PEYGAMBERİMİZ (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'İN ŞEMAİLİ,
GÖZ KAMAŞTIRAN GÜZELLİĞİ
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in şeklini şemalini Ashâblardan soruyorlar. Her
Ashâb ayrı ayrı söylüyor.
1- “Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) yüzce ve ahlakça
insanların en güzeli idi. Ne çok uzun ve ne de çok kısa idi…” [Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 23; Sahîh-i Müslîm,
Cild 7, Hadîs No: 91 (2337), Sayfa: 211]
*
* *
2- “İmam Ahmed dedi: Bize, vekî; İsrail, Ebû İshak
el-Berâ (Radiyallâhu Anhu)'dan, dedi ki:
(Resûlullah'ı) Kırmızı bir elbise
içinde gördüm. Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'dan daha güzel, hiç
kimseyi görmedim. (Sünen-i ibn-i Mace, Cild 9, Hadîs No: 3599, Sayfa: 377;
Ashabın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Hadîs No: 1091, Sayfa: 466; Kütüb-i
Sitte, Cild 15, hadîs No: 5277)
Omuzlarına
(kadar)
varan saçı vardı. İki omuz arası
genişti. Ne çok uzun idi, ne de çok kısa! Orta boylunun az uzunu…”
[Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 24; Sahîh-i Müslîm, Cild 7, Hadîs No: 93 ( ), Sayfa:
212; Şemail-i Şerif, Hadîs No: 4, Sayfa: 12; Kütüb-i Sitte, Cild 15, Hadîs No:
5277]
*
* *
3- “Yakub b. Süfyan dedi: Bize, Ebû Gessan, Cemi b. Ömer
b. Abdurrahman el-İcli Mekke'de bir adam, Ebû Hâle et-temimi'nin oğlu, Hasan
bin Ali (yani Hazret-i Ali'nin oğlu Hazret-i Hasan (Radiyallâhu Anhu) (O da)
dayısından nakletti. Dedi ki:
“Allah'ın Resûlu (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'nün alnı
geniş idi. Kaşları sık ve uzun idi. Bitişik değildi. İki kaşının arasında bir
damar vardı ki öfkelendiği zaman görünürdü.
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hiç öfkelenmez derler. Halbuki "hubbu fillah,
buğzu fillah" “Allah için sev, Allah için buğz et" [İmâm-ı Şa'râni
(El-Uhudü'l-Kübra), Sayfa: 995; Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 2602]
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'de Allah için öfkelenirdi.
İnce (ve zayıf) burnu vardı. Onu saran bir nuru vardı.
İyice düşünmeyen kişi burun kemiğini uzun sanabilirdi. Yanakları yumuşaktı,
ağzı mükemmel idi. Dişleri inci gibi beyaz (parlak) ve seyrek idi.”
(Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 34; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 420; Şemail-i
Şerif, Hadîs No: 7; Sayfa: 22-23.)
Bilâl babamında sağ
kaşının sağ tarafının üstünde aynı damar vardı. Sinirlendiği zaman damar
kabarırdı, herkes gözü ile görürdü. O zaman siniri keskin olduğu için kimse
yanında durmazdı. Buyururdu ki:
- Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'da da aynı damar var. O da öfkelendiği zaman bunun
gadabı Allah'ın gadabı diye kimse
yanında durmazdı. Öfkesi siniri geçtiği zaman yanına gelirlerdi.
Yine buyurdu ki:
Hakiki bir Mürşid-i
Kâmil'in boyu, ahlakı, yaşantısı başından geçen hallar Peygamber (Sallallâhu
Aleyhi Vesellem)'inkinin en yakın bir benzeri olması lâzımdır. Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in boyu orta boylunun az uzunu, ne şişman, ne
zayıf, çok az etine dolgun idi. Bu dediğim boydan ayrı, uzun veya kısa şişman
veya zayıf ise Mürşid-i Kâmil değildir. Ancak olsa olsa Şeyh'tir.
*
* *
4- “Ebu Hüreyre (Radiyallâhu Anhu)'ye Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'ın Şemâilinden soruldu. Şöyle dedi:
«En mükemmel ve en güzel bir sıfata (şekle) sahib idi.
Uzuna yakın orta boylu idi. İki omuzu arası uzak (genişçe) idi. Uzun ve yumuşak
yüzlü idi. Başının saçı simsiyah idi, gözleri sürmeli idi. Kirpikleri sık, uzun
ve güzel idi. Ayağını yere bastığında tam olarak basardı. Ayağının altında yere
değmeyen yeri yok idi. Omuzlarına elbisesini koyduğu zaman, sanki eritilmiş bir
gümüş gibi olurdu. Güldüğü zaman (nurundan) nerde ise duvarlar apaydın olurdu.
Ne ondan önce ve ne de ondan sonra onun gibisini görmedim.»” (Şemâil'ür-Resûl,
Sayfa: 38)
*
* *
5- “El-Vakıdî şöyle rivayet etti: Bana, Abdu'l-Melik,
Said b. Ubeyd b. es-Sebbak, Ebu Hüreyre (Radiyallâhu Anhu)'den:
«Resulullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'ın eli, ayakları
iri ve kalınca idi. Baldırları sıska değil, dolgunca idi. Bilekleri (kolları)
büyükçe idi. Pazıları ve omuzları büyükçe idi. Omuz araları mesafeli idi, geniş
göğüslü idi. Başı ve saçı düzgün idi. Gözleri büyükçe idi, ağzı ve sakalı
güzeldi. Kulakları tam idi, orta boylu idi. Ne uzun ne de kısa idi. Renkçe
insanların en güzeli idi. Bütün vücudu ile gelir, bütün vücudu ile giderdi.
(Gelirken, giderken şekilsiz, biçimsiz davranmazdı.) Onun gibisini ne gördüm ne
de duydum.»” (Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 38)
*
* *
6- “Ebu Davud dedi: Abdurrahim bin Mutarraf bin Süfyân
Amr b. Muhammed, ibn-i Ebi Ravvad, Nafi, İbn-i Ömer (Radiyallâhu Anhu)'den:
Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hayvan derisinden
pabuçlar giyerdi. (Şemail-i Şerif, Hadîs No: 4, Sayfa: 109) Vers ve Za'feran
ile sakalını sarartırdı. İbn-i Ömer (Radiyallâhu Anhu)'de bunu yapardı.”
(Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 42)
Bilâl Babam buyurdu
ki:
- Hazreti Ömer
(Radiyallâhu Anhu)'in sakalını boyadığını okudum. Tam net hangi renge ve ne ile boyadığını
bilemediğimden sakalımı boyamadım. Bana gülecekler, alay edecekler diye
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in ve Hazreti Ömer (Radiyallâhu
Anhu)'in sünnetlerini yerine getirmemezlik yapmam, muhakkak yapardım.
Yapamadığım tam kesin ve net olarak bilemediğimdendir, derdi. Yani Peygamber
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in sünnetini Ashab'ın yaptığının en ince noktasına
kadar tam net bilsem, hiç birisini kaçırmam. Zaten duyup, okuyup kesin
bildiklerimin hepsini yaptım; buyurdu.
*
* *
7- “Beyhaki dedi: Bize Ebu Abdullah el-Hafız, fakih Ahmed
b. Selman, Hilâl b. El-Ulâ er-Rakî, Hüseyin b. Abbas er-Raki, Ca'fer b. Burkan,
Abdullah b. Muhammed b. Akil anlattı:
Enes b. Malik (Radiyallâhu Anhu) Medine'ye geldi. Ömer b. Abdülaziz orada vali idi. Ömer ona bir elçi gönderip:
- Ona sor bakalım, Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem) hiç (saç ve sakalını) boyadı mı? Ben onun saçlarından bir kılının
renklenmiş (kınalanmış) olduğunu gördüm dedi. Enes'e sordu. Enes (Radiyallâhu
Anhu) şu cevabı verdi:
- Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) siyah (saç ve
sakal) ile faydalandırılmıştı. Gerek başında ve gerekse sakalında görebildiğim
akı sayacak olsa idim, onbir aktan fazla sayamazdım. O gördüğün renk,
Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in kullandığı o mahut kokulardan
mütevellittir. İşte rengi değiştiren odur.” (Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 43)
Şimdi de Kâbe'den
gelen bazı kokuları çok sürersen saçının
ve sakalının rengini değiştiriyor.
*
* *
8- “Ayrıca bu hadîs-i Müslim, Süleyman b. El-Muğire, Sabit,
Enes (Radiyallâhu Anhu)'den rivayet etmiştir. Yine bu hadîs-i Müslim, Hammad b.
Seleme, Süleyman b. El-Muğire, Sabit, Enes (Radiyallâhu Anhu)'den rivayet
etmiştir:
«Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'ın rengi ezher
(yani ne kireç gibi ak, ne de kara yağız, belki ikisinin ortası, gül gibi
kırmızıya meyyal beyaz ve nurani bir renk), teri inci gibi idi. Yürürken
sağına-soluna bakmadan önüne bakar, gayet ağır ve vakarlı yürürdü. Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'ın elinden daha yumuşak ne bir ipeğe, ne de bir
atlas kumaşına dokunmadım. Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'ın
kokusundan daha güzel (kokan) ne bir misk ve ne de bir anberi koklamadım.»”
(Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 46; Şemail-i Şerif, Sayfa: 242)
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in en güzel ahlaklarından birisi de vakârdır.
Yürürken
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yürüdüğü gibi yürür. Çok hızlı
gitmek veya giderken çok sağa sola bakmak, çok fazla gülmek, çok az gülmek ve
daha bir çok şeyler vakârı öldürür. Bir âlimi överken kendinde öyle bir vakâr,
öyle bir kemâl var ki gayet oturaklı derler. Vakârlı olan kimseyi çok fakirde
olsa herkes sayar. Vakârın aksi olan kimseyi çok zenginde olsa kimse saymaz.
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) çok halim (yumşak) olmakla beraber vakârlı ve
heybetli idi. Kemâl, oturaklılık, bu da ziyadesi ile vardı. Kendi ile konuşmaya
gelenler bilmedikleri için heybetinden titrerlerdi. Aynı böyle olan bir adama
"korkma ben bir padişah değilim, kurumuş et yiyen Kureyş'li bir kadının
oğluyum" (Resûlullah'ın Annesi ve Hanımları, Sayfa: 7; İslâm Tarihi (M.
Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 467) diye teskin etti. Hakiki bir Mürşid-i
Kâmil'de eksiksiz bunların hepsi olmalıdır. Yani Peygamberimiz (Sallallâhu
Aleyhi Vesellem)'in ki kadar olmazsa da herkesten üstün bu vasıflara haiz
olmalıdır.
Ne
mal iledir, ne sal iledir,
Beyim
ululuk, kemâl iledir.
Yani büyük adam
olmak, mallı zengin adam olmak değildir. Yaşlılıkta değildir, kemâldedir.
Yine derler ki:
"Beş yaşında kâmil kâmil, yüz yaşındaki cahil cahil" yani okur
yazarlığı olmayan cahil değil, kemâl, vakâr sıfatından cahil olan cahil
demektir.
Vakâr: Oturacağı,
kalkacağı, söyleyeceği, susayacağı iş, hal, hareket, sözleri tam zamanında ve
yerli yerinde yapar. Oynamak, halkı güldürmek yukarda sayılanların aksini
zamansız, yersiz yapmak vakârı öldürür. Vakârlı-kemâlli yumşak olmak fakirde
olsa hatırı sayılır. Bunun zıddı olan zenginde olsa hatırı sayılmaz.
*
* *
9- “Ahmed dedi ki: Bize, Haşim bin el-Kasım, Süleyman,
Sabit Enes (Radiyallâhu Anhu)'den:
Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bize geldi,
terledi. Hemen annem bir sürahi getirip teri içine koymaya kalkıştı, Resulullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) uyandı ve dedi ki:
- Ey Ümmü Süleym! Bu yaptığın nedir? Cevab verdi:
- Terini kokularımıza karıştırıyoruz, o kokuların en
güzelidir.” [Şemâil'ür-Resûl,
Sayfa: 49; Sahîh-i Müslîm, Cild 7, Hadîs No: 83 (2331), Sayfa: 208]
* * *
10-
“Hafız Ebû Bekr el-Bezzâr dedi: Bize, Muhammed bin Haşim, Mûsa b. Abdullah, Ömer
b. Said, Said Katâde, Enes (Radiyallâhu Anhu)'den:
Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Medine yollarının birinden geçtiği zaman ondan
hemen esans kokusunu duyarlardı. Ve şöyle derlerdi:
«Allah'ın
Resûlü (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bu yoldan mutlaka geçmiştir.»”
(Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 51)
* * *
11-
“Bize Ebû Said Mevlâ Beni Haşim, Selâm Ebu'l-Münzir el-Karî, Sabit, Enes
(Radiyallâhu Anhu)'den Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurdu:
«Bana
kadınlar ve güzel koku sevdirildi. Gözümün nuru ise namazdadır.»”
(Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 51; İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 4, Sayfa: 539;
Marifetnâme, Sayfa: 527; İlahi Armağan, Sayfa: 66; Kütüb-i Sitte, Cild 7, Hadîs
No: 2137.)
En güzel koku cennet ve cennetin
içindekiler, en çirkin koku cehennem ve içindekilerdir.
Cehennemin üstündedir kapısı,
Ateşdendir duvarının yapısı,
Seksen yıllık yoldan gelir kokusu.
----------------------------------------
Cennetin içinden ırmaklar akar,
Toplanmış huriler seyrine bakar,
Havzı kevser derler dört ırmak akar,
Havzı kevser ırmağının gözü var hey!
12- Gözümün nuru içinde olan namaz.” (Marifetnâme,
Sayfa: 527, 1095; Râmûz'ul Ehâdîs, Hadîs No: 3407; Kütüb-i Sitte, Cild 7, Hadîs
No: 2137, Sayfa: 516)
Namazda aydınlatan: Bu namaz tasavvuf
lisanı ile, hal ile, aşk ile, kılınan namazdır. Allah'u Ekber der namaza durur.
Ağzı, dili Kûr'ân okuyor, kendisi burda yok. Başka âlemde veya Allah'u Teâlâ
ile başka anlatılmayacak halde. Yirmi dört saatin tümünde hal'den hal'e geçer.
Bilmeyenler hiç hal yok zanneder. O aslında dil ile tabir edilmez. Bunun bir
adına Salât-ı Dâim'de derler. Yirmi dört saatin tümünde namazdaki huzuru
tutturur hiç bozmaz. Uyurken aynı huzurla yatar, kalkarken aynı huzurla kalkar.
* * *
13-
“Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in:
Alimin
uykusu cahilin ibadetinden efdal, makbuldür.” (dediği o namazı kılanlardır). (İrşad, Cild 3, Sayfa: 573; Berikâ,
Cild 2, Sayfa: 489; Müzekkî'n-Nüfus, Sayfa: 354)
Bu Hadîs-i Şerif'e göre: Bu namazı kılabilenlerin
uykusu ibadetçinin ibadetinden makbuldür. İbadetçi ibadetinde huzur tutturamaz.
O ise uykusunda huzur tutturur.
* * *
14-
Bu hadîs-i Müslim, Hammad b. Zeyd, Ali b. Müshir, Abdu'l-Vahid b. Ziyad üçü
Asım'dan O da Abdullah b. Sercis'den rivâyet
ederek şöyle demiştir:
«Resûllah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'a geldim, onunla birlikte ekmek, et (yahut tirid)
yedim.
(Tirid yemeği etle yapılan bir yemektir.)
Dedim
ki:
-
Ey Allah'ın Resûlü! Allah seni bağışlasın.
«Seni de» buyurdu.
Hakikaten Allah'ın Resûlü, senin için Allah'tan mağfiret
diledi mi? diye raviye sordum:
- Evet! Sizin içinde dedi. Sonra şu ayeti okudu:
«Hem kendinin, hem erkek mü'minlerle kadın mü'minlerin,
günahının yarlığanmasını iste. (Sure-i Muhammed, Ayet 19)
Sonra arkasında dolaştım, iki küreği arasında sol küreği
bölümü tarafında üstü siğilleri andıran beneklerle dolu yumruk gibi olan
peygamber mührüne baktım.» (Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 53)
*
* *
15- “Nafi' b. Cübeyr'in Ali b. Ebi Talib Ebû Talib'in
oğlu Ali (Kerremallahu veche)'den rivayet ettiği hadîste şöyle geçmişti:
«Ondan önce de ondan sonra da onun gibisini görmedim.
Yakub b. Süfyan dedi:
Bize Abdullah b. Müslim el-Ka'nebi ve Said b. Mansur,
Ömer b. Yunus, Afre'nin mevlası (kölesi) Ömer
b. Abdullah, İbrahim b. Muhammed, Ali (Kerremallahu Veche)'nin evladından: Ali
(Kerremallahu Veche) Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'ı vasfettiği zaman
şöyle derdi:
«Çok uzun değildi, mütereddid şekilde kısa da değildi. Orta
boylu idi. Kıvırcık saçlı değildi, tam düz de değildi. Belki ikisi ortası idi.
Çehresi tam yuvarlak değildi. Kısa çeneli de değildi. Az değirmi idi. Yüzünde
biraz yuvarlaklık vardı. Kırmızıya çalan beyazlıkta idi. Gözleri kara idi,
kirpikleri uzun ve sık idi. Omuz başları ve diğer kemikleri irice idi. Göğsünde
«mübarek göbeğine kadar uzanan tüy vardı» fazla kıllı değildi. El ve ayakları
iri ve kalınca idi. Yürürken ağır sanki iniş bir yerde yürüyormuş gibi gayet
mevzun bir şekilde tekallu ederdi. İltifat ettiği zaman bütün vücudu ile
birlikte dönüp iltifat ederdi. İki küreği arasında Nübüvvet mührü vardı. Eli
açık olma cihetinden insanların en cömerdi idi. İnsanlar arasında en geniş
göğüslü idi. Lehçe bakımından en güzel ve en doğru bir lehçeye (kibar konuşmaya)
sahib idi. Zimmeti temiz, en vefakâr, en yumuşak huylu idi. İnsanlarla çok iyi
kaynaşmasını bilirdi. Onu ilk gören (vakâr
ve heybetinden) korkar idi. Fakat biraz konuşup tanışınca severdi. Onu
vasfeden kendini şöyle demekten alamazdı: “Ne ondan önce ve ne de ondan sonra
onun gibisini görmedim.” (Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 56; Şemail-i Şerif,
Hadîs No: 7, Sayfa: 22, Benzeri.)
