YİRMİDÖRDÜNCÜ
KISIM
Mi'râc'a ait olan faydaları ve latifeleri işaret temsilât
ve hikayesini beyan eder. Bu fasıl iki vazifeyi içine alır.
Birinci vazife:
Mi'râc'ın faydasını beyan eder. Bu vazifede yedi fayda
izah edilir.
Birinci fayda:
Mi'râc (hususunda), kıble ehlinden kimse ihtilaf
etmemiştir. Mi'râc'ı inkâr eyleyen kâfir olur. Zira Kur'ân'da bildirilmiştir.[505] Ayrıca sahih hadîs-i şerîflerde vardır. Uydurma
değildir. Şöyle ki; Ashâb-ı Kiram (Rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ecmain)'dan otuz
tane ashâb mi'râc hadîslerini rivâyet etmişlerdir. Bunların ism–i şerîfleri
şunlardır:
1-) Ebû Bekir Sıddîk (Radiyallahu
anhu)
2-) Ömer ibn-i Hattab (Radiyallahu anhu)
3-) Osman ibn-i Affan (Radiyallahu
anhu)
4-) Aliyy-il Murtaza (Radiyallahu anhu)
5-) Abdullah ibn-i Abbas (Radiyallahu anhu)
6-) Abdullah ibn-i Mes'ud (Radiyallahu anhu)
7-) Enes ibn-i Malik (Radiyallahu
anhu)
8-) Ebû Hüreyre (Radiyallahu
anhu)
9-) Ebû Said-il Hudrî (Radiyallahu anhu)
10-) Malik
ibn-i Sa'saa (Radiyallahu anhu)
11-) İmran bin
Hüseyn (Radiyallahu anhu)
12-) Abdullah
bin Ömer (Radiyallahu anhu)
13-) Ebû
Seleme (Radiyallahu
anhu)
14-) Hüzeyfe
bin El-Yemânî (Radiyallahu anhu)
15-) Abdullah
ibn-i Zübeyr (Radiyallahu anhu)
16-) Ebû Eyyub
el-Ensârî (Radiyallahu
anhu)
17-) Abbas bin
Abdulmuttalib (Radiyallahu anhu)
18-) Abdullah
bin Ebî Evfa (Radiyallahu
anhu)
19-) Cabir bin
Abdullah el-Ensarî (Radiyallahu anhu)
20-) Ümmü
Gülsüm (Radiyallahu
anhu)
21-) Bilâl-i
Habeşî (Radiyallahu
anhu)
22-) Ebû
Emâmet-ül bâhilî (Radiyallahu anhu)
23-) Üsame bin
Zeyd (Radiyallahu
anhu)
24-) Abdurrahman
bin Âmir (Radiyallahu anhu)
25-) Ebû'd-Derda (Radiyallahu
anhu)
26-) Âişe (Radiyallahu anhu)
27-) Ümmü Hânî (Radiyallahu anhu)
28-) Ebû
Zerr-i Gıfarî (Radiyallahu
anhu)
29-) Bilâl bin
Said (Radiyallahu
anhu)
30-) Ebû ibn-i
Kâb (Radiyallahu
anhu)[506]
Bazı hadîs-i
şerîflerde din-i meselelerden bazıları bir kaç çeşit rivâyet edilmiştir. Mi'râc
bahsinin dördüncü kısımda ilk defa 20 ashâbın mi'râc hakkında hadîs-i şerîf
rivâyet ettikleri geçmişti. Buradaki açıklamada da 30 ashâbın hadîs-i şerîf
rivâyet ettileri belirtilmektedir. Bunun her ikisi de doğrudur. Mi'râc hâdisesi
İslâmın ilk senelerinde olduğu için rivâyet edenlerin sayısı bu kadardı.
Mi'râc'ın olmadığına, yapılmadığına kıble ehlinden bir tek kişi dahi ihtilaf
etmemiştir. Eğer mi'râc olayı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
hayatının son senelerinde olsaydı muhakkak ki binlerce kişi hadîs-i şerîf
rivâyet edecekti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şeksiz şüphesiz bu
vücudla mi'râc'a gitmiştir. Konuşmada bu vücudla olmuştur.
Zatıma mir'ât edindim zatını,
Bile yazdım adım ile adını.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in zatı Allahu Teâlâ'nın zatı ile konuştu.
Aişe (Radiyallahu anhu) ve Muaviye (Radiyallahu anhu)
mi'râcın cisim ile yapılmasını inkâr ederler. Bu inkârın doğru olmasının imkânı
yoktur. Çünkü Hz. Aişe (Radiyallahu anhu) o zaman çok küçüktü.[507] Mi'râcın hakikatına vakıf değildi. Muaviye (Radiyallahu
anhu) henüz İslâm ile şereflenmemişti.
Bazı ulema mi'râcın bir kaç defa olduğunu, bunun birinin
cismani ve kalanlarınında ruhânî olduğunu söylerler. Ehl-i sünnet Cumhur
ulemasının (Rahimehullah) itikadları; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i hem cesed ile gecenin bazısında Mekke'den Beyt'ül-Mukaddes'e oradan
da semavata ilettiler. Mescid–i Haram'dan Beyt'ül-Mukaddes'e vardığını inkâr
eden kâfir olur.[508] Zira Semavata gittiği tek haber ile sabit olmuştur.
Haberin tek olmasını inkâr eden kâfir olmaz, ehl-i bid'at olur. «Gâbe Gavseyn'e
ev ednâ» ya vasıl olduğunu ikrar eden mü'min ve muvahhid (tam inanan) olur. Bu
mezhebe pek çok deliller beyan ettiler.
