(genişletmek) istiyordu. Caminin yıkılıp yerine büyük cami yapılması lazımdı.
Ama Bilâl Babam camiye hiç dokunmadı. Etrafından yeni duvarları ördürdü.
Evvelki cami ortada kaldı. O vaziyette yeni camide namaz kıldırdı. Daha sonra
içindeki ufak caminin duvarlarını söktürüp onu kaldırdı. Bilâl Babama:
- Niçin böyle
yaptın? sorusuna Bilâl Babam:
-
Caminin beratına halel (eksiklik) gelmesin diye yaptım. Yeni caminin içinde
namaz kıldıktan sonra eski caminin duvarını söktürüp yeni camiye katmakla
caminin beratına hiç bir noksanlık gelmedi. Bu camiyede berat verilmiş oldu.
CUM'A NAMAZINDA ZÜHRİ
ÂHİR'İN KILINMASI HAKKINDA
(Fetâvayi
Hindiyye, Cild 1, s.484)
“Herhangi bir yerde, cum'anın caiz olup
olmadığı hususunda bir tereddüt meydana gelirse, (bulunulan
yerin şehir olup olmadığı hakkında veya başka bir durumda) mukim olan cum'a ehlinin cum'a namazından sonra, öğle namazı niyyeti
ile dört (4) rek'ât namaz kılmaları
münasip olur. Bir kimse böyle yapmakla (eğer cum'a yerini bulmamış olursa) kesin olarak vaktin farzı uhdesinden
düşmüş olur. KAFİ'de de MUHİYT'te de böyledir.
Kılınan bu dört (4) rek'ât namaza nasıl niyet edileceği
hususunda görüş ayrılığı vardır. «Bu namazı kılan kimse üzerinde olan son öğle
namazı niyyeti ile kılar.» denilmiştir. En güzeli budur. İhtiyata uygun olan
ise: “Niyet ettim, vaktine erişip de (henüz) kılmadığım son öğle namazına” demektir. GUNYE'de de böyledir.
(İbn-i
Âbidin, Cild 2, s.134)
“Kezâ cum'a günü kılınan âhir zuhur da
böyledir. Cum'anın sahih olduğu anlaşılır da o kimsenin kazaya kalmış öğle
namazı da bulunmazsa kıldığı âhir zuhur Cumhur'a göre cum'anın sünneti yerine
geçer. Çünkü vasıf lağv olur, asıl kalır. Bununla da sünnet eda edilmiş olur.
Nitekim bunu «FETİH» sahibi böyle
izah etmiş, «BAHIR» ve «NEHİR» sahipleri de ikrarda bulunmuşlardır. Ama
öğle namazında beşinci rek'âta kalkar da sonra bir rek'ât daha katarak altıyı
tamamlarsa bu iki rek'ât öğlenin sünneti yerine geçmez. Çünkü burada kasden
namaza başlama yoktur.”
(İbn–i
Âbidin, Cild 3, s.300-301)
“Ben
derim ki: Belki ihtiyat olan onu kılmaktır. Bu, mes'uliyetten yüzde yüz çıkmak
manasına gelir. Zira müteaddit yerlerde kılmanın caiz olması delil itibariyle
daha kuvvetli olsa da bunda kuvvetli bir şüphe vardır. Çünkü Ebû Hanîfe'den
hilafı da rivâyet edilmiş; bu rivâyeti TAHAVİ, TİMURTÂŞÎ ve MUHTAR sahibi
tercih etmişlerdir; Attâbi ise onu daha zahir bulmuştur. İmam Şafiî'nin mezhebi
bu olduğu gibi İmam Mâlik'in meşhur olan kavli ve İmam Ahmed'den rivâyet edilen
iki kavilden biri de budur. Nitekim Makdisî bunu «NURU'Ş-ŞEM'Â Fİ
ZUHÛRU'L-CUM'A» adlı eserinde zikretmiştir.
Müttefekun
aleyh bir hadîste: “Her kim şüphelerden
korunursa, dinini ve ırzını kurtarmıştır.” buyurulmuştur. Onun için
ulemadan biri hiç namazını bırakmayan birinin ömrü boyunca bütün namazlarını
kaza etmesi hakkında “Mekruh değildir. Çünkü bu ihtiyatla ameldir.” demiştir.
KINYE'de ise “namazlarında müctehidlerin hilâfı varsa bu daha iyidir.”
denilmektedir.
Bize
yukarıda naklettiğimiz hilâf kâfidir. Makdisi'nin MUHİT'den nakline göre şehir
hükmünde olduğunda şüphe edilen her yerde (ki
günümüzde şehirlerde de cum'anın şartları yerine gelmediğinden şehirlerde de
zuhr-u âhir kılınmalıdır.) cum'adan sonra cemaatın ihtiyaten âhir zuhur
niyetiyle dört rek'ât namaz kılmaları gerekir. Tâki cum'a namazı yerini
bulmamışsa son öğleyi kılmakla vaktin farzını eda etmiş olsunlar. KÂFİ'de de
bunun benzeri sözler vardır.