* * *
16-
“Muhammed b. Sa'd, Vakidi'den: Bana,
Abdullah b. Muhammed b. Ömer b. Ali b. Ebi Talib, babası dedesi Ali (Kerremallahu
Veche)'den nakletti. Ali (Kerremallahu Veche) dedi ki:
«Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) beni Yemen'e gönderdi. Bir gün insanlara hitabette bulunuyordum. Yahudi âlimlerinden biri durmuş,
elindeki Tevrat'a bakıyordu. Beni görünce:
- Bize Ebu'l-Kasım'ı anlat dedi. Bunun üzerine şöyle dedim:
«Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) çok kısa değil,
çok da uzun değil. Saçı fazla kıvırcık değil, düz de değil. Saçı her ikisi
arası bir keyfiyet arz eder, siyah başı büyükçe rengi biraz kırmızıya çalıyordu.
Kemikleri büyükçe el ve ayakları kalınca göğsünden göbeğine kadar kıl var,
kirpikleri sık (ve uzun), iki kaşı birbirine çok yakın, alnı geniş, iki omuzu
uzak (yani geniş omuzlu). Yürüdüğü zaman sanki iniş yerinden iniyormuş gibi
önüne bakarak ağır bir şekilde yürür. Ondan önce onun gibisini görmedim. Ondan
sonra da onun benzerini görmedim.»
Ali (Kerremallahu Veche) dedi:
Sonra sustum. Hemen yahudi bilgini sordu:
- Daha başka?
- Hatırlayabildiklerim bunlar. Yahudi bilgini şöyle devam etti:
- İki gözünde kırmızılık var. Sakalı güzeldir, ağzı
güzel, kulakları tastamamdır. Öne dönerken tam döner. Arkasına dönerken yine
bütün vücudu ile döner. Ali (Kerremallahu Veche):
- Vallahi onun sıfatı (şemaili) budur! Yahudi âlimi:
- Başka bir şey
daha vardır!
- Nedir o?
- Onda arka
yumruluğu da vardır.
-
Bu, benim sana az önce söylediğimdir. İniş bir yerden iniyor gibi yürür
(dedim).
-
Ben bütün bunları ecdadımın kitablarında gördüm. Ve şunu da gördüm ki, O
Allah'ın mukaddes kıldığı bir yerde, mukaddes ve pek şerefli olan Beyt'inin
bulunduğu yerde peygamber olarak gönderilecek. Sonra kendisinin şerefli bir yer
olarak ilân edeceği yere hicret edecek. O yerin tıpkı Allah'ın şerefli kıldığı
yer gibi şerefi ve kudsiyeti bulunacak. Kendilerini bağrına basan Ensar
(yardımcılar)'ı da, Ehl-i Nahl olan Ömer b. Amir neslinden olacak. Onlardan
önce o ülkenin ehli Yahudiler olmuştur.
- İşte O O'dur!
O Allah'ın Resûlü'dür.
-
Ben şehadet ederim ki, O bir Peygamberdir. Şübhesiz O, Allah'ın bütün insanlığa
gönderdiği bir elçisidir! Ben şahsen bu inanç üzerine yaşıyorum. Bu inanç
üzerine öleceğim. Ve yine bu inanç üzerine dirileceğim inşallah.” (Şemâil-i
Resûl, Sayfa: 32-33)
Şemail-i Resûl kitabında Resûl'ün şekli,
yaşantısı, ahlakı, İncil-Tevrat-Zebûr'da ki vasıfları (608) sayfa olarak yazılmıştır.
Biz bunların içinden pek azını seçtik aldık. Bu kitabı başından sonuna kadar
okumayan Allahu Teâlâ'nın, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e verdiği
değeri anlayamaz.
Zamanımızda batıl mezheblerin, batıl
inançlı okumuş âlimlerin sözleri ile Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'i küçümseyenler yarın mahşerde Allah ve Resûlünün huzurunda çok suçlu
olacaklardır.
Yahudilerin Musa (Aleyhis-selâm)'ya,
Hristiyanların İsa (Aleyhis-selâm)'ya Allah veya Allah'ın oğlu veya küçük Allah
dedikleri gibi deme. Allah'ın kulu ve Resûlü olarak bil.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'e de Allah'u Teâlâ'ya da şirk (ortak) koşma, (onun dışında) ne kadar
fazla översen eksiği var, fazlası yok. Cihar-ı yar'ı, Peygamberimiz (Sallallâhu
Aleyhi Vesellem)'in denginde deme, ne kadar fazla översen, eksiği var fazlası
yok. Sahabeleri Cihar-ı yar'ın dengine, Tâbiinleri Sahabelerin dengine,
Evliyaların hepsini Tâbiinlerin dengine çıkartma. Bunun dışında bunları ne
kadar fazla översen eksiği var fazlası yok.”
Çünkü: Bu dîn-i mübînin dünyaya
yayılmasına en dar sıkışık günlerde Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'e malı ile, canı ile sahib çıkmak ancak Eshablara nasib olmuştur.
Eshaba yardım etmekte onların bıraktığı yerden devam etmekte Tâbiinlere nasib
olmuştur.
* * *
17-
“Onlar; müslümanlar yanında tevazü ehli, kâfirlere karşı izzet sahibi olurlar.”
(Sûre-i Mâide, Ayet 54)
İzzet sahibi; Gönlü yüksek demektir.
