YİRMİDÖRDÜNCÜ KISIM

Mi'rac'ı Nebi'in faydaları

Mi'râc'a ait olan faydaları ve latifeleri işaret temsilât ve hikayesini beyan eder. Bu fasıl iki vazifeyi içine alır.

 

Birinci vazife:

Mi'râc'ın faydasını beyan eder. Bu vazifede yedi fayda izah edilir.

 

Birinci fayda:

Mi'râc (hususunda), kıble ehlinden kimse ihtilaf etmemiştir. Mi'râc'ı inkâr eyleyen kâfir olur. Zira Kur'ân'da bildirilmiştir.[505] Ayrıca sahih hadîs-i şerîflerde vardır. Uydurma değildir. Şöyle ki; Ashâb-ı Kiram (Rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ecmain)'dan otuz tane ashâb mi'râc hadîslerini rivâyet etmişlerdir. Bunların ism–i şerîfleri şunlardır:

 

1-)         Ebû Bekir Sıddîk                     (Radiyallahu anhu)

2-)         Ömer ibn-i Hattab                    (Radiyallahu anhu)

3-)         Osman ibn-i Affan                   (Radiyallahu anhu)

4-)         Aliyy-il Murtaza                       (Radiyallahu anhu)

5-)         Abdullah ibn-i Abbas               (Radiyallahu anhu)

6-)         Abdullah ibn-i Mes'ud              (Radiyallahu anhu)

7-)         Enes ibn-i Malik                      (Radiyallahu anhu)

8-)         Ebû Hüreyre                            (Radiyallahu anhu)

9-)         Ebû Said-il Hudrî                     (Radiyallahu anhu)

10-)       Malik ibn-i Sa'saa                    (Radiyallahu anhu)

11-)       İmran bin Hüseyn                     (Radiyallahu anhu)

12-)       Abdullah bin Ömer                   (Radiyallahu anhu)

13-)       Ebû Seleme                             (Radiyallahu anhu)

14-)       Hüzeyfe bin El-Yemânî             (Radiyallahu anhu)

15-)       Abdullah ibn-i Zübeyr              (Radiyallahu anhu)

16-)       Ebû Eyyub el-Ensârî                (Radiyallahu anhu)

17-)       Abbas bin Abdulmuttalib          (Radiyallahu anhu)

18-)       Abdullah bin Ebî Evfa              (Radiyallahu anhu)

19-)       Cabir bin Abdullah el-Ensarî    (Radiyallahu anhu)

20-)       Ümmü Gülsüm                         (Radiyallahu anhu)

21-)       Bilâl-i Habeşî                           (Radiyallahu anhu)

22-)       Ebû Emâmet-ül bâhilî               (Radiyallahu anhu)

23-)       Üsame bin Zeyd                      (Radiyallahu anhu)

24-)       Abdurrahman bin Âmir            (Radiyallahu anhu)

25-)       Ebû'd-Derda                            (Radiyallahu anhu)

26-)       Âişe                                         (Radiyallahu anhu)

27-)       Ümmü Hânî                             (Radiyallahu anhu)

28-)       Ebû Zerr-i Gıfarî                      (Radiyallahu anhu)

29-)       Bilâl bin Said                            (Radiyallahu anhu)

30-)       Ebû ibn-i Kâb                         (Radiyallahu anhu)[506]

 

Bazı hadîs-i şerîflerde din-i meselelerden bazıları bir kaç çeşit rivâyet edilmiştir. Mi'râc bahsinin dördüncü kısımda ilk defa 20 ashâbın mi'râc hakkında hadîs-i şerîf rivâyet ettikleri geçmişti. Buradaki açıklamada da 30 ashâbın hadîs-i şerîf rivâyet ettileri belirtilmektedir. Bunun her ikisi de doğrudur. Mi'râc hâdisesi İslâmın ilk senelerinde olduğu için rivâyet edenlerin sayısı bu kadardı. Mi'râc'ın olmadığına, yapılmadığına kıble ehlinden bir tek kişi dahi ihtilaf etmemiştir. Eğer mi'râc olayı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hayatının son senelerinde olsaydı muhakkak ki binlerce kişi hadîs-i şerîf rivâyet edecekti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şeksiz şüphesiz bu vücudla mi'râc'a gitmiştir. Konuşmada bu vücudla olmuştur.

 

          Zatıma mir'ât edindim  zatını,

          Bile yazdım adım ile adını.

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zatı Allahu Teâlâ'nın zatı ile konuştu.

 

Aişe (Radiyallahu anhu) ve Muaviye (Radiyallahu anhu) mi'râcın cisim ile yapılmasını inkâr ederler. Bu inkârın doğru olmasının imkânı yoktur. Çünkü Hz. Aişe (Radiyallahu anhu) o zaman çok küçüktü.[507] Mi'râcın hakikatına vakıf değildi. Muaviye (Radiyallahu anhu) henüz İslâm ile şereflenmemişti.

Bazı ulema mi'râcın bir kaç defa olduğunu, bunun birinin cismani ve kalanlarınında ruhânî olduğunu söylerler. Ehl-i sünnet Cumhur ulemasının (Rahimehullah) itikadları; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i hem cesed ile gecenin bazısında Mekke'den Beyt'ül-Mukaddes'e oradan da semavata ilettiler. Mescid–i Haram'dan Beyt'ül-Mukaddes'e vardığını inkâr eden kâfir olur.[508] Zira Semavata gittiği tek haber ile sabit olmuştur. Haberin tek olmasını inkâr eden kâfir olmaz, ehl-i bid'at olur. «Gâbe Gavseyn'e ev ednâ» ya vasıl olduğunu ikrar eden mü'min ve muvahhid (tam inanan) olur. Bu mezhebe pek çok deliller beyan ettiler.