KINYE'de
beyan olunduğuna göre; Merv denilen şehirde iki yerde cum'a kılınıp
kılınmayacağı hususunda ulema ihtilâf ettikleri vakit imamları cum'adan sonra
dört rek'ât âhir zuhur kılmalarını halka ihtiyaten vacip olmak üzere
emretmişlerdir.
Bu
hâdiseyi HİDAYE şarihlerinden birçoklarıyla diğerleri nakletmiş ve ele
almışlardır. ZAHİRİYE'de namaz borcundan yüzde yüz kurtulmak için Buhârâ
ulemasının bunu tercih ettikleri bildirilmiştir. Sonra MAKDİSÎ FETİH'den
naklen, «Bir kimse bulunduğu yerin şehir olduğunda tereddüt eder veya o yerin
bir kaç mescidinde cum'a kılınırsa cum'adan sonra “vaktine erişip edası
müyesser olmayan son farza niyet ettim.” diyerek dört rek'ât namaz kılmalıdır.»
demiştir. Muhakkıklardan ibn-i Cürübaş da bunun benzerini söylemiş sonra şöyle
demiştir: «Bunun faydası mevhum veya muhakkak olan hilâftan çıkmaktır. Şayet
müteaddit yerde kılınan cum'a sahih ise bu kılınan namaz zaruri olmayan bir
faydadır.»
Hâsılı:
Cum'adan sonra bu dört rek'âtın kılınması gerektiği sabit olmuştur. Şimdi bu
dört rek'âtın vacip mi yoksa mendup mu olduğunu tahkik kalmıştır.
MAKDİSİ
şöyle diyor: «İbn-i Şıhne dedesinden naklen mendup olduğunu söylemiş ve bundan
şöyle bahsetmiştir: Âhir zuhuru mücerred tevehhüm edildiği zaman kılmalıdır.
Şayet şek edilir veya cum'anın sahih olup olmadığında da şüpheye düşülürse
zâhire göre onu kılmak vacip olur. İbn–i Şıhne üstadı Kemâl ibn-i Hümâm'dan da
bu manâda sözler nakletmiştir. Bu namazın sünnet yerini tutup tutmadığı bununla
anlaşılır. Ve şek edilirse sünnet yerini tutmaz; şek edilmezse tutar denilir.
Bu tafsilâtı TİMURTAŞÎ'nin «mutlaka lazımdır.» demesi ile KINYE'nin mezkur sözü
de te'yit eder.» Bu makamın tahkiki MAKDİSÎ'nin risalesindedir.
İMDÂDA'L-FETAH'da bundan bir nebze bahsedilmiştir.
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 4, s.249)
“İbn-i
Âbidin başka bazı nakilleri de yaptıktan sonra kendi görüşününde ifadesi olarak
sonucu şu sözleri ile toplar: “Bil cümle
cum'adan sonra bu dört rek'âtın kılınması gerekir.” demektedir.”
ZUHR-U ÂHİR DİYE BİR NAMAZ YOKTUR. BU NAMAZ NE FARZ, NE
VACİP, NE SÜNNETTİR. DOLAYISIYLA KILINMAZ DİYENLERE:
Ey müslüman kardeşim!
İyi düşün, senin ve benim hepimizin dini İslâm, Kitabımız
Kur'ân-ı Azimüşşan. İtikatta mezhebimiz ehli sünnet vel cemaat. Amelde
mezhebimiz Hanefi, Şafii, Mâliki, Hanbelî olup bu dört mezhepten biridir.
Bunların görüşlerine, fetvalarına, itikatlarına ters olan görüşü kabul etme.
Âyet ve hadîsten ayrılma. Zamanımızda “Zuhr-u âhir namazı yok” diyenler;
«Mevlid bid'at, camide musafaha olmaz, salâvat-ı şerîfe getirmeyin, Kur'ân
yirminci asra göre yeniden tefsir olmalı, ibadet devri geçti, iman kurtarma
devri başladı»; bu ve bunlar gibi fetvalar hep beşinci mezhep dediğimiz fırka-i
dâlle görüşleridir.
İmam-ı Azam; mezhebi uğruna canını feda etti. İşte mezhep
bu kadar mühimdir. O zamandan bu zamana kadar bütün dünyada şu meseleye İmam-ı
Azam şunu söylemiş, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed bunu söylemiş, İmam-ı
Şafiî'ye, İmam-ı Mâlik'e, İmam-ı Hanbeliye göre şöyledir, böyledir denilir.
Bunların dışında ve bunlara ters düşen fetvalar kabul edilmezdi. Şimdi aynı
Hanefî mezhebi veya dört mezhepten imiş gibi görünüp, onların sözü imiş gibi
kendi bâtıl mezhep görüşlerini ileri sürüyorlar.
