ONYEDİNCİ
KISIM
«Amener-Rasûl'ü» âyet-i kerimesinde olan letâif ve işareti bu âyette olan sual ve cevabı beyan eder.
Tefsir uleması ittifak ettiler ki; Server-i Âlem ve
mefhari ben-i Âdem Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) makam-ı gurbi
İlâhiye'ye erişti. Ve selâm-ü Rabb'ül izzeti dinleyip kabul etti. İlmel yakîn,
aynel yakîn oldu. İman kaybı şahitliği tebdil edici oldu. Hakk Celle ve alâ ol
imandan haber verdi.
(Amene'r-Rasûl'ü bima ünzile ileyhi min Rabb'ihi…)
“Gönderilen
peygamber, Rabb tarafından kendisine indirilene iman etti…”(ilâ âhir)[290] Bu imandan Hakk Sübhânehu ve Teâlâ haber verdi ve
şahâdet etti. Mü'minleri imanda kendine ortak edip (Vel mü'minîn) dedi. Bu bir
makamdır. Bunda sadık şahâdet olmaktan başkası doğru değildir. Onun şahâdeti
Hakk Teâlâ'nın yanında makbuldur.
Rivâyet olunur ki; Hakk Teâlâ sordu:
- Amener-Rasûl'u yani; Rasûl iman getirdi mi? Rasûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem):
- Beli (evet) iman getirdi. Ondan sonra tekrar sual etti.
- Daha kim iman getirdi? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- (Vel mü'minune küllün amene billah) tâ (ve ileykel
masiyr)'a varınca hitap geldi ki:
- (Gad gufrete leke vel ümmetike) yani; Seni ve ümmetini
affettim. Bunda işaret budur. Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın sıdkı
yalan olmaz. Hakk Teâlâ kabul ettiğini red etmez.
Bazıları dahi der ki; İkisi de Hakk Teâlâ'nın kuludur.
İşaret hasıl olur ki; Rasûlullah'ın imanına zeval olmaz. Mü'minlerin imanına
zeval olmaz. Bir işaret dahi odur ki, Hakk Sübhânehu ve Teâlâ bir kimseye senâ
eylese (medhetse) âhirette aksi olmaz. Bir kimseden şükrünü izhar etse sonra
rücû etmez. Yani geri dönmez. (Küllün amene billah) demekle onları şirkten
salim etti. (Ve melâiketehu) diye müşriklerden üstün tuttu. Onlar:
- Melâike, Allahu Teâlâ'nın kızlarıdır,[291] demişler. Yahudi ve Nasara inat etti. Çünki onlar bazı
Evliyâ'ya ve bazı kitaba iman getirmezler, kâfir olurlar. Ümmet-i Muhammed (Lâ
nüferrigu beyne ahadin min Rusûlih)[292] derler. Yani; Cümle
Enbiya'ya iman getirdik. Hiç birisini
yalanlamayız. O sebepten Hakk Teâlâ bu ümmetten razı oldu ve buyurdu ki:
-
(Ve gâlû semi'nâ ve ata'nâ) yani; Kulaklarımız ile işittik ve kalplerimiz ile
iman getirdik. Şu âyet-i kerime ki; kendi keremi ile bizi meth eyledi. Yine biz
bununla gururlanmadık. Tenlerimizle itaat edip, kuvvetimizin yettiği kadarı ile
taat ve ibadette olduk. Sonra (Gufrâneke rabbenâ) yani; Kendi fazlın ile bize
nazar eyle.
Amma
kullardan taat gelmez, şükür etmez, kullar musibet eyleseler Hakk Teâlâ
onlardan şikayet etmez. Af isteseler af eder. Tevbe
ve istiğfarlarını kabul eder. Eğer sende taat istersen şükür eyle. Eğer taatte
kusur eylersen, Hakk Teâlâ'nın rızasını bulamazsın. Eğer Hakk Teâlâ'ya karşı
asilik etse, onların günahları örtülmez. O dostluğun kemalini bilesin diye bu
lütfu sana izhar etti. Hakk Teâlâ buyurur ki:
- Kulum kendini bana muhtaç bildiğin için seni ondan
dolayı kabul ettim. Yahudiler gibi demedin. Yahudiler (İnkar edenler):
(İnnallahe fakîrun ve nahnu ağniyâu…)
“Gerçekten Allah
fakir, biz ise zenginiz,…”(ilâ âhir)[293] dediler. Hakk Teâlâ onları fakir etti.
(Ve duribet aleyhimüz-zilletü vel meskeneh)
“…İşte (hâdiseden sonra)
üzerlerine zillet (alçaklık) ve
yoksulluk damgası vuruldu…”(İlâ âhir)[294]
Sen kendini fakir dedin ve benden mağfiret dileyip
(Gufraneke Rabbena) dedin. Bende seni
âhiret padişahı eyledim.
(Ve izâ raeyte semme raeyte naîmen ve mülken kebîrâ)
“Ne yana bakarsan
bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.”[295] Sonra [Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)]:
- (Ve ileykel masîr). Yani; “Ya Rabb'i! Bizi pâk ve temiz olarak kabul et. Bizi günahkâr olarak
huzuruna getirme.” dedi.
(Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.) Sûre-i Bakara'nın son âyetinde;
- (Lâ yükellifullahü nefsen illâ vüs'ahâ) Yani; “Hakk Teâlâ kullarına takatlarının üstünde
bir şey teklif etmez”[296] Bu Rasûl-ü Ekrem'in duasına cevaptır. [Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem):]
- (Rabbenâ velâ tuhammilna mâlâ tâgate lenâ bih) Yâni; “Ey Rabb'imiz! Takatımız olmayan yükü bize
yükleme.” dedi.