Yukarıdaki izahattan
da anlaşıldığı gibi ehl-i sünnet âlimlerinden tefsir yapabilecek kudrette olan
müfessîr-i izam efendilerimiz bir araya gelerek bir konu hakkında karar
verirler. Bunlara “Cumhur-i Uleması” adı verilir. En güç ve en anlaşılması zor
olan konuları kolay anlaşılabilecek, fesih bir lisanla izah etmişlerdir. Altı
Parmak Kitabının yazarı, Taberi Tefsiri, Tibyan Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen
kitaplarında Cumhur-i Ulemasının kavillerini kabul ve tasdik edip yazmışlardır.
(Taberî Tefsiri,
Cild 3, s.1194)
“Âlimler İsrâ
hâdisesinin hem ruhen, hem de bedenen vukû bulduğu hususunda ittifak
etmişlerdir. Yine bu hâdise, uyku halinde değil, uyanıklık halinde vukû bulmuştur.
Taberî ile Cumhur-u müfessirinin kabul ettikleri sahîh görüş budur. Kitab ve
sünnetin nasları da buna delâlet eder. Burada Cumhur-i müfessirînin delillerini
kısaca nakletmek istiyor ve diyoruz ki:
İlk olarak; bu sûre
tesbih ile başlamaktadır: Bu da anlatılacak olan İsrâ hâdisesinin harika ve
hayret verici bir hâdise olduğuna delalet eder. İkinci olarak da; Cenâb-ı Allah
âyet-i kerimede İsrâ fiilini kullanmıştır. İsrâ fiili ise geceleyin yürütmek ve
mesafeyi fiilen katettirmek manasına gelir. Âyet-i kerime kul kelimesinin
kullanılması hem ruhu, hem bedeni bir arada kasteder. Cenâb-ı Allah “Kulunun
ruhunu götürdü” dememiştir. Üçüncü olarak da: Sahîh-i Buharî de anlatıldığı
gibi, Peygamber Efendimiz, Burak denen binite binmiştir. Binit ise ruhu değil,
bedeni taşır. Dördüncü olarak da: Eğer İsrâ hâdisesi uyku halinde cereyan etmiş
olsaydı Kureyşliler bu hâdiseyi yalanlamazlardı. Rüya halinde bu gibi şeyleri
görmek pek tuhaf değildir. Hepimiz de akla hayale gelmedik şeyleri rüya hâlinde
görebiliriz. Beşinci olarak da; bu hâdisede zamandan bahsederek geceleyin
denmiştir. Aynı şekilde mekândan da bahsederek Mescid-i Haram'dan Mescid-i
Aksa'ya denmiştir. Hikmet ve gayeden söz edilerek “Bir kısım âyetlerimizi
gösterelim diye” denmiştir. Yani ona kudretimizin acâipliklerini gösterelim
diye, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürdük, denilmiştir. Peygamber
Efendimiz bu mucizeyi hakikaten görmüştür ve bu hâdise uyku halinde değil,
uyanıklık hâlinde fiilen; hem bedenen, hem de ruhen vukû bulmuştur ki Kur'ân
âyetleri de buna delâlet etmektedirler.”[509]
Birinci Delil:
Hakk Teâlâ (Esrâ bi abdihî)[510] buyurdu. Abdi şahıs için geçerlidir. Cesed ile ruhdan
ibarettir. Eğer bu vakıa (rüya) olaydı, isrâ (yükselme) (bi ruhi abdihi)
olurdu.[511]
Halbuki âyette “Esra
bi abdihi” diye geçiyor. Bu ceset ile (hem ceset hem ruh ile) yükseldi, gitti,
konuştu.
İkinci Delil:
Eğer vâkıa (rüya)da olsaydı. Fazilet zahir olmazdı. Bu
mucizattan bahsedilmezdi. Zira kim olursa olsun cenneti rüyasında görmesi caiz
olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in diğer Peygamberler üzerine
fazileti iki nesne iledir. Biri dünyada mi'râc ile, diğeri âhirette şefaat
iledir. Zira Nübüvvet, şerîat, risalet ve kitap diğer peygamberlerde de vardır.
Bilâl-i Habeşi
(Radiyallahu anhu)'nin ve Hz. Ali (Radiyallahu anhu)'nin ruhaniyeti cennette
idi. Bilâl-i Habeşi'nin ayak seslerini işitti. Cebrâil (Aleyhis-selâm)'den
sordu.
- O senin müezzinin
Bilâl-i Habeşi'dir. Onun ruhaniyeti gelir, her zaman cenneti gezer, dedi.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) cennette bir aslan gördüm, çok heybetli idi.
Cebrâil (Aleyhis-selâm)'e sordu. Cebrâil (Aleyhis-selâm):
- Bu senin amcan
oğlu Ali'nin ruhaniyetidir, dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
parmağından yüzüğü çıkartıp aslanın ağzına attı. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) mi'râc hâdisesini söylerken, Hz. Ali yüzüğü ağzından çıkarttı,
verdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yüzüğü, Hz. Ali (Radiyallahu
anhu)'nin maneviyatının ağzına atmıştı. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) zahirden ağzından
çıkarttı. Görülüyor ki, Hz. Ali (Radiyallahu anhu) ve Bilâl-i Habeşi
(Radiyallahu anhu)'nin ruhaniyetleri daha evvel cennete gidip geziyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendisi ile cennette karşılaşıyor,
ayak sesini duyuyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ki manen
olsa, onlar Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den çok evvel manen
gidiyor geziyor da, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onlardan çok
sonra mı gidiyor? Hayır! Maneviyatta uzak yakın olmaz, gider, gelir. Onlar da
manen gidiyor, geliyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) manen gidip
geliyordu. Ama mi'râc'a zahiren bu vücutla gitti. Onların maneviyatlarını öyle
gördü ve ümmetine söyledi. Esas gerçek budur. Zahirde cenneti, cehennemi görüp
haber veren var mı? diyenlere en büyük delildir. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) Allahu Teâlâ'nın yardımı ile zahiren gitti, gördüklerini
söyledi.