İmam-ı Azam'ın 80 yaşının her gününe yazdığı kitap
sayfası 17'dir. Onun kadar çok kitap yazan belki de gelmemiştir. Kitapları
âyetle, hadîsle tasdik edilip, edille-i şer'iyyeye tam uygundur. Açıklamadığı
hiç bir mesele, en ufak gizli bir taraf ve şüpheli kısım bırakmamıştır. Sözleri
ve kavli Reşat altını gibi gittikçe değer kazanmaktadır. Bunların kavillerini
bırakıp, kendi mezheplerinin görüşlerini
söyleyen felan âlim, felan hoca, felan fakı, felan şeyh şöyle dedi,
böyle dedi diye fikirleri kurcalayan, milleti ayrı ayrı görüşlere, zihniyetlere
bölen sözler söyleyip, bâtıl fikirler ortaya atılmaktadır. Sen İmam-ı Azam
mezhebinden isen avurdunu doldura doldura neden evvelkiler gibi İmam-ı Azam'a,
İmam-ı Yusuf'a, İmam-ı Muhammed'e göre şöyle; İmam-ı Şafiî'e, İmam-ı
Hanbeli'ye, İmam-ı Mâlik'e göre böyle demiyorsun. İsmini cismini duymadığımız
Vehhabi fikirli yeni isimlerle fetva veriyorsun. Onlarda âlim olabilir, amma
hiç bir zaman için İmam-ı Azam ve yukarıda saydıklarımızın dengi olmasına imkân
yoktur. İmam-ı Azam deyince her cebinden yüzbinlerce o âlimlerden âlim çıkar.
Dünyanın hiç bir yerinde ehli sünnetten ve dört mezhepten olan İslâm toplumu
bin küsur seneden beri «Zuhr-u âhir'i» terk etmemiş, kılmıştır.
EVVELA
ZUHR-U ÂHİR NAMAZI YOKTU DİYENLER:
Cum'a namazının 12 şartı var. (Yukarıda yazdık.) Bu 12
şartın yerine getirilememesini göz önüne alan ve bizim bir senede
düşünemeyeceğimizi ve bulamayacağımızı bir kaç dakika içerisinde düşünen, bulan
İmam-ı Azam buna göre fetva vermiştir. Dünyanın hiç bir yerinde kıyamete kadar
devlette yardım etse, herkes titizlikle çaba gösterse, bu 12 şartın bir araya
gelmesine imkân yoktur. Bunu çok iyi bilen İmam-ı Azam “Kıyamete kadar her
camide cum'a namazı, zuhr-u âhir ve sünnetler kılınmak şartı ile kılınsın.” demiştir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve dört
cihar-ı yari güzin devrinde bu 12 şart yerine geliyordu. Şimdi ise bu 12 şart
yerine getirilememektedir. Kesinlikle benim namazım kabul oldu diyemezsin. Sen Allahu
Teâlâ'nın emrettiğinden milim ayrılmayıp, Rasûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in ve ashâbının kıldığı, kıldırdığı gibi kılarsan, kıldırırsan o
zaman senin namazın kesin olarak kabul olur. Buna da imkân yok. Bunu da çok iyi bilen
İmam-ı Azam, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed ittifaken cum'a namazının 16
rek'ât kılınmasına karar vermişlerdir. İmam-ı Azam'dan başka iki imam İmam-ı
Yusuf ve İmam-ı Muhammed:
-
Son iki rek'ât sünnet kılınsın.” demişler. İmam-ı Azam ona lüzum görmemiş.
Bunların ikisinin kavline İmameyn kavli derler. Evlâ ve makbul olan da imameyn
kavlidir. Çünkü İmam-ı Azam tek kalıyor.
Zuhr-u
âhir namazı, dört mezhebe göre kılınır. Şafiîler cemaatle kılar. Hanefiler ayrı
ayrı kılar. Diğer iki mezhepte kılarlar. Biz bunları örnek alacağız. Bâtıl
mezhebler kılmazlar. Vehhabiler de bâtıl mezheb olduğu için kılmazlar, onları
örnek alıyorlar. Şu âlim şöyle yazmış diye verilen isimlerin hepsi de
vehhabidirler.
Ey müslüman kardeşim, iyi dikkat et!
Vehhabiler, “Peygamberimiz öldü. O da bizim gibi bir
insan” der. Kabir ziyaretini inkâr eder, sünnet namazlarının hiç birisini
kılmaz, namazdan sonra tesbih çekmezler. Hacca gidenlerden sorun. Hz. Hamza
(Radiyallahu anhu) ve Hz. Osman (Radiyallahu anhu)'ın kabirlerini bile
yıkmışlar. Vehhabiler örnek alınacaksa sadece zuhr-u âhir'in kılınmaması ve
bayram namazının birgün önce kılınması değil, hepsinin örnek alınması lazımdır.
Belki de bunlar zamanla sindire sindire (alıştıra alıştıra) hepsini
söyleyecekler. Vehhabiler fikirlerini ilk defa zuhr-u âhir'i terk ettirmekle
sokuyorlar.