Sonra (Cenâb-ı
Hakk Teâlâ Hz.) buyurdu ki:
- (…Lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet…) Hakk Teâlâ
zengin padişahtır, kimseye muhtaç değildir.
Eğer ibadet edersen kendine, eğer günah işlersen, isyan edersen yine kendine
aittir.[297] Zararı da senindir, bana değildir. Ey Habîb'im! Bu gece af gecesidir. İste
vereyim. [Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:]
- Muradım odur ki: (…Rabbenâ lâ tu'âhıznâ innesiynâ ev
ahta'nâ…) “Ey cümlemizin mâliki olan
Allahu Teâlâ! Bizim hata ve günahlarımız vâki olduğunda bizi azarlama, bizi
suçlama.”[298] Hitab ve izzet geldi ki:
- Ümmetinin hata ve isyanlarını bağışladım. Onlara daha
çok, daha ziyade verdim ve onları affettim.[299] Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
- (İnnallahe tecâvez an ümmetî el-hatae ven-nisyâne vemâ
es-tekir hüve aleyhi) Allahu Teâlâ: “Ümmetinden hata, isyan ve ikrah ile olan
bütün günahlarını affettim.” Sonra buyurdu ki:
(Rabbenâ velâ tahmil aleynâ isran kema hameltehu
alellezîne min gablinâ) yani;
“Ey bizim Rabb'imiz!
Bizden evvel olan ümmetlere teklif ettiğin ağır yükü bize yükleme. Bizim
şerîatımızı sair ümmetlerin şeriatı gibi güç ve zor eyleme.”[300] Cevap geldi ki:
- Ümmetinden ısrî (yemini) gideririm. Bazı rivâyette
geçmiş şeriatta olanları birer birer zikretti. Günahlarını affettim buyurdu.
Onlardan birisi:
Sabık ümmetlerden biri bir günah işlese alnına yahut
kapısı üzerine o günahları sabahleyin yazılmış bulunurdu. Dün sen böyle günah
işledin diye bildirilmiş olurdu. Bunun kefareti de kendi kendini öldürmek yahut
ateşte yakmaktır. Bir başkası da; Bir kimse baba veya annesine sövse (küfretse)
katli (öldürülmesi) lazım gelirdi.
Yine bir başkası; Namazları mescitlerden başka yerde caiz
olmazdı. Onlarda teyemmüm de caiz değildi. Onlardan birisi oruçlu günlerinde
yatsıdan sonra iftar yapmakta caiz değildi. Akşam namazına yakın ve birde oruç
günlerinde yatsıdan sonra kendi ehillerine (eşlerine) yakın olmaları da caiz
değildi. Eğer bir kimse unutsa, iftar etse, orucu bâtıl olurdu. Bunları ve
bunların benzerlerini birbir bildirdi.[301] Hakk Teâlâ:
- Senin ümmetinden bunlardan vazgeçtim, buyurdu. Bu gibi
ağır yükleri bu ümmetten kaldırdı. Elhamdülillah.
(…Rabbenâ velâ tuhammilnâ mâlâ tâgate lenâ bih…)
“Ey bizim Rabb'imiz!
Takatımız olmayan yükü bize yükleme.” Bundaki sırr-ı İlâhi de ümmetine olan kat'i muhabbet ve alakadır. Yani biz
ona tahammül edemeyiz. Nitekim âriflerin çoğunun duaları: Yâ Rabb'i! Bizi
ayrılığa mübtelâ etme. Cevap geldi:
(Lâ yükellifullahü nefsen illa vüs'ahâ…) Çünkü ayrılığa
takat getiremezsiniz. Size takatınızın üzerinde teklifte bulunmam.
(Va'fu annâ) layık olmayan işlerimizi affeyle. Cevap
geldi:
(Ve ya'fû an seyyiat) rivâyet olunur ki, bütün
kusurlarımızı birer birer saydı. Ne kadar günahlarımız varsa af çerçevesinde
kaldı. Sonra (gufraneke) dedi. Yani günahlarımızı affetti. İsteriz ki hiçbir
kimse günahımızdan malûmatı olmasın. Senden gayri hiç kimse günahımızı
bilmesin.
(innallâhe yağfiruz-zünûbe cemia)
“…Allah'ın
rahmetinden ümit kesmeyin…”(İlâ âhir)[302] sonra (verhamna) dedi. Bize bir rahmet ile günahlarımızı
affettin ve örttün.
(Ve kâne bil mü'minine rahîma)
“…Allah mü'minlere
karşı çok merhametlidir.”[303] Eğer senin ümmetine şimdi rahmet etmese idim, ümmetin
helâk olurdu. Burada kâne kelimesi geldi. Benim rahmetim senin ümmetine
daimdir, bilesin, dedi.
Ey Habîb'im! Senin duan benim rahmetime sebep olmamıştır.
Belki benim rahmetim senin duanı icab eylemiştir.
Ey Habîb'im! Benim gayretim, senin şefkatından daha
öncedir. Zira
gayret ve hidayetimi takdir ettim. Şimdi sen onlarlasın. Ben onları hiç terk
edermiyim?
(Ente
mevlâna) sen bizim velimiz, muhafızımız ve yardım edenimizsin. Cevap geldi:
(Zâlike
bi ennallahe mevlellezîne âmenû ve ennel kâfirine lâ mevlâ lehüm)
“Bu, Allah'ın inananların yardımcısı
olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince onların yardımcıları yoktur.”[304] Sonra:
(Fensurnâ
alel gavmil kâfirin) yani; “Kâfir
kavimlere karşı bize yardım et.”[305]
dedi. Yardım talebine lüzum yoktur. Bizim dostlarımıza nusretimiz (yardımımız)
kararlaştırılmıştır.