Şimdi biz Allahu
Teâlâ'ya büyük diyoruz. Mekândan münezzehtir, varı yok eder, yoku var eder. Bir
saati bin, bin saati bir saat eder diyoruz. Bu söz eksiktir, yanlıştır. Umuma
kabul ettirebilmek için söylenilen bir sözdür. Allahu Teâlâ bir saati bin saat
ederde yüz bin, milyon saat edemez mi? Bizim inancımıza göre saniyeyi bir
milyon sene eder. Bir milyon seneyi de saniye veya daha az eder. Biz Allahu
Teâlâ'ya büyük diyoruz. Ne kadar büyük? Bizce çok çok büyüktür. Ona bizim
aklımız yetmez. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) büyük diyoruz, ne
kadar büyük? O da çok çok büyüktür. Ona da akıl yetmez. Allahu Teâlâ'nın
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e verdiği önem çok büyük diyoruz. Ne
kadar büyük ona da akıl yetmez. Mi'râc hâdisesinde evimden kalktım, Kudüs'e
geldim, göklere çıktım. Doksan bin kelâm konuştum, cenneti, cehennemi gördüm.
Başka âlemlere uğradım, diyor. Kâfirler buna ne kadar itiraz ettilerse,
Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem) hepsini çürüttü. Zahiren gidip
geldiğini onlara açıkladı, delilleri ile ispatladı. Onların zamanında böyle bir
hâdise dünya yüzünde görülmediği için önce ashâbta inanamadılar. İlk defa Ebû
Bekir (Radiyallahu anhu) sonra diğerleri inandılar. Kâfirler, münâfıklar,
fasıklar hiç bir zaman için inanamadılar. Münâfıklar, fasıklar “hayal gördü
veya hiç görmedi.” dediler. Kâfirler büsbütün “yalan” dediler.
Allahu Teâlâ'nın
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için yapmıyacağı yapamıyacağı bir
şey yoktur. Allahu Teâlâ kullarına göstermek ve inandırmak için sevgili habîbi
ile Arş-ı A'lâ'da sohbet etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem);
kâfirlerin, münafıkların fasıkların bütün iddia ve itirazlarını bir bir
çürüttü. Kudüs'te Mescid-i Aksa'da ve yolda gelirken kervancıların kaybolan
devesinden haber verdi. İçtiği suyun ağzını bağlamadığını, deveden birinin
düştüğünü, kolunun kırıldığını hepsini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) haber verdi.
Hadîs-i şerîfte:
“Sırat-ı, ikiyüzkırk senelik yolu bir göz yumup açıncaya
kadar geçerler.” buyuruluyor.
(İhyâu 'Ulûmi'd-Dîn, Cild 4, Hadîs No:
668, s.943)
“Ebû Said el-Hudrî (Radiyallahu
anhu)'den; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
-
İnsanlar, cehennem üzerindeki köprüden geçerler. Köprüde dikenli demirler, çengeller ve kancalar vardır.
İnsanları sağdan, soldan yakalarlar. Ayrıca köprü üzerinde melekler vardır.
“Allah'ım selâmet ver” diye dua ederler. İnsanlardan bir kısmı köprüyü şimşek
gibi,[512] bir kısmı esen yel gibi geçer.
[513] Bir kısmı koşar at gibi,
[514] bir kısmı koşarak, bir kısmı yürüyerek bir kısmı
emekliyerek
[515]ve bir kısmı da sürünerek geçer.[516] Asıl cehennemliklere gelince; bunlar ne ölür, ne de yeni
bir hayata kavuşur. Diğer insanların günahkârlarından bir kısmı alınır,
cehenneme atılır. Günahları nisbetinde yanıp kömür olurlar. Sonra da bunlara
şefaat edilmeğe izin verilir.”
Ashâb-ı Kehf,
üçyüzdokuz sene yattı. “Yarım gün yattık” dediler.[517] Ashâb-ı Kehf
peygamber değil. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den çok çok küçük
olan Ben-i İsrail Peygamberlerinden birinin ümmetidir. Ben-i İsrail
Peygamberlerinden İsa (Aleyhis-selâm)'nın annesi ve ümmeti olan Hz. Meryem'e her
gün üç öğün cennetten yemek geliyordu.[518] Yine Sultan
Süleyman (Aleyhis-selâm)'ın ümmetinden Asaf bin-i Berhaya, Belkıs'ın koca
sarayını taşı ve toprağı ile başını çevirip bakıncaya kadar getirdi.[519] Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in hürmetine bu dünya ve bunların Peygamberleri de
yaratıldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onların peygamberlerinden
yüz milyonlarca defa daha üstün değil mi? İdris (Aleyhis-selâm) bu vücudla
cennete girdi. Bunlarda bu hâller oluyor da onlardan üstün olan Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) neden zahiren gidemesin veyahutta Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) de bu haller olmasın. Allahu Teâlâ büyüktür her
şeye kadirdir.[520] Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) de diğer peygamberlerden daha büyüktür. Allah
Teâlâ'nın O'nun için yapmıyacağı, yapamıyacağı yoktur.
Bu mi'râc zahiren
olmadı demekle Allahu Teâlâ sümme haşa böyle bir şey yapamaz mı demek
istiyorlar? Yoksa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allahu Teâlâ
yanında sevgilidir amma böyle bir mi'râc'a layık değil mi demek istiyorlar?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu mi'râc gibi binlerce mi'râc
yapmaya fazlası ile layıktır. Olmazdı, olmazmış şu şunu demiş, bu bunu demiş.