Hazret-i Ali hastalığında bir kâfirin kapısının önünden geçerken dik ve sert adımlarla
yürüdü. Sordular, bu âyetin mucibince, kâfirler beni hasta görmesinler buyurdu.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'in ahlâkına, yaşantısına sen seni ne kadar benzetebilirsen o kadar
vakâr, kemâl sahibi olursun. Allah'u Teâlâ'nın ve kulların o kimseyi sevmesi o
derece artar. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yaptığının
yaşantısının, hal ve hareketlerinin ne kadar aksini, zıddını, tersini yaparsa,
o kimse müslümanlar ve Allah yanında sevimsiz ve rağbet görmez bir kimse olur.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem) kibar, nazik konuşma, arab lügatının tümünü bilme bakımından en
üstünü idi. Onun üzerinde insan ve cinlerden hiç kimsenin öğretmenlik hakkı
yoktu. Bütün bilgileri Allah'u Teâlâ'dandı. Bunların çoğunu mi'râçta Allah'u
Teâlâ hiç aracısız bizzat kendisi öğretti. Orada doksanbin kelam, (doksanbin
soru, doksanbin cevab) konuşuldu. Diğerini Cebrail ile Ledün ilmiyle bizzat
kendinden kendine Allah'u Teâlâ öğretti. Onun için Cebrail (Aleyhis-selâm)'in
bilemediklerini de bilirdi. Doksan bin kelâmın, otuz bini şeriat, otuz bini
tarikat, otuz bini hakikatla, marifettir, Allah ile kendi arasında şifrelidir.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)
buyuruyor:
- Allah'u Teâlâ bana miraçta doksan bin
soru, cevap öğretti. Her soru, cevap bir kelâmdır.
Bir ilim öğretti, ümmetine söyle abdest,
namaz, oruç, hacc, zekât gibi şeyleri yapsınlar, içki, kumar, zina gibi şeyleri
yapmasınlar. Bu şeriattır, otuzbini buna dairdir.
İkinci bir ilim öğretti. Onu ümmetine
söyle! yaparlarsa, benim yanımda çok büyük mükafaat alırlar, cenneti
kazanırlar. Bu da tarikattır. Yapmazlarsa mükafaattan mahrum olurlar. Çok
çalışmaya ve Allah yanında en büyük dereceleri almaya sebep olan yani hakiki
tarikatı tam uygulayandır.
Üçüncü bir ilim öğretti. O seninle benim
aramda şifreli kalsın. Ondan hiç kimseye bahsetme. Ancak içinde olan yani onu
yaşayan bilir. Bu da hakikatla marifettir.
Hadîs-i şerif:
Ebû Hüreyre (Radiyallâhu Anhu)'den, Ben
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'den iki kab ilim hıfzıma aldım.
Bunlardan birini aranızda neşrettim. Ama diğerini söyleyecek olsam şu
gırtlağımı kesersiniz. (Kütüb-i Sitte, Cild 11, Hadîs No: 4129; Sünen-i ibn-i
Mâce, Cild 1, Sayfa: 8; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 1, Hadîs No: 100;
İrşad, Cild 1, Sayfa: 82)
İnancı, itikadı zayıf, fakat halkça çok
aşırı âlim görülen bir kitap yazarı bu yazıyı kitabımızda veya başka kitaplarda
görüyor. Bu ilmi kendi söylememişse nerden, kimden, duymuş diye alay ediyor.
Kendi cahilliğini Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e mal etmek
istiyor.
Hadîs- i Şerif:
İlim ikidir. Biri lisan ilmi,
biri de kalbten doğan ilimdir. Başka bir
rivâyette;
Hadîs-i Şerif:
İlim ikidir, birisi Kûr'ân'da zahir ilmi
olup Hakk Teâlâ'nın kullarına hüccet ve delildir. Birisi de Kûr'ân'da batın ilmi
olup faydalı ve Rabbani ilimdir. (Marifetnâme, Sayfa: 869; Kırk Mevzuda Kırk
Hadîs Kitabı, Hadîs No: 15, Sayfa: 216; Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 433)
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'den sonra Peygamberlerin en büyüğü olan Musa (Aleyhis-selâm) kalbten
doğan ledün ilmini bilmediği için kendinden derecesi çok engin olan Hızır
(Aleyhis-selâm)'a gidip ondan öğreniyor. Bu ilim harfle, hece ile, okutmakla,
söylemekle, dinlemekle, kulaktan duyma ile, bir milimi öğrenilmez.
Allah'u Teâlâ Kûr'ân-ı Kerim'de (Sûre-i
Kehf, Ayet 65-82) öğrenme yolunu şöyle haber veriyor. Bindiği gemiyi delme ile,
köpeklerini kovalayan çocuğu boğazlama ile, kendilerini kovan kimsenin duvarını
yapma ile öğretiyor. Kalbten doğan ilim olunca onun gözle, dille, yazı ile,
harfle, hareke ile hiç bir alakası yoktur. Bir insan bir insana harfle, hece
ile, okumakla, okutmakla, ancak bildiği kadarını öğretir. Ondan başkasını
öğretemez. Allah'u Teâlâ kalbine ilhamla bildiriyorsa, kitaplarda yazmayan,
kulakla dinlenmeyen, okumakla anlaşılmayan, öğrenilmeyen ilimlerin dışında olan
Ledün ilmini öğretir. Sözü yerinden alır, söyler. Kitap ilmi, hocadan duyarak
harfle hece ile öğretilen ilim yanılabilir. Çünkü dinleme duyma harf hatası,
yazarın anlatma kabiliyeti neticesinde yanlışlıklar çıkabilir. Ama Allahu Teâlâ
bizzat kalbine bildirirse bunu hiç kimsenin söylemesine kitabda yazmasına lüzum
yoktur. Örneğin:
Veysel Karani Hazretleri deve yaydığı
yerde. Yunus Emre sırtı ile odun çektiği yerde. İbrahim Ethem sarayı, tacı,
tahtı, terk edip bir Şeyhin kapısında sırtında odun çekme ile, çalışa çalışa,
Allah'u Teâlâ kalbine o ilmi verdi. Yeni çıkan son modern elektronik aletleri bunun bir
misali olabilir. Zahir
âlimlerinin birçoklarının kabul etmediği, bu ledün, maneviyat, kalbten doğan
ilimdir. Aslında zahirde insan yazısı, insanoğlunun anlattığı, öğrettiği,
öğreteceği hiç bir dîni ilim yoktur. Hepsi gaibten Allah'u Teâlâ'dan gelmedir.