(…Ve
kâne hakk'an aleynâ nasrul mü'minîn)
“…Mü'minlere yardım etmek de bize hak
olmuştur.”[306] işaret ehli bu dualarda çok latif
işaretler zikir ettiler. İlk işareti yalnız kendi zatı şerîfine ayırmadı.
“İğfirli verhamnî” demedi. Ve ümmetini dahi yalnız zikretmedi. “Vağfir lehüm ve
erhâmehüm” de demedi. Belki kendini bile ümmeti ile halk edip “Vağfirlenâ
verhamnâ” dedi. İşaret olunur ki; bu makamda onlarla bile değilim. Ama şefkati
ile bileyim (beraberim). Her keremi ile onlara ileteyim ve sende her ihsanını
et. Onlardan ayrı değilim. Bana her ne revâ görmezsen ümmetime de görme. Her
devlet ve her saadet bana ikram ettin. Onları da ümmetime ikram eyle.
Bir
Latîfe ki; Rabb'ımızdan ricayı delâlet eder. Bu duada ziyaret etme ile
naklolunur ki; Server-i Kâinât Aleyhi efdal'üs-salâvat bu duada beş şeyi taleb
etti. Günahın affı ve mağfireti, hata ve isyanların örtülmesi; rahmet ve
İslâmda velâyet (velilik, ermişlik) üzerine yardımın her birinin murad-ı
şerîfine uygun cevap geldiği beyan olundu. Ondan sonra Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek başı düşünme vaziyetinde idi. Hakk Teâlâ:
-
(Yâ Muhammed! İrfau ra'seke) Habîb'im! Mübarek başını kaldır. Niçin aşağı
tutarsın? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Hüdavendi Allah'ım! Bu emirde düşünmekte idim. Ben ne amel ile bu kadar kerâmete müstehak oldum. Amelim bu ihsanların
karşılığı değildir. Hakk Teâlâ buyurdu:
- (İnnî faaltü zalike bil fadlı lâ bil mükâfatı…) Ben
sana bunları üstün lütfumdan verdim. Bu senin amelinin mükâfatı değildir. Bu
gece fazîletim nasıl vâki oldu ise kıyamet günü arsa-i arasatta dahi böyle
muamele ederim, buyurdu.
ONSEKİZİNCİ
KISIM
(Fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ)
“Hemen (Allahu Teâlâ)
kuluna vahyettiğini vahyetti.”[307] âyeti kerimesinin beyanıdır.
Allahu Teâlâ abdihi Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)
Yani; Allahu Teâlâ kulu Muhammed'e vahyettiğinde hikmet nedir?
Evvela iki dost arasında olan gizli esrardır. Şüphesiz
O'nun makamı (Gabe gavseyn ev edna) yani; İki
yay miktarı belki daha yakın oldu.[308] Nicelikler ve ahvali beyan etmedi. Sidreye vardığında
gördüğü acâipleri anlattı. (İz yağşa's- sidreti mâ yağşa) yani; Sidreyi kaplayan kaplamıştı.[309] Gizliyi terketti. Kendinden geçmesinin sebebini beyan
etmedi. (Legad raâ min âyâti Rabb'ihil kübrâ) Yemin ederim ki O, Rabb'inin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.”[310] buyurdu.
Konuşma ahvalini kapalı tuttu. “Fe evha ilâ abdihi ma
evhâ”[311] buyurdu. Ulemadan bir cemaat ihtiyar edip o kelimenin
manasını tayin etmedi. Bir topluluk kendilerine zahir olan esrarı yazdılar.
Evvela bu kitapta kırk kavil zikrolundu.
Birinci Kavil:
Beş vâkit namazın sevabı, fazileti ve semaratı (verimi)
beyanındadır. Allahu Teâlâ'nın izni ile tafsilatlı zikri beyan olunur.
İnşallahu Teâlâ.
İkinci Kavil:
Sûre-i Bakara'nın sonudur. Beyan olundu.
Üçüncü Kavil:
Hadîs-i şerîfle anlatılmıştır.
Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
(Raeyte Rabb'î fî ahseni sûreti fegale yâ Muhammed fîme
yahtesimül mele-il a'lâ) Yani; Rabb'imi en iyi surette gördüm.[312] En iyi sıfatta benden sual buyurdu ki: Melâike-i âlemin
yüksekliği hususunda sohbet ederler. (Fevedaa keffehu beyne ketefî
fevecedtü beyne's-sedebî) Yani; Kef ve
kifayetini iki omuzumun arasına koydu. Şöyle ki; İki mememin arasında müşahede
ettim (gördüm).[313] Yerde ve gökte ne kadar mugayyebât (gizli görünmez
şeyler) varsa bana keşf olundu. Ondan sonra bana sual etti:
- “Yâ Muhammed! Hel tedrî fîme yahtesimül mele-il a'lâ”
Yani; Yâ Muhammed! Melâike ne derler bilir misin?
- Bilirim yâ Rabb'i. Keffaret'ten söz söylerler. Yani; o
ibadet günahların affına sebep olur. (Mel keffarâti) dedim. (Esbâğal vüdûi fil
mekkareh vel meşî vel egdâm ilel cemâati ve intizâr'es-salâvati ba'des-salâvat)
Yani; Günahları örten üç nesnedir:
1-) Soğuk günlerde abdest vaktinde soğuk su ile abdest
azalarını iyice yıkamak, bu hal günahların affına sebep olur.
2-) Namaz için mescide gitmektir.