Şiiler
de aynı şekilde zuhr-u âhir'i ve sünnetleri kılmaz. Onlar da fikirlerini ilk defa Hz. Muaviye (Radiyallahu anhu), Hz. Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu), Hz. Ömer (Radiyallahu anhu), Hz. Osman (Radiyallahu anhu)'ı
karalamakla işe başlarlar. Ondan sonra diğer fikirlerini sokarlar. Bir
Suudi Arabistan'a bak, bir de İran'a bak. Bunların itikadları (inançları) ve
sözleri ehl-i sünnete, dört mezhebe tam ters düşer. Onun için bu gibi sözlere
kanma! 72 bâtıl mezhepten yalnızca bu ikisini yazıyorum.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) ve dört cihar-ı yar devrinde bu zuhr-u âhir
kılınmazdı. Çünkü bu şartlar tamamdı.
Zuhr-u âhir Türkiye'de
yalnız iki yüz seneden beri kılınıyor diyenlere:
Bu
kimin kavli imiş? Yine bu iki yüz sene evvel Türkiye'nin 71 vilayetinin bütün
köylerine bir anda nasıl yayılmış? Türkiye'de iki yüz seneden beri kılındığını
söylediğiniz zuhr-u âhir namazını sizden önce gelen hiç bir âlim okuyup
incelememiş mi? Siz neye dayanarak böyle iddia ediyorsunuz?
Zuhr-u Âhir bid'âttır
diyenlere:
Cum'a
günü cephede düşman ile göğüs göğüse çarpışıldığı sırada; cum'a namazını bir
yerde ve bir imamın arkasında kılınacağı zaman karşıda kâfir hücum eder diye
kılıp kılmama da tereddüt edilince acaba iki yerde ayrı ayrı mı veya yarısı mı
kılsın, diğer yarısı muhafız mı olsun, namaz bitince o bir yarısı yine cemaatla
mı kılsın? Bir yerde, iki defa mı, bir defa mı kılalım, diye kılıp kılmamakta
tereddüt edilince, Allahu Teâlâ Sûre-i Nisa, Âyet 102'yi gönderdi. Bu âyete
göre askerin tümü abdestlenir, yarısı düşman önünde kılıcı çeker, muhafız
olarak bekler. Yarısı imama uyar, imamla bir rek' ât kılar. Bir rek'ât kılan
asker kılıçları çeker düşman önüne durur. Düşman önündeki asker gelir, ikinci
rek'âta imamın arkasına durur, imama uyar. İmam selâm verir, bunlar selâm
vermez, ayağa kalkar ikinci rek'âtı kendi kendilerine kılar, selâm verirler.
Bunlar düşman önüne geçer, kılıçları çekerler, düşman önünde dururlar. İmamla
bir rek'âtı kılıp düşman önüne geçen asker gelir, kalan bir rek'âtı kendi
kendilerine kılarlar. İşte Kur'ân, işte Allahu Teâlâ'nın emri, işte
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve ashâbının kıldığı namaz!
Sen
bu namaz cum'a namazı değil, vakit namazı için dersen cum'a ve bayram namazı
cemaatsiz kılınmaz. Vakit namazı çok tehlikeli olunca; Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem): “Deveden,
attan, binitten inmeyiniz. Elleriniz kılıçlarınızda olsun. Namazınızı binit
üzerinde kılın,”[27]
buyurmuştur. Salât-ı Havf ise toplu ve cemaatle kılınıyor. Kesinlikle cum'a namazı
için emir olunca, vakit namazında da aynı kılınır.
Şimdi
harp yok, darp yok ne bir yerde toplanılıyor, ne de böyle bir tehlike anında
böyle bir namaz kılınıyor. İşte bir şehirde 50 cami olsa bir yerde kılınması
lazım. Bir yerde kılınırken çok büyük ölüm tehlikesi olursa ikiye bölünüp,
yukarıda izah ettiğimiz gibi kılınmalıdır.
Sen
Allahu Teâlâ'nın emrettiği ve Rasûl'ünün de tatbik ettiği gibi yapamazsan
bid'attan, sünnetten dem vurmaya hakkın yok. İmam-ı Azam bu 12 şartı göz önüne
alıyor. Bir yerde kılınsın diyor. 12 şartı bu konumuzda yazdık. Cephede bu
şartlar nasıl meydana geliyor diye sorarsan. Hadîs-i şerîf'te: “Bütün arz benim ve ümmetim için mescid
kılındı…”[28]
Her yerde kılabilirler demektir.
12
şarttan birisi de berattır. Caminin beratı olması lazım. Cephede başkumandanın
kılıcını diktiği yer berat sayılır. Ordaki berat başkumandana aittir. Şimdi
askerde acemilik bitince silahları koyup, yemin merasimi dedikleri de aynen
odur. Sahabeler, tabîinler ve daha sonraki gelenler ateşli silahlar çıkana
kadar devamlı bunu uygulamışlardır.
Sûre-i
Nisa, Âyet 102 cephede cum'a namazı kılınması için inmiş. Cephede başka vakit
namazlarında da uygulanmıştır.