Ayetlerde, Hadîslerde, Hadîs-i Kudsilerde bütün kitapların başı olan Ledün
ilm-i gaibten Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e ilhamla, melek
vasıtası ile vs… ile bildirilen ilimdir.
Ey dîni âlimler!
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'in hiç okumuşluğu yoktu. Bilmediği hiçbir ilimde yoktu. Bütün ilimlerin
başının hepsi de kendisidir. Sonradan kitaplarda yazılanların hepsi kendinin
mübarek ağzından çıkan Ayet, Hadîs-i Kudsi ve Hadîs-i Şeriflerdir.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bu kalbten doğan ilmi, kazanabilmek
için bir çok hadîs-i kudsiler ve hadîs-i şerifler söylemiştir. Hiçbirisi
harfle, hece ile söylemekle, okumakla, dinlemekle değil, Allah'u Teâlâ'nın
kalbine doğdurması ile olduğunu, ilmin başının bu olduğunu, buna çalışmanın çok
mühim olduğunu, niçin söylemiyor. Niçin aksini iddia ediyorsunuz?
Ben bir kulumu seversem onun gören gözü,
işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili, ben olurum buyuruyor.
(Gunyet'üt-Talibin, Sayfa: 1048, 1057; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 12,
Hadîs No: 2042; Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 4094; Marifetnâme, Sayfa: 553)
Bunun hepsi Allah'tan olunca onun hocası,
öğreticisi de doğrudan doğruya Allah olmuyor mu?
Allah'u Teâlâ sevdiği kulun kalbine
bakar, orada kimi görürse ona nazar eder. (Kimyâ-ı Seâdet, Sayfa: 753) Bunların
aksini iddia ediyorsan, ilk defa bu Ayet ve Hadîslere yalan de. Yahut varsa
başka manalarını söyle. Bunlara yalan dersen kafirsin. Başka mana uydurursan
yine kâfirsin. Doğrudur, haklıdır, bizim dînimizde vardır, ama biz yapamıyoruz
dersen müslümansın. Tarikat yok, maneviyat batın ilmi, Ledün ilmi yok. Bunlar
hep uydurmadır gibi sözler, bu Ayet ve Hadîslere göre insanı kâfir eder.
Koskoca kitap yazarı en büyük âlim diye tanınan adam dinimize en büyük baltayı
vuruyor. Allah islah etsin. Amîn.
Cebrail (Aleyhis-selâm) bile bir dereceye
kadar öğretir. Ondan ilerisine aklı yetmezdi. Cebrail (Aleyhis-selâm)
Sidretü'l-Münteha'daki yeşil perdeyi peygamberimiz'in emri üzerine kaldırıp
bakınca dona kaldı. Allah'u Teâlâ'dan alıp kendine söyleyen peygamberimiz,
kendinden alıp halka söyleyen yine Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'dir.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem) maneviyatı, Allah'tan alıyor. Cebrail (Aleyhis-selâm)'e söylüyor.
Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın zahiren kendine söylediğini Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) halka söylüyor. Peygamberler ve büyük evliyalarda
olan bazı vasıflar Cebrail (Aleyhis-selâm)'de yoktur.
Cebrâil (Aleyhis-selâm) sidret'ül
müntehadan ileri geçemiyor. [Delâ-il-i Hayrat Şerhi (Kara Davud), Sayfa: 319]
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) geçiyor. Azrail'in götürdüğü ruhları
Hazret-i Pir elinden alıp diriltiyor.
İmanınız, itakadınız kuvvetli olsun, her
olur olmazın kendi kafasına göre Ayetsiz, Hadîssiz, söylediklerine inanmayın.
Mü'min ile münafığı ayırd eden inançtır. Amelin hepsi münafıkta da var. Allah'u
Teâlâ Kûr'ân-ı Kerim'de münafıkların evsafını sayarken münafıklar hakkında
"müzebzebîne beyne zalik" onlar inanma ile inanmama arasında
demektir. (Sûre-i Nisa, Ayet 143) Ne mü'minler gibi tam inanırlar, ne kâfirler
gibi tam inkâr ederler. Arada ikiciklidirler diye buyuruyor.
"Mü'minin firasetinden sakının.
Çünkü onlar Allah'ın nuru ile bakarlar." (Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 136;
Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 180; Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 236)
"Bana yerlerim
göklerim geniş gelmedi, mü'min kulumun kalbi geniş geldi."
(Envâr'ül-Aşıkîn, Sayfa: 14; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 447)
Bu gibi müjdeli
Hadîs-i Kudsilere hiç bir melek ve evvelki gelen Peygamberler haiz değildir.
Ancak Muhammed
ümmetine verilmiştir. Hiçbir melâikede buna haiz değildir. Melâike
kendiliğinden Allah'tan almadan söyleyemez, söylerse helâk olur. Yukarıdaki
sayılan sıfatlara haiz olan mü'minin iradesi kendi elinde olmayıp, kendini
eviren, çeviren yaptıran bütün azaları Allah'tandır.
Harut ile Marut'un
meselesi meşhurdur. Ayetle sabittir. (Sûre-i Bakara, Ayet 102) Yani melekte
aynı Allah'tan alıp söylemiyor mu? Allah'u Teâlâ sevdiği kulun kalbine bakar.
Kimi görürse ona nazar eder. (Kimyâ-ı Seâdet, Sayfa: 753) Bu hal melekte yoktur.
Bu yukardaki sayılanlar yine melekte yoktur. Melek bir nevi Allah'u Teâlâ'nın
sevdiği hakiki mü'minlerin hizmetçisidir, koruyucusudur. Bir çok
bilmediklerinin öğreticisidir. Ama bizzat Allah'tan aldığı ve söylediğine yine
akıl yetiremez. Yukarda yazılan vasıfların hepsi meleklerde var demek, insanı
küfre götürür. Yukardaki vasıfların hepsi insanda yok diye aksini iddia
etmekde, insanı küfre götürür.