 

Yukarıdaki izahattan da anlaşıldığı gibi ehl-i sünnet âlimlerinden tefsir yapabilecek kudrette olan müfessîr-i izam efendilerimiz bir araya gelerek bir konu hakkında karar verirler. Bunlara “Cumhur-i Uleması” adı verilir. En güç ve en anlaşılması zor olan konuları kolay anlaşılabilecek, fesih bir lisanla izah etmişlerdir. Altı Parmak Kitabının yazarı, Taberi Tefsiri, Tibyan Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen kitaplarında Cumhur-i Ulemasının kavillerini kabul ve tasdik edip yazmışlardır.

 

(Taberî Tefsiri, Cild 3, s.1194)

“Âlimler İsrâ hâdisesinin hem ruhen, hem de bedenen vukû bulduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Yine bu hâdise, uyku halinde değil, uyanıklık halinde vukû bulmuştur. Taberî ile Cumhur-u müfessirinin kabul ettikleri sahîh görüş budur. Kitab ve sünnetin nasları da buna delâlet eder. Burada Cumhur-i müfessirînin delillerini kısaca nakletmek istiyor ve diyoruz ki:

İlk olarak; bu sûre tesbih ile başlamaktadır: Bu da anlatılacak olan İsrâ hâdisesinin harika ve hayret verici bir hâdise olduğuna delalet eder. İkinci olarak da; Cenâb-ı Allah âyet-i kerimede İsrâ fiilini kullanmıştır. İsrâ fiili ise geceleyin yürütmek ve mesafeyi fiilen katettirmek manasına gelir. Âyet-i kerime kul kelimesinin kullanılması hem ruhu, hem bedeni bir arada kasteder. Cenâb-ı Allah “Kulunun ruhunu götürdü” dememiştir. Üçüncü olarak da: Sahîh-i Buharî de anlatıldığı gibi, Peygamber Efendimiz, Burak denen binite binmiştir. Binit ise ruhu değil, bedeni taşır. Dördüncü olarak da: Eğer İsrâ hâdisesi uyku halinde cereyan etmiş olsaydı Kureyşliler bu hâdiseyi yalanlamazlardı. Rüya halinde bu gibi şeyleri görmek pek tuhaf değildir. Hepimiz de akla hayale gelmedik şeyleri rüya hâlinde görebiliriz. Beşinci olarak da; bu hâdisede zamandan bahsederek geceleyin denmiştir. Aynı şekilde mekândan da bahsederek Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya denmiştir. Hikmet ve gayeden söz edilerek “Bir kısım âyetlerimizi gösterelim diye” denmiştir. Yani ona kudretimizin acâipliklerini gösterelim diye, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürdük, denilmiştir. Peygamber Efendimiz bu mucizeyi hakikaten görmüştür ve bu hâdise uyku halinde değil, uyanıklık hâlinde fiilen; hem bedenen, hem de ruhen vukû bulmuştur ki Kur'ân âyetleri de buna delâlet etmektedirler.”[509]

 

Birinci Delil:

Hakk Teâlâ (Esrâ bi abdihî)[510] buyurdu. Abdi şahıs için geçerlidir. Cesed ile ruhdan ibarettir. Eğer bu vakıa (rüya) olaydı, isrâ (yükselme) (bi ruhi abdihi) olurdu.[511]

 

Halbuki âyette “Esra bi abdihi” diye geçiyor. Bu ceset ile (hem ceset hem ruh ile) yükseldi, gitti, konuştu.

 

İkinci Delil:

Eğer vâkıa (rüya)da olsaydı. Fazilet zahir olmazdı. Bu mucizattan bahsedilmezdi. Zira kim olursa olsun cenneti rüyasında görmesi caiz olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in diğer Peygamberler üzerine fazileti iki nesne iledir. Biri dünyada mi'râc ile, diğeri âhirette şefaat iledir. Zira Nübüvvet, şerîat, risalet ve kitap diğer peygamberlerde de vardır.

 

Bilâl-i Habeşi (Radiyallahu anhu)'nin ve Hz. Ali (Radiyallahu anhu)'nin ruhaniyeti cennette idi. Bilâl-i Habeşi'nin ayak seslerini işitti. Cebrâil (Aleyhis-selâm)'den sordu.

- O senin müezzinin Bilâl-i Habeşi'dir. Onun ruhaniyeti gelir, her zaman cenneti gezer, dedi.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) cennette bir aslan gördüm, çok heybetli idi. Cebrâil (Aleyhis-selâm)'e sordu. Cebrâil (Aleyhis-selâm):

- Bu senin amcan oğlu Ali'nin ruhaniyetidir, dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) parmağından yüzüğü çıkartıp aslanın ağzına attı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mi'râc hâdisesini söylerken, Hz. Ali yüzüğü ağzından çıkarttı, verdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yüzüğü, Hz. Ali (Radiyallahu anhu)'nin maneviyatının ağzına atmıştı. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) zahirden ağzından çıkarttı. Görülüyor ki, Hz. Ali (Radiyallahu anhu) ve Bilâl-i Habeşi (Radiyallahu anhu)'nin ruhaniyetleri daha evvel cennete gidip geziyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendisi ile cennette karşılaşıyor, ayak sesini duyuyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ki manen olsa, onlar Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den çok evvel manen gidiyor geziyor da, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onlardan çok sonra mı gidiyor? Hayır! Maneviyatta uzak yakın olmaz, gider, gelir. Onlar da manen gidiyor, geliyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) manen gidip geliyordu. Ama mi'râc'a zahiren bu vücutla gitti. Onların maneviyatlarını öyle gördü ve ümmetine söyledi. Esas gerçek budur. Zahirde cenneti, cehennemi görüp haber veren var mı? diyenlere en büyük delildir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allahu Teâlâ'nın yardımı ile zahiren gitti, gördüklerini söyledi.