Dünya
yüzünde kıyamete kadar bu 12 şartın hepsinin bir araya gelmesine imkân olmadığı
için, şartlar olmadan kılınmasın dese, şartların bir araya gelmesine imkân yok.
Şartlar olmadan kılınsın dese, ne Allahu Teâlâ'nın emrine, ne Rasûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetine ve yaptıklarına benzemiyor. Onun için
zuhr-u âhir yedek olarak kılınsın demişler. Zuhr-u âhir son öğle namazı
demektir. Cum'a sahih, kabul ve kemâl bulmuş ise en son öğle namazını kaza
etmiş oldun. Cum'a kabul olmadı ise, o günkü öğle namazını kılmış oldun. Eğer
cum'a kabul oldu ise, kaza namazında yoksa nafile namazı kılmış oldun.
* * *
İmam-ı
Azam; türkçesi büyük imam demektir. Buna yeryüzünde bulunan bir milyarın
üzerindeki müslümanlar İmam-ı Azam diyor ve takdir ediyorlar. İmam-ı Azam'ın
kavlinin yerine kendi fikirlerini ortaya atmak isteyenlerin, İmam-ı Azam'ı küçümsemiş
olanların hiç birisine azam yani büyük denmiyor, ancak kendi kendilerini büyük
sanıyorlar.
(Kenzü'l-İrfan,
Hadîs No: 937)
Manâ'sı: “Fitne uykudadır, onu uyandırana Allah
lanet etsin.”
Maraş'ı
düşman işgal edince, Çuhadaroğlu Ali Efendi ve Sütçü İmam:
-
Kalede düşman bayrağı sallanırken cum'a namazı bize farz değildir, diyerek harb
ettiği gibi veya çarşıda gezen kadınların peçelerini (yüzlerini) zorla açmak
isteyen düşman askerleri bir şehirde olursa kısacası mal, can, namus emniyeti
ortadan kalkarsa, senin camiye gidip cum'a namazı kılman doğru olmaz. Malını,
canını, namusunu koruman lazımdır. Bu zamana kadar Avrupa'sında, Çin'inde,
Asya'sında, Rusya'sında devletten az bir şey müsamaha görüldüğü zaman hiç bir
yerde cum'a namazı 1400 seneden beri terkedilmemiştir. Bu kadar milyarlarca
okumuş âlim gelmiş, hiç birisi “Darü'l-Harbtir” diye cum'a namazını terk
ettirmemişlerdir. Şimdi bunlar İmam-ı Azam'dan da diğer yetkili âlimlerden de
ve bunların hepsinden de kendilerini daha bilgili mi sayıyorlar?
(Kenzü'l-İrfan,
Hadîs No: 940)
Manâ'sı:
“Özürsüz üç cum'a namazını terk edenler
münâfığın zümresinden (münâfıklar topluluğundan) yazılırlar.”[29]
Bin
dört yüz seneden beri bütün müslümanlar, cum'a namazını kılıyorlar. Cum'a
hakkında kesin âyet vardır.[30]
Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz. hem kılın, hem de kılmayın demez. Bir
insanın Kur'ân-ı Kerim'deki âyetlere itirazı ancak Kur'ân ile olması lazımdır.
O âyette öyle ama bu âyette de böyle söylüyor denilmesi gerekir. Bunun için de
âyete ve hadîse dayanmayan belirli bir ispatı olmayan, kuru iddiaları kabul
etmemek lazımdır.
(Râmûz-ul
Ehâdîs, Hadîs No: 6284)
“Bir kavim gelecek, sünneti terk edip
dinde (hileli) yollar arayacaklar. İşte Allah'ın,
lânetleyenlerin, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerine olsun.”
(Râmûz-ul
Ehâdîs, Hadîs No: 6318)
“Kolaylaştırın, güçleştirmeyin;
müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Birbirinizle iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin.”
Cum'ayı
kılmadığımızda kârımız ne olacak, kılarsak zararımız ne olacak?
(Sûre-i
Maide, Âyet 92)
“Allah'a ve Rasûl'üne itaat edin.”
Âyetine
göre, cum'anın 12 şartının muhakkak yerine gelmesi lazım. Çünkü ashâb,
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e itaatlarını bu 12 şartı yerine
getirmekle belirtirlerdi. Şimdi bu 12 şart, tâ İmam-ı Azam zamanında bile
yerine gelmesine imkân yok idi. Mezheb imamları Şafiî, Mâliki, Hanefî ve
Hanbeli onun için “Zuhr-u âhir muhakkak kılınsın” demişler. 12 şartın hepsi
yerine gelmeyince Rasûl'üne itaat olmuyor. Ona itaat olmadan bu âyete göre
cum'a kabul olmuyor veya kabul olmasında şüphe oluyor. Şimdi hem o şartlar
yerine gelmeyince, hem de Zuhr-u âhir kılınmayınca ne Allahu Teâlâ'nın emri
yerini bulmuş oluyor, ne de dört mezhebin kavli yerine gelmiş oluyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında ashâb bütün sünnetleri tam
yaparlardı. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) zamanında harbler, zaferler çok
kolaylıkla kısa zamanda Allahu Teâlâ'nın yardımıyla kazanılırdı.