3-) Bir namazdan sonra diğer namaz vaktine kadar
beklemektir.[314]
Her kim bu üç nesneye devam ederse, hayatında (kabir ve
âhiret hayatında) güzel bir yüz üzere dirilmiş olur. Bu âlemden iyi bir isimle
çıkar, günahlarından kurtulur ve anasından doğmuş gibi olur. Bir rivâyette de
şöyle zikredildi ki:
Hakk Teâlâ Hz. keyfiyeti ile Havâce-i âlemin iki omuzu
arasında müşerref oldu.
“Fiyme yahtesimül meleil a'lâ” dedi. “Fîl keffârâti vel
münciyât ved-derecât vel mühlikât” Hakk Teâlâ buyurdu ki:
- Saddakte (doğrudur).
Sonra melâikeye hitab etti ki:
-
Ey melâike! Her ne müşkülünüz varsa sual edin. İsrafil (Aleyhis-selâm) ileri
gelip dedi ki:
-
Yâ Muhammed! Mel keffârât (günahlardan kurtulmak için yapılan şeyler) nedir?
-
Abdest alıp, cemaatle namaz kılmak için bir vakitten diğer vakte kadar
beklemektir, dedi. Hakk Teâlâ:
-
Doğrudur yâ Muhammed, dedi. Sonra Mikâil (Aleyhis-selâm) ileri geldi, dedi ki:
-
Derecelerin yükselmesi ne iledir? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
buyurdu:
-
Yemek yedirmek, İslâmiyeti yaymak, halk uykudayken gece namaz kılmak![315]
Hakk Teâlâ buyurdu:
-
Doğrudur yâ Muhammed! dedi. Cebrâil (Aleyhis-selâm) sual etti:
-
Kul azabdan ne ile necat bulur? Server-i Kâinat (Sallallahu aleyhi vesellem)
buyurdu ki:
-
Gizli ve aşikârede Allahu Teâlâ'dan korkmak,[316]
fakir ve zengin halinde doğru yürümektir! Hakk Teâlâ buyurdu:
-
Doğrudur yâ Muhammed! Azrâil (Aleyhis-selâm) ileri gelip dedi ki:
-
Mühlikât (helâk eden) nedir? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
buyurdu:
-
Biri cimriliktir, diğeri nefs-i hevasına uymak ve bir diğeri de kendi
kendisinin iyi olduğuna inanmasıdır. Hakk Teâlâ buyurdu:
-
Doğrudur yâ Muhammed!
Nakl
olunur ki; bu dört meselede bu dört ulu melekler dört bin yıl bahse girip
cevabını bulamamışlardı.
O
gece Havace-i Kâinat (Aleyhi efdal'üs-salavat ve ekmel'üt-tahiyyat) onlara
cevap verdi. İşin hakikatını öğrendiler.
Dördüncü
Kavil:
Hakk
Teâlâ hitab etti:
-
Yâ Muhammed! Namazdan çıkınca bu duayı oku: “Allahümme
es'elüke't-tayyibâti ve terk'il-münkirat ve hubb'ül mesakîne ve in tağfirlî
hatîetî ve terhamnî ve tetûbe alâ vârideti fitneti fî kavmi feteveffenî ğayri
meftun.”
Yani;
Allah'ım! Senden tayyibatı ve yapılması yasak olan şeyleri terketmeyi ve
sevdiğin miskinlerle haşretmeni isterim. Bana bunları müyesser eyle,
günahlarımı affet, bana rahmet eyle, tevbeye
müyesser eyle. (Ümmetimden)
Bir kavme fitne murad edildikte onlar fitneye giriftar olmadan benim ruhumu
kabzeyle.[317]
Beşinci
Kavil:
İbn-i
Abbas (Radiyallahu anhu) der ki; Hakk Teâlâ o sevgili Peygamberine buyurdu:
-
(Abdetena fil halveti feşfaa li ümmetike fil halveti) Habîb'im bize halvette
ibadet ettin. Ümmetine dahi halvette şefaat eyle.
Halvet: Gizli bir yere çekilip ibadet ve
dua etmektir.
Altıncı
Kavil:
Aişe
(Radiyallahu anhu) der ki; Hakk Teâlâ Celle ve
Alâ, Hz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e buyurdu ki:
(Levlel
itâbe mâ kâne maa ümmetikel hisab) Yani; Eğer senin ümmetine sitem etmeyi
sevmese idim, asla onlara kıyamette hesap sormazdım.
Yedinci
Kavil:
Hitab
geldi:
-
(Yâ Muhammed! Ene ve ente vemâ sevâ halaktehâ lâ celleke) Yani; Yâ Muhammed!
Benim maksudum sensin, her şeyi senin için halkettim.[318]
Sekizinci
Kavil:
Saad
ibn-i Cübeyr (Radiyallahu anhu) der ki: Hakk Teâlâ sevgili Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e:
- Seni yetim bulup
şefkat ve merhamet etmedik mi? Babandan ziyade merhamet ve hizmet edip seni
doğru yola getirmedik mi? Seni fakir bulup zengin etmedik mi? Senin göğsünü
yarmadık mı? Senden ayıbı ve kötü şeyi uzaklaştırmadık mı? Senin zikrini
yüceltmedik mi? Hep bu ihsanları sana layık ettik.”[319]
Dokuzuncu Kavil:
Hakk Teâlâ evvela sevgili Peygamberine (Sallallahu aleyhi
vesellem) vahiy etti. Muhakkak cennete sen girmeyince diğer Enbiya ve cümle
ümmetlere yasaktır. Senin ümmetin girmeyince cümle ümmetler giremez.[320]
Onuncu Kavil:
Hakk Teâlâ vahyetti:
- Yâ Muhammed! Hesapları güç olmasın diye senin ümmetinin
malını çok vermedim. Kalpleri katı olmasın diye ömürlerini uzun eylemedim.