Şimdi biz Allahu Teâlâ'ya büyük diyoruz. Mekândan münezzehtir, varı yok eder, yoku var eder. Bir saati bin, bin saati bir saat eder diyoruz. Bu söz eksiktir, yanlıştır. Umuma kabul ettirebilmek için söylenilen bir sözdür. Allahu Teâlâ bir saati bin saat ederde yüz bin, milyon saat edemez mi? Bizim inancımıza göre saniyeyi bir milyon sene eder. Bir milyon seneyi de saniye veya daha az eder. Biz Allahu Teâlâ'ya büyük diyoruz. Ne kadar büyük? Bizce çok çok büyüktür. Ona bizim aklımız yetmez. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) büyük diyoruz, ne kadar büyük? O da çok çok büyüktür. Ona da akıl yetmez. Allahu Teâlâ'nın Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e verdiği önem çok büyük diyoruz. Ne kadar büyük ona da akıl yetmez. Mi'râc hâdisesinde evimden kalktım, Kudüs'e geldim, göklere çıktım. Doksan bin kelâm konuştum, cenneti, cehennemi gördüm. Başka âlemlere uğradım, diyor. Kâfirler buna ne kadar itiraz ettilerse, Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem) hepsini çürüttü. Zahiren gidip geldiğini onlara açıkladı, delilleri ile ispatladı. Onların zamanında böyle bir hâdise dünya yüzünde görülmediği için önce ashâbta inanamadılar. İlk defa Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) sonra diğerleri inandılar. Kâfirler, münâfıklar, fasıklar hiç bir zaman için inanamadılar. Münâfıklar, fasıklar “hayal gördü veya hiç görmedi.” dediler. Kâfirler büsbütün “yalan” dediler.

Allahu Teâlâ'nın Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için yapmıyacağı yapamıyacağı bir şey yoktur. Allahu Teâlâ kullarına göstermek ve inandırmak için sevgili habîbi ile Arş-ı A'lâ'da sohbet etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); kâfirlerin, münafıkların fasıkların bütün iddia ve itirazlarını bir bir çürüttü. Kudüs'te Mescid-i Aksa'da ve yolda gelirken kervancıların kaybolan devesinden haber verdi. İçtiği suyun ağzını bağlamadığını, deveden birinin düştüğünü, kolunun kırıldığını hepsini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) haber verdi.

 

Hadîs-i şerîfte:

“Sırat-ı, ikiyüzkırk senelik yolu bir göz yumup açıncaya kadar geçerler.” buyuruluyor.

 

(İhyâu 'Ulûmi'd-Dîn, Cild 4, Hadîs No: 668, s.943)

“Ebû Said el-Hudrî (Radiyallahu anhu)'den; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

- İnsanlar, cehennem üzerindeki köprüden geçerler. Köprüde dikenli demirler, çengeller ve kancalar vardır. İnsanları sağdan, soldan yakalarlar. Ayrıca köprü üzerinde melekler vardır. “Allah'ım selâmet ver” diye dua ederler. İnsanlardan bir kısmı köprüyü şimşek gibi,[512] bir kısmı esen yel gibi geçer. [513] Bir kısmı koşar at gibi, [514] bir kısmı koşarak, bir kısmı yürüyerek bir kısmı emekliyerek [515]ve bir kısmı da sürünerek geçer.[516] Asıl cehennemliklere gelince; bunlar ne ölür, ne de yeni bir hayata kavuşur. Diğer insanların günahkârlarından bir kısmı alınır, cehenneme atılır. Günahları nisbetinde yanıp kömür olurlar. Sonra da bunlara şefaat edilmeğe izin verilir.”

 

Ashâb-ı Kehf, üçyüzdokuz sene yattı. “Yarım gün yattık” dediler.[517] Ashâb-ı Kehf peygamber değil. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den çok çok küçük olan Ben-i İsrail Peygamberlerinden birinin ümmetidir. Ben-i İsrail Peygamberlerinden İsa (Aleyhis-selâm)'nın annesi ve ümmeti olan Hz. Meryem'e her gün üç öğün cennetten yemek geliyordu.[518] Yine Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'ın ümmetinden Asaf bin-i Berhaya, Belkıs'ın koca sarayını taşı ve toprağı ile başını çevirip bakıncaya kadar getirdi.[519] Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hürmetine bu dünya ve bunların Peygamberleri de yaratıldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onların peygamberlerinden yüz milyonlarca defa daha üstün değil mi? İdris (Aleyhis-selâm) bu vücudla cennete girdi. Bunlarda bu hâller oluyor da onlardan üstün olan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) neden zahiren gidemesin veyahutta Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de bu haller olmasın. Allahu Teâlâ büyüktür her şeye kadirdir.[520] Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de diğer peygamberlerden daha büyüktür. Allah Teâlâ'nın O'nun için yapmıyacağı, yapamıyacağı yoktur.

