Mİ'RÂC'IN-NEBÎ

 

 

Altı parmak kitabından sadeleştirilerek alınan mi'râc'ın-Nebî hakkındaki yazı aşağıdadır.

(Bu kitabın yazarı âyet ve hadîslerin alındığı kitabın adını, numaralarını yazmamış. Bazı yerlerine de âyeti, hadîsi yazmış manasını yazmamış. Ben bunların bulabildiğim kadarının numaralarını ve manasını yazdım. Kitabın yazısını normal yazı ile ve bizim açıklamalarımızı italik olarak yazdım.)

 

Havâce-i Kâinât (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın mi'râc'ındaki hikmetin ne olduğunun açıklanmasıdır:

 

 

BİRİNCİ KISIM

 

Bu kısımda mi'râc'ın sebebi hususunda yirmi hikmet anlatılmıştır:

 

Birinci Hikmet:

Havâce-i Seyyid-el Mürselin (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ilk âyet:

(Ve minelleyli fetehecced bihi nafileten lek…)

“Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir fazlalık olmak üzere namaz kıl…”(ilâ âhir)[1] nazil olmamıştı.

 

Âyette «Nafileten lek» deyince bizim için nafile oluyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için emir oluyor. “Bu ameli yapmakla seni makam-ı Mahmud'a eriştireceğini umabilirsin.”

 

[Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)] kâh namaz, kâh niyaz, kâh da istirahat ederdi. Bir gece mübarek gözleri kapandı. Kalbi uyanık idi. Yedinci kat gökten Cebrâil (Aleyhis-selâm)'in kanadının sesini işitip kalkıp döşeğinin üzerinde oturdu. Cebrâil (Aleyhis-selâm):

- Yâ Rasûlullah! Hakk Teâlâ sana selâm eder ve buyurur:

- Ey Habîb'im! Ben seni kullarımın affını dilemek ve şefaat etmek için yarattım. Bu iş yatmakta ve rahatlıkta olmaz. Bütün ümmetinin günahlarını ve amellerini sana bildireyim. Sen bunları bil ki rahat uyku uyuma. Sonra Cebrâil (Aleyhis-selâm), sevgili Peygamberimizin mübarek elini tuttu. Mekke'den dışarı çıktılar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ümmetinin amellerini bir bir arz etti.

- Ey Habîb'im! Makam-ı Mahmud'u istersen[2] yemeği az ye ve uykuyu az uyu ki makam-ı şefaate erişesin. Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hatırına şu geldi:

- Şimdi bu ümmetin hangi hata ve kusurlarını Allahu Teâlâ'dan isteyeyim? diye düşünürken hitab geldi:

- Ümmetinin günahlarının hepsinin affı senin bütün geceyi, gecenin yarısını veya üçte birini ibadet ile geçirmene bağlıdır.[3]

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bütün geceyi, gece yarısından sonra veya gecenin üçte biri kalınca sabaha kadar ibadet ile geçirmesini Allahu Teâlâ emretmektedir. Bunun hikmetide Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için değil, ümmetinin günahlarının affı için oluyor.

 

Havâce-i Âlem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Gecenin üçte birini ibadet ile geçirsem de ümmetimin hali yine müşkül olur, deyip bütün gece uykuyu terk etti. Namaz ve niyaza devam etti. Öyle  anlar geldi ki, mübarek ayakları şişti.[4] Bütün mukarreb (Allahu Teâlâ'ya yakın olan büyük) melekler:

- İlâhi! Bu ne hal, günahkâr ümmetleri için sevgili Habîb'ine bu kadar zahmet elem ve onun feryad-ı figanını hoş görürsün diye Hakk Teâlâ'ya niyazda bulundular. Hakk Teâlâ:

- Ey Muhammed! Ben seni ümmetin için tevbe ile emrettim. Nefsinle mücahede ile kendini helâk et demedim.[5] Ben sana yalnız ümmetinin günahlarını gösterdim. Bunlar sana çok göründü. Şimdi benim rahmet deryamı ve af denizimi sana göstereyim. Hangisinin daha fazla olduğunu gör.

 

İkinci Hikmet:

Bazı müfessir-i izâm Efendilerimiz Hakk Teâlâ'nın ezel-î hikmeti ortaya çıktığında kıyâmet gününün devamlı ve kıymetli bir kimsesi ve şefaatçısı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) olur. Saadet ve şikayet ehlinin kurtarıcısı ve ümidi de O'dur.

Kıyamet vaktinin depremi çok müthiş bir şeydir.[6] O anda herkes kendi nefsi ile meşgul olur. Başka bir kimsenin ahvaline bakmaya kendinde o kudreti bulamaz. Havâce-i kâinât aleyh-i efdal-us-salâvat cümle melek ve melekûtü ve naim cennetinin derecesi, (cehennemin) azabı, elemi O'nun nazarına getirilir. Bunları bir bir müşahede eder. Kıyamet kopunca Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu sebeple ondan korkmaz. Herkes “nefsî nefsî” dediklerinde, o server-i kâinât “ümmetî ümmetî” diyerek bizleri ister (kurtarır). Bunun bir benzeri:

Musa (Aleyhis-selâm), Hakk Sübhane ve Teâlâ'dan Firavun'a karşı kendisine mucize istedi. Hakk Teâlâ asâyı mucize etti.[7] Asâyı bırakınca yılan oldu. Musa (Aleyhis-selâm) korkup kaçtı. Hakk Teâlâ'dan “korkma” diye hitap geldi.[8] O anda korku gitti. Firavun'un önünde korksa idi, Firavun'un ehli gibi olur, mucizesi de kaybolurdu. Server-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) mi'râc gecesi gayb âlemini müşahede etmeseydi, O da diğerleri gibi korksa idi, asilere, günahkârlara şefaat edemezdi.