Şarap
küpünün başından kalkmayan, evlad-ı Rasûl'e düşman olanlar, Hz. Ali
(Kerremallahu veche)'nin evlatlarını idam sehpalarında astıran,[31]
Hz. Ali (Kerremallahu veche) ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i
karalamak için maymunların başına sarık sarıp hutbeye çıkarttıran Emeviler
zamanında ve başka hiç bir zamanda cum'a namazı terkedilmemiştir.
DAR'ÜL HARBTİR, CUM'A
NAMAZI KILINMAZ DİYENLERE:
Cum'a
namazı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında ve dört cihar-ı yar
devrinde bir şehirde bir yerde ve bir camide kılınmıştır. Kıldıran o şehrin valisi
olmuştur. Cephede bir yerde kıldırılmış, kıldıran başkumandan olmuştur.
Kesinlikle
bunların dışında kılınmamış, kıldırılmamıştır. Hasta ise o gün için geçerli
olmak üzere yerine vekil tayin eder. O tayin ikinci cum'a için geçerli
değildir. Bu şartlara riâyet edilmiştir. Cum'a namazı kılınacak yerde, çarşı,
pazar, jandarma, polis, otel, dükkan, han olması lazım. Bunların olmadığı yerde
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve ashâb kılmamışlar,
kıldırmamışlar. Köylerde bir yerde kılınır, ama bu şartlar yok. Şehirde bu
şartlar var, fakat çok yerde kılınıyor. Ne köyde, ne şehirde şartlar tam
olmuyor. Şimdi bir şehirde elli (50) camide cum'a namazı kılınıyor.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) harbte cum'a vakti gelince cum'a iki defa, iki yerde
kılınmaz. Muhakkak bir yerde, bir defa kumandan kıldıracak, hepsi cum'a
namazına dursa kâfirler hücum edecek, ölüm tehlikesi var. Kıldırmasa veya
bazısı kılmasa farzı ayndır, kılınması lazım. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) düşünürken aşağıdaki âyet nazil oldu.
(Sûre-i
Nisa, Âyet 102)
Meâl'i:
“Sen içlerinde olup da onlara namaz
kıldıracağın zaman onlardan bir zümre seninle beraber namaza dursun,
silahlarını da alıversinler. Bunlar secde edince arka tarafınızda bulunsunlar
ve namazı kılmamış olan diğer bir zümre de gelsin seninle beraber namazı kılsın
ve ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını da alıversinler. Kâfir olan kimseler
arzu ederler ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil bulunasınız da sizin
üzerinize bir baskın ile baskında bulunuversinler ve eğer size yağmurdan bir
eziyet varsa veya siz hasta bulunmuşsanız silahlarınızı bırakmanızdan dolayı
üzerinize bir günah yoktur ve ihtiyat tedbirlerinizi alınız. Şüphe yok ki,
Allahu Teâlâ kâfirler için hakaret bahş olan bir azab hazırlamıştır”[32]
“Sen içlerinde olup da onlara namaz
kıldıracağın zaman onlardan bir zümre” diyor. İyice dikkat edilirse hepsini
namaza durdurmuyor. Bu âyete göre yarısı namaza duruyor, yarısı namaz kılanları
korumak için muhafız kalıyor. Bir zümre bir kısmı deyince hepsi değil.
“Silahlarını da alıversinler. Bunlar
secde edince arka tarafınız da bulunsunlar.” Bunlar secde edince arka tarafınızda
bulunsunlar demek: Bunlara secde emretmiyor. Namaz kılanları muhafaza etmeleri
için secde edenlerin arkasında bulunmalarını emrediyor.
“Namazı kılmamış olan diğer zümre de
gelsin, seninle beraber namaz kılsın.” Birinci zümre bir rekât kılıp, düşman
karşısına geçip muhafız olacak, ikinci zümre, ikinci rek'âtta yine imama
uyacak.
“İhtiyat tedbirlerini ve silahlarını da
alıversinler.” Anlaşılıyor ki, cephede en tehlikeli anda ne namaz kılanlar,
ne muhafız olanlar ikisi de silahlarını çıkartmadan bütün ihtiyat tedbirlerini
ve silahlarını yanlarına alıyorlar. Sonra yarısı imama uyup, bir rek'ât
kılıyor, diğer yarısı muhafız olarak geride kılıçlar çekilmiş vaziyette
bekliyor. İmam ikinci rek'âta kalkınca askerler yer değiştiriyor. Muhafızlar
namaza, namazdakiler muhafızlığa geçiyor. Bu âyete göre cephede ölüm
tehlikesine rağmen ne iki yerde kılınıyor, ne iki defa kılınıyor. Bir defa bir yerde
kılınıyor. Şimdi de bu âyete göre bir şehirde ne kadar ölüm tehlikesi olsa bir
yerde kılınmalıdır. Şehirde bir tehlike olursa yarısı silahlanıp namaza
durmalı, yarısı silahlanıp muhafızlığa geçmelidir. Aynı cephedeki gibi birinci
rek'ât sonunda namazdakiler muhafızlığa, muhafız olanlar namaza yer değişmesi
lazım. Sonraki gelenler imama uyar. İmam ikinci rek'âtı kılar, selam verir.