Bu mi'râc zahiren olmadı demekle Allahu Teâlâ sümme haşa böyle bir şey yapamaz mı demek istiyorlar? Yoksa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allahu Teâlâ yanında sevgilidir amma böyle bir mi'râc'a layık değil mi demek istiyorlar? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu mi'râc gibi binlerce mi'râc yapmaya fazlası ile layıktır. Olmazdı, olmazmış şu şunu demiş, bu bunu demiş. Bu; bu akla, bu görüşe sığmaz demek yanlıştır. Bizim aklımız kuyumcu terazisine benzer. Ancak 3 ile 500 gram tartar. Kur'ân-ı Kerim'deki işler, sözler, haller tır, vapur yüküne benzer. Bu kadar yükü kuyumcu terazisi ile tartamazsınız. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Ay'ı Mekke'ye çağırması, getirmesi Ay'ın kendinin peygamberliğine şahitlik yapması bu ve bu gibi haller mucizeler Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için çok normaldir. Allahu Teâlâ kadirdir, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hürmetine her şeyi yapar diye inanmamız lazımdır.

Yahudilerin Musa (Aleyhis-selâm)'ya, Hıristiyanların İsa (Aleyhis-selâm)'ya Allah'tır, Allah'ın oğludur dedikleri gibi, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e böyle bir şey demeyin, Allahu Teâlâ'ya şirk (ortak) koşmayın. Bunun dışında ne kadar çok översen eksiği var, fazlası yoktur. Dört Cihâr-ı Yar'a Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) gibidir, o da peygamberdir deme. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi veselleme)'e şirk (ortak) koşma. Onun dışında onları da her ne kadar översen öv, eksiği olur, fazlası olmaz. Ashâb'a Cihar-ı Yar'dan üstündür deme. Her ne kadar översen eksiği var, fazlası yok. Tabiinlere ashâb'tan üstündür deme. Her ne kadar översen eksiği var, fazlası yok. Tarikat pirlerini, mezheb imamlarını, Mürşid-i Kâmilleri bunları da tabiinlerden üstündür deme, Tabiinleri üstün bil. Bunları da her ne kadar översen eksiği var, fazlası yok. Bizim inancımız, itikadımız böyle olmalı. Allahu Teâlâ hepimizi bu inançtan, bu itikaddan ayırmasın. (Amin)

 

Şefaatı, mutezile mezhebi (beşinci mezhep olup delâlettedirler) inkâr eder. Ulemanın çoğunluğu demişler ki, Fahr-i Kâinât bu fazilete tevazu bereketi ile vasıl oldu. Hakk'a tevazu etti. Mi'râc müyesser oldu. Hallak'a (yaratana) tevazu eyledi. Şefaat mertebesini buldu.

 

Bir delil daha:

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

(Salleytel işâel âhireti indeküm ve salleyte rik'atihâ Beyt'ül-Mukaddes ve salleyte el vetri yuhibbül arş)

Yani; Yatsı namazının sonunu sizinle kıldım. İki sünnetleri Beyt'ül-Mukaddes'te kıldım ve vitri Arş'ta kıldım. Bir rivâyette de Arş'ın altında kıldım. Uyuyan namaz kılmaz. Bu buna delildir. Bu mi'râc hâdisesinin uyanık iken olduğuna delildir.

"Namazımızı Kabe'de kılıyoruz" diyenler hakkında 

Bazı kimseler “Biz namazımızı manen Kâbe'de kılıyoruz!” diyorlar. Bunlara deriz ki:

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

“Allahu Teâlâ namazı bana yedi azam yere gelerek (değerek) kılmamı emretti.”[521] Namaz zahir bu vücudadır. Namazda yedi aza yere gelecek. Manen kılsa bu azalar yere gelmez. O namazda kabul olmaz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek eli ile işaret ediyor. Bir aza baş, iki ve üçüncü aza iki el, dört ve beşinci azalar iki diz, altı ve yedinci azalar iki ayağın baş parmaklarının ucu. Bunların yedisi de yere gelmezse o secde secde, o namazda namaz olmaz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Arş-ı A'lâ'ya çıkarken yolda Enbiya ervahına imam olup onlara namaz kıldırdı. [522] Bu namazları Allahu Teâlâ emretti. Rüya âleminde ve manen kılınan namazlarda bu yedi aza yere gelmez. Zamanımızda “biz Kâbe'de manen namaz kılıyoruz” diyor, bu yedi azayı yere getirmiyorlar. Kâbe'de namaz kılıyorum diye vâkit namazlarını da geçiriyor, kılmıyorlar. Bu hadîs-i şerîfe göre onların namazı kabul olmuyor. Allahu Teâlâ'ya borçlu kalıyorlar. Eğer Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) manen gitse ve kılsa idi, bu namazların zahiren kılınmaması ve yedi azanın yere gelmemesi lazımdı. Anlaşılıyor ki zahiren bu vücutla gitti. Enbiya ervahının Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e uymaları (tâbi olmaları) için, Allahu Teâlâ; “Onlara namaz kıldır,” diye emir buyurdu.

İdris (Aleyhis-selâm) cennete bu vücutla girdi, çıkmıyor. Âdem (Aleyhis-selâm) bu vücutla cennetten çıktı, dünyada iken giremedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu vücutla zahiren hem girdi, gördü, onlarla konuştu hem de döndü, ümmetine haber verdi. Vefatından sonra ikinci bir sefer yine cennet-i Ala'ya gidiyor. İsa (Aleyhis-selâm) ikibin seneden beri havanın yüzünde bu vücutla duruyor. Bunları düşünürsen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mi'râc'a bu vücutla gitti, geldi. Kitabımızda Ahsen-i Takvim konusunda Allahu Teâlâ'nın nelere kadir olduğu hususunda bilgi verilmiştir. (Bak. c.2, s.146) Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i çağırdı ve bizzat karşılıklı olarak doksan bin soru, doksan bin cevabı konuştular. İmanımız itikadımız kuvvetli olsun. İnancımız tam olsun. Yarım inananların gövdesine, şöhretine, tahsiline, mevkisine bakıp kendi itikadımızı yıpratmayalım.