Dünyadan tevbesiz çıkmasınlar diye ölümlerini musibet ile helâk etmedim.
Kabirde çok yatmasınlar diye cümle ümmetlerden sonra getirdim.[321]
Bir hadîs-i kudsîde:
Allahu Teâlâ; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e: “Ümmetinin
günahlarının hesabının kolay geçmesi ve az günah işlemeleri için ömürlerini
kısa ettim. Cum'a namazını kılınca günahları bağışlanır.[322] Leyle-i Kadir gecesi
bin aydan hayırlıdır.[323] Muharrem ayının
onuncu günü oruç tutmak bir senelik oruca bedeldir.[324] Bunlarla, az
zamanda diğer ömrü uzun olan ümmetlerden daha fazla sevap kazanırlar.” buyurdu.
Onbirinci Kavil:
Hakk Teâlâ buyurdu:
- Ehl-i zikir benim ziyafetimdedir ve benim
misafirlerimdir. Ehl-i şükür ni'metimin ziyadesindedir ve benim kerâmetimdedir.
Musibet ehlini ümitsiz eylemem, onlar rahmetime gark olmuşlardır. Onların
marazlarına ben şifa vericiyim. (Fe in tâbû fe innâ habîbühüm) Eğer bana dönerlerse
ben onların habîbiyim (sevgilisiyim). Eğer tevbe ederlerse ben onların
tabibiyim (doktoruyum); (Fe idâ ve bihim bil musâyyibi) belâlarla onlara deva
veririm. (Li yutahhire ve anil meâyıb) Ayıplardan (utanılacak şeylerden) pâk
(temiz) olurlar.
Onikinci Kavil:
Hakk Teâlâ vahiy etti:
Kimi dilersen dost tutun, sonunda ayrılmak muhakkaktır. Her ne işlersen işle cezasını bulursun. İyilik edersen
iyilik, kötülük edersen kötülük bulursun. Bütün halktan kat'i olarak ümidini
kes. Kimsenin elinde bir şey yoktur. Benimle ol, benimle sohbet eyle. Herşey
sonunda bana dönücüdür. Kalbini dünyaya verme. Seni dünya için yaratmadım.[325]
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in dokuz hanımı vardı. Yine almak istedi. Allahu
Teâlâ:
- Sen dünyalığı
bırak ona heves etme,[326] buyurdu. Yine Şam
dünyanın cennetidir. “Dünyada cennete girmek sana haramdır,” buyurdu.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de Şam'a gitmedi.
Onüçüncü Kavil:
Fatma (Radiyallahu anhu) der ki; Babama sordum. Hakk Teâlâ size
mi'râc gecesi ne dedi?
-
(Gale Rabb'ül izzet-i celle celalühû nazartü fî zünûbi ümmetike felem erel
veche illel afve) Yani; Ümmetinin günahlarına nazar ettim. Affetmekten başka
bir çare görmedim.[327]
Ondördüncü
Kavil:
Hazret-i
Vacib-il vücûd celle zekerehu buyurdu ki:
-
Yâ Muhammed! Bana ne hediye getirdin?
-
Bir kabza kusurlu ibadet ve bir kabza cefa ve günah dedim. Hakk Teâlâ buyurdu
ki:
-
Ümmetinin ibadetlerinde olan kusurlarını rahmetimle affettim ve günahlarını
şefaatinle bağışladım.
Onbeşinci
Kavil:
İbn-i
Abbas (Radiyallahu anhu) der ki; Hakk Teâlâ buyurdu:
-
İste vereyim. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Muradımı ve maksadımı sen bilirsin. Hakk Teâlâ buyurdu:
-
Ümmetinin kusurları seni mahsun eder, üzer. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem):
-
Beli (evet) yâ Rabb'i! Hakk Teâlâ buyurdu:
-
(Ente şefîihim fîmâ yaksirûne fî feraizi ve ene şefîihim fîmâ yaksirûne fî
sünnetike) Yani; Benim farzlarımda olan kusurlarına sen şefaat eyle, senin
sünnetlerinde olan kusurlarına da ben şefaat edeyim.[328]
Onaltıncı
Kavil:
Ümmetin
iki halden ayrı değildir. Yâ mutî (itaat edenlerden)
yâ da asilerdendir. İbadetleri benim rızam iledir. İbadetlerini kabul ettim.
Ben kerîmim, o kazam iledir. Af edip yarlığadım (affettim), ben rahîmim.
Onyedinci Kavil:
Fatıma (Radiyallahu anhu)'dan rivâyet eder; Hakk Teâlâ:
- Ümmetinin üç bölükte birini bu gece sana bağışladım.
İki bölüğünü de kıyamet günü bağışlarım.[329]
Onsekizinci Kavil:
Hitâb-ı İlâhi varid oldu:
- Yâ Muhammed ne istersin?
- İlâhi ümmetimi isterim.
- Yetmiş bin kimseyi sana bağışladım. Daha ne istersin?
- Ümmetimi isterim, dedim.
- Yetmiş bin dahi bağışladım, buyurdu.
Râvi der ki; yedi yüz defa hitap geldi:
-
Ne istersin?
-
Ümmetimi, dedi. Ferman-i İlâhi varid oldu ki:
- Ümmetini nice istersin?