Bu; bu akla, bu görüşe sığmaz demek yanlıştır. Bizim aklımız kuyumcu terazisine
benzer. Ancak 3 ile 500 gram tartar. Kur'ân-ı Kerim'deki işler, sözler, haller
tır, vapur yüküne benzer. Bu kadar yükü kuyumcu terazisi ile tartamazsınız.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Ay'ı Mekke'ye çağırması, getirmesi
Ay'ın kendinin peygamberliğine şahitlik yapması bu ve bu gibi haller mucizeler
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için çok normaldir. Allahu Teâlâ
kadirdir, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hürmetine her şeyi
yapar diye inanmamız lazımdır.
Yahudilerin Musa
(Aleyhis-selâm)'ya, Hıristiyanların İsa (Aleyhis-selâm)'ya Allah'tır, Allah'ın
oğludur dedikleri gibi, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e böyle bir
şey demeyin, Allahu Teâlâ'ya şirk (ortak) koşmayın. Bunun dışında ne kadar çok
översen eksiği var, fazlası yoktur. Dört Cihâr-ı Yar'a Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) gibidir, o da peygamberdir deme. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi veselleme)'e şirk (ortak) koşma. Onun dışında onları da her
ne kadar översen öv, eksiği olur, fazlası olmaz. Ashâb'a Cihar-ı Yar'dan
üstündür deme. Her ne kadar översen eksiği var, fazlası yok. Tabiinlere
ashâb'tan üstündür deme. Her ne kadar översen eksiği var, fazlası yok. Tarikat
pirlerini, mezheb imamlarını, Mürşid-i Kâmilleri bunları da tabiinlerden
üstündür deme, Tabiinleri üstün bil. Bunları da her ne kadar översen eksiği
var, fazlası yok. Bizim inancımız, itikadımız böyle olmalı. Allahu Teâlâ
hepimizi bu inançtan, bu itikaddan ayırmasın. (Amin)
Şefaatı, mutezile mezhebi (beşinci mezhep olup delâlettedirler) inkâr eder. Ulemanın
çoğunluğu demişler ki, Fahr-i Kâinât bu fazilete tevazu bereketi ile vasıl
oldu. Hakk'a tevazu etti. Mi'râc müyesser oldu. Hallak'a (yaratana) tevazu
eyledi. Şefaat mertebesini buldu.
Bir delil daha:
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
(Salleytel işâel âhireti indeküm ve salleyte rik'atihâ
Beyt'ül-Mukaddes ve salleyte el vetri yuhibbül arş)
Yani; Yatsı namazının sonunu sizinle kıldım. İki
sünnetleri Beyt'ül-Mukaddes'te kıldım ve vitri Arş'ta kıldım. Bir rivâyette de
Arş'ın altında kıldım. Uyuyan namaz kılmaz. Bu buna delildir. Bu mi'râc
hâdisesinin uyanık iken olduğuna delildir.
"Namazımızı Kabe'de
kılıyoruz" diyenler hakkında
Bazı kimseler “Biz
namazımızı manen Kâbe'de kılıyoruz!” diyorlar. Bunlara deriz ki:
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
“Allahu Teâlâ namazı bana yedi azam yere gelerek (değerek) kılmamı emretti.”[521] Namaz zahir bu
vücudadır. Namazda yedi aza yere gelecek. Manen kılsa bu azalar yere gelmez. O
namazda kabul olmaz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek eli ile
işaret ediyor. Bir aza baş, iki ve üçüncü aza iki el, dört ve beşinci azalar
iki diz, altı ve yedinci azalar iki ayağın baş parmaklarının ucu. Bunların
yedisi de yere gelmezse o secde secde, o namazda namaz olmaz. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) Arş-ı A'lâ'ya çıkarken yolda Enbiya ervahına imam
olup onlara namaz kıldırdı.
[522] Bu namazları Allahu Teâlâ emretti. Rüya âleminde ve manen kılınan
namazlarda bu yedi aza yere gelmez. Zamanımızda “biz Kâbe'de manen namaz
kılıyoruz” diyor, bu yedi azayı yere getirmiyorlar. Kâbe'de namaz kılıyorum
diye vâkit namazlarını da geçiriyor, kılmıyorlar. Bu hadîs-i şerîfe göre
onların namazı kabul olmuyor. Allahu Teâlâ'ya borçlu kalıyorlar. Eğer
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) manen gitse ve kılsa idi, bu
namazların zahiren kılınmaması ve yedi azanın yere gelmemesi lazımdı.
Anlaşılıyor ki zahiren bu vücutla gitti. Enbiya ervahının Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e uymaları (tâbi olmaları) için, Allahu Teâlâ;
“Onlara namaz kıldır,” diye emir buyurdu.
İdris
(Aleyhis-selâm) cennete bu vücutla girdi, çıkmıyor. Âdem (Aleyhis-selâm) bu
vücutla cennetten çıktı, dünyada iken giremedi. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) bu vücutla zahiren hem girdi, gördü, onlarla konuştu hem de döndü,
ümmetine haber verdi. Vefatından sonra ikinci bir sefer yine cennet-i Ala'ya
gidiyor. İsa (Aleyhis-selâm) ikibin seneden beri havanın yüzünde bu vücutla
duruyor. Bunları düşünürsen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mi'râc'a
bu vücutla gitti, geldi. Kitabımızda Ahsen-i Takvim konusunda Allahu Teâlâ'nın
nelere kadir olduğu hususunda bilgi verilmiştir. (Bak. c.2, s.146) Allahu
Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i çağırdı ve bizzat
karşılıklı olarak doksan bin soru, doksan bin cevabı konuştular. İmanımız
itikadımız kuvvetli olsun. İnancımız tam olsun. Yarım inananların gövdesine,
şöhretine, tahsiline, mevkisine bakıp kendi itikadımızı yıpratmayalım.