Senin bir oğlun olsa veya akrabalarından birisi, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mi'râca çıkıp yaptığı işlerin yüz milyonda birisini görse, yapsa, cemaatlerde övünerek bizim çocuk şunu yapmış, bizim akrabadan filan adam hiç kimsenin yapamıyacağı şunu şunu yapmış dersin. İnanmayıp aksini iddia edenlere kızarsın. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mi'râcını bu kadar hadîs-i şerîfler, âyet-i kerimeler varken âlim olarak herkesten evvel bizim söylememiz, yaymamız lazımdır.

“Mevlid; bir hikaye, türkü gibidir, bid'attır; Camide musafaha, salâvat-ı şerîfe yapılmaz, yapmayın; Yezit hazretleri” gibi sözleri söyleyenlere kanmayalım. Hiç bir şey bilmiyen, hiç okumuşluğu olmayan fakir, köylü, aklı saf, cahil dediğimiz adamlar mevlid okutuyorlar. Âlim dediğimiz adamlar engel oluyor. Mevlid okutanların Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e çok büyük sevgisi var. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mi'râcını mü'minler över. Kâfirler, münâfıklar inkâr ederler. Haliyle bu mevlîde türkü, şiir gibi demekle kendilerini hangisine benzetiyorlar, iyi düşünülmesi lazımdır!.

Ömrümüzün her gününde mevlid okusak yine de azdır. Mevlid okur veya okuturken önce Kur'ân okuyup hep bir ağızdan salâvat-ı şerîfe, tekbir, kaside, ilâhi ile Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i överiz. O'na hürmeten O'nun namına; fakir olan ve olmayan bütün mü'minleri çağırır, ziyafet verir, yemek yediririz. Mevlidi bu şekilde okur veya okutursak Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e olan sevgimizi dile getirmiş, o daveti bizzat Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e yapmış ve O'nu eve davet etmiş oluruz. Allahu Teâlâ sevgili habîbini bizzat davet etti. Bu da kullar arasında duyulsun, söylensin, yayılsın istedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de milleti mi'râca inandırmaya çalıştı. Bizlerde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i ve O'nun mir'âcını mevlid okuyarak veya okutarak anlatıyor ve sevdiriyoruz. Bazı din adamı gözüken kimselerde baltalıyorlar. Allahu Teâlâ hepimizi ayıktırsın. (Amin)

        

         Kim atar ona taşı,

         Altında kendi başı.

 

Sen taşı ona atarsın, kendi başını yararsın. Bu yara mahşerde mizanda, öte dünyada âhirette belli olur!

 

“Mevlid okuyacağına-okutacağına Kur'an okuyun-okutun” diyenlere:

Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de bir çok âyetlerde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i bizim mevlidte övdüğümüzden daha fazla övüyor. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de övünce O'nu övmekte bize farz oluyor. Çünkü öven Allahu Teâlâ'dır.

Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de çok yerlerde övsün, Arş-ı Alâ'ya çıkarsın, orada 90 bin kelâm konuşsun, sen de “Mevlid okuyacağınıza Kur'ân okuyun” de. Her ne kadar âlim olursak olalım, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i vaazla, kasideyle, mevlid okuma ve okutmakla övsek yine de hakkını ifa edemeyiz (ödeyemeyiz).

O ömür boyu “ümmetim” diye bize dua etsin, sen de “Mevlidin yerine Kur'ân oku” de.

Haşa! Biz, Kur'ân okumaya ve okutmaya karşı değiliz. Amacımız mevlid okuma ve okutmanın efdaliyetini izah etmeye çalışıyoruz. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: “O Muhammed üzerine, Allahu Teâlâ ve melekleri salâvat getirir, sizde getirin.”[523] deyince salavat-ı şerîfe getirmek bize vacip oluyor. Toplu olarak bol bol salavat-ı şerîfe getirmek bir tek mevlidde kaldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)in zamanında hakiki ashâb Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i överlerdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şairleri, hadileri vardı. Bunlarda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i kasideyle, şiirle överlerdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in övülmesine karşı çıkan münâfıklardı. Yüzüne karşı seviyor görünür, gizlide aleyhinde atarlardı. Biz de hem Kur'ân, hem mevlid okuyacağız, hem de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i öveceğiz.

Biz, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i översek, O'nun sevgisini aşılarsak hangi amele, neye zararı var? Bilâkis her amelin kabul olmasına faydası vardır.

 

(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 4249)

“Peygambere (Sallallahu aleyhi vesellem) salat-ü selâm getirilmedikçe, her dua önlenir.”[524]

 

Biz özenerek Kur'ân okuyoruz. O okuduğumuz Kur'ân-ı Kerim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övüyor. Âyette “Bütün peygamberlerin baştacı[525] ve şefaatkârımız[526] olduğu buyuruluyor. Hadîs-i şerîflerde de yine aynıdır. Dünya, âhiret öveceğimiz, övüneceğimiz, mü'minlere sevgisini aşılayacağımız en başta Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir.

 

(Sûre-i İsrâ, Âyet 79)

“…Rabb'inin seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.”

 

Bu âyet-i kerimede bizzat Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övüyor. Dolayısıyla bizimde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i öveceğimize ve O'nunla övüneceğimize işaret ediyor.

 

(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4307)

“Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu, demiştir:

- Her peygamberin kabul edilen bir duası olur ve her peygamber bu duasına acele etti (yani dünyada etti). Fakat ben (makbul) duamı ümmetime şefaat için sakladım. Bu sakladığım dua ümmetimden olup da Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmadan ölen herkese nasip olur.”[527]

 

(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2549)

“Zuhd-ü takva, seni yaratanın sevdiğini sevmen; nefret ettiğinden de nefret etmendir…”

 

Yukarıdaki âyetlere ve hadîs-i şerîflere göre bizlerin de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i sevmemiz; O'nun sevilmesine engel olacaklardan nefret etmemiz lazımdır.

Allahu Teâlâ yarın mahşerde: “Kur'ân-ı Kerim'de habibimi bir çok âyetlerde övdüm. Birçok sûreleri O'nu överekten söyledim. Sen de mevlid okuyacaklara-okutacaklara “mevlid okumasınlar-okutmasınlar, Kur'ân-ı Kerim okusunlar” diye neden engel oldun?. Benim övdüğümü övmen lazımdı. Âlim olarak vaazında veya mevlidle, kasideyle O'nu övecektin. Senin kıldığın namazı, tuttuğun orucu, okuduğun Kur'ân'ı hiçte kabul etmiyorum!

Övülmesini yasakladığın; iki cihanın Sultanı, Sultan-ı Enbiya, Rasûl-i Kibriya Muhammed Mustafa, 18 bin âlemin Efendisi'dir. Ben O'ndan daha üstün hiç kimseyi yaratmadım. O'na okunan mevlidi, getirilen salâvatı, musafahayı senin yapman, övmen ve halka örnek olman lazımdı. Neden yapmadın?” derse ne cevap verecek?

Bazı kimseler! “Mevlid okunacağına Kur'ân okunsun” diyorlar. Biz de diyoruz ki;

Mevlidte Kur'ân okuyoruz. Kur'ân-ı Kerim bir sefer okunacağına bol bol tekrar tekrar okunsun, salâvat-ı şerîfe getirilsin. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in üzerine salâvat getirmek vaciptir. Bu vacip olan salâvat-ı şerîfe mevlidte okunuyor, getiriliyor.

Kur'ân farz değil mi? Sen, Kur'ân-ı Kerim'i tecvidiyle kıraatıyla okuyorsun. O okuduğun Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerlerinde Allahu Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övüyor. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övmekte farz oluyor. Allahu Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim'de övdüğü yasaklanırsa, Allahu Teâlâ mahşerde davacı olmaz mı?

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanında O'nun övülmesine en fazla engel olan şeytan-ı aleyh'il-lâne, münâfıklar ve kâfirlerdi. En fazla öven Allahu Teâlâ ve ashâbtır. O'nu övmekle kimlerden! O'nun övülmesini yasaklamakla kimlerden olunuyor! Allahu Teâlâ, münâfıkların Kur'ân okumalarını, abdest, namaz, oruc, hacc ve zekat gibi ibadetlerini kabul etmiyor. Cehennemde yanacak, cennetin yüzünü görmeyecek, kokusunu dahi alamayacaklar.

 

(Sûre-i Nisa, Âyet 145)

“Şüphe yok ki, münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.”

 

Allahu Teâlâ'dan ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den başka hiç bir üst makam yoktur ki, onlar kendilerine verilen cezaya itiraz etsinler.

Yine en âlim dediğimiz kimseler, serbestçe Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i öven mevlid-i şerîf, salâvat-ı şerîfe ve caminin içinde yapılan musafaha için “adet yerine geçmesin diye camide musafaha etmeyin” diyorlar. Allahu Teâlâ'dan  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övücü âyetlerin gelmesi; Hızır (Aleyhis-selâm) ile Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in camide musafaha etmesi;[528] ve her kim “camide musafaha ederse, benim ve  Hızır (Aleyhis-selâm)'ın sünnetini yerine getirmiş olur,” vb. hadîs-i şerîfleri gereğince; bizim camide öveceğimiz ve övüneceğimiz O'ndan başka neyimiz ve kimimiz var? O'nun musafahasını adet yerine getirmeyeceğiz de neyi adet yerine getireceğiz!. O'na getirilen musafaha, salâvat-ı şerîfe sevap mı, günah mı? Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de “Ey mü'minler! Allahu Teâlâ ve melekleri ona salâvat getirir, siz de getirin”[529] buyurduğu için muhakkak O'nu övmemiz ya farz, ya vacip veyahud sünnet olması lazımdır. Ezanda ve kamette “Muhammed Rasûlullah” diyoruz. Tahiyyatta ve hatib hutbe okurken “Allahümme salli-Allahümme barik”i sonuna kadar okuyoruz. Bunlar salâvat-ı şerîfe değil mi? Bütün dünyanın ve Kâbe'nin taşı ve toprağıyla yaratılmasına sebep Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) değil mi? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) doğduğunda Kâbe O'na secdeye kapanmadı mı? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) üzerine “camide salâvat-ı şerîfe getirmeyin caiz değildir.” sözlerine dair en ufak bir âyet ve hadîs delilleri yoktur. Yapılacağına dair yukarıda saydığım âyetler ve hadîs-i şerîfler vardır.

İyi dikkat ediniz! O'nun musafahası, salavat-ı şerîfesi yasaklanırsa farza ve vacibe mani olunur. Bunun da sorumluluğu çok büyüktür. Mahşerde insanı haddinden ziyade konuşturmazlar. İnsana bir soru sorarlar cevap verirse, ne ala, veremezse götürürler ilâ cehennemi zümeraya atarlar.

Bu yazdıklarım bazı görüş sahiblerine ters gelebilir. Ama mahşerde Allahu Teâlâ ve Rasûlunün huzuruna vardığımız zaman sözlerimin çok haklı olduğu, aksini yapanlarında çok yanlış olduğu meydana çıkacaktır. Bunun için buna karşı gelmek, benim sözüme karşı gelmek değil, bizzat Allahu Teâlâ'ya ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e, O'nun sünnetine karşı gelmektir. Allahu Teâlâ'nın sözüne itirazdır.