Ancak insandan olan
peygamberlerin ve evliyaların pek az kısmı haizdir. Miraç'ta da Cebrail
(Aleyhis-selâm) Sidretül Münteha'ya kadar gitti, ordan ileri gidemedi.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) gitti.
Miracında Cebrail'i
solladın
Orada bile ümmetini
kolladın
Tahiyyatla bize selâm
yolladın
Ne kadar güzeldin ya
Resûlullah.
Havzı kevserin çıktığı
yere de Cebrâil (Aleyhis-selâm) gidemedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem) gitti. (Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 252; Altı Parmak Kitabı, Sayfa: 409)
Dervişlerin dilinden
Feriştahlar anlamaz,
Ahdleri var dost ile
Pünhanı dervişlerin.
Dervişler hakka gider
İki cihanı neder
İki cihandan öte
Yolları dervişlerin.
Bu Eşrefoğlu Rûmi
Dervişlerin küçüğü
Abdulkadir Geylani
Sultanı dervişlerin.
Eşrefoğlu RUMİ
Hakkın emriyle
tevhidin nuru
Arşa direk direk
olup dikilir,
Sıdk ile çalışan
Hakkın yoluna
Varıp anda cennete
dökülür.
Mü'minler Hakk'ın
nurundan kanarlar
Hu deyipte arş
altında dönerler,
Hulle giyip
buraklara binerler
Hazret-i Allah
dergahına çekilir.
Yunus EMRE.
Kûr'ân'da
mukarrebler benim en yakınımda olurlar. Bu kaside de onu söylüyor. İşte buna yine melekler haiz
değildir. Her meleğin gidip geleceği standart bir yeri vardır, ordan ileri
gidemez. Hakiki mü'minler Allah'u Teâlâ'nın en yakınına, cemâline, didarına,
gurbiyyetine vasıl olurlar. Melekler bunlara hiaz değildir.
Hazret-i Allah'ın
dergahına çekilir dediği
"Bu dünyada
fazla çalışanlar ibadet, iman, ameli salih koşusunda birinciliği alanlar, onlar
benim en yakınımda olurlar." (Sûre-i Vakıa, Ayet 9-11)
İşte Cennetül
Firdevs'ten ileri yol açıldı. Allah'u Teâlâ'ya yakınlık, Gurbiyet, Cemalullah,
Didar-ı ilahiye yolu. Yunus Emre'nin dediği de bu yoldur.
Allah'la konuşan
binbir kelamı.
O güzel Allah'ın
zatına verir selâmı,
Adı güzel
Muhammed'in âlemi
Arş altında bir
meydana dikilir.
Aşık Yunus dertler
kattın derdime
Ben canımı Hakka
kurban verdime
Cehennem dayanmaz
tevhid darbına
Hu dedikçe bedenleri
sökülür.
Yunus EMRE
Allah'la konuşan
binbir kelâmı; Dünyada gönül yolu ile, gurbiyyette can gözü ile, Allah'ı görüp
konuşma demektir.
18- “Dünya ve dünya için olanlar onu öfkelendirmezdi.
Kimsenin anlayamadığı bir gerçeğe temas ettiği zaman, sonuna kadar savunurdu.
Öfkelendiği için bırakıp gitmezdi. Kendi şahsi nefsinin menfaati için
öfkelenmezdi. Sırf kendisi için, nefsini tatmin için her hangi bir şeyi
başarmaya uğraşmazdı. İşaret ettiği zaman elinin tümü ile işaret ederdi.
Hayrete düştüğü zaman, hayretini giderirdi. Konuştuğu
zaman (kimsenin sözünü) kesmezdi, bitirirdi. Sağ elinin ayasını
(avucunun ortasını) sol baş parmağının üzerine koyardı. Öfkelendiği zaman yüz çevirirdi.
Sevindiği zaman gözünü eğerdi. En büyük gülüşü tebessümdü. (yüksek sesle
gülmezdi) Buz gibi soğuk olmaktan kaçınırdı. (Sıcak kanlı idi.)”
(Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 63)
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem): “Ben de bir insanım, ben de yanılırım. Beşeriyet
hali bende de var” derdi. [Kimya-i Saadet, Sayfa: 446; (benzeri); Marifetnâme,
Sayfa: 930]
Şöyle
kim bir köşede hayrül beşer,
Annesi
anda neler gördü neler.
Onun yanılmasını da
diğer hareketlerini de Allah'u Teâlâ bize bir ders, ibret, nasihat ve öğretmek
için verdi.
*
* *
19- “Beyhaki Ebu Ali er-Ruzbari, Abdullah b. Ca'fer b.
Şevzeb el-Va-siti, Şuayb b. Eyyüb es-Sarifini, Ubeydullah bin Musa, İsrail Ebû
İshak Hâni Ali (Radiyallâhu Anhu)'den rivayet etti:
«Hasan, gögüsten başa kadar Allah'ın Resûlü (Sallallâhu
Aleyhi Vesellem)'ne benziyor. Hüseyin'de ondan aşağı kısmında benziyor…» ”
(Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 68; Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 258)
*
* *
20- Allah'u Teâlâ buyurdu:
“Ve onlara bir ayet geldiği zaman derler ki: Allah'ın
peygamberlerine verilmiş olanın misli bizlere verilinceye kadar biz imân
etmeyiz. Allahu Teâlâ peygamberliği nereye tevcih edeceğini ziyadesiyle
bilendir. Elbette günahkâr olanlara yapar oldukları mekr ve hileden dolayı Hakk
Teâlâ'nın indinde, bir mezellet (aşağılık)
ve şiddetli bir azab isabet edecektir.” (Sûre-i En'am, Ayet 124)
Allah'u Teâlâ Bana
iman etsinler, inansınlar, amel etsinler, tövbe etsinler, vereyim der. Hakiki
mü'minlerde; hakiki iman, hakiki ameli salih yapmayı nasib et diye dua eder,
isterler.
Münafıklar ve fikri
bozuk kimseler de; Allah'u Teâlâ önünden versin, arkasından biz kendine tam
ibadet ve ameli salih yaparız derler. Halbuki bütün bu deneylere göre; bana
Allah versin, kendine tam çalışırım diyenler, daima bunun aksini yapmışlardır.