 

Üçüncü Hikmet:

Hakk Teâlâ kullarını cennete davet edip cemâlini, didarını göstermeyi vaad etti.

Güzel amel edenlere daha güzel mükâfat (cennet) bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz bulaşır ne de bir horluk gelir.[9]

Allahu Teâlâ kullarını selâm yurduna cennete çağırıyor. O dilediğini doğru yola iletir.[10]

 

Dördüncü Hikmet:

Bazı müfessir-i izam efendilerimiz derler ki:

O Hazreti habîb'dir (sevgilidir). Habîb'ine bütün hazineyi göstermek adetidir. Nitekim mecazi olarak kullarından birine muhabbet ederse cümle hazinesini ona sunar. Hepsi onun mührü altına girer. Hakk Teâlâ'da habîb'ine arz'ında olanın hepsini gösterdi. Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- (Rü'yet ilel ardı fareyte müşârigaha ve muğaribehâ)

Yani, benim için yer dürüldü (katlandı). Arz'ın doğusu, batısı bana gösterildi.[11] Hakk Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i semaya çıkarıp cennetin anahtarını ve cehennemin kilidini sevgili habîb'inin şefâatine ümmetinin mazhar olabilmesi için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in iradesine teslim etti.

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in kendisine cennetin ve cehennemin anahtarını teslim etti. Yani cennete istediğin kadarını girdirebilirsin. Cehennemden istediğin kadarını kurtarabilirsin, demektir.

“Sana şefaat etme izni verecek de hoşnut olacaksın.”[12]

 

Beşinci Hikmet:

Arz ile sema birbirine gösterildi. Bunlar tefsirde uzunca anlatılmıştır.

 

Bilâl Babam kasidesinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vasıflarını âyetlerle şöyle söylüyor:

 

Yâ Rasûlullah cemâl'in sübhanellezi esra imiş,

Saçın velleyli iza yağşa, gözün vennecmü âyet'el-kübra imiş.

 

              Ve'ş-şemsü zatın ve'd-duha sıfatındır senin,

              Nur'un alâ nurda hüviyetin bu âlemden kübra imiş.

 

Senin hakkında indi Sûre-i Âyet-el Kevser,

Derya'yı feyzinde senin kevser bir katra imiş.

 

              Manada senin kadrini bilen bildi kendi kendini,

              Başın Arş'ı alâ'da senin ayakların tahte's-sera imiş.

 

Hilkat-i ervah'ta sensin Enbiyalar, Evliyâlar atası,

Hilkat-i ecsamda Âdemata bu cümleden kübra imiş.

 

              Mucizat'ın âlemde ceryan etmektedir hala gün gibi,

              Kur'ân'ül-Kerim'ül Azim-ül Burhan bu cümleden kübra  imiş.

 

Kıl şefaat sen bu gün Enbiyalar, Evliyâlar serveri eyle medet,

Bu güruh-u aşıklarına senin bu Bilâl-in Nâdir'iyyül Kadir-î  cümleden sonra imiş.

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ben rafî (yükselen)'im dedi. (Ves semâe Rafeahâ)[13] semaya yükseldim.

Zemin; Ben mebsût (yayılmışım)'um (Ceale lekümül arda besetâ).

Asuman; Ben cömerdim, her inci bana verilir, bağışlarım.

Zemin; Ben sabırım, her ne yük vururlarsa tahammül ederim.

Asuman; Bende envar (ziya) vardır.

Zemin; Bende esrar (sır) vardır.

Asuman; Hakk Teâlâ, şems (güneş)i bende halketti. (Veş-şemsi ve duhâ'ha) “Güneşe ve aydınlığına yemin ederim.”[14] Şüphesiz Ay'ı da bende halketti. (Vel gameri izâ telâhâ) “Güneşe tabi olduğunda kamere yemin ederim.”[15] ve beni yıldızlarla süsledi. (İnnâ zeyyenn'es-semâe'd-dünyâ bi zîynetil kevâkib) “Muhakkak biz yakın olan göğü zîynetlendirdik, yıldızlarla süsledik.”[16] (İllâ men hatifel hatfete feetbaahu şihabün sagıb) “Şeytana karşı bekçiler eyledi. Şeytanın askerlerini kovarlar.[17] Her gece âlem-i zulumat tuttu. Gece yıldızlar benim meydanımda cevelan eder. Sabah olup âlem aydınlanınca bu âleme benim üzerimden bakar.

Zemin: Ey Asuman! ne kendi süsünü söylersin.

(İnna cealnâ mâ alel ardı ziyneten lehâ…)“Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, dünyanın kendine mahsus bir zinet yaptık.”[18] âyetinin manâsını bilmez misin, görmez misin! Kâlem kudret emri ile “kün feyekün” ile bendedir.

 

Arş-ı Al'â'da, Levh-i Mahfuz'da kaderi, takdiri, mukadderi yazan, yazılmışı çizen, tekrar yazan kâlem bendedir. Kudret emri, yok olma, var olma hepsi bendedir. Benim için Allahu Teâlâ yok'u var eder, var'ı yok eder. İdam eder, icad eder, demektir.

 

İlk baharda nebatlara taze hayat hangi yol ve güzel kokulu bir maddenin rüzgarı ile zuhur eder? Ağaçların üzerinde seherde bülbüllerin nağmesini ve o hallerini görmez ve işitmez misin? Sebze bahçelerinde nergisin gözyaşını ve gonca gül yüzlülerin teveccühle bakması ve hitap etmesi (Sübhâne zül meliki vel melekûti…) tesbihini zikreden mukarreblerin (Allahu Teâlâ'ya yakınlaşmış olanların) dilinden eksik olmaz, bitmez.

Asuman: Ey Zemin! Bütün bunların terennümatı benim sebebimle olur. Gülistan benim hareketimden peyda olur. Senin güllerin varsa benimde semada yıldızlarım var. Ben feleklerin kalesiyim. İbâdetgâhı melek-i hamele-i arş'a yükselme menzilinde kürsiyim. Cebrâil ve Mikâil meskeni değil miyim? İsrâfil ve Azrâil mekânı değil miyim? İsa (Aleyhis-selâm) bana getirilmedi mi? İdris (Aleyhis-selâm) bana yükseltilmedi mi? Muharremin sırrı, levh-i kâlem ve mahalli beyt-i ma'mur'um. Vel hasıl Asuman kemâl-i sıfatını ve alâmetini cemâli ile anlattı.

 

Hadîs-i Kudsi de Allahu Teâlâ'nın: “Ey Habîbim! Sen olmasa idin; yerleri, gökleri ve bütün mükevvenatı yaratmazdım”[19] dediğinden de anlaşılıyor ki bu sayılanların hepsi de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hürmetine yaratılıyor demektir.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Cebrâil (Aleyhis-selâm)'e:

- Yâ Cebrâil! Sen bu vahyi nerden alıyorsun? Cebrâil (Aleyhis-selâm):

- Sidret'ül-Müntehâ'da bir yeşil perde arkasından bana söyleniyor, dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bundan sonra gittiğinde o perdeyi kaldır, sana söyleyene bak, dedi. Cebrâil (Aleyhis-selâm), Sidret'ül-Münteha'da o yeşil perdeyi kaldırdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i gördü. Kendisine söyleyen O idi. Üç yüz altmış kanadını çırpıp var hızı ile dünyaya geldi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e:

- Yâ Muhammed! Ben de hayret ettim. Vahyi, Allahu Teâlâ'dan alıp bana söyleyen sensin. Burada benden alıp halka söyleyen de sensin, dedi.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i Taif şehrinde taşladıklarında da aynı oldu. Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in rızasını alıp Taif Şehrinin yere batırılmasını emreder. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendini taşladıkları halde Taif Şehrinin yere batırılmasını istemez.[20] Cebrâil (Aleyhis-selâm) sabırsızlanır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ümmeti için değil, ileride müslüman olup ümmet olacaklar için taşlanmaya, ezaya ve cefaya tahammül eder. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendini İslâmiyet uğruna adıyor. Zaten Mustafa ismi de adanmış manâsındadır.

İşte Cebrâil (Aleyhis-selâm) ve diğer melekler de hayret ediyorlar.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i görmek için cennette bir Burak kırk bin sene ağlıyor. Bir yılan altıyüz sene Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in cemâlini görmek için bir mağarayı bekliyor. İsa (Aleyhis-selâm), Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ümmet olmak için göklere çıkıyor. Burada da bütün melekler Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i görmek için Allahu Teâlâ'ya yalvarıyor. Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile konuşmak için Arş-ı A'lâ'yı seçiyor. Hem bu meleklerin duası kabul oluyor. Hem de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i görmeleri sağlanıyor. Daha bilemediğimiz bir çok hikmetleri de vardır.

 

Zemin: “Ey Asuman! İşte o Peygamber ki on sekiz bin âlem O'nun için halk olundu. Cümle Enbiya ve Evliyâ ve Sûleha ve mukarrebîn melâikeleri O'nun cemaline aşıktırlar. Amma vücudunun aslı, yaradılışı ve bünyesi topraktandır. Bu sebeple semaya galip olunca Hz. Hakk Celle ve Al'â'ya münacaat edip o Hazreti [Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mübarek ayağının tozu şerefi ile tanışmak istediler.[21] Hakk Teâlâ'da lütf-ü kemâl'inden mahzun olmaması için Hz. [Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)]'i semavatta ki makamına yükseltti.

(Sümme denâ fetedellâ) “Sonra O'na yaklaştı.”[22] Makamına yükseltildi.

 

(Levlâke levlâk vema halaktül eflâk) "Ey Habib'im! Sen olmasaydın ben yerleri ve gökleri yaratmazdım.”[23]

(Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn.) “Ben seni başka bir şey için değil âlemlere rahmet olarak gönderdim.”[24]

 

Mü'min olanların çoktur cefası,

Âhirette vardır zevk-i sefası,

On sekiz bin âlem'in bir Mustafası,

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

 

Altıncı Hikmet:

Tefsir ehli derler ki; Hakk Teâlâ; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e semavatı geçirip yüksek derecelere ulaştırdı. Hakk Teâlâ vasıtasız olarak velilerini Habîb'ine ısmarlar. “Onları sana ısmarladım. Yeryüzünde onları görürsün. Gurbiyyet (yakınlık) makamına gel ki onları sana ısmarlayayım. Ismarlayan kimdir gördün.”