Senin bir oğlun olsa
veya akrabalarından birisi, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
mi'râca çıkıp yaptığı işlerin yüz milyonda birisini görse, yapsa, cemaatlerde
övünerek bizim çocuk şunu yapmış, bizim akrabadan filan adam hiç kimsenin
yapamıyacağı şunu şunu yapmış dersin. İnanmayıp aksini iddia edenlere kızarsın.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mi'râcını bu kadar hadîs-i
şerîfler, âyet-i kerimeler varken âlim olarak herkesten evvel bizim söylememiz,
yaymamız lazımdır.
“Mevlid; bir hikaye,
türkü gibidir, bid'attır; Camide musafaha, salâvat-ı şerîfe yapılmaz, yapmayın;
Yezit hazretleri” gibi sözleri söyleyenlere kanmayalım. Hiç bir şey bilmiyen,
hiç okumuşluğu olmayan fakir, köylü, aklı saf, cahil dediğimiz adamlar mevlid
okutuyorlar. Âlim dediğimiz adamlar engel oluyor. Mevlid okutanların
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e çok büyük sevgisi var.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mi'râcını mü'minler över.
Kâfirler, münâfıklar inkâr ederler. Haliyle bu mevlîde türkü, şiir gibi demekle
kendilerini hangisine benzetiyorlar, iyi düşünülmesi lazımdır!.
Ömrümüzün her
gününde mevlid okusak yine de azdır. Mevlid okur veya okuturken önce Kur'ân
okuyup hep bir ağızdan salâvat-ı şerîfe, tekbir, kaside, ilâhi ile
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i överiz. O'na hürmeten O'nun
namına; fakir olan ve olmayan bütün mü'minleri çağırır, ziyafet verir, yemek
yediririz. Mevlidi bu şekilde okur veya okutursak Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'e olan sevgimizi dile getirmiş, o daveti bizzat Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e yapmış ve O'nu eve davet etmiş oluruz. Allahu
Teâlâ sevgili habîbini bizzat davet etti. Bu da kullar arasında duyulsun,
söylensin, yayılsın istedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de
milleti mi'râca inandırmaya çalıştı. Bizlerde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i ve O'nun mir'âcını mevlid okuyarak veya okutarak anlatıyor ve
sevdiriyoruz. Bazı din adamı gözüken kimselerde baltalıyorlar. Allahu Teâlâ
hepimizi ayıktırsın. (Amin)
Kim atar ona taşı,
Altında kendi başı.
Sen taşı ona
atarsın, kendi başını yararsın. Bu yara mahşerde mizanda, öte dünyada âhirette
belli olur!
“Mevlid
okuyacağına-okutacağına Kur'an okuyun-okutun” diyenlere:
Allahu Teâlâ
Kur'ân-ı Kerim'de bir çok âyetlerde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i bizim mevlidte övdüğümüzden daha fazla övüyor. Allahu Teâlâ
Kur'ân-ı Kerim'de övünce O'nu övmekte bize farz oluyor. Çünkü öven Allahu
Teâlâ'dır.
Allahu Teâlâ
Kur'ân-ı Kerim'de çok yerlerde övsün, Arş-ı Alâ'ya çıkarsın, orada 90 bin kelâm
konuşsun, sen de “Mevlid okuyacağınıza Kur'ân okuyun” de. Her ne kadar âlim
olursak olalım, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i vaazla, kasideyle,
mevlid okuma ve okutmakla övsek yine de hakkını ifa edemeyiz (ödeyemeyiz).
O ömür boyu
“ümmetim” diye bize dua etsin, sen de “Mevlidin yerine Kur'ân oku” de.
Haşa! Biz, Kur'ân
okumaya ve okutmaya karşı değiliz. Amacımız mevlid okuma ve okutmanın
efdaliyetini izah etmeye çalışıyoruz. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: “O Muhammed üzerine, Allahu Teâlâ ve
melekleri salâvat getirir, sizde getirin.”[523] deyince salavat-ı
şerîfe getirmek bize vacip oluyor. Toplu olarak bol bol salavat-ı şerîfe
getirmek bir tek mevlidde kaldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)in
zamanında hakiki ashâb Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i överlerdi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şairleri, hadileri vardı.
Bunlarda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i kasideyle, şiirle
överlerdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in övülmesine karşı çıkan
münâfıklardı. Yüzüne karşı seviyor görünür, gizlide aleyhinde atarlardı. Biz de
hem Kur'ân, hem mevlid okuyacağız, hem de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i öveceğiz.
Biz, Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'i översek, O'nun sevgisini aşılarsak hangi amele,
neye zararı var? Bilâkis her amelin kabul olmasına faydası vardır.
(Râmûz-ul Ehâdîs,
Hadîs No: 4249)
“Peygambere (Sallallahu aleyhi vesellem) salat-ü selâm getirilmedikçe, her dua önlenir.”[524]
Biz özenerek Kur'ân
okuyoruz. O okuduğumuz Kur'ân-ı Kerim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i övüyor. Âyette “Bütün
peygamberlerin baştacı[525] ve şefaatkârımız[526] olduğu buyuruluyor.
Hadîs-i şerîflerde de yine aynıdır. Dünya, âhiret öveceğimiz, övüneceğimiz,
mü'minlere sevgisini aşılayacağımız en başta Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'dir.
(Sûre-i İsrâ, Âyet
79)
“…Rabb'inin seni, övgüye değer bir makama göndereceğini
umabilirsin.”
Bu âyet-i kerimede
bizzat Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övüyor.
Dolayısıyla bizimde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i öveceğimize ve
O'nunla övüneceğimize işaret ediyor.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No:
4307)
“Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den
rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu,
demiştir:
-
Her peygamberin kabul edilen bir duası olur ve her peygamber bu duasına acele
etti (yani dünyada
etti). Fakat ben (makbul) duamı ümmetime şefaat için sakladım. Bu
sakladığım dua ümmetimden olup da Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmadan ölen
herkese nasip olur.”[527]
(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2549)
“Zuhd-ü
takva, seni yaratanın sevdiğini sevmen; nefret ettiğinden de nefret etmendir…”
Yukarıdaki âyetlere ve hadîs-i şerîflere
göre bizlerin de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i sevmemiz; O'nun
sevilmesine engel olacaklardan nefret etmemiz lazımdır.