Zenginlik ve dünya malı Allah'ı ve âhireti unutturmuştur.
Hoş yeriz harb harb,
Kalkarız hop hop.
Nefsimiz emrin tutarız tez
tez,
Hakk'ın yolunda yürürüz yab
yab.
Sünnetin feraiz
yolun bilmeziz,
Dünya kazancın
biliriz bab bab.
Kande görsek Hakk'ın cemalin,
Gönül levhini pas tutmuş lab
lab.
Tevhid etseler dudak
deprenmez,
Dilberi yolunca
öperiz şab şab.
İki rek'ât namaz, dünya
fikirsiz,
Kıldığın söyleme sen hep hep,
Yüzümüz karasın andıkça kardaş,
Aceb mi göğsümüz döğersek tab tab.
Bu
helâl, bu haram demeyip hergiz,
Her
ne bulursak, yudarız lub lub.
Dünya cifedir, kaçın dedi Hakk,
Biz anın üstüne düşeriz güb güb.
Seyyid
Seyfi'nin cürmünü affet,
Bir
asi kulundur sultanım ab sab.
Seyyid
NİZAMOĞLU
* * *
20-
“Ya'kub b. Süfyan dedi: Bize, Kays el-Beceli, Sellam b. Miskin, Mükatil b.
Heyyan'dan:
«Allah
(Azze ve Celle) Meryem oğlu İsa'ya vahyetti: Emrimde ciddi ol, gevşek davranma!
Ey pak ve Betül'ün oğlu dinle, itaat et. Seni babasız yarattım. Bütün âlemlere
seni bir ayet (mucize) kıldım. Sadece bana ibadet et. Sadece bana güvenip
tevekkül et. Sûran ehline:
Şüphesiz
ben devamlı kaim olan, diri olan, ezeli olan, tek Allah olduğumu açıkla! (Sonra
şöyle söyle): Arabi olan Peygamberi [Hazret-i
Muhammed (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'i]
tasdik edin! (Benden sonra size O
gelecek) O, deve, kaftan, pabuç, baston sahibidir. Başındaki saç ne
kıvırcık ve ne de düzdür. Alnı geniştir. Kaşları birbirine yakındır. Gözleri
siyahtır. İla Ahir...” (Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 123)
Betül: Erkeklerden
çekinen namuslu kadın. Hazret-i Meryem'in lakabı idi.
*
* *
21- “Vehb b.
Münebbih, Davud (Aleyhis-selâm)'un kıssasında ve Zebur'da ona vahyedileni de
anlattı:
«Ey
Davud! Senden sonra bir peygamber gelecek, adı: Ahmed ve Muhammed…Hem sadık hem
de Seyyid olacak. Ona ebediyyen kızmayacağım, O da beni katiyyen
öfkelendirmeyecek. Bana asi olmadan önce onun geçmiş ve gelecek günahlarının
tümünü bağışladım. Ümmeti esirgenmiştir. Onlara Peygamberlere verdiğim gibi
nafile (ibadetler) vereceğim.
İşte nafile ibadet bir nevi bizlere
mecburidir.
Nebi
ve Resûllere farz kıldıklarımı onlara da farz kılacağım. Hatta kıyamet gününde
huzuruma geldiklerinde nurları peygamberlerin nuru gibi olacak. [Onların nurları önlerinde sağlarında olur.
(Sûre-i Hadid, Ayet 12).] Onlara her namaz için temizlenmelerini (abdest
almalarını) farz kıldım; tıpkı onlardan önce gelen peygamberlere farz kıldığım
gibi kendilerinden önce gelen peygamberlere emrettiğim gibi cenabetten
yıkanmalarını da emrettim. Kendilerinden önce gelen
peygamberlere emrettiğim gibi Haccı onlara da emrettim. Kendilerinden önce
gelen peygamberlere emrettiğim cihadı onlara da emrettim.
-Peygamberimiz (sav)'in ümmetini diğer ümmetlere üstün kılan hasletler nelerdir ?
Ey Davud! Ben Muhammedi ve ümmetini bütün ümmetlere üstün
kıldım. Başkalarına vermediğim altı hasleti onlara verdim:
1)- Hata ve nisyanlarından (unutmalarından) dolayı onları
muahaze etmeyeceğim.
2)- Kasıdsız irtikâb ettikleri (yaptıkları) günahları.
Bana istiğfar ettikleri takdirde kendileri için bağışlayacağım. ”(Şemail-i Resûl, Sayfa: 125)
3)- Cân-ı gönülden âhiret için yaptıkları amelleri onlar
için kat kat olarak kabul edip, kat kat sevabla, hatta daha üstünüyle onlara
mukabele edeceğim.
4)- Belâ ve musibetlere karşı sabredip: «İnnâ Lillahi ve
innâ ileyhi raciûn» (Sure-i Bakara, Ayet 156) Biz Allah'tan geldik, Allah'a
döneceğiz dedikleri zaman, bunun karşılığında onlara, rahmet, esirgeme ve
nimeti bol cennetlere sevk-ü hidayet gibi (mânevi değerleri pek büyük olan
nimetleri) ihsan edeceğim.
5)- Bana duâ ettiklerinde duâlarına icabet edeceğim.
Bunun karşılığını ya hemen görecekler. Yahud kendilerine gelecek bir kötülüğü
önleyeceğim, ya da onlar için ahirette çok büyük nimetler saklayacağım.
6)- Ey Davud Muhammed ümmetinden her kim “Lâ ilâhe
ilallahu vahdehu lâ şerike leh” diyerek bunu can-ü gönülden söyleyerek bana
kavuşursa o cennetimde ve kerametimde benimle beraber olacak. Her kim de
Muhammedi veya getirdiği kitabı yalanlamış, üstelik kitabımla alay etmiş olarak
bana kavuşursa, kabirde ona azabı döktükçe dökeceğim. Kabrinden dirilirken
melekler habire yüzüne ve popusuna vuracaklar. Sonra da onu ateşin en alt
tabakasına sokacağım.” (Şemâil-i Resûl, Sayfa:126)