- Hüdavendim, isteyen benim veren sensin. Cümle ümmetimi
bana bağışla, dedim. Hakk Teâlâ:
-
Eğer ümmetinin cümlesini bu gece sana bağışlarsam benim rahmetim ve senin
izzetin açığa çıkmaz (zahir olmaz). Bir kısmını bu gece sana bağışladım. Diğer
iki kısmını tehir ettim. Kıyamet günü sen dile bende bağışlayayım. Tâ benim
rahmetim, senin izzetin açığa çıksın.
Yedi yüz kere hitap
geldi. Her hitapta Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ümmetini istedi.
Her istemede Allahu Teâlâ yetmiş bin
kişiyi affettim, buyurdu. Yine ümmetimi isterim deyince Allahu Teâlâ ümmetinin
hepsini bağışlayacağım yalnız hepsini burada bağışlarsam mahşere bir şey
kalmaz. Mahşerde herkesin günahı sırtına verilsin, dağlar gibi yığılsın. Sen
dua et ben bağışlayayım. Senin ümmetin için istediğin, bağışlanmalarına sebep
olduğun, benim de bağışladığım meydana çıksın. Hem de Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in sünnetini, yolunu, izini takip edip ona ve ashâbına son
derece bağlananlar O'nu ve ashâbını kendisine baş tacı, numune bilenler
kurtulsun. Yoksa ümmet deyince hepsi birden kurtulacak değildir.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu kadar ümmet için yalvarması, affettirmesi,
cehennemden kurtarması dururken, O'nun salâvat-ı şerîfesi, musafahası, mevlidi
ve O'nu övme gibi şeyleri yasaklamak ne kadar yersiz, yanlış ve terstir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hürmetine Allahu Teâlâ'nın
affetmeyeceği, kurtarmayacağı düşünülemez. O'nu ve ashâbını memnun etmeyip
ashâb-ı Rasûlullah'ın aleyhinde atanlar ve O'nun yolunu, izini takip etmeyenlerin
âhirette ihya olup şad olacağı da mümkün olmaz. Allahu Teâlâ bizleri kendi
yolundan ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den ayırmasın. (Amin)
Ondokuzuncu Kavil:
Hakk Teâlâ buyurdu:
- O gün Meryem doğdu. Herkes onun kefâletine meyletti.
Ben demir kâlemlerinizi suya atın dedim. Zekeriyya (Aleyhis-selâm)'nın kâlemi
su üzerinde yüzdü.
- Ya Muhammed! Eğer sen orada olaydın senin kâlemin de su
üzerinde yüzerdi. Keza kıyamet günü ümmetin hakkında her fırka bir söz söyler.
Ûlûvviyyet (yücelik) dava ederler ve benden bunu murad ederler. İtaatli
olanlar, meselâ; Âdem (Aleyhis-selâm) der:
- Benim zürriyetimdir. İbrahim (Aleyhis-selâm) der:
- Benim ehli milletimdir. Bu uslub üzere asi olanların
haklarında cehennem zebanileri ve iblis hak dava ederler. Ben hüdavendim,
kâlemlerin hükmünün kaldırılmasını emrederim. Senin kâlem şefaatin cümleden
üstün olup bütün ümmetini sana bağışlarım.
Yirminci Kavil:
Hz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
- O gece bütün ümmetin hesabını bana ısmarlamasını Hakk
Celle ve alâ'dan istedim. Hakk Teâlâ:
- Ya Muhammed! Bundan gayen ümmetinin ayıplarını
örtmektir. Sen şefaat edecek peygambersin. Benim de muradım, ümmetinin
kabahatlerini ve yaptığı kötü amellerini örtmektir.
Ya
Muhammed! Sen onlara peygamberlik şefkatinle, ben rahmetimle yaklaşırım. Sen
onların yol göstericisisin. Ben onların ma'bûdu, hüdalarıyım. Sen onları bugün
gördün. Ben evvelden beri ebedî olarak onlara nazar ederim.[330]
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Ya Rabbi! Ümmetimin hesap defterini ben
tutayım, dedi. Maksadı, ümmetinin günahlarını çizip sevabını çok gösterecekti.
Allahu Teâlâ buyurdu:
- Ya Muhammed! Senin merhametinin benim
merhametim kadar olmasına imkân yok. Ümmetinin hesap defterini senin eline
versem sen zararlı çıkarsın. O ümmetinin öyle kabahatleri vardır ki sen onların
hesap defterinde onları görsen böyle ümmetin bana gereği yok dersin. Ama ben,
hiç bir zaman için öyle kulun bana gereği yok demem.
Allahu Teâlâ yarın mahşerde kullarına;
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ve bütün ümmetin, insanların,
hayvanların hepsinin merhametinin doksan dokuz misli merhametle davranacaktır.
Bayazıd-ı Bestamî Hz.:
- Ya Rabbi! Senin lütûf sahibi, kerim ve
affedici olduğunu; az ibadet karşılığı çok mükâfat vereceğini ben saklıyor,
senin kullarına söylemiyorum. Eğer bunu hakkıyla anlatsam gece ve gündüz ibadet
eden kullarının pek çoğu ibadetlerini terk ederler. Bu kadar büyük
derece verdikten sonra bu kadar ibadet bize yeter derler. Allahu Teâlâ
Bayazıd-ı Bestami Hz.'ne:
- Yâ Bayazid! Bende
halka senin iyi tarafını, kendi nefsine de kötü tarafını gösteriyorum. Halka
kötü tarafını göstersem kimse yüzüne bakmaz, başından hepsi dağılır. Sana iyi
tarafını göstersem, sana da kibir, gurur ve riya gelir. Kendini beğenir, üstün
görür, çabuk azarsın, başkasını beğenmezsin, buyurdu. Bayazıd-ı Bestami Hz.:
- Öyleyse yâ Rabb'i!