Allahu Teâlâ yarın mahşerde: “Kur'ân-ı
Kerim'de habibimi bir çok âyetlerde övdüm. Birçok sûreleri O'nu överekten
söyledim. Sen de mevlid okuyacaklara-okutacaklara “mevlid
okumasınlar-okutmasınlar, Kur'ân-ı Kerim okusunlar” diye neden engel oldun?.
Benim övdüğümü övmen lazımdı. Âlim olarak vaazında veya mevlidle, kasideyle
O'nu övecektin. Senin kıldığın namazı, tuttuğun orucu, okuduğun Kur'ân'ı hiçte
kabul etmiyorum!
Övülmesini yasakladığın; iki cihanın
Sultanı, Sultan-ı Enbiya, Rasûl-i Kibriya Muhammed Mustafa, 18 bin âlemin
Efendisi'dir. Ben O'ndan daha üstün hiç kimseyi yaratmadım. O'na okunan
mevlidi, getirilen salâvatı, musafahayı senin yapman, övmen ve halka örnek
olman lazımdı. Neden yapmadın?” derse ne cevap verecek?
Bazı kimseler! “Mevlid okunacağına Kur'ân
okunsun” diyorlar. Biz de diyoruz ki;
Mevlidte Kur'ân okuyoruz. Kur'ân-ı Kerim
bir sefer okunacağına bol bol tekrar tekrar okunsun, salâvat-ı şerîfe
getirilsin. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in üzerine salâvat
getirmek vaciptir. Bu vacip olan salâvat-ı şerîfe mevlidte okunuyor,
getiriliyor.
Kur'ân farz değil mi? Sen, Kur'ân-ı
Kerim'i tecvidiyle kıraatıyla okuyorsun. O okuduğun Kur'ân-ı Kerim'in birçok
yerlerinde Allahu Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övüyor.
İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övmekte farz oluyor. Allahu
Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim'de övdüğü yasaklanırsa, Allahu Teâlâ mahşerde davacı
olmaz mı?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in zamanında O'nun övülmesine en fazla engel olan şeytan-ı
aleyh'il-lâne, münâfıklar ve kâfirlerdi. En fazla öven Allahu Teâlâ ve
ashâbtır. O'nu övmekle kimlerden! O'nun övülmesini yasaklamakla kimlerden
olunuyor! Allahu Teâlâ, münâfıkların Kur'ân okumalarını, abdest, namaz, oruc, hacc
ve zekat gibi ibadetlerini kabul etmiyor. Cehennemde yanacak, cennetin yüzünü
görmeyecek, kokusunu dahi alamayacaklar.
(Sûre-i Nisa, Âyet 145)
“Şüphe
yok ki, münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir
yardımcı bulamazsın.”
Allahu Teâlâ'dan ve Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den başka hiç bir üst makam yoktur ki, onlar
kendilerine verilen cezaya itiraz etsinler.
Yine en âlim dediğimiz kimseler,
serbestçe Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i öven mevlid-i şerîf,
salâvat-ı şerîfe ve caminin içinde yapılan musafaha için “adet yerine geçmesin
diye camide musafaha etmeyin” diyorlar. Allahu Teâlâ'dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i
övücü âyetlerin gelmesi; Hızır (Aleyhis-selâm) ile Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in camide musafaha etmesi;[528] ve her kim “camide
musafaha ederse, benim ve Hızır (Aleyhis-selâm)'ın sünnetini yerine getirmiş olur,” vb.
hadîs-i şerîfleri gereğince; bizim camide öveceğimiz ve övüneceğimiz O'ndan
başka neyimiz ve kimimiz var? O'nun musafahasını adet yerine getirmeyeceğiz de
neyi adet yerine getireceğiz!. O'na getirilen musafaha, salâvat-ı şerîfe sevap
mı, günah mı? Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de “Ey mü'minler! Allahu Teâlâ ve melekleri ona salâvat getirir, siz de
getirin”[529] buyurduğu için muhakkak O'nu övmemiz ya farz,
ya vacip veyahud sünnet olması lazımdır. Ezanda ve kamette “Muhammed
Rasûlullah” diyoruz. Tahiyyatta ve hatib hutbe okurken “Allahümme
salli-Allahümme barik”i sonuna kadar okuyoruz. Bunlar salâvat-ı şerîfe değil
mi? Bütün dünyanın ve Kâbe'nin taşı ve toprağıyla yaratılmasına sebep
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) değil mi? Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) doğduğunda Kâbe O'na secdeye kapanmadı mı? Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) üzerine “camide salâvat-ı şerîfe getirmeyin caiz
değildir.” sözlerine dair en ufak bir âyet ve hadîs delilleri yoktur.
Yapılacağına dair yukarıda saydığım âyetler ve hadîs-i şerîfler vardır.
İyi dikkat ediniz! O'nun musafahası,
salavat-ı şerîfesi yasaklanırsa farza ve vacibe mani olunur. Bunun da
sorumluluğu çok büyüktür. Mahşerde insanı haddinden ziyade konuşturmazlar.
İnsana bir soru sorarlar cevap verirse, ne ala, veremezse götürürler ilâ
cehennemi zümeraya atarlar.
Bu yazdıklarım bazı görüş sahiblerine
ters gelebilir. Ama mahşerde Allahu Teâlâ ve Rasûlunün huzuruna vardığımız
zaman sözlerimin çok haklı olduğu, aksini yapanlarında çok yanlış olduğu
meydana çıkacaktır. Bunun için buna karşı gelmek, benim sözüme karşı gelmek
değil, bizzat Allahu Teâlâ'ya ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e,
O'nun sünnetine karşı gelmektir. Allahu Teâlâ'nın sözüne itirazdır.