- Yâ Muhammed! Ismarlamadan ben onları bilirim. Kusurları dahi malûmumdur. Bütün ayıbları ile kabul edip bana layık ettim. Yardımımı ve senin şefaatini onlara verdim, buyurdu.

 

Allahu Teâlâ'nın sünneti ayıbları örtmektir.

Peygamberlerin sünneti suçları bağışlamaktır.

Evliyâ sünneti kötülük edene iyilik etmektir.

 

Kıyamet gününde her Peygamber “nefsî nefsî” derler. Bizim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) “ümmetî ümmetî” der. Ümmeti için şefaatının kabul edilmesini ister. Bunda da güzel bir sır vardır.

Kıyamet gününde her Peygamber kendi nefsinin kurtulması için çalışır, dua eder. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendi ve diğer bütün ümmetlerin kurtulması için başını secdeye kor yalvarır, Allahu Teâlâ'ya her secdeye varıp yalvarmasında günahlarının bir kısmını affettirir. En sonunda hepsini affettirir.

 

Hakk Teâlâ bu ümmete iki acâip lütufta bulunmuştur.

 

Birinci Latîfe:

Şerh–i tarihte zikredilmiştir:

Bütün ümmetleri kendi hallerine bıraktı. Onlarında hepsi zünnar bağlayıp kâfir oldular ve ahd saydılar. Peygamberleri onları affettirmeye kendilerinde kabiliyet görmediler; “Nefsi, nefsi” dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmeti Allahu Teâlâ' nın lütfu ile imanlarını muhafaza ettiler. Dostluk ahdinin aslı zayi olmadı. Af olmaya layık oldular. Sûlehalığa müstehak oldular. Onun için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) “Ümmetî ümmetî” der.

 

Zünnâr, kâfirlerin papazlarının ve kadınlarının bellerine bağladıkları kemer, kuşak gibidir. Giydiği elbisesinin parçasından bağlayabilir. Bu zünnar sayılmaz. Erkeklere bunları bağlamak zarar vermez. Kadınlara zarar verir. Kâfir âdetidir.

 

Bıraktım arı,

Terkettim varı,

Kestim zünnarı,

Şeyh eşiğinde.

                      Yunus EMRE

 

İkinci Latîfe:

Bu ümmet zayıf bünyeleri ile diğer ümmetlerden daha çok günah işlediler. Amma dostluğun aslı imandır. O da yerindedir. Günahkârlık bu ümmet için değildir. Bu da iki nesneden dolayıdır. Biri; Hakk Teâlâ'nın bu ümmet ile dostluğu zahir olsun. Diğeri; Habîbinin şefaatının büyüklüğü meydana çıksın. Ulu kimseler derler ki: Çok günahtan geçmek muhabbete delildir. Çok cefa bağışlamak şefaat ile, şefaatın büyüklüğünden olduğuna şahiddir.

 

Allahu Teâlâ'nın; kullarının günahlarını bağışlaması Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e karşı olan çok büyük sevgisindendir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in cefaya katlanması şefaatının ve kendisinin büyüklüğündendir.

 

Yedinci Hikmet:

Havâce-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) yerde dinlenir. Göğe halvet edip (Lî maallahi vaktü lâ yes'anî fîyhi melek-i mukarrebun velâ Nebiyyi mürsel) Yani; benim Rabb'ım ile bir vaktim olur. O zaman ne melek-i mukarreb ve ne de Nebî Mürsel o anda benimle bulunmazlar. Melek-i mukarreb'inden murad Cebrâil ve Nebî Mürsel'den maksad İbrahim Halil (Aleyhis-selâm)'dir. Belki Nebî Mürsel'den maksad beden-i şerîfi, Melek-i Mukarrebinden murad Ruh'u latîfî ola. Yani bir makam ki ona hiç bir vücûd sığmaz, cismani ve ruhani vücudu dahi onunla beraber olmaz. Altı cihetten dışarı da olur.

 

Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile melek vasıtası olmadan bizzat karşı karşıya konuşuyor. Musa (Aleyhis-selâm) ile aynı konuşmayı dünyada Tur Dağında, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile aynı konuşmayı Arş-ı Alâ'da yaptı. Musa (Aleyhis-selâm) bu dünya saati ile, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanın mekâna, mekânın zamana tebdil olması ile konuştu. Yani Allahu Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e beş dakikayı yüz sene gibi uzattı. Bu dünyada beş dakika geçti, Arş-ı A'lâda yüz sene gibi uzadı. Musâ (Aleyhis-selâm)' nın ömür boyu Tur Dağında konuştuğu binbir kelâm (binbir soru binbir cevap)dır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Arş-ı Alâ'da bir gecenin içinde beş dakikada konuştuğu doksan bin kelam, yani doksan bin soru-doksan bin cevaptır.  

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) on sekiz bin âlemin efendisidir. Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olup hepsinin peygamberidir. Bir gece mi'râcında cehenneme gitti, gördü. İçindekilerden Cebrâil (Aleyhis-selâm) vasıtası ile haber aldı. Cennete gitti gezdi, gördü, her çeşidi ile karşılıklı konuştu. Allahu Teâlâ ile doksan bin kelâm konuştu. Elli vâkit namazı beş vakte, on iki ay orucu bir aya indirmesi için Allahu Teâlâ'ya defalarca gidip, geldi. Başka bir çok âlemlere gitti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), içinde insan yaşayan on sekiz bin âleme yirmi üç senelik peygamberlik hayatının her gecesinde gidip  konuşuyorsa kimin haberi var. Mi'râc'a çıktığını hiç kimse bilmiyordu. Allahu Teâlâ: “Ümmetine söyle, salı günü ikindi vaktine kadar sana inanmazlarsa seni yeryüzünden kaldırır, yeryüzünü de helâk ederim” buyurdu. İşte Allahu Teâlâ'nın Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e gizliden verdiği; “Benim Rabb'ım ile bir vaktim olur. Ne mukarreb melekler ne de mürsel Nebîler benimle bulunmazlar, haberleri de olmaz. Allahu Teâlâ ile benim aramda şifrelidir,” demek istiyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Kebin dağına ashâbı gönderdiğini yazmıştık. Ashâb'ın nereye, ne kadar zaman içinde gittiklerinden haberleri yok. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onların gitmelerini, gelmelerini, hikmetlerini söylüyor. İşte hiç kimsenin haberi yok.

Bunun ikisinin şifreli konuştuğunu anlayacak kimse yok. Kevser pınarının “Bismillahirrahmanirrahîym”den çıktığını Cebrâil (Aleyhis-selâm) bilemiyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) gidiyor, görüyor, biliyor.

«Bismillahirrahmanirrahîym»in B harfinden Kevser (Şarabı) çıkıyor ve her Mim harfinden de süt, bal, şerbet gibi kollara ayrılıyor. Cebrâil (Aleyhis-selâm) giremiyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) giriyor. İşte Allahu Teâlâ ile Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) arasında olan bu hâl'e ne Peygamberlerin ne de meleklerin aklı yetmez.

Bilâl Babam buyurdu:

- Evliyâullahtan bir zat bir rüyâ görüyor, rüyâsında kendisine bu gece Allah rızası için okuduğun yüz âyet-el Kürsi'ye karşılık yüz adet başsız güvercin veriyorlar. Bunlar hem başsız, hem canlı hem de yürüyorlar.

- Bunların niçin başı yok? dedim. Sen âyet-el Kürsileri okurken başında Bismillahirrahmanirrahîym okumadın. Başında Bismillahirrahmanirrahîym okunmayan her sûre bunun gibi başsız olur. Sana yarın mahşerde başsız hediye edilir. Her sûreyi okumaya başladığında önce Bismillahirrahmanirrahîym okursan o sana başlı olarak hediye edilir. Her dünya ve âhiret işine Bismillahirrahmanirrahîym ile başlarsan o da hayırlı bereketli, üreyici, türeyici başlı olur.

 

Yunus (Aleyhis-selâm)'un Azdihâm halkından kalbi kırıldı. Bir tenha yer istedi. Orada Hakk Teâlâ'yı tesbih ede. Hakk Teâlâ balık karnını ona halvet hane kıldı. Onun için Havâce-i âlem (Aleyhis-salât-ü vesselâm): (Lâ tefdulûnî alâ Yunus bin Metâ…) buyurdu. Yani; Ben semavata yükseldim. O gemiye gitti. Maksadın meydana gelmesinde bir birinden fark olunmaz. Arş-ı Al'â ve Tahte's-Serâ bu hususda müsavidir. Hakk Teâlâ her yerden tesbihi işitir. Herkes bir yerden musibetten kurtulur. O da O'nun şanına layık olur. İbrâhim (Aleyhis-selâm) Nemrud'un ateşinde maksadına vasıl olduğu gibi âlemi vahdettir.

 

Sekizinci hikmet:

Bazıları derler ki; Hakk Teâlâ sevgili Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e muhabbet elbisesi ile müşerref olunca bütün âlemi bir sadâ tuttu. Melek ve Melekût âlemi dediler ki;

- Bütün kâinât Habîb-i Ekrem'in sevgisi ile iftihar etti. Mele-i A'lâ (büyük ve ileri gelen meleklerin toplandığı yer) başlangıçta (Et-tec'ale fîhâ) tevbe etmişlerdir. Müfessirlerin çoğunluğu (…Gale innî a'lemi mâlâ ta'lemûn) “Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim” den[25] murad Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir dediler. Adem'in neslinden fesad ehlini görürsünüz. Amma ben bilirim. Sizin bilginiz dışında olan Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Bütün mevcudat O'nun sebeb-i hürmetine yaratılmıştır. Hepsi de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in didarına (yakınlığına) aşık olup onsekiz bin âlemin yaratılmasının sebebinin kim olduğunu bildiler.

Nitekim Yusuf (Aleyhis-selâm)'u Zelihâ ziyade sevip (…Gad şeğafehâ hubba...) “Yusuf'un sevdası Zeliha'nın kalbine işlemiş,”[26] dedi. Mısır hatunları ta'an (dedikodu) ettiler. Onlar Yusuf (Aleyhis-selâm)'un cemâlini görmemişlerdi. Bir daha hakkında dedikodu etmesinler diye, Zelîhâ onlara Yusuf (Aleyhis-selâm)'un cemâlini gösterdi. Fil vâki Yusuf (Aleyhis-selâm)'u gördüklerinde kendilerini kaybedip ellerini kestiler. (…Mâ hazâ beşeren in hazâ illâ melekün kerîym) “…Bu asla bir beşer değildir. Bu ancak değerli bir melektir.”[27] dediler.