Bunlar selam vermez, ayağa kalkar, ikinci rek'âtı kendi kendilerine kılarlar,
selam verirler. Silahları ile düşman önüne geçer. Bir rek'âtı imamla kılan
evvelki asker gelir, ikinci rek'âtı da kendi kendilerine kılarlar. İşte Allahu
Teâlâ'nın emri budur.
(Sahîh-i
Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 3, Hadîs No: 510)
Manâ'sı:
“Abdullah ibn-i Ömer (Radiyallahu anhu)'dan; Şöyle demiştir:
Rasûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem) ile birlikte Necid
tarafına müteveccihen gazaya gitmiştim. Düşmanın hizasına geldik. Onlara karşı
saflarımızı düzdük. (Namaz vakti gelince) Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz bize, kıldırmak üzere namaza durdu. Bir kısım (ashâb) da onunla beraber (namaza) durdular, diğer kısım (ise) yönünü düşmana çevirdi. Rasûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem) kendisiyle birlikte
olanlarla beraber rükûa vardı ve iki (defa) secde etti. Derken (beraber namaz kılanlar henüz) kılmamış olan taifenin yerlerine gittiler.
Ötekiler de gelip Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'in arkasında durdular. Rasûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem) onlarla beraber (de) rükûa varıp iki secde etti. Sonra selam verdi.
(Ondan sonra) o iki taifenin her
biri (nöbetleşe namaza) durup kendi
hesaplarına birer kerre rükûa varıp ikişer secde ettiler.”[33] (Bu hadîs-i şerîfi Hanefiler kabul
etmiştir.)
(Sahîh-i
Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1594)
Manâ'sı:
“Sehl ibn-i Ebû Hasme (Radiyallahu anhu)'den [ki, müşârün-ileyh Zâtü'r-Rikâ'
günü Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile beraber hazır bulunup korku
namazı kılanlardandır.] şöyle rivâyet olunmuştur:
Askerin bir kısmı Rasûlullah ile beraber (namaz için) saf bağladı. Öbür kısmı da düşman
karşısında saf bağladı. Rasûlullah kendisiyle beraber bulunanlarla bir rek'ât
kıldı. Sonra Rasûlullah ayakta durdu. Kendisiyle bir rek'ât kılanlar kendi
başlarına (bir rek'ât daha) kılarak (iki
rek'âtı) tamamladılar. Sonra çekildiler
ve düşmanın yüzüne karşı saf bağladılar. Ve (düşman karşısında bulunan) öbür taife gelip Rasûlullah'ın geri kalan
bir rek'ât namazını onunla birlikte kıldılar. Sonra Rasûlullah (Tahiyyata
oturdu. Namazdan çıkmayıp) oturmakta
devam etti. Cemaat de bir rek'ât kendi başlarına kılıp tamamladılar. Sonra
Rasûlullah bunlarla beraber selam verdi.”[34] Bu hadîs-i şerîfi İmam Şafîi, Hanbeli
ve Mâliki kabul etmiştir. Bununla amel
ederler.
(Sûre-i
Bakara, Âyet 239)
“Eğer (herhangi bir şeyden) korkarsanız (namazlarınızı)
yürüyerek yahut binek üzerinde (kılın).
Güvene kavuştuğunuz zaman da, tıpkı Allah'ın size bilmediğiniz şeyleri
öğrettiği şekilde, O'nu zikredin.”
İşte
Allahu Teâlâ'nın emri yukarda âyet-i kerime ve açıklamalarını yazdık. Ayrıca
Hz. Rasûlullah'ın kıldırdığı namaza ait hadîs-i şerîfi de yazdık.
İşte
Rasûlullah'ın ve ashâbının yaptığı ve kıldığı cum'a namazı böyledir.
İKİ FARZ BİR ARADA
KILINMAZ DİYENLERE:
Kur'ân,
Allahu Teâlâ'nın emri olup, Kur'ân'da emrolunan ikiye bölünme, izah ettiğimiz gibi
bir arada kılınma ise bunu da sen elli yerde kılarsan (namazın bir farzını terk
etmen iadesini gerektiriyor da) sen bile bile Allah'ın emrini yerine
getiremiyor, tatbik edemiyorsun. İşte iadesi lazım gelen farzdır. Muhakkak
kılınması lazımdır. İadesi de zuhr-u âhir'dir. Allahu Teâlâ'nın emrini, Allahu
Teâlâ'nın emrettiği gibi yap, şüphe etme. Allahu Teâlâ bir çeşit emretsin sen
başka türlü yap, ondan sonra da ibadette şek (şüphe) olmaz de. Olmaz böyle şey.