Allahu Teâlâ'nın ve Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in bizim ibadetimize, Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'i övmemize hiç ihtiyaçları yoktur. Bilâkis, bizim; Allahu
Teâlâ'nın affetmesine, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şefaat
etmesine ihtiyacımız var.
Misâlde: Allahu Teâlâ cumhurreisi;
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de başbakan'ı! Biz de onların
hizmetini gören hizmetçi, çöpçüyüz. Bir çöpçü, başbakanı övenlere mani olsa ki;
cumhurreisi birçok yerlerde o sevgili (habibini) başbakanını defalarca
övenlerin övmesinden çok fazla övüyor. Bu çöpçü, başbakanın övülmesine, işine,
sözüne karışırsa hali ne olur!
O'nun [Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in] övülmesine karışırsan, âhirette de Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) senin kurtulmana karşı çıkar, sana yardım etmezse
halin ne olur? Senin yaptığın ibadet, abdest, namaz, oruç v.s bunları Allahu
Teâlâ kabul etmez, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de şefaat
etmezse; ibadet ve amellerinin seni kurtarmasına imkân var mı? Kesinlikle
Allahu Teâlâ'nın övdüğü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i bizim de
ömür boyu övmemiz lazım. İbadetlerimizden maksat bizi kurtaracak olan Allahu
Teâlâ'nın affına, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şefaatine nail
olmak içindir. Yoksa hiç kimsenin yaptığı ameli kendini kurtaramaz.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ibadeti bile kendisini
kurtaramıyor. Ancak Allahu Teâlâ'nın yardımı kurtarıyor. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Hiç kimsenin ameli kendini kurtarmaz. Allahu Teâlâ'nın affı mağfireti kurtarır,
buyurdu. Ashâb sordu:
-
Yâ Rasûlullah! Senin amelinde mi seni kurtaramaz? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Benim amelim de beni kurtaramaz. Bir tek Allahu Teâlâ'nın affı mağfireti
kurtarır, buyurdu.[530]
“Mevlid okumayın-okutmayın” demek
Peygamberimiz (Sallallallahu aleyhi vesellem)'in övülmesine engel olduğundan
Allahu Teâlâ'nın gadabına, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in de bu
kişiyi huzurundan kovmasına sebep olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem):
“Ashâbıma
kötü söyleyenlere, benimsemeyenlere şefaatım yoktur.”[531] buyuruyor. Ashâbı benimsemeyenlere şefaat
etmezse o yüzden onlar cehenneme giderse, mevlid-i şerîfi engelleyenler de,
benimsemeyenlerde bizzat Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i
benimsemiyorlar; öyleyse sonları nasıl olur? Böylelerine Allahu Teâlâ ve
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç yardım etmez!
Bir
delil dahi küffar ehli Beyt'ül-Mukaddes'den nişan isteyince aynen
Beyt'ül-Mukaddes'i görüp haber verdi.[532]
Eğer vâkıada (rüyada) olsaydı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den nişan
istemezlerdi. Eğer vâkıada (rüyada) şöyle gördüm deseydi, onu hiç bir akıl
inkâr etmezdi. Zira avam halk bunu makûl görürdü. Enbiyâdan ve kervan ehlinden
verdiği malumatlar, su içmesi, develerin ondan ürkmesi tam uyanık olup mi'râcın
cesedi ile olduğuna delildir. Eğer uykuda ise:
(Beyyinâ
ene nâimü fil hicri indel beyt-i fî beyti Ümmü Hâni) hadîsi buna delildir.
İkinci
Faide:
O
Sadr-ı Âlem'e göğsünün yarılması iki defa vâki oldu (gerçekleşti). Bundaki
hikmet, bu hal tezkiye-i nefis (nefsi temizlemek) için ve kalbi temizlemek
içindir. Rivâyet oldu ki:
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in göğsü, kalbi yarıldı. Kalbini dışarı aldılar,
onunda içini açtılar. Ondan bir parça siyah kanı çıkarıp ve yıkayıp
temizlediler. Bütün yaratılan mahlûkat iki sülâledendir. Biri gayb âlemi, biri
şahâdet âlemidir. Seyr-i sülûk ederler. Büyüklerin seyr-i sülûku sefer-i siyret
iledir. İki âlemin faziletlerini toplamak iledir. Onun için göğsü, kalbi iki
defa yarılması vâki oldu.
Biri:
Fitâmî (çocuğun sütten kesildiği vakti) halinde[533]
ki, insanın bünyesi onunladır. Hasıl olan ağırlık ve kudreti defetmek için
menzile ve yükselme saadetine ermesi için oldu. Tâ ki izzetli menzile saadetli
irtifaya asan gidebilmek içindir.
İkinci:
O gecede gayb âlemi menziline teveccüh buyurdu. Bu halde de mübalağalı olarak
temizlediler. Tarfet-ül Ayn'da bunun gibi dünyaları geçip fani vücudunu
mahvedip kelâmsız, keyfsiz, cihetsiz, mekânsız, makam-ı Âliyi görmek müyesser
(nasib) oldu.
Üçüncü
Faide:
Peygamberlerin
rü'yeti (görmesi) ilk gece vâki oldu. İki günde olması da
mümkündür. Birisi ilk gece ruh'u şerifleri cisim şekline girdi. Mülâkât etmek
(konuşmak) için yahutta ruhları cesedlerinde iken mülâkat ettiler. (Bease Âdem
ve mindunihi minel Enbiyâe) ikinci şekil daha doğrudur.
Dördüncü Faide:
İmam-ı Suhru Verdî (Rahmetullahi aleyh) «Avarifil
muarifin» isimli kitabında der:
Enbiya (Aleyhis-selâm)'ların Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'i semavatta görmesinin delilidir. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in derecesi bütün Peygamber (Aleyhis-selâm)'ların derecesinden
yücedir. Hatta Musa (Aleyhis-selâm)'yı dördüncü kat gökte görüp dedi ki:
- Bu makamda bekleyene (Erinî ünzur ileyke) “Bana kendini göster seni göreyim”
teveccüh eder. (Yani Allahu Teâlâ'yı
görmeyi istemek hoş gelir.)
(Ünzur ilel cebeli) “Dağa
bak eğer o yerinde kalırsa” denildiğinde nazar-ı şerifin ayak mahallinden
ayrılarak dağa baktın. (…Len-terânî…) “Sen
beni göremezsin”[534] sözüne mübtelâ oldun.[535]
Şüphesiz Hz.
Seyyid-el Mürseliyn (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek gözlerini kaldırmadı. (Mâzâğal basaru
ve mâ tağâ) “Muhammed'in gözü kaymadı ve
kamaşmadı.”[536] Eğer onun mübârek cism-i şerîfi ayak bastığı yerden
öteye geçseydi;
(Elemtere ilâ Rabbike…)
“Rabb'inin gölgeyi
nasıl uzattığını görmedin mi?.”(ilâ âhir)[537] hitabı gelmezdi. Bu makamda:
(Fekâne gâbe gavseyni ev ednâ)
“İki yay kadar yahut
daha yakın oldu…”(ilâ âhir)[538] başkası olurdu.
Cenâb-ı Hakk Teâlâ
Hz.'nin tecellisine dağ bile dayanamadı, parçalandı. Bu dünyada iken
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den başka, Cenâb-ı Hakk Teâlâ
Hz.'nin didarına, cemâline tecellî-i İlâhiyyesine canlı ve cansız
yaratılanlardan dayanacak yoktur. Allahu
Teâlâ'nın doğrudan tecellisine dayanmak çok zordur. Misalde hata olmaz; bir kaynak makinasına
bakarsan gözünü alır, gözüne zararı dokunur. Onun için siyah gözlük takarlar.
Aynı onun gibi Allahu Teâlâ da zamanı gelince tecelli edeceği kula zarar
etmiyecek şekilde tecelli eder. Yüksek voltajlı bir ceryana (elektrik hattına)
eve çekilen kabloların dayanmasına imkân olmadığı gibi o ceryan trafodan geçer,
sanayi ceryanından da düşer ve eve çekilecek ceryan haline gelir. O zaman evde
o ceryandan istifade edilir. Allahu Teâlâ'nın kula tecellisi de aynı bunun
gibidir.
Bilâl babam buyurdu
ki:
- Mansur-i Bağdadî
Hz., Allahu Teâlâ'nın tecellisini istedi. Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.;
- Benim tecellime sen dayanamazsın, dedi.
Yine isteyince:
- Benim tecellim cah pahasıdır.
Karşılığında canını vermen lazım, dedi. Mansur-i Bağdadî Hz. kabul etti ve Allahu Teâlâ'nın tecellisi sonunda “Enel Hakk”
dedi. Mansur-i Bağdadî Hz.'nin hali zamanı gelmeden yüksek voltajlı ceryanı
evine çekmiş gibidir. Bu nedenle kesildi, yakıldı ve külü savruldu.
Tecellî-i Cemâl ister,
Gönül eğlenmez aldanmaz.
Tesellî-i visâl ister,
Gönül eğlenmez aldanmaz.
Sıva savmını kim
tuttu,
Visâlin aydına
yetti,
Cemâlin vasfını
işitti,
Gönül eğlenmez
aldanmaz.
Cihan gezsem serteser,
Görünmez anda bahr-ı ber,
Meğer yâ Rabb seni özler,
Gönül eğlenmez, aldanmaz.
Şu can kim
buldu cananı,
Nider
mülkü Süleyman,
Odu hasretde
aşk anı,
Gönül
eğlenmez, aldanmaz.
Ne dünyada ne ukbâda,
Gönül bir özge sevdada,
Dem be dem fikri Mevlâ'da,
Gönül eğlenmez,
aldanmaz.
Ne
halvette, ne celvette,
Ne
kesrette, ne vahdette,
Ne
Tuba'da, ne cennette,
Gönül
eğlenmez, aldanmaz.
Cemâlın nurunu ister,
Ana kâr eylemez sözler,
Fikrim daim seni
özler,
Gönül eğlenmez, aldanma.
Gerek
dünya gerek ukba,
Visalsiz
bir kodu sevda,
Hüda'yi
nitsin ey Mevlâ,
Gönül
eğlenmez, aldanmaz.
Aziz
Muhammed HÜDÂİ
* * *
İş bu vücud şehrine,
Her dem giresim gelir.
İçindeki sultanın,
Yüzün göresim gelir.
İşitirem
sözünü,
Görmezem
ben yüzünü;
Yüzünü
görmekliğe,
Canım veresim gelir.
Ol sultan halvetinin,
Yedi hücresi vardır;
Yedisinden içeri,
Cevlân edesim gelir.
Her kapıda bir kişi,
Yüz bin çerisi
vardır;
Aşk kılıcın kuşanıp,
Cümle kırasım gelir.
Leylâ-i Mecnûn benem,
Şeydâ-yı Rahman benem;
Leylâ yüzün görmeğe,
Mecnûn olasım gelir.
Dost oldu bize
mihmân,
Bunca yıl bunca
zaman;
Gerçek İsmâil-leyin,
Kurban olasım gelir.
Miskin Yûnus'un nefsi,
Dört tabiat içinde;
Aşk ile can sırrına,
Pinhan varasım gelir.