 

Dokuzuncu Hikmet:

Semavât'a ilettiler. Melekler âleminde ibadetle meşgul olanların ibadetini görüp ibadet yolunda ziyade neşe ile bisât hizmetinde olanlardan daha fazla (ibadetlerini) genişlettiler.

 

Onuncu Hikmet:

Tecelli vasıtası ile yakın ilmi mertebesinden Ayn'el-yakîn tabakasına (derecesine) vasıl olur.

 

Onbirinci Hikmet:

Âhiret umuru ve cennetin güzelliklerini zahir gözü ile müşahede eder. Bu rezil dünyadan hepsini ve bakî olanı fanî üzerine basiretini ihtiyar eyler.

 

Âhirette göreceğimizi ve cenneti zahir gözü ile görür, ona şahit olur, anlatır. Âhirete göre bu dünya rezilliktir. Çünkü, cennette ihtiyarlık, hastalık, yokluk, fakirlik ve insanın beğenmediği, benimsemediği hiçbir şey yok. İnsanın heveslenip de şunum olsa dediği her şey var. Ebedî olan âhireti; fanî, yalancı sonu gelmeyen dünya üzerine gördüğünü söyler. Âhireti dünyaya karşı tercih eder. Mü'minlere de öyle anlatır.

 

Onikinci Hikmet:

Tefsir erbabı; Şimdi her ne kadar aşığa, sevgilisinin cemâlini anlatsalar şahâdet makamında sevgilisi kendisini süsler güzel göstermek ister. Hakk Teâlâ:

- Yâ Muhammed! Ne kadar zamandır benim cemâlimin vasfını Cebrâil'den işitirsin. (Ve gul Rabb'i zidnî ilmâ) “Rabb'ım benim ilmimi artır”[28] de. Gel vasıtasız olarak cemâlimi gör. Şuhud deryasına dal. Tecellî-i zatım ile tanış, buyurdu.

 

Onüçüncü Hikmet:

Tefsir ehli derler ki; Hakk Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vahyin hepsi ile vahyedip tanışmasını murad etti. Burada vahyin en üstünü vasıtasız olanıdır. Cebrâil (Aleyhis-selâm) vasıtası ile olan anlatıldı. Leyle-i Mi'râc'ta «Âmener-Rasûl'i»[29] âyeti vasıtasız okunmuştur. Muradını isteyip vasıtasız da icabet vâki olmuştur. “Rabbenâ lâ tüahızna in nesînâ…” son sûreye varınca buradaki hikmet mi'râc'ta bu âyeti kendisinin vasıtasız okumasıdır.

 

Ondördüncü Hikmet:

Nakledilir ki; Mele-i A'lâ'da olan melâike yanında sual ve cevap oldu. Dört bin yıl şefaat hakkında bir cevap gelmemişti. Seyyid-el-Mürselîn (Sallallahu aleyhi vesellem) gönderilmiş oldu. O'nun üstünlüğü, kemâli ve vasfı semavât-ı Al'â'da üstünlüğü zikredildi. Melâike-i kiram bildiler ki bu müşkülün halli olmaz. Hz.Zül Celâl'e niyaz edip suallerine cevabı ve müşküllerinin şifası Havâce-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in semavâta teşrifini istediler. Tâ ki suallerine cevap ve müşküllerine şifa hasıl olsun. O suallerinin cevapları sualleri ile aşağıda yazılacaktır. İnşallahu Teâlâ.

 

Onbeşinci Hikmet:

İmâm-ı Cafer-i Sadık (Radiyallahu anhu); Hakk Teâlâ murad etti. Havâce-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ezanı talim eylemek için cümle semavât'ın katlarını seyretti. Arş'ı, Kürs'ü, Levh-i ve Kâlem'i dürdü. Hassa perdesine vasıl olunca perde arkasından bir melek gelip ezan okudu. Bu ezan şimdiki namaz için okunan ezanın aynısı idi.

 

Namaz vakitlerinin nasıl bildirileceğinde tereddüt edildi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mi'râcda ezanı dinlemişti. Ama “okut” diye emrolunmamıştı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ashâbı ile namaz vakitlerini nasıl ilân edeceklerini müşavere ederlerken, Abdullah ibn-i Zeyd (Radiyallahu anhu) şimdiki ezanın aynısının okunduğunu rüyasında gördü ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e söyledi. O söyleyince Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) de aynı rüyayı 20 gün önce  gördüğünü söyledi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mi'râc'ta aynı ezanın okunduğunu duymuştu. Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) ve Abdullah ibn-i Zeyd (Radiyallahu anhu)'in ağzından duyunca kalbi tam kanaat getirdi ve ezan okunmasına karar verildi. Bu ezanı Bilâl Habeşi (Radiyallahu anhu)'ye öğrettiler ondan sonra ezan okundu.[30]

Başka bir rivâyette; Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) müslüman oluncaya kadar ezan gizli okunurdu. Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) müslüman olunca Bilâl Habeşi (Radiyallahu anhu)'ye “ezanı serbest oku” denildiği söyleniyorsa da yukarıda yazdığımız, hadîs-i şerîf ile sabit olduğu için daha kuvvetlidir. Buna itibar edilmesi gerekir.

Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bütün semavatın katlarını tek tek ayrıntılı bilgi olarak seyrettirdi. Arş'ı, Kürs'ü, Levh'i ve Kâlem'i kendisine dürdü. Çok büyük bir sahayı, çok büyük işleri, kısa ve az zamanda kendisine göstertti, öğretti, bildirdi. Televizyonda dünyanın her devletinin başkentleri, yaşantıları, halleri birkaç dakikanın içinde ekranda görülebiliyor. Televizyonda görülebilmesi için Allahu Teâlâ'nın yarattığı elektronik dalgalar var. Onlar vasıtası ile görülüyor. Haliyle televizyonda da görülen Allahu Teâlâ'nın göstermesidir. Çünkü bu elektronik dalga olmasa görülmesine imkan yoktur. Bunda zamanın mekâna, mekânın zamana tabi olması yok. Allahu Teâlâ'nın göstermesi var.

Ashâb-ı Kehf'e  üç yüz dokuz sene yarım gün gibi geçti.[31] Kendileri de köpekleri de aynı yaşta kalktılar. Kendileri uyudu, köpekleri uyumadı. Saçları, tırnakları uzadı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de bunlarınkinin bir başka şekli oldu. Dünyada beş dakika geçerken; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Arş'ı Al'â'da yüz senede görülecek halleri, işleri, yaşantıyı yaşadı. Birinde; Ashâb-ı Kehf'in başından çok az bir zaman geçti ama o zamanda yaşayan diğer insanlara uzadı. Diğerinde; dünyada zaman kısaldı fakat Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in başından yüz senelik hâl geçti. Ashâb-ı Kehf'te zaman mekâna tâbi oldu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de de mekân zamana tabi oldu. Bu durum Allahu Teâlâ'ya göre çok kolaydır. Kitabımızda açıkladık.

 

Onaltıncı Hikmet:

Tefsir ehl-i derler ki; Havâce-i Âlem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bütün peygamberlerin üzerine üstünlüğü açığa çıktı. Çünkü Beyt'ül-Mukaddes'te Enbiya (Aleyhis-selâm)'lara imam oldu. Beyt'ül-Ma'mûr'da (sema'da Kâbe hizasında Kerûbiyyûn tavafı olan beyt-i şerîf) melâike-i kirama imamlık eyledi. Melâike üzerine üstünlüğü bu şekilde kat'i oldu. Doğu, batı, insanlara ve cinlere Peygamber oldu. İşte Mi'râc hâdisesi Havâce-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in üstünlüğünü açıklamak içindir.

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bütün peygamberlerden üstünlüğü açığa çıktı. Kudüs'te Peygamberlerin ruhlarına imam oldu. Hepsi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e tabi oldu (uydu). Beyt'ül-Ma'mûr'da kerûbiyyun meleklerine imam oldu. Mi'râc hâdisesi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in diğer peygamberlere olan üstünlüğünü Allahu Teâlâ'nın hiçbir kimseye vermediğinin açığa çıkmasıdır. Hadîs-i kudsî'de; Allahu Teâlâ:

“Ben bir gizli hazine idim. İstedim ki bilineyim.”[32]

Allahu Teâlâ'nın bilinmesi; yerde, gökte, canlı, cansız, cennet, cehennem her şeyi yaratması iledir. Hepsi de ibret doludur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in büyüklüğü Allahu Teâlâ' nın büyüklüğündendir. Allahu Teâlâ'nın büyüklüğü; kabir, mahşer, ve mizanı görüp, sırat köprüsünü geçip, cennet'i a'lâ'da Cemâl'ine, Didar'ına kavuşursak orada belli olur. “Onlar akşam, sabah Rabb'larının Cemâlini isterler.”[33] âyeti bunu söyler.

 

Onyedinci Hikmet: 

Havâce-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hatırı şerîfi dünyada küffardan, Yahudi ve Hristiyan gibi müşriklerden çok rahatsız olmuştu. Çeşitli riyazetler ve mücahedeler yaptı. Buna mukabil tesellisi bir sebeble kolay olmaz. İllâ kendinin yüksek şanının (kendine verilen şefaat etme izninin) büyüklüğünü görmek ile olur. Tâ ki verilen (Allahu Teâlâ'nın rahmet) yardımı görür. Buna göre günahkâr ümmeti çöküntüye uğradığı anda bir şey olmadığından kalb-i şerîfi ızdırab çekmez.