İbadeti
kabul edecek olan Allahu Teâlâ'dır. Şu ibadet kabul olmadı denmez. Allahu Teâlâ
ve Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bu 12 şartı sorarsa o zaman cevap
vermek çok zordur. Biz imkan dahilinde kılıyoruz. Bu 12 şarta riâyet etmeye
çalışıyoruz. Yani 12 şart veya bazıları hangi camide daha fazla varsa orada
kılınıyor, ona tabi oluruz. Hepsini yerine getiremediğimiz için aczimizden de
Zuhr–u Âhir'i kılıyoruz.
CUM'A NAMAZINI
KILMAYANLAR (TERKEDENLER)
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 4, Hadîs No: 1052)
Manâ'sı:
“Sahâbilerden Ebû'l-Ca'd ed-Damrî'den; Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Kim önemsemeyerek üç cum'ayı terk
ederse, Allah onun kalbini mühürler.”[35]
Üç
cum'ayı kasıtlı olarak bile bile geçiren münâfık defterine kayd olur. Allahu
Teâlâ: “Onların kalblerini ve
kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve
onlar için (dünya ve âhirette) büyük
bir azab vardır.”[36] buyuruyor.
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 4, Hadîs No: 1054)
“Kudâme
ibn-i Vebere'den; Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Kim özürsüz olarak cum'ayı terk ederse
bir veya yarım dirhem ya da bir veya yarım sa' buğday tasadduk etsin, (dağıtsın)
buyurdu.”[37]
(Râmûz-ul
Ehâdîs, Hadîs No: 4823)
“Cum'a günü mü'min ihrama bürünmüş kişi
gibidir. Namaz bitinceye kadar saçını da tırnaklarını da kesmez.
- Ey Allah'ın Rasûlü! Peki cum'aya ne
zaman hazırlanalım diye sordular.
- Perşembe günü buyurdu.”
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 4, Hadîs No: 1078)
Manâ'sı:
“…Muhammed ibn-i Yahya ibn-i Habbân'dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın
şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:
- Sizden birine bulabilirse (veya
bulabilirseniz) cum'a günü için iş (günlük) elbiselerinden başka iki elbise temin
etmesinde günah yoktur.”[38]
(Sahîh-i
Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 3, Hadîs No: 489)
“Ümmü'l-Mü'minin
[Aişe (Radiyallahu anhu)]'den şöyle demiştir:
- (Ahd-ı Celîl-i Risâlet-Penâhî'de) Nâs (gerek Medine'ye yakın) menzillerden ve (gerek) evâliden cum'a da nöbetleşe hazır olup (sırtlarında
yün aba olarak) toz toprak içinde
gelirlerdi ki toz toprak vücutlarına sinip bedenlerinden ter (kokusu) çıkardı. (Bir defa) Rasûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) benim yanımda iken bunlardan
biri (yahud bir takımları) huzuruna
geldi. Nebiyyi Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Bâri bu gün yıkansanız, buyurdu.”[39]
Bunun
üzerine: “Ey habibim! Kendi nefsine
sabret. Onların terlerine, kokularına, bilir bilmez sözlerine sabret. Çünkü onlar
Rabb'lerinin cemaline mürid olmuşlardır.”[40] âyeti geldi.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1088)
“(Abdullah) ibn-i Ömer (Radiyallahu anhu)'den;
- Ben, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den,
minber üzerinde şöyle buyurduğunu işittim:
- Kim cum'a namazına
gelirse (önce) gusül etsin.”[41]
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 2, Hadîs No: 344)
Manâ'sı:
“Ebû Said el-Hudri (Radiyallahu anhu); Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'den rivâyet etmiştir:
- Cum'a günü gusül etmek ve dişleri
misvaklamak akıl baliğ olan herkese sabittir. (Akıl
balîğ kimse o gün) kendisi için takdir edilen kokudan da sürer.”[42]
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 2, Hadîs No: 347)
“Abdullah
bin Amr bin el-As, Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın şöyle buyurduğunu
haber vermiştir:
- Her kim cum'a günü gusleder (varsa) hanımının kokusundan sürünür, en güzel (temiz) elbisesini giyer, insanların omuzları
üzerinden aşmaz ve hutbe esnasında konuşmazsa (bunlar) iki cuma arasındaki (günahlara) keffaret olur. Konuşan ve insanların omuzlarına basan kimseye ise (cum'a
namazı) öğle namazı (gibi) olur. (Ancak öğle namazının sevabını
alır.)”[43]
(Sünen-i
Ebû Dâvûd, Cild 2, Hadîs No: 343)
Manâ'sı:
“Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) ve Ebû Said el-Hudri Rasûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem)'ın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:
- Kim cum'a günü gusül eder, en güzel elbisesini giyer, yanında varsa (güzel) koku sürünür, sonra da cum'aya gelip i