Allahu Teâlâ'nın ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bizim ibadetimize, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övmemize hiç ihtiyaçları yoktur. Bilâkis, bizim; Allahu Teâlâ'nın affetmesine, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şefaat etmesine ihtiyacımız var.

Misâlde: Allahu Teâlâ cumhurreisi; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de başbakan'ı! Biz de onların hizmetini gören hizmetçi, çöpçüyüz. Bir çöpçü, başbakanı övenlere mani olsa ki; cumhurreisi birçok yerlerde o sevgili (habibini) başbakanını defalarca övenlerin övmesinden çok fazla övüyor. Bu çöpçü, başbakanın övülmesine, işine, sözüne karışırsa hali ne olur!

O'nun [Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in] övülmesine karışırsan, âhirette de Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) senin kurtulmana karşı çıkar, sana yardım etmezse halin ne olur? Senin yaptığın ibadet, abdest, namaz, oruç v.s bunları Allahu Teâlâ kabul etmez, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de şefaat etmezse; ibadet ve amellerinin seni kurtarmasına imkân var mı? Kesinlikle Allahu Teâlâ'nın övdüğü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i bizim de ömür boyu övmemiz lazım. İbadetlerimizden maksat bizi kurtaracak olan Allahu Teâlâ'nın affına, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şefaatine nail olmak içindir. Yoksa hiç kimsenin yaptığı ameli kendini kurtaramaz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ibadeti bile kendisini kurtaramıyor. Ancak Allahu Teâlâ'nın yardımı kurtarıyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Hiç kimsenin ameli kendini kurtarmaz. Allahu Teâlâ'nın affı mağfireti kurtarır, buyurdu. Ashâb sordu:

- Yâ Rasûlullah! Senin amelinde mi seni kurtaramaz? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Benim amelim de beni kurtaramaz. Bir tek Allahu Teâlâ'nın affı mağfireti kurtarır, buyurdu.[530]

 

“Mevlid okumayın-okutmayın” demek Peygamberimiz (Sallallallahu aleyhi vesellem)'in övülmesine engel olduğundan Allahu Teâlâ'nın gadabına, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in de bu kişiyi huzurundan kovmasına sebep olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

“Ashâbıma kötü söyleyenlere, benimsemeyenlere şefaatım yoktur.”[531] buyuruyor. Ashâbı benimsemeyenlere şefaat etmezse o yüzden onlar cehenneme giderse, mevlid-i şerîfi engelleyenler de, benimsemeyenlerde bizzat Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i benimsemiyorlar; öyleyse sonları nasıl olur? Böylelerine Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç yardım etmez!

 

Bir delil dahi küffar ehli Beyt'ül-Mukaddes'den nişan isteyince aynen Beyt'ül-Mukaddes'i görüp haber verdi.[532] Eğer vâkıada (rüyada) olsaydı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den nişan istemezlerdi. Eğer vâkıada (rüyada) şöyle gördüm deseydi, onu hiç bir akıl inkâr etmezdi. Zira avam halk bunu makûl görürdü. Enbiyâdan ve kervan ehlinden verdiği malumatlar, su içmesi, develerin ondan ürkmesi tam uyanık olup mi'râcın cesedi ile olduğuna delildir. Eğer uykuda ise:

(Beyyinâ ene nâimü fil hicri indel beyt-i fî beyti Ümmü Hâni) hadîsi buna delildir.

 

İkinci Faide:

O Sadr-ı Âlem'e göğsünün yarılması iki defa vâki oldu (gerçekleşti). Bundaki hikmet, bu hal tezkiye-i nefis (nefsi temizlemek) için ve kalbi temizlemek içindir. Rivâyet oldu ki:

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in göğsü, kalbi yarıldı. Kalbini dışarı aldılar, onunda içini açtılar. Ondan bir parça siyah kanı çıkarıp ve yıkayıp temizlediler. Bütün yaratılan mahlûkat iki sülâledendir. Biri gayb âlemi, biri şahâdet âlemidir. Seyr-i sülûk ederler. Büyüklerin seyr-i sülûku sefer-i siyret iledir. İki âlemin faziletlerini toplamak iledir. Onun için göğsü, kalbi iki defa yarılması vâki oldu.

Biri: Fitâmî (çocuğun sütten kesildiği vakti) halinde[533] ki, insanın bünyesi onunladır. Hasıl olan ağırlık ve kudreti defetmek için menzile ve yükselme saadetine ermesi için oldu. Tâ ki izzetli menzile saadetli irtifaya asan gidebilmek içindir.

İkinci: O gecede gayb âlemi menziline teveccüh buyurdu. Bu halde de mübalağalı olarak temizlediler. Tarfet-ül Ayn'da bunun gibi dünyaları geçip fani vücudunu mahvedip kelâmsız, keyfsiz, cihetsiz, mekânsız, makam-ı Âliyi görmek müyesser (nasib) oldu.

 

Üçüncü Faide:

Peygamberlerin rü'yeti (görmesi) ilk gece vâki oldu. İki günde olması da mümkündür. Birisi ilk gece ruh'u şerifleri cisim şekline girdi. Mülâkât etmek (konuşmak) için yahutta ruhları cesedlerinde iken mülâkat ettiler. (Bease Âdem ve mindunihi minel Enbiyâe) ikinci şekil daha doğrudur.

 

Dördüncü Faide:

İmam-ı Suhru Verdî (Rahmetullahi aleyh) «Avarifil muarifin» isimli kitabında der:

Enbiya (Aleyhis-selâm)'ların Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i semavatta görmesinin delilidir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in derecesi bütün Peygamber (Aleyhis-selâm)'ların derecesinden yücedir. Hatta Musa (Aleyhis-selâm)'yı dördüncü kat gökte görüp dedi ki:

- Bu makamda bekleyene (Erinî ünzur ileyke) “Bana kendini göster seni göreyim” teveccüh eder. (Yani Allahu Teâlâ'yı görmeyi istemek hoş gelir.)

(Ünzur ilel cebeli) “Dağa bak eğer o yerinde kalırsa” denildiğinde nazar-ı şerifin ayak mahallinden ayrılarak dağa baktın. (…Len-terânî…) “Sen beni göremezsin”[534] sözüne mübtelâ oldun.[535]

Şüphesiz  Hz. Seyyid-el Mürseliyn (Sallallahu aleyhi vesellem)  mübarek gözlerini kaldırmadı. (Mâzâğal basaru ve mâ tağâ) “Muhammed'in gözü kaymadı ve kamaşmadı.”[536] Eğer onun mübârek cism-i şerîfi ayak bastığı yerden öteye geçseydi;

(Elemtere ilâ Rabbike…)

“Rabb'inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?.”(ilâ âhir)[537] hitabı gelmezdi. Bu makamda:

(Fekâne gâbe gavseyni ev ednâ)

“İki yay kadar yahut daha yakın oldu…”(ilâ âhir)[538] başkası olurdu.

Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.'nin tecellisine dağ bile dayanamadı, parçalandı. Bu dünyada iken Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den başka, Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.'nin didarına, cemâline tecellî-i İlâhiyyesine canlı ve cansız yaratılanlardan dayanacak yoktur.  Allahu Teâlâ'nın doğrudan tecellisine dayanmak çok zordur.  Misalde hata olmaz; bir kaynak makinasına bakarsan gözünü alır, gözüne zararı dokunur. Onun için siyah gözlük takarlar. Aynı onun gibi Allahu Teâlâ da zamanı gelince tecelli edeceği kula zarar etmiyecek şekilde tecelli eder. Yüksek voltajlı bir ceryana (elektrik hattına) eve çekilen kabloların dayanmasına imkân olmadığı gibi o ceryan trafodan geçer, sanayi ceryanından da düşer ve eve çekilecek ceryan haline gelir. O zaman evde o ceryandan istifade edilir. Allahu Teâlâ'nın kula tecellisi de aynı bunun gibidir.

Bilâl babam buyurdu ki:

- Mansur-i Bağdadî Hz., Allahu Teâlâ'nın tecellisini istedi. Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.;

- Benim tecellime sen dayanamazsın, dedi. Yine isteyince:

- Benim tecellim cah pahasıdır. Karşılığında canını vermen lazım, dedi. Mansur-i Bağdadî Hz. kabul etti ve  Allahu Teâlâ'nın tecellisi sonunda “Enel Hakk” dedi. Mansur-i Bağdadî Hz.'nin hali zamanı gelmeden yüksek voltajlı ceryanı evine çekmiş gibidir. Bu nedenle kesildi, yakıldı ve külü savruldu.

 

          Tecellî-i Cemâl ister,

          Gönül eğlenmez aldanmaz.

          Tesellî-i visâl ister,

          Gönül eğlenmez aldanmaz.

                            Sıva savmını kim tuttu,

                            Visâlin aydına yetti,

                            Cemâlin vasfını işitti,

                            Gönül eğlenmez aldanmaz.

          Cihan gezsem serteser,

          Görünmez anda bahr-ı ber,

          Meğer yâ Rabb seni özler,

          Gönül eğlenmez, aldanmaz.

                            Şu can kim buldu cananı,

                            Nider mülkü Süleyman,

                            Odu hasretde aşk anı,

                            Gönül eğlenmez, aldanmaz.

         Ne dünyada ne ukbâda,

         Gönül bir özge sevdada,

         Dem be dem fikri Mevlâ'da,

         Gönül eğlenmez, aldanmaz.

                            Ne halvette, ne celvette,

                            Ne kesrette, ne vahdette,

                            Ne Tuba'da, ne cennette,

                            Gönül eğlenmez, aldanmaz.

         Cemâlın nurunu ister,

         Ana kâr eylemez sözler,

         Fikrim daim seni özler,

         Gönül eğlenmez, aldanma.

                            Gerek dünya gerek ukba,

                            Visalsiz bir kodu sevda,

                            Hüda'yi nitsin ey Mevlâ,

                            Gönül eğlenmez, aldanmaz.

                                                         Aziz Muhammed HÜDÂİ

 

*  *  *

          İş bu vücud şehrine,

          Her dem giresim gelir.

          İçindeki sultanın,

          Yüzün göresim gelir.

                            İşitirem sözünü,

                            Görmezem ben yüzünü;

                            Yüzünü görmekliğe,

                            Canım veresim gelir.

         Ol sultan halvetinin,

         Yedi hücresi vardır;

         Yedisinden içeri, 

         Cevlân edesim gelir.

                            Her kapıda bir kişi,

                            Yüz bin çerisi vardır;

                            Aşk kılıcın kuşanıp,

                            Cümle kırasım gelir.

         Leylâ-i Mecnûn benem,

         Şeydâ-yı Rahman benem;

         Leylâ yüzün görmeğe,

         Mecnûn olasım gelir.

                            Dost oldu bize mihmân,

                            Bunca yıl bunca zaman;

                            Gerçek İsmâil-leyin,

                            Kurban olasım gelir.

          Miskin Yûnus'un nefsi,

          Dört tabiat içinde;

          Aşk ile can sırrına,

          Pinhan varasım gelir.