Ne sen benimkini söyle, ayıbımı göster, ne de ben seninkini söyleyim. Bu ikimiz
arasında kalsın, dedi.
Yirmibirinci Kavil:
Ebû Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu) der ki; Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Hakk Teâlâ bana: “Yâ Muhammed! Eğer senin ümmetin ile konuşmayı sevmeseydim,
onların hesabını kıyamete koymazdım, çok ve az olan günahlarını sormazdım.[331]
Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
ümmetinin günahlarını Allahu Teâlâ mahşerde soracak. Sonunda sevdiğinden dolayı
ümmet-i Muhammed'i affedecektir. Bu yaptığı af da kullar tarafından belli
olacak. Şayet sormaz ve günahını da affetmezse o kimse cehennemde yanacak
demektir.
Yirmiikinci
Kavil:
Hz.
Ömer (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e:
-
(Fe evha ilâ abdihi mâ evhâ) “Hemen -Allah
Teâlâ- kuluna vahyettiğini vahyetti.”[332] sırrından birini zikreyle, dedim.
-
Hakk Teâlâ benim ümmetimden şikayet etti. Buyurdu ki:
-
Yâ Muhammed! Benim mü'min kullarımdan sana şikayet edeyim. Aşikâre bana itaat ederler, tenhada isyan ederler. Lâkin
ben onların sırlarına nazar ederim. Affedip kabahatlerini örterim.
İşte onun için gizli
amel aşikâre amelden çok çok daha efdaldır. En büyük sevap cemaatle kılınan
namazdadır. Issız yerde kılınan namaz cemâatle kılınan namazın iki mislidir.[333] Hele hem ıssız, hem
de gece seher vaktinde olursa daha da üstündür.
Yirmiüçüncü Kavil:
Hz. İmam-ı Ali (Radiyallahu anhu); Hz. Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a sordum:
- O gizli vahiyden bana biraz anlatırmısın? Buyurdular
ki:
- Hakk Teâlâ geçmiş ümmetlerden bir ümmet günah işlese,
Nuh ve Salih peygamberlerin kavimleri gibi onların başları üzerine azabı
indirirdim. Senin ümmetin günah işleseler fazlımla onların kabahatlerinin
üzerine perde çeker, örterim. (Bir sevap
işlerse hemen kabul ederim. On günah işleyene kadar günahını yazmam. Belki tevbe eder de
affederim derim. On günah işlerse o zaman 10'unu da yazarım.) Bir ümmet günah
işlese Karun ve onların kavmi gibi onları yerin dibine geçiririm. Diğer bir
ümmeti günahları sebebi ile Dâvûd (Aleyhis-selâm) ve Musa (Aleyhis-selâm)'nın
ümmetleri gibi suretlerini değiştiririm. Senin ümmetin günah işlese günahlarını
iyiliğe çeviririm.[334]
Bu; her günah
işleyenin günahını sevaba çeviririm demek değildir. Günah ne kadar büyük olursa
tevbesi de o kadar büyük olmalıdır. Ebû Bekir Havari Hz. günahını
affettirebilmek için yedi sene bir mağarada ibadet ile meşgul olup ağladı.
Davud (Aleyhis-selâm) günahını affettirebilmek için gözünün yaşı yeri suladı,
yer topraktı. Orada ot bitti.[335] Ot büyüdü, çiçek
açtı, tohum verdi. Ondan sonra duası (tevbesi) kabul oldu. Âdem (Aleyhis-selâm)
bir rivâyette yüz, bir rivâyette üçyüz sene ağladı, dua etti tevbesi kabul
oldu. Onun için günah olan şeyleri nasıl olsa affolacak diye yapmak en büyük
hatadır. Hem de bile bile günah işlersen Allahu Teâlâ onun tevbesini daha geç
kabul eder. Belki de hiç kabul etmez.
Ve başka bir ümmet günah işlese Lut kavmi gibi onların
üzerine taş yağdırırım. Senin ümmetin günah işleyince üzerlerine rahmetimi
yağdırırım.[336]
Yani ayıkıp ikaz
olabilmesi için lütfumdan alâmetler gösteririm. İnsanın ağzından söyletir,
tekrar tekrar bunları yaparım. En sonunda tevbe etmezlerse helâk ederim
demektir.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den evvelki kavimlerde bir adam günah işlerse onun
yüzünün karası hemen yüzüne vurulurdu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in Allahu Teâlâ'ya on duası vardır. Bundan altı veya yedisini Allahu
Teâlâ kabul etti. Üç veya dördünü kabul etmedi. Kabul etmediği dualar yine
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ve bu ümmetin lehinedir. Allahu
Teâlâ buyuruyor ki:
- Siz bir şey
üzerinde ısrarla durursunuz, Yâ Rabb'i! bu böyle olsun dersiniz. Halbuki onun
öyle olması sizin hakkınızda hayırlı değildir. Hayırlı olmadığı için ben onu
kabul etmem. Siz bilmeyerek lehinize değil aleyhinize dua ediyorsunuz.
Şimdi bizim
dualarımızın içinde de bilmeyerek şu şöyle olsun yâ Rabbi! deriz. Allahu Teâlâ
kabul etmez. Çünkü o duanın kabul olması bizim hakkımızda hayırlı değildir.
Zamanında üç derviş
vardı. Duaları kabul idi. Bir ölmüş hayvan iskeletinin yanından geçtiler. Hiç
görülmemiş bir hayvandı. Hayvanın hangi hayvan olduğunu merak ettiler. “Dua
edelim bu hayvan dirilsin” dediler. Birinci derviş dirilmesi için dua etti.