 

Onsekizinci Hikmet:

Liva-i hamd ki, (Âdem ve min dûnihi tahte livâi). Havz-ı Kevser ve büyük şefâat kabirden bütün halâik ile kalkmak cennete Enbiya ve Rasûller'den evvel girmek gibi benzeri ihsanlarda (iyiliklerde) bu cümledendir. Padişah bir kimseye elbise giydirse o kimse ondan memnun olur, izzet bulmuştur. Amma bu hususta cümle eşya Habîbullah ile izzet bulmuştur. Yani, onunla iftihar eder. Habîb-i Ekrem bunlarla iftihar etmez.[34] (Le ennel iftiharu bil atâi yüstelzim illehticâbe anil meâtî) Yani bağışlama ile iftihar bağışlayandan sakınmayı gerektirir. Bu cihetten Hakk Teâlâ mi'râc'a iletti ki bütün eşya mübarek ayağı altında olsun. Onları kendi izzeti yanında küçük görür. Şüphesiz buyurdu ki: (Ene evvelü men teşaggal arda anhu vel iftiharü ve liva-ül hamdü biyedî vel iftiharu Âdemü ve min dûnihi tahte livâi vel iftiharu ve ene evvelü men yagrau bab'ül-cennet'i vel iftiharu) Yani; ben onlar ile iftihar etmem. Bunlar benimle iftihar eder. Çünkü bunlar hep benden aşağıdır. Yüksek olan ev edna (aşağı) ile iftihar etmez. Belki aşağı olan yüksek olanla iftihar eder. Benim iftiharım Rabb'ımladır. Er refîg'ul a'lâ ile iftihar ederim. Şöyle izah edelim:

Hz. Havâce-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem)'i mi'râc'a ilettiler ki şefaat asan olsun. (Gâbe gavseyn) makamına vasıl olunca bütün âlem ayağı altında bir avuç toprak gibi gösterildi ve denildi ki:

- Bütün ümmetin günahları da bu bir avuç toprak içindedir. O da senin ayağının altındadır. Sen ne istersen geri çevrilmez. Hatırını hoş tut ve himmetini (yardımını) sağlam eyle, bu hususta sana sıkıntı ve darlık yoktur.

 

Ey Habîb'im nedir ol kim diledin,

Bir avuç taprağa minnet mi eyledin?

                            Ben sana aşık olunca ey latif,

                            Senin olmaz mı du âlem ey şerîf?

 

Ondokuzuncu Hikmet:

Anlatırlar ki; Havâce-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in nuru hidayetten ve cümle halayıktan evvel zuhur edince kendisine üç makam verildi. Bunlar makam-ı heybet, makam-ı lütûf ve makam-ı gurbiyyettir.

Bin yıl makam-ı heybette durdu. Ferahlık tahsil etti. Bin yıl makam-ı lütûfta durdu. İnbisatı (genişlik) tahsil etti. Bin yılda makam-ı gurbiyyette durdu. Hakk ile yakınlığı tamamlandı. O ruh temiz kalıp, Hakk Teâlâ'ya geldi. O makamda gayet müştak olup (özleyip) ızdıraba düştü. Onun içindir ki bir bülbülü bağ ve bahçeden yakalayıp kafese koyarsan kendini yerden yere vurur. Asıl vatanını arzu eder. Çünkü ruh-u şerîfi o makamı arzu etti. Onu [Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i] bedensiz oraya götürmek olmaz. İzinsiz nasip şerîatle mümkün olmaz. Şüphesiz nefsi, makamı sırrın zevkini aldı. Hatırını ona bağlayıp ne hoş yerdir, bundan bu yoldan ayrılmam dedi. Bu manada (sümme denâ fetedallâ) [35] ile tabir olundu.

Ey Habib'im! Eğer isteklilere sen yol göstermezsen kim yol gösterir. Eğer “Ebvab-ı ma'rifeti” (ma'rifet kapısını) ârif olanlara sen açmazsan kim fetheder.

Ey Ârif! bin altına bir şahin kuşunu alırlar. Onunla bir kuruş değerinde serçe tutarlar.

Ey Habib'im! Sen bir şahin kuşusun, seninle pek çok serçe tutarım ki, onlar senin ümmetindir. Sen bu makamda kalasın.

Evvela murad hasıl olmaz. Evet ey Derviş! Havâce-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) hem avcı ve hem de avdır. Bu dergahta “ene minallah” kuş yuvasından kanad çırpıp avcı sûretinde “(baastü ilel esvedi vel ahmer) “Her peygamber hassaten kendi kavmine peygamber olarak gönderilmişti. Ben ise kızıl ve kara herkese peygamber olarak gönderildim.”[36] mucibince kâinâtı gezip pervaz eder (uçar). Tâ âkıbeti visali ki, Musa (Aleyhis-selâm) “Erunî unzur ileyke” ile taleb etti ki o avdı. Bu vücud-u kemâli izzettir. “Len terânî”[37] ile duası kabul oldu. Âhiri Allahu Teâlâ'yı görmek ol hazrete futuhat verip “Elem tere ilâ Rabbike” buyuruldu.

 

Yirminci Hikmet:

Hakk Teâlâ yedi kat göğü yarattı. Hikmeti gereğince her gökte bir kevkeb (yıldız) her kevkeb'te bir hassa takdir etti. Diledi ki kemâl'i istiğnasını (tok gözlülüğünü) ve kendinden başkasına meyil ve nazar etmediğini melâikeye ve bütün mevcudata göstermek istedi. İşte bu sebeple Habîb'inin mi'râc'a gelmesi için Cebrâil (Aleyhis-selâm)'ı gönderdi. Burak ile hücre kapusuna ayak bastığında Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

- Beni bir yere iletmek murad olundu. Cebrâil (Aleyhis-selâm):

- Semalarda yedi menzil ve her menzilde pek çok mahfeller var. Bunların cümlesi senin oraya ayak basmanı bekliyor. Havâce-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) burak'a binip ilk göğe vardı. Ay önüne gelip selam verdi. Kendi hünerini arzetti.

 

                   Senin için yaratıldı bu âlem,