Hayvanın iskeleti düzüldü. İkinci derviş de dirilmesi için dua etti. Hayvanın
eti, derisi yerine geldi. Bir tek canı yoktu. Hayvan yeni ölmüş gibi oldu.
Allahu Teâlâ diriltmiyor, duayı tehirliyor. Bunlar ille de hayvanın dirilmesini
istiyorlardı. Üçüncü derviş de dua etti:
- Yâ Rabbi!
Hakkımızda hayırlı ise dirilsin, dedi. Hayvan tekrar dağıldı, eski vaziyetini
aldı.
- Sen ne diye dua
ettin? dediler. Derviş:
- Hakkımızda
hayırlıysa dirilsin, dedim. Allahu Teâlâ buyurdu ki:
- Eğer o hayvan
dirilseydi, can geldiği an üçünüzü de parçalardı. Onun için ölü vaziyette görün
diye dualarınızı tehirledim. Bu da cidden dirilsin diye dua etseydi
diriltecektim. Ama siz zarar görecektiniz.
Şimdi insanlarda
akıl olsa, iyi düşünseler dünyalık için hiç dua etmezler. Dünya yalandır,
fanidir, gelip geçicidir. Beş on senelik ömrü varsa o da sıkıntı, hastalık,
yokluk, akraba, komşu, arkadaşları ile darılmak gibi çeşitli kaygılarla geçer.
Hasılı dünya insanın rahat edeceği bir yer değildir. Dünyanın en zengini de ve
en fakiri de olsa bu dünya kendini aldatır. Asıl rahat edilecek yer öte
dünyadır, âhirettir. Ebedî olup hiç sonunun gelmeyeceği yer yine orasıdır.
Orada sevmediğimiz, benimsemediğimiz, istemediğimiz hiç bir şey yoktur. Şu da
bizim olsa diye heveslendiğimiz her ne varsa hepsi kat kat mevcuttur. Âhiret
kazancının üç kağıtçısı, yankesicisi, hırsızı, o kapıya insanı yaklaştırmayan
yavuz köpeği şeytan-ı aleyhillânedir. O bizim güzel ömrümüzü dünyanın vardı ha,
geldi ha'sı, işi, kazancı, ticareti ile güzel gösteriyor. Bizim o güzel
ömrümüzü havaya savuruyor, gafletle geçiriyor. Ömür bir sermayedir. Ömrünü
ibadetsiz boşa geçiren, sermayeyi batıran tüccar gibidir. Kur'ân-ı Kerim'de:
(El hakümüt-tekasür,
hatta zürtümül megabir)
“Siz aldatıldığınızı kabire varınca anlarsınız.”[337]
Şeytan sizin o güzel
ömrünüzü bir sürü cürümler, suçlar, içinden çıkılmaz zorluklar ile dünya ömrünü
bitirir. Ömür sermayesini, ibadet zamanını çalmış, dünya ile sizi kandırmıştır.
“Siz aldatıldığınızı kabire varınca
anlarsınız" ama orası dönüşü olmayan bir yolculuktur. Yeryüzüne gelen
peygamberlerin içinde dünya ve dünyalığa heveslenen hiç bir peygamber
gelmemiştir. Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) padişahtı. Her mahlûka hükmederdi.
Sarayı, ordusu ile havada bir günde iki aylık yol uçardı. Eli ile sepet örer,
onu pazarda satar, onunla ekmek alır, yerdi.[338] Dünyayı terk
etmeyen, ondan vazgeçmeyen hiç bir peygamber yeryüzüne gelmemiştir. Ama her ne
kadar dünyalıktan kaçsa Allahu Teâlâ sonunda kendisine fazla fazla verir. O da
ayrı meseledir.
Evvelki kavimlerden
birisi günah işlerse sabahtan yüzünün karası yüzüne vurulur demiştik. Yani bir
insan ibadet taat ile çok çalışır, ilerler, milletin hüsnü zannını kazanır.
Birde islâma uygun olmayan bir iş yaparsa hemen şekli değişirdi.
Meselâ; Ben–i İsrâil
zamanında birisi tavuk çalmıştı. Sabahtan tavuğun tüyleri yüzünde bitti ve
başıda tavuk başına çevrildi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
ümmetinden Sahlebe zekatı vermeyip yünün altına saklanınca Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem):
- Niçin yünün altına
saklandın? dedi. Sahlebe:
- Zekat vermek
ağırıma gidiyor. Onun için dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Öyleyse bu
saklanmadan Allah seni kurtarmasın, dedi. Sahlabe küçüldü küçüldü küçüldü.
Herkesin gözü önünde kösnü (köstebek) oldu, toprağı deldi, altına girdi,
saklandı.[339] Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) Allahu Teâlâ'ya: “Benim ümmetimin yüzünün karasını
bu dünyada yüzüne vurma,” diye dua edince ümmetinin şekli değişmez oldu. Çünkü
her çalışıp ibadet eden, yüksek derece alan, sonradan benimde şeklimi
değiştirecek korkusu ile müslüman olmaktan korkuyordu. İbret alıp müslüman
olanlar varsada çekinenlerde oluyordu. Bu duasını Allahu Teâlâ kabul etti.
(Âhir zamanda ümmetin azgınlarının ayı, maymun, domuz sûretine döneceğine dair
hadîs-i şerîfler vardır.[340])
Yirmidördüncü Kavil:
Fatma (Radiyallahu anhu) anlatıyor. Sultanı Enbiya'dan
sordum.
- Bu bahsedilen, örtülen, gizli olan o kelime ne idi?
Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
- O gizli olan kelime; Hakk Teâlâ ümmetimden şikayet buyurdu.
Birincisi: